ANA SAYFA

GÜNCEL İNDEKS

 

 

Nihat Genç deli zırvalarına devam ediyor - Akşam - 2 Haziran 2005

Kazmalar ve Maşalar - Nihat Genç - Akşam - 26 Mayıs 2005

Atilla İlhan ile Milli Gazete'nin söyleşisi Batı bizi batırmak istiyor - Milli Gazete - 2 Haziran 2005

Boğaziçi Konferansı eleştirdi işinden oldu - internet haber

Ermeni meselesi Robert Kolej müdürünün anıları - Hasan Pulur - Hürriyet - 3 Haziran 2005

 

 

 

 

başaNihat Genç deli zırvalarına devam ediyor - Akşam - 2 Haziran 2005

 

İfadeler biraz aşırıya kaçıyor.. s.

 

" aklı icat edenler, sonunda onu psikiyatristlere emanet etti. Ve artık psikiyatristler topluma bakıp, şu deli, bu deli, diye toplumu akıl hastalığı kıstaslarıyla yönetmeye başladı,"

 

 

Nihat Genç deli zırvalarına devam ediyor

 

 

 

Yeni Şafak yazarı Kürşat Bumin bey, geçen hafta bu sütunda yazdığım 'Kazmalar ve Maşalar' adlı yazım için, köşesinde, deli zırvasıdır, tabirini kullandı. Hatta, delilere günah olur, zırvalıyor, dedi.

Oysa yazımda hiçbir özel isim kullanmadım. Kişiler üzerine konuşmadım. Dolayısıyla kişisel bir kabalık, yani, hakaretim söz konusu değil. Ne yaptım, Ermeni konferansını tertipleyen zevattan bazılarının siyasi kanaatlerini, demokrasi, özgürlükten ne anladıklarını, genel siyasi düşüncelerini kendimce değerlendirdim. Herkes gibi benim de genel siyasi eğilimleri/kavramları, tarafların tutumlarını, genel konuşma havası içinde değerlendirme şansım, hakkım, vardır.

Ancak ben bu suçlamalara alışığım. Ne zaman birilerini gocundursam, ölçüsüz, uçmuş, sınırları aşmış, yakıştırmalarına maruz kalırım.

Bu suçlamalar, bu tuzak dolu oyunun bozulmuş olmasının infialidir. Ben bu konferansı tertipleyen birçok yazarın, yazarlık ahlakı, geleneği, ülke sorumluluğundan hareketle ortak ölçüleri olmadığını zaten biliyordum.

Şu andaki psikolojileri: Hem kibir hem pişmanlıktır. Ve tabii bu son girişimleriyle, tekellerinde tutmaya çalıştıkları sağduyudan kopmuş olmanın, yani, çökmüş olmanın bozgununu yaşıyorlar.

Çünkü bu abiler, sağduyunun kendi özel mülkleri olduğu, karşı tarafın ise her zaman galeyan, linç kültürleriyle hareket ettiği düşüncesindeler.

Velhasıl, ülke çapında bir rezillik yaşadılar. Yani, kendi entelektüel kimliklerinin kimyasıyla biraz daha uğraşmaları gerekecek. Sağduyu gibi derin, yüksek terazileri bu kadar hırçınlık ve sinsilikle ellerinde tutamayacaklarını bu konferans girişimi ortaya çıkarttı.

Psikolojik gerginlikleri, bu hadiseyle tam bir ölçüsüzlüğe, paniğe varmış, infilak etmişlerdir. Şu anda saç saça, baş başa kendi aralarında didişmekteler.

Artık onları toplum içine çıkartacak ahlaki bir dayanak, destek, bu son hamleyle unufak olmuştur. Herkesi yargılamayı tekellerinde sanan bu beyler, muarızlarına tiksintiyle bakmayı kişilik kompleksi haline sokmuşlar ve sonunda çözülmüşlerdir.

Bir arkadaş grubu Ermeni konferansı bahanesiyle kenetlenmiş ve bir toplumun değerlerine daha da ötesi bilim ahlakına küstahca kafa tutmaya kalkmışlar, hepsi suçüstü yakalanmıştır.

Ancak, şunu da biliyorum, küstahlıktan başka suçları yoktur. Küstahlık, burun büyüklüğü, kendine aşırı güven ve muarızları ne yapsa beğenmeyen ve her şeyi ben bilirim gururudur. Bu da bir kendinden geçme halidir. Her uçuş bir düşmeyle nihayet bulur. İnsanlar yüksekten düşünce kolları ayakları kırılır, yazarlar düşünce, burunları kırılır...

Bu arkadaş kulübü, yazarların onurlarını kelimelere rehine bıraktıklarını unutup, ne yazarlarsa yazsınlar, onurlarına zeval gelmeyecekleri gibi bir cüretkarlığa teşebbüs etmişlerdir. Ama artık bilime karşı gösterdikleri bu siyasi çalım bu tuzak dolu girişimle damgalanmışlar ve lekelenmişler ve şimdi, birbirlerini terk edip kaçmak üzereler.

Aslında bu hadise, bir yazar grubunun imtiyazlı sınıf gibi hareket etme girişimiydi ve içip içip kulenin tepesine çıkıp ne var atlarız bize bir şey olmaz denemesiydi...

Gelelim Kürşat Bumin beye... Kürşat bey, inceleyici, çözümleyici, zevkli, ayrıntılı yazılarıyla medya için değerli bir kalem.

Hakemliğe soyunmuş. Hakemlik için 'cin' değil bilge olunmalı. Bilgelik yeteneğin üstünde artık marifeti, yani, yüksek hüneri, yüksek hüner de üstün bir ahlakın konusudur.

Kürşat Bumin bey, güleryüzlü, sıcak, aklıselim, anlayışlı yazılarıyla zaman zaman yüksek hünerler gösteriyor. İyiliğini de gördüm, teşekkür ettim.

Voltaire muzipliğiyle bu medya cıngılında onlarca gazeteyi didik didik etmesi de ayrı bir sabır işi, hayranım.

Ancak benim bir yazım için deli zırvası tabirini kullandı. Kabiliyetine, tekniğine, endazesine lafım yok. Efendi, saygıdeğer. Üstelik tanışıklığım var. Oturup kalkmasına, adap, nezaketine şahidim. O da biliyor ki, bu toprağın çocukları olarak hepimizin filozofik susuzluğumuzu giderecek birkaç kalemimiz olmasından mutluluk duyarız.

Ancak Kürşat bey, zaman zaman 'aklın hakimi' biziz havasına giriyor. 'Aklın' tekeli, patronu gibi konuşuyor. Bakın Kürşat bey, aklı icat edenler, sonunda onu psikiyatristlere emanet etti. Ve artık psikiyatristler topluma bakıp, şu deli, bu deli, diye toplumu akıl hastalığı kıstaslarıyla yönetmeye başladı. Ki, size de sirayet etmiş.

Oysa, hakemler, bilgeler, belki de akıl hastası biziz, diyen bir kuşkuyla yola çıkar!

Şimdi ben deli zırvası olacak ne yazdım, bakalım.

Soros Vakfı'nın ne yapmakta olduğunu soruyorum, bu vakfa inanmıyorum. Şaibeli olduğunu söylüyorum. Anket kurumlarına, tekniğine, bilimselliğine ise hiç inanmıyorum. Bunları eleştiriyorum. Ayrıca Soros Vakfı'nın düzeneğinin yurtdışında olduğunu herkes gibi ben de söylüyorum.

Bunun deli zırvasıyla ne alakası var.

Yoksa, şöyle mi düşünmeliyim. Bu vakıfta çalışan ve Fethullah hocanın gazetesinde yazan muhterem, sizin de çok yakın arkadaşınız, birlikte TV programlarınız...

Ben olsam yerinizde, deli zırvası yakıştırması yapmam, yanımdaki arkadaşım ne yapıyor ona bakarım.

Fikir haysiyetiyle arkadaşlık karıştırılmaz. Hakemlik gibi üstün ahlak isteyen insanlar arkadaşlarını görmezden gelemez. Ve arkadaşların ebeveynlere ihtiyaçları yoktur. Yani, hakemlik için, angaje olduğumuz, mensup olduğumuz, sağ, sol, kurum, parti, dernek, kulüp, arkadaşlık, tarikat gibi hiçbir yerle bağlantımız olamaz.

Bence gerçek delilik, toplum tarafından gittikçe sevilmekte olan bir yazarın, arkadaşını korumak için hünerlerini, uzun yorgun tecrübe dolu yıllarını hiçe sayıp kendini kaybetmesidir.

Kürşat bey, Soros Vakfı'nın dünya çapındaki şöhreti ortadayken birçok arkadaşınızın bu vakfı hiç eleştirmemiş olması bizim için ölçü değildir. Ben bu vakfı, insanlığa ve ülkeme zararlı bir vakıf olarak görüyorum... Tabii ki bu vakfın neler yaptığını sizler görmezden gelme hakkına sahipsiniz!

Deli zırvası olacak başka neler söylemişim, bakalım.

TV'deki konuşmama aynen şöyle başladım: 'Hepsi için şüphesiz söyleyemem, ama çoğunun yazılarını biliyoruz'.

Bu arkadaşların geçtiğimiz 10/20 yıl içindeki yazılarına bakıp bir kanaatimiz oluşuyor. Oluşmasın mı? Hafızamızı kaybedip şebek mi olalım? Kanaatimiz şudur: Darfur'da, Bosna'da, Çeçenistan'da, Irak'ta, Afganistan'da, geçtiğimiz on yıl içinde milyonlarca insan öldürüldü. Kim tarafından Amerika tarafından, İsrail desteğiyle. İşte bu arkadaşların metinlerini okuduğumuzda öldürülmüş bu mağdur, mazlum bir milyon insanın niçin öldürüldüğü sorusu hiç yok. Peki ne var, Amerika, özgürlük, demokrasi, kelimeleri var.

Bu cümlelerin neresi zırvalık... İsrail'i kınayan yok, Amerika'yı kınayan yok, Amerika'ya işgalci diyen yok... Amerika'ya emperyalist diyen hiç yok... Bunlar yok. Peki bu milyonlarca ölü karşımıza çıktığında bu arkadaşlar nasıl bir yazı tekniğiyle makale yazıyorlar, şöyle: Özgürlük, demokrasi, siz ne anlarsınız?

Ya da Kürşat bey!.. Şu şu şu yazarların, geçtiğimiz on/onbeş yıl içinde kaleme aldıkları yazıları masaya koyalım. Diyelim Kıbrıs tartışılıyor. Kıbrıs'ta Türk ordusuna işgalci diyen, orada kendine solcu diyen gazeteciler var. Bu yazarlar buna yakın bir dil kullanıyor. İşte gazeteler ortada. Diyelim Lübnan / Suriye çatışması gündemde. Suriye'ye karşı, ama Lübnan'ın yanında, Hıristiyanları sahiplenen yazılar çıkıyor ortaya. Diyelim üç/dört yıl öncesinde Filistin'in canlı bombaları tartışılıyor. Bakıyoruz arkadaşlara İsrail'i mazur gösteren yazılar çıkıyor ortaya. Diyelim Güneydoğu sorunu. Barzani tarihimizde bize en çok savaş narası atan adamın adıdır. Bakalım bu beylerin yazılarına. Ne tarafa daha münasip düşen yazılar yazmışlar... İşte en son Ermeni konferansı ortada.

Bu düşüncelerimin deli zırvasıyla ne alakası var, sadece onları okuyup iyice öğrenmişim...

Yazımı biraz daha incelersek, sizin bu deli zırvası suçlamanız tam bir katıksız kuru iftiraya dönüşecek, size de yazık. Boşboğazlık sizin de hakkınız. Sizinle aramızda, şu kadarcık meşreb farkı var. Siz arkadaşlarınızın telaşındasınız, ben ülkemin.

Galiba sizler her gün Ertuğrul Özkök, Fatih Altaylı gibi yazarların yazılarıyla fazla meşgul ve sürmenaj olduğunuz için, bu uzun periyot sürekli gözünüzden kaçıyor. Yakınınızda oluşan bu siyasi kanaatleri iyi değerlendiremiyorsunuz. Ya da arkadaşlarınız ne yazarsa doğru yazar, mükemmel yazar düşüncesi taşıyorsunuz.

Ama bunları dillendiren birinin de deli zırvası diye suçlanması gerekmez. Ve neden bu arkadaşlar sevmedikleri yazıları okuyunca artık felsefeleri olmuş şu tavrı gösteriyorlar: Ya yok sayıyorlar, ya kanundışı ilan ediyorlar, ya da akıldışılıkla itham ediyorlar. Bu küstahların ideolojisidir. Orhan Pamuk konuşunca harika, Nihat Genç konuşunca deli zırvası. O halde, masaya bu arkadaşların yazılarını koyup birlikte okuyalım.

Ben kimseden nefret etmiyorum, sadece, şu şu şu yazarların yazılarında neden Müslümanların, Arapların, Farsların, Türklerin hiç haklı çıkmadığını söylüyorum, neden hep İsrail'in Amerika'nın vb. haklı çıktığını görüyoruz...

Madem hakemliği kutsal bir görevmiş gibi üstünüze alıyorsunuz, arkadaş sarhoşluğundan ve arkadaşlarınızla laga luga yapmanın şehvetinden kurtulun...

Sizi çok iyi anlıyorum. Çünkü arkadaşlık derin hazları ilgilendiren insani bir sohbettir. Neşedir. Zor gününde yanında olmaktır. Birlikte hareket etmektir. Bunlar insani ve güzel duygulardır.

Sorun şurada. Ortaya konuşan insanlar arkadaşlıklarını dahi hiçe sayabilmeli.

Ne için? Bilgi için... Aydın olmak için...

Bir ahlaki portre çizmek istiyorsanız, önce, arkadaşlarınızın entelektüel çılgınlıkların, küstahlıkların, fütursuzlarının ya da ne bileyim arkadaşlarınızın entelektüel macerasını didikleyebilmelisiniz.

Bir de Kürşat bey... Arkadaşlarınıza bu kadar sahip çıkmayın. Yazarlık aslan terbiyeciliğini ilgilendiren bir meslektir. Aslanlar yavrularını beslemez ve yedirmez. Çünkü her aslan der ki, oğlum sen zaten aslan doğmuşsun, git kendin bul, ye!.. Eğer onu yedirmeye, korumaya kalkıyorsanız, ondan aslan olmaz. Yazar, aydın hiç olmaz.

Etrafımıza şöyle bir bakalım. Ortalık arkadaş kümeleri, tarikatvari dayanışmaları, arkadaş kulüpçülükleriyle dolup taşıyor.

Yani, arkadaşların iyilikleri ve kötülükleriyle sizlerin iyilikleri ve kötülükleri hep birbirine karışır!..

Sanırım deli zırvası lafı da böyle karıştı...

Bu karmaşayı da çözmek Fatih Altaylı yazısını dalgaya alarak deşip eğlenmekten öte gerçek bir azap haline gelir.

Olsun, üzülmeyelim. Yazarlar bu azapları çeke çeke bilgeleşir...

Medyada çok beklediğimiz hakemliğe doğru son bir hamleniz kaldığını düşünüyorum. 'İnsanlığı' sevmekle 'arkadaşları sevme' arasında son bir tercihiniz.

Daha tarafsız bir aydın olmak için bu küçük adımı atamazsanız da üzülmeyin, çünkü ülkemizde 'cinlik' daha yüksek bir meslekten sayılır. Bu kararı siz vereceksiniz.

Ancak deli zırvası suçlamasını bu yazımızı okuyan okuyucumuz yaparsa çok haklıdır. Çünkü Urfalı altı köylünün memleketlerinden bin kilometre ötede yoksulluk ve ihmalkarlık ve bir çadır içinde zehirlenerek öldüğü bugünlerde, yazarların bu sahneleri hiç görmeyip üstelik aralarında haysiyet üzerine tartışmaları, işte asıl delilik bu!

(Bir de... Aynı başlıklı yazım için 12 yıldır kitaplarımı basan İletişim Yayınları, kitaplarımı artık basmayacağını söyledi. Canları sağolsun. İletişim Yayınları'nı Kürşat bey gibi eleştirmeyeceğim. Çünkü 'arkadaşlık' söz konusu olsaydı, basmaya devam ederlerdi. 'Fikirler' canlarına dokundu. Kitaplarımı artık basmayacaklarını söylemeleri, fikir haysiyetlerine olan düşkünlükleridir.

Bakın bir şey daha oldu. Migros kitaplarımı satmaktan vazgeçti, geri gönderdi. Hayırdır? Bir bahaneleri mutlaka vardır. Ben yazılarımda ekonomiyi anlatırken Kapalıçarşı ve Migros isimlerini karşılaştırmak için çok sık geçiririm. Yasak koydular demeyeceğim, ama, iade ettiler işte. Ancak kabul edelim ki Migros da bir fikir haysiyeti taşıyor. Bakın yazardır ne söylerse yeridir demiyorlar, bir siyasi tavır alıyorlar. Onların da canları sağolsun...

Bunlara üzülmüyorum, çünkü bunlar bir kavganın ifadesidir!... Herkes yerini alıyor!)

 

 

 

başaKazmalar ve Maşalar - Nihat Genç - Akşam - 26 Mayıs 2005

Nihat Genç


 
[email protected]

 

 

Kazmalar ve maşalar

 

 

 

Tanrı hepimizi cehaletten korusun. Çünkü bugünlerde Tanrı hepimizi taşkafa aydınlarla tecrübeden geçiriyor. Olsun, hastalık henüz bedenimize sızmış değil.

Boğaziçi Üniversitesi'nde yapılması düşünülüp iptal edilen Ermeni Konferansı'nın konuşmacılarını kastediyorum. Bu yazarların metinlerine on yıllar boyu zahmet edip eğildim. Eserlerini inceledim. Yani, muhteremlerin ne dediklerini anlamaya çalıştım, defalarca kafamda döndürdüm, durdum.

Ve şimdi onları, ellerinde tahta bir haç, gökkubbemize girmiş şaşkınlar, yüzlerinde bir yarasa karanlığı olarak görüyorum.

Bunların güya bir düşmanları var, resmi tarih tezi. Bir statüko, bir devlet tezi, tutturmuşlar. Akıllarınca bu resmi tezleri şeytanileştirmeye çalışıyorlar.

Yani, bütün kötülüklerin kaynağı bu resmi tezlermiş. İşte bu yüzden yaygaralarının yettiği Avrupa'daki lobilerle bu tezleri kanundışı ilan etmeye başladılar bile.

Şimdi? Şimdi, ülkemizde bu tezleri o küçük beyinleriyle insanlıkdışı hale getirmek için aydınca kahramanca hoplaya zıplaya kavga veriyorlar. Allah sonlarını hayırlı etsin.

Yüz elli yıl önce hepsi Osmanlı'nın toprağı, tebaasıydı, aldıkları yetmedi. Yine istiyorlar, yüz elli yıldır, kazmayı aynı yerden vuruyorlar...

Neden? Çünkü halkı, ulusal onuru, devleti yıpratmak istiyorlar. Hedef yıpratmaktır, ileri. Genç kuşağın kafasını karıştırmak, çünkü, fesatla, sinsilikle yoğrulmuşlar...

Peki bu 'yıkma' işini hangi kazmalarla yapıyorlar? Şu kazmalarla: Demokrasi, liberalizm, aydın sorumluluğu, özgürlük gibi kavramlarla.

Aslında bu kavramlar küçük sevimli şeytanlar. Çünkü bu kavramlar I. Dünya Savaşı'nda ellerinde patlayan zavallı, küflü, paslı savaş baltaları!

Şimdi, bu muhterem zevattan, herhangi birinin son on yılda bölgemiz hakkında yazdığı iç/dış politika/yorum/analiz yazılarına iyi bakalım. Ne demişler, ne istiyorlar, anlayalım. Ciddi bir şey tartışıyorsak neler düşündüklerini bilelim.

Zahmet buyurmayın, ben baktım. Yazılarında ortaya şöyle bir yekün çıkıyor:

Lübnan'da Maruniler, İsrail'de Yahudiler, güneyimizde Barzani, doğumuzda Ermeniler, Kıbrıs'ta Rumlar, bu muhteremlerin yazılarında sürekli haklı çıkıyor...

Yani, yazılarının tümüne baktığımızda, bölgemiz üzerine neler düşünüyorlar diye tetkik ettiğimizde, ortaya çıkan manzara bu.

Bu topraklarda, bu yazarların fikirlerine göre, iyilik, doğruluk, hak, hukuk, demokrasi, özgürlük, liberalizm, insanlık, aydınlık, gelecek, en haklısı, en iyiler, işte şunlar:

MARUNİ, YAHUDİ, RUM, ERMENİ ve BARZANİ...

İşte asıl konferansı bunun için toplayalım. Bu muhteremlerin yazılarını masaya koyup tartışalım. Ve bu muhteremlerin yazılarına bakıp onlara soralım. Neden sizlerin yirmi yıllar boyunca bu topraklarda yazdığınız yazılarda, hep, Kıbrıs'ta Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Maruniler ve Barzani, her defasında haklı, doğru çıkıyor!...

Bu muhteremlerin yazılarını yine toplayalım, inceleyelim, bu sefer onlara şu soruyu soralım. Sizin yazılarınızda neden Müslümanlar, Türkler, Farslar, Araplar hep haksız çıkıyor... Yazılarındaki sıfatları da ortaya koyalım, bunlara göre, Türkler/Farslar/Araplar hep, despot, diktatör, geri kalmış, çağdışı, aşağılık, demokrasiden anlamaz!..

Bir muziplik yapmıyor, bu cümleleri komedyenlik adına kaleme almıyorum, bu konferansı tertip edenlerin metinlerindeki felsefi dökümü ortaya koyuyorum.

Onlara göre demokrasinin ve özgürlüklerin en güzel çiçekleri, İsrail'de Yahudiler, Lübnan'da Maruniler, Kıbrıs'ta Rumlar, güneyimizde Barzani ve şüphesiz Ermeniler!..

Şüphesiz bu çiçekten demokrasiler/özgürlükler arkasında sıkı bir stratejik düzen var. Avrupa Birliği gibi. ABD'nin emperyalizmini görmemek gibi. Gözle görülmeyen bağlar da var, vakıflardan beslenmek gibi.

Hani, bizim de aklımız yok ya, hani biz de kekiz, şebeğiz ya, bunlara uyduk, onların aydınlık yolundan yürüdük, ne olacak. Diyelim Ermeni tezlerini kabul ettik, diyelim, ülkemiz ve halkımızın haysiyetini kırmalarına izin verdik, diyelim tazminatlar ödedik, diyelim daha ileri gittik, toprağımızın ne kadarını verelim tartışmalarına başladık, bitti mi?

Sonra şunlar olacak, bir konferans daha toplayıp, şu sonuçlara doğru ilerleyeceğiz: 'Mustafa Kemal aslında köylülerden çocuklarını zorla askere aldı, köylülerin erzaklarına el koyup cephanesine kattı...'

Hani, kekiz, şebeğiz ya, yine bitti mi? Bitmez!

Bin yıllık tarih, ellerinde kazma, devam edecekler. Özgürlük deyip, aydınım deyip sallayacaklar...

Ama bu tarih bin yıllık, çok uğraşmaları lazım. Çünkü kazmayla yıkılamayacak şeyler var. Vakıflardan beslenmeyle çürütemeyecekleri çok değerler var. Şimdi mesela Yunus Emre'nin, Mevlana'nın neresine vuracaksın kazmayı. Allah insanı çarpar? Peki toptan şehit olmuş 57. Alay'ın neresine vuracaksın kazmanı!..

Bu muhterem yazarlara bir de başka yerlerden bakalım, metinlerini önlerimize serelim. Ortadoğu topraklarının şairleri, evliyaları, kültürleri, türbeleri, yıkılan kubbeleri, folklorü, dili, şehitleri ve bağımsızlık savaşları, ne varsa bakalım. Bakalım metinlerinde bizim kanımıza işlemiş bu değerlerden bahseden var mı?

Yok... Yani, bu toprakların kültürel/edebi/dini/milli tarihiyle bir duygusal ilişkiyi dillendiren metinleri yok ortada. Peki ne var, sayfalarını çevirdikçe, kuşlar gibi cıvıldayan özgürlük, demokrasi, aydın olma, gibi kavramlar var...

Yani kardeşlerim. Şu soruyu soralım. Neden Ermenistan'da Ermeniler, İsrail'de Yahudiler, Lübnan'da Maruniler, Kıbrıs'ta Rumlar ve güneyimizde Barzaniler bu kazmalarca hep haklı çıkıyor. Ve bu kazmalar niye hep buralara vuruyor!..

Bu tesadüf mü? Bu devlet ve halkların isimlerine bakın, tampon bölgelerine, devletlerine bir daha bakın...

Bunun bitmemiş 1.dünya savaşı olduğunu göreceksiniz. Bugün verdikleri yıpratma savaşı, birinci dünya savaşının, devamıdır. Bu yüzden Lozan yırtılmak isteniyor. Mustafa Kemal Samsun'a çıkmasaydı, işler yolunda olacaktı, İngilizler İstanbul'u, Yunanlılar Ege'yi terk etmek zorunda olmayacaktı. Ama Lozan inşa edildi.

O halde, Lozan yıkılmalı. Bugün 1.dünya savaşıyla bu halklar devlet olmuş ya da siyasi haklar kazandılar. Yüz elli yıl önce hepsi Osmanlı'nın toprağı, tebaasıydı, aldıkları yetmedi. Yine istiyorlar, yüz elli yıldır, kazmayı aynı yerden vuruyorlar...

Bu insanlar içinde doğdukları halklarını, kendi tarihlerini, kendi onurlarını, kendi kültürlerini, kendi dillerini, dinlerini sevmemek gibi hastalıkları var, bu yüzden bizim çektiğimiz acıları çekmezler...

Ama ben bu yazıyı başka bir şey için yazdım. Şunlara bakın, Kıbrıs'ta Rumlar, Lübnan'da Maruniler, Ermenistan'da Ermeniler, İsrail'de Yahudiler, hepsinin ortak bir kimliği var?

Bir tornadan çıkmış, vakıf desteklerinden beslenmiş, yabancı ajan servislerince piyasaya sürülmüş bu insanların bu cüretleri ve küstahlıklarının altında ne var?

Nedir ortak kimlikleri? Bakın hepsi komşularıyla oturmak / karışmak istemiyor. Tampon devletler. Çelikten gömlek gibi kafes duvarlardan sınırlar. Kız alıp vermek istemiyor. Ortak mahalle pazarı kurmak istemiyor.

Çünkü, kendilerini, Batılı, farklı, çok yüksek ve güçlü bir kültürün mucizeleri olarak görüyorlar. Bu beş/altıyüz yıldır böyle. Kendileri cici, Batılı, akıllı, her şeyi bilen, anlayan. Ama komşuları pis, Müslüman, çağdışı, aşağılık...

Soralım Ermenistan'da kaç tane yabancı yaşıyor, Maruniler binlerce yıl Lübnan'da niye hala Müslüman mahallesine karışmıyor, Kıbrıs'ta Rumlar Annan Planı'nı niye kabul etmedi.

Buradan nereye geleceğim. Bu konferansı tertip edenler de işte bu yüksek kültürün, ileri Batı medeniyetinin en ileri çocukları. Aralarına, başka kimseyi almak istemiyorlar. En uygar fikirler onlarda. Oturup, kendi aralarında büyük meseleleri konuşacaklar. Aşağılık halkların statükocu, despot, diktatör yazarlarını niçin alsınlar?

Kardeşlerim. Bu saçma sapan kazmaların demokrasi, aydın, özgürlük gibi fikirlerine kananlar, onlar gibi suratsız, meymenetsiz olurlar. İnsan yüzü görmek istemiyorlar.

Halkımızın çocuklarının yüzlerini, dillerini, dinlerini, giyimlerini, alışkanlıklarını, tarihini 'konuşmak' istemiyorlar. Bu yüzden Batıdakiler gibi gittikçe 'insan sıcaklığını' kaybediyorlar. Ama tanımaktan, karışmaktan korktukları bu halkların çocuklarının yüzlerinde hala onları anlamak gibi, etten kemikten, duygudan ifadeler var.

Hepimiz hala bu Batı özentisi, Batı'nın aşağılanmalarıyla yetişmiş aydın kuşağı hayretle, şaşkınlıkla izliyoruz...

Bir tornadan çıkmış, vakıf desteklerinden beslenmiş, yabancı ajan servislerince piyasaya sürülmüş bu insanların bu cüretleri ve küstahlıklarının altında ne var?

Dünyanın hakim güçlerince desteklenip üstümüze sürüyorlar!.. Hayal dünyasında 'aydıncılık' oynuyorlar!...

Biz, 1. dünya savaşı bitti diyoruz, bitmedi diyorsanız, bir daha gelin, öyle uyduruktan demokrasi, özgürlük, aydınım, lafları yemiyor artık.

 

başaAtilla İlhan ile Milli Gazete'nin söyleşisi Batı bizi batırmak istiyor - Milli Gazete - 2 Haziran 2005

 

Attila İlhan ile geçmişi günümüzü ve geleceği konuştuk

Batı, bizi batırmak istiyor

Ropörtaj: Selami Çalışkan

1919 ve 20’den itibaren başlayan hareketin içinde önde olan asıl mesele anti emperyalizmdir. Laiklik değildir. Batı karşıtlığı. Gazi Mustafa Kemal, Batı emperyalizmine karşı. Bunun üstünde duruyor. Bunun kavgasını yapıyor
* Sayın İlhan müsaade ederseniz, bugünkü konuşmamıza sizin “An gelir” şiirinizi okuyarak başlamak istiyorum.
Buyurun, sizi dinliyorum.
An gelir
……
-evvel zaman içinde
kalbur saman ölür
kubbelerde uğuldar bâkî
çeşmelerden akar sinan
an gelir
-lâ ilâhe illallah-
kanunî süleyman ölür
görünmez bir mezarlıktır zaman
şairler dolaşır saf saf
tenhalarında şiir söyleyerek
kim duysa / korkudan ölür
-tahrip gücü yüksek-
saatlı bir bombadır patlar
an gelir
Attila ilhan ölür”

* Efendim, biz, sizin ölmenizi değil, yaşamanızı istiyoruz. Çünkü söyleyecek daha çok şiir ve güzel sözleriniz var.
Sağolun. Bu şiiri hastalandığım zaman yazmıştım. Çok güzel bir şiirdi. Siz de güzel okudunuz. Eksik olmayın.
* Estağfirullah Efendim, size göre Türkiye’nin en önemli meselesi nedir?
Ülkenin sağcıları ve solcuları birbirini tanımıyorlar. Bunu Bursa konferansımda da söyledim. Eğer biz birbirimizi tanısak, meseleler daha kolay çözülür. Çünkü aydın; sorgulayan insandır. Bir şeyi araştırmadan, sorgulamadan inanmayacaksın. Ben bunu çocukluğumda yaşadım. Sosyalist olduğumu ilan ettim. Türkiye’deki sosyalistlerle konuştukça işin farklı olduğunu anladım. Bu konuda bilgi edinmek için Fransa’ya gittim. Orada, Paris’in göbeğinde Sovyetler Birliği’nde uygulanan komünizmi eleştirenleri gördüm. İşin ilginci Sosyalistler, Sosyal Demokratlar, Komünistler ve Troçkistlerle tanıştım. Baktım ki her biri farklı telden çalıyor.
* Bir konuşmamızda “Laiklik, Batı’nın Türkiye’ye attığı en büyük kazıktır. Yıllardır bu kazığı çıkartmaya çalışıyoruz. Çıkartamadık” demiştiniz. Bunu biraz açar mısınız?
Mesele şudur. Ben yakın tarihi çok yakından inceledim. Romanlarını yazıyorum. Ondan mecburdum incelemeye. İnceledikçe şöyle bir ilginç gerçekle karşılaştım. Bizim liselerde yaşadığımız yıllardan itibaren Türkiye’de bizim Cumhuriyet hareketinin en büyük vasfı olarak “Laiklik” söylenir. Laiklik en baştadır. Halbuki 1919 ve 20’den itibaren başlayan hareketin içinde önde olan asıl mesele anti emperyalizmdir. Laiklik değildir. Batı karşıtlığı. Gazi Mustafa Kemal, Batı emperyalizmine karşı. Bunun üstünde duruyor. Bunun kavgasını yapıyor. Gazi, “Batı bizi batırmak istiyor. Batı bizi paylaşmak istiyor. Biz bağımsız bir devletiz. Biz bu ülkede kendi devletimizi kurarız ve yaşatırız. Hayır diyenlerle de savaşırız” diyor. Gazi, bu savaşı kazanıyor. Kazandıktan sonra da yeni bir devlet kuruluyor. Bu yeni devletin içinde laiklik daha sonra CHP kurulurken söz konusu oluyor. Fakat Türkiye Cumhuriyeti Devleti 1937’ye kadar laik değildir.

Suriye İslam Devleti olsun

* Hatta 1924 Anayasası’nda “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin resmi dini İslamdır” diye kayıt varmış. Doğru mu?
Doğru, 24 Anayasası’nda öyle bir kayıt var. Gazi’nin Suriye ile ilgili bir sözü var, o söz beni çok heyecanlandırıyor. Çünkü Gazi’nin böyle bir şey söyleyeceğini zannetmez insan. Gazi, Suriye’nin Dışişleri Bakanı’yla Hatay meselesini konuşuyor. O konuşma sırasında diyor ki: “Suriye, bağımsız bir İslam Devleti olarak kurulmalıdır.” (Fransızlardan bahsederek) “Onlar ne karışır? Biz sizinle oturur, bu meseleyi aramızda hallederiz. Eğer izin vermezlerse, ben askerimle girerim Suriye’ye, sizi kurtarır ve çıkarım” diyor. Bunlar, piyasaya yeniden çıkan Hasan Rıza Beyin “Atatürk’ten Hatıralar” adlı kitabında yazılı.
* Yani Laiklik, Atatürk’ün hasta yatağında yattığı bir sırada yürürlüğe konuluyor. Öyle değil mi?
Evet, o arada yürürlüğe koyuyorlar. Ancak şunu kabul etmemiz lazım. Aslında Gazi’nin kurduğu devlet formasyonu solcu bir devlet. Sağcı bir devlet değildir. Ancak prensip olarak “Anti emperyalistim”diyor. Emperyalizme:“Sana karşıyım” diyor. İkincisi “Mazlum halklardan yanayım” diyor. Bu demektir ki: “Bütün sömürge halkların yanındayım” Onu da söylüyor. Sol fikirlere ters bakmıyor. Sovyetlerle dostluk kuruyor. Onlardan yardım alıyor.
* Türkiye’de laikliğin bu kadar öne çıkmasının sebebi nedir?
1938’den itibaren Türkiye’nin dış politikasının değişmesiyle ilgilidir. 1938’de Gazi öldükten çok kısa bir süre sonra İsmet Paşa gidip İngiltere ile anlaşmıştır. Halbuki İngiliz Kralı Gazi’nin ayağına kadar gelmiş ve bu anlaşma yapılamamıştır. Gazi anlaşmamıştır. Çünkü İngilizler o zaman ne yapıp yapıp Türkiye’yi ele geçirmek istiyorlardı. Bunun da iki önemli sebebi vardı. Bir tanesi Ruslardan dehşetle çekiniyorlar, Ruslara karşı bizi kullanmak istiyorlardı. Gazi de: “Biz enayi değiliz. Yeteri kadar bizi Ruslara karşı kullandınız. Bundan sonra kullandırtmayacağım” diyordu. İkinci mesele Hitler ortaya çıkmıştı. Mussolini çok sert idi. Avrupa’da savaş olacaktı ve İngiltere Türkiye’ye ortak olarak el koymak istiyordu. Gazi de bu işe yanaşmak istemedi. Ama Gazi öldü. Gazi ölür ölmez İsmet Paşa gitti, hemen Fransa ve İngiltere ile ittifak imzaladı. İttifak imzalandıktan çok kısa bir süre sonra, Türkiye’de Milli Eğitim Bakanlığı’nın politikası değişti. Ne oldu? Birdenbire Yunan Latin Kültürü’nün Türkiye’de okutulmasına karar verildi. Halbuki Gazi zamanında böyle bir şey yoktur. Gazi Türk Kültürü’nü okutacaktır. Türklerin kültürünü bulacağız diye dünyayı eşeliyordu.
* Elmalılı Hamdi Yazır’ın “Hak Dini Kur’an Dili” tefsiri ne zaman basıldı?
Onların hepsi Atatürk zamanında basıldı. Sadece Börekçizade, (O zamanki Diyanet İşleri Başkanı, Müdafa-i Hukuk zamanında Ankara Müftüsü olan zat) sadece o zat yeter. Çok muhterem bir zattır. Ve Müdafa-i Hukuk, Ankara’ya geldiği zaman 28 kuruş mu 48 kuruş mu ne paraları varmış. O kadar müşkül durumdadırlar. Ankara halkından bin lira toplayarak, getirip onlara veren Ankara Müftüsü Börekçizadedir.

Türkiye’nin toprakları satılıyor

* Türkiye’nin bölünmesine vesile olacak, vatan toprağının yabancılara satılmasını sağlayan yasa Meclis’ten çıkartılırken sesini çıkarmayan çevreler, bir metrelik kumaş olan başörtüsü gündeme geldiğinde ayağa kalkıyorlar. Bunun sebebi nedir?
Ben de lafı oraya getiriyordum. Ağzımdan aldın. İşte senin söylediğin şey beni teyit ediyor. Çünkü Türkiye’nin toprakları satılıyor. Türkiye’nin parçalanma tehlikesi var. Bütün bunlar karşısında sesini çıkartırsa anti emperyalist olur diye çıkartmıyorlar. Halbuki anti emperyalist olmayacağına dair söz verdi. İşte olay oradan çıkıyor. Peki nasıl kendini savunacak? O zaman dine sarılıyor, İrtica meselesini öne çıkarıyorlar. Şimdi irticayı ben çok dikkatle izledim. Gazi ne zaman mürteci diyor, ne zaman irticaya yükleniyor.
* Aynı Atatürk Balıkesir’de hutbe okuyor. Peki Atatürk’ün hutbe okuduğu asılsız mı?
Asılsız olur mu canım. Bütün belgelerde var. Zağanos Paşa Camii’nde yaptığı konuşma. Ama aslında daha çok konuşmaları var. O konuşmaları o zamanki gazetelerde çıkmış. Ancak Gazi’nin söylev ve demeçlerine alınmamış. Atatürk’ün dini konuşmaları kasıtlı olarak alınmıyor. Önemsiz yerlerinden sadece 3-5 satır almışlar. Gazinin ağzından çıkan her şeyi şimdi İşçi Partisi yayınlıyor. Ben Gazinin çıkmış olan her şeyinin 40 senedir peşindeyim. Daha 1921 senesinde neler söylemiş, neler saklamışlar. Gazi dinden bahsederken bir kere çok hürmetkar konuşuyor. İkincisi yeni nesillerin bilmediği din terminolojisini, Osmanlı Tarihini ve İslam Tarihini çok iyi biliyor. Çünkü dinle ilgili soruların çoğu Müslüman hocalar tarafından tevcih ediliyor. Gazi de onların hepsine o dilden o zeminde cevap veriyor. Şimdi Osmanlı İmparatorluğu Misak-ı Milli sınırları üzerinde ısrar ediyor Cumhuriyet. Bizim Misak-ı Milli sınırlarımız içinde Süleymaniye, Kerkük ve Musul var. Binaenaleyh orası bizim. Biz öyle düşünüyoruz. Fakat İngiltere bunları bize vermek istemiyor. Lozan Konferansı’nda büyük tartışmalar oluyor. Sorun çözülemiyor. Çözülemeyince biz Lozan Antlaşması’nı imzalıyoruz fakat Kerkük, Musul, Süleymaniye meselesi askıda kalıyor.
* Sayın İlhan, Kerkük ve Musul meselesi Lozan’da bitmiyor. Sonuç ne oluyor?
“Bir başka Konferansta halledilecek” deniyor. Yedi sene sonra buraya gelip Haliç’te bir Konferans yapıyorlar. İngilizlerle bizimkiler o konferansta didişiyorlar. Yine halledilemiyor. Düpedüz bizden buraları istiyorlar (Kerkük, Musul, Süleymaniye). Biz de vermiyoruz. Bunun üzerine İngilizler o zamanki Birleşmiş Milletler olan Milletler Cemiyeti’ne başvuruyor. Milletler Cemiyeti’ne biz de onlarla beraber gidiyoruz. Ama o cemiyete üye değiliz. Neticede karar bizim aleyhimize çıkıyor. Yani İngiltere orada çeviriyor fırıldağını ve neticede deniyor ki bu toprakları İngiltere’ye vereceksiniz. Ankara’nın cevabı: “Vermem.” Bin dokuz yüz yirmiler. Verilecek. “Vermem!” diyor.
* Bunun üzerine İngiltere ne yapıyor?
Hakkari Vilayeti’nde yaşamakta olan Nasturi Hıristiyanları tahrik ediyor. “Siz Hıristiyansınız. Türkiye Cumhuriyeti’nde ne işiniz var?” diye. Onlarla aramıza nifak tohumu ekiyor. Arkasından da Ankara’ya bir ültimatom veriyor.

“Savaşa hazırlanın”

* İngilizler nasıl bir ültimatom veriyor?
Aynen şu: “Hakkari vilayeti Hırıstiyan olması hasebiyle Irak’a bırakılacaktır. Ayrıca Süleymaniye, Kerkük ve Musul doğrudan doğruya bize bırakılacaktır. Vermezseniz, savaşırız” Ankara bunu da reddediyor. Yani savaşı göze alıyor. Ondan sonra Gazi Paşa arkadaşlarına diyor ki: “Haydi şimdi sıra sizde” Yani, “İngiltere ile savaşacağız. Savaşa hazırlanın” diyor. O zaman bak ne oluyor? Gazi’nin çok güvendiği bazı silah arkadaşları kumanda ettikleri orduların başından istifa ediyorlar. Bütün mesele, aydınlarımızın kendi tarihini bilmemesinden çıkıyor. Bilmiyoruz, bakmıyoruz, merak etmiyoruz. Böyle benim gibi biri çıkıp da dibini kurcalamaya başladı mı, bir sürü mesele çıkıyor. Bunu bulup çıkardım. Bu da Yusuf Akçura’nın o tarihlerde yaptığı bir konuşma. Ünlü Türkçümüz Akçura, tarih kitaplarımızın Gazi’nin telkinine ve emrine rağmen nasıl yanlış yazıldığını anlatıyor. İngiliz sermayedarların ve emperyalistlerin meşhur gazetesi The Economist’in 7 Eylül 1923 tarihli nüshasında deniyor ki: “Türkiye en kısa sürede ekonomisini yeniden kurmak ve ekonomik faaliyetlerini canlandırmak zorundadır. Fakat bunu yabancı sermaye ve teknolojinin yardımı olmaksızın gerçekleştirebilmesi olanak dışıdır.” Yani ne diyor? “Bize yer açın. Biz gelelim” diyor. “Türk ulusu bir yandan ülkede yabancı çıkarların katı bir kesinlikle Türkiye’nin ulusal egemenliğine bağımlı kılınması, diğer yandan hızlı bir ekonomik kalkınma hamlesinin gerçekleştirilmesini isterken, bu iki isteğin çeliştiğini kimse düşünmüyor” Çok açık. Yani “Sen bağımsızlık peşinde koşarsan, bize böyle engel çıkarırsan, biz gelmeyiz. Gelmeyince de sen kalkınamazsın” diyor. “Seni kalkındırtmayız” diyor.

Dış borç bizi kemiriyor

* Bu açık bir tehdit değil mi?
Evet, apaçık tehdit. Bunu ne zaman söylüyorlar? 1923’te söylenmiş. 1925’te aynı gazete. “Yabancı sermaye sorunu, kendilerini kısır döngü içinde bulan Türk liderlerini düşündürmektedir. Bağımsızlığını ve Türklerin deyişiyle ulusal bütünlüğünü koruması için ülkenin zengin doğal kaynaklarının bir an önce geliştirilmesi zorunludur. Bu ise ancak yabancıların yönetim katkısı ve mali desteğiyle gerçekleşebilir.” Çok açık söylüyor. “Özellikle dış borç altına girilmesi ya da yabancılara geniş ayrıcalıklar tanıyan bir politika uygulanması, hızlı bir üretim artışı sağlayabilir.” Ne istediği açık. Bugün verdiğimiz. Hâlâ dış borç alıyoruz, aynı hatayı yapıyoruz. “Ancak her şeyden önce Cumhuriyet yönetiminin mutlu yalnızlık ve mutlak bağımsızlık tutkusundan vazgeçmesi gerekmektedir.”
* Ömer Nasuhi Bilmen Hoca’nın “Istılahat-ı Fıkhiye Kamusu” o zaman İstanbul Üniversitesi tarafından basılmış. Hatta o zaman ki rektör Profesör Sıdık Sami Öner’in güzel bir önsöz yazdığını biliyor muydunuz?
Yazar tabii. Bir kere Mustafa Kemal Paşa zamanında yasak yoktu. Şimdi ben sana tam tersini söyleyeceğim. O da gerçeği ifade edecek. Ben Nazım Hikmet’in bir şiirini ilk defa bir ders kitabında okudum.
* Nazım Hikmet’in “Ağa Camii “ ve “Dergahın Kuyusu” isimli dini şiirleri de var. Öyle değil mi?
Var tabii. Ancak Gazi o tip şeylere müdahale eden biri değildi. İsmet Paşa dönemi ile Gazi dönemini birbirine karıştırmayın.
* Atatürk döneminde kadınlara yönelik kıyafet yasağı var mı?
Yoktu kardeşim. Onu ben birkaç defa söyledim. 1936 yılında Konya’nın Ilgın kazasına yerleştik. Babam Kaymakam tayin edildi. Biz Gavur İzmir’de alafranga yaşayan bir aileydik. Babamın tayini çıkınca anamız danamız Ilgın’a gittik. Orayı görünce çok şaşırdık. Daha önce yaşadığımız İzmir şehriyle Ilgın arasında çok fark vardı. İzmir’in adı üstünde “Gavur İzmir”di. İzmir’in kalabalığının büyük bir kısmı Hıristiyan’dı. Onlar gitmişti. Yahudi de vardı. O yüzden İzmir’deki yaşantı herhangi bir Avrupa liman şehrindeki yaşantıdan farksızdı. Biz işte bu şehirde büyüdük. Ben 11 yaşındaydım. Ilgın’a gittiğimizde sokağın öteki ucundaki kadın beni görünce başını örtüyor, yüzünü duvara dönüyordu. 11 yaşında olan benden örtünerek kaçıyordu. Onun dışında kaç-göç denilen olay Ilgın’da tamamen uygulanıyordu. Yıl 1936. Gazi sağ. Mustafa Kemal Paşa iktidar’da. Benim babam da oranın kaymakamı. Eğer kadınların örtüsü ile devletin sorunu olsaydı o işle ilk uğraşacak adam benim babamdı. Öyle bir sorun yoktu.
Mustafa Kemal millî ekonomiyi savunuyor
* İngilizler kendi çıkarlarını savunuyor. Ekonomiye böyle bakıyorlar. Peki Gazi olaya nasıl bakıyor?
Bunun tam tersini savunuyor Bakınız, 1923‘te diyor ki, “Ticarette düşüneceğimiz ilk iş, ihracat ve ithalatımıza aracılık vazifesi gören ticareti ecnebilerin elinden kurtarmaktır. Ne yazık ki, bu ticaret elimizde değildir. Ulusal ticaret kurumları birer birer elimizden çıkmıştır. İhracatımız ancak sahillere kadar gidiyor ve oradan ihracat ecnebi memleketlere sevk edilirken, ecnebinin eline geçiyor. Kazancımızın önemli bir kısmı bu surette bizden çıkıyor.
Onun için ihracat metalarımız bizden olan tüccarların elinde bulundurulmalıdır.” Gazi bu fikirde. Tam o sırada kurulmakta olan Terakkiperver Fırka’nın programından şimdi maddeler okuyacağım sana.
“Madde 2- Hürriyetperverlik: Yani liberalizm. Ve halkın hakimiyeti: Yani demokrasi, fırkanın mesleki aslisidir. Yani asıl düşüncemiz; liberalizmdir.” “Madde 9- Vezaif-i devlet haddi asgariye indirilecektir. Yani kamu devleti olmayacaktır. Ya da devlet kamu işletmelerinden el çekecektir.”
* Bugün de aynı şeyler savunulmuyor mu?
Aynı şeyler savunuluyor. Gavur’un istediği bu. Onun için SEKA kapatılmak isteniyor. Bakınız Madde 40 daha da açık. “Tamamen imara muhtaç olan memlekette yalnız kendi servet ve sermayesiyle yaşamak fikrinin doğru olmadığına inanıyoruz. Asayişin sağlanması sükun ve istikrar ile yabancı sermayelere gösterilecek hüsn-i kabül ile herkese güven telkin ederek harap memleketimizi geliştireceğiz” diyor.
Şimdi Gazi’nin bunlara kızması haksız mı? Adamlar çıkıyorlar, alenen bunları söylüyorlar. Bunlar üstelik İstiklal Savaşı’nda Gazi’nin beraber savaştığı silah arkadaşları. Ve çıkıyorlar diyorlar ki: “Sen ne yapıyorsun yahu? Gel İngilizlerle anlaşalım.
Herifler bize sermaye getirecek” diyorlar. “Gazi Mustafa Kemal de onlara diyor ki: “Siz deli misiniz? Biz burada kendi malımızı satamıyoruz.” Şimdi İsrail ne diyor? “GAP’da tarımı geliştirelim” Hepsi aynı şey. Eskiden beri İngilizler ve Siyonistler başımızın belası. Şimdi bunlarla bazı çevreler işbirliği yapınca Gazi’nin kafası atıyor. Adamlar İngiliz hakimiyetini savunuyor. O da ona karşı tepki olarak ona irtica diyor.
Gerçekten Müslümanlara Gazi’nin bir şey dediği yok. Elmalılı Hamdi Yazır’ın “Hak Dini Kur’an Dili” tefsiri Gazi’nin emriyle basılıyor. İmam Buhari’nin “Sahih-i Buhari” adlı Hadis kitabı onun döneminde Türkçe’ye çevriliyor.

Gazi, beni şaşırtıyor

* Diyanet işleri eski Başkanı Tayyar Altıkulaç, Atatürk’ün başörtülü bir öğretmene Samsun’da; “Dokunmayın. Kadın gelsin, dersini versin” dediğini anlatmış. YÖK eski Başkan Yardımcısı Profesör Doktor Karhan “Kadın çarşaflıydı” demiş.
Şimdi Mustafa Kemal Paşa’nın o konulardaki tavrı çok geniştir. Mustafa Kemal Paşa’nın beni asıl şaşırtan tarafı İslami sahalardaki sorulara verdiği cevaplardaki İslam Tarihi bilgisidir. İslamiyet hakkındaki bilgisine de şaşırdım. O kadar bilgi sahibi olduğunu bilmiyordum. Tahmin etmiyordum. Çünkü çocukluk yıllarında not defterinin üzerine sosyalizmle ilgili laflar yazmış. Çok heveskar görünüyor. Yani o kafadaki bir insanın dini bu kadar iyi bilebileceğini zannetmiyordum.

Geleceğe dair notlar

* Mustafa Kemal Paşa’nın, Erzurum Kongresi sırasında yazdırdıkları bazı notlardan bahsediliyor. Bu notlar hakkında bilginiz var mı?
Cumhuriyeti ilan edeceğini, okullarda eğitimi değiştireceğini falan sıralanmış. Böylelikle çok net bir şekilde öbürleriyle aynı fikirde olmadığı, aslında onun kafasında Fransız ihtilali gibi bir ihtilal yapmak düşüncesi olduğu da orada kayıtlı. Nitekim Cumhuriyet’in ilan edileceği günlerde Ankara’da Avusturyalı bir gazeteci bunu haber alıyor. Gaziye gidiyor. “Cumhuriyeti ilan edeceğinizi duyduk. Ne dersiniz?” diye soruyor. Gazi gülerek diyor ki: “Git falanı bul. Onun defterinde bunlar yazılıdır” Gidiyor adamı buluyor. O da defteri açıyor. Gazi yapacaklarını deftere dikte ettirmiş.
* Gazi’nin Samsun’a Vahdettin’in isteği ile gittiği söyleniyor. Doğru mu?
Ben de aynı kanaatteyim. Çünkü Atatürk Samsun’a çıkarken Rauf Orbay da Bandırma’ya çıkıyor. Bu paralel bir harekettir. Yani Bab-ı Ali’nin bundan haberi var. Hatta Anadolu’dan bir kurtuluş hareketi başlatmasını istiyorlar. Kazım Karabekir Paşa, Fevzi Paşa ile Mustafa Kemal Paşa’nın buluşması tesadüfi değil. Tamamen planlı. Bunun sebebini etraflı düşünemediğimiz için oraya kapsamlı bakamıyoruz. Halbuki kapsamlı baksalar, zamanı ölçseler çok net görecekler Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a, Rauf Bey’in Bandırma’ya gidişi paraleldir. Onun Fuat Paşa ile mülaki oluşu, Gazi’nin Kazım Karabekir Paşa ile mülaki oluşu paralel ve planlıdır. Bunların hepsi hesaplı ve kitaplı şeylerdir. Tarihine bakacaksın. O tarih 1919. Ama o tarih Rusya’da büyük olayların cereyan ettiği bir tarih. Ona bakacaksın. Türkiye’de ne olmuş? Rusya’da Rus ihtilaline karşı İngilizler, Polonyalılardan, Çeklerden, diğer Avrupalılardan örgütledikleri beyaz ordularla taarruza geçmişler. Bu beyaz ordular 4 beyaz generalin kumandasında Rusya’da savaşıyordu. Beyaz orduların hepsi yenildiler. Kızıl Ordu vaziyete hakim oldu. Bolşevikler Rusya’ya hakim oldu. Bolşevikler Rusya’ya hakim olunca Türkiye’nin paylaşılması ve bölünmesi İngiltere’nin işine yaramaz. Çünkü yıllarca İngilizler, Osmanlı İmparatorluğu’nu Rusların aşağı inmesini önlemek için kullanmışlar. Şimdi yine kullanabilir. Çünkü Ruslar yine büyük bir güç olarak karşılarına çıktı. İşte o zaman bunların Anadolu’ya gitmesi, Anadolu’da bir hareketin başlaması ve Yunanlıların süprülüp gitmesinde İngilizlerin çıkarı olmuştur.

“İngilizlerin oyununa gelmeyelim”

* Yani Gazi ve arkadaşlarının Anadolu’ya gitmesinden İngilizlerin de haberi var mı?
Var. Yunanlıların kaleme aldığı Kurtuluş Savaşı’yla ilgili hatıralarda “İngilizler bize ihanet etti” diye bunlar yazılıdır. Oradaki nüans, Terakkiperver Fırkası ile ihtilafta çok net olarak meydana çıkıyor. O giden ekipten yalnız bir kişi diğerlerinden farklı düşünüyordu. O da M. Kemal Paşa idi.
* Öbürleri ne düşünüyordu?
Öbürlerinin düşündüğü mantık şu: “Türkiye’yi kurtaralım. Anadolu Yarımadası’nda bir devlet olalım. Osmanlı saltanatı devam etsin. Padişahı değiştirelim. M. Kemal Paşa Sadrazam olsun. Hüseyin Rauf Bey Dışişleri Nazırı olsun. Ve böylelikle bu iş yürüsün gitsin. Ruslara karşı da belli bir tavır alalım”
* Gazi’nin diğerlerinden ayrıldığı noktalar neler?
Gazi diğerlerinin aksine diyor ki: “Biz Ruslarla iyi anlaşmamız lazım. Ruslarla savaşmak enayilik olur. Çünkü bu işi İngilizler kışkırtıyor. İngiltere Ruslara diyor ki: ‘Siz niye sıcak denizlere inmiyorsunuz?’ Bize de gelip: “Bakın Ruslar sıcak denizlere inecekler. Niye engel olmuyorsunuz?” diyorlar ve bizi savaştırıyorlar. Böylece kendileri savaşmadan hem Ruslardan kurtuluyorlar, hem Osmanlıdan. Çünkü İngilizlerin derdi Osmanlılar ve Ruslar Avrupa’ya geçmesin. Birbirleriyle uğraştıkları zaman geçemiyorlar. Burada ince bir nokta var. M. Kemal Paşa sonra nitekim ihtilafa düşüyor. Çünkü onlar İngilizlerin istediklerini yapmak istiyorlar.
* Rusya Devlet Başkanı Putin, Türkiye’ye gelmek istedi. Orada bir okul baskını senaryosuyla Putin’in zamanında Türkiye’ye gelişini engellediler. Çeçenler, o baskını üstlenmediler. Daha sonra Putin gecikmeli olarak Türkiye’ye geldi. Geldi de ne oldu? Türkiye ile Rusya arasında hangi anlaşmalar yapıldı?
Şimdi o mesele tabi çok önemli bir mesele. Bu meselenin üzerinde en çok duranlardan biri de benim. Israrla bu meselenin üzerinde duruyorum. Çünkü benim düşünceme göre Gazi Paşa’nın o yıllarda Türkiye’nin coğrafi durumuna bakarak asker gözüyle bir ulusal savunma stratejisi var. Gazi o zaman, “Türkiye kendisini böyle savunabilir” diye bir strateji kurmuş. Bunu da 1920 yılının Ocak ayında bütün kumandanlara telgrafla bildirmiş. Bunun adı durum muhakemesidir. Söylev ve demeçlerinde vardır. Bulup okuyabilirsiniz. Orada çok açık seçik olarak anlatmaktadır. Şimdi Gazi bir kere Rusya’yı garantiye almış. Gazinin sağlığında yaptığı ikinci önemli strateji Sadabad Paktını kuruyor.İran, Irak ve Afganistan’la birlikte. Bu 3 devlet ile Sadabad Paktını yapıyor. Suriye ile de flört ediyor. Onunla da öyle bir vaziyeti var. Güneyi de garantiye alıyor. Ama onunla da bırakmıyor. Bulgaristan, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya ile Balkan Paktını yapıyor. Şimdi farkında mısın ki eski Osmanlı topraklarındaki devletleri Paktlar halinde etrafında topluyor. Osmanlı hinterlandı tamamlanıyor. Bunu açıkça söylemiş. Söyleyiş ifadesi de şöyle. O çünkü yapı olarak devrimci. Diyor ki; “ Bu ülkeler yapı olarak bağımsız olacaklar. Ama bağımsız olduktan sonra eğer isterlerse biz onlarla federasyon veya konfederasyon olarak birleşebiliriz. Bunu açıkça Suriye Dışişleri Bakanı’na söylüyor.
* Suriye ile bugün yine bizi karşı karşıya getirmek istiyorlar. Siz ne diyorsunuz?
O işte ancak Batı’nın çıkarı var. Bizim kendi etrafımızda yüzyıllarca beraber yaşadığımız halklarla federasyon veya konfederasyon yapmamızın hiçbir zararı yok. Bir tek şartı var. Bu federasyon veya konfederasyonun Rusya’nın zararına olmadığına Moskova’yı inandıracaksın. Diyeceksin ki; “Biz bunu yapıyoruz ama seninle bir meselemiz yok. Seninle dostuz sen nasıl koca bir devletsen, biz de öyle koca bir devletiz. Bu batılıların anasını belleyelim.” Bizim dememiz gereken bu. Şimdi bakıyorsunuz Balkanlar’da bu anlaşmayı yapıyor. Mezopotamya’da bu anlaşmayı yapıyor. Rusya ile de kuzeyini garantiye almış. İran’la da gelişini garantiye almış. Nereyi açık bırakmış Gazi? Batıyı. Çünkü zararın oradan geleceğini biliyor. Her türlü bela oradan gelecek biliyor.Dersim meselesi’nin arkasından 12 ada meselesi, sonra arkasından Hatay meselesi geliyor. Sağlığı boyunca 5 defa batıyla ihtilafa düşüyor. Gazi, peki bilmez mi belanın nereden geleceğini? Oradan gelecek ve tedbirini ona göre alıyor. Batıyla Gazi’nin sağlığı boyunca Türkiye Cumhuriyet’inin hiçbir anlaşması yok.

İnönü’nün korkusu

* Şimdi bütün bu durumlar neyi gösteriyor?
Bütün bu durumlar şunu gösteriyor. Bizim hükümetin de ağzında onların da ağzında Büyük Ortadoğu Projesi vardır. BOP’ un uygulanması lazımmış. Çünkü demokrasi olurmuş da bilmem ne olurmuş. Bunların hepsi laf. Onlar aslında petrol çıkan yerleri alacaklar ve oralara hakim olmak istiyorlar. Hiç birisi şu an düşünmüyor. “Yahu M. Kemal’in de bir Ortadoğu Projesi var.” İşte deminden beri söylüyorum. Bir taraftan Sadabad Paktını yapıyor. Öbür taraftan Hatay meselesini hallediyor. Hatay meselesinde M. Kemal’in bir jesti var. Onu okurken tüylerim diken, diken oldu.
* O jesti anlatır mısınız?
Şimdi Hatay meselesinde iş sarpa sarıyor, vermek istemiyorlar. Sorunlar çıkıyor. Ne yapıyor biliyor musunuz? Fransız Büyükelçisini çağırıyor. Geliyor Fransız sefiri. Bir tarafında Sadabad Paktının Erkan-ı Harbiye Umumi Başkanları, bir tarafında Balkan Paktı devletlerinin Erkan-ı Harbiye Umumiye Başkanları ve bu arada da balkan devletlerinden iki devlet adamı. Hepsi yanında. Böyle oturmuşlar ve Gazi, Fransız sefiriyle konuşurken “Ben” demiyor, “Biz” diye konuşuyor. Biz, hepimiz diyor yani Sadabad Paktı, yani Balkan Paktı, yani Osmanlı’nın eski gücü “Biz Hatay meselesinde ısrarlıyız” diyor. Gazi bu adam, büyük adam yani. Öbürleri küçük adam. Ufak düşünüyorlar. Bu büyük koyuyor meseleyi. Fransız sefire haddini bildiriyor. “Fransızlarla biz düşman olmak istemiyoruz” diyor. O sırada İsmet Paşa ile ilk büyük hır orada çıkıyor aralarında. Çünkü İsmet Paşa’nın ödü patlıyor.
* İsmet Paşa niçin o kadar korkuyor?
Fransa ile aramızda harp çıkacak diye korkuyor. Halbuki sonra Gazi Mustafa Kemal anlatmış. Hasan Rıza Bey hatıralarında yazıyor. “Nasıl çıkardı ki harp?” “Çünkü mümkün değildi. Düşünmüyordu ki Fransa’nın bir tarafında Hitler var, bir tarafında Mussolini var, bir tarafında Franko var. Kımıldar halde değil Fransa. Nasıl kalkıp gelip de Suriye’de bizimle savaşır?” diyor. Gazi bunun hesabını yapmış kafasında. “Bunlar kımıldayamazlar ben çeker alırım Hatay’ı Suriye’den” Ve nitekim Gazi söktü aldı Hatay’ı. Eğer sağ olsaydı. 2. Cihan Harbinde Musul ve Kerkük’ü de alırdı.

Medya’nın da millîleşmesi lazım

* Şu anda sayın Ecevit; “Türkiye Kerkük ve Musul’a girip almalı” diyor. Böyle bir şey mümkün mü?
Türkiye M. Kemal Paşa’nın Ortadoğu Projesini, Sovyetler Birliği ile yani bugünkü Rusya ile anlaşmak suretiyle mükemmel şekilde tatbike koyabilir. Kaldı ki Ruslar şu lafı söylediler “Avrasya’nın sınırı Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden geçer” dediler. Bu demektir ki “Oraya kadar biz sorumluluk alırız” Bu konuşma bizim lehimize bir konuşma. Biz orada rahat at oynatabiliriz. Hem de çok rahat. Ama bütün mesele bu kararı verebilmekte. Bizimkiler maalesef iki taraflı oynuyorlar. Bu yanlış.
* Bu olaylar karşısında medyanın tavrını nasıl buluyorsunuz?
Türkiye de medya diye bir şey yok. Şimdi Avrupa’da ve Amerika’da gittikçe medyanın hatta eğitim müesseselerinin, hatta birtakım benzer aydınlatma faaliyetinde bulunacak olan kuruluşların fonksiyonu artık halkı aldatmak. Bu esas üzerine kurulu. Eskiden Avrupa’da ortaya çıktığı zaman bu çağdaş basın tam tersine görevi ve gayesi halkı uyandırmak, halka bilgi vermekti. Şimdi öyle bir mantık yok. Halkı kandırmak uyutmak halka yalan söylemek ve onu başka yöne sevketmek.
* Mesela İstanbul- Çağlayan Meydanında bir miting oldu. 300 bin insan orada toplandı. Irak’ta ABD ve yandaşlarının yaptığı katliamı protesto etti. 500 bin satan bir gazete bu haberi birinci sayfasından girmedi. 300 bin satan gazete ile 400 bin satan gazete hiç görmedi.
Görmezler tabi. Burada akıllıca tavır o gazeteleri dikkate almayacaksınız. Onlara önem vermeyeceksiniz. “Onlar ne diyorlar?” veya “Onlar ne dediler?”, “Acaba orada bunları yayınlatabilir miyim?” Bunlar hayal. Bunlar olmaz artık. Bundan sonra direkt olarak halkı etkileyebilecek medya oluşturmak lazım geliyor. Bu etkili oluyor. Çünkü halk medyaya inanmıyor Medyanın da millileşmesi lazım

“Parola Vatan, işareti Namus”

* Bir gelin-kaynana Türkiye’nin gündemini belirliyor. Bu nasıl oluyor?
Türkiye’nin değil. Şu nokta çok önemli. Biz burada İstanbul çevresindeki ve İstanbul’daki medya çevrelerinden etkileniyoruz. Anadolu da böyle bir şey yok. Şimdi bakın ben Bursa’ya gittim yahu. Bursa’da halkla konuşuyorum. Benim oradaki konuşmamın ser levhası neydi biliyor musun? “Parola Vatan, işareti Namus”, “Bunu konuşacak Attila İlhan” dediler. “Vatan ve Namus üzerine konuşacak” dendi. 2000 kişi gelmişti ve her türden insan vardı.
Şimdi bu insanlar 2,5-3 saat mütemadiyen seni dinliyorlarsa ve sana birtakım sorular sordukları zaman bu işleri çok derinlemesine düşündükleri anlaşılıyorsa korkulacak bir şey yok. Halk tamamen farkında işin. Bütün mesele şimdi benim ısrarla üzerinde durduğum olay aramızdaki ideoloji farklarını falan bir kenara bırakıp, tıpkı Gazi zamanındaki gibi bir araya gelmemiz lazım. Çünkü vatan elden gidiyor. Bütün mesele burada bakın Gaziye. Gazi burada. Yanı başında Yusuf Akçura var. Burada Ziya Gökalp var. Şurada Mehmet Akif var. Öbür tarafında Mustafa Suphi var. Hepsini çağırmış yanına.
Halkı etkileyen sağcısı- solcusu hepsi yanında hepsi orada. Nitekim şimdi ben bir dizi kitap yayınlayacağım Bilgi Yayınevi’nde. Çeşitli yazarlardan istiyorum o kitapları. İlk yayınlayacaklarım arasında bir ülkücü var, bir komünist var. Memleket tehlikede. İş ciddi. Şimdi birbirimizle şu muydu, bu muydu tartışmasının sırası değil. Şimdi şu sırada asıl üstünde durmamız gereken nokta; Türkiye Cumhuriyeti’ni bütün gücüyle devam ettirebilmektir.

Osmanlıca mecburi ders olmalı

* Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığının korunması için neler yapılmalı?
Üç şeyin yapılması şart. Ben bunların üzerinde çok duruyorum. Bunların birincisi eğitim. Eğitimin Milli olması şart. Nitekim bana Milli Eğitim Bakanlığı’ndan sordular. “Sosyal liseler kurulacak. Müfredat için bir teklifiniz var mı?” dediler. Toplantıya gelmem ama bir fikrim var. Söyleyeyim size. “ Osmanlıca mecburi ders olmalı. Arapça ve Farsça da yardımcı ders olmalı.” Şimdi 17 yaşında bir Fransız çocuğu 16. asırdaki bir kitabı alıp okuduğu zaman onu anlıyor. Benim çocuğum niye anlamasın ki? Böyle şey olur mu? Ve bunu söyledim ben. Bu teklifim kabul edildi. Osmanlıca’yı öğrenmeden bu işin içinden çıkamazsınız. Benim bütün tarihim bu. Osmanlıca’yı bir defa mutlaka bilmemiz gerekiyor. Şimdi bunun gibi Arapça ve Farsça yardımcı ders. Çünkü onları bilmezsen Osmanlıca’yı iyi öğrenemezsin bu böyle. Fransa’ya bakın. Yunanca, Latince ders olarak okutuluyor. Onların kültürü bu.

Batılılaşma İsmet İnönü ile başladı

* Daha önceki bölümlerde bahsettiğiniz dönem sonrası bir bozulma sürecine girildi. Bunun sebeplerini neye bağlıyorsunuz?
Bahsettiğim dönem Gazi’nin Cumhuriyeti kurmasından sonra gelişen ve büyüyen Türkiye Cumhuriyeti idi. Sonra İsmet Paşa geliyor, Batılılaşmanın peşinden koşuyor.
* Şu anda Türkiye Cumhuriyeti ne hale geldi? O konuda bilgi verir misiniz?
Şimdi herkese muhtaç haldeyiz. Şimdiki durumu Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nden Doç. Dr. Bülent Düzçubuk, tespit etmiş. Şimdi o raporu okuyorum: “İzlenilen tarım politikaları sonucunda Türkiye kendine yeten bir ülke konumunu kaybetmektedir. Türkiye tarımda ithalatçı (dış alımcı) bir ülke konumuna girmektedir. Nüfusumuzun önemli bir bölümü yeterli ve dengeli beslenemiyor. Tarım politikaları içsel değil dışsal faktörler tarafından yönlendirilmektedir. Kırsal alanda gelir giderek azalmaktadır. Tarım piyasamız uluslararası tekellerin eline geçmektedir. Çünkü devlet tarım üretimini gerçekleştirmek, pazarda rekabet edebilir hale getirmek, üretimi ve katma değeri artırmak yerine kolay olanı, yani mevcudu elden çıkarmayı tercih ediyor. Çünkü ülkemizde önce ‘işlevsizleştirme’, ‘etkisizleştirme’, ‘hantallaştırma’, ‘borçlandırma’, ‘zararlandırma’ süreci yaşanıyor. Sonra da özelleştirmeye uzlaşı sağlamadan gidiliyor. Bu ise dışarıya bağımlı bir tarımı, gıda güvenliği azalan bir süreci, işsiz, gittikçe yoksullaşan nüfus kitlesini beraberinde getiriyor. Bu da Batı ile işbirliğinin sonucudur.
* Kurtuluş için yapılması gereken 2. şart nedir?
Milli ekonomi. Kurtuluş istiyorsan ekonomini öyle IMF, Dünya Bankası, ıvır-zıvırın kontrolünden çıkaracaksın. Biz tam bağımsız devlet iken inanılmaz başarılara imza atmış ülkeyiz. Şu Türkiye Cumhuriyeti’nin yaptığı. Cumhuriyet kuruldu, olmayan imkanlarla bunları yaptık. “Cumhuriyetin devraldığı tarım: Ülkenin sahip olduğu Ziraat Mühendisi sayısı 20 idi. Halkalı’da bir Tarım Yüksek Okulu, Bursa’da orta dereceli bir tarım okulu vardı. Toprakların çok azı işlenebiliyordu. Köylünün büyük bölümünün ne tohumluğu, ne pulluğu, ne sabanı çekecek bir çift öküzü vardı. Eğitim köye girmemişti, yoksulluk çok yaygındı.
Aşar vergisi yani öşür, köylünün baş belası haline gelmiş, ürün öncesi borçlanma, tefecilik kanayan yara halini almıştı. Ekilen buğday halkı doyurmaya yetmiyordu, sürekli ithal ediliyordu. Yokluk ve yoksulluk olağanüstü yaygın, eldeki imkanlar her türlü umudu kıracak kadar zavallıydı.” Bu şartlar altında başlıyoruz.
* Kurtuluş için yapılması gereken önemli üçüncü iş nedir?
Savunmanın milli olması lazım. Savunma NATO olmayacak. Çünkü NATO bizim aleyhimize çalışıyor.
* Savunmanın milli olmasını isteyen ve “Milli Harp Sanayi kurulmalıdır” diyen Necmettin Erbakan, bunu söylemekle kalmamış, iktidara geldiği zaman fabrika temelleri atmıştır. 54. hükümetin Başbakanı iken sanayicileri topladı ve “Ordumuzun ihtiyaçlarını siz üreteceksiniz” dedi. Devrin Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı Erbakan’ı tebrik etti. Buna rağmen medyanın ve bazı çevrelerin fişeklemesi sonucu Erbakan’ı iktidardan uzaklaştırdılar. Durum böyle olunca Milli Savunmayı kurmayı nasıl başaracağız?
Şimdi bunlar gayet doğaldır. Neden doğaldır? Çünkü bak Erbakan benden ya bir ya iki yaş büyüktür. Demirel, benden bir yaş büyüktür. Ecevit’le aynı yaştayız. Bunu niye söylüyorum sana? Bu saydığım 4 kişinin fikirleri birbirleriyle hiç uyuşmaz. Ben Erbakan’la uyuşmam. Demirel Ecevit’le uyuşmaz. Çeşitli fikirleri savunuruz. Başka fırkalara aitiz ve başka kafalardayız. Ama bu insanların hepsinin mutabık olduğu bir nokta vardır. Türkiye Cumhuriyeti mutlaka muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkacaktır. Erbakan da bu fikirdedir, Demirel de bu fikirdedir, ben de bu fikirdeyim, Ecevit de bu fikirdedir. Çünkü biz Cumhuriyet çocuklarıyız. Cumhuriyet’te yetiştik. Bu bizim idealimizdir. Her Cumhuriyet çocuğunun kafasında devletini, yani Türkiye’yi büyük bir devlet olarak görme ihtiyacı vardır. Bu bir idealdir. Bu ideal hepimizin içine işlemiştir. Onun için Erbakan bunları söylediği zaman ben destek yazısı yazmışımdır. Demirel bunları söylediği zaman ben destek yazısı yazmışımdır. Çünkü sanayileşmek esastır. Demirel 7 proje yaptı. Bunları uygulamak istiyordu. Bunlar büyük sanayi projeleriydi. Amerika’ya başvurdu, kredi vermediler. Avrupa’ya başvurdu, kredi vermediler. Kaldı ortada. Ruslar geldi ve dediler ki: “Biz size kredi veririz”. Büyük fabrikalar kuruldu.. Muazzam şeyler. Sonunda ne oldu? Demirel’i darbe ile iktidardan indirdiler. Şimdi onun için Türk gözünü açmak zorunda. İnancı ne olursa olsun, siyasi fikri ne olursa olsun, asıl olan vatan. Asıl olan Türkiye’nin güçlenmesi. Bunun da on tane yolu yok. Bunun bir tane yolu var. Türkiye Cumhuriyeti çok ciddi bir sanayi devleti olmak zorunda. Türkiye çok ciddi bir nükleer güç olmak zorunda. Başka da çıkar yol yok.
* Yani caydırıcı güç olmalı mı diyorsunuz?
-Kesinlikle caydırıcı güç olması gerekiyor. Onun için şimdi Avrasya Birliği yine bir imkan. Burada bu imkandan yararlanmanın çarelerine bakmamız lazım. Çünkü Ruslar buna hazır.
* Yani Putin’in çantasında bunlar var mıydı?
Vardı tabi. Bizimkiler şimdi Ruslar’a hayır demiyorlar. Benim fikrim daha henüz Batı’dan ümitlerini kaybetmiş değiller. Son bir kazık yemeyi bekliyorlar. Türkiye için Dış politikada Gazi’nin güvenlik anlaşmasına dönmek lazım. Yani Türkiye kendi etrafındaki devletlerle kesinlikle anlaşacak, Rusya ile de çok kesin bir anlaşmaya girecek. Avrasya platformu içinde yer alacak. Çünkü Avrasya Platformu demek, Çin demek, Hindistan demek, Türk Cumhuriyetleri demek, Rusya demek, İran demek. Bunların hepsi nükleer arkadaş. Nükleer olmayan bir tek biz kaldık. Biz de Amerika’ya bağlı olduğumuzdan nükleer olamıyoruz.

Osmanlı Devleti’nin mirasçısıyız

* Geçende büyük bir gazetede gördüm. Haberde “Amerika silahı Kürtlere de çevirebilir” diyordu. Sizce de olur mu?
Onlara sakın bakmayın. O haberleri ciddiye almayın. Yabancı dil biliyorsanız, İnternet’e girin. Onların gazete ve dergilerini okuyun. Bunları onlardan dahi öğrenebilirsiniz. Çünkü onlarda gizli değil. Birleşik Amerika’nın Türkiye’de hangi işçi sendikasına ne kadar para verdiğini, adamların ismini, parayı alanın adını, ne kadar para aldığını yazıyorlar. Yine hangi gazeteciye ne kadar para verdiğini, isim isim okuyabilirsiniz. Bunların hepsi ortada. Mustafa Yıldırım işte bunları bulmuş, yayınladı, ortalığı birbirine kattı. Kitap dördüncü basımda mı ne? Şimdi öyle bir şey ki bu. Ben şöyle söylüyorum. Böyle düşünüyorum. Türkiye’de yapılması gereken birinci mesele: Şimdi bir defa çeşitli ideolojiler ve inanışlar arasındaki düşünce farklılıklarının öne çıkarılmasından vazgeçilmesi lazım. Birbirimizle uğraşmayacağız. Çünkü başkasıyla uğraşmamız lazım. Bu adamlarla uğraşmak zorundayız. Bunlarla uğraşabilmek için önce bu birlik şart.
* Bu birliği nasıl sağlarız?
Bu birliği düzgünlükle sağlarız. Bu bir. Bir kere geçmişin üzerinde mutabık kalmamız lazım. Biz Osmanlı imparatorluğunun devamıyız. Tamamen Osmanlı’nın devamıyız. Aynı zamanda mirasçısıyız. Bunların bir çeşit yeni gelişmiş şekliyiz. Nasıl Rusya, Sovyetler Birliği’nin devamı ise, biz de Osmanlı’nın devamıyız. Sovyetler Birliği döneminde çalınan marşı Yeltsin değiştirmiş. Başka bir marşı milli marş yapmıştı. Sovyet marşını komünist marşı diye istemiyordu. Çünkü değişti devlet. Federasyon oldu. Putin geldi, eski marşı getirdi. Şimdi o marşı çalıyorlar.
* O zaman bu Türkiye’deki Avrupa ve Amerikan aşıkları, İstiklal Marşımızı da değiştirebilir mi?
Her şey olabilir de, bunlara gerek yok.
* Nükleer silah bir yana nükleer enerji üreten santralimiz bile yok. Öyle değil mi?
Tabi tabi nükleer enerji santralini kast ediyorum. Esas olan o. Bir kere nükleer enerjiyi üretmemiz lazım. Ama biz bunu ürettiğimiz andan itibaren şimdi Suriye, Irak, bütün güney, bütün bunlar yeniden bizim havamıza girecekler.
* Rusya’da Çernobil Nükleer santrali infilak etti. Medya kanalıyla nükleer santrali olmayan ülkeleri ürkütmediler mi?
Çernobil bir bahane tabi. Hatta dibini kurcalamak lazım, acaba Çernobil santrali kendiliğinden mi infilak etti. Sabotaj olmadığını kim biliyor? Benim edindiğim bilgilere göre Sovyetler’in son on beş senesi felaket. Çok kötü. Son on beş sene içinde iyice dağılmışlar. Kafalar gitmiş. O hale gelmişler ki, Birleşik Amerika orada parasını ödediği sendikalar kurmuş. Böyle bir pisliğe dönüşmüşler. Ve Rusya kaymış, gitmiş.
* Şu anda ABD emperyalizmi İran’ı işgal için hedef tahtasına koydu. Siz durumu nasıl görüyorsunuz?
İran’ın işgali Irak’tan daha zor olur. Ama Irak’ta henüz iş bitmedi. Çünkü bitmez. Bu konuda Amerika hep yanılıyor. Şimdi öyle bir mesele ki, Türkiye Cumhuriyeti, İran, Irak gibi memleketlere baktığı zaman elindeki verilere göre kendi kafasından sonuçlar çıkarıyor. “Çıkardığım bu sonuçlarla şunu şunu yaparsam, şu sonucu alırım” diye düşünüyor. Fakat hiç hesaba katmadıkları bir gerçek var.
* Amerikalıların hesaba katmadığı gerçek nedir?
Bu insanların Asyalı olduğu gerçeği. Asyalı insanların davranışı diğer insanların davranışlarına benzemiyor.
* Avrupalılarla Asyalılar arasında ne fark var?
Çok büyük bir fark var. Çünkü biz ölüyoruz. Onlar ölemiyorlar. Biz bir dava için ölüyoruz. Bak, hiç umar mıydın, Irak’ta direnişçiler dünyanın en modern silahlarına sahip Amerikan ve İngiliz ordusunu perişan ediyorlar. Amerika, Asya’da nereye giderse gitsin. Vietnam’a gitti. Aynı şey oldu. Afganistan’da durum aynı. Çünkü Asyalılarda ölüm meselesi halledilmiş. Asyalılar ölümden korkmuyor. Çünkü biliyor ki dünyanın gerçeği Ahmet Gazzali’nin dediği gibi ölümdür. “Dünyanın gerçeği bu olduğuna göre, nasıl olsa eninde sonunda öleceğime göre, dava için gider, ölürüm.” diyor. Bunu bildiği için Asyalı cesur. Amerikalı korkak. Amerikalı istiyor ki “Dışardan, uzaktan vursun. Neme lazım, tehlikeye girmesin” Bu havalara girdiği her zaman, girdiği her işgal bölgesinde bu rezilliğe uğrayacak. Hele böyle İran’da, hele (Allah muhafaza) Türkiye’de. Rezalet baştan akacaktır. Çünkü çok daha sert tepkiler gelecektir.
* Ama birtakım şeyleri yine de hedefliyorlar, öyle değil mi?
Hedeflemiş değil, “Ele geçireceğim, alacağım” diyor, aklına koymuş. O kesinlikle düşünüyor bunu. Çok ciddi. İranlılar da bunu biliyor. Ama taviz vermiyorlar. Çünkü onlara taviz verirsen daha fazlasını isteyecekler. Tarzı bu herifin. Tavizle olmaz. Onlara Vietnam’ın yaptığını yapacaksın.

ABD, fırıldak peşinde

* İsrail-Filistin barışı konusunda ne düşünüyorsunuz?
O da Birleşik Amerika’nın genel programına dahil bir fırıldak. Ortadoğu Projesi’nin içinde. Çünkü Ortadoğu Projesi, Ortadoğu’yu ve Orta Asya’yı Müslüman ve Türk kavimlerinin kontrolünden çıkarmak. Biliyorsunuz, Arap, Türk ve diğer kavimler var bu bölgede. Bu kavimlerin hakimiyetini istemiyorlar. Onların kendi seçtikleri kavimler var. Mesela Ermenileri seçiyorlar veya Kürtleri seçiyorlar. Projelerini onlarla yapmak istiyorlar.
* Sayın İlhan, sizin komünistliğiniz size, bizim Müslümanlığımız bize. Birlikte, bu memleketin emperyalizmin sömürüsünden kurtulması için ne yapmamız gerekir?
İşte sorun orada. Nasıl Müdafa-i Hukuk Hareketi’nde hepsi bir araya geldiyse biz de öyle birleşmeliyiz. Bakınız bende Mustafa Suphi’nin Komünist Partiyi kurduktan sonra Azerbaycan’dan Gazi’ye yazdığı mektup var. Mustafa Suphi orada diyor ki: “Memleketi kurtarmak için emrinizdeyiz. Her an gelmeye hazırım. Elimde de şu kadar Türk askeri var. İsterseniz askerleri de getiririm” Bunların hepsini teklif ediyor. Gazi’nin cevabı da var elimde.
* Cevapta ne deniyor?
Gazi de diyor ki: “Mektubunuzu aldık. Çok memnun olduk. İstediğiniz an gelebilirsiniz. Meclis’te yeriniz hazırdır. Fakat asker istemiyoruz. Çünkü askerler gelirse onlar başka türlü terbiye görmüş. İş karışır diye istemiyoruz” O bakımdan böyle durumlarda ıvır-zıvır çevirmek yoktur. “Ay biz böyle düşünüyorduk, siz nasıl düşünüyordunuz?” gibi şeyleri kaldırmak lazımdır. Aslında iki kelime üzerinde durmak lazım. Vatan ve namus. Diyeceksin ki neden?
* Neden vatan ve namus?
Bununla ilgili önemli bir hatıram var.. İzmir’de gazetecilik yapıyorum. Karşıyaka’ya giderken hep bir abidenin önünden geçiyorum. Bir taş dikmişler bir yere. Küçük bir taş. Etrafına park yapmışlar. “Allah Allah, bu taş ne?” diye sesli düşünürken o abideyi inceledim. Üstünde eski yazı ile harfler var. O harfleri aynen kopya ettim. (Çünkü eski harfleri bilmiyorum) Sonra götürdüm, “Burada ne yazıyor?” diye birine okuttum. Okuyan adam “Vatan ve namus yazıyor” dedi. Sonra tekrar araştırmaya başladım: “Bu abideyi neden buraya dikmişler. Üstüne neden Vatan ve namus yazmışlar?” Sonra meydana çıktı ki, Yüzbaşı Şeref bey İzmir’e ilk giren Türk subayıdır. Yüzbaşı Şeref bey, askerleriyle İzmir’e girerken, harabe evin arkasına saklanan Yunanlılar, önde giden Türk askerlerine ateş etmişler. Üç Türk askerini orada şehit etmişler. Yüzbaşı Şeref Bey de oraya o taşı onun için diktirmiş, üzerine yazı yazmak gerekince düşünmüşler, taşınmışlar, sonra “Vatan ve namus” yazmışlar. İşte o iki kelime hepsini anlatıyor. Bütün İstiklal Savaşı orada özetlenmiştir. Biz vatan ve namus için savaştık. Yine onun için savaşacağız. Onun için vatan ve namus kafidir.
* Bu konuları askerlerle, özellikle general rütbeli paşalarla konuşuyor musunuz?
Hayır ben askerlerle konuşmam. Ayrıca şu düşüncedeyim. Aşağı yukarı 40 senedir NATO çerçevesi içinde yetiştirilmiş ve yüksek kumandaya getirilmiş subayların yeteri kadar ulusal düşünebileceğine de inanmıyorum. Ulusal düşünmek başka bir şey. “Acaba Amerika ne der?” diye meseleyi koyduğun anda o iş biter. Enver Paşa zamanında karar alacaklar: “Acaba Berlin ne der?” diye bir kafa vardı. İşte bu olmaz. Mustafa Kemal Paşa, “Berlin ne der?” demediği için kazandı. Ben her zaman şunu söylüyorum. Osmanlıda ne kadar “Devrim yapacağım” diyen aydın varsa, hep Avrupa’ya gitmiştir. İçlerinden bir tek Mustafa Kemal Paşa Anadolu’ya gitmiştir. Geri kalan hepsi Avrupa’ya gitmiş, gavurlarla işbirliği yapmışlar.

Rusya pusuya yattı

* CHP içinde tartışma başlatan Mustafa Sarıgül’ün Amerika’ya gitmesi veya Tayyip Erdoğan’ın ABD’den icazet aldıktan sonra Milli Görüş’ü bölmesi buna benziyor mu?
Mesela yani. İkisi de aynı senaristin kaleminden çıkma senaryo.
* Deniz Baykal son olağanüstü kurultayda “1 Mart tezkeresine hayırın intikamını almak istiyorlar” dedi. Sayın Baykal’a katılıyor musunuz?
Öyle canım. Katılmaz mıyım. Bu olaylar daha evvel Yugoslavya’da, Rusya’da, Gürcistan’da, Ukrayna’da yapılan olaylarla aynı. Amerikalılar böylelikle zannediyorlar ki bu ülkeleri ele geçiririz. Bu Amerika’nın yanlışı. Bu ülkeleri ele geçiremez. Amerika burada kesin yanılıyor. Niye yanılıyor? Çünkü bunların tarihi kanıtları var. Rusya’yı ele geçiren ülke yoktur. Mümkün değil. İran’ı ele geçiren devlet yoktur. Çin’i ele geçiren bir devlet yoktur. Bunlar tarihi bilmiyorlar. Almanlar geldiler. Üç hafta içinde Moskova, Stalingrad ve Leningrad’ın önündeydi Alman orduları. “Bitti” dendi. Ruslar uyumuş gibi duruyorlar. Ondan sonra bir başladılar, analarını ağlattılar, Almanları sürdüler.
Cumhuriyet’in dindarlarla sorunu yok
* Bir takım medya, ya da birtakım odaklar, Türkiye’nin bölünmesine yol açacak Meclis’te yabancılara mülk edinme yasası çıkarılırken neden seslerini çıkarmıyorlar da, “Başörtüsü sorunu çözülecek” haberi yayınlanınca ortalığı birbirine katıp, öküz altında buzağı arıyorlar? Neden Başbakan Erdoğan, Alman gazetesine verdiği beyanatı inkar etmek zorunda kalıyor? Başörtüsünün serbest oluşu, yabancılara mülk edindiren yasanın geçmesinden daha vahim mi?
Şimdi ben de size bu oyuna girmeyin diyorum. Çünkü bu bir oyun. Milletin gücünü burada sarf ediyorlar. Sonuç alamayacağınız kesin olan bir alanda patinaj yapıp duruyorsunuz. Cumhuriyetin hiçbir sorunu yoktur dindarlarla. Tam tersine Börekçizade çıktı. Kahraman gibi bir şahıs. Ve çok güzel de bir sonuç aldı. Gazi de ona minnettar oldu. Onu Diyanet İşleri Başkanı yaptı ve hiçbir şeyine de karışmadı. Peki niye birden bire Kubilay meselesi çıktı? Gazi’ye suikast meselesinin arkasını kurcaladığınız zaman hep İngiltere çıkar.
* Türk halkı sizi çok seviyor. Bunun sebebi sizce nedir?
Bunun bir değil iki sebebi var. Birincisi halk biliyor ki: Attila İlhan kendisi için bir şey istemez. Ne politikada gözü var, ne de parada. Ben sadece doğru olanı söylerim. İkincisi kazık gibi laf söylerim ama kesseler, yalan söyleyemem. Kimin işine gelmezse gelmesin.
* Mehmed Şevket Eygi abi buraya gelirken size selam gönderdi. Hem de dedi ki, “Attila İlhan beyle aynı düşünceleri paylaşmam, ancak namuslu bir aydındır.”
Şevket bey doğru söylemiş. Dürüst olmak lazım. Biz komünizm konusunda da birbirimize girmiştik. Şimdi sen “Ruslar böyle diyor” diye “Komünistlik bu” diyemezsin. O Rusların kendilerine göre yaptığı tefsir. Sen metodunu al, kendi memleketinde komünistliğini kur. Çünkü o başka bir şey olacaktır.
* Amerikan emperyalizmini savunan gazeteciler diyor ki, “İnternet ve uydu anten, sınırları yıkıyor. İranlı gençler de eğlence ve özgürlük istiyor. Amerikan ateşinin karşısında kimse duramaz” Siz ne diyorsunuz?
Aslında onlar meseleyi yanlış ortaya koyuyorlar. Çünkü internet onların (Amerikalıların) aleyhine çalışıyor. Biraz önce ben size ne dedim. “İnternet’e gir. Yaptıkları marifetleri onların kurdukları sitelerden öğren.” Yaptıkları pislikleri, marifetmiş gibi kendileri açıklıyorlar. İran’da Azeri Türkleri nasıl kışkırttıkları, Çin’de Uygurları nasıl kışkırttıkları, onlardan ne istedikleri, üstelik bunları Uygurlu kendi sitesinde söylüyor. “Biz Amerika’da Washington’da falanla konuştuk. Şunda mutabık kaldık. Çin’de Uygurları özgürlüğe kavuşturacağız” diyor. Çeçenler üzerinde oynadıkları oyunlar açık. Gizledikleri bir şey yok. Her şey açık. O kadar açık ki. Aklın durur. “Falan dergiye şu kadar para verdik” diyorlar. Hepsi ortada. Kimsenin yüzüne bakamaz hale geldiler. Rezalet paçalarından akıyor. Şu anda medya düşünülebilecek pisliklerin en pisi. Dünyada doğru dürüst bir medya kalmadı gibi bir şey. Biraz Fransa’da var. Birkaç gazete hâlâ direnmeye çalışıyor ki onların da satışları düşüyor. Bir iki tane Rusya’da, bir iki tane Yugoslavya’da var. Geri kalanların çoğu dökülüyor. Çünkü parasızlar. Para yetmiyor. Para yetmeyince şuradan buradan almaya çalışıyorlar. Alınca da bağlanıyorlar. Büyük şirketlerin verdiği reklamlar medya organlarını bağlıyor. Büyük şirketler olmazsa, geriden devlet veriyor. Mesela Fransızların en iyi gazeteleri Le Monde, devletten para alır. Onlar mümkün olduğu kadar tarafsız olmaya çalışırlar. Mesela Amerika ile ilgili en doğru haberleri orada bulabilirsiniz.
* Şevket Eygi abi de Le Monde’un tarafsızlığı konusunda sizi doğruluyor.
Fransızların bir de Observatuar isimli dergileri vardır. Le Monde ve Observatuar dergisi Birleşik Amerikalıların çevirdikleri fırıldakları en ince detaylarına kadar açıklıyorlar. Açıkladıkları bilgileri gazete kendisi temin etmiyor. Fransız servislerinden geliyor. Bu da açık. Yani bir gazete o kadar bilgiyi bulamaz. Öyle bilgiler veriyorlar ki, “A, tamam bu bilgi sağlam yerinden” diyorsunuz. Yani Bush seçildiği sırada, Bush’un yetiştiği üniversitenin iç bünyesini ve bu üniversitenin iç bünyesindeki gizli örgütleri açıkladılar. Yani bu bir gazetecinin bulup yapacağı şey değil.

Batı’yı taklit eden ülkeler batmaya mahkum

* Sayın İlhan, Batı’yı taklit ederek kalkınmamız mümkün mü?
Batı’yı taklit ederek kalkınan bir tek ülke yoktur. Batan ülke çoktur. Batı’yı taklit ederseniz, batarsınız. Bunun örnekleri çok. Koca Rus Çarlığı Batılı olduktan sonra bir gecede ortadan kalkıyor. Çarlık batıyor. Bize gelince Tanzimat’a kadar direniyoruz. Koca Reşit Paşa İngiliz Sefiri’nin oyuncağı burada. Onu istediği gibi oynatıyor. Biz de burada Tanzimat’ı kabul ediyoruz. O anda biz ayvayı yiyoruz. Türkler Türk olmaktan çıkıyorlar. Başka bir şey oluyoruz. 1800’lerde Tanzimat’ı kabul ediyoruz, 1900’lerde o da batıyor. Batılıya benzeyen, ona heveslenen, Rusya da gitti. Biz de gittik. Çin heveslendi gitti. Onun için Batı’ya heveslenmeyeceksin, Batı’yı anlayacaksın. Asıl mesele orada. Batı’nın yaptığını aynen yapmaya kalktığın zaman gidiyorsun. Çünkü seni kandırıyor. Önce senin aydınlarını esir alıyor. Aydınların bu memlekette onun çıkarlarını savunmaya başlıyorlar. Rusya’da da böyle olmuş, bizde de böyle oldu. O aydın artık senin olmuyor. Fransa’da zenci Müslüman arkadaşlarım bana: “Biz, Senegal’deki okullarda tarih kitaplarında ne okuyoruz biliyor musun?” diye sordular. “Ne okuyorsunuz?” diye sorduğumda “Ceddimiz Galyalılar, uzun boylu sarışın adamlardı.” Bakınız zencilere ne okutuyorlar. “Senin soyun uzun boylu sarışın adamlardı. Şimdi bu çarkın içine girdiğin andan itibaren hayatın kayıyor. Aydın olarak kendi ülkende yabancısın. Daha vahimini söyleyeyim: Oraya gittiğin zaman da ikinci sınıf adamsın. Ciddiye almazlar. Onun için taklitçilik, Batı’nın, insanlığın başına açtığı bir beladır. Aydını yoğurup kendi istediği kalıba sokuyor. O kalıba soktuktan sonra da kullanıyor.
* Bir televizyon programında Fransızların, Türkleri temsilen köpeklerine Atilla ismini verdiklerini söylemiştiniz. Bu doğru mu?
Doğrudur. Fransa’da hâlâ Atilla köpek ismidir. Ama yani Atilla’dan hakikaten çok korkmuşlar. Papazlardan da dinledim ben. Atilla gelmiş, oraya çadır kurmuş. O zaman Paris’in başka bir ismi var. Paris’in uzağında çadır kurmuş. Zaten Fransızlar, Atilla’nın Paris’e girmesini istememişler. Paris’e girerse dağıtacak. Paris’e girişini nasıl önleriz diye düşünüyorlar. Papazlar bir heyet topluyorlar. Çeşitli fikirler geliyor. Kimi “Oraya gidip yalvaralım” diyor. Kimi “Hediyeler götürelim” diyorlar. “Birkaç tane de kız götürelim” diyenler oluyor. Kızı da götürüyorlar. Atilla kızı beğeniyor. Alıkoyuyor. Ondan sonra onlara da “Peki hadi gidin, korkmayın” diyor. Kız gece orada kalıyor. Ve Atilla Paris’e hücum etmiyor. Onun üzerine kızı azize yapıyorlar. Saint Jeneriö’dür adı. Paris’te bir kütüphane var. Saint Jeneriö’dür adı. Ben o kütüphaneye bilmeyerek gittim. Papaz yanıma gülerek geldi. Ve “Demek Atilla yine geldi” diyerek espri yaptı adam. “İkinci buluşma” Atilla’dan korkarlar.

Baltacı–Katherina davası yalan

* Baltacı Mehmet Paşa ile Katherina davası asıllı mı?
O yalan. Öyle bir şey yok. O dönem Osmanlı’nın zaten sallantılı dönemi. Zor dönem. Orada çok yalan var. Bir defa Çariçe öyle bir şey yapmaz. Öyle bir kadın değil. Kadın fahişe. Seviyor o işleri de. Ancak onunla yapmaz. Onunla yaparsa kozlarının tamamını kaybeder. O bir kere Rus değil. Rusların birçok Çariçesi Rus değil, başka bir millettendir.
* Bursa konuşmanız nasıl geçti?
Müthiş bir şeydi. Sağcı-solcu salonu doldurmuştu. İki bin kişi vardı. Atatürkçü Düşünce Derneği’nin adamları da gelmişti. İşçiler gelmişler, öğretmenler gelmişler, öğrenciler gelmişler, inanılmaz bir kalabalıktı. Hava şartları kötü olduğu için kimse gelmeyecek zannettim ve yanımdakilere “Salonda sinek avlarız” dedim. Bizi davet edenlerin sinsi sinsi güldüklerini gördüm. Salona girdik ki inanılmaz bir şey. Saat altıda girdim, on bir buçukta zor çıkabildim. Sonra da gecenin üç buçuğuna kadar arkadaşlarla sohbet ve tartışma.

- BİTTİ -

başaBoğaziçi Konferansı eleştirdi işinden oldu - internet haber

 

Konferansı eleştirdi, işinden oldu

 

03 Haziran 2005 09:59  


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yazar Nihat Genç, iptal edilen Ermeni konferansını düzenleyenleri sert bir şekilde eleştirince, İletişim Yayınları yazar ile yollarını ayırdı.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


     Bilgi, Sabancı ve Boğaziçi üniversiteleri tarafından organize edilen ama Adalet Bakanı Cemil Çiçek’in sert sözleri dolayısıyla ertelenen ‘İmparatorluğun Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri’ başlıklı konferans, yazar Nihat Genç’le kitaplarını basan İletişim Yayınları’nın yollarını ayırdı.
     
     Akşam Gazetesi’ndeki köşesinde geçen perşembe günü yazdığı ‘Kazmalar ve Maşalar’ başlıklı yazısıyla konferansı düzenleyenleri sert bir biçimde eleştiren Nihat Genç’e yayınevinin tepkisi, kitaplarının yayınına son vermek oldu.
     
     CANLARI SAĞOLSUN
     
     Genç, dün gazetedeki köşesinde bu durumu şöyle anlattı: ‘Aynı başlıklı yazım için (Kazmalar ve Maşalar) 12 yıldır kitaplarımı basan İletişim yayınları, kitaplarımı artık basmayacağını söyledi. Canları sağolsun. (...) Çünkü ‘arkadaşlık’ söz konusu olsaydı, basmaya devam ederlerdi. ‘Fikirler’ canlarına dokundu. Kitaplarımı artık basmayacaklarını söylemeleri, fikir haysiyetine olan düşkünlükleridir.’
     
     Marketler satıyormuş
     
     NİHATGenç, tartışma yaratan yazısından sonra Migros’ta satılan kitaplarının geri gönderildiğini de öne sürdü. Ancak Migros Halkla İlişkiler Müdüresi Ahû Başkut, bu iddiayı yalanlayarak halen 85 mağazalarında Genç’in kitaplarının satıldığını açıkladı.
     
     Onun sözleri harika, benim sözlerim zırva
     
     ORHAN Pamuk’a gösterilen hoşgörünün kendisine gösterilmemesi de eleştiren Genç, şunları yazdı: ‘Bu arkadaşlar sevmedikleri yazıları okuyunca artık felsefeleri olmuş şu tavrı gösteriyorlar: Ya yok sayıyorlar, ya kanundışı ilan ediyorlar, ya da akıldışılıkla itham ediyorlar. (...) Orhan Pamuk konuşunca harika, Nihat Genç konuşunca deli zırvası.’
     
     Türkler niye hep haksız
     
     NİHAT Genç, geçen perşembe günü Akşam Gazetesi’ndeki ‘Kazmalar ve Maşalar’ başlıklı yazısında, Ermeni konferansını düzenleyen aydınları şöyle eleştirmişti: ‘Bunların güya bir düşmanları var, resmi tarih tezi. Bir statüko, bir devlet tezi, tutturmuşlar. (...) Neden sizlerin yirmi yıllar boyunca bu topraklarda yazdığınız yazılarda, hep, Kıbrıs’ta Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Maruniler ve Barzani, her defasında haklı, doğru çıkıyor!.. (...) Sizin yazılarınızda neden Müslümanlar, Türkler, Farslar, Araplar hep haksız çıkıyor... Yazılarındaki sıfatları da ortaya koyalım, bunlara göre, Türkler/Farslar/Araplar hep, despot, diktatör, geri kalmış, çağdışı, aşağılık, demokrasiden anlamaz!..’
     
     Genç, faşizan çizgiye kaydı
     
     İLETİŞİM Yayınevi’ninden edindiğimiz bilgiye göre, yayınevi, Nihat Genç’le ilişkilerini kesme kararını yayın kurulu toplantısında oybirliğiyle aldı. Yayınevi yetkililerinin, Genç’in Leman Dergisi’nde yazdıkları ve televizyonlarda söylediklerinin giderek ‘faşizan’ bir çizgiye kaydığına inandığı ve bundan rahatsız oldukları öğrenildi. İddiaya göre, ‘Kazmalar ve Maşalar’ başlıklı yazıdaki ‘hakaretler’ ise bardağı taşıran damla oldu. Yayınevi sorumluları, Nihat Genç’le ilişki kesme kararının, Genç’in fikir özgürlüğüne müdahale olmadığını da savundular.
     
     Kaynak: Sefa Genç
     Haber: www.hurriyetim.com.tr

 

başaErmeni meselesi Robert Kolej müdürünün anıları - Hasan Pulur - Hürriyet - 3 Haziran 2005

 

Dönemin Amerikan Robert Kolej müdürünün anılarında vardır. Bir Ermeni arkadaşı ona şöyle der:
"Biz Türk sivilleri öldüreceğiz, Türkler de bizim sivilleri öldürünce Avrupa ayağa kalkacak!"

 

"1915'te ne oldu?"



ÖYLE bir hava estiriyorlar ki, sanki "1915'te Ermeniler tehcir edilmemiştir" diyen var, sanki bu tehcir sırasında karşılıklı çatışmada, yol şartlarında, açlıktan, salgın hastalıktan ölen yoktur, diyen var.
Birinci Cihan Savaşı'nda, Doğu Cephesi'nde Osmanlı ordusu Ruslarla savaşırken, arkasındaki Ermeni köylerinde, Ermeni çeteleri isyan çıkarmış, askere saldırmışlardır.
Devlet de, ordusunu korumak için, Ermenileri yerlerinden yurtlarından zorunlu göçe zorlamıştır.
Bu tehcirdir, ama soykırım değildir.
***
EMEKLİ Büyükelçi Gündüz Aktan, Sefa Kaplan'la yaptığı söyleşi de, iki telgraftan söz eder. Bunlardan biri Enver Paşa'nın Doğu Cephesi'nden Başbakan Talat Paşa'ya çektiği telgraf... (x)
Enver Paşa şöyle der:
"Rus orduları Kafkaslardan önlerine kattıkları Müslüman kitleleri sürerek sınırlarımıza giriyorlar. Bu şartlar altında cephenin selametini sağlayabilmek için biz de bölgedeki Ermeni nüfusu cepheye sürelim veya aynı Ermeni nüfusu, imparatorluğun başka yerine tehcir edebiliriz."
Karar, Başbakan Talat Paşa'nındır...
Eğer, Enver Paşa'nın önerisinin birinci maddesini kabul etseydi, Ermenilerin hiçbirisi hayatta kalmazdı, Talat Paşa tehcir kararını verip uygulatmıştır.
Gündüz Aktan, "Arşivdeki belgelere baktığınız zaman, mesela Erzurum Valisi'nin ne kadar dikkatli olduğunu görürsünüz" diyor.
Erzurum'dan gönderilen ilk Ermeni kafilesini eşkıya basınca tehciri durduruyor, Enver ve Talat paşalardan gelen emirlere rağmen "Güzergâhın emniyeti sağlandıktan sonra gönderirim" diyor.
Bu mudur soykırım?
***
YA Ermeniler?
Dönemin Amerikan Robert Kolej müdürünün anılarında vardır. Bir Ermeni arkadaşı ona şöyle der:
"Biz Türk sivilleri öldüreceğiz, Türkler de bizim sivilleri öldürünce Avrupa ayağa kalkacak!"
"Böyle bir şey yaparsanız çok tehlikeli olur!"
"Bulgaristan'da da böyle oldu, Batı yardımlarına koştu."
***
PEKİ tehcir sırasında bazı görevliler ne yapmışlardır?
Korumaları altındaki Ermenilere saldırmışlardır, görevlerini yapmamışlardır, bazıları hırsızlık yapmıştır, bazıları kabul edilmeyecek olaylara girmişlerdir.
Peki bunlara Osmanlı Devleti ne yapmıştır?
1200'den fazla görevli Divanı Harbe verilmiş, bunların 600'ü idam edilmiştir.
Bunları anlatan Gündüz Aktan sorar:
"Yani siz SS subaylarının Yahudileri öldürdükleri için idam edilebileceklerini düşünebilir misiniz? Bunları yapan bir devletin, Ermenileri yok etme kastı olabilir mi? Öyle olsa, bu adamları idam etmek yerine teşvik etmesi lazımdı."
***
BU yazı asla, ne "Türk'ün Türk'e propagandası"dır, ne de "Ermeni soykırımı"na saplanmış kalmış yabancılarla, onların yerli işbirlikçilerine, "Gerçeğe biraz da bu açıdan bakın!" uyarısıdır.
Bu yazı, kafasına "çimento akıtılmış" ya da "akıtılmak istenen" sağduyu sahiplerine adanmıştır.

*1915'te ne oldu? (Hürriyet)

 



 

Hosted by www.Geocities.ws

1