ANA SAYFA

GÜNCEL İNDEKS

 

AB sizlere ömür, ABD ise felaket

AB ütopyası biterken

Ayasofya Ne Zaman ve Nasıl Tekrar Cami Olur? - Mehmet Şevket Eygi

Şu konuyu bir kez daha düşünseniz...Şu konuyu bir kez daha düşünseniz... Milli Gazete

Bugüne nasıl gelindi? A. Özkan - Milli Gazete 3 Haziran

Küresel kimlik bunalımı, III - Milli Gazete

 

 

 

İbrahim Balcı

başaAB sizlere ömür, ABD ise felaket

İbrahim Balcı
[email protected]

03.06.2005

Fransa’dan sonra Hollanda da AB anayasasına “hayır” dedi. AB’ciler sizlere ömür. Amerikancılar kendilerine gün doğduğunu sanıyor. Denize düşen yılana sarılırmış. Bu ABD yılan değil, zehirli kobra. Bu yılana sarılmak ölümlerden ölüm beğenmektir. Dünyanın tek kutuplu hale gelmesiyle, Amerika’nın çirkin yüzü, soykırımcılığı, vahşeti olanca çirkinliğiyle ortaya döküldü. ABD zücaciye dükkanına dalmış fil gibi dünyayı talan ediyor. Bu fil’e hendek kazmak gerek. Bu fil’i AB ile durdurmak boş bir hayaldi. ABD azmanı, Avrupa’nın gayrimeşru çocuğudur.
AB felsefi olarak bitmiştir. ABD de bu bitiş yolundadır. Fransa ve Hollanda’dan sonra, sırada Belçika, İngiltere ve Polonya var. AB’ın kurucu devleti Fransa’nın “hayır”ından sonra bu düşüş trendinin yükselişe geçmesi mümkün değildir. AB bu şekliyle 10-15-20 yıl debelenir ve 12 yıldız söner.
Türkiye’nin Tanzimat’la başlayan batılılaşma serüveni de felsefi olarak bitmiştir. Osmanlı’nın batılılaşma serüveni Duyuni Umumiye ile noktalanırken, Türkiye Cumhuriyeti de Duyuni Umumiye’nin çağdaş versiyonu IMF ile yüzyüze gelmiştir. Batılılaşma serüvenimiz köleleşme şekline dönüşmüştür. Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Hükümeti AB hayal kırıklığıyla kobra yılanına sarılmaktan vazgeçip 200 yılın muhasebesini yaparak, kendi medeniyetinden yola çıkıp, çağdaş muasır medeniyet platformunda yerini almalıdır. Asya’daki yerini almalı, Asya’nın yükselişi için gerekli olan motor görevini yerine getirmeli, Asya’nın önünde takoz olmaktan ve Asya’ya karşı tetikçilik yapmaktan vazgeçmelidir.
Elli yıllık “NATO’ya CENTO’ya bağlıyız” diyerek sürdürülen Türk dış politikasının ziru zeber olduğunu farketmeyen AKP iktidarı; AB’a, ABD’ye, IMF ve İsrail’e bağlılık arzederek ülkenin yönetileceği ve koltukta kalınabileceği zehabına kapılarak, kendine ve ülkeye yazık etmiştir. Bizansçıların, pontusçuların önünü açmaktan, kilise ve havra inşa etmekten AKP iktidarı artık vazgeçmek zorundadır. Yaranmak istediğiniz dünya sanal bir dünyadır, seraptır. Bu ülkede hiçbir yönetici Müslümanlara sırtını dönerek bir yere varamayacaktır. Verip kurtulacağımız hiçbir şey yoktur.  Cemaatı olmadığı halde tamir edilen kilise sayısı, Alparslan’dan (1071), II. Abdülhamid’e (1909) kadar tamir edilen kilise sayısını birkaç misline katlamıştır. Anadolu İslâmlaşma sürecini yaşıyordu, kiliseye, tamire gerek yoktu. Ne oluyor, şimdi hangi sürece girdik beyler? İstanbul’un Fethi’ni popçularla, arabeskçi ve rakçılarla kutlama sürecine mi girdik? Bir espiri, hafife alma ifadesi olarak değil: AKP titremeli, Türkiye titremeli.
Türkiye titremeli; Sağcısı Solcusu, Alevisi Sünnisi, Türk’ü Kürdü, Şeriatçı ve Laikçisiyle Türkiye kendine gelmeli, çirkin oyunların figüranlarından oluşan figüranlar topluluğu olmaktan kurtulup millet şuurunu kuşanmalıdır.
Sömürgeci, işgalci, soykırım kanlarının tuttuğu vahşi batının (AB-ABD) debelenmelerini hayat sanıp; uşaklıktan, kuyruk olmaktan, köle olmaktan vazgeçelim.
Haydi geçmiş olsun!
“Gözü olana gün ışımıştır.”

 

 

 

 

 

 

 

 

İsmail Kıllıoğlu

başaAB ütopyası biterken

İsmail Kıllıoğlu
[email protected]

03.06.2005

AB, kuruluşundan bugüne kadar, menfaat paylaşımında başarılı bir süreç izlemiştir. Geçmişte olduğu gibi, I. ve II. Dünya savaşlarının da uyarıcı etkisiyle, menfaat paylaşımını askerî güç ve çatışmalar ile değil, müzakere, ikna ve diplomasi diliyle belli ölçüde gerçekleştirmiştir. Menfaatin konusu ve kaynağı, Avrupa’nın sahip olduğu kaynaklardan çok, Avrupa dışındaki coğrafyalarda, toplumlarda ve halklarda bulunuyordu. Avrupa’nın yaptığı, bu kaynakların yönünü, planlı programlı, belli söylemlere (insan hak ve özgürlükleri, demokrasi, hukuk devleti, bilimsel ve teknolojik gelişmeler vb) dayanarak çevirmek olmuştur. Başvurulan söylemlerin, Avrupa’yı da kapsayan “Batılılaşma” nitelemesiyle bağlantılı olduğu ve Batılılaşmanın da nice bir zamandır sadece Avrupa’ya hasredilemiyeceğinin anlaşılmasıdır.
Tartışması bir tarafa Batılılaşma ile Avrupa kavramlarının artık eş anlamda kullanılamayacağı, kullanılmasının yanlış değerlendirme ve yorumlara yolaçacağı açık bir şekilde ortaya çıkmıştır. Ne varki, ülkemizde bu önemli farklılaşmanın hâlâ ayırdına varılmaması, AB-Türkiye ilişkisini de derinden etkilemiş, ütopik, hatta demogojik bir söyleme büründürmüştür. Dolayısıyla ilişkinin irdelenmesinden tutun, ilişkinin konusuna, mahiyet ve niteliğine, getireceği olumlu katkılardan yıkıcı etkilerine kadar bir çok hususu, adeta hayal perdesine yansıtarak bir tür illüzyona dönüştürmüştür.
Fransa’da red ile başlayan Anayasa oylaması, bu illüzyonun perdesini orta yerinden yırtmış gibidir. Böyleyken, hâlâ Türkiye’de bir takım yazarlar ve kanaat önderleri, sahte bir güven duygusuyla AB-Türkiye ilişkisinin hayırlı bir sonuca doğru yürüdüğünü, yürümesi ve yürütülmesi gerektiğini savunmaktadırlar. Bilmiyorlar ki, yapılacak kira sözleşmesinde kiraya veren yoksa, kira hükümleri, şartları ve kiralayanın varolması bir hüküm ifade etmez.
Biz, bu sütunda olduğu gibi, diğer bazı yazılarımızda, AB tek devlet oluşturma sürecine geldiğinde, kaçınılmaz olarak, “Avrupa kimliği”ni, “Avrupa”nın sosyolojik, tarihsel, kültürel bir çatışmayı zorunlu olarak yaşamaya başlayacağını ifade etmeye çalışageldik.
AB’nin Anayasa oylamalarında, görüntü ve görünüşte nedenler ne olursa olsun, “Avrupa kimliği”nde çatışma ve ayrışmanın yaşanılacağı kaçınılmazdır. Olan da budur. Bu gerçek dikkate alınmadan, Türkiye’nin AB politikasının kesin bir hezimeti yaşayacağı açıktır. Şartlar köklü bir şekilde değişikliğe uğrayacağı için de, kendi varlık ve menfaatini sağlayan hususlardan yoksun kalacağı açıktır.
Nitekim, AB Türkiye ilişkisinin giderek tahrip eder niteliğini örtbas etmek için ileri sürülen görüşler, hiçbir gerçekliğe tekabül etmeseler bile, ısrarla, daha çok da ütopik söylemlerle ayakta tutulmaya çalışılıyor. Açık söylemek gerekirse, Türkiye’nin Avrupa ütopyası ölmüştür. Tahnitle, mumyalayıp cilalamakla diriltilemez. Çünkü AB, tek devlet idealini gerçekleştirme ruh ve refleksinden yoksun olduğunu, bir kez daha ortaya koymuştur.

 

başaAyasofya Ne Zaman ve Nasıl Tekrar Cami Olur?

Mehmet Şevket Eygi

03.06.2005

1. Müslümanlar İstanbul’da dünyanın en büyük ve en güçlü “Bizans Araştırmaları Enstitüsü”nü kurdukları; yüzlerce Müslüman gencin bu sahada birinci sınıf uzman olarak yetiştiği, Bizans konusunda yüzlerce değerli tarih, sanat kitabı yayınlandığı zaman.
2. Ayasofya'nın mihrabına geçecek, minberine çıkacak, kürsüsüne oturacak imamların, hatiplerin, vaizlerin Fatih Sultan Mehmed gibi beş-altı lisanı iyi bildikleri, bu lisanlarla konuşabildikleri, yazabildikleri, düşünebildikleri zaman. Tabii ki, bu lisanlardan birinin mutlaka Grekçe olması gerekir.
3. Ayasofya'nın minarelerine çıkıp ezan okuyacak müezzinlerin Pavarotti’yi solda sıfır bırakacak derecede sese, musikî bilgisine, edaya, üslûba sahip oldukları; bunları dinleyen sanat kültürüne sahip yabancıların okunan nağmelere hayran kaldığı zaman,
4. Yüksek tabaka, temsilci, Müslüman kadınların tesettür kıyafetlerinin dünyanın en sanatlı, en zarif, en estetik kıyafeti olduğu zaman,
5. Başta İstanbul Müslümanları olmak üzere, Türkiye Müslümanlarının dünyanın en fazla kitap okuyan, sanata ve kültüre önem veren topluluğu haline geldiği zaman.
6. Mimarlıkta, dekorasyonda, güzel sanatlarda İstanbul Müslümanlarının bütün dünyaya, bütün insanlığa ışık saçtığı, yol gösterdiği, örnek ve model olduğu zaman.
7. Müslümanların İstanbul'da açtıkları kolejlere ve üniversitelere, yabancı ülkelerdeki gayr-i müslimlerin bile çocuklarını öğrenci olarak yazdırmak için sıraya girdikleri zaman.
8. İnsanlıkta, kibarlıkta, nezakette, görgüde, mürüvvette, ahlâk ve fazilette İstanbul Müslümanlarının dünyanın birinci taifesi olduğu zaman.
9. İstanbul Müslümanları, dizayn/tasarım konusunda İtalyanları da geçerek dünya birincisi oldukları zaman.
10. Müslümanların, insan ve dünya boyutlarına uygun en dengeli, en tabiî, fıtrata en uygun medeniyet nizamını kurup uyguladıkları zaman.
Bugünkü halimizle, sittîn (altmış) sene "Ayasofya açılsın, Ayasofya açılsın...” diye bağırsak, hiçbir faidesi olmaz. Ayasofya lâfla açılmaz, Ayasofya kendi kendine açılmaz, Ayasofya durup dururken açılmaz...
Ayasofya, hürriyet gibidir. Hürriyet verilmez, alınır...
Ayasofya'yı 21 yaşında cami yapan Fatih Sultan Mehmed Han zamanının en bilgili, en medenî, en olgun, en faziletli hükümdarıydı.
Bir milyon Müslümana binerlik tesbihler verilse, bunların her biri yetmiş bin kere “Ayasofya açılsın... Ayasofya açılsın... Ayasofya açılsın..." diye çekseler, yekûn olarak 70 milyar eder; Ayasofya'nın kapıları biz Müslümanlara bir milimetre bile aralanmaz.
Elli seneden beri, "Ayasofya açılsın..." diye bağırıyoruz. Arpa boyu yol gidebildik mi? Bendeniz 1960’lı yıllarda sadece bir nüsha yayınlanan "AYASOFYA" adında bir de gazete çıkartmıştım.
Ayasofya bir semboldür. Bizim hürriyetimizin, haysiyetimizin sembolü. Biz, bugünkü durumumuzla ne hür olabiliriz, ne de haysiyetli Müslümanlar olabiliriz.
Bizi bu hale kimler getirdi?
Sakın kendimizi aldatmayalım. Bizi bu hale dinsizler, masonlar, Pembeler, şunlar bunlar getirmedi.
Sorumluları, suçluları, kabahatlileri görmek mi istiyoruz? O halde hemen aynaların önüne koşalım...
İslâmiyet’in bizi hür kılacak, yüceltecek, üstün hale getirecek, güçlendirecek ne kadar hükmü, temel prensibi varsa bunların hiçbirini hayata uygulamıyoruz.
*Dinimizin eyleme ait en büyük emri, beş vakit namaz kılmaktır. Bugünkü Müslümanların kaçta kaçı bu farîzayı hakkıyla eda ediyor. Bence yüzde onu geçmez.
*Şeriatımız ve fıkhımız, hür ve mukîm erkeklerin farz namazları cemaatle kılmaları gerektiğini söylüyor. Namaz kılan yüzde onun, ne kadarı cemaatle kılıyor? Maalesef çok azı.
* Dinimiz bize ilim öğrenmeyi emrediyor. İlme, irfana, kültüre, hikmete değer veriyor muyuz? Kaçta kaçımızın evinde özel kütüphanesi var? Kaçta kaçımız faydalı ve değerli kitapları okuyor? Kaçta kaçımız ehliyetli ve icazetli hocalardan ders alıyor?
*Dinimiz bize birliği emrediyor. Peygamberimiz "Cemaat rahmettir, tefrika azaptır" buyuruyor. Yüce Kur'an, "Allah’ın ipine hep birlikte, toptan yapışınız. Sakın ayrılıp parçalanmayınız, birbirinize düşmeyiniz. Sonra gücünüz, kuvvetiniz, devlet ve şevketiniz elinizden gider” diye haber veriyor. Biz ne yapıyoruz? Bin türlü hizbe, fırkaya, parçaya, zümreye, cemaate ayrılmışız; birbirimizden kopmuşuz, hattâ nicemiz din kardeşiyle çekişip tepişiyor.
* Dinimiz bize “Sizden olmayanları taklit etmeyiniz, onlara benzemeye çalışmayınız. Kim bir kavme benzemek için çalışırsa, ondan olur...” uyarısında bulunuyor. Biz ise, dinsizler, inkârcılar, sapıklar kertenkele deliğine girseler, peşlerinden gidiyoruz.
*Dinimiz bize kanaatli yaşamayı; israftan, gösterişten, aşırı tüketimden, lüksten kaçınmayı emrediyor. Kur’ân-ı Kerim’de, müsrifler yani savurganlar “Şeytanın kardeşleri” olarak kötüleniyor. Biz ise, elimize fırsat geçti mi, lüks, israf, gösteriş konusunda sanki kuduruyoruz.Lüks meskenler, lüks yazlıklar, lüks otomobiller, lüks giysiler, lüks yemekler, lüks mobilyalar... Bu konuda Peygamberimizin, Ashab-ı kiramın, selef-i sâlihînin, evliyaullahın, olgun ve sâlih Müslümanların tersine bir yol tutturmuşuz.
*Peygamberimiz, ''Yaşadığı zamandaki İmam-ı Kebire biat etmeden ölen kimse, sanki cahiliyet ölümüyle ölmüş olur” diyerek bizi biatsizlik konusunda uyarıyor ve korkutuyor... Bizim ise, bu tarakta bezimiz yok. İmammış, Emîrmiş, bizim gündemimizde böyle maddeler mevcut değil.
*Dinimiz bize bilgi, aksiyon, estetik konusunda karşıtlarımızdan daha üstün, daha güçlü, daha vasıflı olmayı emrediyor. Biz ise, faydasız dünya meşgaleleri, dedikoduları, faaliyetleriyle vakit öldürüyoruz.
*Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), insanlığa en yüksek ahlâkın örneği ve modeli olarak gönderilmiştir. Gerçek bir İslâm toplumunda diz boyu ahlâksızlık olmaz. İslâm toplumunda mal, can, ırz, inanç güvenliği vardır. İslâm toplumunda, zengin bir azınlık haddinden fazla yiyip içer, zevk u sefa sürerken, fakir çoğunluk açlık, zaruret, sıkıntı, sefalet içinde sürünmez. Bizim toplumumuz böyle mi?
* Dinimizin en temel farzlarından biri de, emr-i mâruf ve nehy-i münker yapmaktır, yani iyiliği emretmek, kötülüğü de yasaklamak ve engellemektir. Bu farîzayı toptan terk eden bir İslâm toplumunun başına azap ve felaket geleceği kesin olarak bildirilmiştir.
Ayasofya, biz Müslümanlara kutsal bir emanet olarak verilmişti. Biz bu emanete riayet etmedik, elimizden alındı. Bugünkü kafada gidersek, korkarım, İstanbul da elimizden gider.
Cenaplar, hanımlar!.. Faydasız ve boş edebiyatı, kuru gürültüyü bırakalım da, dinimiz bize ne emrediyorsa onları yapmaya çalışalım. Başka kurtuluş yolu yok.
Allah'ın yardımını mı istiyoruz? O halde, önce biz, iktidarımız nisbetinde kendimize yardım edelim. Namazla, ihlâsla, ahlâkla, faziletle, ilimle, irfanla, hikmetle, hayır ve hasenatla, küçük ve büyük cihadla, birlik ve beraberlikle, biatla kendimize yardım edelim. Böyle yaparsak Allah'ın yardımı, nusreti, avni tecelli edecektir.

 

 

 

 

 

 

 

Ekrem Kızıltaş

başaŞu konuyu bir kez daha düşünseniz...

Ekrem Kızıltaş
[email protected]

03.06.2005

Avrupa Birliği kendi içerisinde çatlıyor mu? Fransa’da ve Hollanda’da yapılan AB Anayasası referandumunda ‘hayır’ çıkması ortalığı karıştırdı. Çünkü bundan sonra referandum yapılması muhtemel 15 AB  ülkesinde bu sonuçların ‘domino etkisi’ yapmasından korkuluyor..
Türkiye’de ise durum şimdilik sakin gözüküyor. Hükümet yetkilileri, sözkonusu referandumların bizi bağlamayacağını ve bunun Avrupa’nın kendi iç meselesi olduğunu söyleyip duruyorlar. Oysa AB’ın iç meselesi de olsa bizi bağlayan tarafları var. Var, çünkü her iki ülkede yapılan referandumda, özellikle Fransa’da yapılanında ‘hayır’ çıkmasında Türkiye’nin adaylığının ciddi şekilde rol oynadığı biliniyor.
Çatırtılar geliyor...
AB’ın ekonomik açıdan sıkıntıları; üye devletlerde sosyal devlet olma özelliğinin gittikçe kaybolması ve işsizliğin gittikçe artması bir yana, son senelerde yükselen bir trendin de göz ardı edilmemesi gerekiyor.
Almanya’yı bir kenara koyalım ama bir Belçika, bir Fransa ve daha başka devletler; bir süre sonra bu ülke adlarının ne anlama geleceğini, Brüksel’in, Paris’in ve diğer başkentlerin ne ifade edeceğini soruyorlar kendi kendilerine. Ve bu sorunun cevabının pek kolay olmadığını söylemek gerek.
Kısa bir süre önce iki büyük dünya savaşı yaşanan ve onmilyonlarca insanın hayatını kaybettiği bir coğrafya Avrupa ve bir bütün içerisinde bulunmanın cazibesi yanında, o bütün içerisinde kaybolmanın, yok olmanın getirdiği tedirginliklerin de yabana atılmaması gerekiyor.
Fransa’dan başlayan, Hollanda ile devam eden AB Anayasasına hayır zincirinin, toplam içerisinde 4 ülke daha yakalaması durumunda, bütün hazırlıkların bir daha inmemek üzere rafa kalkacağı malum. Bundan sonra ne olacağını bilen de yok.
Ya biz ne yapıyoruz?
AB, siyasi geleceğinin ne olacağı telaşına düşmüş, bundan sonra neler yapılacağını kara kara düşünürken, biz, 3 Ekim’de başlayacağını düşündüğümüz AB’la müzakere için, koşulan şartı yerine getirmeye uğraşıyoruz.
KKTC’yi önce resmen ve bir süre sonra fiilen yok saymamız ve Güney Kıbrıs Rum Kesimi’ni, adanın tek resmi temsilcisi olarak tanımamız demek olan Gümrük Birliği Ek Protokolü’nü imzalamaya hazırlanıyoruz. Neden?.. Çünkü ‘AB nasıl olsa bizi de içine alacak, KKTC’nin yok olması ve Kıbrıs Türklerinin Kıbrıslı Rumların egemen olduğu bir devlette, bir cemaat olarak AB’a şimdiden girmesinde bir mahzur yoktur’ şeklinde düşünüyoruz, herhalde. Başka bir izah tarzı var mı, bilmiyoruz.
İyi ama Avrupa Birliği’ne bizi kesin olarak alacaklarına dair hiç bir kayıt yok. Fransa’da ve Hollanda’da olup bitenler, Türkiye açısından olumsuz işaretler. Bu arada Almanya’da yaklaşan ve ihtimal 3 Ekim’den önce yapılacak genel seçimlerde; Türkiye’nin üyeliği konusunda karşıtlığını sağır sultanın bile duyduğu Angela Merkel’in kazanması kuvvetle muhtemel.
Can yakıcı konular...
Güney Kıbrıs Rum Kesimi’ni Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanıyan imzayı attıktan sonra tabii ki bizimle müzakerelere başlarlar. Ucu açık ve sonucu kesin olmayan bu müzakerelerin asgari 10 yıl süreceğini, görüşülecek 30 küsur konu arasında Türkiye’nin ‘canını yakacak’ bol miktarda mesele olduğunu, her ne kadar tanıyacak olsak da Kıbrıs Rum Kesimi’nin –Kıbrıs Cumhuriyeti mi demeliydik?- bizimle alakalı oy verecek 25 üye ülke arasında olduğunu... unutmamak gerekiyor.
Gümrük Birliği ile başlayan süreçte, AB’ın Türkiye’ye yönelik mükellefiyetlerinin sürekli olarak engellendiğini halkımızdan gizlemek mümkün belki ama AB’ın Türkiye’yi alması muhtemel gözüken tarihlere doğru, Türkiye’nin faydalanabileceği düşünülen bütün fonların ortadan kalkacağını daha ne kadar gizleyebilecekler ki?..
Bir referandum da biz yapsak!..
Unutulmaması gereken başka şeyler de var elbet. ‘Halkımızın büyük çoğunluğunun AB’a girişimize taraftar olduğu’ şeklindeki iddianın isbatı, bunlardan birisi mesela. Şu anki haliyle, ‘serbest dolaşımın olmadığı’ bir AB üyeliğini ister misiniz sorusu sorulsa, Türkiye’de yapılacak bir referandumdan ne sonuç çıkardı acaba? Yani AB’a girdiğimizde ‘gökten Euro yağmayacaksa’ neden ıslanalım ki?..
Evet, dememiz o ki, yetkililerimiz şu Kıbrıs meselesini bir kez daha ve ciddiyetle düşünsünler ve AB hayali uğruna KKTC’yi yok etmesinler. Çünkü, ‘nasıl olsa ilerde biz de gireceğiz’ düşüncesiyle Kıbrıs elden çıkarsa, bunun hesabını kimse veremez.
Unutmayın, Türkiye Cumhuriyeti oraya mecbur kaldığı için girdi ve tekrar aynı şekilde bir mecburiyetle karşılaşmayacağımızın bir garantisi yok. Garantisi olan tek şey, bu tür bir mecburiyet olduğunda tekrar girmemizin; mümkün olsa bile hiç de kolay olmayacağı...

 

 

 

 

 

 

 

başaBugüne nasıl gelindi?

Abdülkadir Özkan
[email protected]

03.06.2005

Yeni Ceza Yasası'nda basına karşı bazı cezaların getirilmesi, mevcut cezaların artırılması yoğun eleştirilere yolaçtı. Aslında, basının ceza tehdidi altında tutulmasını hiçbir medya mensubunun desteklemesi mümkün değil. Çünkü, böyle bir tavır kendi ipimizi kendimizin çekmesi anlamına gelir. Bizler bu mesleğin mensupları olarak isteriz ki, ceza tehdidine maruz kalmadan haberimizi yapalım, yazılarımızı yazalım. Çünkü, bizim görevimiz kamuoyunu bilgilendirmek, olaylarlardan haberdar etmektir. Bu işin bir takım sınırlandırmalara tabi olması işimizi tam olarak yapmamıza engel olacaktır. Bütün bunlar doğru değerlendirmeler.
Ancak, şimdiye kadar medya öylesine bir yayın çizgisi tutturduk ki, insanların özel hayatı kalmadı. Bunun da ötesinde yasalara göre gizli kalması gereken hazırlık soruşturmaları dosya daha ilgili hakim önüne gitmeden meydana tefrikaya başladı. Öyle işler yapıldı ki, insanların daha, suçlu olup olmadıkları belirlenmeden medya tarafından suçlu ilan edildi, ipi çekildi.  Kısacası, medya kendini polis, savcı ve hakim yerine koydu. Bir süre sonra günlerce medyada suçlu ilan edilen sanıklar beraat ederek serbest bırakıldı ama, medyanın gerçekleştirdiği lincin açtığı yara ömür boyu telafi edilemedi.
Hatta, bazı  medya menmsupları ise  sırf  fikrini beğenmedikleri bazı kişi ve gruplar günlerce yayın konusu yaplıdı, bazı savcılar da medyada yapılan yayınları delil kabul ederek insanları tutuklayıp, gözaltına aldı, haklarında davalar açtı.
Kısacası, geçmişte medya kendinden başka kimsenin hakkını düşünmedi, kendisini dokunulmaz kabul etti. Öyle bir noktaya gelindi ki, genellikle dördüncü güç olarak kabul edilen medya kendini birinci güç konumuna getiriverdi. Bir anda yasamanın, yargının ve icranın üzerinde kendini görmeye başladı. Sanki, hükumetlerin kurulması ve devrilmesi medyanın işiymiş gibi bir hava estirildi. Yine varlığını özgürlük ve demokrasiye borçlu olan medya olaganüstü dönemlerde siyaset dışı güçlerin sözcülüğünü yaptı.
Kıasacası, bugün Ceza Yasasın'daki bazı cezalar artırılmış, düne kadar olmayan cezalar da getirilmiş ise bunda  esas suçlu medya olmuştur. Yani düne kadar önüne gelene dokunmayı marifet bilen medyaya bugün de birileri dokunuvermiştir.
Bazı insanlar medyada konu olmadan boşanma imkanı bulamamış, haber yapılmaması için yapılan tüm ricalar boşa çıkmış, bazı insanların hiç ilgisi olmadığı haberlerle yanyana resimleri çıkmış ve bu insanların canları yanmış, hayatının seyri değişmiştir.
Yıllar önce İstanbul'da çalıştığım gazete ile aynı mekanda 4-5 günlük gazete çıkıyordu. Birgün gazetenin giriş kapısının önünde bir gürültü koptu. Bir hanım bağırıp çağırıyor, birilerinden hesap soruyordu. Kadının niçin bağırdığını merak edip aşağıya indim. Anladım ki, ogün gazetenin birinde çıkan haber o genç hanımı nişanlısının terk etmesine yolaçmış. Gazetede çıkan boğazda basılan bir otelde yakalanan kadınlar haberinde bu genç bayanın resmi yer almış. Haberi ve resmi gören hanımın nişanlısı ise bu genç bayana ağır hakaretler ederek nişan yüzüğünü suratına fırlatıp gitmiş. Genç kadın bir yandan olayla bir ilgisi olmadığı halde varmış gibi gösterdilmesine mi, yoksa nişanlısının kendisini terketmesine mi yansın bilemiyor.
Genç hanım perişan.. Bunu nasıl yapabildiklerini soruyor.. Ağzına gelen ne varsa da söylüyor.. Ne var ki, haberi yapanlar kadınla hiç muhatap bile olmuyorlar. Kapıda görevli birileri kadını susturmaya çalışıyorlardı..
Bu olay ile ilgili olarak ileriki günlerde gazetede bir tekzip çıktığını hatırlamıyorum. Demek ki, gariban bir hanımmış ki, işin hukuki yönünü takip ederek istediği sonucu alamamış. Zaten hukuki olarak sonuç alınsa bile genellikle tekzip metinleri yayınlanmaz, yayınlansa bile bir köşeye sıkıştırılıverirdi.
Kısacası, Yeni Ceza Yasası'nda bazı cezaların artırılmış olmasında şikayetci olanlar dönüp bir de kendi geçmişlerine bakmak durumundadırlar. Bugün gelinen noktada medyanın sorumluluğu sanıyorum çok daha fazladır. Bir bakıma, "Kendim ettim, kendim buldum' dersek yanlış söylemiş olmayız.

 

Ahmet Balki

başaKüresel kimlik bunalımı, III

Ahmet Balki
[email protected]

03.06.2005

Olgu içerisinde olgu... Her şey iç içe ve birbirinden ayrılmaz durumda. Hayatın her bir parçası, diğerine ayırt edilmeyecek derecede bağlı. Liberalizm içerisinde devlet. Devletin içerisinde millet. Milletin içerisinde aile ve fert. Zaman, mekan, sosyal, siyasal, kültürel hayat... Ve ortaya çıkan vahşet. Kan ve gözyaşı. Ölen toptan bir insanlık. Bunun sorumlusu da her şeyi mubah gören, gelene geç, gidene geç diyen liberalizm. İlham ise her yanı ile şeytandan.
Allahü Teala, kitabı aracılığı ile, eğer doğru sözlü iseler, eğer inkarlarında samimi iseler; müşriklere, Kur’an-ı Kerim’deki bir sure gibi bir sure getirmelerini istemiştir. Çok değil, bir tek sure... Zaten bir tek sureyi yazabilen bir Kur’an’ı yazabilir. Kur’an gibi bir kitabı ortaya çıkaran da bir alemi yaratabilir. Ama ne mümkün. Müşrikler, değil bir sure, Kur’an’dan bir ayet gibi bir metni bile getirmekten aciz kalmışlardır. Öyleyse akıllı bir insana düşen Allah’ın kitabına uymak, onu getiren Hz. Muhammed Efendimize tabii olmak. Ama insanların çoğu, bu samimi çağrıdan yüz çevirerek, kendi yanından ideolojiler üretmekte ve insanlığın meselelerini çözmek iddiasında bulunmaktadır. Ama insanlığın bir tek meselesini bile çözmekten aciz kalmaktadırlar. Evet sadece bir tek... Bir tek meseleyi bile çözememektedirler. Nereye el atsanız o, elinizde kalmakta...
Genel bir alışkanlık haline geldiğinden; her problemin çözümünde demokrasi ve liberalizm önerilmektedir. Ama ayrıntılara girmemekle beraber, her meselede demokrasiyi çare görmek, kanserli bir hastaya zehir içirmekten farksızdır. Okullarda öğretmenin elinden yetkiyi alarak demokrasiyi uygulayabilir misiniz? Aile içerisinde demokrasinin getireceği felaketlerin boyutlarından haberiniz var mı? En önemlisi, temel hak ve hürriyetlerde, demokrasinin söz söylemeye hakkı var mıdır? Herkesin kimliğinden biraz törpüleyerek ortak yaşamak mümkün müdür? Ve en önemlisi, herkesin kimliğinden törpüleyen kim ve bundan ne kazanç beklemektedir? İnsanlığı ortak olarak sömürmek mi? Dahası, iddialarında samimiler mi?
Ontolojik açıdan kimlik bulanlar, dünyaya faşizmi armağan etmişlerdir. İnsan doğmadan önce hangi kavim ve renkten dünyaya geleceğini seçmemesine rağmen, bir kavmin üstünlüğünü iddia etmişlerdir. Güneş altındaki tüm kavimler, ulus haline gelmiş ve ulus devletler kurulmuştur. Bunun çözüm olmadığı iki dünya savaşı ile ortaya çıkmıştır. Daha sonra insan ekonomik teorilerle kendini ifade etmiş, fakat bu da tüm kültür, din ve ahlak anlayışını eksi dereceye çekmiştir. Yani insanı insan yapan tüm değerler, her şeyin ekonomi ile izah edilmesinden sonra tersine hicret etmiştir. Soğuk Savaş Dönemi; bu iddiamızın ispatıdır. İnsan Ay’da gezerken, insanlık olarak aşağıların en aşağısına yuvarlanmıştır.
Her şeyden sonra, tarihin kavşak noktasında insanlık yeni bir arayış içerisinde... Şeytan ise boş durmamakta. Müslüman, hıristiyan, yahudi, Kürt, Türk, Arap, Japon ve İngiliz ayırt etmeden herkese ve her şeye, her şart ve zeminde demokrasi ve liberalizm önermekte. Bir kere Müslümanların dışarıdan çözüm önerilerine ihtiyacı yoktur. Kendi kimlik problemlerini kendi dinleri ile çözebilecek kabiliyettedir. Sonra İslam, Allah katından geldiği için tüm insanlara hitap edecek güçtedir. İnsanlığın tüm meselelerini çözecek konumdadır. Evet, bir tek değil hepsini.
Ve hepsinden ötesi İslam; iman etmedikten sonra, kimsenin kimliğinden taviz vermeden yaşayabildiği bir düzen vaadeder insanlığa. Zaten cihadın bir gayesi de, insanlığın önüne dikilmiş zorbaları kaldırmak ve bu insanlara hürriyet içerisinde tercihte bulunma özgürlüğü vermektir. Tercih edebilen bir varlığa hakiki tercih imkanları sunmak. Ama haktan yana bir tercihi yok ise kendi dini ve görüşü içerisinde kalırken hiçbir baskı ile baş başa kalmamasını sağlamak.
İnsanlığın kimlik problemini demokrasi ve liberalizmle halletmeye çalışanlar, yolunuz açık olsun. Ama biraz ötede, aşağısı cehenneme varan bir uçurum var. Uçurumun kenarındaki parlaklık, ışık değil, ateşin dışa yansıyan görüntüsüdür...

 

 

 

 

 

 

 

 

Hosted by www.Geocities.ws

1