ANA SAYFA

GÜNCEL İNDEKS

 

 


- Mâlumlar Mâhutlar

- Güneri: Ülkemiz zayıflatıldı  milli gazete 28 Haziran 2005
  ~ Oval ofis görevlendirdi

- Irak Dünya Mahkemesi Vicdan Jürisi, Bush ve Blair hakkındaki kararını açıkladı
  ~ En ahlaksız savaş suçluları
  ~ En az 100 bin insan öldü
  ~ O aranıyor!..

- World Tribunal on Iraq condemns US, Britain 27 Haziran 2005

- Is Islamic banking Islamic? 27 June 2005

- AKP’LİLER HAKKINDA SUÇ DUYURUSUNDA BULUNAN YALÇIN KÜÇÜK, ŞİMDİ DE SEZER’E MEKTUP YAZDI! Haber Vitrini 

- Bush-Blair hakkındaki karar bugün ! Haber 3 - 27 Haziran 2005
  ~ 750 bin ton radyoaktif atığı dünyaya atmaya karar veren ABD'nin hedefleri arasında Balkanlar, Ortadoğu ve Irak da vardı. Irak'ta araştırma merkezlerini yok ettiler. Bilim adamlarını ya öldürdüler ya da Irak dışına sürdüler.

- Yüzbaşı Aydın'ın hikayesi Yeni Şafak 25 Haziran 2005

- Sapıtanların Vebali Size Ait Olacaktır! Mehmet Şevket Eygi 24 Haziran 2005 
  ~ Katolikler, kendi dinlerinde tolerans gösteriyorlar mı, “Müslümanlar da ehl-i necattır” diyorlar mı? Demiyorlar. Tam aksine “Kilise dışında kurtuluş ve selamet yoktur” diyorlar.

- Yine onlar, yine bor... Kulis Ankara 22 haziran

- Kâzım Karabekir Paşa “İstiklâl Mahkemesi”nde! Mustafa Müftüoğlu 23 Haziran 

- ORG. BÜYÜKANIT, YUNANİSTAN'DA TÜRKİYE'YE MESAJ VERDİ... 24 Haziran 2005 Haber Vitrini (iha)  
 


î Başa
Mâlumlar Mâhutlar
Mehmet Şevket Eygi
27.06.2005
BİR MÜSLÜMAN -  Son büyük zelzele Allah’ın bir cezasıydı. Çok günah işlendi, isyan edildi, yeryüzü fesada verildi; Cenâb-ı Hak cezalandırdı...
MÂLUM ve MÂHUTLAR - Vay gerici vay!.. Çağdışı... İmdat, irtica var!.. Hangi devirdeyiz be adam! Konuşturmayın böylelerini... Cart curt... ve saire ve saire...
ONLARDAN BİRİ – Büyük kâhin (Yahudilikten Katolikliğe dönmüş, gerçekten dönmüş mü, o da belli değil...) bundan yüzyıllar önce çağımızda olacak önemli hadiseler hakkında kehanette bulunmuş, İkiz Kulelerin yıkılacağını, Irak savaşını haber vermiş; bundan sonra olacak dehşetli olayları, üstü kapalı olarak bir bir söylemiş...
MÂLUM ve MÂHUTLAR -  Vay canına be... Bravo Nostradamus’a... Monşer, ne kadar ilginç... Bitiyorum şu Nostradamus’a... Ah Nostradamus, vah Nostradamus... Ne de olsa bizim Nostradamus, bizden Nostradamus...
BİR MÜSLÜMAN – Darvin teorisinin hiçbir bilimsel tarafı yoktur. Şimdiye kadar yüz kere çürütülmüştür. Siyaset ve iktisatta Marksizm neyse, felsefe ve biyolojide Darvinizm odur. Müslümanlar bu çürük, bilimdışı, mesnetsiz teoriyi kabule mecbur değillerdir. Biz Yaratılış inancına bağlıyız.
MÂLUM ve MÂHUTLAR - Sus gerici sus! Yahu ne günlere kaldık... Herif insanın maymundan türediğini inkâr ediyor... Bilimdışı, çağdışı kafa!.. Konuşturmayın, susturun, ağzını tıkayın... Ciyak miyak...
BİR MERAKLI SORAR– İnsanın maymundan türediğini iddia ediyorsunuz, anne tarafından mı, baba tarafından mı?
ONLAR – Zevzekliği ve edepsizliği bırak... Şimdi zabıt tutar, 312’nci maddeyi ihlâlden seni şikâyet ederiz.
O KİŞİ – TCK 312’nci maddenin benim söylediğimle ne alâkası var?
ONLAR – Olmaz olur mu? Sen Darvincilerle, Darvinci olmayanlar arasında fitne fesat çıkartıyorsun, toplumun huzurunu bozuyorsun.
BİR MÜSLÜMAN –  Onlar İki Kimliklidir, Müslüman gibi görünüyorlar ama değiller. Böylelerinin benim dinime, inançlarıma, ibadetlerime karışmaya ne hakları var?
ONLAR – Sus Acı Soğan sus!.. Sizi kendi halinize bırakırsak, bu ülkeyi, bu halkı, bu devleti gericilik karanlıklarına götürürsünüz. Senin istediğin din, inanç ve inandığı gibi yaşamak  hürriyeti İngiltere’de, ABD’de, İsveç’te, Norveç’te olur ama Türkiye’de olmaz, durum müsait değildir. Fazla konuşup durma...
ONLAR – Ezan Türkçe okunsun, namazda Kur’ân’ın Türkçesi kıraat edilsin.
MÜSLÜMAN – Siz hiç namaz kılmıyorsunuz, camiye de gelmiyorsunuz, ezana, ibadete ne karışıyorsunuz?
ONLAR – Biz bu memleketi sokakta bulmadık. Bu günlere gelinceye kadar ne kadar çalıştık, çabaladık. Elbette karışırız.
MÜSLÜMAN – Siz Türklere ve müslümanlara “Acı Soğan” diyormuşsunuz. Sonra da Türkçülük, Türkçecilik taslıyorsunuz, olur mu böyle şey?
 ONLAR – Niçin olmasın? Biz yapıyoruz, pekâlâ oluyor.    
MÜSLÜMAN – Biz sizin İbranice, Ladino ibadetinize ve dualarınıza karışıyor muyuz?
ONLAR – Artık sen çizmeden çok yukarı çıktın, haddini fazla aştın... (Üzerine yürürler ve zavallıyı tekme sille döverler.)
*
“Büyük bir çalgı evinden, çalgı ve çalmak sesleri gelir... Kanunlar çalınır, kemanlar çalınır, santurlar çalınır, udlar çalınır, saksafonlar çalınır, gitarlar çalınır, defler çalınır, darbukalar çalınır, davullar çalınır, çal babam çal... Para çalınır, cep telefonu çalınır, otomobil çalınır, devlet malı çalınır, belediye malı çalınır, halkın malı çalınır, saçı bitmedik yetimin hakkı çalınır, gözü yaşlı fukaranın nafakası çalınır... Çal yavrum çal... Havada notalar uçuşur.: Sol, sol, sol... La, la, la... Do re mi fa... Konser sonuna yaklaşmaktadır, bütün çalgılar cehennemî bir hızla ve dehşetle kakafonik senfoniyi çılgınlar gibi, deliler gibi çalarlar... Çalalım ey yaren, bu demler çalma zamanıdır... Kanun çalalım, gitar çalalım, borazan çalalım, klarnet çalalım, darbuka çalalım, davul zurna çalalım... Hem  çalalım, hem oynayalım... Bu vatan bizimdir... Çalalım, çırpalım, boş oturmayalım...”
*
SALAK ANA ABA – Biricik oğlumuz, Tuncer’imiz, (Tuncer 15 yaşındadır) öyle ucuz bir cep telefonu, ne sen ciğerparemize yakışır, ne de bizim gibi anlı, şanlı, lüküs hayatlı, konforlu monforlu bir ana babaya... Al sana bak, doğum yıldönümünde 1000 dolarlık modern mi modern, harika bir cep telefonu. Hem telefon, hem dijital fotoğraf makinesi, hem de şu düğmesine basılınca parfüm kokuları çıkartıyor. Hafızası var... Mesaj alıp veriyor... Daha bitmedi: Yarım saatte bir içinden zart diye bir ses çıkıyor, iki saatte bir de ilaveten zurt diyor. Bir kedinin yakınına konulunca “Miyav, merhaba kedicik” diyor, bir köpeği görünce onu “Hav, hav” diye selamlıyor, papağanlarla da, kuş hangi dili konuşuyorsa o dille yarenlik yapabiliyor. Al yavrum al!
TUNCER- Siz ana babaların en güzeli, en harikasısınız. (Koşarak yeni telefonuyla caka satmak üzere Enferiya çarşısına gider...)
(Tuncer’in anne babası telefonla aranır... “Alo, oğlunuz İlkyardım Hastanesinde yoğun bakıma alındı... Acele geliniz...” Bay lüküsle, bayan lüküse deliler gibi hastaneye koşarlar. 1000 dolarlık, bin marifetli, zart zurtlu, lüküs cep telefonu yavrularına uğurlu olmamıştır. Kapkaççıların hücumuna uğramış, feci şekilde yerlerde sürüklenmiş, ağır yaralanmıştır... Feryadlar kopartırlar, ağlarlar, ağlarlar, ağlarlar...)
BİR DAİREDE – Çocuğumuz cep telefonu yüzünden saldırıya uğradı, yaralandı, hakkımızı istiyoruz, cep telefonumuzu istiyoruz!..
DAİREDEKİ ZAT – Sayın bayan, sayınbay... Yapacak hiçbir şeyimiz yoktur. Biz bile kapkaççıların şerrinden kendimizi, çoluk çocuğumuzu koruyamıyoruz...
(Vah, vah!.. Eyvah!.. Efsus ki efsus... Tüh tüh..)
KAFASI FAZLA ÇALIŞMAYAN, SALAKÇA ANNE BABALARA UYARI – Aklınızı başınıza toplayın, canlarınız ciğerleriniz yavrularınıza lüks gösterişli, pahalı, cazibeli cep telefonları almayınız! Aldıysanız, bunları onların ellerinden alınız. Yerine maddi değeri çok az olan (90 YTL’yi geçmesin...) telefonlar veriniz, aksi takdirde lüks, caka satmak, gösteriş, türedilik, ne oldum deliliği size çok pahalıya, çok acıya mal olur... Gelin söz ve öğüt dinleyin.
*
İstanbul’un Trakya tarafında büyük bir göle bakan “korunmuş” bir villalar sitesi... Villalar tripleks, teraslarında yüzme havuzu var... Yabancı bir ülkeye geçermiş gibi bir kapıdan giriliyor, Cennet gibi bahçeler içinde... Her villa iki buçuk milyon dolarmış. Yeni satın alınan bu villalardan birinden balyoz sesleri geliyor. Sahipleri mutfak ve banyodaki pembe Brezilya granitlerini beğenmemişler, onları kırdırıyorlar, yerine açık eflatun granitler döşetiyorlar. Salonda bir bar var, içi çeşit çeşit, en pahalısından, ithal malı viskiler, cinler, likörler, konyaklar, şampanyalar, kırmızı ve beyaz şaraplar... Çın, çın, çın... İçelim!... Uygarlığın şerefine, lüks hayatın şerefine, çağdaşlığın şerefine içelim, yine içelim, tekrar tekrar içelim... Ha ha ha, ho ho ho, hi hi hi... Hangi devirdeyiz, zina suç olamaz... Biz Türkiyeliler hayvanlar kadar hür olamayacak mıyız?.. Bırakınız eşcinseller bizde de kendi aralarında evlenebilsinler, belediyeler onların nikâhlarını kıysınlar... Bir mutluluk, bir sefa, bir keyif olsun ki, âlemde benzeri bulunmasın... Hah hah hah, hoh hoh hoh, hih hih hih... Çin çin çin... Hayat ne güzel, yurdumuz ne güzel, biz ne güzeliz.
28.06.2005
 
 


î Başa
Güneri: Ülkemiz zayıflatıldı  milli gazete 28 Haziran 2005

Saadet Partisi Karşıyaka İlçe Kongresi’ne katılan Devlet eski Bakanı Teoman Rıza Güneri, Türkiye’nin zayıflatıldığını belirterek “Demokrasi getirmek iddiasıyla tüm bölge kontrol altına alınmaya çalışılıyor” dedi.
Kongre sürecini yaşayan ve şu ana kadar 12 ilçenin kongresini tamamlayan Saadet Partisi İzmir İl Başkanlığı, Karşıya İlçe Kongresi’ni Devlet eski Bakanlarından Teoman Rıza Güneri’nin katılımıyla gerçekleştirdi

EMİNE ÖZÜDOĞRU / İZMİR
Saadet Partisi İzmir İl Başkanlığı, üye kayıt kampanyası ve konferanslar serisi gibi yoğun programlarının yanı sıra ilçe kongrelerini de gerçekleştiriyor. Karşıyaka İlçe Başkanlığının 2. Olağan Kongresi, 54. Hükümet Devlet Bakanlarından Teoman Rıza Güneri’nin katılımıyla yapıldı. Tek listeyle yapılan seçimde ilçe başkanlığı görevini yürüten Mesut Dağ yeniden ilçe başkanı seçildi. Yaptığı konuşmada hedeflerini açıklayan Dağ, AKP hükümetinin politikalarını da eleştirdi. İktidarın her türlü politikasını AB ve ABD’ye teslim ettiğini belirten İlçe Başkanı Dağ, “Başbakana kalan dış seyahatlere çıkmak ve boy göstermek olmuştur” dedi. İl Başkanı Şerafettin Kılıç ise, üye çalışmaları hakkında bilgi verdi. İlk etapta 50 bine çıkarmak istedikleri üye sayısını daha sonra seçmen sayısının yüzde 10’una ulaştırmayı hedeflediklerini söyleyen Kılıç, en büyük gayelerinin hakkın hâkimiyeti olduğunu ifade etti.

î Başa Oval ofis görevlendirdi
54. Hükümet Devlet Bakanı ve Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Teoman Rıza Güneri, İzmir teşkilatının birikim ve heyecanının kendisini mutlu ettiğini söyledi. Türkiye’nin çok önemli bir ülke olduğunu vurgulayan Güneri, içinde bulunduğumuz yıllarda dünyanın önümüzdeki üç yüz yılının şekillendirildiğini belirtti. Dünyada emperyalist amaç taşıyanların vazgeçemedikleri bir numaralı bölgenin Türkiye coğrafyası ve çevresi olduğunu kaydeden Güneri, “Bu bölge dünyanın şekillenmesinde en önemli rolü oynayacak. Ülkemiz zayıflatıldı. Dış güçlerin kontrolü altına girecek duruma getirildi. BOP gündeme getirildi. Irak işgal edildi. Demokrasi getirmek iddiasıyla tüm bölge kontrol altına alınmaya çalışılıyor. Tüm bunlara karşın Başbakan Erdoğan ëBiz BOP’un eş başkanıyız. Bu konu için görevlendirildik’ diye bir açıklamada bulundu. Peki, kim görevlendirdi? Oval ofis. Başbakanın durumu nasıl bir ferasetsizliktir ki, bunu milletine bir şerefmiş gibi sunabiliyor” dedi.

Mutabakat seçimde verildi
Ekonominin iflas etmiş bir durumda olduğunu kaydeden Güneri, bir tek kişiye istihdam imkânı oluşturulmadığını ifade etti. Hükümetin görevinin ilk 11 ayında, Ecevit hükümetinin 3,5 yılda yaptığı borç stokunu yaptığına dikkat çeken Güneri, IMF ile olan ilişkinin ülkemize büyük zarar verdiğini söyledi. “Başörtüsü konusunda mutabakat arıyorlarmış. Toplumsal mutabakatı millet zaten seçimde verdi. Bundan başka mutabakat aramanın yeri var mı? Kıbrıs’ı da altın tepsi içerisinde Yunanlılara sunuyorlar. Avrupa’ya gittiğinde eli sıkılsın diye, toprağımızı ëçözümsüzlük çözüm değildir’ deyip veriyorlar. Bugün içlerinden gülerek elinizi sıkıyorlar, ama yarın yüzünüze bakmayacaklar, hiçbir saygınlığınız olmayacak” şeklinde konuşan Teoman Rıza Güneri, Milli Görüş zihniyetini taşıyanların, dünyadaki tüm zulümleri durdurmak amacıyla çalıştıklarını söyledi.
 
 


î Başa
Irak Dünya Mahkemesi Vicdan Jürisi, Bush ve Blair hakkındaki kararını açıkladı

î Başa En ahlaksız savaş suçluları

Irak Dünya Mahkemesi, İstanbul’da üç gün süren mahkeme sonunda Irak’ın işgalini dünyanın en ahlaksız ve haksız savaşı olarak nitelendirerek Bush ve Blair’i suçlu ilan etti. ABD’nin, İsrail’in konumunu güçlendirmeye çalıştığını kaydeden mahkeme, savaştan çıkar sağlayan çok sayıda şirketin kapatılmasını ve mallarının boykot edilmesini istedi.  “Irak’ta saldırı suçu ve insanlığa karşı suç işlemekten sorumlu olanlar; Bush, Blair ve koalisyon ülkelerinin hükümet yetkilileri hakkında kapsamlı bir soruşturma yapılmalıdır. Bu savaşta doğrudan kâr eden ABD ve İngiliz şirketlerine karşı harekete geçilmelidir. Koalisyon güçleri hiç zaman kaybetmeden ve koşulsuz olarak Irak’tan çekilmelidir. Koalisyon devletleri gerçekleştirdikleri yasadışı işgal sonucu yol açtıkları yıkım nedeniyle Irak’a ve halkına tazminat ödemelidir. Irak’a yapılan saldırı aynı zamanda adalet, özgürlük, güvenlik gibi kavramlarla geleceğimize ve hepimize yapılan bir saldırıdır.” İSTANBUL Çeşitli sivil toplum kuruluşları, akademisyenler ve hukukçuların öncülüğünde düzenlenen ve 60’ı aşkın tanınmış akademisyen, hukukçu ve yazarın görev aldığı “Irak Dünya Mahkemesi” (WTI) kararını açıkladı. Kararda ABD Başkanı Bush ve İngiltere Başbakanı Tony Blair suçlu bulundu. Çalışmaları, dünyanın çeşitli ülkelerinde 2 yıldan beri sürdürülen Irak Dünya Mahkemesi’nin nihai oturumu, Topkapı Sarayı Darphane-i Amire salonlarında dün sona erdi. 5 ayrı konuda birbirini izleyen toplantılarla 25-26 Haziran günlerinde de süren mahkemede, Irak işgali ve sonrası belge ve tanıklarla sorgulandı, belgelendi; işgalin başlıca sorumluları olarak gösterilen Bush ve Blair yargılandı. Mahkemeye farklı ülkelerden 60’ı aşkın dünyaca tanınmış barışçı, uluslararası hukukçu, yazar, eski diplomat; iddia heyeti ve jüri üyesi ya da tanık olarak katıldı. Nihai oturumun ardından alınan karar, bugün Armada Otel’de düzenlenen toplantıyla basına aktarıldı. İstanbul Nihai Oturumu’nun 10 ayrı ülkeden gelen vicdan jürisi kararı açıkladı. Kararda ABD Başkanı Bush ve İngiltere Başbakanı Tony Blair suçlu bulundu. Savaş sırasında Irak’ta çıkar sağladıkları gerekçesiyle birçok şirket de suçlu bulunarak, bu şirketlerin kapatılması, mallarının boykot edilmesi talep edildi. Vicdan jürisi, bilinçli olarak illegal savaşta yer alan askerlerin de cezalandırılmasını talep ederek, “Irak halkına moral ve destek verilmesinden yanayız. İnsanların güvenliğinin, şirketlerin ve devletlerin karından üstün olması gerektiğine inanıyoruz” dedi. Okunan açıklamada, 2003 Şubat ayında Irak’a savaş ilan edilmeden haftalar önce dünya sokaklarında milyonlarca kişinin protesto gösterileri düzenlediği; fakat bu çağrıların karşılık bulmadığı belirtildi. Hiçbir kurumun, ABD’ye karşı durma cesaretini gösteremediği ifade edilerek, “1. ABD ve Birleşik Krallık hükümetlerinin Irak’ın 2003 Mart’ındaki yasadışı işgali öncesinde uluslararası kamuoyuna sundukları kanıtların yanlışlığı ortaya çıkmıştır. Gerçek amaç, Ortadoğu’yu baskı ve denetim altında tutmaktır. Ortadoğu’da hegemonya kurmanın nedeni, dünyanın en büyük petrol rezervleri üzerinde kontrol elde etmek ve ABD’nin bölgedeki stratejik müttefiki İsrail’in konumunu güçlendirmektir. 2. Irak’ta kitle imha silahlarının varlığına ve Saddam Hüseyin rejimiyle el Kaide terör örgütü arasındaki ilişkiye dair düzmece kanıtlar, bağımsız bir ulusa karşı ‘önleyici saldırı’ düzenlemek için gereken kamuoyu desteğini sağlamak üzere ‘imal edilmiştir’” denildi.

î Başa En az 100 bin insan öldü
Irak’ın yıllardır kuşatma altında olduğu belirtilerek, “1991’deki ilk Körfez Savaşı’nın ardından uygulanmaya başlayan yaptırımlar, ülkenin kuzey ve güney bölgelerinde ilan edilen uçuşa yasak bölgeler ve ülkenin aynı anda bombalanması, Irak’ın insani ve maddi kaynak ve kapasitesinin, ülkenin işgal ve istilasını kolaylaştıracak biçimde adım adım zayıflatılması amacına hizmet etmiştir. Bu süreçte ABD ve Birleşik Krallık, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin suç ortaklığına hizmet eden kararını arkalarına almıştır. Kendi gündemlerini oluşturmak pahasına, Bush ve Blair, dünyanın dört bir yanındaki milyonların tepkisine kulaklarını tıkamış, tarihin en haksız, ahlaksız ve korkakça savaşlarından birini gerçekleştirmiştir. Irak’ın geçtiğimiz 27 aydaki Anglo-Amerikan istilası, Irak devleti ve toplumunun çöküşüne neden olmuştur. Yasa ve düzen tamamen ortadan kalkmış, insan güvenliği kalmamış, altyapı darmadağın edilmiş, sağlık sistemi yok edilmiş, eğitim sistemi işlevsizleştirilmiş, çevresel ve ekolojik katliamlar yapılmış ve Irak’ın kültürel ve arkeolojik mirası ayaklar altına alınmıştır. İşgal ile birlikte Irak’taki etnik ve dinsel ayrılıklar, Irak toplumunun ulus kimliğinin ve bütünlüğünün zayıflatılması amacıyla bilinçli olarak kışkırtılmıştır. Bu, bildik sömürgeci ‘parçala ve yönet’ anlayışıyla bütünlük gösteren bir yaklaşımdır” ifadeleri kullanıldı. İşgalden sonra en az 100 bin insanın öldürüldüğü belirtilerek, 60 bininin ABD hapishanelerinde herhangi bir yargı işlemine tabii tutulmadan, insani olmayan koşullar altında tutulduğu, binlerce insanın kaybolmuş durumda olduğu ve işkencenin artık sıradan bir olay haline geldiğinin altını çizildi. Vicdan jürisinin, 10 ayrı ülkeden biraraya gelip İstanbul’da toplandığının anlatıldığı kararda bir de tavsiyeler bölümü yer aldı. Tavsiyeler bölümünde, “Toplam 54 katılımcının tanıklıklarını dinledik. Irak halkının; ülkesinin yasadışı işgaline karşı direnme ve kendi bağımsız durumlarını oluşturma hakkını tanıyarak, işgale karşı direnme hakkının BM sözleşmesinden kaynaklanan ‘kendi kaderini tayin, özgülük ve bağımsızlık için mücadele’ hakkını teyit ederek Irak halkıyla dayanışma içindeyiz. Koalisyon güçleri hiç zaman kaybetmeden ve koşulsuz olarak Irak’tan çekilmelidir. Koalisyon devletleri gerçekleştirdikleri yasadışı işgalle yok açtıkları yıkım nedeniyle Irak’a ve Irak halkına tazminat ödemelidir. İşgal süresi içinde yapılan ve Irak halkının hükümetlerinin Irak’ın 2003 Mart’ındaki yasadışı insanın çıkarlarına aykırı gördüğümüz bütün yasa, anlaşma, kontratlar geçersiz sayılmalıdır” ifadelerine yer verildi.

Şirketlere yönelik boykot çağrısı
Vicdan jürisinin tavsiyeleri şöyle sıralandı: “Irak başta olmak üzere yabancı ülkelerdeki bütün askeri hapishaneler kapatılmalı, mahkumların adları açıklanmaları, yasal hakları tanınmalıdır. Irak’ta saldırı suçu ve insanlığa karşı suç işlemekten sorumlu olanlar ABD Başkanı George W. Bush ve İngiltere Başbakanı Tony Blair, koalisyon ülkeleri hükümet yetkilileri olmak üzere kapsamlı bir soruşturma yapılmalıdır. Yasadışı savaş katılanları, kasten yalan söyleyen gazetecileri, büyük şirketlere ait medya kuruluşlarını, savaştan çıkar sağlayan çok uluslu şirketlerin süt düzey yetkililerini sorumlu tutacak hesap sorma süreci başlatılmalıdır. İnsanlar tüm dünyada bu savaştan doğrudan kar eden ABD ve İngiliz şirketlerine karşı harekete geçmelidir. Bu şirketler arasında Halliburton, Bechtel, Carlyle, CACI Inc, Titan Corporation, Kellog, Brown and Root (Halliburton’un taşeron firması), DynCorp, Boeing, ExxonMobil, Texaco, British Petroleum sayılabilir. Şu şirketler Irak’a karşı tazminat davası açmış ve ‘tazminat’ almışlardır: Toys R Us, Kentucky Fried Chicken, Shell, Nestle, Pepsi, Phillip Morris, Sheraton, ve Mobil. Bu eylemler bu şirketlerin ofislerini kapatmak, mallarını boykot etmek ve hissedarlarına hisselerini elden çıkartmaları için baskı yapmak gibi doğrudan eylem biçimlerini içerebilir. Ordu mensupları vicdanlarının sesini dinlemeli ve askere alınmayı ve yasadışı bir savaşa katılmayı reddetmelidirler. Ülkeler vicdani retçilere siyasi sığınma hakkı tanımalıdır. Yabancı ülkelerdeki tüm ABD üslerinin kaldırılması için açılan uluslararası kampanya güçlendirilmelidir. Tüm dünya halkaları hükümetlerinin Irak’taki işgale maddi, lojistik ve manevi destek vermek girişimlerine direnmeli ve bunu reddetmelidirler.” Üyeler, sonucun uluslararası mahkemelere bir nevi suç duyurusu biçimde yansıtılması gerektiği üzerinde fikir birliğine vardıklarını belirtti. Toplantının soru cevap bölümünde söz alan Ayşe Erzan, “Bütün ülkelerden gelen iddia heyeti üyeleri ve tanıkları, uluslararası kuruluşlar Bush ve koalisyon ortaklarına karşı duramazken, Türkiye’nin topraklarını Irak’a karşı bir saldırı için kullandırmamış olmasını takdirle karşıladılar. Uluslararası şirketlerin arasında mutlaka isimlerini anmayı unuttuğumuz pek çok şirket var. Coca Cola, CNN, BBC, Fox TV’yi de bu şirketler arasında sayabiliriz” dedi. Yapılan açıklamaların ardından katılımcılar, kararı alkışlar ve sloganlarla destekledi.  (iha)

  Yorum EkleHaberi YazdırArkadaşa Gönder
  Yorum   î Başa O aranıyor!..
Bush ve Blair gibi amacı İslam alemini köleleştirmek ve yıkmak olan evangelist bozuntularının uykularınıı kaçıran;
kurduğu D8 projesiyle müslüman alemini biraraya getiren 28 Şubat 1997 tarihinde yapılan haksızlık sonucu dinlenmeye çekilen milletine ve davasına sevdalı, gönül ve fikir adamı, Bizleri uyuşukluktan ve korkaklıktan kurtaran, bush ve blair gibi insanlığın yüzkaralarının korkulu rüyası Aranıyor!..
Çünkü bu iki utanç abidesinin yaptıklarının hesabı ancak ve ancak dünya siyasetin de güç sahibi olmakla sorulur. Aksi takdirde bu gibi mahkemeler sadece aldıkları kararlarla hatırlanır sonuçlarıyla değil. Gerçi bunlar gibi insanlığın yüzkaralarının hesabının sorulacağı bir mahkeme var. Allahım bize güç ver. Bu gibi insanlar tarih boyunca vardı gene olacak, burda önemli olan bence bu gibi insanların yaptıkları bu zulüm karşısında bizlerin ne yapabildiğidir. Biz de utanmadan bu gibi heriflerle dialog yapmaya kalkıyoruz. Allah affetsin. Birileri biryerlerde zulüm çekerken Allahım Müslümanlar nerde derken biz ne diyeceğiz. Dur be heli bir ab ye girelim, abd ye yalaklık yapalım sonra sizle ilgileniriz. Allahım bizlere akıl, fikir ver.
 

Murat EMUCE
28 Haziran 2005

 
 


î Başa
World Tribunal on Iraq condemns US, Britain 27 Haziran 2005
 
   
    ISTANBUL, June 27 (AFP) - The World Tribunal on Iraq (WTI), an
anti-war grouping of non-governmental organisations (NGOs),
intellectuals and writers, on Monday harshly, if symbolically,
condemned the United States, Britain and their allies for the
occupation of Iraq.
    "(We recommend) that there be an exhaustive investigation of
those responsible for crimes of aggression and crimes against
humanity in Iraq, beginning with American President George W. Bush,
(British Prime Minister) Tony Blair and other government officials
from the coalition of the willing," a statement issued after three
days of deliberations said.
    The verdict, read by a WTI spokesman to cheers and applause from
participants, called for an "immediate and unconditional withdrawal
of the coalition forces in Iraq."
    "Our aim is to have the US and British forces out of Iraq,"
Indian author Arundhati Roy, chair of the tribunal's "Jury of
Conscience," told a news conference.
    But Roy, who won the Booker Prize in 1997 for her novel "The God
of Small Things", conceded that this "will not happen tomorrow."
    The WTI, founded in 2003 and modelled on the 1960s' Russell
Tribunal -- created by British philosopher Bertrand Russell to
denounce the war in Vietnam -- has held 20 sessions so far in
different locations around the world.
    It comprises about 200 NGOs -- including the environmentalist
Greenpeace, the anti-globalization ATTAC and Vietnam Veterans
Against the War -- as well as a number of prominent intellectuals
such as linguist Noam Chomsky and international law professor
Richard Falk of the United States and Egyptian sociologist Samir
Amin.
    nc/sf/ec
 
 


î Başa
Is Islamic banking Islamic? 27 June 2005
 
http://www.islaam.net/main/display.php?id=1412&category=7
 
 

Is Islamic banking Islamic?


Print Version | Back

The contractum trinius was a legal trick used by European merchants in the Middle Ages to allow borrowing at usury, something that the Church fiercely opposed. It was a combination of three separate contracts, each of which was deemed permissible by the Church, but which together yielded a fixed rate of return from the outset.

For example, Person A might invest £100 in Person B for one year. A would then sell back to B the right to any profit over and above say £30, for a fee of £15 to be paid by B. Finally, A would insure himself against any loss of wealth by means of a third contract agreed with B at a cost to A of £5. The result of these three simultaneously agreed contracts was an interest payment of £10 on a loan of £100 made by A to B.

I had read about the contractum trinius some months before first encountering the full documentation behind an Islamic banking murabahah contract. It was the kind of contract that Person A might use in order to finance the purchase of good X from Person B. The bank would intermediate in the transaction by asking A to promise to buy good X from the bank in the event that the bank bought good X from B. With the promise made, the bank knows that if it buys good X from B it can then sell it on to A immediately. The bank would agree that A could pay for good X three months after the bank had delivered it. In return, A would agree to pay the bank a few percent more for good X than the bank had paid to B. The net effect is a fixed rate of financial return for the bank, contractually enforceable from the moment that the bank buys good X from B. Money now for more money later, with good X in between.

The above set of legal devices is nothing other than a trick to circumvent riba, a modern day Islamic contractum trinius. The fact that the text of these contracts is so difficult to come by is one shameful fact of Islamic banking. If so clean, why so secretive? The following is an excerpt from a murabahah contract that was used frequently by two major institutions during the 1990's. The 'Beneficiary' is the client that needs finance, and earlier clauses require that the Beneficiary acts as the agent of the Bank in taking delivery of the goods.

Excerpt from a murabahah contract

Promise to Purchase the Goods

1The Beneficiary undertakes to purchase the Goods from the Bank immediately after it has taken delivery thereof on behalf of the Bank on the terms specified in this Agreement.

2The contract of sale of the goods to the Beneficiary shall be concluded by an exchange of telexes or telefax messages as soon as the Beneficiary has taken delivery of the Goods on behalf of the Bank.

3If, for any reason whatsoever, the Beneficiary shall refuse or fail to take delivery of the Goods or any part thereof or shall refuse or fail to conclude the Sale Contract after taking delivery of the Goods, then the Bank shall have the right to take delivery, or cause delivery to be taken, of the Goods and shall have the right to sell, or to cause the sale of, the Goods (but without obligation on its part to do so) in a manner determined by it in its sole discretion and shall have the right to take whatever steps it deems necessary (including demand from the Guarantor to pay) to recover the difference between the price realised upon sale and the price paid by the Bank plus any other expenses incurred by it in relation to the Goods and/or any damage caused to the Bank as a result of the breach of undertaking by the Beneficiary to take delivery of the Goods or to conclude the contract of sale of the goods. "

We see here that there is even a guarantor used to ensure that the bank does not lose money on the deal in the event that the Beneficiary defaults. So much for profit-sharing. Yet the words 'profit-sharing' are to be heard constantly at all of the conferences. Some of the scholars, if pressed, will talk about moving towards more satisfactory products such as mudaraba. But then everyone goes home and works on another murabahah contract. We are told that Muslims must work within the existing banking system and change it from the inside. But we have been trying this for over forty years and nothing has changed. We are still fixing financial rates of return in advance using the Islamic triple contract.

One head of Islamic Trade Finance admitted to me over lunch not long ago that there is no practical difference between the murabahah business that he does now and the conventional letter of credit business that he used to do in his previous job. Just the labels are different. Then there's the Islamic banking department that uses interest-bearing financial instruments for the purpose of closing some of its deals. When deals are done the funds often go to lubricate the trading operations of large corporations such as BMW and General Motors. Meanwhile, in many countries, small and medium sized Muslim-owned businesses are offered no Islamic finance facilities at all. When they do finally encounter a financing proposal from an Islamic bank, many of these businessmen quickly become cynical because the financing cost is fixed at the outset of the financing agreement.

These are all signs that something has gone badly wrong in this industry. But I'm not saying that it is all the fault of the people on the inside. The Western academic establishment is at least partly responsible for the way that the Islamic financiers are thinking. For example, because Brealey and Myers have written a standard text on corporate finance, they are probably as big a force in Islamic finance as Judge Taqi Usmani. It is awfully hard to escape from the value judgements that the overwhelming mass of usury-based finance books contain. That's why an educated Muslim in Islamic finance can ask his client a shocking question such as 'what cost of finance are you looking for?' without thinking twice. He's been taught by Brealey and Myers that fixed-rate finance plays a part in any 'good' financing structure and so off he goes in search of a way to do fixed-rate finance Islamically. The possibility that fixed-rate finance may be completely incompatible with Islam in the first place may not even occur.

But there are two other reasons that prevent Islamic banks from giving up on the doubtful fixed rate products and adopting profit and loss sharing instead. The first is that the clients often prefer to take finance on a fixed rate basis. The second, more overwhelming problem, is the nature of the very business process underlying commercial banking itself.

To explain the first reason, let me tell you about a discussion I had with the Chairman of a major construction company in Asia. His company specialised in building toll roads. It had borrowed heavily at fixed interest in the middle of an economic boom. I told the Chairman that we could develop a toll revenue-sharing financing package. We would part-finance the toll road and share the toll receipts. No toll receipts, nothing for us to share. This would be good for his company because if no one used the road, there would be no financing cost. With the interest based alternative, whether the toll road was full or empty, there would still be a financing cost.

But the Chairman felt that 7% interest was a good deal and so our suggestion was not adopted. Probably this was because he knew that the toll road was going to provide profits of 30%, and there's no point paying out 30% in profit share when you can pay out 7% in interest instead, is there?

Well, the economy turned down, fewer motorists than predicted used the toll roads, but the interest still had to be paid. And so the company had to be rescued. The Financial Times commented a few days later that the rescue was required because 'interest costs exceeded toll revenues'. I kept that article because it summarised with a real life example everything that true profit-sharing would have avoided. The moral of the story is that the chairman wants to fix his financing cost because he believes his business is going to be profitable and he wants to keep most of the profit to himself. He's practicing financial leverage like all those un-Islamic textbooks tell him to.

The unfortunate fact is that even if the Chairman had given the go ahead for profit-sharing, no Islamic bank would have offered it to him. This brings me on to the second of the two reasons for the general failure of Islamic banking to provide profit-sharing finance.

Several years ago, a teacher of mine was invited to Kuwait to provide a consulting service of sorts to the executive committee of a large Islamic financial institution. On an early fact-finding tour he encountered the institution's senior Shariah scholar, an elderly man who was partly deaf, paralysed on one side, and who had little experience of modern banking and finance. The local bankers portrayed this man as a venerated Shariah scholar, but my teacher immediately recognised him as a rubber stamper - shamefully empowered by his employers when he should have been enjoying a quiet retirement. To understand how this situation came to pass, we need only delve into the recent past. During the late 1970s and early 1980s, a small number of international Islamic banking and finance organisations came to prominence. Understandably, they were characterised by a narrow product range and in some cases a lack of credibility. For some of these companies, commercial survival came in the form of occasional equity injections from a kindly patron and the incentive to improve business efficiency was therefore reduced. Yet it was argued that faults should be tolerated and the financial lifelines maintained in order to shield the new-born industry from a world of harsh competition. The conventional banking system could not be changed overnight, and the road of transition had to be travelled patiently.

As it turns out, patience has been of little use on this particular journey for the simple reason that we have taken the wrong road to begin with. We have arrived at a financial wonderland in which there exists an Islamic equivalent to almost all the major products of the interest-based sector, with quantitative and qualitative features that are frequently indistinguishable from them. Some have explained this situation by arguing that Islamic banking and finance can only function properly within the context of economic and social policies that are themselves Islamic. They propose that governments in the Islamic world should encourage such institutions as Waqf (endowment), mutual associations, and Zakat (the wealth levy), or at least remove the encouragements that presently exist for proscribed activities (the tax deductibility of interest for example). In my view, the most urgent of these tasks is that the Muslim world reforms its monetary system. An Islamic economy cannot be built upon un-Islamic money, and to know why this is so requires a brief digression into monetary history.

The roots of the problem

The European goldsmith bankers of the seventeenth century are widely seen as the forefathers of modern banking. These men took deposits of gold coins from customers and issued paper receipts in return. Each receipt promised repayment of the underlying gold upon presentation at the bank, and the goldsmith would often charge a fee for his service of safe-keeping. In due course, the public began to trust paper receipts to the extent that they would use them in payment for goods and services among one another. The goldsmiths' paper receipts had, for all practical purposes, become "money". This development was the key to the goldsmiths' future wealth. They gradually turned to society not as safe-keepers of coins but as lenders of money, and when borrowers came to take their loans they would be given not gold coins but newly printed paper. The goldsmith had obtained the ability to manufacture money out of nothing, and charge society interest for the privilege of borrowing it. Loans would be secured against property or other assets of the borrower; collateral that could be seized and liquidated if the borrower fell into trouble. The financing of poorer members of society therefore became the exception from the earliest days of banking practice.

The reason for the lack of profit-sharing in commercial banking emerges when we imagine an economy in which the banking system creates all of the money supply. Here, if a total of 400 units of paper money have been advanced to borrowers on a profit sharing basis, the maximum that all borrowers will be able to repay is 400. No opportunity exists under these arrangements for the banking system as a whole to make a profit. By charging 10% interest on the other hand, the banks may stipulate that 440 is to be repaid in one year's time, thus making the system commercially viable. Such a stipulation leads directly to what is probably the most disturbing feature of the modern monetary system. If the repayment amount at the end of year one is 440, but there is still only 400 of money in existence, where will the extra 40 come from? The answer is that it has to be created, either under the authority of the state, or by the banking system. Given that most of the modern money supply is created by the banking system, it becomes immediately obvious why repayment of yesterday's debt tends to leave society in even deeper debt today. If the commercial banks create sufficient money to repay yesterday's debt we enjoy a healthy or inflationary economy. If they don't, recession or deflation will eventually arise. The former scenario is adopted as a policy target by almost all modern governments, but leads inevitably to an increase in both debt and money supply in the long term.

At a time when education, health and housing services are suffering financial stress in many countries of the world, an almost embarrassing bias in resource allocation towards the banking sector is encouraged by the interest-based monetary system. In August of 2002, Fortune magazine ranked the top 500 global corporations of 2001 by revenue. Taking one example, 33 of those companies were in the UK, and among them were six banking organisations. These UK banks made $20.62 billion in profit during the year. All of the other UK corporations on the list, when added together, made a loss of $0.97 billion. 37 companies on the Fortune 500 were head-quartered in France. Here, the five banks made $7.99 billion profit, and the remaining 32 corporations when added together made a loss of $2.41 billion.

"The society that witnesses the change to interest-free money will recognise the new system as a pillar of true freedom"

To the letter of the law

Today, Islamic commercial banks indulge in money creation just as much as conventional commercial banks. This single sin is sufficient on its own to conclude that Islamic banking isn't Islamic but, as the earlier example demonstrates, it is a sin that requires interest-based lending in order to make it profitable. Though Islamic bankers may not realise it, the business model of interest-based banking is forced upon them and it is putting true profit sharing beyond their reach.

The crop of 'Islamic' mortgages that are now appearing in the UK are a clear manifestation of the fixed rate mentality that now predominates in Islamic banking. In not one of those mortgages does the bank contract to take capital risk. Even in the so-called Ijara mortgage, in which the bank is held to own the property and rent it to the client, arrangements have been put in place to pass capital risk to the lessee. Thus, if the client is unable to keep up with rental payments and the property is repossessed by the bank, the bank has recourse to the client if it realises a capital loss when selling the property on the open market.

One Shariah argument used to justify this recourse is that the client has promised to buy the property from the bank at the end of the lease period, and must therefore bear all of the capital risk should he place the bank at a monetary disadvantage by failing to fulfil that promise. This implies that a promise to purchase (given by the client to the bank) can be used to produce the same commercial risks as an actual purchase. No one should underestimate the implication of this legal position. The doors that it opens in a world of sophisticated arbitrageurs will almost certainly lead to the synthesis of many transactions that are presently prohibited by consensus of the Islamic scholars.

The splitting of conventional interest-bearing products into components that can be replaced with 'Islamic' counterparts is an essential skill which the Islamic bankers have perfected in their search for fixed rate returns. At best the combination of such components into one transaction weakens the integrity of the contractual principles involved, and at worst represents a blatant technique for bypassing the Islamic prohibition of usury. For example, while it is unanimously accepted that the giving of gifts, the making of promises and the advancing of interest-free loans are all acceptable in Islam, the combination of these three contracts into one transaction easily produces an interest-bearing loan. Here, Person B promises to give a gift of 10 to Person A if Person A makes an interest-free loan of 100 to Person B.

In their effort to gain approval for such techniques, unscrupulous Islamic bankers may succumb to the temptation of asking questions that elicit the 'correct' answers from their Shariah scholars. Thus the modern scholar must shift some of his focus away from the detailed level of contractual principle and look to the wider impact of what the banker is trying to achieve.

If asked whether it is permitted to pull a string, the scholar must find out whether the string is attached to a gun before giving his judgement. Such efforts require a high degree of both Shariah and technical knowledge. There is a big difference between defining interest (a Shariah matter) and discovering whether or not a particular Islamic banking contract allows the bank to practice interest (a technical issue).

We should not expect Shariah scholars to fulfil both of these roles.

Replacing artifice with value

In time, an entirely new methodology will be adopted in Islamic banking; one based upon a surplus of money, not upon the artificial shortage that is maintained by the modern commercial banking system. Debt will no longer be the pre-requisite to every major act of spending or investment. The time value of money will no longer dominate our view of how to manage the earth's resources, for the money with which we measure value will no longer bear interest as a condition of its creation. I believe that this change will occur either by force or reason, as the world grows weary of perpetual indebtedness. The society that witnesses the change to interest-free money will recognise the new system as a pillar of true freedom. It will enjoy the release into productive employment of human and physical resources that are presently engaged in the value-subtractive processes of the modern financial economy.

There will of course be much resistance to such a change, and the lobby that presently benefits from the interest-based monetary system will spend heavily in order to protect its future. The payment of money by banking organisations to Shariah scholars must be scrutinised for precisely this reason. If a bank asks 100 scholars whether its latest product is Halal, and 98 of them say "no", should we be suspicious if the bank gives a consulting contract to the two who said "yes"? Would some of the 98 become a little more flexible next time round, if they saw the other two earning large incomes from their work?

These are not the questions of a cynic. They are the questions of one who has read a little history and knows the simplest facts of human nature. A scholar should not have his integrity questioned simply for being in a minority, of course, for his views may be honestly held. What matters is that by promoting those scholars who approve of the products it wants to launch, an Islamic bank is in the fortunate position of being able to choose the rules of the game for itself while telling everybody else that it doesn't make up those rules.

In this battle between truth and falsehood, central banks and supranational institutions cannot lead the necessary reforms because they have always been creatures of the system itself. Over many decades they have proven themselves unwilling to delve into the essential issues of money creation, despite the volumes of research that they undertake on every other nuance of monetary policy. The real tragedy is that the Islamic banking movement, which could have exposed the fraud of modern money creation, has become a laughable effort to Islamise that fraud. The Prophet Muhammad, PBUH, said that "Even though usury be much it leads in the end to utter poverty" [2]. Our Creator does not want His creation to forget that. But we are slipping, slowly, into a world that thinks it knows better.

Islamic finance is not a product to be offered to a niche market. It is a system. It must be promoted and implemented as a system. Where the monetary system is concerned, I am beginning to feel that this is something that cannot be achieved by the private sector alone, Islamic or otherwise. A lead is required from the State since we must redefine the meaning of the words 'legal tender'. We must somehow overturn the monetary system as it is. And that will require us to defeat the monster that faces us.

Some of our scholars have yet to recognise the monster for what it is. They think of the banking system as a necessary part of economic activity. They do not connect the deaths of millions of children in Africa every year with the burden of debt repayments to the banks (the United Nations Development Programme's annual Human Development Reports 1997 - 1999 do show this connection). We need a payment transmission system, a safekeeping service, and investment advisory services. To all these things, yes. To money creation for the sake of profit, no.

Which politician will be brave enough to challenge the wealthy bankers and their friends in the leveraged corporate boardroom? The prize awaiting a successful challenge will be huge. Such a nation will be a light for the world to follow. Imagine no more debt. Imagine all those bankers being released from their unproductive industry (the largest by value on the London Stock exchange) to do something useful instead. Imagine a world free of dominance by a few huge firms, huge and dominant because they have been leveraged with the bankers created money. Imagine what we once had before all of this. A world of small businesses, a world of variety, of individual responsibilities and co-operating communities.

Failure to defeat the monster means a never ending necessity for growth. A world awash in the dust of riba, ruled by the 'Money Power', paying perpetual interest on an unrepayable debt.

Oh, I know they'll say I'm being extreme, it's just that these other fellows have all been saying it too .

"The Bank hath benefit of interest on all moneys which it creates out of nothing". Statement of William Paterson, first Director of the Bank of England, upon receiving the Charter of the Bank in 1694: quoted in Tragedy and Hope, Carroll Quigley, MacMillan New York (1966)

The unlimited emission of bank paper has banished all specie .... private fortunes, in the present state of our circulation, are at the mercy of those self-created money lenders, and are prostrated by the floods of nominal money with which their avarice deluges us.

Thomas Jefferson in a letter to John Wayles Eppes on June 1813, Jefferson, Writings (1984) New York: Literary Classics of the United States

And I sincerely believe with you, that banking establishments are more dangerous than standing armies; and that the principle of spending money to be paid by posterity, under the name of funding, is but swindling futurity on a large scale Thomas Jefferson in a letter to John Taylor 28 May 1816, Writings (1984) New York: Literary Classics of the United States

The distress and alarm which pervaded and agitated the whole country when the Bank of the United States waged war upon the people in order to compel them to submit to its demands cannot yet be forgotten. The ruthless and unsparing temper with which whole cities and communities were oppressed, individuals impoverished and ruined, and a scene of cheerful prosperity suddenly changed into one of gloom and despondency ought to be indelibly impressed on the memory of the people of the United States. If such was its power in time of peace, what would it have been in a season of war, with an enemy at your doors? No nation but the free men of the United States could have come out victorious from such a contest; yet, if you had not conquered, the government would have passed from the hands of the many to the few, and this organised money power, from its secret conclave, would have dictated the choice of your highest officials and compelled you to make peace or war, as best suited their own wishes. President Andrew Jackson, Address to the American people, 4 March 1837, recorded in Richardson's Messages, volume 4, p. 1532

The government should create, issue and circulate all the currency and credit needed to satisfy the spending power of the government and the buying power of the consumers. The privilege of creating and issuing money is not only the supreme prerogative of government, but it is the government's greatest creative opportunity. By the adoption of these principles, the long-felt want for a uniform medium will be satisfied. The taxpayers will be saved immense sums of interest, discounts and exchanges ... money will cease to be the master and become the servant of humanity. Democracy will rise superior to the money power. President Abraham Lincoln, Senate Document 23 1865

I am afraid that the ordinary citizen will not like to be told that the banks or the Bank of England can create and destroy money. Post-war Banking Policy, p. 93 (1928) William Heinemann, by Reginald McKenna, Chancellor of the Exchequer of Great Britain, later Chairman of Midland Bank

In the abstract it is absurd and monstrous for society to pay the commercial banking system interest for multiplying severalfold the quantity of the medium of exchange when a) a public agency could do it all at negligible cost, b) there is no sense in having it done at all, since the effect is merely to raise the price level, and c) important evils result, notably the frightful instability of the whole economic system. Saturday Review of Literature, p. 732 (1927), Frank Knight

By allowing private mints to spring up, Parliament has fundamentally and perhaps irretrievably betrayed democracy. Before the War it was customary even in the works of apparently respectable economists to find absolutely dishonest hair-splitting distinctions between the invisible money so created and paper notes. The latter were really money and the former was not! In fact the reader can always tell in such standard works on the subject when he is approaching the fishy part of the business. The essential fact, the creation of new money, becomes obscured in a cloud of anticipatory justification and special pleading. The Role of Money (1933), Frederick Soddy, Nobel Laureate in Chemistry

Despite the accusations of neo-imperialism leveled at the IMF and the World Bank, in the same way that a country's domestic banking system is carried out with apparently scrupulous honesty, the financial conduct of the IMF and World Bank appears above reproach. If a nation borrows, it must repay. Naturally! What other conclusion can there be? The true injustice of the IMF and World Bank only become apparent when the fraudulent nature of these 'loans' is understood, and how they relate to the debt-based banking system ... It is an injustice amounting to international slavery and extortion; it is an aggressive injustice, involving the subjugation of whole nations and their sovereign peoples, operated on a scale that exceeds the total of all the more obvious efforts at dominance by individual nations indulging in warfare over the centuries. The Grip of Death (1998), Michael Rowbotham

By Tarek El Diwany - Author of 'The Problem With Interest' which is now available in second edition paperback at www.theproblemwithinterest.com

 
 





î Başa
AKP’LİLER HAKKINDA SUÇ DUYURUSUNDA BULUNAN YALÇIN KÜÇÜK, ŞİMDİ DE SEZER’E MEKTUP YAZDI! Haber Vitrini 


"Muhterem Ahmet Necdet Sezer” cümlesiyle başlayan Yalçın Küçük, Başbakan Erdoğan, Egemen Bağış, Cüneyt Zapsu, Murat Mercan ve Ömer Çelik hakkında şikayette bulundu. İşte, 8 sayfadan oluşan mektubun tamamı...
27 Haziran 2005 Pazartesi 14:58

 


Yazdığı kitaplar yüzünden Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın avukatları tarafından geçen ay hakkında 40 milyar liralık bir tazminat davası açılan Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi Yalçın Küçük ile Başbakan Erdoğan arasındaki kavga sürüyor.


Küçük, geçen hafta Başbakan Erdoğan, AKP İstanbul Milletvekili Egemen Bağış ve AKP İstanbul Milletvekili Cüneyt Zapsu hakkında 23 Haziran 2005 tarihinde suç duyurusunda bulunmuştu. Yalçın Küçük Başbakan Erdoğan’ı ilgilendiren suç duyurusunda , “Başbakan’ın Yürütme organında bir görevi bulunmadığı halde, yasama organı mensupları veya parti mensuplarını devlet sırrı da ihtiva eden ve sadece yürütme organı mensuplarının yürütebileceği görüşmelerde bulundurmak, ve milletvekillerine bir memuriyet görevi olan tercümanlık ve danışmanlık görevini yaptırmak” ile suçu işlediğini belirtmiş ve Başbakan’ın TCK’nın 309. maddesi kapsamında cezalandırılmasını istemişti.


 Egemen Bağış ve Cüneyt Zapsu suç işliyor


 Küçük, aynı gün yukarıda belirtilen suçları işlediğine inandığı AKP  İstanbul Milletvekili Egemen Bağış ile AKP İstanbul Milletvekili Cüneyt Zapsu hakkında da Ankara Savcılığı'na suç duyurusunda bulunmuştu. Egemen Bağış’ı, “Yasama organında bulunmasına rağmen, hiçbir hak ve yetkisi bulunmamasına rağmen Başbakan’a resmi tercümanlık ve danışmanlık yapması suçtur” ihbarı ile savcılığa şikayet eden Küçük, Bağış’ın TCK’nın 262 ve 316. maddelerinden yargılanmasını istemişti.


AKP İstanbul Milletvekili Cüneyt Zapsu’yu ise ticaretle meşgul olmasına ve devlet hizmetine girdiğine dair bir belge olmamasına rağmen devlet başkanları ile yapılan heyetler arası görüşmelerde, resmi Türk heyeti içinde bulunma suçu işlediğinini iddia eden Yalçın Küçük, Zapsu’nun yine TCK’nın 262 ve 316. maddelerinden yargılanmasını istemişti.

 

Küçük'ün Sezer'e gönderdiği mektup haber7.com'da


Haber7, Yalçın Küçük bu iddialarla Başbakan Erdoğan, Egemen Bağış ve Cüneyt Zapsu hakkında suç duyurusu bulunmadan önce 12 Haziran 2005 tarihinde Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’e yazdığı 8 sayfalık mektubu ele geçirdi. "Muhterem  Ahmet Necdet Sezer” cümlesiyle başlayan Yalçın Küçük, Başbakan Erdoğan, Egemen Bağış, Cüneyt Zapsu, Murat Mercan ve Ömer Çelik ile şikayette bulundu. 8 sayfadan oluşan mektubun tamamını okuyucularımıza sunuyoruz..


İŞTE O MEKTUP

 

Muhterem Ahmet Necdet Sezer/ Cumhurbaşkanı Çankaya

 

 Bu başvuruları yapmakta gecikmemin bir tek ve çok önemli nedeni bulunmaktadır; kuruluş hukukunun bu kadar açık ve vahim bir şekilde ihlal edilmesine hiçbir tepkinin gelmemiş olması, her defasında, her adımımım başında, beni bir daha düşünmeye ve dolayısıyla tereddüde,  zorluyordu. Tereddüt ve yeniden düşünmenin,  bana, acı  verdiği kesindir. Ama yine de, bu tereddüt   ve  yol açtığı gecikme,  bir verim sağlamış haldedir;  her defasında  kamu idaresinde  uzun deneyimler kazanmış, başbakanlık ve bakanlık müsteşarlık makamlarında çalışmış zevata ve  idare hukukunda kariyer sahibi olanlara danışma imkanı buluyordum. Artık, bu danışmalarım ile, cumhuriyetin esas teşkilat hukukuna karşı  vahim ihlaller konusunda  hiç bir kuşkum kalmamış durumdadır.Öyleyse, bu kuşkusuzluk ve derin üzüntü içinde Zat-ı Alileri’ne, yazabiliyorum.


 Halimiz şudur; şimdi makam-ı hükümette bulunanlar,   esas teşkilat hukukunu vahim ve aşikar bir şekilde  ihlal etmektedirler. Eski Türk Ceza Kanunu’ndaki  146 ıncı madde  ifadesi ile,  anayasanın “tebdil ve tağyir” edildiğini görüyor ve teşhis ediyoruz. Bilgisizlikten mi kaynaklanıyor;  her hukuk tanımaz halde bilgisizlik vardır, bunu hep biliyoruz. Amma, bununla birlikte, daha büyük bir cüret var.


İlk planda  R. Tayyip Erdoğan, E.Bağış ve C.Zapsu ile ilgili olarak,  baş savcılığa baş vurmak üzere hazırlıklarımı tamamlamış durumdayım. Zat-ı  Alileri’ne de, hulasaten ve evvela, arz etmiş oluyorum.


 ERDOĞAN & BAĞIŞ & ZAPSU HUKUKİ DURUMLARI

 


Yürürlükteki Anayasa’nın  altıncı maddesi şudur ve çok açıktır: “Egemenlik, kayıtsız şartsız Millet’indir. Türk Millet’i, egemenliğini, anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır. Egemenliğin kullanılması, hiçbir  surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasa’dan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.” Burada bizi, öncelikle,  ilgilendiren  bölüm, “hiçbir kimse kaynağını Anayasa’dan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz” ibaresi’dir.


 Türkiye  Cumhuriyeti anayasasında ve diğer ilgili yasalarında,  bir yasama organı üyesinin, bir milletvekilinin, doğrudan doğraya bir hükümet işi olan hükümetler arası  görüşmelere girmesine, çevirmenlik yapmasına imkan veren bir hüküm bulunmamaktadır. Tam tersine, anayasada, milletvekilinin  hükümet işleri yapmasını yasaklayan  hükümler çok net ve açıktır; gerçekten de seksen ikinci madde, bir yandan, “Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, devlet ve diğer kamu tüzelkişilerinde ... görev alamazlar” hükmünü  getirmektedir. Aynı maddede bir de, öte yandan,  “Türkiye Büyük Millet Meclisi  üyeleri, yürütme  organının teklif, inha, atama veya onamasına bağlı  resmi veya özel her hangi bir işle  görevlendiremezler. Bir üyenin belli konuda ve altı ayı aşmamak üzere  Bakanlar Kurulunca  verilecek geçici bir görevi kabul etmesi, Meclis’in kararına bağlıdır” hükmü de yer almaktadır. Burada da bizi en çok ilgilendiren taraf, milletvekilinin, “yürütme organının teklif, inha, atama veya onamasına bağlı resmi veya özel herhangi bir işle görevlendirilemezler”  ibaresidir. Bunlar, “teklif”, inha, “atama”, bir kamu görevlisi, “memur” diyoruz,  alınmasının  işlemleridir. Anayasa, milletvekilinin memur olmasını ve memur olarak çalışmasını yasaklamıştır.

 

Hükümete “danışmanlık”  da bir memuriyet işidir.


Hükümetler  arası toplantılara katılmak, görüşme yapmak ve  görüşmelerde çeviri yapmak memuriyet işleridir ve  bir milletvekilinin bunları yapması kanunsuzdur. Hal bu olduğu için Egemen Bağış adlı milletvekili , Anayasa’nın “hiçbir kimse veya organ kaynağını anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz” hükmü gereğince, hiçbir hak ve yetkisi olmadığı halde  memur olarak davranmakta ve  memuriyet yapmaktadır.


Memur olmayanların memurluk yapması suçtur.

 

Egemen Bağış, bu işleri, her hangi bir memuriyet sınavına  girerek, usülüne göre  teklif edilerek ve atanarak yapmamaktadır. Bunları, sadece, R.Tayyip Erdoğan’dan aldığı emir ile icra etmektedir. Bu durumda, R.T. Erdoğan, kanunen hiçbir yetkisi olmayan kimselere devlet işleri yaptırmakla suç işlemektedir. Her ikisinin de cezai sorumlulukları bulunmaktadır. Bu durumda Egemen Bağış’ın ısrarlı fiilleri, “sahte” avukat, “sahte” doktor, “sahte” savcı veya “sahte” memur hal ve tarifindedir.

 



 MEMUR YEMİNİ VE BAGIŞ’IN SADAKAT YEMİNİ


 Efendim,

 


Yürürlükteki anayasa’nın yüz yirmi sekizinci maddesi şöyle yazılmıştır: “Devletin, kamu iktisadi teşebbüsleri ve diğer  kamu tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre  yürütmekle yükümlü oldukları kamu  hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler, memurlar  ve diğer kamu görevlileri eliyle yürütülür”. Bu maddeden anlıyoruz,  başbakan ve bakanlar hariç, yürütmenin, memurlar ile yürütülmesi bir anayasa emridir. Ayrıca, ilerde değinmek durumundayım, başbakan seçilen veya bakan atanan  milletvekilleri, bu andan itibaren, yasama organında oy vermelerinin dışında, her  eylemleri nedeniyle, yürütme organı uzvudurlar. Bu da, yürütmenin, memur ve  diğer kamu görevliler tarafından yürütülmekte olduğu prensibini teyid etmektedir.

 

Çevirmenlik ise kamu hizmetlerinde, anayasa’da işaret edilen, “asli ve sürekli görevler” arasındadır. Bunu pek çok bakanlığın ve bu arada dış işleri bakanlığının çevirmen ya da tercüman kadroları bulunmasından ve bu kadrolara her zaman memur-çevirmen  tayini yapılmış olmasından da anlıyoruz. Hal bu olunca,  bir devlet memuru olmayan Egemen Bağış namdar zatın  dış  görüşmelerde R.Tayyip Erdoğan’a tercümanlık yapması  bir fiili durum, bir yetki gasb’ı ve hukuksuzluk’dır. Cezai mesuliyet doğurmaktadır.


Yürürlükteki anayasa, “hiçbir kimse veya organ kaynağını anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz” demektedir, tekrarlıyorum. Bakan veya başbakanların dış görüşmelerinde tercümanlık-çevirmenlik, sadece ve sadece devlet memurlarının görev ve yetkisi dahilindedir. Egemen Bagış adlı zat sürekli suç işlemektedir.


Memur hizmetinde bulunması için

 


Cumhurbaşkanı Hazretleri, Devlet Memurları Kanunu, 657 sayılıdır, “sadakat” başlığı ile şu hükmü vermektedir: “Devlet memurları, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na ve kanunlarına sadakatla bağlı kalmak ve milletin hizmetinde Türkiye Cumhuriyeti kanunlarını sadakatla uygulamak  zorundadırlar. Devlet memurları bu hususu, ‘asli devlet memurluğuna’ atandıktan sonra en geç bir ay içinde  kurumlarınca düzenlenecek merasimle yetkili amirlerin huzurunda yapacakları yeminle belirtirler ve özlük dosyalarına  konulacak aşağıdaki Yemin Belgesi’ni imzalayarak göreve  başlarlar: Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na, Atatürk İnkılap ve İlkelerine, Anayasa’da ifadesi bulunan Türk Milliyetçiliğine sadakatla bağlı kalacağıma; Türkiye Cumhuriyeti kanunlarını milletin hizmetinde olarak tarafsız ve eşitlik ilkelerine bağlı kalarak uygulayacağıma; Türk Milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyip, koruyup bunları geliştirmek için çalışacağıma; insan hakları ve Anayasa’nan temel ilkelerine dayanan milli, demokratik, laik, bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı görev ve sorumluluklarımı bilerek, bunları davranış halinde göstereceğime namusum ve  şerefim üzerine yemin ederim.” Buradan da anlıyoruz, memuriyet bir  sadakat yemini ile başlamaktadır.


Bağış'ın çevirmenlik yapması tam bir skandaldır

 

Demek, “sadakat” yemini, memuriyetin başıdır, asli memuriyete atanma, buna “asaletin yapılması” da diyoruz,  sadakat yemininden sonradır  ve  “sadakat yemini” içmemiş bir zatın,  en yüksek  resmi görüşmelerde  çevirmenlik yapması tam bir skandal’dır. Ayrıca ve üstelik burada başkaca bir devlet memurunun bulunmaması ise, Türkiye Cumhuriyeti’ni, bir “aşiret devleti” durumuna düşürmektedir. Cezai sonuçları var, ancak daha önemlisi ıstırap verici olmasıdır.


Suçtur ve bunu “bir emri” ile  tevlid eden R.T.Erdoğan  anayasayı çiğnemiş ve ayrıca  Türkiye Cumhuriyeti’nin esas hukukunu değiştirmiş olmaktadır. Bu son noktayı  tekrar ele almak  durumundayım.


Egemen Bağış ABD başkanına yemin etti mi?

 

Efendim, Daha büyük kaygı veren bir başka  hal ile karşı karşıyayız.Yetki gaspı ile  devletin en mahrem görüşmelerine giren Egemen Bagış namlı zat, uzun süre New York’ta ikamet ettikten sonra ansızın milletvekili adayı tayin edilmişti; New York’ta ne ile iştigal ettikleri bizi ilgilendirmemektedir. Ancak Bagış’ın, Türkiye’ye intikal etmeden önce, Washington’da ve Beyaz Saray’da, Amerikan Cumhurbaşkanlarına resmi tercüman olduğunu biliyoruz. Bu, çok has bir memuriyettir.


Beyaz Saray’da, Amerikan Cumhurbaşkanı’na,  sürekli olarak tercümanlık yapacak bir zatta en az üç   şart görmek zorundayız Bunlar şunlardır;


1-                    Beyaz Saray’da Amerikan Başkanı’nın sürekli ve resmi tercümanı  Bagış’ın, Amerikan yurttaşı olmasına,  kesin gözüyle bakamazsak da, çünkü henüz elimizde kayıt yoktur, buna, “büyük ihtimalle” diyebiliyoruz.


2-                    Amerikan Devleti’ne sadakat yemini etmiş olmasını kabul etmek zorundayız.


3-                    Mr. Bagish’ın, Amerika Birleşik Devletleri’ne sadakatı konusunda bir fbi araştırmasından geçmiş olduğunu ve başarılı bulunduğunu, “mutlak” kabul ediyoruz.   


 

Bu durumda, Türkiye Cumhuriyeti, en önemli sırlarını, Türkiye Cumhuriyeti’ne sadakat yemini içmemiş ve buna karşın Amerika Birleşik Devletleri’ne sadakatından hiç kuşku duyulmayan, Washington’da,  yüksek sadakat yüklü  işler icra etmiş  birisine tevdi etmiş olmaktadır. Tevdi edenin, ağır sorumluluğu ve  cezai mesuliyeti  kesindir.


ABD başkanına bilgi verdi mi?

 


Öyleyse, Egemen Bagish’in, yalnızca R.Erdoğan ile kendisinin bildiği, hatta  Türkçe veya İngilizce’ye çevirirken biçimlendirdiği  “devlet” sırlarını,  sadakat yemini ile bağlı olduğu, makama bildirebileceği ihtimalini hesaba katmak zorundayız. İhtimal ise, mantıklı olduğu taktirde, hukukta netlik’tir.


Efendim, Bu haberimi,  R.T.Erdoğan’ın Washington’a yaptığı resmi ziyareti tamamladığı, 11 Haziran 2005,  tarihte yazıyorum. Oradaki davranışları ve konuşmaları, Erdoğan’ın, Amerikan Başkanı Bush ile uyum içinde olabilmek için, Türkiye Cumhuriyeti Başkanı’na gösterdiğinden  namütenahi fazla bir hassasiyet ve ihtimam içinde olduğunu  ortaya koymuştur. Bunlar bir yana, dönerken, Bush’u nerede ise, “dünya başkanı” ilan ile temenni etmiştir. Sanki bir yeniden biat merasimi var. O halde ve bu nedenle, uzun yıllar Başkan Clinton ve sonra da  Başkan Bush’a  tercümanlık yapmış Mr. Bagish’i,  kendi tercümanı yapmaktan özel bir haz aldığını ve bu haz ile  cüretkar, hukuk tanımaz bir   yönelişi  tercih ettiğini, anlıyabiliyoruz. Ancak anlamak başka, kabul etmek başkadır; ceza kanununu ilgilendiren bir durum  görüyoruz ve kabul edemiyoruz.

 



 CÜNEYT ZAPSU’NUN HUKUKİ HALİ

 


Tercümanlığın “memuriyet” olduğu durumlarda, “danışmanlık” da memuriyet’tir. Cüneyt Zapsu adında zat, ticaretle iştigal etmektedir.


Devlet hizmetine girdiğini ve  memuriyet yemini ettiğini gösteren hiçbir bilgiye sahip değiliz; olsaydı, ticari işlerinden çekilmesi gerekirdi ki çekilmediğini   tespit ediyoruz. Ancak aynı C.Zapsu’yu, Mayıs 2005 tarihinde Ankara’yı  ziyaret eden Almanya Başbakanı  Gerhard Schröder ile yapılan heyetler arası görüşmelerde, R.T.Erdoğan’ın yanında ve resmi Türk heyeti içinde, teşhis etmiş  bulunuyoruz. Bu bir suçtur; çünkü, bizim esas teşkilatımıza göre,  hükümetler arası resmi görüşmelerde, bakanlar dışında, yalnız ve yalnız devlet memurlarının bulunması zorunludur. Cumhuriyet, bu anlamdadır.


Cumhurbaşkanı  Hazretleri,


İki devlet arasındaki görüşmeleri, ilgili olmadıkları takdirde, bir bakanlar kurulu üyesine  vermek dahi teşkilat hukukuna aykırı ve suçtur. Bunları, memuriyet vasfı olmayan,  hiçbir şekilde bir sadakat yemini etmemiş bir tacire bildirmek, bu taciri, devlet umuruna müdahil etmek ise,  büyük bir suçtur. Cüneyt Zapsu nam zatın başka  resmi görüşmelere de müdahil olması  ihtimal dahilindedir. Bu, suçun tekerrürü halidir.


ZAPSU & BAĞIŞ & ERDOĞAN İÇİN  TCK MADDELERİ

 


 Muhterem Efendim,


Türk Ceza Kanunu, Zapsu, Bağış ve Erdoğan’ın durumlarına uygun maddeler sevk etmiştir. Bunlardan bazılarını aktarma gereği duyuyorum.


Türk Ceza Kanunu’nun  iki yüz altmış ikinci maddesi, Zapsu ve Bağış isimli şahıslar için  yazılmış görünmektedir ve “kamu görevinin usulsüz  olarak üstlenilmesi” başlıklı bu madde şöyledir; “kamu görevini, kanun ve nizamlara aykırı olarak yerine getirmeye teşebbüs eden veya terk emri kendisine bildirilmiş olduğu halde  görevi sürdüren  kimseye üç aydan iki yıla kadar hapis cezası verilir.” Her ihlalde bu  madde bir kez işlemektedir. Ancak  Zapsu’dan ayrı olarak, Bagış’ın milletvekiliğine yakışmayan ameli vardır ki bunu ayrıca ele almak durumundayım.


Erdoğan’a uygun olan ise, “anayasayı ihlal” başlıklı  üç yüz dokuzuncu maddedir ve yeni yasada şu şekilde yazılmaktadır: “Cebir ve şiddet kullanarak, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya  bu düzen yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye teşebbüs edenler ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılır.”   Türkiye Cumhuriyeti, bir aşiret devleti’ne dönüştürüldüğü anda, ki dönüştürülmektedir, bu madde işlemeye başlamaktadır. Hiçbir memur sıfatı olmayanlara memur işleri vermek ve bunları çoğaltmak, devam ettirmek ancak aşiret devletlerinde olabilmektedir. Yürürlükteki anayasa, Türkiye Cumhuriyeti’ni  aşiret devleti’ne çevirmeye imkan ve izin veren mekanizmalar derpiş etmemiştir ve  “aşiret devleti” ayrı bir devlettir,  demek ki “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın öngördüğü düzeni ortadan  kaldırmaya”  yönelik, ısrarlı ve tertipli fiiller  ortadadır.

 

Aşiret devleti

 

Diğer taraftan, yürütme erki şimdi, Recep Tayyip Erdoğan’da toplandığını için, “cebir ve şiddet”  her zaman görünür olmak zorunda değildir. Yürütme erkinin  kaynağında ve işlemesinde,  hep zor ya da  cebir vardır ve  bu durumda “şiddet” sadece gerekli olduğunda uygulanmaktadır. Madde, yürütme erkini ellerinde olmayanların yürütme erkini elde etmeleri halini de kapsayacak şekilde formüle edildiği için, “cebir ve şiddet kullanarak” ifadesini başa almak gerekli olmaktadır.          


Bu iki maddeyi tamamlayan bir üçüncü madde  var ki, bu “suç için anlaşma” başlıklı olup, üç yüz on altıncı maddeden söz ediyorum, şöyle yazılmıştır: “Bu kısmın dördüncü ve beşinci bölümlerinde yer alan suçlardan herhangi birinin elverişli vasıtalarla işlemek üzere iki veya daha fazla kişi, maddi olgularla belirlenen bir biçimde  anlaşırlarsa, suçların ağırlık derecesine  göre üç yıldan oniki yıla kadar hapis cezası verilir.” Fiillerine göre Zapsu ve Bagış’a bu maddenin tatbiki tezekkür edilebilir;  bunu şimdiden görüyoruz. “Aşiret devleti” tespiti bu tezekkürü kolaylaştırmaktadır.


YÜCE MECLİS’İN DÜŞÜRÜLMESİ

 


 Hatırlardadır, 17 Aralık 2004, bir bayram  olarak kutlanmak istenmişti; o gün, Avrupa Birliği ile Türkiye Cumhuriyeti arasında “birlik” müzakerelerin tarihi ve  şekli üzerine bir imza  töreni vardı, Brüksel’deki toplantı salonu sık sık televizyonlarda, tekraren, gösterilmektedir. Bu filmlerde, salonda, bakan ve dış işleri bakanların arasında, boynunda ismi yazılı bir kolye ile dolaşan bir kişiyi daha görüyoruz; bu dolaşan zat, işte aynı  Egemen Bağış’tır. Belki de bütün  dünyadan  gelip de, boynunda adı yazılı kolye ile bu salonda dolaşan,  bakan veya başbakan olmayarak yasama organı üyesi bulunan tek kişidir; bakan veya başbakan ya da cumhurbaşkanları arasından kıvrılarak bir gölge misali  R.Tayyip Erdoğan’ı izlemektedir. Hali, hiçbir halde bir yüce meclis üyeliğine yakışmamaktadır.


Yürürlükteki anayasada  her hangi bir  milletvekilinin bu halde görünmesine imkan veren hiçbir madde bulunmamaktadır. Ayrıca Büyük Millet Meclisi’nin buna izin verdiğine ve karar aldığına dair bir bilgimiz yoktur. İzinsiz ve fiili bir durum’dur ve  Egemen  Bağış’ın orada bulunma ve kalabalıklar arasında Erdoğan’ı izleme emrini ise, yine, Erdoğan’dan almış olması da ihtimalin ötesindedir.


Başbakan, Egemen Bağış'ı yumrukladı

 

Efendim, Mayıs Ayı’ndadır, savcılık başvurumda net tarih bildirmek durumundayım, televizyon yayınlarında, bu E.Bağış’ın, ansızın sırtına bir yumruk ya da büyük bir tokat yediğini hayretler içinde izlemiştik, Bağış  ve televizyon muhabirleri de çok şaşırmıştı; tokat  ya da  yumruk ise T.Erdoğan’dan geliyordu. Daha sonra haberlerde Erdoğan’ın bu tokat ya da yumruğu, Yüce Meclis üyesi de olan Bagış’ı, uçağa  geç kalmaması için uyarmak üzere attığı ileri sürüldü ise de çok inandırıcı olmamıştır. Çünkü uçağa gidiyorlardı, önemi haiz olmamakla birlikte gecikme asla söz konusu edilememektedir ve biz Erdoğan’ın, daha sonra açıklanamayan bu tür fevri hareketlerine sıklıkla tanıklık ediyoruz. Yadırgatıcıdır;  Osmanlı düzeninde  bu hallere düçar olanlara “şamar oğlanı” tabir  ediliyordu ve yadırganmıyordu, şimdi  izahı gerektirmemektedir.


Bir de  son Amerika  gezisinde, yine aynı Bağış’ın,  Erdoğan ile fotoğrafları çekilmek üzere, Amerikan sokaklarında,  Amerikan çocukları topladığını da izledik. Bağış,  milletvekili yapılmadan evvel, on altı yıl Amerika’da yaşadığı   için çocuk-İngilizcesine vakıftır; burada yerini bulduğunu kabul ediyoruz.Fakat yine de Meclis’in yüceliği çiğnenmektedir.


Uçakta viski açıklaması

 

Bu arada, Amerika’dan dönüş uçağında, 12 Haziran 2005 tarihli gazetelerde var,  “Abd  gezisine katılan Başbakan’ın danışmanı ve Akp İstanbul milletvekili Egemen Bağış” tarafından, Hürriyet Gazetesi’ne verilen bir mülakat var ki, aktarmamız yerindedir. Şöyle denmektedir:”Uçağımızda daha önce de olduğu gibi her türlü ikram vardı.İçki servisi isteyene yapılacaktı.Ama ben kimin ne içtiğine dikkat etmedim”. Burada, Bagış’ın kendi sorumluluğu ile “valet de chambre” pozisyonunu bir birine karıştırdığını görüyoruz. Yüce Meclis üyeliği ile kesinlikle bağdaşmamaktadır.


Yasama erkinin yürütme erki ile ilişkisini Mirabeau’nun  sembolize ettiğini hep biliyoruz, ilk okullardaki yurttaşlık derslerinde okutuluyordu. Çok onurludur, “nous sommes ici par la volonté du peuple et nous n’en sortirons que par la force des baionettes”; bir yanda  “halk iradesi” ve diğer tarafta “cebr’in süngüsüsü” var. İçki servisine nezaret ise hiç olmamıştı; anayasal düzene bir kıyam hali teşhis ediyoruz.


 TBMM'yi zor duruma düşürdüler

 

Diğer taraftan yürürlükteki anayasa “başbakan, bakanlar kurulunun başkanı olarak, bakanlıklar  arasında işbirliğini  sağlar ve hükümetin genel siyasetinin yürütülmesini gözetir” demektedir. Demek ki, milletvekili Bağış’ın bir gölge misali izlediği bazan da  omuzuna tokatını yediği Erdoğan, yürütme erkini elinde bulundurmaktır ve başıdır. Güzel, ancak, aynı yürürlükteki anayasa’nın seksen yedinci maddesinde, Meclis’e ve millet vekillerine “bakanlar kurulunu ve bakanları denetlemek” görev ve yetkisi verilmiştir.


Bütün bunları yan yana getirdiğimizde, hem denetleme  işinin imkansızlığını ve hem de modern cumhuriyetlerin  sine qua non  koşulu olan “kuvvetler ayrılığı” prensibinin düşürüldüğünü görüyoruz . Bu bir ve ikincisi, burada önemli olan nicel değil nitel durumdur;  sayıya bakamıyoruz, milletvekili Bağış’ın,  bütün Büyük Millet Meclisi’ni zor duruma düşürdüğünü tespit edebiliyoruz. Yasama organına girip yürütmenin bir parçası olmak her halde hususi bir takiye hali’dir. “Çadır Devleti” tespiti bu hallerden neşet etmektedir.


 


 Murat Mercan ve Ömer Çelik'in durumu


Cumhurbaşkanı Hazretleri, Varşova’da, bunun tarihini savcılıklara bildirmem  ve  gazete coupure’lerini eklemem doğaldır, R.T.Edoğan, yürütme erkinin başı olarak konuşurken yanında, yine bu Egemen Bağış, ki artık tanıyorum, ve iki  Akp milletvekili vardı ve hiçbir devlet memuru yoktu; muhtemelen adları Murat Mercan ve Ömer Çelik’tir. Ne yazık, Esas Teşkilat hukukumuzda, iki erkin bu denli iç içe girmesi,   tarif ve sınırlarının silinmesi, hangi bilgi ile donatıldıkları meçhul  bazı milletvekili veya  tacirin,  müphem ve kanunsuz  “danışman”  etiketleri ile yürütmeyi işgal  ile  yürütme erkini ıskat etmeleri için hüküm yoktur. Bu yeni bir anayasa durumudur ve TCK  madde 309 kapsamındadır.


Efendim, yüksek zamanlarını almak durumunda değilim, ancak, “kuvvetler ayrımı” ilkesinin doğal, tarihsel,  hep kendisini sürdüren ve işleten bir mekanizma olmadığını, bir  teşkilat kabulü, bir hukuki müessese olduğunu, her daim titizlik ve kıskançlıkla gözetilmesi gerektiğini, güvencesinin ise, eninde-sonunda, uyanık yurttaşların  bilinç, gözetim ve  denetiminde bulunduğunu, eklemek zorunluluğunu duyuyorum. Ne yazık ki, varsa vardır ve yoksa yoktur.


 Yürütme erki ıskat edilmiştir ve edilmektedir.


Yasama erki düşürülmektedir.


Adalet Bakanı’nın “hükümet sözcüsü” yapılması, diğerleriyle birlikte, yargı erkinin bağımsız işleyişine ve tarafsızlığına,  her  günlük darbe’dir.       

 

Yüksek bilgilerine sunuyorum. Şükranlarımın kabullerini diliyorum.


 Yalçın Küçük Öğretim Üyesi/yazar

 


(Murat Aydın/www.haber7.com )

 


î Başa
Bush-Blair hakkındaki karar bugün ! Haber 3 - 27 Haziran 2005
ABD Başkanı Bush ve İngiltere Başbakanı Blair hakkındaki karar bugün verilecek…
ABD Başkanı Bush ve İngiltere Başbakanı Blair'in temsili olarak yargılandığı Irak Dünya Mahkemesi'nin son duruşması dün yapıldı. Tanıkların Irak'taki saldırılardaki tahribatı gözler önüne serdiği mahkeme, kararını bugün verecek.

ABD Başkanı George Bush ve İngiltere Başbakanı Tony Blair'in temsili olarak yargılandığı ve nihai oturumu İstanbul'da gerçekleştirilen Irak Dünya Mahkemesi'nin duruşmaları tamamlandı. Dün son oturumu gerçekleştirilen mahkemede konuşan toplumsal araştırmalar profesörü Dr. Joel Koel, Irak'ta ekolojik felakete zemin oluşturulduğunu, ABD askerlerinin de bu felaketle karşı karşıya olduğunu söyledi.

İstanbul Darphane-i Amire binasında üç gündür devam eden yargılamanın dün gerçekleştirilen son duruşmasında, "Kültürel miras", "Çevre ve dünya kaynakları" ve "Küresel güvenlik ortamı ve gelecek alternatifleri" konuları ele alındı. Konuşmacılardan Koel, 5 bin, hatta 8 bin yıllık Irak tarım politikasının bu işgalde yok edildiğine dikkat çekerek, "Amerika, Irak'ı tarım bakımından yağmaladı. İşgal, silah kullanılması, askeri araç kullanımıyla birlikte Irak'ta büyük bir ekolojik tahribat meydana getirmiştir" dedi. Su kaynaklarının da bu işgalden olumsuz etkilendigini kaydeden Koel, Irak'ta ekolojik felakete zemin oluşturulmuştur. Bu Irak'ın geleceğini olumsuz etkilemiştir. ABD askerleri de bu felaketle karşı karşıyadır" diye konuştu.

ABD Irak halkını kobay olarak kullandı
Bağdat'ta çevre mühendisliği doktora programının kurucusu ve Irak işgalinin yaşayan tanıklardan Suad Naji el-Azzawi ise, Irak'taki radyasyon kirliliğine ilişkin açıklamalarda bulundu. Irak halkı ve doğasının büyük bir yıkım ve zarara maruz kaldığını ifade eden el-Awzavi, "ABD, Irak halkını ve çevresini bir laboratuvara çevirmeye çalıştı. Irak halkını kobay olarak kullandı. Pek çok radyoaktif silahı burada kullandı. î Başa 750 bin ton radyoaktif atığı dünyaya atmaya karar veren ABD'nin hedefleri arasında Balkanlar, Ortadoğu ve Irak da vardı. Irak'ta araştırma merkezlerini yok ettiler. Bilim adamlarını ya öldürdüler ya da Irak dışına sürdüler.
Napalm, parça tesirli bomba, saatli bomba kullandılar. Bunlarla pek çok yere zarar verdiler. Bunker bombalarının ilki Irak'ta denendi. Bir sığınakta kullanılan bomba yüzünden binlerce insan ve çocuk öldürüldü" şeklinde konuştu. Emel el Hedairi de kültürel mirasın tahribine ilişkin olarak, Amerikan ordusunun kütüphaneleri ve arşivleri yaktığını söyledi. Hedairi, yakılan arşivlerde Britanya'nın sömürge dönemine ve Osmanlı'nın son dönemlerine ait dökümanların bilinçli bir şekilde tahrip edildiğini belirtti.

Yeni Şafak
 
 


î Başa
Yüzbaşı Aydın'ın hikayesi Yeni Şafak 25 Haziran 2005

Bu hikâyeyi, Ahmet Çınar'ın, kaymakamlık anılarını topladığı "Ben Bir Kaymakamım - Her Şeyi Yazmadım" isimli eserinden aldım. "Sakıncalı komando" başlığını koymuş bu bölüme. Önce dünkü yazımı okuyun, sonra buna başlayın. Ve kendi kendinize sorun: Asker özeleştiri yapmalı mı? Başka sözüm yok!

"Aydın Yılmaz, yani Aydın yüzbaşı; Dargeçit ilçe jandarma komutanıydı, jandarma komandoydu, Foça komando okulunda hocalık yapmış, uzman bir savaşçı. Zayıf ve boyu da kısa sayılabilecek bir insan; ama, kocaman yüreği vardı. O dünyanın en dürüst insanıydı, tek bir haram lokma onun boğazından geçmemiştir. Kibardı Aydın yüzbaşı, sosyal bir insandı, çok güzel konuşurdu Türkçe'yi. Yüreği sevgi doluydu. Personeliyle, köylülerle, korucularla; ailelerine, çocuklarına kadar ilgilenirdi.

Şehit verdiğimizde ağlardı Aydın yüzbaşı. Bir kez korucuları şehit olan bir köye taziyeye gitmiştik. Köylüler bizi köyün içinde karşıladılar. Az sonra kendisini tutamadı, hıçkırıklarla ağlarken mahcup olup köylüler karşısında kayıp vermenin zedelediği onuru ile gruptan hızla uzaklaştı ve orada ağlıyordu. Onun o insani duyguları hepimizi duygulandırdı...

Cesur insandı yüzbaşı. Defalarca çatışmaya girmişti; Van Çatak'ta, bir çatışmada yaralanmıştı....

Çalışkandı, işinde titizdi, işini iyi biliyordu. En sorunlu bölge olmasına rağmen nasıl olsa Aydın yüzbaşı var orada diye Dargeçit için endişelenmiyordu ildeki komutanları; ama "SAKINCALI"ydı Yüzbaşı Aydın... Namaz kılıyordu, oruç tutuyordu bunu da hiç kimseden gizlemiyordu; ama, bağnaz bir insan değildi, asla suçlandığı türden art niyetleri yoktu. Eşi kapalıydı yüzbaşının, Boğaziçi üniversitesi mezunu hanımefendi bir kadındı. Kapalıydı, ama, herkesten daha çok sosyal ve moderndi. Her şeye rağmen sakıncalıydılar. İle gittikleri zaman ordu evinde kalamıyorlardı, restoranında yemek yiyemiyorlardı. Peki ama, Dargeçit jandarma komutanı her hangi bir otelde kime, neye ve niye güvenerek kalacaktı?

Her Askeri Şura toplandığında, sonuçlar açıklanıncaya kadar uyumuyordu. "Kaymakam Bey, her şey bir yana çocuklarım, 'Seni niye attılar?' diye sorarlarsa onlara ne cevap vereceğim ben?" diyordu. Yüksek Askeri Şura'da liste açıklanınca da o insan yüzüyle tebessüm ederek, "Yırttık yine!" diyordu.... Adana'ya tayin olmuştu. Lojmanda oturması, eşinin kapalı olması nedeniyle yasaktı. Ev de tutamıyordu; çünkü, Adana'da PKK'lı çoktu; dışarıda kiralamak zorunda olduğu evi için çocuklarına bir kötülük yapılır diye endişe ediyordu.

Bir akşam üstü ziyaretime geldi. Yüksek Askeri Şura'nın toplanmasına iki gün vardı. Tayin olup gitmesine ise on gün.

-Ben helalleşmek için geldim Kaymakam Bey!

-Sefere mi gene?

-Evet. Cehennem Deresi'ne gidiyorum. Gene yanıma seçkin bir kaç rütbeli, er ve sağlam koruculardan alıp üç gün pusuya yatacağım oralarda. Ne yapayım Kaymakam Bey? Cehennem Deresi'ni biliyorsun, ben gitmesem kimse cesaret edemiyor, gönderemiyorum kimseyi; ama oraları da boş bırakmak kanıma dokunuyor.

-Hakkım helal olsun yüzbaşım, sen de helal et!

-Benden de helal olsun. Ölümlü dünya, gittiğimiz yerin adı üstünde, "Cehennem Deresi" dedi. Duygusallaştı.

Hava kararmıştı ve elektrikler de kesikti. Şimdi Dargeçit kocaman hayalet bir şehir gibi gözüküyordu pencereden. Küçük pilli radyomu açtım. "Askerim vurulmuş komşular havan.." diyordu şarkıcı. Karanlık makam odamda şimdi birbirimizi bir gölge gibi ancak seçebiliyorduk. "Bana SAKINCALI gözüyle bakılması kanıma dokunuyor Kaymakam Bey! Şura toplantısına sadece iki gün var; ama, ben buna rağmen hiç kimseyi gönderemediğim Cehennem Deresi'ne üç gün pusu atmaya gidiyorum. Ben masamdan kalkmasam hiç kimse, "Sen neden pusuya gitmiyorsun?' demez bana. Benim iki çocuğum var. Sana helalleşmeye gelecek kadar tehlikeli bir göreve gidiyorum. Belki de orada öleceğim, ama, ben ordudan atılacağımı bile bile göreve gidiyorum. Peki, ben sakıncalıysam kim vatanperver? Buna hakları yok Kaymakam Bey! Bu kanıma dokunuyor, onurum kırılıyor, inancım beni daha vatanperver yapıyor sadece; dürüst yapıyor, vicdanlı yapıyor." derken yüzbaşı karanlıkta ağlıyordu. Karanlıktan fırsat bulup ben de ağlıyordum. Belki de bin tane sorunun içinde kıvranırken bunalımdan biraz olsun kurtulmak için karanlıktaki ortamı fırsat bilip baş başa ağlıyorduk şimdi...

Yüzbaşının Şura'da atıldığı saatlerde, bir kurşunla şehit olma ihtimali vardı, öldüğünde de asker olmayacaktı belki.. Belki de ordudan atıldığından habersiz asker üniformasıyla pusuda olacaktı. Yüzbaşı yine atılmadı. Kazasız belasız döndü Cehennem Deresi'nden. Sonra Adana Yüreğir ilçesi jandarma komutanı oldu.

Siirt vali yardımcısıydım. Bir okul müdürünün odasında oturuyorduk. Cep telefonum çaldı:

-Kaymakam Bey! Benim!... Aydın!...

-Tanıdım... Nasılsın?

-Tezkereyi aldım sonunda... derken, "Yırttık yine!" derkenki o acı gülümseyiş vardı ifadesinde.

İçim yandı geçti. Dargeçit'in yüzbaşısının atılmasını kabullenebilmem imkansızdı. Ağlamaklı oldum; ama etrafımda insanlar vardı. Kendimi topladım..

-Yüzbaşım, bunu ikimiz de bekliyorduk. Sen ülken için herkesten fazlasını yaptın. Çok zor şeyler atlattın. Bu en kolayı senin için.

-Hiç üzülmedim. Ben kendim ayrılsam Allah'a hesap vermeliydim ülkem için; ama, kendileri attılar.

Atıldıktan sonra da telefonda hep, "Yüzbaşım" diyordum ona. Ne kadar zordu. Daha sonra işsiz kaldı yüzbaşı. Bir ara babasıyla tavuk işine girdi, ekonomik kriz nedeniyle iflas etti. Resmi kurumlar ve özel şirketler de konjonktürün etkisiyle ona iş veremiyorlardı... Namaz kıldırması için binlerce memur çalıştıran bir devletin, namaz kıldığı için görevinden attığı bir memurunu, hiç değilse -askeriye dışında- bir başka kurumda çalıştırmasının nasıl bir sakıncası olabilirdi ki?" (Ahmet Çınar, Ben Bir Kaymakamım - Her Şeyi Yazmadım, s 257-260)


 


î Başa
Sapıtanların Vebali Size Ait Olacaktır! Mehmet Şevket Eygi 24 Haziran 2005 
Mehmet Şevket Eygi
24.06.2005

Dinler arası diyalog ve tolerans yangını bütün şiddetiyle sürmektedir. Bu yangın maalesef birtakım saf, cahil Müslümanların imanını yakacak, onları -Allah saklasın!- ebedî bir felâket ve hasarete (zarara) uğratacak mahiyettedir.

Kur’ân’da kesin olarak, Allah katında tek hak, geçerli, muteber, kabul edilen dinin İslâm olduğu beyan edilmektedir. Hazret-i Âdem’den beri gelip geçmiş bütün Peygamberlerin, bu arada Hazret-i Musa’nın, Hazret-i İsa’nın da usûl (asıllar, temeller) olarak dinleri İslâm’dır. Yüce Allah, İslâm’dan başka bir dinden razı olmaz.

Diyalogcular ve toleransçılar, birtakım bâtıl dinleri de hak din olarak göstermeye kalkıyorlar. Bendeniz müftü değilim, fetva veremem. İcazetli, liyakatli, ehliyetli ehl-i sünnet müftülerine müracaat ederek onlardan fetva isteyiniz. “Zeyd-i Müslim; Yahudilik de, Hıristiyanlık da hak dindir, onların mensupları da ehl-i necattır, onlar da cennete girecektir derse, Zeyd’e ne lazım gelir?”

İffet, namus, şeref, haysiyet, eş, kız, mukaddesat konusunda tolerans olmaz. Hiç kimsenin Yüce İslâm dininin kesin, değişmez, temel hüküm ve ilkelerinde tolerans göstermeye hakkı yoktur. Bu din, şunun bunun uydurduğu bir “sekt” (uydurma din) değildir ki, birtakım adamlar istedikleri değişikliği, toleransı, hoşgörüyü yapabilsinler. Bu dini bize Yüce Allah katından, Resulullah Efendimiz getirmiştir. O nasıl tebliğ ettiyse, o şekilde muhafaza edilecektir.

î Başa Katolikler, kendi dinlerinde tolerans gösteriyorlar mı, “Müslümanlar da ehl-i necattır” diyorlar mı? Demiyorlar. Tam aksine “Kilise dışında kurtuluş ve selamet yoktur” diyorlar.

Resulullah Efendimiz, Mısır’da Kıpt ulusunun ulusu Mukavkis’e gönderdiği nâmede, onu İslâm’a davet etmiş, bu daveti kabul etmediği taktirde Kıptların vebalinin kendisi üzerinde olacağını açıkça beyan etmiştir.

İmdi, dinimizde bulunmayan bu diyalog ve tolerans işini çıkartan birtakım cemaatlere, cemaat başkanlarına, ilahiyatçılara, yazarlara, profesörlere hitap ediyorum.

– İnançlarının sarsılmasına, itikatlarının bozulmasına, ayaklarının kaymasına sebep ve vesile olacağınız Müslümanların vebali size ait olacaktır. Ayaklarınızı denk alınız. Bir kimsenin hidayetine vesile olmak, Peygamber Efendimizin beyan ettiği üzere, üzerine güneşin doğduğu ve battığı her şeye sahip olmaktan daha kıymetlidir. Ancak madalyonun arka tarafında da şu vardır: Bir Müslümanın, bir müminin sapıtmasına, küfre düşmesine, temel İslâm ilke ve inançlarından birini inkâr etmesine yol açan kimse, kendi felaketini hazırlamış olur.

Bu tolerans ve diyalog yüzünden çok sayıda mümin kardeşimizin imanları tehlikeye girmiştir. Onları mutlaka en güzel, en uygun bir şekilde uyarmamız gerekmektedir.

Toleransçılar ve diyalogcular lafları ağızlarında gevelemesinler. Biz Müslümanlara karşı takiyye yapmasınlar, içlerindekini açıkça söylesinler. Onlara soruyoruz:

1. Teslis esası üzerine kurulu Hıristiyanlığın hak din olduğunu, mensuplarının Cennete gireceğini hangi delile istinat ederek iddia ediyorsunuz?

2. Onlar, Hâtem’ül-Enbiya Resul-i Kibriya Efendimiz Hazretlerini Peygamber olarak kabul etmiyorlar. Bu durumda nasıl ehl-i necat (kurtulanlardan) oluyorlar? Gerekçelerinizi beyan ediniz.

3. Onlar, Allah’ın insanlığa bir hayat düsturu (anayasası), bir hidayet meşalesi olarak gönderdiği Kur’ân-ı Azimüşşan’ı inkâr ediyorlar, “Kur’ân İlâhi bir Kitap değildir, uydurmadır...” diyorlar. Bu şartlar altında nasıl ehl-i necat oluyorlar? Delilleriniz, gerekçeleriniz nelerdir? Edebiyatı bırakınız, bunları bize açık ve seçik şekilde beyan ediniz.

4. Onlar, İslâm’ın hak din olduğunu kabul etmiyorlar. Etmiş olsalardı, zaten aramızda ihtilaf olmazdı. Kur’ân ise, “Allah katında din İslâm’dır” diyor. Siz nasıl oluyor da, Kur’ân’ın bu kadar açık ve kesin bir hükmüne rağmen, “Onlar da Cennete girecektir” diyebiliyorsunuz? İddianızı ispat için, elinizde ne gibi geçerli deliller vardır?

Birtakım din ve iman kardeşlerimiz, cemaat taassubu ve gayretiyle birer diyalog ve tolerans havarisi kesildiler.Maalesef öyle reformcu ilahiyat profesörleri türedi ki, mübarekler sanki Cennetin kapıcılarıdır, açmışlar kapıları, ne kadar gayr-i müslim, ehl-i kitap varsa içeriye dolduruyorlar.

Yeni bir adet zuhur etti. Diyalogcu ve toleransçı bir ilahiyatçı tefsir yazmış, Kur’ân âyetlerine muharref Tevrat’tan ve İncil’den aldığı açıklamaları getiriyor. 1400 yıllık İslâm tarihinde böyle bir tefsir metodu görülmüş müdür? Bazı tasavvuf ve ahlâk kitaplarında Hazret-i İsa Efendimizin birtakım sözleri, menkıbeleri zikredilir ama onlar muharref kitaplardan değil, başka kaynaklardan alınmıştır.

Aziz dostumuz Burhan Bozgeyik Beyin, Millî Gazete’nin 8 Nisan 2005 tarihli nüshasında yayınlanan bir yazısından acı bir vak’ayı sütunlarıma almak istiyorum:

İzmir’de bir profesörün, imam-hatip mezunu ve nurcu geçinen cemaatlerden birine mensup bir kızı varmış, tesettürlüymüş, namaz kılıyormuş. Bu kız din değiştirmiş, Hıristiyan olmuş. “Kızım sen ne yaptın?” diye sormuşlar, şu cevabı vermiş, “Hıristiyanlar da Cennete girecek diyenler sizsiniz. La ilahe illallah diyen herkesin mutlaka Cennete gireceğini söylüyorsunuz. O zaman niçin Hıristiyan olmayayım? Hıristiyanlık İslâm’a göre çok daha kolay bir din. Başörtüsü, tesettür mecburiyeti yok, günde beş vakit namaz yok, haftada bir kere kiliseye gitmek yeterli oluyor. Sonunda Cennete gireceksem, neden kolay olan yolu tercih etmeyeyim?”

İrtidat ve tanassur eden (dinden çıkan ve Hıristiyan olan) bu nurcu kızın günahı ve vebali, diyalogcuların ve toleransçıların üzerinedir. Bakalım yarın, Mahkeme-i Ruzî Cezâ’da (mahşer günü kurulacak Yüce Mahkemede) nasıl hesap verecekler?

Kimseyi isim vererek suçlamak, karalamak istemem. Lakin göz ardı edemeyeceğimiz bir husus vardır. Başta Evangelistler olmak üzere, çeşitli misyoner teşkilatları, Anadolu’yu tekrar bir Hıristiyan yurdu yapmak için milyarlarca dolarlık fonlara, bütçelere sahiptirler.Bu paralar kimlere dağıtılmaktadır? Birtakım diyalog ve tolerans havarilerine soruyorum ve kendilerine teklif ediyorum.

– Töhmetten kurtulmak için Kur’ân-ı Kerim üzerine el basmak suretiyle, Evangelistlerden, Amerikalılardan, diğer kiliselerden ve misyonerlerden para almadığınıza, yardım görmediğinize yemin edebilir misiniz?

Bir insan yanılabilir ve bedavadan diyalog ve tolerans taraftarı olabilir ve bu yolla propaganda yapabilir...

Bir de şu durum var: Diyalog ve toleransı para, maddi menfaat, riyaset, şöhret, benlik için yapmaktadır. Bu hal birincisinden, hiç şüphe yok ki, daha vahimdir.

n Bir Müslüman, Hazret-i Muhammed Aleyhisselatü vesselamı, O’nun tebliği ve daveti kendisine ulaştığı halde inkâr eder, yalanlarsa o kimse kâfir (gerçeği örten) olur.

n Kur’ân’ın Allah kelamı olduğunu kabul etmeyen, o Yüce Kitabın indirilmiş değil de, uydurulmuş olduğunu iddia eden de kâfirdir.

İslâm’ın, Allah katında tek hak din olduğunu kabul etmeyen kişi de inkârcılardandır.

Diyalogcular ve toleransçılar, yüz binlerce mümin kardeşimizin ayaklarının kaymasına yol açacak bir çığır açmışlardır. Dehşet verici bir yangın başlatmışlardır.

Bu kötü çığırı durdurmamız, bu yangını söndürmemiz gerekiyor. Nasıl?.. En güzel, en uygun, en tesirli, en bilgece metod ve sözlerle...

Büyük bir televizyon kanalında ehl-i sünnet din âlimleriyle, diyalog ve tolerans taraftarı bid’atçilerin temsilcileri arasında açıkoturum yapılmalıdır. Diyalogcuları davet ediyorum, meydandan kaçmasınlar, inançlarının ve görüşlerinin bir kısmını gizlemesinler, cesaret ve samimiyetle ortaya çıksınlar.
 


î Başa
Yine onlar, yine bor... Kulis Ankara 22 haziran
Kulis Ankara
22.06.2005

Hangi taşı kaldırsanız, altından ünlü siyonist sermayedar Rothschild ailesi ve bu ailenin Rio Tinto’su çıkıyor.. Rothschild ailesi  Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen’in Avustralya seyahatinde de karşımıza çıktı... İsterseniz bu seyahate ağırlığını koyan taşı yavaş yavaş kaldıralım ve altındaki gerçeklere bakalım...
*
Malum, Tüzmen’in Avustralya’daki seyahatinde en çok dikkat çeken teması BHP Billiton Grubu yöneticileriyle yaptığı görüşmeydi... Zira Bakan Tüzmen de, Türkiye’mizin en önemli zenginliği olan bor madenine BHP Billiton’un talip olduğunu büyük bir sevinçle ilan etmişti... BHP Billiton yöneticileriyle yaptığı görüşmeden sonra bakın ne diyordu Tüzmen:
“Firma, Türkiye’deki bütün yeraltı kaynaklarıyla ilgileniyor. Özellikle ilgilendikleri alan ise ‘bor madeninin zenginleştirilmesi’. Borun işlenmesi ve diğer ürünlere ayrıştırılması alanında sahip oldukları teknolojik birikimi Türkiye’ye aktarmak istediklerini açık bir dille ifade ettiler. Bu konuda girişimler yaptıklarını, özelleştirmeleri takip ettiklerini ve Eti Bor ile bu konuda çalışmalar yapmak istediklerini söylediler”
Ve en can alıcı cümlesi geliyor şimdi de Tüzmen’in:
“BHP Billiton, Avustralya’nın GSMH’sine, dünyadaki operasyonlarıyla önemli katkıları olan bir firma”
*
Tüzmen’in ‘dünyadaki operasyonları’ ifadesi bizim için taşın biraz yerinden oynaması anlamına geliyordu. Biz de taşı biraz daha  kaldıralım ve merceğimizi bu firmanın üzerine tutalım... 90 milyar dolarlık mal varlığına sahip olan BHP Billiton,  dünya madencilik tekelinin halkalarından birisi.... İnşaat ve petrol gibi enerji alanlarında da dünya devlerinden. Yıllık 25 milyar dolar cirosu ve 5 milyar dolar karı var.. Yaklaşık 70 bin çalışanı da bünyesinde barındırıyor.
*
BHP Billiton Grubu’nun bu dev görüntüsü ister istemez merakımızı daha da kabarttı... Konu, uzay teknolojisine kadar değişik kullanım alanları bulunan ve ‘geleceğin en stratejik madeni’ olarak görülen bor olunca meraklanmamak da elde değil zaten...
Şimdi sıra bağlantıları kurarak taşı tamamen kaldırmaya ve altındakileri görmeye geldi...
Jardine Matheson firmasının afyon ticaretinden kazanılan parası ile kurulan Rio Tinto, bu gün dünyanın en büyük maden firması. Rothschild’lerin Rio Tinto’su tek başına dünya maden üretiminde % 12.5’lik (27 milyar dolarlık) pay ile birinci sırada yer alıyor. İkinci sırada % 11’lik pay ile yine İngiltere merkezli Anglo American Corp., üçüncü sırada % 8’lik pay ile  BHP Billiton geliyor. Tüm Türkiye’nin maden üretiminin dünya üretiminde % 0.9’luk bir paya sahip olduğu dikkate alınırsa firmaların büyüklükleri anlaşılır. BHP Billiton firması Royal Deutch Shell’e ait. Shell ise Rothschild ailesinin kontrolünde. Anglo American Corp.(AAC), Oppenheimer ailesinin. Fakat bu şirkette Rothschild ailesinin De Beers kanalıyla ortaklığı bulunuyor. AAC’nin % 45’i De Beers’e, De Beers’in % 34’ü AAC’ye ait. Her üç firmada ayrıca İngiliz kraliyet ailesinin payı sözkonusu. Bu çok bilinmeyenliymiş gibi görülen denklemin tek bilineni ise Rothschild ailesi...
*
Peki BHP Billiton yöneticilerine, ‘madencilik sektörüne yabancı sermayeyi çekmek istediklerini’ anlatan  Tüzmen başka ne demişti hatırlayalım:
“Türkiye’ye döndüğümde, ilgili bakanlara bu konudaki gelişmeleri anlatacağım, firma yetkililerine de temas kurmalarını söyleyeceğim. Biz de Türkiye’den, yatırım yapmak isteyen firmalara elimizden geldiği kadar destek vereceğiz. Burada büyükelçilik mensupları, Ticaret Müşavirliği, Ankara’da da Dış Ticaret Müsteşarlığı konunun takipçisi olacak.”
*
Anlaşılıyor ki Sayın Bakan, BHP Billiton’un Türkiye’deki gönüllü bor elçisi olmaya niyetli... Biz de bu konunun sonuna kadar takipçisi olmaya niyetliyiz...

89.6 ve 103.6
“Sevgili Emin Ağabey; X* marka bir araba almak istiyordum. Galerileri dolaşırken hayretler içinde kaldığım ve mutlaka dikkatinize getirmek istediğim bir hususla karşılaştım. X* marka arabaların radyoları iki kanala baştan programlanmış.
Programlandıkları iki kanal 89.6 frekansından yayın yapan Müjde FM ile, 103.6 kanalından yayın yapan Yön FM. Her iki kanal da Hıristiyan misyonerliği propagandası yapıyorlar. İşin ilginç tarafı bu programlanmış kanallar değiştirilemiyor ve sabit kalıyor.
Emin Ağabey bu konuyu tetkik ettirip, sonucu tarafıma iletebilir misiniz!” Başlıktaki Emin Ağabey, İstanbul Milletvekili Emin Şirin.. Bu ilginç olay ise İstanbul’dan bir seçmeninin başından geçiyor. Yön FM’i bilmiyoruz, ama Müjde FM Türkiye’de Hıristiyanlık propagandası yapan Türkiye’nin en tanınmış radyosu.
İddia ilginç ve ilginç olduğu kadar da ciddi. Emin Şirin konu ile ilgili bir soru önergesi verdi. Bakalım altından neler çıkacak...
X*Bu aracın markası ticari haklara saygı açısından şimdilik bizde saklı. Bu yüzden marka yerine (X*) işaretini kullandık. Ancak bir kaç ipucu vermek gerekirse Avrupa markası taşıyan bu araç, dünya piyasasının en prestijli markalarından birisi. Türkiye’de de en fazla tutulan otomobil markalarından.

 
Ana SayfaSite İçi AramaSite HaritasıBize UlaşınAlışveriş
 
Mustafa Müftüoğlu


î Başa
Kâzım Karabekir Paşa “İstiklâl Mahkemesi”nde! Mustafa Müftüoğlu 23 Haziran 
Mustafa Müftüoğlu
23.06.2005
Millî Mücadele’nin mühim simalarından Kâzım KarabekirPaşa, İzmir su’i-kasdi dâvâsında yargılananlardandır ve mahkemedeki ifadesi Cumhuriyet tarihinin ilk yıllarında olup bitenleri tesbit bakımından mühimdir!..
Cumhuriyet tarihinin ilk yıllarındaki meşhur “İzmir Su’i-kasdi” dâvâsına bakan “İstiklâl Mahkemesi”, bu mahkemelerin ünlü “Dört Aliler”inden üçünün iştirakiyle toplanmış ve Ali Çetinkaya’nın (Kel Ali) başkanlık ettiği heyette Kılıç Ali ile Reşid Galip üye, Necip Ali ise savcı olarak bulunmuştu.
Su’i-kast sanıklarının duruşmasına 26 Haziran 1926 Cumartesi günü saat 14.00’de İzmir’de başlanmış ve yargılama 12 Temmuz Pazartesi gününe kadar devam edip 13 Temmuz’da hüküm tebliğ olunmuştur.O gün salona idam mahkumları getirilmemiş -paşalar dahil-bazı milletvekilleri beraat ederken; bir kısmı çeşitli hapis cezasına çarptırılmış, bazılarının muhakemesine ise Ankara’da devam edileceği bildirilmiştir.
Millî Mücadele’nin mühim simalarından Kâzım KarabekirPaşa, İzmir su’i-kasdi dâvâsında yargılananlardandır ve mahkemedeki ifadesi Cumhuriyet tarihinin ilk yıllarında olup bitenleri tesbit bakımından mühimdir!.. Mahkeme başkanı Ali Çetinkaya’nın şu ilk sualiyle başlayan ifadenin bazı kısımlarını sütunumuzun müsaadesi nisbetinde nakledelim... İşte ilk sual:
“- Zatıâliniz, Millî Mücadele esnasında büyük hizmetler görmüş olduğunuz halde bilâhare neden muhalefete geçtiniz?.. Terakkiperver Fırkası’nın (partisinin) teşkilindeki hususî, umumî teşebbüsler hakkında malûmat-ı âliyelerinin izah buyurulmasını rica ederim.”
Kâzım KarabekirPaşa bu suale verdiği cevapta, evvelâ Rauf (Orbay)Bey’le ismet (İnönü) arasındaki ihtilâfa temas etmiş, bu anlaşmazlığın halli için yaptığı çalışmaları anlatmış ve bütün gayretine rağmen ihtilâfı halle muvaffak olamadığından bahisle Doğu-Anadolu’daki vazifesi başına döndüğünü söyleyip sözlerine şöyle devam etmiştir:
“-...Maalesef pek açık olarak görülüyordu ki, büyük inkılâpların hepsinde olduğu gibi bizde de, can ve başlarıyla elele verip çalışmış olan ricâl arasına bir takım tufeyli türediler girmiş ve bunlar Büyüz Zafer’le hedefe varılarak tehlikelerin ortadan kalktığını görür görmez, iktidar mevkiindekilere sokulup yaranmak için tıpkı bir kamanın bir cismi ikiye bölüşü gibi bizi birbirimizden ayırma faaliyetinde bulunmuşlardır! Askerî vazifede bulunduğum halde, benim şahsımdan da îmalarla bahse cür’et edenler görmekle pek müteessir olmuşumdur!..
En büyük teessürüm, İstanbul’da Ordu Müfettişi bulunduğum sırada, oraya, Topçu İhsan Bey başkanlığında bir İstiklâl Mahkemesi’nin gönderilmesinden haberdar edilmemiş oluşumdur!.. İstanbul benim Ordu Müfettişliğim sınırı dahilide ve Ordu Müfettişleri de, bölgelerindeki her türlü hususla ilgili bulunduğundan bir İstiklâl Mahkemesi’nin İstanbul’a gönderilmesi behemahal bana haber verilmeli idi.
Derhal Ankara’ya geldim. Başbakan ismet Paşa’ya bunu şikâyet etmekle beraber Rauf Bey’le aralarını bulup eski samimiyet ve dostluğu devam ettirmeye çok çalıştım. Bu çalışmalarım tabiî büyük şahsiyyetler arasında soğukluk meydana getirmek için sokulan bâzı tufeyli mahlukların yollarını kesmeye matuftu. Fırsat buldukça bu hususta Gazi Paşa hazretleri nezdinde elimden geleni yaptım. Arabulmak ve soğuklukları gidermek için uğraşmalarımdan bir netice çıkmadığını ve aksine Rauf Bey’in bir muhalif fırka/parti teşkil etmesi için durmaksızın neşriyat yapılıp teşviklerde bulunulduğunu görmekle elem duydum. İsmet Paşa kaabil değil anlaşmaya yanaşmıyordu.O kadar ki, şayet Rauf Bey, Gazi Paşa ile anlaşır da hükümet teşkil ederse, İsmet Paşa derhal Halk Fırkası’ndan/Partisinden ayrılıp muhalif bir fırka/parti teşkil etmeye kadar gidecekti!..
“Askerlikten ayrıldım”
Başvekil İsmet Paşa’nın, Rauf Bey’e âlenen bir muhalif parti teşkil etmesini teklif eylediğini gazetelerde büyük üzüntü duyarak okuduk. Benim için artık yapılacak bir tek iş kalmıştı ki, bunu yapmayı memleket için pek lüzumlu sayıyordum. Bu hem milletvekili, hem asker olmak meselesinin halli idi. Benim gibi daha bazı arkadaşlar işte böyle hem asker, yani, kumandan, hem de milletvekili bulunuyorduk, bu doğru değildi. Askerin artık istisnasız surette siyasetle uğraşmaması zamanının geldiğine kaani idim. Askerlikten çekilerek fikirlerimi Meclis kürsüsünden müdafaaya kadar gideceğim, Genelkurmay Başkanı Fevzi (Çakmak) Paşa’ya söyledim.
Üzerimde İstanbul Milletvekili sıfatı da vardı. Bir aralık her iki vazifeyi de omuzumdan atarak bir köşeye çekilmeyi düşündüm. İstiklâl mücadelesinin ilk günlerindeki o büyük karşılıklı sevgi ve itimat ne hale gelmişti!.. Düşününüz, Ordu müfettişiyim, mektuplarım açılıyor, çalınıyor, küçük düşecek vaziyetlere sokuluyorum. Bunları Millî Savunma Bakanlığı’na şikâyet ve protesto ettim. Bir takım ahlâksız tufeylilerin tahrikleriyle eski samimiyetten eser kalmadığına kaani oldum gazetelerde, benim istiklâl savaşındaki hizmetlerim de yok edilmek isteniyordu. Buna da ehemmiyet vermedim. Son bir vazife olmak üzere ne yapabileceğimi düşündüm. Meclis’deki vazifeme gitmek ve orada her iki taraf arkadaşlarımla, millî mücadelenin başlangıcında Sivas Kongresi’ni müteakib yaptığım gibi bir samimiyet bağı kurmak kararını verdim.
Ordu müfettişliğimden istifamı doğrudan doğruya Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa’ya gönderdim.İsmet Paşa’yı da ziyaret ettim. Cumhuriyetin yıldönümü bayramı günü Gazi Paşa hazretlerini Meclis’deki makamlarında ziyaretle arz-ı tebrikat ettim.
Ben Meclis’e gelince Rauf Bey’in yanına oturmuştum. Bu bana dehşetli hücum için vesile oldu ve “henüz yerine tayin olunan Ordu Müfettişi vazifeyi devir-teslim almamıştır” diye benim bir müddet Meclis müzakerelerine katılmama mani olundu. Mütemadiyen, muhalif parti kurulsun denilip duruluyordu.O sırada hakikaten Halk Partisi’nden istifalarla muhalefet partisi kurulması teşebbüsleri de başladı. Fakat ben bu vaziyette ne olup bittiğini bilmiyordum, yerime tayin olunan kimsenin bir ân evvel gelmesini bekliyordum. Nihayet geldi. Vazifeyi kendisine devredip Meclis’e döndüğüm zaman, muhalefet partisi (Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası) kurulmuş olduğu halde ben Halk Fırkası’ndan istifa etmedim.Lâkin, ma’lum gazeteler bir takım îmalarla benim gibi “partiden çıkmayanların zorla çıkarılacaklarını” yazıp duruyorlardı. Bu durum karşısında bence yapılacak iş belli olmuştu:Halk Partisi’nden istifa ettim, Terakkiperver Fırkası’na girdim. İlk seçimde de parti başkanı seçildim.
Aleyhimdeki gazete yayını
Bence, bu vaziyette de, anlaşmazlıkların karşılıklı, samimiyetle halline yine imkân vardı. O günlerde muhalefet partisinin kurulmasına pekâlâ mâni olunabilirdi. Halbuki hükümet “Cumhuriyet idaresinin feyizli tecelliyatındandır” diye bu partiyi âdeta tebrik ve teşçi ediyordu. Parti işte bu şekilde faaliyete başladı. Ma’lûm gazeteler de, aleyhimdeki yayınlarını şiddetlendirdiler!.. Artık açıkça anlaşılıyordu ki, pek kısa bir zaman evvel müşterek dâvâ uğrunda hayatlarımızı birlikte fedâ ettiğimiz bâzı arkadaşlar bana karşı tamamiyle teveccühlerini kaybetmişlerdi.
Ma’hud gazetelerden biri, “Maskaralık” başlıklı makalesinde benim, pâdişahçı, halifeci, mutaassıb ve geri fikirli bir insan olduğumu alenen yazıyordu. Geçen sene ismet Paşa’ya yazdığım bir mektupta bu hallerden şikâyet etmiş ve demiştim ki: “Bu kabil adamların şimdiye kadarki tezvirleriyle işte bu hale geldik. Bu tufeylilerin üzerimize bu şekilde saldırmaları, sizler için acı bir talihsizliktir. Bunlara yüz vermeyiniz. Vaktiyle “Dergâh” mecmuasında istiklâl mücahidlerini Rum garsonlarıyla Bulgar komitacılarına benzeten bu gibi “teceddütperver” insanlar aramızdan çıkarıldıktan sonra bizzat karşı karşıya gelip görüşülmek suretiyle eski samimiyetin iadesi mümkündür.”
Bu mektubu yazıp gönderdikten sonra, bu toplantı yılının başında Ali Fuad (Cebesoy) Paşa ile birlikte ismet Paşa’ya gittik. Memlekette birçok yeniliklere girişildiği bu sırada, birçok dış meseleler de varken, Meclis’de hâlâ partimizin kapatılması gibi hususlarla çekişmekliğimizin doğru olmayacağını ve vatanî işlerde bizim de ayrı-gayrı tutulmayacağımızMeclis kürsüsünden açıkça ifade edilmiş olmasına rağmen, ma’hud iki gazetenin partimizi hâlâ su’i-kastçılıkla itham etmekte oluşlarını önlemek gerektiğini söyleyerek “bunları açıkça tekzib ediniz” dedik. ismet Paşa ile bu görüşmemizi bir ikincisi takip etti. Her iki konuşma da samimî oldu. Ancak ertesi günkü gazetelerde “muhalefet partisi dehâlet etti” gibi hepimizi inciten birtakım beyanat karşısında kalarak elem duyduk. İşte söyleyeceklerim bunlardan ibarettir.”
Kâzım KarabekirPaşa, İstiklâl Mahkemesi huzurunda muhalefet safına geçiş sebeplerini böyle izah etmiş ve Paşa’nın sık sık kullandığı “tufeyliler” sözüne, Rauf (Orbay) Bey de, hâtıratında temasla “tufeyliler”i “etraf” diye anıp Millî Mücadele başındaki zevat arasında çıkan anlaşmazlıktan bu “etraf”ı mes’ul tutmuştur!..
 




î Başa
ORG. BÜYÜKANIT, YUNANİSTAN'DA TÜRKİYE'YE MESAJ VERDİ... 24 Haziran 2005 Haber Vitrini (iha)  


''Altını çizerek vurgulamak isterim ki; bize göre laik devlet ile, ılımlı olsun ya da olmasın, dini temel alan siyasi yaklaşımlar birarada bulunamaz ve laik bir devlete dini bir sıfat eklenemez''
24 Haziran 2005 Cuma 16:23

 

MANOL KOSTİDİ

SELANİK (İHA) - Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, Yunanistan Kara Kuvvetleri Komutanı Korgeneral Nikolas Duvas'ın davetlisi olarak geldiği Yunanistan'da, Selanik Kara Harp Akademisi'ni ziyareti sırasında, küreselleşme, güvenlik, terörizm, küresel ve bölgesel gelişmeler ile Türkiye ve Yunanistan ilişkileri hakkında bir konuşma yaptı.

Uluslararası terörizmin dünyanın her köşesine erişebildiğini, uygarlığa ve insanlığa verdiği zararın giderek büyüdüğünü belirten Orgeneral Büyükanıt, terörizmle etkili ve kararlı bir mücadele için uluslararası toplumun, öncelikle terörizmin tanımında mutabakata varması gerektiğini söyledi. Bu konuda ortak bir anlayış geliştirilemez ise, terörizmle mücadelenin başarı şansının oldukça düşük olduğunu ifade eden Orgeneral Büyükanıt, ''İlk başta mutabık olmamız gereken gerçek, yöntem olarak terörü kullanan her kişi, grup ya da topluluğun terörist olduğudur. Bu ortak anlayışla birleştirilmezse, terörizmi besleyen dış kaynakların kesilmesi ve mücadelenin kazanılması mümkün değildir'' şeklinde konuştu.

Günümüzde bazı çevreler tarafından, İslam dini ile terörizm arasında bağlantı kurulmaya çalışıldığını kaydeden Orgeneral Yaşar Büyükanıt, ''İslam dini ile terörizm arasında ilişki kurulması, hem bu dine, hem de bu dine mensup kişilere yapılan büyük bir haksızlıktır. Terörizmin herhangi bir din, kültür, coğrafya veya etnik grupla ilişkilendirilmesi söz konusu olamaz. Ayrıca, din adına teröre başvuranların, en büyük zararı kendi dinlerine verdikleri de bir gerçektir'' dedi.

İslam dinini radikal yorumlarla bir siyasal ideoloji ve sistem olarak kullanan ülkelerin, küresel terörizm açısından tehdit oluşturduklarının sıkça telaffuz edildiğini ifade eden Orgeneral Büyükanıt, ''Sadece dini radikalizm değil, radikalizmin her türlüsü demokrasi için bir tehdittir. Radikalizmin egemen olduğu bazı Müslüman ülkelerin demokratikleşmesi için kapsamlı sosyal ve ekonomik çözüm önerileri sunmak yerine, 'ılımlı İslam' gibi temelden yoksun kavramlar ortaya atmak tehlikeli sonuçlar doğurabilecektir. Altını çizerek vurgulamak isterim ki; bize göre laik devlet ile, ılımlı olsun ya da olmasın, dini temel alan siyasi yaklaşımlar birarada bulunamaz ve laik bir devlete dini bir sıfat eklenemez'' diye konuştu.

Hosted by www.Geocities.ws

1