|
|
|
|
|
|

|
|

|
Fransa’dan sonra Hollanda da AB anayasasına “hayır”
dedi. AB’ciler sizlere ömür. Amerikancılar kendilerine gün doğduğunu
sanıyor. Denize düşen yılana sarılırmış. Bu ABD yılan değil, zehirli
kobra. Bu yılana sarılmak ölümlerden ölüm beğenmektir. Dünyanın tek
kutuplu hale gelmesiyle, Amerika’nın çirkin yüzü, soykırımcılığı, vahşeti
olanca çirkinliğiyle ortaya döküldü. ABD zücaciye dükkanına dalmış fil
gibi dünyayı talan ediyor. Bu fil’e hendek kazmak gerek. Bu fil’i AB ile
durdurmak boş bir hayaldi. ABD azmanı, Avrupa’nın gayrimeşru çocuğudur.
AB felsefi olarak bitmiştir. ABD de bu bitiş yolundadır. Fransa ve
Hollanda’dan sonra, sırada Belçika, İngiltere ve Polonya var. AB’ın
kurucu devleti Fransa’nın “hayır”ından sonra bu düşüş trendinin yükselişe
geçmesi mümkün değildir. AB bu şekliyle 10-15-20 yıl debelenir ve 12
yıldız söner.
Türkiye’nin Tanzimat’la başlayan batılılaşma serüveni de felsefi olarak
bitmiştir. Osmanlı’nın batılılaşma serüveni Duyuni Umumiye ile
noktalanırken, Türkiye Cumhuriyeti de Duyuni Umumiye’nin çağdaş versiyonu
IMF ile yüzyüze gelmiştir. Batılılaşma serüvenimiz köleleşme şekline
dönüşmüştür. Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Hükümeti AB hayal
kırıklığıyla kobra yılanına sarılmaktan vazgeçip 200 yılın muhasebesini
yaparak, kendi medeniyetinden yola çıkıp, çağdaş muasır medeniyet
platformunda yerini almalıdır. Asya’daki yerini almalı, Asya’nın
yükselişi için gerekli olan motor görevini yerine getirmeli, Asya’nın
önünde takoz olmaktan ve Asya’ya karşı tetikçilik yapmaktan
vazgeçmelidir.
Elli yıllık “NATO’ya CENTO’ya bağlıyız” diyerek sürdürülen Türk dış
politikasının ziru zeber olduğunu farketmeyen AKP iktidarı; AB’a, ABD’ye,
IMF ve İsrail’e bağlılık arzederek ülkenin yönetileceği ve koltukta
kalınabileceği zehabına kapılarak, kendine ve ülkeye yazık etmiştir.
Bizansçıların, pontusçuların önünü açmaktan, kilise ve havra inşa
etmekten AKP iktidarı artık vazgeçmek zorundadır. Yaranmak istediğiniz
dünya sanal bir dünyadır, seraptır. Bu ülkede hiçbir yönetici
Müslümanlara sırtını dönerek bir yere varamayacaktır. Verip
kurtulacağımız hiçbir şey yoktur. Cemaatı olmadığı halde tamir
edilen kilise sayısı, Alparslan’dan (1071), II. Abdülhamid’e (1909) kadar
tamir edilen kilise sayısını birkaç misline katlamıştır. Anadolu
İslâmlaşma sürecini yaşıyordu, kiliseye, tamire gerek yoktu. Ne oluyor,
şimdi hangi sürece girdik beyler? İstanbul’un Fethi’ni popçularla,
arabeskçi ve rakçılarla kutlama sürecine mi girdik? Bir espiri, hafife
alma ifadesi olarak değil: AKP titremeli, Türkiye titremeli.
Türkiye titremeli; Sağcısı Solcusu, Alevisi Sünnisi, Türk’ü Kürdü,
Şeriatçı ve Laikçisiyle Türkiye kendine gelmeli, çirkin oyunların
figüranlarından oluşan figüranlar topluluğu olmaktan kurtulup millet
şuurunu kuşanmalıdır.
Sömürgeci, işgalci, soykırım kanlarının tuttuğu vahşi batının (AB-ABD)
debelenmelerini hayat sanıp; uşaklıktan, kuyruk olmaktan, köle olmaktan
vazgeçelim.
Haydi geçmiş olsun!
“Gözü olana gün ışımıştır.”
|
|

|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|

|
|

|
AB, kuruluşundan bugüne kadar, menfaat paylaşımında
başarılı bir süreç izlemiştir. Geçmişte olduğu gibi, I. ve II. Dünya
savaşlarının da uyarıcı etkisiyle, menfaat paylaşımını askerî güç ve
çatışmalar ile değil, müzakere, ikna ve diplomasi diliyle belli ölçüde
gerçekleştirmiştir. Menfaatin konusu ve kaynağı, Avrupa’nın sahip
olduğu kaynaklardan çok, Avrupa dışındaki coğrafyalarda, toplumlarda ve
halklarda bulunuyordu. Avrupa’nın yaptığı, bu kaynakların yönünü,
planlı programlı, belli söylemlere (insan hak ve özgürlükleri, demokrasi,
hukuk devleti, bilimsel ve teknolojik gelişmeler vb) dayanarak çevirmek
olmuştur. Başvurulan söylemlerin, Avrupa’yı da kapsayan “Batılılaşma”
nitelemesiyle bağlantılı olduğu ve Batılılaşmanın da nice bir zamandır
sadece Avrupa’ya hasredilemiyeceğinin anlaşılmasıdır.
Tartışması bir tarafa Batılılaşma ile Avrupa kavramlarının artık eş
anlamda kullanılamayacağı, kullanılmasının yanlış değerlendirme ve
yorumlara yolaçacağı açık bir şekilde ortaya çıkmıştır. Ne varki,
ülkemizde bu önemli farklılaşmanın hâlâ ayırdına varılmaması,
AB-Türkiye ilişkisini de derinden etkilemiş, ütopik, hatta demogojik
bir söyleme büründürmüştür. Dolayısıyla ilişkinin irdelenmesinden
tutun, ilişkinin konusuna, mahiyet ve niteliğine, getireceği olumlu
katkılardan yıkıcı etkilerine kadar bir çok hususu, adeta hayal
perdesine yansıtarak bir tür illüzyona dönüştürmüştür.
Fransa’da red ile başlayan Anayasa oylaması, bu illüzyonun perdesini
orta yerinden yırtmış gibidir. Böyleyken, hâlâ Türkiye’de bir takım
yazarlar ve kanaat önderleri, sahte bir güven duygusuyla AB-Türkiye
ilişkisinin hayırlı bir sonuca doğru yürüdüğünü, yürümesi ve
yürütülmesi gerektiğini savunmaktadırlar. Bilmiyorlar ki, yapılacak
kira sözleşmesinde kiraya veren yoksa, kira hükümleri, şartları ve
kiralayanın varolması bir hüküm ifade etmez.
Biz, bu sütunda olduğu gibi, diğer bazı yazılarımızda, AB tek devlet
oluşturma sürecine geldiğinde, kaçınılmaz olarak, “Avrupa kimliği”ni,
“Avrupa”nın sosyolojik, tarihsel, kültürel bir çatışmayı zorunlu olarak
yaşamaya başlayacağını ifade etmeye çalışageldik.
AB’nin Anayasa oylamalarında, görüntü ve görünüşte nedenler ne olursa
olsun, “Avrupa kimliği”nde çatışma ve ayrışmanın yaşanılacağı
kaçınılmazdır. Olan da budur. Bu gerçek dikkate alınmadan, Türkiye’nin
AB politikasının kesin bir hezimeti yaşayacağı açıktır. Şartlar köklü
bir şekilde değişikliğe uğrayacağı için de, kendi varlık ve menfaatini
sağlayan hususlardan yoksun kalacağı açıktır.
Nitekim, AB Türkiye ilişkisinin giderek tahrip eder niteliğini örtbas
etmek için ileri sürülen görüşler, hiçbir gerçekliğe tekabül etmeseler
bile, ısrarla, daha çok da ütopik söylemlerle ayakta tutulmaya
çalışılıyor. Açık söylemek gerekirse, Türkiye’nin Avrupa ütopyası
ölmüştür. Tahnitle, mumyalayıp cilalamakla diriltilemez. Çünkü AB, tek
devlet idealini gerçekleştirme ruh ve refleksinden yoksun olduğunu, bir
kez daha ortaya koymuştur.
|
|
|
başaAyasofya
Ne Zaman ve Nasıl Tekrar Cami Olur?
|
|

|
|
Mehmet Şevket Eygi
|
|
|
|

|
|

|
1. Müslümanlar İstanbul’da dünyanın en büyük ve en
güçlü “Bizans Araştırmaları Enstitüsü”nü kurdukları; yüzlerce Müslüman
gencin bu sahada birinci sınıf uzman olarak yetiştiği, Bizans konusunda
yüzlerce değerli tarih, sanat kitabı yayınlandığı zaman.
2. Ayasofya'nın mihrabına geçecek, minberine çıkacak, kürsüsüne
oturacak imamların, hatiplerin, vaizlerin Fatih Sultan Mehmed gibi
beş-altı lisanı iyi bildikleri, bu lisanlarla konuşabildikleri,
yazabildikleri, düşünebildikleri zaman. Tabii ki, bu lisanlardan
birinin mutlaka Grekçe olması gerekir.
3. Ayasofya'nın minarelerine çıkıp ezan okuyacak müezzinlerin
Pavarotti’yi solda sıfır bırakacak derecede sese, musikî bilgisine,
edaya, üslûba sahip oldukları; bunları dinleyen sanat kültürüne sahip
yabancıların okunan nağmelere hayran kaldığı zaman,
4. Yüksek tabaka, temsilci, Müslüman kadınların tesettür kıyafetlerinin
dünyanın en sanatlı, en zarif, en estetik kıyafeti olduğu zaman,
5. Başta İstanbul Müslümanları olmak üzere, Türkiye Müslümanlarının
dünyanın en fazla kitap okuyan, sanata ve kültüre önem veren topluluğu
haline geldiği zaman.
6. Mimarlıkta, dekorasyonda, güzel sanatlarda İstanbul Müslümanlarının
bütün dünyaya, bütün insanlığa ışık saçtığı, yol gösterdiği, örnek ve
model olduğu zaman.
7. Müslümanların İstanbul'da açtıkları kolejlere ve üniversitelere,
yabancı ülkelerdeki gayr-i müslimlerin bile çocuklarını öğrenci olarak
yazdırmak için sıraya girdikleri zaman.
8. İnsanlıkta, kibarlıkta, nezakette, görgüde, mürüvvette, ahlâk ve
fazilette İstanbul Müslümanlarının dünyanın birinci taifesi olduğu
zaman.
9. İstanbul Müslümanları, dizayn/tasarım konusunda İtalyanları da
geçerek dünya birincisi oldukları zaman.
10. Müslümanların, insan ve dünya boyutlarına uygun en dengeli, en
tabiî, fıtrata en uygun medeniyet nizamını kurup uyguladıkları zaman.
Bugünkü halimizle, sittîn (altmış) sene "Ayasofya açılsın,
Ayasofya açılsın...” diye bağırsak, hiçbir faidesi olmaz. Ayasofya
lâfla açılmaz, Ayasofya kendi kendine açılmaz, Ayasofya durup dururken
açılmaz...
Ayasofya, hürriyet gibidir. Hürriyet verilmez, alınır...
Ayasofya'yı 21 yaşında cami yapan Fatih Sultan Mehmed Han zamanının en
bilgili, en medenî, en olgun, en faziletli hükümdarıydı.
Bir milyon Müslümana binerlik tesbihler verilse, bunların her biri
yetmiş bin kere “Ayasofya açılsın... Ayasofya açılsın... Ayasofya
açılsın..." diye çekseler, yekûn olarak 70 milyar eder;
Ayasofya'nın kapıları biz Müslümanlara bir milimetre bile aralanmaz.
Elli seneden beri, "Ayasofya açılsın..." diye bağırıyoruz.
Arpa boyu yol gidebildik mi? Bendeniz 1960’lı yıllarda sadece bir nüsha
yayınlanan "AYASOFYA" adında bir de gazete çıkartmıştım.
Ayasofya bir semboldür. Bizim hürriyetimizin, haysiyetimizin sembolü.
Biz, bugünkü durumumuzla ne hür olabiliriz, ne de haysiyetli
Müslümanlar olabiliriz.
Bizi bu hale kimler getirdi?
Sakın kendimizi aldatmayalım. Bizi bu hale dinsizler, masonlar,
Pembeler, şunlar bunlar getirmedi.
Sorumluları, suçluları, kabahatlileri görmek mi istiyoruz? O halde
hemen aynaların önüne koşalım...
İslâmiyet’in bizi hür kılacak, yüceltecek, üstün hale getirecek,
güçlendirecek ne kadar hükmü, temel prensibi varsa bunların hiçbirini
hayata uygulamıyoruz.
*Dinimizin eyleme ait en büyük emri, beş vakit namaz kılmaktır. Bugünkü
Müslümanların kaçta kaçı bu farîzayı hakkıyla eda ediyor. Bence yüzde
onu geçmez.
*Şeriatımız ve fıkhımız, hür ve mukîm erkeklerin farz namazları
cemaatle kılmaları gerektiğini söylüyor. Namaz kılan yüzde onun, ne
kadarı cemaatle kılıyor? Maalesef çok azı.
* Dinimiz bize ilim öğrenmeyi emrediyor. İlme, irfana, kültüre, hikmete
değer veriyor muyuz? Kaçta kaçımızın evinde özel kütüphanesi var? Kaçta
kaçımız faydalı ve değerli kitapları okuyor? Kaçta kaçımız ehliyetli ve
icazetli hocalardan ders alıyor?
*Dinimiz bize birliği emrediyor. Peygamberimiz "Cemaat rahmettir,
tefrika azaptır" buyuruyor. Yüce Kur'an, "Allah’ın ipine hep
birlikte, toptan yapışınız. Sakın ayrılıp parçalanmayınız, birbirinize
düşmeyiniz. Sonra gücünüz, kuvvetiniz, devlet ve şevketiniz elinizden
gider” diye haber veriyor. Biz ne yapıyoruz? Bin türlü hizbe, fırkaya,
parçaya, zümreye, cemaate ayrılmışız; birbirimizden kopmuşuz, hattâ
nicemiz din kardeşiyle çekişip tepişiyor.
* Dinimiz bize “Sizden olmayanları taklit etmeyiniz, onlara benzemeye
çalışmayınız. Kim bir kavme benzemek için çalışırsa, ondan olur...”
uyarısında bulunuyor. Biz ise, dinsizler, inkârcılar, sapıklar
kertenkele deliğine girseler, peşlerinden gidiyoruz.
*Dinimiz bize kanaatli yaşamayı; israftan, gösterişten, aşırı
tüketimden, lüksten kaçınmayı emrediyor. Kur’ân-ı Kerim’de, müsrifler
yani savurganlar “Şeytanın kardeşleri” olarak kötüleniyor. Biz ise,
elimize fırsat geçti mi, lüks, israf, gösteriş konusunda sanki
kuduruyoruz.Lüks meskenler, lüks yazlıklar, lüks otomobiller, lüks
giysiler, lüks yemekler, lüks mobilyalar... Bu konuda Peygamberimizin,
Ashab-ı kiramın, selef-i sâlihînin, evliyaullahın, olgun ve sâlih
Müslümanların tersine bir yol tutturmuşuz.
*Peygamberimiz, ''Yaşadığı zamandaki İmam-ı Kebire biat etmeden ölen
kimse, sanki cahiliyet ölümüyle ölmüş olur” diyerek bizi biatsizlik
konusunda uyarıyor ve korkutuyor... Bizim ise, bu tarakta bezimiz yok.
İmammış, Emîrmiş, bizim gündemimizde böyle maddeler mevcut değil.
*Dinimiz bize bilgi, aksiyon, estetik konusunda karşıtlarımızdan daha
üstün, daha güçlü, daha vasıflı olmayı emrediyor. Biz ise, faydasız
dünya meşgaleleri, dedikoduları, faaliyetleriyle vakit öldürüyoruz.
*Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), insanlığa en yüksek
ahlâkın örneği ve modeli olarak gönderilmiştir. Gerçek bir İslâm
toplumunda diz boyu ahlâksızlık olmaz. İslâm toplumunda mal, can, ırz,
inanç güvenliği vardır. İslâm toplumunda, zengin bir azınlık haddinden
fazla yiyip içer, zevk u sefa sürerken, fakir çoğunluk açlık, zaruret,
sıkıntı, sefalet içinde sürünmez. Bizim toplumumuz böyle mi?
* Dinimizin en temel farzlarından biri de, emr-i mâruf ve nehy-i münker
yapmaktır, yani iyiliği emretmek, kötülüğü de yasaklamak ve
engellemektir. Bu farîzayı toptan terk eden bir İslâm toplumunun başına
azap ve felaket geleceği kesin olarak bildirilmiştir.
Ayasofya, biz Müslümanlara kutsal bir emanet olarak verilmişti. Biz bu
emanete riayet etmedik, elimizden alındı. Bugünkü kafada gidersek,
korkarım, İstanbul da elimizden gider.
Cenaplar, hanımlar!.. Faydasız ve boş edebiyatı, kuru gürültüyü
bırakalım da, dinimiz bize ne emrediyorsa onları yapmaya çalışalım.
Başka kurtuluş yolu yok.
Allah'ın yardımını mı istiyoruz? O halde, önce biz, iktidarımız
nisbetinde kendimize yardım edelim. Namazla, ihlâsla, ahlâkla,
faziletle, ilimle, irfanla, hikmetle, hayır ve hasenatla, küçük ve
büyük cihadla, birlik ve beraberlikle, biatla kendimize yardım edelim.
Böyle yaparsak Allah'ın yardımı, nusreti, avni tecelli edecektir.
|
|

|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|

|
|

|
Avrupa Birliği kendi içerisinde çatlıyor mu?
Fransa’da ve Hollanda’da yapılan AB Anayasası referandumunda ‘hayır’
çıkması ortalığı karıştırdı. Çünkü bundan sonra referandum yapılması
muhtemel 15 AB ülkesinde bu sonuçların ‘domino etkisi’
yapmasından korkuluyor..
Türkiye’de ise durum şimdilik sakin gözüküyor. Hükümet yetkilileri,
sözkonusu referandumların bizi bağlamayacağını ve bunun Avrupa’nın
kendi iç meselesi olduğunu söyleyip duruyorlar. Oysa AB’ın iç
meselesi de olsa bizi bağlayan tarafları var. Var, çünkü her iki
ülkede yapılan referandumda, özellikle Fransa’da yapılanında ‘hayır’
çıkmasında Türkiye’nin adaylığının ciddi şekilde rol oynadığı
biliniyor.
Çatırtılar geliyor...
AB’ın ekonomik açıdan sıkıntıları; üye devletlerde sosyal devlet olma
özelliğinin gittikçe kaybolması ve işsizliğin gittikçe artması bir
yana, son senelerde yükselen bir trendin de göz ardı edilmemesi
gerekiyor.
Almanya’yı bir kenara koyalım ama bir Belçika, bir Fransa ve daha
başka devletler; bir süre sonra bu ülke adlarının ne anlama
geleceğini, Brüksel’in, Paris’in ve diğer başkentlerin ne ifade
edeceğini soruyorlar kendi kendilerine. Ve bu sorunun cevabının pek
kolay olmadığını söylemek gerek.
Kısa bir süre önce iki büyük dünya savaşı yaşanan ve onmilyonlarca
insanın hayatını kaybettiği bir coğrafya Avrupa ve bir bütün
içerisinde bulunmanın cazibesi yanında, o bütün içerisinde
kaybolmanın, yok olmanın getirdiği tedirginliklerin de yabana
atılmaması gerekiyor.
Fransa’dan başlayan, Hollanda ile devam eden AB Anayasasına hayır
zincirinin, toplam içerisinde 4 ülke daha yakalaması durumunda, bütün
hazırlıkların bir daha inmemek üzere rafa kalkacağı malum. Bundan
sonra ne olacağını bilen de yok.
Ya biz ne yapıyoruz?
AB, siyasi geleceğinin ne olacağı telaşına düşmüş, bundan sonra neler
yapılacağını kara kara düşünürken, biz, 3 Ekim’de başlayacağını
düşündüğümüz AB’la müzakere için, koşulan şartı yerine getirmeye
uğraşıyoruz.
KKTC’yi önce resmen ve bir süre sonra fiilen yok saymamız ve Güney
Kıbrıs Rum Kesimi’ni, adanın tek resmi temsilcisi olarak tanımamız
demek olan Gümrük Birliği Ek Protokolü’nü imzalamaya hazırlanıyoruz.
Neden?.. Çünkü ‘AB nasıl olsa bizi de içine alacak, KKTC’nin yok
olması ve Kıbrıs Türklerinin Kıbrıslı Rumların egemen olduğu bir
devlette, bir cemaat olarak AB’a şimdiden girmesinde bir mahzur
yoktur’ şeklinde düşünüyoruz, herhalde. Başka bir izah tarzı var mı,
bilmiyoruz.
İyi ama Avrupa Birliği’ne bizi kesin olarak alacaklarına dair hiç bir
kayıt yok. Fransa’da ve Hollanda’da olup bitenler, Türkiye açısından
olumsuz işaretler. Bu arada Almanya’da yaklaşan ve ihtimal 3 Ekim’den
önce yapılacak genel seçimlerde; Türkiye’nin üyeliği konusunda
karşıtlığını sağır sultanın bile duyduğu Angela Merkel’in kazanması
kuvvetle muhtemel.
Can yakıcı konular...
Güney Kıbrıs Rum Kesimi’ni Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanıyan imzayı
attıktan sonra tabii ki bizimle müzakerelere başlarlar. Ucu açık ve
sonucu kesin olmayan bu müzakerelerin asgari 10 yıl süreceğini,
görüşülecek 30 küsur konu arasında Türkiye’nin ‘canını yakacak’ bol
miktarda mesele olduğunu, her ne kadar tanıyacak olsak da Kıbrıs Rum
Kesimi’nin –Kıbrıs Cumhuriyeti mi demeliydik?- bizimle alakalı oy
verecek 25 üye ülke arasında olduğunu... unutmamak gerekiyor.
Gümrük Birliği ile başlayan süreçte, AB’ın Türkiye’ye yönelik
mükellefiyetlerinin sürekli olarak engellendiğini halkımızdan
gizlemek mümkün belki ama AB’ın Türkiye’yi alması muhtemel gözüken
tarihlere doğru, Türkiye’nin faydalanabileceği düşünülen bütün
fonların ortadan kalkacağını daha ne kadar gizleyebilecekler ki?..
Bir referandum da biz yapsak!..
Unutulmaması gereken başka şeyler de var elbet. ‘Halkımızın büyük
çoğunluğunun AB’a girişimize taraftar olduğu’ şeklindeki iddianın
isbatı, bunlardan birisi mesela. Şu anki haliyle, ‘serbest dolaşımın
olmadığı’ bir AB üyeliğini ister misiniz sorusu sorulsa, Türkiye’de
yapılacak bir referandumdan ne sonuç çıkardı acaba? Yani AB’a
girdiğimizde ‘gökten Euro yağmayacaksa’ neden ıslanalım ki?..
Evet, dememiz o ki, yetkililerimiz şu Kıbrıs meselesini bir kez daha
ve ciddiyetle düşünsünler ve AB hayali uğruna KKTC’yi yok etmesinler.
Çünkü, ‘nasıl olsa ilerde biz de gireceğiz’ düşüncesiyle Kıbrıs elden
çıkarsa, bunun hesabını kimse veremez.
Unutmayın, Türkiye Cumhuriyeti oraya mecbur kaldığı için girdi ve
tekrar aynı şekilde bir mecburiyetle karşılaşmayacağımızın bir
garantisi yok. Garantisi olan tek şey, bu tür bir mecburiyet
olduğunda tekrar girmemizin; mümkün olsa bile hiç de kolay
olmayacağı...
|
|

|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|

|
|

|
Yeni Ceza Yasası'nda basına karşı bazı cezaların
getirilmesi, mevcut cezaların artırılması yoğun eleştirilere
yolaçtı. Aslında, basının ceza tehdidi altında tutulmasını hiçbir
medya mensubunun desteklemesi mümkün değil. Çünkü, böyle bir tavır
kendi ipimizi kendimizin çekmesi anlamına gelir. Bizler bu mesleğin
mensupları olarak isteriz ki, ceza tehdidine maruz kalmadan
haberimizi yapalım, yazılarımızı yazalım. Çünkü, bizim görevimiz
kamuoyunu bilgilendirmek, olaylarlardan haberdar etmektir. Bu işin
bir takım sınırlandırmalara tabi olması işimizi tam olarak
yapmamıza engel olacaktır. Bütün bunlar doğru değerlendirmeler.
Ancak, şimdiye kadar medya öylesine bir yayın çizgisi tutturduk ki,
insanların özel hayatı kalmadı. Bunun da ötesinde yasalara göre
gizli kalması gereken hazırlık soruşturmaları dosya daha ilgili
hakim önüne gitmeden meydana tefrikaya başladı. Öyle işler yapıldı
ki, insanların daha, suçlu olup olmadıkları belirlenmeden medya
tarafından suçlu ilan edildi, ipi çekildi. Kısacası, medya
kendini polis, savcı ve hakim yerine koydu. Bir süre sonra günlerce
medyada suçlu ilan edilen sanıklar beraat ederek serbest bırakıldı
ama, medyanın gerçekleştirdiği lincin açtığı yara ömür boyu telafi
edilemedi.
Hatta, bazı medya menmsupları ise sırf fikrini
beğenmedikleri bazı kişi ve gruplar günlerce yayın konusu yaplıdı,
bazı savcılar da medyada yapılan yayınları delil kabul ederek
insanları tutuklayıp, gözaltına aldı, haklarında davalar açtı.
Kısacası, geçmişte medya kendinden başka kimsenin hakkını
düşünmedi, kendisini dokunulmaz kabul etti. Öyle bir noktaya
gelindi ki, genellikle dördüncü güç olarak kabul edilen medya
kendini birinci güç konumuna getiriverdi. Bir anda yasamanın,
yargının ve icranın üzerinde kendini görmeye başladı. Sanki,
hükumetlerin kurulması ve devrilmesi medyanın işiymiş gibi bir hava
estirildi. Yine varlığını özgürlük ve demokrasiye borçlu olan medya
olaganüstü dönemlerde siyaset dışı güçlerin sözcülüğünü yaptı.
Kıasacası, bugün Ceza Yasasın'daki bazı cezalar artırılmış, düne
kadar olmayan cezalar da getirilmiş ise bunda esas suçlu
medya olmuştur. Yani düne kadar önüne gelene dokunmayı marifet
bilen medyaya bugün de birileri dokunuvermiştir.
Bazı insanlar medyada konu olmadan boşanma imkanı bulamamış, haber
yapılmaması için yapılan tüm ricalar boşa çıkmış, bazı insanların
hiç ilgisi olmadığı haberlerle yanyana resimleri çıkmış ve bu
insanların canları yanmış, hayatının seyri değişmiştir.
Yıllar önce İstanbul'da çalıştığım gazete ile aynı mekanda 4-5
günlük gazete çıkıyordu. Birgün gazetenin giriş kapısının önünde
bir gürültü koptu. Bir hanım bağırıp çağırıyor, birilerinden hesap
soruyordu. Kadının niçin bağırdığını merak edip aşağıya indim.
Anladım ki, ogün gazetenin birinde çıkan haber o genç hanımı
nişanlısının terk etmesine yolaçmış. Gazetede çıkan boğazda basılan
bir otelde yakalanan kadınlar haberinde bu genç bayanın resmi yer
almış. Haberi ve resmi gören hanımın nişanlısı ise bu genç bayana
ağır hakaretler ederek nişan yüzüğünü suratına fırlatıp gitmiş.
Genç kadın bir yandan olayla bir ilgisi olmadığı halde varmış gibi
gösterdilmesine mi, yoksa nişanlısının kendisini terketmesine mi
yansın bilemiyor.
Genç hanım perişan.. Bunu nasıl yapabildiklerini soruyor.. Ağzına
gelen ne varsa da söylüyor.. Ne var ki, haberi yapanlar kadınla hiç
muhatap bile olmuyorlar. Kapıda görevli birileri kadını susturmaya
çalışıyorlardı..
Bu olay ile ilgili olarak ileriki günlerde gazetede bir tekzip
çıktığını hatırlamıyorum. Demek ki, gariban bir hanımmış ki, işin
hukuki yönünü takip ederek istediği sonucu alamamış. Zaten hukuki
olarak sonuç alınsa bile genellikle tekzip metinleri yayınlanmaz,
yayınlansa bile bir köşeye sıkıştırılıverirdi.
Kısacası, Yeni Ceza Yasası'nda bazı cezaların artırılmış olmasında
şikayetci olanlar dönüp bir de kendi geçmişlerine bakmak durumundadırlar.
Bugün gelinen noktada medyanın sorumluluğu sanıyorum çok daha
fazladır. Bir bakıma, "Kendim ettim, kendim buldum' dersek
yanlış söylemiş olmayız.
|
|
|
|
|
|
|

|
|

|
Olgu içerisinde olgu... Her şey iç içe ve
birbirinden ayrılmaz durumda. Hayatın her bir parçası, diğerine
ayırt edilmeyecek derecede bağlı. Liberalizm içerisinde devlet.
Devletin içerisinde millet. Milletin içerisinde aile ve fert.
Zaman, mekan, sosyal, siyasal, kültürel hayat... Ve ortaya çıkan
vahşet. Kan ve gözyaşı. Ölen toptan bir insanlık. Bunun sorumlusu
da her şeyi mubah gören, gelene geç, gidene geç diyen liberalizm.
İlham ise her yanı ile şeytandan.
Allahü Teala, kitabı aracılığı ile, eğer doğru sözlü iseler, eğer
inkarlarında samimi iseler; müşriklere, Kur’an-ı Kerim’deki bir
sure gibi bir sure getirmelerini istemiştir. Çok değil, bir tek
sure... Zaten bir tek sureyi yazabilen bir Kur’an’ı yazabilir.
Kur’an gibi bir kitabı ortaya çıkaran da bir alemi yaratabilir. Ama
ne mümkün. Müşrikler, değil bir sure, Kur’an’dan bir ayet gibi bir
metni bile getirmekten aciz kalmışlardır. Öyleyse akıllı bir insana
düşen Allah’ın kitabına uymak, onu getiren Hz. Muhammed Efendimize
tabii olmak. Ama insanların çoğu, bu samimi çağrıdan yüz çevirerek,
kendi yanından ideolojiler üretmekte ve insanlığın meselelerini
çözmek iddiasında bulunmaktadır. Ama insanlığın bir tek meselesini
bile çözmekten aciz kalmaktadırlar. Evet sadece bir tek... Bir tek
meseleyi bile çözememektedirler. Nereye el atsanız o, elinizde
kalmakta...
Genel bir alışkanlık haline geldiğinden; her problemin çözümünde
demokrasi ve liberalizm önerilmektedir. Ama ayrıntılara girmemekle
beraber, her meselede demokrasiyi çare görmek, kanserli bir hastaya
zehir içirmekten farksızdır. Okullarda öğretmenin elinden yetkiyi
alarak demokrasiyi uygulayabilir misiniz? Aile içerisinde
demokrasinin getireceği felaketlerin boyutlarından haberiniz var
mı? En önemlisi, temel hak ve hürriyetlerde, demokrasinin söz
söylemeye hakkı var mıdır? Herkesin kimliğinden biraz törpüleyerek
ortak yaşamak mümkün müdür? Ve en önemlisi, herkesin kimliğinden
törpüleyen kim ve bundan ne kazanç beklemektedir? İnsanlığı ortak
olarak sömürmek mi? Dahası, iddialarında samimiler mi?
Ontolojik açıdan kimlik bulanlar, dünyaya faşizmi armağan
etmişlerdir. İnsan doğmadan önce hangi kavim ve renkten dünyaya
geleceğini seçmemesine rağmen, bir kavmin üstünlüğünü iddia
etmişlerdir. Güneş altındaki tüm kavimler, ulus haline gelmiş ve
ulus devletler kurulmuştur. Bunun çözüm olmadığı iki dünya savaşı
ile ortaya çıkmıştır. Daha sonra insan ekonomik teorilerle kendini
ifade etmiş, fakat bu da tüm kültür, din ve ahlak anlayışını eksi
dereceye çekmiştir. Yani insanı insan yapan tüm değerler, her şeyin
ekonomi ile izah edilmesinden sonra tersine hicret etmiştir. Soğuk
Savaş Dönemi; bu iddiamızın ispatıdır. İnsan Ay’da gezerken,
insanlık olarak aşağıların en aşağısına yuvarlanmıştır.
Her şeyden sonra, tarihin kavşak noktasında insanlık yeni bir
arayış içerisinde... Şeytan ise boş durmamakta. Müslüman,
hıristiyan, yahudi, Kürt, Türk, Arap, Japon ve İngiliz ayırt
etmeden herkese ve her şeye, her şart ve zeminde demokrasi ve
liberalizm önermekte. Bir kere Müslümanların dışarıdan çözüm
önerilerine ihtiyacı yoktur. Kendi kimlik problemlerini kendi
dinleri ile çözebilecek kabiliyettedir. Sonra İslam, Allah katından
geldiği için tüm insanlara hitap edecek güçtedir. İnsanlığın tüm
meselelerini çözecek konumdadır. Evet, bir tek değil hepsini.
Ve hepsinden ötesi İslam; iman etmedikten sonra, kimsenin
kimliğinden taviz vermeden yaşayabildiği bir düzen vaadeder
insanlığa. Zaten cihadın bir gayesi de, insanlığın önüne dikilmiş
zorbaları kaldırmak ve bu insanlara hürriyet içerisinde tercihte
bulunma özgürlüğü vermektir. Tercih edebilen bir varlığa hakiki
tercih imkanları sunmak. Ama haktan yana bir tercihi yok ise kendi
dini ve görüşü içerisinde kalırken hiçbir baskı ile baş başa
kalmamasını sağlamak.
İnsanlığın kimlik problemini demokrasi ve liberalizmle halletmeye
çalışanlar, yolunuz açık olsun. Ama biraz ötede, aşağısı cehenneme
varan bir uçurum var. Uçurumun kenarındaki parlaklık, ışık değil,
ateşin dışa yansıyan görüntüsüdür...
|
|

|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|