 |
Japonya’da dünyanın en hızlı treni denemelere başlamış. Denemeler
iki yıl sürecekmiş. Bu trene özel demiryolu yapımının son kısmı
tamamlanınca normal seferler 2011’de başlayacakmış. Hızı saatte 360
km olacakmış. Konuyla ilgili bilgileri 28 Haziran 2005 tarihli Le
Figaro gazetesinde okudum. Şu anda dünyanın en hızlı treni
Fransa’da seferler yapıyormuş ve saatte 320 km hızı varmış.
Japonya’dakilerin hızı ise saatte 275 km imiş. Bizde İstanbul ile
Ankara arasında böyle trenler çalışsa Fransızların hızı ile iki
şehrimizin arasındaki yolculuk bir buçuk saatte yapılabilecektir.
Yani trene bineceksiniz, biraz kitap ve dergi okuyacaksınız, bir
kahvaltı yapacak veya yemek yiyeceksiniz, kahvenizi bitirmeden tren
hedefine varmış olacak. Japonlar, ülkelerindeki zelzelelere karşı
trene özel bir fren sistemi koymuşlar. Âniden yer deprenmeye
başlarsa, o hızlı alamet kısa zamanda durabilecekmiş. Bu treni
sefere koyacak şirketin sözcüsü, “Gayemiz sadece hız değildir. Aynı
zamanda gürültüsüz ve sarsıntısız bir tren gerçekleştirmek
istiyoruz” demiş. Şimdi biz Türkiyeliler takkelerimizi önümüze
koyalım ve düşünmeye başlayalım. Çok yakın bir tarihte ne
yapmıştık? î Başa
Japonlar, Fransızlar, İngilizler, Almanlar,
İtalyanlar gibi hızlı tren yapacak aklımız ve tekniğimiz olmadığı
için, eski ve demode hatlarda “Hızlandırılmış tren” koşturmaya
kalktık. Bir kaç deneme seferinden sonra “Tamam bu iş oldu” dedik ve
normal seferlere başladık. Sonunda birkaç hafta sonra büyük bir
facia meydana geldi, tren yoldan çıktı yüze yakın vatandaş hayatını
kayb etti, ayrıca yüzlerce yaralı... Halbuki, Teknik Üniversite
profesörleri “Bu tren yoldan çıkar” şeklinde rapor vermişlerdi.
Onları dinleyen olmadı. Bizde hızlı trenin önünde üç büyük engel
vardır: Birincisi: İlim ve teknik konusunda ileri, başarılı ve
yeterli değiliz. İkincisi: î Başa
İdarecilerimiz ve
bürokratlarımız bu işler için gerekli ehliyete ve liyakate sahip
değil. Üçüncüsü: Bizdeki büyük otobüs şirketleri böyle bir
şeye izin vermezler. Çünkü otobüsle yolcu taşıma işinde milyarlık
rantlar vardır. Merhum Turgut Özal vaktiyle tren taşımacılığını
kötülemiş, trenlerin komünist sistemlerin taşıma vasıtası olduğunu
söylemişti. Dünyanın en ileri, en medenî, en gelişmiş ülkelerinde
çok güvenli, çok hızlı, çok rahat trenler çalışmaktadır. Bu trenler
uçaklarla rekabet etmektedir. î Başa
Türkiye istese, İstanbul ile
Ankara arasında böyle bir treni, yapımını meselâ Japonlara vererek
gerçekleştirebilir. Lakin bizde böyle bir kafa ve vicdan
yoktur. Fransa’da olduğu gibi bir buçuk saatten vaz geçtim,
ben bu iki şehrimiz arasında yolculuğun üç saate indirilmesine bile
razıyım. Sabah yedide Haydarpaşa’dan bineceksin, saat onda Ankara’da
olacaksın. İşlerini görüp akşama tekrar evine
döneceksin. İstanbul Ankara arasında uçak yolculuğu çok zahmetli
ve külfetlidir. Yolculuk havada sadece 45 dakika sürüyor ama
tayyareye bininceye kadar insanın çekmediği kalmıyor. Defalarca
X-ışınlı cihazlardan geçiliyor. Tabiî ki, bunun insan sağlığına
zararı var. Bu gibi ışınlara sık sık ve fazla miktarda mâruz
kalanlar vahim hastalıklara yakalanabilir. Uçağa bin, yerine
otur, kemerlerini bağla... Hostesler, uçuş emniyeti ile nutuklarına
başlarlar. Bir bardak içecek, yanında bir kek, sonra iniş... Bazen
rötar olur, havaalanında veya uçağın içinde bekleyip durursunuz. Bir
keresinde Ankara’dan uçağa bindik, lakin bir türlü havalanmıyor.
Neymiş efendim, birtakım önemli şahsiyetler gelecekmiş, bu yüzden
uçağı bekletiyorlarmış. Bu önemli kişiler kendilerini Hindistan
racası mı sanıyor? Efendilerimiz, beylerimiz gelecek ya, halk
beklesin. Halkı köle gibi gören, eşek yerine koyan bu herifleri hiç
sevmiyorum, kendilerine zerre kadar saygı beslemiyorum. Efendi
bir önemli kişi halkı hor görmez, halka tepeden bakmaz. Bazen
şehirde gezerken bir yerde trafiğin kesilmiş olduğuna şahit
oluyorum. Otomobil ve başka vasıta geçirilmiyor, kuş uçurulmuyor.
Öteki taraflarda trafik altüst olmuş. Bölgedeki düzen bozulmuş. İş
sahipleri mağdur edilmiş. Neymiş efendim bir kodaman o yoldan
geçecekmiş... Böyle kodamanlar olmaz olsun! î Başa
Havaalanlarındaki
VIP salonları da tam bir rezalettir. Hani imtiyazsız, sınıfsız bir
millettik. Milletin vekilleri olan birtakım kişilerin
havaalanlarında lüks mekanlarda keyif içinde oturmaları, zevk ve
sefa ile çaylar kahveler içmeleri reva mıdır? Halk koşuşsun,
terlesin, yorulsun, beylerimiz oh kekâh... Bu ne biçim
demokrasidir. î Başa
Faziletli bir kodaman, makamı ve mevkii ne
kadar yüksek olursa olsun VIP salonuna gitmez, halk arasında, halk
gibi yolculuk yapar. Hiç bir şeye yanmam bu VIP salonlarına
birtakım anti-VIP’lerin girmesine ve oralarda keyif çatmalarına
yanarım. Süleyman Demirel zamanında, Hazretin “Onlar benim
canlarımdır, ciğerlerimdir...” dediği canlardan biri İstanbul
havaalanının VIP kapısından geçmeye kalkmış, ilgililer izin
vermemişler. Adam hiddetinden mosmor olmuş, kan beynine çıkmış,
kendini kaybetmiş. Öyle ya, nasıl olur da onun gibi can olan ciğer
olan önemli ve mönemli bir şahsiyete böyle bir terbiyesizlik
yapılır. Elleri titreyerek, kelimeler diline dolaşarak Ankara’ya
telefon etmiş, ağlarcasına, boğulurcasına “Büyük rezalet, büyük
skandal, beni VIP salonuna sokmuyorlar...” demiş. Anında birtakım
yerlerdeki telefonlar çalmış, zılgıtlar verilmiş, azarlamalar yağmur
gibi yağmış... Ve bizim canlar ciğerler parçası pür-azamet,
pür-tantana, pür-heybet salonuna girmiş... Rezalet rezalet
rezalet... î Başa
Farz edelim bizde de Japonya’da olduğu gibi çok
hızlı bir tren yapıldı. Bizim azametlû, devletlû kişilerimiz bu
trenlere binmeden önce mutlaka Haydarpaşa VIP salonunda
ağırlanırlar. Bir kısım halkı anlamakta güçlük çekiyorum. Bir ay
önce, taşradan gelmiş elli yaşlarında birzatla karşılaştım. Beni
görünce boynuma sarıldı, yanaklarımdan öptü, heyecandan gözleri
yaşardı. “Hey gidi o eski günler” dedi. Çocukmuş, babası 1960’lı
yılların sonlarında her gün bir BUGÜN gazetesi alırmış, heyecanla
okurlarmış. Bazı toplu sabah namazlarına katılmışlar. “Biz sizin
yazılarınızla büyüdük, yetiştik... BUGÜN gazetesi bize şuur verdi”
dedi. Bu muhteremin, benim 14 yıldan beri Millî Gazete’de günlük
yazılar yazdığımdan haberi yoktu. Gazeteciliği bırakmış olduğumu
sanıyordu. İyi niyetli, temiz, heyecanlı bir Müslümandı ama gayet
saftı, ayakları yerde değildi. î Başa
Yanlış anlaşılmasın, benim
yazılarımı okusun demiyorum. Lakin yazdığımı bilmemesini
kınıyorum. î Başa
Geçenlerde yazmıştım: İki kişiyle konuşuyoruz,
önlerindeki masanın üzerinde bir Millî Gazete var. Bulundukları
müessese gazeteye abone imiş. Laf arasında bana “Şimdi ne
yapıyorsunuz? Bir yerde yazıyor musunuz?” diye sordular. Millî
Gazete’de yazıyorum deyince şaşırdılar. Gazeteyi karıştırmaya
başladılar. Birkaç defa karıştırdılar, yazımı bulamadılar. Nah işte
şurada deyince şaşırdılar. “Bulamayız tabii, çünkü resmini yazının
başlığına koymamışlar” diye mırıldandılar. Toplumumuz, halk,
gençlik ne hale gelmiş... Geçen gün üniversiteli bir gence “acele”
kelimesinin mânasını sordum, bilemedi. Bir başkası seviyenin
mânasını bilmiyordu. Lisansız, edebiyatsız, dikkatsiz, hafızasız,
tepkisiz, meraksız bir toplum olduk. Böyle toplumlar sürü
gibidir. Bilhassa Avrupa’daki vatandaşlarımızın, gurbetçilerin
nasıl aldatıldığını biliyorsunuz. Birkaç açıkgöz gidiyor, holding
kuracağız diye büyük paralar topluyor ve sonunda sermayeler kediye
yükleniyor. Bu saflıkla nasıl adam olacağız bilmem
ki... |