ANA SAYFA

GÜNCEL İNDEKS

 

 


- EU expansion chief confidence bloc will keep word to Turkey   

- Crisis-hit EU sticks to Turkey talks date    ATTENTION - ADDS quotes from statement, background ///

- Saatte 360 km yapan tren
  ~ Japonlar, Fransızlar, İngilizler, Almanlar, İtalyanlar gibi hızlı tren yapacak aklımız ve tekniğimiz olmadığı için, eski ve demode hatlarda “Hızlandırılmış tren” koşturmaya kalktık. Bir kaç deneme seferinden sonra “Tamam bu iş oldu” dedik ve normal seferlere başladık. Sonunda birkaç hafta sonra büyük bir facia meydana geldi, tren yoldan çıktı yüze yakın vatandaş hayatını kayb etti, ayrıca yüzlerce yaralı... Halbuki, Teknik Üniversite profesörleri “Bu tren yoldan çıkar” şeklinde rapor vermişlerdi. Onları dinleyen olmadı.
  ~ İdarecilerimiz ve bürokratlarımız bu işler için gerekli ehliyete ve liyakate sahip değil.
  ~ Türkiye istese, İstanbul ile Ankara arasında böyle bir treni, yapımını meselâ Japonlara vererek gerçekleştirebilir. Lakin bizde böyle bir kafa ve vicdan yoktur.
  ~ Havaalanlarındaki VIP salonları da tam bir rezalettir. Hani imtiyazsız, sınıfsız bir millettik. Milletin vekilleri olan birtakım kişilerin havaalanlarında lüks mekanlarda keyif içinde oturmaları, zevk ve sefa ile çaylar kahveler içmeleri reva mıdır? Halk koşuşsun, terlesin, yorulsun, beylerimiz oh kekâh... Bu ne biçim demokrasidir.
  ~ Faziletli bir kodaman, makamı ve mevkii ne kadar yüksek olursa olsun VIP salonuna gitmez, halk arasında, halk gibi yolculuk yapar.
  ~ Farz edelim bizde de Japonya’da olduğu gibi çok hızlı bir tren yapıldı. Bizim azametlû, devletlû kişilerimiz bu trenlere binmeden önce mutlaka Haydarpaşa VIP salonunda ağırlanırlar.
  ~ Yanlış anlaşılmasın, benim yazılarımı okusun demiyorum. Lakin yazdığımı bilmemesini kınıyorum.
  ~ Geçenlerde yazmıştım: İki kişiyle konuşuyoruz, önlerindeki masanın üzerinde bir Millî Gazete var. Bulundukları müessese gazeteye abone imiş. Laf arasında bana “Şimdi ne yapıyorsunuz? Bir yerde yazıyor musunuz?” diye sordular. Millî Gazete’de yazıyorum deyince şaşırdılar. Gazeteyi karıştırmaya başladılar. Birkaç defa karıştırdılar, yazımı bulamadılar. Nah işte şurada deyince şaşırdılar. “Bulamayız tabii, çünkü resmini yazının başlığına koymamışlar” diye mırıldandılar.

- Nasıl bir sürpriz bu?

- Türkiye’de devlet malları satılırkenABD, özel şirketin bile satışına karşı

- İKÖ, BM’den daimi temsilcilik istiyor

- Ülke soyulurken neredeydiniz?
 

GIRIS SAATI(TSI) : 15:02:19
GIRIS SAATI(GMT) : 13:00
KATEGORISI       : \ULUSLARARASI\EKONOMI
BASLIGI          :

î Başa
EU expansion chief confidence bloc will keep word to Turkey   
UYARI            : TEKRAR
 
    BRUSSELS, June 29 (AFP) - EU enlargment chief Olli Rehn voiced
confidence Wednesday that leaders of the 25-member bloc will keep
their word to start EU entry talks with Turkey in October, despite
the grouping's current crisis.
    Presenting roadmap-style plans for EU membership talks due to
start on October 3, he said he had "no resaon to think that leaders
of EU will not stick to their word."
    The EU commission also reiterated that the talks were an
"open-ended" process -- meaning that ultimate EU accession by the
vast mostly-Muslim country cannot be guaranteed.
    "The shared objective of these negotiations is accession. These
negotiations are an open-ended process, the outcome of which cannot
be guaranteed beforehand," said a statement.
    bpi-mt/ns
   
GIRIS SAATI(TSI) : 15:29:04
GIRIS SAATI(GMT) : 13:27
KATEGORISI       : \ULUSLARARASI
BASLIGI          :

î Başa
Crisis-hit EU sticks to Turkey talks date    ATTENTION - ADDS quotes from statement, background ///
UYARI            : TEKRAR
 
   
    BRUSSELS, June 29 (AFP) - The European Union is sticking by
plans to start entry negotiations with Turkey in October, the EU
commission said Wednesday as it finalized proposals for the talks
clouded by the bloc's constitution crisis.
    But the EU commission also reiterated that the talks were an
"open-ended" process -- meaning that ultimate EU accession by the
vast mostly-Muslim country cannot be guaranteed.
    "The shared objective of these negotiations is accession. These
negotiations are an open-ended process, the outcome of which cannot
be guaranteed beforehand," it said in a statement.
    EU pledged in December to start EU entry talks with Ankara on
October 3, provided it fulfilled strict conditions including signing
a customs accord with the EU's 10 new member states including
Cyprus.
    But the plans have been clouded by French and Dutch voters'
rejection of a first-ever EU constitution, which has plunged the
bloc into an unprecedented crisis.
    Rehn said the reasons for the EU's strategic decision to offer
Turkey the prospect of membership remain valid.
    "It is in Europes interest to have a stable, democratic,
prosperous Turkey that adopts and implements all EU values, policies
and standards," said Rehn, adding that the start of talks reflects
"reforms already achieved in Turkey."
    "It gives this country a chance to demonstrate, through a fair
and rigorous negotiation process, whether it is able to meet fully
all the criteria required to join the EU.
    But he conceded that public opposition to Turkey's EU membership
-- which emerged as a key factor in the French and Dutch "no" votes
-- has to be taken into account by EU leaders.
    "We all know that it will be a long and difficult journey and we
have to take into account the concerns of citizens," he said.
    The EU official also acknowledged that the idea of offering
Turkey a "privileged partnership" with the EU rather than full
membership was likely to play a part in the political debate in
coming months and years.
    He reiterated language used by EU leaders last December to
suggest the prospect if Turkey does not ultimately win EU entry.
    "If Turkey is not in a position to assume in full all the
obligations of membership it must be ensured that Turkey is fully
anchored in the European structures through the strongest possible
bond," he said.
    mt/ec
    
 


î Başa
Saatte 360 km yapan tren
Mehmet Şevket Eygi
28.06.2005

Japonya’da dünyanın en hızlı treni denemelere başlamış. Denemeler iki yıl sürecekmiş. Bu trene özel demiryolu yapımının son kısmı tamamlanınca normal seferler 2011’de başlayacakmış. Hızı saatte 360 km olacakmış.
Konuyla ilgili bilgileri 28 Haziran 2005 tarihli Le Figaro gazetesinde okudum.
Şu anda dünyanın en hızlı treni Fransa’da seferler yapıyormuş ve saatte 320 km hızı varmış. Japonya’dakilerin hızı ise saatte 275 km imiş. Bizde İstanbul ile Ankara arasında böyle trenler çalışsa Fransızların hızı ile iki şehrimizin arasındaki yolculuk bir buçuk saatte yapılabilecektir. Yani trene bineceksiniz, biraz kitap ve dergi okuyacaksınız, bir kahvaltı yapacak veya yemek yiyeceksiniz, kahvenizi bitirmeden tren hedefine varmış olacak.
Japonlar, ülkelerindeki zelzelelere karşı trene özel bir fren sistemi koymuşlar. Âniden yer deprenmeye başlarsa, o hızlı alamet kısa zamanda durabilecekmiş.
Bu treni sefere koyacak şirketin sözcüsü, “Gayemiz sadece hız değildir. Aynı zamanda gürültüsüz ve sarsıntısız bir tren gerçekleştirmek istiyoruz” demiş.
Şimdi biz Türkiyeliler takkelerimizi önümüze koyalım ve düşünmeye başlayalım.
Çok yakın bir tarihte ne yapmıştık? î Başa Japonlar, Fransızlar, İngilizler, Almanlar, İtalyanlar gibi hızlı tren yapacak aklımız ve tekniğimiz olmadığı için, eski ve demode hatlarda “Hızlandırılmış tren” koşturmaya kalktık. Bir kaç deneme seferinden sonra “Tamam bu iş oldu” dedik ve normal seferlere başladık. Sonunda birkaç hafta sonra büyük bir facia meydana geldi, tren yoldan çıktı yüze yakın vatandaş hayatını kayb etti, ayrıca yüzlerce yaralı... Halbuki, Teknik Üniversite profesörleri “Bu tren yoldan çıkar” şeklinde rapor vermişlerdi. Onları dinleyen olmadı.
Bizde hızlı trenin önünde üç büyük engel vardır:
Birincisi:
İlim ve teknik konusunda ileri, başarılı ve yeterli değiliz.
İkincisi:
î Başa İdarecilerimiz ve bürokratlarımız bu işler için gerekli ehliyete ve liyakate sahip değil.
Üçüncüsü:
Bizdeki büyük otobüs şirketleri böyle bir şeye izin vermezler. Çünkü otobüsle yolcu taşıma işinde milyarlık rantlar vardır.
Merhum Turgut Özal vaktiyle tren taşımacılığını kötülemiş, trenlerin komünist sistemlerin taşıma vasıtası olduğunu söylemişti. Dünyanın en ileri, en medenî, en gelişmiş ülkelerinde çok güvenli, çok hızlı, çok rahat trenler çalışmaktadır. Bu trenler uçaklarla rekabet etmektedir.
î Başa Türkiye istese, İstanbul ile Ankara arasında böyle bir treni, yapımını meselâ Japonlara vererek gerçekleştirebilir. Lakin bizde böyle bir kafa ve vicdan yoktur.
Fransa’da olduğu gibi bir buçuk saatten vaz  geçtim, ben bu iki şehrimiz arasında yolculuğun üç saate indirilmesine bile razıyım. Sabah yedide Haydarpaşa’dan bineceksin, saat onda Ankara’da olacaksın. İşlerini görüp akşama tekrar evine döneceksin.
İstanbul Ankara arasında uçak yolculuğu çok zahmetli ve külfetlidir. Yolculuk havada sadece 45 dakika sürüyor ama tayyareye bininceye kadar insanın çekmediği kalmıyor. Defalarca X-ışınlı cihazlardan geçiliyor. Tabiî ki, bunun insan sağlığına zararı var. Bu gibi ışınlara sık sık ve fazla miktarda mâruz kalanlar vahim hastalıklara yakalanabilir.
Uçağa bin, yerine otur, kemerlerini bağla... Hostesler, uçuş emniyeti ile nutuklarına başlarlar. Bir bardak içecek, yanında bir kek, sonra iniş... Bazen rötar olur, havaalanında veya uçağın içinde bekleyip durursunuz. Bir keresinde Ankara’dan uçağa bindik, lakin bir türlü havalanmıyor. Neymiş efendim, birtakım önemli şahsiyetler gelecekmiş, bu yüzden uçağı bekletiyorlarmış. Bu önemli kişiler kendilerini Hindistan racası mı sanıyor? Efendilerimiz, beylerimiz gelecek ya, halk beklesin. Halkı köle gibi gören, eşek yerine koyan bu herifleri hiç sevmiyorum, kendilerine zerre kadar saygı beslemiyorum.
Efendi bir önemli kişi halkı hor görmez, halka tepeden bakmaz.
Bazen şehirde gezerken bir yerde trafiğin kesilmiş olduğuna şahit oluyorum. Otomobil ve başka vasıta geçirilmiyor, kuş uçurulmuyor. Öteki taraflarda trafik altüst olmuş. Bölgedeki düzen bozulmuş. İş sahipleri mağdur edilmiş. Neymiş efendim bir kodaman o yoldan geçecekmiş... Böyle kodamanlar olmaz olsun!
î Başa Havaalanlarındaki VIP salonları da tam bir rezalettir. Hani imtiyazsız, sınıfsız bir millettik. Milletin vekilleri olan birtakım kişilerin havaalanlarında lüks mekanlarda keyif içinde oturmaları, zevk ve sefa ile çaylar kahveler içmeleri reva mıdır? Halk koşuşsun, terlesin, yorulsun, beylerimiz oh kekâh... Bu ne biçim demokrasidir.
î Başa Faziletli bir kodaman, makamı ve mevkii ne kadar yüksek olursa olsun VIP salonuna gitmez, halk arasında, halk gibi yolculuk yapar.
Hiç bir şeye yanmam bu VIP salonlarına birtakım anti-VIP’lerin girmesine ve oralarda keyif çatmalarına yanarım.
Süleyman Demirel zamanında, Hazretin “Onlar benim canlarımdır, ciğerlerimdir...” dediği canlardan biri İstanbul havaalanının VIP kapısından geçmeye kalkmış, ilgililer izin vermemişler. Adam hiddetinden mosmor olmuş, kan beynine çıkmış, kendini kaybetmiş. Öyle ya, nasıl olur da onun gibi can olan ciğer olan önemli ve mönemli bir şahsiyete böyle bir terbiyesizlik yapılır. Elleri titreyerek, kelimeler diline dolaşarak Ankara’ya telefon etmiş, ağlarcasına, boğulurcasına “Büyük rezalet, büyük skandal, beni VIP salonuna sokmuyorlar...” demiş. Anında birtakım yerlerdeki telefonlar çalmış, zılgıtlar verilmiş, azarlamalar yağmur gibi yağmış... Ve bizim canlar ciğerler parçası pür-azamet, pür-tantana, pür-heybet salonuna girmiş...
Rezalet rezalet rezalet...
î Başa Farz edelim bizde de Japonya’da olduğu gibi çok hızlı bir tren yapıldı. Bizim azametlû, devletlû kişilerimiz bu trenlere binmeden önce mutlaka Haydarpaşa VIP salonunda ağırlanırlar.
Bir kısım halkı anlamakta güçlük çekiyorum. Bir ay önce, taşradan gelmiş elli yaşlarında birzatla karşılaştım. Beni görünce boynuma sarıldı, yanaklarımdan öptü, heyecandan gözleri yaşardı. “Hey gidi o eski günler” dedi. Çocukmuş, babası 1960’lı yılların sonlarında her gün bir BUGÜN gazetesi alırmış, heyecanla okurlarmış. Bazı toplu sabah namazlarına katılmışlar. “Biz sizin yazılarınızla büyüdük, yetiştik... BUGÜN gazetesi bize şuur verdi” dedi.
Bu muhteremin, benim 14 yıldan beri Millî Gazete’de günlük yazılar yazdığımdan haberi yoktu. Gazeteciliği bırakmış olduğumu sanıyordu.
İyi niyetli, temiz, heyecanlı bir Müslümandı ama gayet saftı, ayakları yerde değildi.
î Başa Yanlış anlaşılmasın, benim yazılarımı okusun demiyorum. Lakin yazdığımı bilmemesini kınıyorum.
î Başa Geçenlerde yazmıştım: İki kişiyle konuşuyoruz, önlerindeki masanın üzerinde bir Millî Gazete var. Bulundukları müessese gazeteye abone imiş. Laf arasında bana “Şimdi ne yapıyorsunuz? Bir yerde yazıyor musunuz?” diye sordular. Millî Gazete’de yazıyorum deyince şaşırdılar. Gazeteyi karıştırmaya başladılar. Birkaç defa karıştırdılar, yazımı bulamadılar. Nah işte şurada deyince şaşırdılar. “Bulamayız tabii, çünkü resmini yazının başlığına koymamışlar” diye mırıldandılar.
Toplumumuz, halk, gençlik ne hale gelmiş... Geçen gün üniversiteli bir gence “acele” kelimesinin mânasını sordum, bilemedi. Bir başkası seviyenin mânasını bilmiyordu.
Lisansız, edebiyatsız, dikkatsiz, hafızasız, tepkisiz, meraksız bir toplum olduk. Böyle toplumlar sürü gibidir.
Bilhassa Avrupa’daki vatandaşlarımızın, gurbetçilerin nasıl aldatıldığını biliyorsunuz. Birkaç açıkgöz gidiyor, holding kuracağız diye büyük paralar topluyor ve sonunda sermayeler kediye yükleniyor.
Bu saflıkla nasıl adam olacağız bilmem ki...

 


î Başa
Nasıl bir sürpriz bu?

İran’ın, ABD tehdidine rağmen Avrupa ile diyaloglarının güçlü olduğunu, nükleer silahlara ulaştığında dokunulmazlık zırhına bürüneceğini unutmayalım. Ama unutmamamız gereken en önemli şey; İran’ı ABD ve İsrail’in gözüyle değil, kendi gözlerimizle görmemiz gerektiğidir!
Seçim sonuçlarına saygı duymayanları için, özgürlük de, demokrasi de, meşruiyet de ABD çıkarlarıyla örtüştüğü zaman değer ifade ediyor. ABD’nin bölgesel ve küresel çıkarlarına ters düşen her söylem ve hareket, kaynağını nereden alırsa alsın onlara göre asla meşru değildir. Bu, sadece İran için değil, Türkiye dahil, bölgedeki her ülke için geçerlidir. Bugün Türk-Amerikan ilişkilerindeki soğukluğu sorgulayanların, neden sürekli Türkiye’yi mahkum edip ABD’yi haklı çıkardığının cevabı işte burada.
Ancak bana göre İran halkının tercihinde güvenlik endişesi çok büyük rol oynadı. Her taraftan kuşatılmış bir ülkede bundan daha doğal ne olabilir? İran’ın doğusundaki Afganistan ABD işgali altında. Pakistan ABD üsleriyle dolu. Batısındaki Irak ABD işgali altında. Daha batısındaki Suriye ve Lübnan’a yönelik müdahaleler ortada. Türkiye’de ABD üsleri var ve Türkiye ABD ile müttefik. Güneyi, yani Basra Körfezi ABD denetiminde, bölgedeki emirlikler ABD’nin adeta işgali altında ve üslerle dolu. Kuzeyindeki Azerbaycan ABD üsleriyle donatılıyor. Yine Gürcistan son renkli darbeyle tamamen ABD’nin kontrolüne girdi. ABD ayrıca Türkiye’den hem güneyde hem de Karadeniz’de yeni üsler istiyor. Bütün yönlerden kuşatılmış, her an saldırıyla tehdit edilen bir ülkenin halkı ne düşünür? Seçimden hemen önce İran’ın petrol kaynaklarının yüzde seksenini barındıran Huzistan’daki ve Tahran’daki patlamaları düşünelim... ABD ve İsrail, Huzistan’daki Arap örgütleri besleyip büyütüyor ve onların mücadelesini “İntifada” olarak niteliyor. Dahası, yakında İran’daki Kürtler üzerinde yeni bir çalışma başlatılacak: Örgütlenmeleri güçlendirilecek ve askeri olarak eğitilecekler. Özel operasyon birlikleri kurulacak. Daha önce Halkın Mücahitleri örgütüyle resmen anlaşma imzalanmıştı. Türkiye’nin PKK konusunda buraya dikkat etmesi gerekiyor!..
İran halkının tercihini etkileyen en temel faktör bu tehdit algılamasıdır. Kuşatılmış bir ülkenin savunma refleksidir. İngiliz Guardian gazetesi, “Rafsancani’nin temsilcileri ile İngiliz yetkililerin seçim öncesi Tahran’da biraya geldiğini ve İran’ı Batı’ya yakınlaştıracak planları görüştüğünü yazdı. Kendini “İran’ın son şansı gören” Rafsancani böyle kaybetti. ..
İran’ın bölgesel güç olduğunu, ABD tehdidi altında olmasına ve kuşatılmışlığına rağmen etkin bir dış politika yürüttüğünü, Asyalı güçlerin desteğine sahip olduğunu (Rusya, Çin, Hindistan-milyarlarca dolarlık enerji ve silah anlaşmaları), ABD tehdidine rağmen Avrupa ile diyaloglarının güçlü olduğunu, Irak başta olmak üzere Ortadoğu’da hareketli ve etkin bir diplomasi yürütebildiğini, nükleer silahlara ulaştığında dokunulmazlık zırhına bürüneceğini unutmayalım. Türkiye’nin, yakın gelecekte İran ve Suriye konusunda hayati kararlarla yüzleşeceğini de… Ama unutmamamız gereken en önemli şey; İran’ı ABD ve İsrail’in gözüyle değil, kendi gözlerimizle görmemiz gerektiğidir!
28.6.2005 / İBRAHİM KARAGÜL / YENİ ŞAFAK
 


î Başa
Türkiye’de devlet malları satılırkenABD, özel şirketin bile satışına karşı

Türkiye’ye özelleştirme konusunda baskı yapan ABD’de, özel bir petrol şirketi Çin tarafından satın alınınca “ulusal güvenlik” tartışmaları alevlendi. Chevron’un daha önce 16.6 milyar dolara satın almayı kararlaştırdığı Unocol’a son dakika atağıyla geçen hafta 18.5 milyar dolar öneren Çin firması CNOOC, ABD’de “ulusal güvenlik” tartışması başlattı. Çinliler, bir yandan Unocal yetkililerini satışa onay vermeleri için ikna etmeye çalışırken, diğer yandan politik baskıyla karşılaşmamak için ABD’ye sunacağı güvence paketi üzerinde çalışıyorlar. 18.5 milyar dolarlık satın alma önerisiyle ilgili ayrıntıları da açıklayan Çin şirketi CNOOC’un 3 milyar dolarlık kısmı özkaynaklarından karşılayacağı, yatırım bankaları Goldman Sachs ve JP Morgan’den 3 milyar dolarlık köprü kredisi kullanacağı, kalan miktarı da ağırlıklı olarak Çin kamu bankalarından sağlayacağı kredilerle ödemeyi planladığı bildirildi. Unocal’ın Çinlilere satışına karşı çıkan bazı ABD’li senatörlerin “Satın almada kamu kaynaklarını kullanacak olması nedeniyle CNOOC’un girişiminin engellenmesi” için Bush yönetimine baskı yaptığı kaydediliyor. Söz konusu çevreler, ABD’nin stratejik petrol rezervlerinin CNOOC’un eline geçmesine de “ulusal güvenlik” kaygılarıyla karşı çıkıyorlar. Unocal’ın petrol arama ve sondaj teknolojisinin Çin’in eline geçecek olması da ABD’de bazı kesimleri endişelendiriyor. Unocal’ı satın alma planının engellenmesini istemeyen Çin’in üçüncü büyük petrol şirketi CNOOC’un vereceği güvenceler arasında, “ABD’nin stratejik petrol rezervini oluşturan üretim sahalarıyla boru hatlarının satılması ya da özel bir yönetime devredilmesi” seçeneğinin de bulunduğu ifade ediliyor.
 
İKÖ, BM’den daimi temsilcilik istiyor


î Başa
İKÖ, BM’den daimi temsilcilik istiyor


Yemen’in Başkenti Sana’da yapılan 32. İKÖ Dışişleri Bakanları Toplantısı’nda konuşan Genel Sekreter Ekmeleddin İhsanoğlu, İKÖ’nün BM Güvenlik Konseyi’nde daimi temsilciliğe sahip olması gerektiğini söyledi. İhsanoğlu, İslâm toplumlarının kurtuluşunun tek garantisinin kalkınma olduğuna dikkat çekti.

SANA
İslam Konferansı Örgütü (İKÖ) Genel Sekreteri Prof. Ekmeleddin İhsanoğlu, “Kalkınma ve reformun, İslam toplumlarının kurtuluşunun tek gerçek garantisi olduğunu” söyledi.
İhsanoğlu, Yemen’in başkenti Sana’da yapılan 32. İKÖ Dışişleri Bakanları toplantısının açılışında yaptığı konuşmada, “Kalkınma ve reformlar, İslam toplumunun kurtuluşunun ve bizimle gelişmiş dünya arasındaki boşluğun felaket boyutuna dönüşmeden daraltılması için tek gerçek garantidir” dedi.
Konuşmasında İKÖ’de yapılması planlanan reformlarla ilgili ayrıntılı bilgiler veren İhsanoğlu, İKÖ’nün BM Güvenlik Konseyi’nde daimi temsilciliğe sahip olması gerektiğini sözlerine ekledi.
Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül, İslam toplumlarının, ekonomik ve sosyal reformlar konusunda önemli ilerleme sağladıklarını söyledi. Gül, 32. İslam Konferansı Örgütü (İKÖ) Dışişleri Bakanları Toplantısı’nın açılış konuşmasında, İKÖ Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu’nun çok sesliliğe olan bağlılığı ve bölgesel ve küresel konulara vizyonel yaklaşımının, İKÖ içinde reform ve yeniden canlanma yönünde bir eğilimin inşasına katkı sağladığını belirtti. Filistin davasının İKÖ’nün siyasi gündeminin en öncelikli konusu olmayı sürdürdüğünü kaydeden Gül, İhsanoğlu’nun Filistin’i ilk ziyaretinin, Filistinlilere siyasi ve moral destek sağlanması yolunda önemli bir girişim olduğuna işaret etti. (a.a)
 


î Başa
Ülke soyulurken neredeydiniz?

Tatilini eşiyle Londra'da geçiren vali bey, bindiği otomobilin değerini sorgulayanlara, "Alnım ak, istediğim arabaya binerim" diyebiliyor... Devlet büyüklerine hizmet veren VIP salonundan eş uğurlayan batık banka sahibi, "Ben yıllardır burayı kullanıyorum, devlet hizmet madalyası sahibiyim" meydan okumasında... El konulmuş bankasının borç taahhütlerini yerine getirmeyen genç işadamı, el koyma operasyonu babasının şirketlerine ulaşınca, "Siyaset yapıyorlar" diye bağırıyor... Bağıran gencin cumhurbaşkanlığına kadar çıkmış amcası ise, "Bu, ailemize yönelmiş bir operasyon" itirazlarında...

Türkiye'den bir günlük 'isyan' görüntüleri bunlar... Milletin bu gelişmeleri biraz ibret, biraz da şaşkınlıkla izlediğine hiç kuşku yok.

Türkiye bir dönemde fena halde soyuldu. Resmiye yakın rakamlar soygunun faturasını 200 milyar dolar olarak belirlemiş durumda. Türkiye'nin toplam borçlarına eşdeğer bir rakam bu. Kimi ticareti kötüye kullanarak, kimi bankaların içini boşaltarak, kimi işlemlere göz yumarak, kimi de siyasî destek sağlayarak soygunun gerçekleşmesini sağladı. Türkiye'nin mâruz kaldığı ekonomik krizlerde bu soygunların payı hiç de az değil.

Burada herkesi aynı kazanın içerisine atıp kaynatacak değiliz. Ekmeğini alın teriyle kazanan, milyonlarına milyonlar katarken ürettiği değeri ülkenin ve insanının emrine sunan pek çok saygıdeğer işadamı var. Her devlet görevlisi menfaat karşılığı soyguna göz yummadığı gibi, her politikacı da bu süreci kışkırtmış değil. Sayıları hiç de çok olmayan 'işadamı' kılıklı soyguncu, oturduğu koltuğu kendisini zengin etmek için kullanmaktan çekinmeyen birkaç açgözlü bürokratın göz yummasıyla, sistemden nimetlenen politikacılar sayesinde gerçekleştirdi soygunlarını...

Şimdi bunlardan hesap sorma zamanı. Yalnız soyguncu işadamından değil, menfaatçi bürokrat ve uyanık politikacıdan da... Mahkemeler bu yüzden fazla mesai yapıyor; Yüce Divan geceli-gündüzlü çalışıyorsa bu sebepten... Süreç tamamlandığında ortaya bir tablo çıkacak ve o tablo bize ülkemizin kimler tarafından, hangi politikacıların yönlendirmesiyle, ne tür bürokratların göz yummasıyla soyulduğunu açıkça gösterecek...

Hepimizin, önce kendimize, sonra da yakınlarımızdan başlayarak başkalarına şu soruyu yöneltmesinin tam zamanı: "Türkiye soyulurken sen ne yapıyordun?"

Bu soruya muhatap ettiğimiz kişilerden bazısının soygunlarla doğrudan bir ilgisi hiç olmadı. Ancak, acaba dolaylı bir ilişkisi de olmadı mı? Sözgelimi, aileden birileri kamu malını soyarken dikkatleri başka yöne çevirme kurnazlığı bir 'ilişki' sayılmaz mı? Hatta, kendisi ve yakınları tertemiz olsa bile, soygunu ortaya çıkarmaya ayıracağı vakti ve enerjiyi, dikkatleri başka yöne çekmeye çalışanların ekmeğine yağ sürecek biçimde heba edenleri az mı suçlu sayacağız?

Türkiye'yi birkaç kişi soydu, az sayıda bürokrat rüşvet karşılığı olanlara göz yumdu, sistemden çıkar sağlayan politikacı da herhalde ellerimin parmaklarıyla saymaya yetecek kadardır. Ancak, onlar bunu yaparken, onbinler dikkatleri dağıtan işlere bulaştı, yüzbinler onların temelsiz iddialarına aldandı, milyonlar da olan-bitene hiç ses çıkartmadı. Kısacası pek azımız mâsumuz...

Bu dönem farklı ve öyle de olmak zorunda. Bu sebeple, aileden zengin bile olsa, devletin valisi, Londra'da "İstediğim arabaya binerim" efelenmesini yapamaz, bankasına el konulan işadamı, "VİP benim ikinci adresim" kolaycılığına kapılamaz, oğlu ve yeğeninin yaptıklarını seyretmekle yetinenler "Bu siyasî bir operasyon" diye babalanamaz... Efelenmemeli, kapılmamalı, babalanmamalı...

Millete de bir uyarım var: Türkiye'nin bağırsakları temizleniyor; ne yapalım, kokulara tahammül edeceğiz...


Hosted by www.Geocities.ws

1