Nihat Genç deli zırvalarına devam ediyor
- Akşam - 2 Haziran 2005
Kazmalar ve Maşalar - Nihat Genç -
Akşam - 26 Mayıs 2005
Boğaziçi Konferansı eleştirdi işinden
oldu - internet haber
Ermeni meselesi
Robert Kolej müdürünün anıları - Hasan Pulur - Hürriyet - 3 Haziran 2005
başaNihat Genç deli zırvalarına devam
ediyor - Akşam - 2 Haziran 2005
İfadeler
biraz aşırıya kaçıyor.. s.
" aklı icat edenler, sonunda onu psikiyatristlere
emanet etti. Ve artık psikiyatristler topluma bakıp, şu deli, bu deli, diye
toplumu akıl hastalığı kıstaslarıyla yönetmeye başladı,"
|
Nihat Genç deli zırvalarına devam ediyor |
|
|
|
Yeni Şafak
yazarı Kürşat Bumin bey, geçen hafta bu sütunda yazdığım 'Kazmalar ve
Maşalar' adlı yazım için, köşesinde, deli zırvasıdır, tabirini kullandı.
Hatta, delilere günah olur, zırvalıyor, dedi. |
başaKazmalar ve Maşalar - Nihat Genç -
Akşam - 26 Mayıs 2005
|
Nihat Genç |
|
|
Kazmalar ve maşalar |
|
|
|
Tanrı hepimizi cehaletten
korusun. Çünkü bugünlerde Tanrı hepimizi taşkafa aydınlarla tecrübeden
geçiriyor. Olsun, hastalık henüz bedenimize sızmış değil. |
başaAtilla İlhan ile Milli Gazete'nin söyleşisi Batı
bizi batırmak istiyor - Milli Gazete - 2 Haziran 2005
Attila İlhan ile geçmişi günümüzü ve geleceği konuştuk
Batı, bizi batırmak
istiyor
Ropörtaj: Selami
Çalışkan
1919 ve 20’den itibaren
başlayan hareketin içinde önde olan asıl mesele anti emperyalizmdir. Laiklik
değildir. Batı karşıtlığı. Gazi Mustafa Kemal, Batı emperyalizmine karşı. Bunun
üstünde duruyor. Bunun kavgasını yapıyor
* Sayın İlhan müsaade ederseniz, bugünkü konuşmamıza sizin “An gelir” şiirinizi
okuyarak başlamak istiyorum.
Buyurun, sizi dinliyorum.
An gelir
……
-evvel zaman içinde
kalbur saman ölür
kubbelerde uğuldar bâkî
çeşmelerden akar sinan
an gelir
-lâ ilâhe illallah-
kanunî süleyman ölür
görünmez bir mezarlıktır zaman
şairler dolaşır saf saf
tenhalarında şiir söyleyerek
kim duysa / korkudan ölür
-tahrip gücü yüksek-
saatlı bir bombadır patlar
an gelir
Attila ilhan ölür”
* Efendim, biz, sizin
ölmenizi değil, yaşamanızı istiyoruz. Çünkü söyleyecek daha çok şiir ve güzel
sözleriniz var.
Sağolun. Bu şiiri hastalandığım zaman yazmıştım. Çok güzel bir şiirdi. Siz de
güzel okudunuz. Eksik olmayın.
* Estağfirullah Efendim, size göre Türkiye’nin en önemli meselesi nedir?
Ülkenin sağcıları ve solcuları birbirini tanımıyorlar. Bunu Bursa konferansımda
da söyledim. Eğer biz birbirimizi tanısak, meseleler daha kolay çözülür. Çünkü
aydın; sorgulayan insandır. Bir şeyi araştırmadan, sorgulamadan inanmayacaksın.
Ben bunu çocukluğumda yaşadım. Sosyalist olduğumu ilan ettim. Türkiye’deki
sosyalistlerle konuştukça işin farklı olduğunu anladım. Bu konuda bilgi edinmek
için Fransa’ya gittim. Orada, Paris’in göbeğinde Sovyetler Birliği’nde
uygulanan komünizmi eleştirenleri gördüm. İşin ilginci Sosyalistler, Sosyal Demokratlar,
Komünistler ve Troçkistlerle tanıştım. Baktım ki her biri farklı telden
çalıyor.
* Bir konuşmamızda “Laiklik, Batı’nın Türkiye’ye attığı en büyük kazıktır.
Yıllardır bu kazığı çıkartmaya çalışıyoruz. Çıkartamadık” demiştiniz. Bunu
biraz açar mısınız?
Mesele şudur. Ben yakın tarihi çok yakından inceledim. Romanlarını yazıyorum.
Ondan mecburdum incelemeye. İnceledikçe şöyle bir ilginç gerçekle karşılaştım.
Bizim liselerde yaşadığımız yıllardan itibaren Türkiye’de bizim Cumhuriyet
hareketinin en büyük vasfı olarak “Laiklik” söylenir. Laiklik en baştadır.
Halbuki 1919 ve 20’den itibaren başlayan hareketin içinde önde olan asıl mesele
anti emperyalizmdir. Laiklik değildir. Batı karşıtlığı. Gazi Mustafa Kemal,
Batı emperyalizmine karşı. Bunun üstünde duruyor. Bunun kavgasını yapıyor.
Gazi, “Batı bizi batırmak istiyor. Batı bizi paylaşmak istiyor. Biz bağımsız
bir devletiz. Biz bu ülkede kendi devletimizi kurarız ve yaşatırız. Hayır
diyenlerle de savaşırız” diyor. Gazi, bu savaşı kazanıyor. Kazandıktan sonra da
yeni bir devlet kuruluyor. Bu yeni devletin içinde laiklik daha sonra CHP
kurulurken söz konusu oluyor. Fakat Türkiye Cumhuriyeti Devleti 1937’ye kadar
laik değildir.
Suriye İslam Devleti olsun
* Hatta 1924 Anayasası’nda
“Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin resmi dini İslamdır” diye kayıt varmış. Doğru
mu?
Doğru, 24 Anayasası’nda öyle bir kayıt var. Gazi’nin Suriye ile ilgili bir sözü
var, o söz beni çok heyecanlandırıyor. Çünkü Gazi’nin böyle bir şey
söyleyeceğini zannetmez insan. Gazi, Suriye’nin Dışişleri Bakanı’yla Hatay
meselesini konuşuyor. O konuşma sırasında diyor ki: “Suriye, bağımsız bir İslam
Devleti olarak kurulmalıdır.” (Fransızlardan bahsederek) “Onlar ne karışır? Biz
sizinle oturur, bu meseleyi aramızda hallederiz. Eğer izin vermezlerse, ben askerimle
girerim Suriye’ye, sizi kurtarır ve çıkarım” diyor. Bunlar, piyasaya yeniden
çıkan Hasan Rıza Beyin “Atatürk’ten Hatıralar” adlı kitabında yazılı.
* Yani Laiklik, Atatürk’ün hasta yatağında yattığı bir sırada yürürlüğe
konuluyor. Öyle değil mi?
Evet, o arada yürürlüğe koyuyorlar. Ancak şunu kabul etmemiz lazım. Aslında
Gazi’nin kurduğu devlet formasyonu solcu bir devlet. Sağcı bir devlet değildir.
Ancak prensip olarak “Anti emperyalistim”diyor. Emperyalizme:“Sana karşıyım”
diyor. İkincisi “Mazlum halklardan yanayım” diyor. Bu demektir ki: “Bütün
sömürge halkların yanındayım” Onu da söylüyor. Sol fikirlere ters bakmıyor.
Sovyetlerle dostluk kuruyor. Onlardan yardım alıyor.
* Türkiye’de laikliğin bu kadar öne çıkmasının sebebi nedir?
1938’den itibaren Türkiye’nin dış politikasının değişmesiyle ilgilidir. 1938’de
Gazi öldükten çok kısa bir süre sonra İsmet Paşa gidip İngiltere ile
anlaşmıştır. Halbuki İngiliz Kralı Gazi’nin ayağına kadar gelmiş ve bu anlaşma
yapılamamıştır. Gazi anlaşmamıştır. Çünkü İngilizler o zaman ne yapıp yapıp
Türkiye’yi ele geçirmek istiyorlardı. Bunun da iki önemli sebebi vardı. Bir
tanesi Ruslardan dehşetle çekiniyorlar, Ruslara karşı bizi kullanmak
istiyorlardı. Gazi de: “Biz enayi değiliz. Yeteri kadar bizi Ruslara karşı kullandınız.
Bundan sonra kullandırtmayacağım” diyordu. İkinci mesele Hitler ortaya
çıkmıştı. Mussolini çok sert idi. Avrupa’da savaş olacaktı ve İngiltere
Türkiye’ye ortak olarak el koymak istiyordu. Gazi de bu işe yanaşmak istemedi.
Ama Gazi öldü. Gazi ölür ölmez İsmet Paşa gitti, hemen Fransa ve İngiltere ile
ittifak imzaladı. İttifak imzalandıktan çok kısa bir süre sonra, Türkiye’de
Milli Eğitim Bakanlığı’nın politikası değişti. Ne oldu? Birdenbire Yunan Latin
Kültürü’nün Türkiye’de okutulmasına karar verildi. Halbuki Gazi zamanında böyle
bir şey yoktur. Gazi Türk Kültürü’nü okutacaktır. Türklerin kültürünü bulacağız
diye dünyayı eşeliyordu.
* Elmalılı Hamdi Yazır’ın “Hak Dini Kur’an Dili” tefsiri ne zaman basıldı?
Onların hepsi Atatürk zamanında basıldı. Sadece Börekçizade, (O zamanki Diyanet
İşleri Başkanı, Müdafa-i Hukuk zamanında Ankara Müftüsü olan zat) sadece o zat
yeter. Çok muhterem bir zattır. Ve Müdafa-i Hukuk, Ankara’ya geldiği zaman 28
kuruş mu 48 kuruş mu ne paraları varmış. O kadar müşkül durumdadırlar. Ankara
halkından bin lira toplayarak, getirip onlara veren Ankara Müftüsü
Börekçizadedir.
Türkiye’nin toprakları
satılıyor
* Türkiye’nin bölünmesine
vesile olacak, vatan toprağının yabancılara satılmasını sağlayan yasa
Meclis’ten çıkartılırken sesini çıkarmayan çevreler, bir metrelik kumaş olan
başörtüsü gündeme geldiğinde ayağa kalkıyorlar. Bunun sebebi nedir?
Ben de lafı oraya getiriyordum. Ağzımdan aldın. İşte senin söylediğin şey beni
teyit ediyor. Çünkü Türkiye’nin toprakları satılıyor. Türkiye’nin parçalanma
tehlikesi var. Bütün bunlar karşısında sesini çıkartırsa anti emperyalist olur
diye çıkartmıyorlar. Halbuki anti emperyalist olmayacağına dair söz verdi. İşte
olay oradan çıkıyor. Peki nasıl kendini savunacak? O zaman dine sarılıyor, İrtica
meselesini öne çıkarıyorlar. Şimdi irticayı ben çok dikkatle izledim. Gazi ne
zaman mürteci diyor, ne zaman irticaya yükleniyor.
* Aynı Atatürk Balıkesir’de hutbe okuyor. Peki Atatürk’ün hutbe okuduğu asılsız
mı?
Asılsız olur mu canım. Bütün belgelerde var. Zağanos Paşa Camii’nde yaptığı
konuşma. Ama aslında daha çok konuşmaları var. O konuşmaları o zamanki
gazetelerde çıkmış. Ancak Gazi’nin söylev ve demeçlerine alınmamış. Atatürk’ün
dini konuşmaları kasıtlı olarak alınmıyor. Önemsiz yerlerinden sadece 3-5 satır
almışlar. Gazinin ağzından çıkan her şeyi şimdi İşçi Partisi yayınlıyor. Ben
Gazinin çıkmış olan her şeyinin 40 senedir peşindeyim. Daha 1921 senesinde
neler söylemiş, neler saklamışlar. Gazi dinden bahsederken bir kere çok
hürmetkar konuşuyor. İkincisi yeni nesillerin bilmediği din terminolojisini,
Osmanlı Tarihini ve İslam Tarihini çok iyi biliyor. Çünkü dinle ilgili
soruların çoğu Müslüman hocalar tarafından tevcih ediliyor. Gazi de onların
hepsine o dilden o zeminde cevap veriyor. Şimdi Osmanlı İmparatorluğu Misak-ı
Milli sınırları üzerinde ısrar ediyor Cumhuriyet. Bizim Misak-ı Milli
sınırlarımız içinde Süleymaniye, Kerkük ve Musul var. Binaenaleyh orası bizim.
Biz öyle düşünüyoruz. Fakat İngiltere bunları bize vermek istemiyor. Lozan Konferansı’nda
büyük tartışmalar oluyor. Sorun çözülemiyor. Çözülemeyince biz Lozan
Antlaşması’nı imzalıyoruz fakat Kerkük, Musul, Süleymaniye meselesi askıda
kalıyor.
* Sayın İlhan, Kerkük ve Musul meselesi Lozan’da bitmiyor. Sonuç ne oluyor?
“Bir başka Konferansta halledilecek” deniyor. Yedi sene sonra buraya gelip
Haliç’te bir Konferans yapıyorlar. İngilizlerle bizimkiler o konferansta
didişiyorlar. Yine halledilemiyor. Düpedüz bizden buraları istiyorlar (Kerkük,
Musul, Süleymaniye). Biz de vermiyoruz. Bunun üzerine İngilizler o zamanki
Birleşmiş Milletler olan Milletler Cemiyeti’ne başvuruyor. Milletler
Cemiyeti’ne biz de onlarla beraber gidiyoruz. Ama o cemiyete üye değiliz.
Neticede karar bizim aleyhimize çıkıyor. Yani İngiltere orada çeviriyor
fırıldağını ve neticede deniyor ki bu toprakları İngiltere’ye vereceksiniz.
Ankara’nın cevabı: “Vermem.” Bin dokuz yüz yirmiler. Verilecek. “Vermem!”
diyor.
* Bunun üzerine İngiltere ne yapıyor?
Hakkari Vilayeti’nde yaşamakta olan Nasturi Hıristiyanları tahrik ediyor. “Siz
Hıristiyansınız. Türkiye Cumhuriyeti’nde ne işiniz var?” diye. Onlarla aramıza
nifak tohumu ekiyor. Arkasından da Ankara’ya bir ültimatom veriyor.
“Savaşa hazırlanın”
* İngilizler nasıl bir
ültimatom veriyor?
Aynen şu: “Hakkari vilayeti Hırıstiyan olması hasebiyle Irak’a bırakılacaktır.
Ayrıca Süleymaniye, Kerkük ve Musul doğrudan doğruya bize bırakılacaktır.
Vermezseniz, savaşırız” Ankara bunu da reddediyor. Yani savaşı göze alıyor.
Ondan sonra Gazi Paşa arkadaşlarına diyor ki: “Haydi şimdi sıra sizde” Yani,
“İngiltere ile savaşacağız. Savaşa hazırlanın” diyor. O zaman bak ne oluyor?
Gazi’nin çok güvendiği bazı silah arkadaşları kumanda ettikleri orduların
başından istifa ediyorlar. Bütün mesele, aydınlarımızın kendi tarihini
bilmemesinden çıkıyor. Bilmiyoruz, bakmıyoruz, merak etmiyoruz. Böyle benim
gibi biri çıkıp da dibini kurcalamaya başladı mı, bir sürü mesele çıkıyor. Bunu
bulup çıkardım. Bu da Yusuf Akçura’nın o tarihlerde yaptığı bir konuşma. Ünlü
Türkçümüz Akçura, tarih kitaplarımızın Gazi’nin telkinine ve emrine rağmen
nasıl yanlış yazıldığını anlatıyor. İngiliz sermayedarların ve emperyalistlerin
meşhur gazetesi The Economist’in 7 Eylül 1923 tarihli nüshasında deniyor ki:
“Türkiye en kısa sürede ekonomisini yeniden kurmak ve ekonomik faaliyetlerini
canlandırmak zorundadır. Fakat bunu yabancı sermaye ve teknolojinin yardımı
olmaksızın gerçekleştirebilmesi olanak dışıdır.” Yani ne diyor? “Bize yer açın.
Biz gelelim” diyor. “Türk ulusu bir yandan ülkede yabancı çıkarların katı bir
kesinlikle Türkiye’nin ulusal egemenliğine bağımlı kılınması, diğer yandan
hızlı bir ekonomik kalkınma hamlesinin gerçekleştirilmesini isterken, bu iki
isteğin çeliştiğini kimse düşünmüyor” Çok açık. Yani “Sen bağımsızlık peşinde
koşarsan, bize böyle engel çıkarırsan, biz gelmeyiz. Gelmeyince de sen
kalkınamazsın” diyor. “Seni kalkındırtmayız” diyor.
Dış borç bizi kemiriyor
* Bu açık bir tehdit değil
mi?
Evet, apaçık tehdit. Bunu ne zaman söylüyorlar? 1923’te söylenmiş. 1925’te aynı
gazete. “Yabancı sermaye sorunu, kendilerini kısır döngü içinde bulan Türk
liderlerini düşündürmektedir. Bağımsızlığını ve Türklerin deyişiyle ulusal
bütünlüğünü koruması için ülkenin zengin doğal kaynaklarının bir an önce
geliştirilmesi zorunludur. Bu ise ancak yabancıların yönetim katkısı ve mali
desteğiyle gerçekleşebilir.” Çok açık söylüyor. “Özellikle dış borç altına
girilmesi ya da yabancılara geniş ayrıcalıklar tanıyan bir politika
uygulanması, hızlı bir üretim artışı sağlayabilir.” Ne istediği açık. Bugün
verdiğimiz. Hâlâ dış borç alıyoruz, aynı hatayı yapıyoruz. “Ancak her şeyden
önce Cumhuriyet yönetiminin mutlu yalnızlık ve mutlak bağımsızlık tutkusundan
vazgeçmesi gerekmektedir.”
* Ömer Nasuhi Bilmen Hoca’nın “Istılahat-ı Fıkhiye Kamusu” o zaman İstanbul
Üniversitesi tarafından basılmış. Hatta o zaman ki rektör Profesör Sıdık Sami
Öner’in güzel bir önsöz yazdığını biliyor muydunuz?
Yazar tabii. Bir kere Mustafa Kemal Paşa zamanında yasak yoktu. Şimdi ben sana
tam tersini söyleyeceğim. O da gerçeği ifade edecek. Ben Nazım Hikmet’in bir
şiirini ilk defa bir ders kitabında okudum.
* Nazım Hikmet’in “Ağa Camii “ ve “Dergahın Kuyusu” isimli dini şiirleri de
var. Öyle değil mi?
Var tabii. Ancak Gazi o tip şeylere müdahale eden biri değildi. İsmet Paşa
dönemi ile Gazi dönemini birbirine karıştırmayın.
* Atatürk döneminde kadınlara yönelik kıyafet yasağı var mı?
Yoktu kardeşim. Onu ben birkaç defa söyledim. 1936 yılında Konya’nın Ilgın
kazasına yerleştik. Babam Kaymakam tayin edildi. Biz Gavur İzmir’de alafranga
yaşayan bir aileydik. Babamın tayini çıkınca anamız danamız Ilgın’a gittik.
Orayı görünce çok şaşırdık. Daha önce yaşadığımız İzmir şehriyle Ilgın arasında
çok fark vardı. İzmir’in adı üstünde “Gavur İzmir”di. İzmir’in kalabalığının
büyük bir kısmı Hıristiyan’dı. Onlar gitmişti. Yahudi de vardı. O yüzden
İzmir’deki yaşantı herhangi bir Avrupa liman şehrindeki yaşantıdan farksızdı.
Biz işte bu şehirde büyüdük. Ben 11 yaşındaydım. Ilgın’a gittiğimizde sokağın
öteki ucundaki kadın beni görünce başını örtüyor, yüzünü duvara dönüyordu. 11
yaşında olan benden örtünerek kaçıyordu. Onun dışında kaç-göç denilen olay
Ilgın’da tamamen uygulanıyordu. Yıl 1936. Gazi sağ. Mustafa Kemal Paşa
iktidar’da. Benim babam da oranın kaymakamı. Eğer kadınların örtüsü ile
devletin sorunu olsaydı o işle ilk uğraşacak adam benim babamdı. Öyle bir sorun
yoktu.
Mustafa Kemal millî ekonomiyi savunuyor
* İngilizler kendi çıkarlarını savunuyor. Ekonomiye böyle bakıyorlar. Peki Gazi
olaya nasıl bakıyor?
Bunun tam tersini savunuyor Bakınız, 1923‘te diyor ki, “Ticarette düşüneceğimiz
ilk iş, ihracat ve ithalatımıza aracılık vazifesi gören ticareti ecnebilerin
elinden kurtarmaktır. Ne yazık ki, bu ticaret elimizde değildir. Ulusal ticaret
kurumları birer birer elimizden çıkmıştır. İhracatımız ancak sahillere kadar gidiyor
ve oradan ihracat ecnebi memleketlere sevk edilirken, ecnebinin eline geçiyor.
Kazancımızın önemli bir kısmı bu surette bizden çıkıyor.
Onun için ihracat metalarımız bizden olan tüccarların elinde
bulundurulmalıdır.” Gazi bu fikirde. Tam o sırada kurulmakta olan Terakkiperver
Fırka’nın programından şimdi maddeler okuyacağım sana.
“Madde 2- Hürriyetperverlik: Yani liberalizm. Ve halkın hakimiyeti: Yani
demokrasi, fırkanın mesleki aslisidir. Yani asıl düşüncemiz; liberalizmdir.”
“Madde 9- Vezaif-i devlet haddi asgariye indirilecektir. Yani kamu devleti
olmayacaktır. Ya da devlet kamu işletmelerinden el çekecektir.”
* Bugün de aynı şeyler savunulmuyor mu?
Aynı şeyler savunuluyor. Gavur’un istediği bu. Onun için SEKA kapatılmak
isteniyor. Bakınız Madde 40 daha da açık. “Tamamen imara muhtaç olan memlekette
yalnız kendi servet ve sermayesiyle yaşamak fikrinin doğru olmadığına
inanıyoruz. Asayişin sağlanması sükun ve istikrar ile yabancı sermayelere
gösterilecek hüsn-i kabül ile herkese güven telkin ederek harap memleketimizi
geliştireceğiz” diyor.
Şimdi Gazi’nin bunlara kızması haksız mı? Adamlar çıkıyorlar, alenen bunları
söylüyorlar. Bunlar üstelik İstiklal Savaşı’nda Gazi’nin beraber savaştığı
silah arkadaşları. Ve çıkıyorlar diyorlar ki: “Sen ne yapıyorsun yahu? Gel
İngilizlerle anlaşalım.
Herifler bize sermaye getirecek” diyorlar. “Gazi Mustafa Kemal de onlara diyor
ki: “Siz deli misiniz? Biz burada kendi malımızı satamıyoruz.” Şimdi İsrail ne
diyor? “GAP’da tarımı geliştirelim” Hepsi aynı şey. Eskiden beri İngilizler ve
Siyonistler başımızın belası. Şimdi bunlarla bazı çevreler işbirliği yapınca
Gazi’nin kafası atıyor. Adamlar İngiliz hakimiyetini savunuyor. O da ona karşı
tepki olarak ona irtica diyor.
Gerçekten Müslümanlara Gazi’nin bir şey dediği yok. Elmalılı Hamdi Yazır’ın
“Hak Dini Kur’an Dili” tefsiri Gazi’nin emriyle basılıyor. İmam Buhari’nin
“Sahih-i Buhari” adlı Hadis kitabı onun döneminde Türkçe’ye çevriliyor.
Gazi, beni şaşırtıyor
* Diyanet işleri eski
Başkanı Tayyar Altıkulaç, Atatürk’ün başörtülü bir öğretmene Samsun’da;
“Dokunmayın. Kadın gelsin, dersini versin” dediğini anlatmış. YÖK eski Başkan
Yardımcısı Profesör Doktor Karhan “Kadın çarşaflıydı” demiş.
Şimdi Mustafa Kemal Paşa’nın o konulardaki tavrı çok geniştir. Mustafa Kemal
Paşa’nın beni asıl şaşırtan tarafı İslami sahalardaki sorulara verdiği
cevaplardaki İslam Tarihi bilgisidir. İslamiyet hakkındaki bilgisine de
şaşırdım. O kadar bilgi sahibi olduğunu bilmiyordum. Tahmin etmiyordum. Çünkü
çocukluk yıllarında not defterinin üzerine sosyalizmle ilgili laflar yazmış.
Çok heveskar görünüyor. Yani o kafadaki bir insanın dini bu kadar iyi
bilebileceğini zannetmiyordum.
Geleceğe dair notlar
* Mustafa Kemal Paşa’nın,
Erzurum Kongresi sırasında yazdırdıkları bazı notlardan bahsediliyor. Bu notlar
hakkında bilginiz var mı?
Cumhuriyeti ilan edeceğini, okullarda eğitimi değiştireceğini falan sıralanmış.
Böylelikle çok net bir şekilde öbürleriyle aynı fikirde olmadığı, aslında onun
kafasında Fransız ihtilali gibi bir ihtilal yapmak düşüncesi olduğu da orada
kayıtlı. Nitekim Cumhuriyet’in ilan edileceği günlerde Ankara’da Avusturyalı
bir gazeteci bunu haber alıyor. Gaziye gidiyor. “Cumhuriyeti ilan edeceğinizi
duyduk. Ne dersiniz?” diye soruyor. Gazi gülerek diyor ki: “Git falanı bul.
Onun defterinde bunlar yazılıdır” Gidiyor adamı buluyor. O da defteri açıyor.
Gazi yapacaklarını deftere dikte ettirmiş.
* Gazi’nin Samsun’a Vahdettin’in isteği ile gittiği söyleniyor. Doğru mu?
Ben de aynı kanaatteyim. Çünkü Atatürk Samsun’a çıkarken Rauf Orbay da
Bandırma’ya çıkıyor. Bu paralel bir harekettir. Yani Bab-ı Ali’nin bundan
haberi var. Hatta Anadolu’dan bir kurtuluş hareketi başlatmasını istiyorlar.
Kazım Karabekir Paşa, Fevzi Paşa ile Mustafa Kemal Paşa’nın buluşması tesadüfi
değil. Tamamen planlı. Bunun sebebini etraflı düşünemediğimiz için oraya
kapsamlı bakamıyoruz. Halbuki kapsamlı baksalar, zamanı ölçseler çok net
görecekler Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a, Rauf Bey’in Bandırma’ya gidişi
paraleldir. Onun Fuat Paşa ile mülaki oluşu, Gazi’nin Kazım Karabekir Paşa ile
mülaki oluşu paralel ve planlıdır. Bunların hepsi hesaplı ve kitaplı şeylerdir.
Tarihine bakacaksın. O tarih 1919. Ama o tarih Rusya’da büyük olayların cereyan
ettiği bir tarih. Ona bakacaksın. Türkiye’de ne olmuş? Rusya’da Rus ihtilaline
karşı İngilizler, Polonyalılardan, Çeklerden, diğer Avrupalılardan
örgütledikleri beyaz ordularla taarruza geçmişler. Bu beyaz ordular 4 beyaz
generalin kumandasında Rusya’da savaşıyordu. Beyaz orduların hepsi yenildiler.
Kızıl Ordu vaziyete hakim oldu. Bolşevikler Rusya’ya hakim oldu. Bolşevikler
Rusya’ya hakim olunca Türkiye’nin paylaşılması ve bölünmesi İngiltere’nin işine
yaramaz. Çünkü yıllarca İngilizler, Osmanlı İmparatorluğu’nu Rusların aşağı
inmesini önlemek için kullanmışlar. Şimdi yine kullanabilir. Çünkü Ruslar yine
büyük bir güç olarak karşılarına çıktı. İşte o zaman bunların Anadolu’ya
gitmesi, Anadolu’da bir hareketin başlaması ve Yunanlıların süprülüp gitmesinde
İngilizlerin çıkarı olmuştur.
“İngilizlerin oyununa
gelmeyelim”
* Yani Gazi ve
arkadaşlarının Anadolu’ya gitmesinden İngilizlerin de haberi var mı?
Var. Yunanlıların kaleme aldığı Kurtuluş Savaşı’yla ilgili hatıralarda
“İngilizler bize ihanet etti” diye bunlar yazılıdır. Oradaki nüans,
Terakkiperver Fırkası ile ihtilafta çok net olarak meydana çıkıyor. O giden
ekipten yalnız bir kişi diğerlerinden farklı düşünüyordu. O da M. Kemal Paşa
idi.
* Öbürleri ne düşünüyordu?
Öbürlerinin düşündüğü mantık şu: “Türkiye’yi kurtaralım. Anadolu Yarımadası’nda
bir devlet olalım. Osmanlı saltanatı devam etsin. Padişahı değiştirelim. M.
Kemal Paşa Sadrazam olsun. Hüseyin Rauf Bey Dışişleri Nazırı olsun. Ve
böylelikle bu iş yürüsün gitsin. Ruslara karşı da belli bir tavır alalım”
* Gazi’nin diğerlerinden ayrıldığı noktalar neler?
Gazi diğerlerinin aksine diyor ki: “Biz Ruslarla iyi anlaşmamız lazım. Ruslarla
savaşmak enayilik olur. Çünkü bu işi İngilizler kışkırtıyor. İngiltere Ruslara
diyor ki: ‘Siz niye sıcak denizlere inmiyorsunuz?’ Bize de gelip: “Bakın Ruslar
sıcak denizlere inecekler. Niye engel olmuyorsunuz?” diyorlar ve bizi
savaştırıyorlar. Böylece kendileri savaşmadan hem Ruslardan kurtuluyorlar, hem
Osmanlıdan. Çünkü İngilizlerin derdi Osmanlılar ve Ruslar Avrupa’ya geçmesin.
Birbirleriyle uğraştıkları zaman geçemiyorlar. Burada ince bir nokta var. M.
Kemal Paşa sonra nitekim ihtilafa düşüyor. Çünkü onlar İngilizlerin
istediklerini yapmak istiyorlar.
* Rusya Devlet Başkanı Putin, Türkiye’ye gelmek istedi. Orada bir okul baskını
senaryosuyla Putin’in zamanında Türkiye’ye gelişini engellediler. Çeçenler, o
baskını üstlenmediler. Daha sonra Putin gecikmeli olarak Türkiye’ye geldi.
Geldi de ne oldu? Türkiye ile Rusya arasında hangi anlaşmalar yapıldı?
Şimdi o mesele tabi çok önemli bir mesele. Bu meselenin üzerinde en çok
duranlardan biri de benim. Israrla bu meselenin üzerinde duruyorum. Çünkü benim
düşünceme göre Gazi Paşa’nın o yıllarda Türkiye’nin coğrafi durumuna bakarak
asker gözüyle bir ulusal savunma stratejisi var. Gazi o zaman, “Türkiye
kendisini böyle savunabilir” diye bir strateji kurmuş. Bunu da 1920 yılının
Ocak ayında bütün kumandanlara telgrafla bildirmiş. Bunun adı durum
muhakemesidir. Söylev ve demeçlerinde vardır. Bulup okuyabilirsiniz. Orada çok
açık seçik olarak anlatmaktadır. Şimdi Gazi bir kere Rusya’yı garantiye almış.
Gazinin sağlığında yaptığı ikinci önemli strateji Sadabad Paktını kuruyor.İran,
Irak ve Afganistan’la birlikte. Bu 3 devlet ile Sadabad Paktını yapıyor. Suriye
ile de flört ediyor. Onunla da öyle bir vaziyeti var. Güneyi de garantiye
alıyor. Ama onunla da bırakmıyor. Bulgaristan, Yunanistan, Yugoslavya ve
Romanya ile Balkan Paktını yapıyor. Şimdi farkında mısın ki eski Osmanlı
topraklarındaki devletleri Paktlar halinde etrafında topluyor. Osmanlı
hinterlandı tamamlanıyor. Bunu açıkça söylemiş. Söyleyiş ifadesi de şöyle. O
çünkü yapı olarak devrimci. Diyor ki; “ Bu ülkeler yapı olarak bağımsız
olacaklar. Ama bağımsız olduktan sonra eğer isterlerse biz onlarla federasyon
veya konfederasyon olarak birleşebiliriz. Bunu açıkça Suriye Dışişleri
Bakanı’na söylüyor.
* Suriye ile bugün yine bizi karşı karşıya getirmek istiyorlar. Siz ne
diyorsunuz?
O işte ancak Batı’nın çıkarı var. Bizim kendi etrafımızda yüzyıllarca beraber
yaşadığımız halklarla federasyon veya konfederasyon yapmamızın hiçbir zararı
yok. Bir tek şartı var. Bu federasyon veya konfederasyonun Rusya’nın zararına
olmadığına Moskova’yı inandıracaksın. Diyeceksin ki; “Biz bunu yapıyoruz ama
seninle bir meselemiz yok. Seninle dostuz sen nasıl koca bir devletsen, biz de
öyle koca bir devletiz. Bu batılıların anasını belleyelim.” Bizim dememiz
gereken bu. Şimdi bakıyorsunuz Balkanlar’da bu anlaşmayı yapıyor.
Mezopotamya’da bu anlaşmayı yapıyor. Rusya ile de kuzeyini garantiye almış.
İran’la da gelişini garantiye almış. Nereyi açık bırakmış Gazi? Batıyı. Çünkü zararın
oradan geleceğini biliyor. Her türlü bela oradan gelecek biliyor.Dersim
meselesi’nin arkasından 12 ada meselesi, sonra arkasından Hatay meselesi
geliyor. Sağlığı boyunca 5 defa batıyla ihtilafa düşüyor. Gazi, peki bilmez mi
belanın nereden geleceğini? Oradan gelecek ve tedbirini ona göre alıyor.
Batıyla Gazi’nin sağlığı boyunca Türkiye Cumhuriyet’inin hiçbir anlaşması yok.
İnönü’nün korkusu
* Şimdi bütün bu durumlar
neyi gösteriyor?
Bütün bu durumlar şunu gösteriyor. Bizim hükümetin de ağzında onların da
ağzında Büyük Ortadoğu Projesi vardır. BOP’ un uygulanması lazımmış. Çünkü
demokrasi olurmuş da bilmem ne olurmuş. Bunların hepsi laf. Onlar aslında
petrol çıkan yerleri alacaklar ve oralara hakim olmak istiyorlar. Hiç birisi şu
an düşünmüyor. “Yahu M. Kemal’in de bir Ortadoğu Projesi var.” İşte deminden
beri söylüyorum. Bir taraftan Sadabad Paktını yapıyor. Öbür taraftan Hatay
meselesini hallediyor. Hatay meselesinde M. Kemal’in bir jesti var. Onu okurken
tüylerim diken, diken oldu.
* O jesti anlatır mısınız?
Şimdi Hatay meselesinde iş sarpa sarıyor, vermek istemiyorlar. Sorunlar
çıkıyor. Ne yapıyor biliyor musunuz? Fransız Büyükelçisini çağırıyor. Geliyor
Fransız sefiri. Bir tarafında Sadabad Paktının Erkan-ı Harbiye Umumi
Başkanları, bir tarafında Balkan Paktı devletlerinin Erkan-ı Harbiye Umumiye
Başkanları ve bu arada da balkan devletlerinden iki devlet adamı. Hepsi
yanında. Böyle oturmuşlar ve Gazi, Fransız sefiriyle konuşurken “Ben” demiyor,
“Biz” diye konuşuyor. Biz, hepimiz diyor yani Sadabad Paktı, yani Balkan Paktı,
yani Osmanlı’nın eski gücü “Biz Hatay meselesinde ısrarlıyız” diyor. Gazi bu
adam, büyük adam yani. Öbürleri küçük adam. Ufak düşünüyorlar. Bu büyük koyuyor
meseleyi. Fransız sefire haddini bildiriyor. “Fransızlarla biz düşman olmak
istemiyoruz” diyor. O sırada İsmet Paşa ile ilk büyük hır orada çıkıyor
aralarında. Çünkü İsmet Paşa’nın ödü patlıyor.
* İsmet Paşa niçin o kadar korkuyor?
Fransa ile aramızda harp çıkacak diye korkuyor. Halbuki sonra Gazi Mustafa
Kemal anlatmış. Hasan Rıza Bey hatıralarında yazıyor. “Nasıl çıkardı ki harp?”
“Çünkü mümkün değildi. Düşünmüyordu ki Fransa’nın bir tarafında Hitler var, bir
tarafında Mussolini var, bir tarafında Franko var. Kımıldar halde değil Fransa.
Nasıl kalkıp gelip de Suriye’de bizimle savaşır?” diyor. Gazi bunun hesabını
yapmış kafasında. “Bunlar kımıldayamazlar ben çeker alırım Hatay’ı Suriye’den”
Ve nitekim Gazi söktü aldı Hatay’ı. Eğer sağ olsaydı. 2. Cihan Harbinde Musul
ve Kerkük’ü de alırdı.
Medya’nın da millîleşmesi
lazım
* Şu anda sayın Ecevit;
“Türkiye Kerkük ve Musul’a girip almalı” diyor. Böyle bir şey mümkün mü?
Türkiye M. Kemal Paşa’nın Ortadoğu Projesini, Sovyetler Birliği ile yani
bugünkü Rusya ile anlaşmak suretiyle mükemmel şekilde tatbike koyabilir. Kaldı
ki Ruslar şu lafı söylediler “Avrasya’nın sınırı Kuzey Kıbrıs Türk
Cumhuriyeti’nden geçer” dediler. Bu demektir ki “Oraya kadar biz sorumluluk
alırız” Bu konuşma bizim lehimize bir konuşma. Biz orada rahat at
oynatabiliriz. Hem de çok rahat. Ama bütün mesele bu kararı verebilmekte.
Bizimkiler maalesef iki taraflı oynuyorlar. Bu yanlış.
* Bu olaylar karşısında medyanın tavrını nasıl buluyorsunuz?
Türkiye de medya diye bir şey yok. Şimdi Avrupa’da ve Amerika’da gittikçe
medyanın hatta eğitim müesseselerinin, hatta birtakım benzer aydınlatma
faaliyetinde bulunacak olan kuruluşların fonksiyonu artık halkı aldatmak. Bu
esas üzerine kurulu. Eskiden Avrupa’da ortaya çıktığı zaman bu çağdaş basın tam
tersine görevi ve gayesi halkı uyandırmak, halka bilgi vermekti. Şimdi öyle bir
mantık yok. Halkı kandırmak uyutmak halka yalan söylemek ve onu başka yöne
sevketmek.
* Mesela İstanbul- Çağlayan Meydanında bir miting oldu. 300 bin insan orada
toplandı. Irak’ta ABD ve yandaşlarının yaptığı katliamı protesto etti. 500 bin
satan bir gazete bu haberi birinci sayfasından girmedi. 300 bin satan gazete
ile 400 bin satan gazete hiç görmedi.
Görmezler tabi. Burada akıllıca tavır o gazeteleri dikkate almayacaksınız.
Onlara önem vermeyeceksiniz. “Onlar ne diyorlar?” veya “Onlar ne dediler?”, “Acaba
orada bunları yayınlatabilir miyim?” Bunlar hayal. Bunlar olmaz artık. Bundan
sonra direkt olarak halkı etkileyebilecek medya oluşturmak lazım geliyor. Bu
etkili oluyor. Çünkü halk medyaya inanmıyor Medyanın da millileşmesi lazım
“Parola Vatan, işareti
Namus”
* Bir gelin-kaynana
Türkiye’nin gündemini belirliyor. Bu nasıl oluyor?
Türkiye’nin değil. Şu nokta çok önemli. Biz burada İstanbul çevresindeki ve
İstanbul’daki medya çevrelerinden etkileniyoruz. Anadolu da böyle bir şey yok.
Şimdi bakın ben Bursa’ya gittim yahu. Bursa’da halkla konuşuyorum. Benim
oradaki konuşmamın ser levhası neydi biliyor musun? “Parola Vatan, işareti
Namus”, “Bunu konuşacak Attila İlhan” dediler. “Vatan ve Namus üzerine
konuşacak” dendi. 2000 kişi gelmişti ve her türden insan vardı.
Şimdi bu insanlar 2,5-3 saat mütemadiyen seni dinliyorlarsa ve sana birtakım
sorular sordukları zaman bu işleri çok derinlemesine düşündükleri anlaşılıyorsa
korkulacak bir şey yok. Halk tamamen farkında işin. Bütün mesele şimdi benim
ısrarla üzerinde durduğum olay aramızdaki ideoloji farklarını falan bir kenara
bırakıp, tıpkı Gazi zamanındaki gibi bir araya gelmemiz lazım. Çünkü vatan
elden gidiyor. Bütün mesele burada bakın Gaziye. Gazi burada. Yanı başında
Yusuf Akçura var. Burada Ziya Gökalp var. Şurada Mehmet Akif var. Öbür
tarafında Mustafa Suphi var. Hepsini çağırmış yanına.
Halkı etkileyen sağcısı- solcusu hepsi yanında hepsi orada. Nitekim şimdi ben
bir dizi kitap yayınlayacağım Bilgi Yayınevi’nde. Çeşitli yazarlardan istiyorum
o kitapları. İlk yayınlayacaklarım arasında bir ülkücü var, bir komünist var.
Memleket tehlikede. İş ciddi. Şimdi birbirimizle şu muydu, bu muydu
tartışmasının sırası değil. Şimdi şu sırada asıl üstünde durmamız gereken
nokta; Türkiye Cumhuriyeti’ni bütün gücüyle devam ettirebilmektir.
Osmanlıca mecburi ders
olmalı
* Türkiye Cumhuriyeti’nin
bağımsızlığının korunması için neler yapılmalı?
Üç şeyin yapılması şart. Ben bunların üzerinde çok duruyorum. Bunların
birincisi eğitim. Eğitimin Milli olması şart. Nitekim bana Milli Eğitim
Bakanlığı’ndan sordular. “Sosyal liseler kurulacak. Müfredat için bir
teklifiniz var mı?” dediler. Toplantıya gelmem ama bir fikrim var. Söyleyeyim
size. “ Osmanlıca mecburi ders olmalı. Arapça ve Farsça da yardımcı ders
olmalı.” Şimdi 17 yaşında bir Fransız çocuğu 16. asırdaki bir kitabı alıp
okuduğu zaman onu anlıyor. Benim çocuğum niye anlamasın ki? Böyle şey olur mu?
Ve bunu söyledim ben. Bu teklifim kabul edildi. Osmanlıca’yı öğrenmeden bu işin
içinden çıkamazsınız. Benim bütün tarihim bu. Osmanlıca’yı bir defa mutlaka
bilmemiz gerekiyor. Şimdi bunun gibi Arapça ve Farsça yardımcı ders. Çünkü
onları bilmezsen Osmanlıca’yı iyi öğrenemezsin bu böyle. Fransa’ya bakın.
Yunanca, Latince ders olarak okutuluyor. Onların kültürü bu.
Batılılaşma İsmet İnönü ile
başladı
* Daha önceki bölümlerde
bahsettiğiniz dönem sonrası bir bozulma sürecine girildi. Bunun sebeplerini
neye bağlıyorsunuz?
Bahsettiğim dönem Gazi’nin Cumhuriyeti kurmasından sonra gelişen ve büyüyen
Türkiye Cumhuriyeti idi. Sonra İsmet Paşa geliyor, Batılılaşmanın peşinden
koşuyor.
* Şu anda Türkiye Cumhuriyeti ne hale geldi? O konuda bilgi verir misiniz?
Şimdi herkese muhtaç haldeyiz. Şimdiki durumu Ankara Üniversitesi Ziraat
Fakültesi’nden Doç. Dr. Bülent Düzçubuk, tespit etmiş. Şimdi o raporu okuyorum:
“İzlenilen tarım politikaları sonucunda Türkiye kendine yeten bir ülke konumunu
kaybetmektedir. Türkiye tarımda ithalatçı (dış alımcı) bir ülke konumuna
girmektedir. Nüfusumuzun önemli bir bölümü yeterli ve dengeli beslenemiyor.
Tarım politikaları içsel değil dışsal faktörler tarafından yönlendirilmektedir.
Kırsal alanda gelir giderek azalmaktadır. Tarım piyasamız uluslararası
tekellerin eline geçmektedir. Çünkü devlet tarım üretimini gerçekleştirmek,
pazarda rekabet edebilir hale getirmek, üretimi ve katma değeri artırmak yerine
kolay olanı, yani mevcudu elden çıkarmayı tercih ediyor. Çünkü ülkemizde önce
‘işlevsizleştirme’, ‘etkisizleştirme’, ‘hantallaştırma’, ‘borçlandırma’,
‘zararlandırma’ süreci yaşanıyor. Sonra da özelleştirmeye uzlaşı sağlamadan
gidiliyor. Bu ise dışarıya bağımlı bir tarımı, gıda güvenliği azalan bir
süreci, işsiz, gittikçe yoksullaşan nüfus kitlesini beraberinde getiriyor. Bu
da Batı ile işbirliğinin sonucudur.
* Kurtuluş için yapılması gereken 2. şart nedir?
Milli ekonomi. Kurtuluş istiyorsan ekonomini öyle IMF, Dünya Bankası,
ıvır-zıvırın kontrolünden çıkaracaksın. Biz tam bağımsız devlet iken inanılmaz
başarılara imza atmış ülkeyiz. Şu Türkiye Cumhuriyeti’nin yaptığı. Cumhuriyet
kuruldu, olmayan imkanlarla bunları yaptık. “Cumhuriyetin devraldığı tarım:
Ülkenin sahip olduğu Ziraat Mühendisi sayısı 20 idi. Halkalı’da bir Tarım
Yüksek Okulu, Bursa’da orta dereceli bir tarım okulu vardı. Toprakların çok azı
işlenebiliyordu. Köylünün büyük bölümünün ne tohumluğu, ne pulluğu, ne sabanı
çekecek bir çift öküzü vardı. Eğitim köye girmemişti, yoksulluk çok yaygındı.
Aşar vergisi yani öşür, köylünün baş belası haline gelmiş, ürün öncesi
borçlanma, tefecilik kanayan yara halini almıştı. Ekilen buğday halkı doyurmaya
yetmiyordu, sürekli ithal ediliyordu. Yokluk ve yoksulluk olağanüstü yaygın,
eldeki imkanlar her türlü umudu kıracak kadar zavallıydı.” Bu şartlar altında
başlıyoruz.
* Kurtuluş için yapılması gereken önemli üçüncü iş nedir?
Savunmanın milli olması lazım. Savunma NATO olmayacak. Çünkü NATO bizim
aleyhimize çalışıyor.
* Savunmanın milli olmasını isteyen ve “Milli Harp Sanayi kurulmalıdır” diyen
Necmettin Erbakan, bunu söylemekle kalmamış, iktidara geldiği zaman fabrika
temelleri atmıştır. 54. hükümetin Başbakanı iken sanayicileri topladı ve
“Ordumuzun ihtiyaçlarını siz üreteceksiniz” dedi. Devrin Genelkurmay Başkanı
İsmail Hakkı Karadayı Erbakan’ı tebrik etti. Buna rağmen medyanın ve bazı
çevrelerin fişeklemesi sonucu Erbakan’ı iktidardan uzaklaştırdılar. Durum böyle
olunca Milli Savunmayı kurmayı nasıl başaracağız?
Şimdi bunlar gayet doğaldır. Neden doğaldır? Çünkü bak Erbakan benden ya bir ya
iki yaş büyüktür. Demirel, benden bir yaş büyüktür. Ecevit’le aynı yaştayız.
Bunu niye söylüyorum sana? Bu saydığım 4 kişinin fikirleri birbirleriyle hiç
uyuşmaz. Ben Erbakan’la uyuşmam. Demirel Ecevit’le uyuşmaz. Çeşitli fikirleri
savunuruz. Başka fırkalara aitiz ve başka kafalardayız. Ama bu insanların
hepsinin mutabık olduğu bir nokta vardır. Türkiye Cumhuriyeti mutlaka muasır
medeniyet seviyesinin üstüne çıkacaktır. Erbakan da bu fikirdedir, Demirel de
bu fikirdedir, ben de bu fikirdeyim, Ecevit de bu fikirdedir. Çünkü biz
Cumhuriyet çocuklarıyız. Cumhuriyet’te yetiştik. Bu bizim idealimizdir. Her
Cumhuriyet çocuğunun kafasında devletini, yani Türkiye’yi büyük bir devlet
olarak görme ihtiyacı vardır. Bu bir idealdir. Bu ideal hepimizin içine
işlemiştir. Onun için Erbakan bunları söylediği zaman ben destek yazısı
yazmışımdır. Demirel bunları söylediği zaman ben destek yazısı yazmışımdır.
Çünkü sanayileşmek esastır. Demirel 7 proje yaptı. Bunları uygulamak istiyordu.
Bunlar büyük sanayi projeleriydi. Amerika’ya başvurdu, kredi vermediler.
Avrupa’ya başvurdu, kredi vermediler. Kaldı ortada. Ruslar geldi ve dediler ki:
“Biz size kredi veririz”. Büyük fabrikalar kuruldu.. Muazzam şeyler. Sonunda ne
oldu? Demirel’i darbe ile iktidardan indirdiler. Şimdi onun için Türk gözünü
açmak zorunda. İnancı ne olursa olsun, siyasi fikri ne olursa olsun, asıl olan
vatan. Asıl olan Türkiye’nin güçlenmesi. Bunun da on tane yolu yok. Bunun bir
tane yolu var. Türkiye Cumhuriyeti çok ciddi bir sanayi devleti olmak zorunda.
Türkiye çok ciddi bir nükleer güç olmak zorunda. Başka da çıkar yol yok.
* Yani caydırıcı güç olmalı mı diyorsunuz?
-Kesinlikle caydırıcı güç olması gerekiyor. Onun için şimdi Avrasya Birliği
yine bir imkan. Burada bu imkandan yararlanmanın çarelerine bakmamız lazım.
Çünkü Ruslar buna hazır.
* Yani Putin’in çantasında bunlar var mıydı?
Vardı tabi. Bizimkiler şimdi Ruslar’a hayır demiyorlar. Benim fikrim daha henüz
Batı’dan ümitlerini kaybetmiş değiller. Son bir kazık yemeyi bekliyorlar.
Türkiye için Dış politikada Gazi’nin güvenlik anlaşmasına dönmek lazım. Yani
Türkiye kendi etrafındaki devletlerle kesinlikle anlaşacak, Rusya ile de çok
kesin bir anlaşmaya girecek. Avrasya platformu içinde yer alacak. Çünkü Avrasya
Platformu demek, Çin demek, Hindistan demek, Türk Cumhuriyetleri demek, Rusya
demek, İran demek. Bunların hepsi nükleer arkadaş. Nükleer olmayan bir tek biz
kaldık. Biz de Amerika’ya bağlı olduğumuzdan nükleer olamıyoruz.
Osmanlı Devleti’nin
mirasçısıyız
* Geçende büyük bir
gazetede gördüm. Haberde “Amerika silahı Kürtlere de çevirebilir” diyordu.
Sizce de olur mu?
Onlara sakın bakmayın. O haberleri ciddiye almayın. Yabancı dil biliyorsanız,
İnternet’e girin. Onların gazete ve dergilerini okuyun. Bunları onlardan dahi
öğrenebilirsiniz. Çünkü onlarda gizli değil. Birleşik Amerika’nın Türkiye’de
hangi işçi sendikasına ne kadar para verdiğini, adamların ismini, parayı alanın
adını, ne kadar para aldığını yazıyorlar. Yine hangi gazeteciye ne kadar para
verdiğini, isim isim okuyabilirsiniz. Bunların hepsi ortada. Mustafa Yıldırım
işte bunları bulmuş, yayınladı, ortalığı birbirine kattı. Kitap dördüncü
basımda mı ne? Şimdi öyle bir şey ki bu. Ben şöyle söylüyorum. Böyle
düşünüyorum. Türkiye’de yapılması gereken birinci mesele: Şimdi bir defa
çeşitli ideolojiler ve inanışlar arasındaki düşünce farklılıklarının öne
çıkarılmasından vazgeçilmesi lazım. Birbirimizle uğraşmayacağız. Çünkü
başkasıyla uğraşmamız lazım. Bu adamlarla uğraşmak zorundayız. Bunlarla
uğraşabilmek için önce bu birlik şart.
* Bu birliği nasıl sağlarız?
Bu birliği düzgünlükle sağlarız. Bu bir. Bir kere geçmişin üzerinde mutabık
kalmamız lazım. Biz Osmanlı imparatorluğunun devamıyız. Tamamen Osmanlı’nın
devamıyız. Aynı zamanda mirasçısıyız. Bunların bir çeşit yeni gelişmiş
şekliyiz. Nasıl Rusya, Sovyetler Birliği’nin devamı ise, biz de Osmanlı’nın
devamıyız. Sovyetler Birliği döneminde çalınan marşı Yeltsin değiştirmiş. Başka
bir marşı milli marş yapmıştı. Sovyet marşını komünist marşı diye istemiyordu.
Çünkü değişti devlet. Federasyon oldu. Putin geldi, eski marşı getirdi. Şimdi o
marşı çalıyorlar.
* O zaman bu Türkiye’deki Avrupa ve Amerikan aşıkları, İstiklal Marşımızı da
değiştirebilir mi?
Her şey olabilir de, bunlara gerek yok.
* Nükleer silah bir yana nükleer enerji üreten santralimiz bile yok. Öyle değil
mi?
Tabi tabi nükleer enerji santralini kast ediyorum. Esas olan o. Bir kere
nükleer enerjiyi üretmemiz lazım. Ama biz bunu ürettiğimiz andan itibaren şimdi
Suriye, Irak, bütün güney, bütün bunlar yeniden bizim havamıza girecekler.
* Rusya’da Çernobil Nükleer santrali infilak etti. Medya kanalıyla nükleer
santrali olmayan ülkeleri ürkütmediler mi?
Çernobil bir bahane tabi. Hatta dibini kurcalamak lazım, acaba Çernobil
santrali kendiliğinden mi infilak etti. Sabotaj olmadığını kim biliyor? Benim
edindiğim bilgilere göre Sovyetler’in son on beş senesi felaket. Çok kötü. Son
on beş sene içinde iyice dağılmışlar. Kafalar gitmiş. O hale gelmişler ki,
Birleşik Amerika orada parasını ödediği sendikalar kurmuş. Böyle bir pisliğe
dönüşmüşler. Ve Rusya kaymış, gitmiş.
* Şu anda ABD emperyalizmi İran’ı işgal için hedef tahtasına koydu. Siz durumu
nasıl görüyorsunuz?
İran’ın işgali Irak’tan daha zor olur. Ama Irak’ta henüz iş bitmedi. Çünkü
bitmez. Bu konuda Amerika hep yanılıyor. Şimdi öyle bir mesele ki, Türkiye
Cumhuriyeti, İran, Irak gibi memleketlere baktığı zaman elindeki verilere göre
kendi kafasından sonuçlar çıkarıyor. “Çıkardığım bu sonuçlarla şunu şunu
yaparsam, şu sonucu alırım” diye düşünüyor. Fakat hiç hesaba katmadıkları bir
gerçek var.
* Amerikalıların hesaba katmadığı gerçek nedir?
Bu insanların Asyalı olduğu gerçeği. Asyalı insanların davranışı diğer insanların
davranışlarına benzemiyor.
* Avrupalılarla Asyalılar arasında ne fark var?
Çok büyük bir fark var. Çünkü biz ölüyoruz. Onlar ölemiyorlar. Biz bir dava
için ölüyoruz. Bak, hiç umar mıydın, Irak’ta direnişçiler dünyanın en modern
silahlarına sahip Amerikan ve İngiliz ordusunu perişan ediyorlar. Amerika,
Asya’da nereye giderse gitsin. Vietnam’a gitti. Aynı şey oldu. Afganistan’da
durum aynı. Çünkü Asyalılarda ölüm meselesi halledilmiş. Asyalılar ölümden
korkmuyor. Çünkü biliyor ki dünyanın gerçeği Ahmet Gazzali’nin dediği gibi
ölümdür. “Dünyanın gerçeği bu olduğuna göre, nasıl olsa eninde sonunda
öleceğime göre, dava için gider, ölürüm.” diyor. Bunu bildiği için Asyalı
cesur. Amerikalı korkak. Amerikalı istiyor ki “Dışardan, uzaktan vursun. Neme
lazım, tehlikeye girmesin” Bu havalara girdiği her zaman, girdiği her işgal
bölgesinde bu rezilliğe uğrayacak. Hele böyle İran’da, hele (Allah muhafaza)
Türkiye’de. Rezalet baştan akacaktır. Çünkü çok daha sert tepkiler gelecektir.
* Ama birtakım şeyleri yine de hedefliyorlar, öyle değil mi?
Hedeflemiş değil, “Ele geçireceğim, alacağım” diyor, aklına koymuş. O
kesinlikle düşünüyor bunu. Çok ciddi. İranlılar da bunu biliyor. Ama taviz
vermiyorlar. Çünkü onlara taviz verirsen daha fazlasını isteyecekler. Tarzı bu
herifin. Tavizle olmaz. Onlara Vietnam’ın yaptığını yapacaksın.
ABD, fırıldak peşinde
* İsrail-Filistin barışı
konusunda ne düşünüyorsunuz?
O da Birleşik Amerika’nın genel programına dahil bir fırıldak. Ortadoğu
Projesi’nin içinde. Çünkü Ortadoğu Projesi, Ortadoğu’yu ve Orta Asya’yı
Müslüman ve Türk kavimlerinin kontrolünden çıkarmak. Biliyorsunuz, Arap, Türk
ve diğer kavimler var bu bölgede. Bu kavimlerin hakimiyetini istemiyorlar.
Onların kendi seçtikleri kavimler var. Mesela Ermenileri seçiyorlar veya Kürtleri
seçiyorlar. Projelerini onlarla yapmak istiyorlar.
* Sayın İlhan, sizin komünistliğiniz size, bizim Müslümanlığımız bize.
Birlikte, bu memleketin emperyalizmin sömürüsünden kurtulması için ne yapmamız
gerekir?
İşte sorun orada. Nasıl Müdafa-i Hukuk Hareketi’nde hepsi bir araya geldiyse
biz de öyle birleşmeliyiz. Bakınız bende Mustafa Suphi’nin Komünist Partiyi
kurduktan sonra Azerbaycan’dan Gazi’ye yazdığı mektup var. Mustafa Suphi orada
diyor ki: “Memleketi kurtarmak için emrinizdeyiz. Her an gelmeye hazırım.
Elimde de şu kadar Türk askeri var. İsterseniz askerleri de getiririm” Bunların
hepsini teklif ediyor. Gazi’nin cevabı da var elimde.
* Cevapta ne deniyor?
Gazi de diyor ki: “Mektubunuzu aldık. Çok memnun olduk. İstediğiniz an
gelebilirsiniz. Meclis’te yeriniz hazırdır. Fakat asker istemiyoruz. Çünkü
askerler gelirse onlar başka türlü terbiye görmüş. İş karışır diye istemiyoruz”
O bakımdan böyle durumlarda ıvır-zıvır çevirmek yoktur. “Ay biz böyle
düşünüyorduk, siz nasıl düşünüyordunuz?” gibi şeyleri kaldırmak lazımdır.
Aslında iki kelime üzerinde durmak lazım. Vatan ve namus. Diyeceksin ki neden?
* Neden vatan ve namus?
Bununla ilgili önemli bir hatıram var.. İzmir’de gazetecilik yapıyorum.
Karşıyaka’ya giderken hep bir abidenin önünden geçiyorum. Bir taş dikmişler bir
yere. Küçük bir taş. Etrafına park yapmışlar. “Allah Allah, bu taş ne?” diye
sesli düşünürken o abideyi inceledim. Üstünde eski yazı ile harfler var. O
harfleri aynen kopya ettim. (Çünkü eski harfleri bilmiyorum) Sonra götürdüm, “Burada
ne yazıyor?” diye birine okuttum. Okuyan adam “Vatan ve namus yazıyor” dedi.
Sonra tekrar araştırmaya başladım: “Bu abideyi neden buraya dikmişler. Üstüne
neden Vatan ve namus yazmışlar?” Sonra meydana çıktı ki, Yüzbaşı Şeref bey
İzmir’e ilk giren Türk subayıdır. Yüzbaşı Şeref bey, askerleriyle İzmir’e
girerken, harabe evin arkasına saklanan Yunanlılar, önde giden Türk askerlerine
ateş etmişler. Üç Türk askerini orada şehit etmişler. Yüzbaşı Şeref Bey de
oraya o taşı onun için diktirmiş, üzerine yazı yazmak gerekince düşünmüşler,
taşınmışlar, sonra “Vatan ve namus” yazmışlar. İşte o iki kelime hepsini
anlatıyor. Bütün İstiklal Savaşı orada özetlenmiştir. Biz vatan ve namus için
savaştık. Yine onun için savaşacağız. Onun için vatan ve namus kafidir.
* Bu konuları askerlerle, özellikle general rütbeli paşalarla konuşuyor
musunuz?
Hayır ben askerlerle konuşmam. Ayrıca şu düşüncedeyim. Aşağı yukarı 40 senedir
NATO çerçevesi içinde yetiştirilmiş ve yüksek kumandaya getirilmiş subayların
yeteri kadar ulusal düşünebileceğine de inanmıyorum. Ulusal düşünmek başka bir
şey. “Acaba Amerika ne der?” diye meseleyi koyduğun anda o iş biter. Enver Paşa
zamanında karar alacaklar: “Acaba Berlin ne der?” diye bir kafa vardı. İşte bu
olmaz. Mustafa Kemal Paşa, “Berlin ne der?” demediği için kazandı. Ben her
zaman şunu söylüyorum. Osmanlıda ne kadar “Devrim yapacağım” diyen aydın varsa,
hep Avrupa’ya gitmiştir. İçlerinden bir tek Mustafa Kemal Paşa Anadolu’ya
gitmiştir. Geri kalan hepsi Avrupa’ya gitmiş, gavurlarla işbirliği yapmışlar.
Rusya pusuya yattı
* CHP içinde tartışma
başlatan Mustafa Sarıgül’ün Amerika’ya gitmesi veya Tayyip Erdoğan’ın ABD’den
icazet aldıktan sonra Milli Görüş’ü bölmesi buna benziyor mu?
Mesela yani. İkisi de aynı senaristin kaleminden çıkma senaryo.
* Deniz Baykal son olağanüstü kurultayda “1 Mart tezkeresine hayırın intikamını
almak istiyorlar” dedi. Sayın Baykal’a katılıyor musunuz?
Öyle canım. Katılmaz mıyım. Bu olaylar daha evvel Yugoslavya’da, Rusya’da,
Gürcistan’da, Ukrayna’da yapılan olaylarla aynı. Amerikalılar böylelikle
zannediyorlar ki bu ülkeleri ele geçiririz. Bu Amerika’nın yanlışı. Bu ülkeleri
ele geçiremez. Amerika burada kesin yanılıyor. Niye yanılıyor? Çünkü bunların
tarihi kanıtları var. Rusya’yı ele geçiren ülke yoktur. Mümkün değil. İran’ı
ele geçiren devlet yoktur. Çin’i ele geçiren bir devlet yoktur. Bunlar tarihi
bilmiyorlar. Almanlar geldiler. Üç hafta içinde Moskova, Stalingrad ve
Leningrad’ın önündeydi Alman orduları. “Bitti” dendi. Ruslar uyumuş gibi
duruyorlar. Ondan sonra bir başladılar, analarını ağlattılar, Almanları
sürdüler.
Cumhuriyet’in dindarlarla sorunu yok
* Bir takım medya, ya da birtakım odaklar, Türkiye’nin bölünmesine yol açacak
Meclis’te yabancılara mülk edinme yasası çıkarılırken neden seslerini
çıkarmıyorlar da, “Başörtüsü sorunu çözülecek” haberi yayınlanınca ortalığı
birbirine katıp, öküz altında buzağı arıyorlar? Neden Başbakan Erdoğan, Alman
gazetesine verdiği beyanatı inkar etmek zorunda kalıyor? Başörtüsünün serbest
oluşu, yabancılara mülk edindiren yasanın geçmesinden daha vahim mi?
Şimdi ben de size bu oyuna girmeyin diyorum. Çünkü bu bir oyun. Milletin gücünü
burada sarf ediyorlar. Sonuç alamayacağınız kesin olan bir alanda patinaj yapıp
duruyorsunuz. Cumhuriyetin hiçbir sorunu yoktur dindarlarla. Tam tersine
Börekçizade çıktı. Kahraman gibi bir şahıs. Ve çok güzel de bir sonuç aldı.
Gazi de ona minnettar oldu. Onu Diyanet İşleri Başkanı yaptı ve hiçbir şeyine
de karışmadı. Peki niye birden bire Kubilay meselesi çıktı? Gazi’ye suikast
meselesinin arkasını kurcaladığınız zaman hep İngiltere çıkar.
* Türk halkı sizi çok seviyor. Bunun sebebi sizce nedir?
Bunun bir değil iki sebebi var. Birincisi halk biliyor ki: Attila İlhan kendisi
için bir şey istemez. Ne politikada gözü var, ne de parada. Ben sadece doğru
olanı söylerim. İkincisi kazık gibi laf söylerim ama kesseler, yalan
söyleyemem. Kimin işine gelmezse gelmesin.
* Mehmed Şevket Eygi abi buraya gelirken size selam gönderdi. Hem de dedi ki,
“Attila İlhan beyle aynı düşünceleri paylaşmam, ancak namuslu bir aydındır.”
Şevket bey doğru söylemiş. Dürüst olmak lazım. Biz komünizm konusunda da
birbirimize girmiştik. Şimdi sen “Ruslar böyle diyor” diye “Komünistlik bu”
diyemezsin. O Rusların kendilerine göre yaptığı tefsir. Sen metodunu al, kendi
memleketinde komünistliğini kur. Çünkü o başka bir şey olacaktır.
* Amerikan emperyalizmini savunan gazeteciler diyor ki, “İnternet ve uydu
anten, sınırları yıkıyor. İranlı gençler de eğlence ve özgürlük istiyor.
Amerikan ateşinin karşısında kimse duramaz” Siz ne diyorsunuz?
Aslında onlar meseleyi yanlış ortaya koyuyorlar. Çünkü internet onların
(Amerikalıların) aleyhine çalışıyor. Biraz önce ben size ne dedim. “İnternet’e
gir. Yaptıkları marifetleri onların kurdukları sitelerden öğren.” Yaptıkları
pislikleri, marifetmiş gibi kendileri açıklıyorlar. İran’da Azeri Türkleri
nasıl kışkırttıkları, Çin’de Uygurları nasıl kışkırttıkları, onlardan ne
istedikleri, üstelik bunları Uygurlu kendi sitesinde söylüyor. “Biz Amerika’da
Washington’da falanla konuştuk. Şunda mutabık kaldık. Çin’de Uygurları
özgürlüğe kavuşturacağız” diyor. Çeçenler üzerinde oynadıkları oyunlar açık.
Gizledikleri bir şey yok. Her şey açık. O kadar açık ki. Aklın durur. “Falan
dergiye şu kadar para verdik” diyorlar. Hepsi ortada. Kimsenin yüzüne bakamaz
hale geldiler. Rezalet paçalarından akıyor. Şu anda medya düşünülebilecek
pisliklerin en pisi. Dünyada doğru dürüst bir medya kalmadı gibi bir şey. Biraz
Fransa’da var. Birkaç gazete hâlâ direnmeye çalışıyor ki onların da satışları
düşüyor. Bir iki tane Rusya’da, bir iki tane Yugoslavya’da var. Geri kalanların
çoğu dökülüyor. Çünkü parasızlar. Para yetmiyor. Para yetmeyince şuradan
buradan almaya çalışıyorlar. Alınca da bağlanıyorlar. Büyük şirketlerin verdiği
reklamlar medya organlarını bağlıyor. Büyük şirketler olmazsa, geriden devlet
veriyor. Mesela Fransızların en iyi gazeteleri Le Monde, devletten para alır.
Onlar mümkün olduğu kadar tarafsız olmaya çalışırlar. Mesela Amerika ile ilgili
en doğru haberleri orada bulabilirsiniz.
* Şevket Eygi abi de Le Monde’un tarafsızlığı konusunda sizi doğruluyor.
Fransızların bir de Observatuar isimli dergileri vardır. Le Monde ve
Observatuar dergisi Birleşik Amerikalıların çevirdikleri fırıldakları en ince
detaylarına kadar açıklıyorlar. Açıkladıkları bilgileri gazete kendisi temin
etmiyor. Fransız servislerinden geliyor. Bu da açık. Yani bir gazete o kadar
bilgiyi bulamaz. Öyle bilgiler veriyorlar ki, “A, tamam bu bilgi sağlam
yerinden” diyorsunuz. Yani Bush seçildiği sırada, Bush’un yetiştiği
üniversitenin iç bünyesini ve bu üniversitenin iç bünyesindeki gizli örgütleri
açıkladılar. Yani bu bir gazetecinin bulup yapacağı şey değil.
Batı’yı taklit eden ülkeler
batmaya mahkum
* Sayın İlhan, Batı’yı
taklit ederek kalkınmamız mümkün mü?
Batı’yı taklit ederek kalkınan bir tek ülke yoktur. Batan ülke çoktur. Batı’yı
taklit ederseniz, batarsınız. Bunun örnekleri çok. Koca Rus Çarlığı Batılı
olduktan sonra bir gecede ortadan kalkıyor. Çarlık batıyor. Bize gelince
Tanzimat’a kadar direniyoruz. Koca Reşit Paşa İngiliz Sefiri’nin oyuncağı
burada. Onu istediği gibi oynatıyor. Biz de burada Tanzimat’ı kabul ediyoruz. O
anda biz ayvayı yiyoruz. Türkler Türk olmaktan çıkıyorlar. Başka bir şey
oluyoruz. 1800’lerde Tanzimat’ı kabul ediyoruz, 1900’lerde o da batıyor.
Batılıya benzeyen, ona heveslenen, Rusya da gitti. Biz de gittik. Çin
heveslendi gitti. Onun için Batı’ya heveslenmeyeceksin, Batı’yı anlayacaksın.
Asıl mesele orada. Batı’nın yaptığını aynen yapmaya kalktığın zaman gidiyorsun.
Çünkü seni kandırıyor. Önce senin aydınlarını esir alıyor. Aydınların bu
memlekette onun çıkarlarını savunmaya başlıyorlar. Rusya’da da böyle olmuş,
bizde de böyle oldu. O aydın artık senin olmuyor. Fransa’da zenci Müslüman
arkadaşlarım bana: “Biz, Senegal’deki okullarda tarih kitaplarında ne okuyoruz
biliyor musun?” diye sordular. “Ne okuyorsunuz?” diye sorduğumda “Ceddimiz
Galyalılar, uzun boylu sarışın adamlardı.” Bakınız zencilere ne okutuyorlar.
“Senin soyun uzun boylu sarışın adamlardı. Şimdi bu çarkın içine girdiğin andan
itibaren hayatın kayıyor. Aydın olarak kendi ülkende yabancısın. Daha vahimini
söyleyeyim: Oraya gittiğin zaman da ikinci sınıf adamsın. Ciddiye almazlar.
Onun için taklitçilik, Batı’nın, insanlığın başına açtığı bir beladır. Aydını
yoğurup kendi istediği kalıba sokuyor. O kalıba soktuktan sonra da kullanıyor.
* Bir televizyon programında Fransızların, Türkleri temsilen köpeklerine Atilla
ismini verdiklerini söylemiştiniz. Bu doğru mu?
Doğrudur. Fransa’da hâlâ Atilla köpek ismidir. Ama yani Atilla’dan hakikaten
çok korkmuşlar. Papazlardan da dinledim ben. Atilla gelmiş, oraya çadır kurmuş.
O zaman Paris’in başka bir ismi var. Paris’in uzağında çadır kurmuş. Zaten
Fransızlar, Atilla’nın Paris’e girmesini istememişler. Paris’e girerse
dağıtacak. Paris’e girişini nasıl önleriz diye düşünüyorlar. Papazlar bir heyet
topluyorlar. Çeşitli fikirler geliyor. Kimi “Oraya gidip yalvaralım” diyor.
Kimi “Hediyeler götürelim” diyorlar. “Birkaç tane de kız götürelim” diyenler
oluyor. Kızı da götürüyorlar. Atilla kızı beğeniyor. Alıkoyuyor. Ondan sonra
onlara da “Peki hadi gidin, korkmayın” diyor. Kız gece orada kalıyor. Ve Atilla
Paris’e hücum etmiyor. Onun üzerine kızı azize yapıyorlar. Saint Jeneriö’dür
adı. Paris’te bir kütüphane var. Saint Jeneriö’dür adı. Ben o kütüphaneye
bilmeyerek gittim. Papaz yanıma gülerek geldi. Ve “Demek Atilla yine geldi”
diyerek espri yaptı adam. “İkinci buluşma” Atilla’dan korkarlar.
Baltacı–Katherina davası
yalan
* Baltacı Mehmet Paşa ile
Katherina davası asıllı mı?
O yalan. Öyle bir şey yok. O dönem Osmanlı’nın zaten sallantılı dönemi. Zor
dönem. Orada çok yalan var. Bir defa Çariçe öyle bir şey yapmaz. Öyle bir kadın
değil. Kadın fahişe. Seviyor o işleri de. Ancak onunla yapmaz. Onunla yaparsa
kozlarının tamamını kaybeder. O bir kere Rus değil. Rusların birçok Çariçesi
Rus değil, başka bir millettendir.
* Bursa konuşmanız nasıl geçti?
Müthiş bir şeydi. Sağcı-solcu salonu doldurmuştu. İki bin kişi vardı. Atatürkçü
Düşünce Derneği’nin adamları da gelmişti. İşçiler gelmişler, öğretmenler
gelmişler, öğrenciler gelmişler, inanılmaz bir kalabalıktı. Hava şartları kötü
olduğu için kimse gelmeyecek zannettim ve yanımdakilere “Salonda sinek avlarız”
dedim. Bizi davet edenlerin sinsi sinsi güldüklerini gördüm. Salona girdik ki
inanılmaz bir şey. Saat altıda girdim, on bir buçukta zor çıkabildim. Sonra da
gecenin üç buçuğuna kadar arkadaşlarla sohbet ve tartışma.
- BİTTİ -
başaBoğaziçi Konferansı eleştirdi
işinden oldu - internet haber
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
başaErmeni meselesi Robert Kolej müdürünün anıları -
Hasan Pulur - Hürriyet - 3 Haziran 2005
Dönemin Amerikan Robert Kolej müdürünün anılarında vardır.
Bir Ermeni arkadaşı ona şöyle der:
"Biz Türk sivilleri öldüreceğiz, Türkler de bizim sivilleri öldürünce
Avrupa ayağa kalkacak!"
"1915'te ne oldu?"
ÖYLE bir hava estiriyorlar ki, sanki "1915'te
Ermeniler tehcir edilmemiştir" diyen var, sanki bu tehcir sırasında
karşılıklı çatışmada, yol şartlarında, açlıktan, salgın hastalıktan ölen
yoktur, diyen var.
Birinci Cihan Savaşı'nda, Doğu Cephesi'nde Osmanlı ordusu Ruslarla savaşırken,
arkasındaki Ermeni köylerinde, Ermeni çeteleri isyan çıkarmış, askere
saldırmışlardır.
Devlet de, ordusunu korumak için, Ermenileri yerlerinden yurtlarından zorunlu
göçe zorlamıştır.
Bu tehcirdir, ama soykırım değildir.
***
EMEKLİ Büyükelçi Gündüz Aktan, Sefa Kaplan'la yaptığı söyleşi de, iki
telgraftan söz eder. Bunlardan biri Enver Paşa'nın Doğu Cephesi'nden Başbakan
Talat Paşa'ya çektiği telgraf... (x)
Enver Paşa şöyle der:
"Rus orduları Kafkaslardan önlerine kattıkları Müslüman kitleleri sürerek
sınırlarımıza giriyorlar. Bu şartlar altında cephenin selametini sağlayabilmek
için biz de bölgedeki Ermeni nüfusu cepheye sürelim veya aynı Ermeni nüfusu,
imparatorluğun başka yerine tehcir edebiliriz."
Karar, Başbakan Talat Paşa'nındır...
Eğer, Enver Paşa'nın önerisinin birinci maddesini kabul etseydi, Ermenilerin
hiçbirisi hayatta kalmazdı, Talat Paşa tehcir kararını verip uygulatmıştır.
Gündüz Aktan, "Arşivdeki belgelere baktığınız zaman, mesela Erzurum
Valisi'nin ne kadar dikkatli olduğunu görürsünüz" diyor.
Erzurum'dan gönderilen ilk Ermeni kafilesini eşkıya basınca tehciri durduruyor,
Enver ve Talat paşalardan gelen emirlere rağmen "Güzergâhın emniyeti
sağlandıktan sonra gönderirim" diyor.
Bu mudur soykırım?
***
YA Ermeniler?
Dönemin Amerikan Robert Kolej müdürünün anılarında vardır. Bir Ermeni arkadaşı
ona şöyle der:
"Biz Türk sivilleri öldüreceğiz, Türkler de bizim sivilleri öldürünce Avrupa
ayağa kalkacak!"
"Böyle bir şey yaparsanız çok tehlikeli olur!"
"Bulgaristan'da da böyle oldu, Batı yardımlarına koştu."
***
PEKİ tehcir sırasında bazı görevliler ne yapmışlardır?
Korumaları altındaki Ermenilere saldırmışlardır, görevlerini yapmamışlardır,
bazıları hırsızlık yapmıştır, bazıları kabul edilmeyecek olaylara girmişlerdir.
Peki bunlara Osmanlı Devleti ne yapmıştır?
1200'den fazla görevli Divanı Harbe verilmiş, bunların 600'ü idam edilmiştir.
Bunları anlatan Gündüz Aktan sorar:
"Yani siz SS subaylarının Yahudileri öldürdükleri için idam
edilebileceklerini düşünebilir misiniz? Bunları yapan bir devletin, Ermenileri
yok etme kastı olabilir mi? Öyle olsa, bu adamları idam etmek yerine teşvik
etmesi lazımdı."
***
BU yazı asla, ne "Türk'ün Türk'e propagandası"dır, ne de "Ermeni
soykırımı"na saplanmış kalmış yabancılarla, onların yerli
işbirlikçilerine, "Gerçeğe biraz da bu açıdan bakın!" uyarısıdır.
Bu yazı, kafasına "çimento akıtılmış" ya da "akıtılmak
istenen" sağduyu sahiplerine adanmıştır.
*1915'te ne oldu? (Hürriyet)