|
|
|
| ||||||||||||||||||||
| ||||||||||||||||||||||
î Başa Irak Dünya Mahkemesi Vicdan Jürisi, Bush ve Blair hakkındaki kararını açıkladı î Başa En ahlaksız savaş suçluları Irak Dünya Mahkemesi, İstanbul’da üç gün süren mahkeme sonunda Irak’ın işgalini dünyanın en ahlaksız ve haksız savaşı olarak nitelendirerek Bush ve Blair’i suçlu ilan etti. ABD’nin, İsrail’in konumunu güçlendirmeye çalıştığını kaydeden mahkeme, savaştan çıkar sağlayan çok sayıda şirketin kapatılmasını ve mallarının boykot edilmesini istedi. “Irak’ta saldırı suçu ve insanlığa karşı suç işlemekten sorumlu olanlar; Bush, Blair ve koalisyon ülkelerinin hükümet yetkilileri hakkında kapsamlı bir soruşturma yapılmalıdır. Bu savaşta doğrudan kâr eden ABD ve İngiliz şirketlerine karşı harekete geçilmelidir. Koalisyon güçleri hiç zaman kaybetmeden ve koşulsuz olarak Irak’tan çekilmelidir. Koalisyon devletleri gerçekleştirdikleri yasadışı işgal sonucu yol açtıkları yıkım nedeniyle Irak’a ve halkına tazminat ödemelidir. Irak’a yapılan saldırı aynı zamanda adalet, özgürlük, güvenlik gibi kavramlarla geleceğimize ve hepimize yapılan bir saldırıdır.” İSTANBUL Çeşitli sivil toplum kuruluşları, akademisyenler ve hukukçuların öncülüğünde düzenlenen ve 60’ı aşkın tanınmış akademisyen, hukukçu ve yazarın görev aldığı “Irak Dünya Mahkemesi” (WTI) kararını açıkladı. Kararda ABD Başkanı Bush ve İngiltere Başbakanı Tony Blair suçlu bulundu. Çalışmaları, dünyanın çeşitli ülkelerinde 2 yıldan beri sürdürülen Irak Dünya Mahkemesi’nin nihai oturumu, Topkapı Sarayı Darphane-i Amire salonlarında dün sona erdi. 5 ayrı konuda birbirini izleyen toplantılarla 25-26 Haziran günlerinde de süren mahkemede, Irak işgali ve sonrası belge ve tanıklarla sorgulandı, belgelendi; işgalin başlıca sorumluları olarak gösterilen Bush ve Blair yargılandı. Mahkemeye farklı ülkelerden 60’ı aşkın dünyaca tanınmış barışçı, uluslararası hukukçu, yazar, eski diplomat; iddia heyeti ve jüri üyesi ya da tanık olarak katıldı. Nihai oturumun ardından alınan karar, bugün Armada Otel’de düzenlenen toplantıyla basına aktarıldı. İstanbul Nihai Oturumu’nun 10 ayrı ülkeden gelen vicdan jürisi kararı açıkladı. Kararda ABD Başkanı Bush ve İngiltere Başbakanı Tony Blair suçlu bulundu. Savaş sırasında Irak’ta çıkar sağladıkları gerekçesiyle birçok şirket de suçlu bulunarak, bu şirketlerin kapatılması, mallarının boykot edilmesi talep edildi. Vicdan jürisi, bilinçli olarak illegal savaşta yer alan askerlerin de cezalandırılmasını talep ederek, “Irak halkına moral ve destek verilmesinden yanayız. İnsanların güvenliğinin, şirketlerin ve devletlerin karından üstün olması gerektiğine inanıyoruz” dedi. Okunan açıklamada, 2003 Şubat ayında Irak’a savaş ilan edilmeden haftalar önce dünya sokaklarında milyonlarca kişinin protesto gösterileri düzenlediği; fakat bu çağrıların karşılık bulmadığı belirtildi. Hiçbir kurumun, ABD’ye karşı durma cesaretini gösteremediği ifade edilerek, “1. ABD ve Birleşik Krallık hükümetlerinin Irak’ın 2003 Mart’ındaki yasadışı işgali öncesinde uluslararası kamuoyuna sundukları kanıtların yanlışlığı ortaya çıkmıştır. Gerçek amaç, Ortadoğu’yu baskı ve denetim altında tutmaktır. Ortadoğu’da hegemonya kurmanın nedeni, dünyanın en büyük petrol rezervleri üzerinde kontrol elde etmek ve ABD’nin bölgedeki stratejik müttefiki İsrail’in konumunu güçlendirmektir. 2. Irak’ta kitle imha silahlarının varlığına ve Saddam Hüseyin rejimiyle el Kaide terör örgütü arasındaki ilişkiye dair düzmece kanıtlar, bağımsız bir ulusa karşı ‘önleyici saldırı’ düzenlemek için gereken kamuoyu desteğini sağlamak üzere ‘imal edilmiştir’” denildi.
î Başa
En az 100 bin insan öldü Şirketlere yönelik boykot çağrısı | |||||
| î Başa
O
aranıyor!.. Bush ve Blair gibi amacı İslam alemini köleleştirmek ve yıkmak olan evangelist bozuntularının uykularınıı kaçıran; kurduğu D8 projesiyle müslüman alemini biraraya getiren 28 Şubat 1997 tarihinde yapılan haksızlık sonucu dinlenmeye çekilen milletine ve davasına sevdalı, gönül ve fikir adamı, Bizleri uyuşukluktan ve korkaklıktan kurtaran, bush ve blair gibi insanlığın yüzkaralarının korkulu rüyası Aranıyor!.. Çünkü bu iki utanç abidesinin yaptıklarının hesabı ancak ve ancak dünya siyasetin de güç sahibi olmakla sorulur. Aksi takdirde bu gibi mahkemeler sadece aldıkları kararlarla hatırlanır sonuçlarıyla değil. Gerçi bunlar gibi insanlığın yüzkaralarının hesabının sorulacağı bir mahkeme var. Allahım bize güç ver. Bu gibi insanlar tarih boyunca vardı gene olacak, burda önemli olan bence bu gibi insanların yaptıkları bu zulüm karşısında bizlerin ne yapabildiğidir. Biz de utanmadan bu gibi heriflerle dialog yapmaya kalkıyoruz. Allah affetsin. Birileri biryerlerde zulüm çekerken Allahım Müslümanlar nerde derken biz ne diyeceğiz. Dur be heli bir ab ye girelim, abd ye yalaklık yapalım sonra sizle ilgileniriz. Allahım bizlere akıl, fikir ver. |
Murat
EMUCE | ||||
For example, Person A might invest £100 in Person B for one year. A would then sell back to B the right to any profit over and above say £30, for a fee of £15 to be paid by B. Finally, A would insure himself against any loss of wealth by means of a third contract agreed with B at a cost to A of £5. The result of these three simultaneously agreed contracts was an interest payment of £10 on a loan of £100 made by A to B.
I had read about the contractum trinius some months before first encountering the full documentation behind an Islamic banking murabahah contract. It was the kind of contract that Person A might use in order to finance the purchase of good X from Person B. The bank would intermediate in the transaction by asking A to promise to buy good X from the bank in the event that the bank bought good X from B. With the promise made, the bank knows that if it buys good X from B it can then sell it on to A immediately. The bank would agree that A could pay for good X three months after the bank had delivered it. In return, A would agree to pay the bank a few percent more for good X than the bank had paid to B. The net effect is a fixed rate of financial return for the bank, contractually enforceable from the moment that the bank buys good X from B. Money now for more money later, with good X in between.
The above set of legal devices is nothing other than a trick to circumvent riba, a modern day Islamic contractum trinius. The fact that the text of these contracts is so difficult to come by is one shameful fact of Islamic banking. If so clean, why so secretive? The following is an excerpt from a murabahah contract that was used frequently by two major institutions during the 1990's. The 'Beneficiary' is the client that needs finance, and earlier clauses require that the Beneficiary acts as the agent of the Bank in taking delivery of the goods.
Excerpt from a murabahah contract Promise to Purchase the Goods
1The Beneficiary undertakes to purchase the Goods from the Bank immediately after it has taken delivery thereof on behalf of the Bank on the terms specified in this Agreement.
2The contract of sale of the goods to the Beneficiary shall be concluded by an exchange of telexes or telefax messages as soon as the Beneficiary has taken delivery of the Goods on behalf of the Bank.
3If, for any reason whatsoever, the Beneficiary shall refuse or fail to take delivery of the Goods or any part thereof or shall refuse or fail to conclude the Sale Contract after taking delivery of the Goods, then the Bank shall have the right to take delivery, or cause delivery to be taken, of the Goods and shall have the right to sell, or to cause the sale of, the Goods (but without obligation on its part to do so) in a manner determined by it in its sole discretion and shall have the right to take whatever steps it deems necessary (including demand from the Guarantor to pay) to recover the difference between the price realised upon sale and the price paid by the Bank plus any other expenses incurred by it in relation to the Goods and/or any damage caused to the Bank as a result of the breach of undertaking by the Beneficiary to take delivery of the Goods or to conclude the contract of sale of the goods. "
We see here that there is even a guarantor used to ensure that the bank does not lose money on the deal in the event that the Beneficiary defaults. So much for profit-sharing. Yet the words 'profit-sharing' are to be heard constantly at all of the conferences. Some of the scholars, if pressed, will talk about moving towards more satisfactory products such as mudaraba. But then everyone goes home and works on another murabahah contract. We are told that Muslims must work within the existing banking system and change it from the inside. But we have been trying this for over forty years and nothing has changed. We are still fixing financial rates of return in advance using the Islamic triple contract.
One head of Islamic Trade Finance admitted to me over lunch not long ago that there is no practical difference between the murabahah business that he does now and the conventional letter of credit business that he used to do in his previous job. Just the labels are different. Then there's the Islamic banking department that uses interest-bearing financial instruments for the purpose of closing some of its deals. When deals are done the funds often go to lubricate the trading operations of large corporations such as BMW and General Motors. Meanwhile, in many countries, small and medium sized Muslim-owned businesses are offered no Islamic finance facilities at all. When they do finally encounter a financing proposal from an Islamic bank, many of these businessmen quickly become cynical because the financing cost is fixed at the outset of the financing agreement.
These are all signs that something has gone badly wrong in this industry. But I'm not saying that it is all the fault of the people on the inside. The Western academic establishment is at least partly responsible for the way that the Islamic financiers are thinking. For example, because Brealey and Myers have written a standard text on corporate finance, they are probably as big a force in Islamic finance as Judge Taqi Usmani. It is awfully hard to escape from the value judgements that the overwhelming mass of usury-based finance books contain. That's why an educated Muslim in Islamic finance can ask his client a shocking question such as 'what cost of finance are you looking for?' without thinking twice. He's been taught by Brealey and Myers that fixed-rate finance plays a part in any 'good' financing structure and so off he goes in search of a way to do fixed-rate finance Islamically. The possibility that fixed-rate finance may be completely incompatible with Islam in the first place may not even occur.
But there are two other reasons that prevent Islamic banks from giving up on the doubtful fixed rate products and adopting profit and loss sharing instead. The first is that the clients often prefer to take finance on a fixed rate basis. The second, more overwhelming problem, is the nature of the very business process underlying commercial banking itself.
To explain the first reason, let me tell you about a discussion I had with the Chairman of a major construction company in Asia. His company specialised in building toll roads. It had borrowed heavily at fixed interest in the middle of an economic boom. I told the Chairman that we could develop a toll revenue-sharing financing package. We would part-finance the toll road and share the toll receipts. No toll receipts, nothing for us to share. This would be good for his company because if no one used the road, there would be no financing cost. With the interest based alternative, whether the toll road was full or empty, there would still be a financing cost.
But the Chairman felt that 7% interest was a good deal and so our suggestion was not adopted. Probably this was because he knew that the toll road was going to provide profits of 30%, and there's no point paying out 30% in profit share when you can pay out 7% in interest instead, is there?
Well, the economy turned down, fewer motorists than predicted used the toll roads, but the interest still had to be paid. And so the company had to be rescued. The Financial Times commented a few days later that the rescue was required because 'interest costs exceeded toll revenues'. I kept that article because it summarised with a real life example everything that true profit-sharing would have avoided. The moral of the story is that the chairman wants to fix his financing cost because he believes his business is going to be profitable and he wants to keep most of the profit to himself. He's practicing financial leverage like all those un-Islamic textbooks tell him to.
The unfortunate fact is that even if the Chairman had given the go ahead for profit-sharing, no Islamic bank would have offered it to him. This brings me on to the second of the two reasons for the general failure of Islamic banking to provide profit-sharing finance.
Several years ago, a teacher of mine was invited to Kuwait to provide a consulting service of sorts to the executive committee of a large Islamic financial institution. On an early fact-finding tour he encountered the institution's senior Shariah scholar, an elderly man who was partly deaf, paralysed on one side, and who had little experience of modern banking and finance. The local bankers portrayed this man as a venerated Shariah scholar, but my teacher immediately recognised him as a rubber stamper - shamefully empowered by his employers when he should have been enjoying a quiet retirement. To understand how this situation came to pass, we need only delve into the recent past. During the late 1970s and early 1980s, a small number of international Islamic banking and finance organisations came to prominence. Understandably, they were characterised by a narrow product range and in some cases a lack of credibility. For some of these companies, commercial survival came in the form of occasional equity injections from a kindly patron and the incentive to improve business efficiency was therefore reduced. Yet it was argued that faults should be tolerated and the financial lifelines maintained in order to shield the new-born industry from a world of harsh competition. The conventional banking system could not be changed overnight, and the road of transition had to be travelled patiently.
As it turns out, patience has been of little use on this particular journey for the simple reason that we have taken the wrong road to begin with. We have arrived at a financial wonderland in which there exists an Islamic equivalent to almost all the major products of the interest-based sector, with quantitative and qualitative features that are frequently indistinguishable from them. Some have explained this situation by arguing that Islamic banking and finance can only function properly within the context of economic and social policies that are themselves Islamic. They propose that governments in the Islamic world should encourage such institutions as Waqf (endowment), mutual associations, and Zakat (the wealth levy), or at least remove the encouragements that presently exist for proscribed activities (the tax deductibility of interest for example). In my view, the most urgent of these tasks is that the Muslim world reforms its monetary system. An Islamic economy cannot be built upon un-Islamic money, and to know why this is so requires a brief digression into monetary history.
The reason for the lack of profit-sharing in commercial banking emerges when we imagine an economy in which the banking system creates all of the money supply. Here, if a total of 400 units of paper money have been advanced to borrowers on a profit sharing basis, the maximum that all borrowers will be able to repay is 400. No opportunity exists under these arrangements for the banking system as a whole to make a profit. By charging 10% interest on the other hand, the banks may stipulate that 440 is to be repaid in one year's time, thus making the system commercially viable. Such a stipulation leads directly to what is probably the most disturbing feature of the modern monetary system. If the repayment amount at the end of year one is 440, but there is still only 400 of money in existence, where will the extra 40 come from? The answer is that it has to be created, either under the authority of the state, or by the banking system. Given that most of the modern money supply is created by the banking system, it becomes immediately obvious why repayment of yesterday's debt tends to leave society in even deeper debt today. If the commercial banks create sufficient money to repay yesterday's debt we enjoy a healthy or inflationary economy. If they don't, recession or deflation will eventually arise. The former scenario is adopted as a policy target by almost all modern governments, but leads inevitably to an increase in both debt and money supply in the long term.
At a time when education, health and housing services are suffering financial stress in many countries of the world, an almost embarrassing bias in resource allocation towards the banking sector is encouraged by the interest-based monetary system. In August of 2002, Fortune magazine ranked the top 500 global corporations of 2001 by revenue. Taking one example, 33 of those companies were in the UK, and among them were six banking organisations. These UK banks made $20.62 billion in profit during the year. All of the other UK corporations on the list, when added together, made a loss of $0.97 billion. 37 companies on the Fortune 500 were head-quartered in France. Here, the five banks made $7.99 billion profit, and the remaining 32 corporations when added together made a loss of $2.41 billion.
| "The society that witnesses the change to interest-free money will recognise the new system as a pillar of true freedom" |
To the letter of the law
Today, Islamic commercial banks indulge in money creation just as much as conventional commercial banks. This single sin is sufficient on its own to conclude that Islamic banking isn't Islamic but, as the earlier example demonstrates, it is a sin that requires interest-based lending in order to make it profitable. Though Islamic bankers may not realise it, the business model of interest-based banking is forced upon them and it is putting true profit sharing beyond their reach.
The crop of 'Islamic' mortgages that are now appearing in the UK are a clear manifestation of the fixed rate mentality that now predominates in Islamic banking. In not one of those mortgages does the bank contract to take capital risk. Even in the so-called Ijara mortgage, in which the bank is held to own the property and rent it to the client, arrangements have been put in place to pass capital risk to the lessee. Thus, if the client is unable to keep up with rental payments and the property is repossessed by the bank, the bank has recourse to the client if it realises a capital loss when selling the property on the open market.
One Shariah argument used to justify this recourse is that the client has promised to buy the property from the bank at the end of the lease period, and must therefore bear all of the capital risk should he place the bank at a monetary disadvantage by failing to fulfil that promise. This implies that a promise to purchase (given by the client to the bank) can be used to produce the same commercial risks as an actual purchase. No one should underestimate the implication of this legal position. The doors that it opens in a world of sophisticated arbitrageurs will almost certainly lead to the synthesis of many transactions that are presently prohibited by consensus of the Islamic scholars.
The splitting of conventional interest-bearing products into components that can be replaced with 'Islamic' counterparts is an essential skill which the Islamic bankers have perfected in their search for fixed rate returns. At best the combination of such components into one transaction weakens the integrity of the contractual principles involved, and at worst represents a blatant technique for bypassing the Islamic prohibition of usury. For example, while it is unanimously accepted that the giving of gifts, the making of promises and the advancing of interest-free loans are all acceptable in Islam, the combination of these three contracts into one transaction easily produces an interest-bearing loan. Here, Person B promises to give a gift of 10 to Person A if Person A makes an interest-free loan of 100 to Person B.
In their effort to gain approval for such techniques, unscrupulous Islamic bankers may succumb to the temptation of asking questions that elicit the 'correct' answers from their Shariah scholars. Thus the modern scholar must shift some of his focus away from the detailed level of contractual principle and look to the wider impact of what the banker is trying to achieve.
If asked whether it is permitted to pull a string, the scholar must find out whether the string is attached to a gun before giving his judgement. Such efforts require a high degree of both Shariah and technical knowledge. There is a big difference between defining interest (a Shariah matter) and discovering whether or not a particular Islamic banking contract allows the bank to practice interest (a technical issue).
We should not expect Shariah scholars to fulfil both of these roles.
There will of course be much resistance to such a change, and the lobby that presently benefits from the interest-based monetary system will spend heavily in order to protect its future. The payment of money by banking organisations to Shariah scholars must be scrutinised for precisely this reason. If a bank asks 100 scholars whether its latest product is Halal, and 98 of them say "no", should we be suspicious if the bank gives a consulting contract to the two who said "yes"? Would some of the 98 become a little more flexible next time round, if they saw the other two earning large incomes from their work?
These are not the questions of a cynic. They are the questions of one who has read a little history and knows the simplest facts of human nature. A scholar should not have his integrity questioned simply for being in a minority, of course, for his views may be honestly held. What matters is that by promoting those scholars who approve of the products it wants to launch, an Islamic bank is in the fortunate position of being able to choose the rules of the game for itself while telling everybody else that it doesn't make up those rules.
In this battle between truth and falsehood, central banks and supranational institutions cannot lead the necessary reforms because they have always been creatures of the system itself. Over many decades they have proven themselves unwilling to delve into the essential issues of money creation, despite the volumes of research that they undertake on every other nuance of monetary policy. The real tragedy is that the Islamic banking movement, which could have exposed the fraud of modern money creation, has become a laughable effort to Islamise that fraud. The Prophet Muhammad, PBUH, said that "Even though usury be much it leads in the end to utter poverty" [2]. Our Creator does not want His creation to forget that. But we are slipping, slowly, into a world that thinks it knows better.
Islamic finance is not a product to be offered to a niche market. It is a system. It must be promoted and implemented as a system. Where the monetary system is concerned, I am beginning to feel that this is something that cannot be achieved by the private sector alone, Islamic or otherwise. A lead is required from the State since we must redefine the meaning of the words 'legal tender'. We must somehow overturn the monetary system as it is. And that will require us to defeat the monster that faces us.
Some of our scholars have yet to recognise the monster for what it is. They think of the banking system as a necessary part of economic activity. They do not connect the deaths of millions of children in Africa every year with the burden of debt repayments to the banks (the United Nations Development Programme's annual Human Development Reports 1997 - 1999 do show this connection). We need a payment transmission system, a safekeeping service, and investment advisory services. To all these things, yes. To money creation for the sake of profit, no.
Which politician will be brave enough to challenge the wealthy bankers and their friends in the leveraged corporate boardroom? The prize awaiting a successful challenge will be huge. Such a nation will be a light for the world to follow. Imagine no more debt. Imagine all those bankers being released from their unproductive industry (the largest by value on the London Stock exchange) to do something useful instead. Imagine a world free of dominance by a few huge firms, huge and dominant because they have been leveraged with the bankers created money. Imagine what we once had before all of this. A world of small businesses, a world of variety, of individual responsibilities and co-operating communities.
Failure to defeat the monster means a never ending necessity for growth. A world awash in the dust of riba, ruled by the 'Money Power', paying perpetual interest on an unrepayable debt.
Oh, I know they'll say I'm being extreme, it's just that these other fellows have all been saying it too .
"The Bank hath benefit of interest on all moneys which it creates out of nothing". Statement of William Paterson, first Director of the Bank of England, upon receiving the Charter of the Bank in 1694: quoted in Tragedy and Hope, Carroll Quigley, MacMillan New York (1966)
The unlimited emission of bank paper has banished all specie .... private fortunes, in the present state of our circulation, are at the mercy of those self-created money lenders, and are prostrated by the floods of nominal money with which their avarice deluges us.
Thomas Jefferson in a letter to John Wayles Eppes on June 1813, Jefferson, Writings (1984) New York: Literary Classics of the United States
And I sincerely believe with you, that banking establishments are more dangerous than standing armies; and that the principle of spending money to be paid by posterity, under the name of funding, is but swindling futurity on a large scale Thomas Jefferson in a letter to John Taylor 28 May 1816, Writings (1984) New York: Literary Classics of the United States
The distress and alarm which pervaded and agitated the whole country when the Bank of the United States waged war upon the people in order to compel them to submit to its demands cannot yet be forgotten. The ruthless and unsparing temper with which whole cities and communities were oppressed, individuals impoverished and ruined, and a scene of cheerful prosperity suddenly changed into one of gloom and despondency ought to be indelibly impressed on the memory of the people of the United States. If such was its power in time of peace, what would it have been in a season of war, with an enemy at your doors? No nation but the free men of the United States could have come out victorious from such a contest; yet, if you had not conquered, the government would have passed from the hands of the many to the few, and this organised money power, from its secret conclave, would have dictated the choice of your highest officials and compelled you to make peace or war, as best suited their own wishes. President Andrew Jackson, Address to the American people, 4 March 1837, recorded in Richardson's Messages, volume 4, p. 1532
The government should create, issue and circulate all the currency and credit needed to satisfy the spending power of the government and the buying power of the consumers. The privilege of creating and issuing money is not only the supreme prerogative of government, but it is the government's greatest creative opportunity. By the adoption of these principles, the long-felt want for a uniform medium will be satisfied. The taxpayers will be saved immense sums of interest, discounts and exchanges ... money will cease to be the master and become the servant of humanity. Democracy will rise superior to the money power. President Abraham Lincoln, Senate Document 23 1865
I am afraid that the ordinary citizen will not like to be told that the banks or the Bank of England can create and destroy money. Post-war Banking Policy, p. 93 (1928) William Heinemann, by Reginald McKenna, Chancellor of the Exchequer of Great Britain, later Chairman of Midland Bank
In the abstract it is absurd and monstrous for society to pay the commercial banking system interest for multiplying severalfold the quantity of the medium of exchange when a) a public agency could do it all at negligible cost, b) there is no sense in having it done at all, since the effect is merely to raise the price level, and c) important evils result, notably the frightful instability of the whole economic system. Saturday Review of Literature, p. 732 (1927), Frank Knight
By allowing private mints to spring up, Parliament has fundamentally and perhaps irretrievably betrayed democracy. Before the War it was customary even in the works of apparently respectable economists to find absolutely dishonest hair-splitting distinctions between the invisible money so created and paper notes. The latter were really money and the former was not! In fact the reader can always tell in such standard works on the subject when he is approaching the fishy part of the business. The essential fact, the creation of new money, becomes obscured in a cloud of anticipatory justification and special pleading. The Role of Money (1933), Frederick Soddy, Nobel Laureate in Chemistry
Despite the accusations of neo-imperialism leveled at the IMF and the World Bank, in the same way that a country's domestic banking system is carried out with apparently scrupulous honesty, the financial conduct of the IMF and World Bank appears above reproach. If a nation borrows, it must repay. Naturally! What other conclusion can there be? The true injustice of the IMF and World Bank only become apparent when the fraudulent nature of these 'loans' is understood, and how they relate to the debt-based banking system ... It is an injustice amounting to international slavery and extortion; it is an aggressive injustice, involving the subjugation of whole nations and their sovereign peoples, operated on a scale that exceeds the total of all the more obvious efforts at dominance by individual nations indulging in warfare over the centuries. The Grip of Death (1998), Michael Rowbotham
î Başa AKP’LİLER HAKKINDA SUÇ DUYURUSUNDA BULUNAN YALÇIN KÜÇÜK, ŞİMDİ DE SEZER’E MEKTUP YAZDI! Haber Vitrini "Muhterem Ahmet Necdet Sezer” cümlesiyle başlayan Yalçın Küçük, Başbakan Erdoğan, Egemen Bağış, Cüneyt Zapsu, Murat Mercan ve Ömer Çelik hakkında şikayette bulundu. İşte, 8 sayfadan oluşan mektubun tamamı... 27 Haziran 2005 Pazartesi 14:58
| ||
|
Yazdığı kitaplar yüzünden Başbakan Recep
Tayip Erdoğan’ın avukatları tarafından geçen ay hakkında 40 milyar
liralık bir tazminat davası açılan Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Yalçın Küçük ile Başbakan Erdoğan arasındaki kavga sürüyor.
Küçük, geçen hafta Başbakan Erdoğan, AKP
İstanbul Milletvekili Egemen Bağış ve AKP İstanbul Milletvekili
Cüneyt Zapsu hakkında 23 Haziran 2005 tarihinde suç duyurusunda
bulunmuştu. Yalçın Küçük Başbakan Erdoğan’ı ilgilendiren suç
duyurusunda , “Başbakan’ın Yürütme organında bir görevi bulunmadığı
halde, yasama organı mensupları veya parti mensuplarını devlet sırrı
da ihtiva eden ve sadece yürütme organı mensuplarının yürütebileceği
görüşmelerde bulundurmak, ve milletvekillerine bir memuriyet görevi
olan tercümanlık ve danışmanlık görevini yaptırmak” ile suçu
işlediğini belirtmiş ve Başbakan’ın TCK’nın 309. maddesi kapsamında
cezalandırılmasını istemişti.
AKP İstanbul Milletvekili Cüneyt Zapsu’yu
ise ticaretle meşgul olmasına ve devlet hizmetine girdiğine dair bir
belge olmamasına rağmen devlet başkanları ile yapılan heyetler arası
görüşmelerde, resmi Türk heyeti içinde bulunma suçu işlediğinini
iddia eden Yalçın Küçük, Zapsu’nun yine TCK’nın 262 ve 316.
maddelerinden yargılanmasını istemişti.
Küçük'ün Sezer'e gönderdiği mektup
haber7.com'da
Haber7, Yalçın Küçük bu iddialarla Başbakan
Erdoğan, Egemen Bağış ve Cüneyt Zapsu hakkında suç duyurusu
bulunmadan önce 12 Haziran 2005 tarihinde Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet
Sezer’e yazdığı 8 sayfalık mektubu ele geçirdi. "Muhterem Ahmet Necdet Sezer”
cümlesiyle başlayan Yalçın Küçük, Başbakan Erdoğan, Egemen Bağış,
Cüneyt Zapsu, Murat Mercan ve Ömer Çelik ile şikayette bulundu. 8
sayfadan oluşan mektubun tamamını okuyucularımıza
sunuyoruz..
İŞTE O MEKTUP
Muhterem Ahmet Necdet Sezer/ Cumhurbaşkanı
Çankaya
Halimiz şudur; şimdi makam-ı
hükümette bulunanlar,
esas teşkilat hukukunu vahim ve aşikar bir şekilde ihlal etmektedirler. Eski
Türk Ceza Kanunu’ndaki
146 ıncı madde
ifadesi ile,
anayasanın “tebdil ve tağyir” edildiğini görüyor ve teşhis
ediyoruz. Bilgisizlikten mi kaynaklanıyor; her hukuk tanımaz halde
bilgisizlik vardır, bunu hep biliyoruz. Amma, bununla birlikte, daha
büyük bir cüret var.
İlk planda R. Tayyip Erdoğan, E.Bağış
ve C.Zapsu ile ilgili olarak,
baş savcılığa baş vurmak üzere hazırlıklarımı tamamlamış
durumdayım. Zat-ı
Alileri’ne de, hulasaten ve evvela, arz etmiş
oluyorum.
Türkiye Cumhuriyeti anayasasında ve
diğer ilgili yasalarında,
bir yasama organı üyesinin, bir milletvekilinin, doğrudan
doğraya bir hükümet işi olan hükümetler arası görüşmelere girmesine,
çevirmenlik yapmasına imkan veren bir hüküm bulunmamaktadır. Tam
tersine, anayasada, milletvekilinin hükümet işleri yapmasını
yasaklayan hükümler çok
net ve açıktır; gerçekten de seksen ikinci madde, bir yandan,
“Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, devlet ve diğer kamu
tüzelkişilerinde ... görev alamazlar” hükmünü getirmektedir. Aynı maddede
bir de, öte yandan,
“Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, yürütme organının teklif, inha,
atama veya onamasına bağlı
resmi veya özel her hangi bir işle görevlendiremezler. Bir
üyenin belli konuda ve altı ayı aşmamak üzere Bakanlar Kurulunca verilecek geçici bir görevi
kabul etmesi, Meclis’in kararına bağlıdır” hükmü de yer almaktadır.
Burada da bizi en çok ilgilendiren taraf, milletvekilinin, “yürütme
organının teklif, inha, atama veya onamasına bağlı resmi veya özel
herhangi bir işle görevlendirilemezler” ibaresidir. Bunlar,
“teklif”, inha, “atama”, bir kamu görevlisi, “memur” diyoruz, alınmasının işlemleridir. Anayasa,
milletvekilinin memur olmasını ve memur olarak çalışmasını
yasaklamıştır.
Hükümete “danışmanlık” da bir memuriyet
işidir.
Hükümetler arası toplantılara katılmak,
görüşme yapmak ve
görüşmelerde çeviri yapmak memuriyet işleridir ve bir milletvekilinin bunları
yapması kanunsuzdur. Hal bu olduğu için Egemen Bağış adlı
milletvekili , Anayasa’nın “hiçbir kimse veya organ kaynağını
anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz” hükmü gereğince,
hiçbir hak ve yetkisi olmadığı halde memur olarak davranmakta
ve memuriyet
yapmaktadır.
Memur olmayanların memurluk yapması
suçtur.
Egemen Bağış, bu işleri, her hangi bir
memuriyet sınavına
girerek, usülüne göre
teklif edilerek ve atanarak yapmamaktadır. Bunları, sadece,
R.Tayyip Erdoğan’dan aldığı emir ile icra etmektedir. Bu durumda,
R.T. Erdoğan, kanunen hiçbir yetkisi olmayan kimselere devlet işleri
yaptırmakla suç işlemektedir. Her ikisinin de cezai sorumlulukları
bulunmaktadır. Bu durumda Egemen Bağış’ın ısrarlı fiilleri, “sahte”
avukat, “sahte” doktor, “sahte” savcı veya “sahte” memur hal ve
tarifindedir.
Yürürlükteki anayasa’nın yüz yirmi sekizinci
maddesi şöyle yazılmıştır: “Devletin, kamu iktisadi teşebbüsleri ve
diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin
gerektirdiği asli ve sürekli görevler, memurlar ve diğer kamu görevlileri
eliyle yürütülür”. Bu maddeden anlıyoruz, başbakan ve bakanlar hariç,
yürütmenin, memurlar ile yürütülmesi bir anayasa emridir. Ayrıca,
ilerde değinmek durumundayım, başbakan seçilen veya bakan
atanan milletvekilleri,
bu andan itibaren, yasama organında oy vermelerinin dışında, her
eylemleri nedeniyle,
yürütme organı uzvudurlar. Bu da, yürütmenin, memur ve diğer kamu görevliler
tarafından yürütülmekte olduğu prensibini teyid
etmektedir.
Çevirmenlik ise kamu hizmetlerinde,
anayasa’da işaret edilen, “asli ve sürekli görevler” arasındadır.
Bunu pek çok bakanlığın ve bu arada dış işleri bakanlığının çevirmen
ya da tercüman kadroları bulunmasından ve bu kadrolara her zaman
memur-çevirmen tayini
yapılmış olmasından da anlıyoruz. Hal bu olunca, bir devlet memuru olmayan
Egemen Bağış namdar zatın
dış görüşmelerde
R.Tayyip Erdoğan’a tercümanlık yapması bir fiili durum, bir yetki
gasb’ı ve hukuksuzluk’dır. Cezai mesuliyet
doğurmaktadır.
Yürürlükteki anayasa, “hiçbir kimse veya
organ kaynağını anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz”
demektedir, tekrarlıyorum. Bakan veya başbakanların dış
görüşmelerinde tercümanlık-çevirmenlik, sadece ve sadece devlet
memurlarının görev ve yetkisi dahilindedir. Egemen Bagış adlı zat
sürekli suç işlemektedir.
Memur hizmetinde bulunması
için
Cumhurbaşkanı Hazretleri, Devlet Memurları
Kanunu, 657 sayılıdır, “sadakat” başlığı ile şu hükmü vermektedir:
“Devlet memurları, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na ve kanunlarına
sadakatla bağlı kalmak ve milletin hizmetinde Türkiye Cumhuriyeti
kanunlarını sadakatla uygulamak zorundadırlar. Devlet
memurları bu hususu, ‘asli devlet memurluğuna’ atandıktan sonra en
geç bir ay içinde
kurumlarınca düzenlenecek merasimle yetkili amirlerin
huzurunda yapacakları yeminle belirtirler ve özlük dosyalarına konulacak aşağıdaki Yemin
Belgesi’ni imzalayarak göreve
başlarlar: Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na, Atatürk İnkılap
ve İlkelerine, Anayasa’da ifadesi bulunan Türk Milliyetçiliğine
sadakatla bağlı kalacağıma; Türkiye Cumhuriyeti kanunlarını milletin
hizmetinde olarak tarafsız ve eşitlik ilkelerine bağlı kalarak
uygulayacağıma; Türk Milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve
kültürel değerlerini benimseyip, koruyup bunları geliştirmek için
çalışacağıma; insan hakları ve Anayasa’nan temel ilkelerine dayanan
milli, demokratik, laik, bir hukuk devleti olan Türkiye
Cumhuriyeti’ne karşı görev ve sorumluluklarımı bilerek, bunları
davranış halinde göstereceğime namusum ve şerefim üzerine yemin
ederim.” Buradan da anlıyoruz, memuriyet bir sadakat yemini ile
başlamaktadır.
Bağış'ın çevirmenlik yapması tam bir
skandaldır
Demek, “sadakat” yemini, memuriyetin
başıdır, asli memuriyete atanma, buna “asaletin yapılması” da
diyoruz, sadakat
yemininden sonradır
ve “sadakat
yemini” içmemiş bir zatın,
en yüksek resmi
görüşmelerde
çevirmenlik yapması tam bir skandal’dır. Ayrıca ve üstelik
burada başkaca bir devlet memurunun bulunmaması ise, Türkiye
Cumhuriyeti’ni, bir “aşiret devleti” durumuna düşürmektedir. Cezai
sonuçları var, ancak daha önemlisi ıstırap verici
olmasıdır.
Suçtur ve bunu “bir emri” ile tevlid eden R.T.Erdoğan anayasayı çiğnemiş ve
ayrıca Türkiye
Cumhuriyeti’nin esas hukukunu değiştirmiş olmaktadır. Bu son
noktayı tekrar ele
almak
durumundayım.
Egemen Bağış ABD başkanına yemin
etti mi?
Efendim,
Beyaz Saray’da, Amerikan
Cumhurbaşkanı’na,
sürekli olarak tercümanlık yapacak bir zatta en az üç şart görmek zorundayız
Bunlar şunlardır;
1-
Beyaz Saray’da Amerikan Başkanı’nın sürekli ve resmi
tercümanı Bagış’ın,
Amerikan yurttaşı olmasına,
kesin gözüyle bakamazsak da, çünkü henüz elimizde kayıt
yoktur, buna, “büyük ihtimalle” diyebiliyoruz.
2-
Amerikan Devleti’ne sadakat yemini etmiş olmasını
kabul etmek zorundayız.
3-
Mr. Bagish’ın, Amerika Birleşik Devletleri’ne sadakatı
konusunda bir fbi araştırmasından geçmiş olduğunu ve başarılı
bulunduğunu, “mutlak” kabul ediyoruz.
Bu durumda, Türkiye Cumhuriyeti, en önemli
sırlarını, Türkiye Cumhuriyeti’ne sadakat yemini içmemiş ve buna
karşın Amerika Birleşik Devletleri’ne sadakatından hiç kuşku
duyulmayan, Washington’da,
yüksek sadakat yüklü
işler icra etmiş
birisine tevdi etmiş olmaktadır. Tevdi edenin, ağır
sorumluluğu ve cezai
mesuliyeti
kesindir.
ABD başkanına bilgi verdi
mi?
Öyleyse, Egemen Bagish’in, yalnızca
R.Erdoğan ile kendisinin bildiği, hatta Türkçe veya İngilizce’ye
çevirirken biçimlendirdiği
“devlet” sırlarını,
sadakat yemini ile bağlı olduğu, makama bildirebileceği
ihtimalini hesaba katmak zorundayız. İhtimal ise, mantıklı olduğu
taktirde, hukukta netlik’tir.
Efendim, Bu haberimi, R.T.Erdoğan’ın Washington’a
yaptığı resmi ziyareti tamamladığı, 11 Haziran 2005, tarihte yazıyorum. Oradaki
davranışları ve konuşmaları, Erdoğan’ın, Amerikan Başkanı Bush ile
uyum içinde olabilmek için, Türkiye Cumhuriyeti Başkanı’na
gösterdiğinden
namütenahi fazla bir hassasiyet ve ihtimam içinde
olduğunu ortaya
koymuştur. Bunlar bir yana, dönerken, Bush’u nerede ise, “dünya
başkanı” ilan ile temenni etmiştir. Sanki bir yeniden biat merasimi
var. O halde ve bu nedenle, uzun yıllar Başkan Clinton ve sonra
da Başkan Bush’a tercümanlık yapmış Mr.
Bagish’i, kendi
tercümanı yapmaktan özel bir haz aldığını ve bu haz ile cüretkar, hukuk tanımaz
bir yönelişi tercih ettiğini,
anlıyabiliyoruz. Ancak anlamak başka, kabul etmek başkadır; ceza
kanununu ilgilendiren bir durum görüyoruz ve kabul
edemiyoruz.
CÜNEYT ZAPSU’NUN
HUKUKİ HALİ
Tercümanlığın “memuriyet” olduğu durumlarda,
“danışmanlık” da memuriyet’tir. Cüneyt Zapsu adında zat, ticaretle
iştigal etmektedir.
Devlet hizmetine girdiğini ve memuriyet yemini ettiğini
gösteren hiçbir bilgiye sahip değiliz; olsaydı, ticari işlerinden
çekilmesi gerekirdi ki çekilmediğini tespit ediyoruz. Ancak
aynı C.Zapsu’yu, Mayıs 2005 tarihinde Ankara’yı ziyaret eden Almanya
Başbakanı Gerhard
Schröder ile yapılan heyetler arası görüşmelerde, R.T.Erdoğan’ın
yanında ve resmi Türk heyeti içinde, teşhis etmiş bulunuyoruz. Bu bir suçtur;
çünkü, bizim esas teşkilatımıza göre, hükümetler arası resmi
görüşmelerde, bakanlar dışında, yalnız ve yalnız devlet memurlarının
bulunması zorunludur. Cumhuriyet, bu anlamdadır.
Cumhurbaşkanı Hazretleri,
İki devlet arasındaki görüşmeleri, ilgili
olmadıkları takdirde, bir bakanlar kurulu üyesine vermek dahi teşkilat
hukukuna aykırı ve suçtur. Bunları, memuriyet vasfı olmayan, hiçbir şekilde bir sadakat
yemini etmemiş bir tacire bildirmek, bu taciri, devlet umuruna
müdahil etmek ise,
büyük bir suçtur. Cüneyt Zapsu nam zatın başka resmi görüşmelere de müdahil
olması ihtimal
dahilindedir. Bu, suçun tekerrürü halidir.
ZAPSU & BAĞIŞ & ERDOĞAN
İÇİN TCK
MADDELERİ
Türk Ceza Kanunu, Zapsu, Bağış ve Erdoğan’ın
durumlarına uygun maddeler sevk etmiştir. Bunlardan bazılarını
aktarma gereği duyuyorum.
Türk Ceza Kanunu’nun iki yüz altmış ikinci
maddesi, Zapsu ve Bağış isimli şahıslar için yazılmış görünmektedir ve
“kamu görevinin usulsüz
olarak üstlenilmesi” başlıklı bu madde şöyledir; “kamu
görevini, kanun ve nizamlara aykırı olarak yerine getirmeye teşebbüs
eden veya terk emri kendisine bildirilmiş olduğu halde görevi sürdüren kimseye üç aydan iki yıla
kadar hapis cezası verilir.” Her ihlalde bu madde bir kez işlemektedir.
Ancak Zapsu’dan ayrı
olarak, Bagış’ın milletvekiliğine yakışmayan ameli vardır ki bunu
ayrıca ele almak durumundayım.
Erdoğan’a uygun olan ise, “anayasayı ihlal”
başlıklı üç yüz
dokuzuncu maddedir ve yeni yasada şu şekilde yazılmaktadır: “Cebir
ve şiddet kullanarak, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın öngördüğü
düzeni ortadan kaldırmaya veya
bu düzen yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin
fiilen uygulanmasını önlemeye teşebbüs edenler ağırlaştırılmış
müebbet hapis cezası ile cezalandırılır.” Türkiye Cumhuriyeti,
bir aşiret devleti’ne dönüştürüldüğü anda, ki dönüştürülmektedir, bu
madde işlemeye başlamaktadır. Hiçbir memur sıfatı olmayanlara memur
işleri vermek ve bunları çoğaltmak, devam ettirmek ancak aşiret
devletlerinde olabilmektedir. Yürürlükteki anayasa, Türkiye
Cumhuriyeti’ni aşiret
devleti’ne çevirmeye imkan ve izin veren mekanizmalar derpiş
etmemiştir ve “aşiret
devleti” ayrı bir devlettir,
demek ki “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın öngördüğü düzeni
ortadan
kaldırmaya”
yönelik, ısrarlı ve tertipli fiiller ortadadır.
Aşiret devleti
Diğer taraftan, yürütme erki şimdi, Recep
Tayyip Erdoğan’da toplandığını için, “cebir ve şiddet” her zaman görünür olmak
zorunda değildir. Yürütme erkinin kaynağında ve
işlemesinde, hep zor ya
da cebir vardır ve bu durumda “şiddet” sadece
gerekli olduğunda uygulanmaktadır. Madde, yürütme erkini ellerinde
olmayanların yürütme erkini elde etmeleri halini de kapsayacak
şekilde formüle edildiği için, “cebir ve şiddet kullanarak”
ifadesini başa almak gerekli olmaktadır.
Bu iki maddeyi tamamlayan bir üçüncü
madde var ki, bu “suç
için anlaşma” başlıklı olup, üç yüz on altıncı maddeden söz
ediyorum, şöyle yazılmıştır: “Bu kısmın dördüncü ve beşinci
bölümlerinde yer alan suçlardan herhangi birinin elverişli
vasıtalarla işlemek üzere iki veya daha fazla kişi, maddi olgularla
belirlenen bir biçimde
anlaşırlarsa, suçların ağırlık derecesine göre üç yıldan oniki yıla
kadar hapis cezası verilir.” Fiillerine göre Zapsu ve Bagış’a bu
maddenin tatbiki tezekkür edilebilir; bunu şimdiden görüyoruz.
“Aşiret devleti” tespiti bu tezekkürü
kolaylaştırmaktadır.
YÜCE MECLİS’İN
DÜŞÜRÜLMESİ
Hatırlardadır, 17 Aralık
2004, bir bayram olarak
kutlanmak istenmişti; o gün, Avrupa Birliği ile Türkiye Cumhuriyeti
arasında “birlik” müzakerelerin tarihi ve şekli üzerine bir imza töreni vardı, Brüksel’deki
toplantı salonu sık sık televizyonlarda, tekraren, gösterilmektedir.
Bu filmlerde, salonda, bakan ve dış işleri bakanların arasında,
boynunda ismi yazılı bir kolye ile dolaşan bir kişiyi daha
görüyoruz; bu dolaşan zat, işte aynı Egemen Bağış’tır. Belki de
bütün dünyadan gelip de, boynunda adı
yazılı kolye ile bu salonda dolaşan, bakan veya başbakan
olmayarak yasama organı üyesi bulunan tek kişidir; bakan veya
başbakan ya da cumhurbaşkanları arasından kıvrılarak bir gölge
misali R.Tayyip
Erdoğan’ı izlemektedir. Hali, hiçbir halde bir yüce meclis üyeliğine
yakışmamaktadır.
Yürürlükteki anayasada her hangi bir milletvekilinin bu halde
görünmesine imkan veren hiçbir madde bulunmamaktadır. Ayrıca Büyük
Millet Meclisi’nin buna izin verdiğine ve karar aldığına dair bir
bilgimiz yoktur. İzinsiz ve fiili bir durum’dur ve Egemen Bağış’ın orada bulunma ve
kalabalıklar arasında Erdoğan’ı izleme emrini ise, yine, Erdoğan’dan
almış olması da ihtimalin ötesindedir.
Başbakan, Egemen Bağış'ı
yumrukladı
Efendim, Mayıs Ayı’ndadır, savcılık
başvurumda net tarih bildirmek durumundayım, televizyon
yayınlarında, bu E.Bağış’ın, ansızın sırtına bir yumruk ya da büyük
bir tokat yediğini hayretler içinde izlemiştik, Bağış ve televizyon muhabirleri de
çok şaşırmıştı; tokat
ya da yumruk ise
T.Erdoğan’dan geliyordu. Daha sonra haberlerde Erdoğan’ın bu tokat
ya da yumruğu, Yüce Meclis üyesi de olan Bagış’ı, uçağa geç kalmaması için uyarmak
üzere attığı ileri sürüldü ise de çok inandırıcı olmamıştır. Çünkü
uçağa gidiyorlardı, önemi haiz olmamakla birlikte gecikme asla söz
konusu edilememektedir ve biz Erdoğan’ın, daha sonra açıklanamayan
bu tür fevri hareketlerine sıklıkla tanıklık ediyoruz.
Yadırgatıcıdır; Osmanlı
düzeninde bu hallere
düçar olanlara “şamar oğlanı” tabir ediliyordu ve
yadırganmıyordu, şimdi
izahı gerektirmemektedir.
Bir de
son Amerika
gezisinde, yine aynı Bağış’ın, Erdoğan ile fotoğrafları
çekilmek üzere, Amerikan sokaklarında, Amerikan çocukları
topladığını da izledik. Bağış,
milletvekili yapılmadan evvel, on altı yıl Amerika’da
yaşadığı için
çocuk-İngilizcesine vakıftır; burada yerini bulduğunu kabul
ediyoruz.Fakat yine de Meclis’in yüceliği
çiğnenmektedir.
Uçakta viski
açıklaması
Bu arada, Amerika’dan dönüş uçağında, 12
Haziran 2005 tarihli gazetelerde var, “Abd gezisine katılan Başbakan’ın
danışmanı ve Akp İstanbul milletvekili Egemen Bağış” tarafından,
Hürriyet Gazetesi’ne verilen bir mülakat var ki, aktarmamız
yerindedir. Şöyle denmektedir:”Uçağımızda daha önce de olduğu gibi
her türlü ikram vardı.İçki servisi isteyene yapılacaktı.Ama ben
kimin ne içtiğine dikkat etmedim”. Burada, Bagış’ın kendi
sorumluluğu ile “valet de chambre” pozisyonunu bir birine
karıştırdığını görüyoruz. Yüce Meclis üyeliği ile kesinlikle
bağdaşmamaktadır.
Yasama erkinin yürütme erki ile ilişkisini
Mirabeau’nun sembolize
ettiğini hep biliyoruz, ilk okullardaki yurttaşlık derslerinde
okutuluyordu. Çok onurludur, “nous sommes ici par la volonté du
peuple et nous n’en sortirons que par la force des baionettes”; bir
yanda “halk iradesi” ve
diğer tarafta “cebr’in süngüsüsü” var. İçki servisine nezaret ise
hiç olmamıştı; anayasal düzene bir kıyam hali teşhis ediyoruz.
Diğer taraftan yürürlükteki anayasa
“başbakan, bakanlar kurulunun başkanı olarak, bakanlıklar arasında işbirliğini sağlar ve hükümetin genel
siyasetinin yürütülmesini gözetir” demektedir. Demek ki,
milletvekili Bağış’ın bir gölge misali izlediği bazan da omuzuna tokatını yediği
Erdoğan, yürütme erkini elinde bulundurmaktır ve başıdır. Güzel,
ancak, aynı yürürlükteki anayasa’nın seksen yedinci maddesinde,
Meclis’e ve millet vekillerine “bakanlar kurulunu ve bakanları
denetlemek” görev ve yetkisi verilmiştir.
Bütün bunları yan yana getirdiğimizde, hem
denetleme işinin
imkansızlığını ve hem de modern cumhuriyetlerin sine qua non koşulu olan “kuvvetler
ayrılığı” prensibinin düşürüldüğünü görüyoruz . Bu bir ve ikincisi,
burada önemli olan nicel değil nitel durumdur; sayıya bakamıyoruz,
milletvekili Bağış’ın,
bütün Büyük Millet Meclisi’ni zor duruma düşürdüğünü tespit
edebiliyoruz. Yasama organına girip yürütmenin bir parçası olmak her
halde hususi bir takiye hali’dir. “Çadır Devleti” tespiti bu
hallerden neşet etmektedir.
Cumhurbaşkanı Hazretleri, Varşova’da, bunun
tarihini savcılıklara bildirmem ve gazete coupure’lerini
eklemem doğaldır, R.T.Edoğan, yürütme erkinin başı olarak konuşurken
yanında, yine bu Egemen Bağış, ki artık tanıyorum, ve iki Akp milletvekili vardı ve
hiçbir devlet memuru yoktu; muhtemelen adları Murat Mercan ve Ömer
Çelik’tir. Ne yazık, Esas Teşkilat hukukumuzda, iki erkin bu denli
iç içe girmesi,
tarif ve sınırlarının silinmesi, hangi bilgi ile
donatıldıkları meçhul
bazı milletvekili veya
tacirin, müphem
ve kanunsuz
“danışman”
etiketleri ile yürütmeyi işgal ile yürütme erkini ıskat
etmeleri için hüküm yoktur. Bu yeni bir anayasa durumudur ve
TCK madde 309
kapsamındadır.
Efendim, yüksek zamanlarını almak durumunda
değilim, ancak, “kuvvetler ayrımı” ilkesinin doğal, tarihsel, hep kendisini sürdüren ve
işleten bir mekanizma olmadığını, bir teşkilat kabulü, bir hukuki
müessese olduğunu, her daim titizlik ve kıskançlıkla gözetilmesi
gerektiğini, güvencesinin ise, eninde-sonunda, uyanık
yurttaşların bilinç,
gözetim ve denetiminde
bulunduğunu, eklemek zorunluluğunu duyuyorum. Ne yazık ki, varsa
vardır ve yoksa yoktur.
Yasama erki düşürülmektedir.
Adalet Bakanı’nın “hükümet sözcüsü”
yapılması, diğerleriyle birlikte, yargı erkinin bağımsız işleyişine
ve tarafsızlığına,
her günlük
darbe’dir.
Yüksek bilgilerine sunuyorum. Şükranlarımın
kabullerini diliyorum.
|
î Başa Bush-Blair hakkındaki karar bugün ! Haber 3 - 27 Haziran 2005 | |
|
ABD Başkanı Bush ve İngiltere Başbakanı Blair'in temsili olarak
yargılandığı Irak Dünya Mahkemesi'nin son duruşması dün yapıldı.
Tanıkların Irak'taki saldırılardaki tahribatı gözler önüne serdiği
mahkeme, kararını bugün verecek.
ABD Başkanı George Bush ve İngiltere Başbakanı Tony Blair'in temsili olarak yargılandığı ve nihai oturumu İstanbul'da gerçekleştirilen Irak Dünya Mahkemesi'nin duruşmaları tamamlandı. Dün son oturumu gerçekleştirilen mahkemede konuşan toplumsal araştırmalar profesörü Dr. Joel Koel, Irak'ta ekolojik felakete zemin oluşturulduğunu, ABD askerlerinin de bu felaketle karşı karşıya olduğunu söyledi. İstanbul Darphane-i Amire binasında üç gündür devam eden yargılamanın dün gerçekleştirilen son duruşmasında, "Kültürel miras", "Çevre ve dünya kaynakları" ve "Küresel güvenlik ortamı ve gelecek alternatifleri" konuları ele alındı. Konuşmacılardan Koel, 5 bin, hatta 8 bin yıllık Irak tarım politikasının bu işgalde yok edildiğine dikkat çekerek, "Amerika, Irak'ı tarım bakımından yağmaladı. İşgal, silah kullanılması, askeri araç kullanımıyla birlikte Irak'ta büyük bir ekolojik tahribat meydana getirmiştir" dedi. Su kaynaklarının da bu işgalden olumsuz etkilendigini kaydeden Koel, Irak'ta ekolojik felakete zemin oluşturulmuştur. Bu Irak'ın geleceğini olumsuz etkilemiştir. ABD askerleri de bu felaketle karşı karşıyadır" diye konuştu. ABD Irak halkını kobay olarak kullandı Bağdat'ta çevre mühendisliği doktora programının kurucusu ve Irak işgalinin yaşayan tanıklardan Suad Naji el-Azzawi ise, Irak'taki radyasyon kirliliğine ilişkin açıklamalarda bulundu. Irak halkı ve doğasının büyük bir yıkım ve zarara maruz kaldığını ifade eden el-Awzavi, "ABD, Irak halkını ve çevresini bir laboratuvara çevirmeye çalıştı. Irak halkını kobay olarak kullandı. Pek çok radyoaktif silahı burada kullandı. î Başa 750 bin ton radyoaktif atığı dünyaya atmaya karar veren ABD'nin hedefleri arasında Balkanlar, Ortadoğu ve Irak da vardı. Irak'ta araştırma merkezlerini yok ettiler. Bilim adamlarını ya öldürdüler ya da Irak dışına sürdüler. Napalm, parça tesirli bomba, saatli bomba kullandılar. Bunlarla pek
çok yere zarar verdiler. Bunker bombalarının ilki Irak'ta denendi. Bir
sığınakta kullanılan bomba yüzünden binlerce insan ve çocuk öldürüldü"
şeklinde konuştu. Emel el Hedairi de kültürel mirasın tahribine ilişkin
olarak, Amerikan ordusunun kütüphaneleri ve arşivleri yaktığını söyledi.
Hedairi, yakılan arşivlerde Britanya'nın sömürge dönemine ve Osmanlı'nın
son dönemlerine ait dökümanların bilinçli bir şekilde tahrip edildiğini
belirtti. Yeni Şafak |
Bu hikâyeyi, Ahmet Çınar'ın, kaymakamlık anılarını topladığı "Ben Bir Kaymakamım - Her Şeyi Yazmadım" isimli eserinden aldım. "Sakıncalı komando" başlığını koymuş bu bölüme. Önce dünkü yazımı okuyun, sonra buna başlayın. Ve kendi kendinize sorun: Asker özeleştiri yapmalı mı? Başka sözüm yok!
"Aydın Yılmaz, yani Aydın yüzbaşı; Dargeçit ilçe jandarma komutanıydı, jandarma komandoydu, Foça komando okulunda hocalık yapmış, uzman bir savaşçı. Zayıf ve boyu da kısa sayılabilecek bir insan; ama, kocaman yüreği vardı. O dünyanın en dürüst insanıydı, tek bir haram lokma onun boğazından geçmemiştir. Kibardı Aydın yüzbaşı, sosyal bir insandı, çok güzel konuşurdu Türkçe'yi. Yüreği sevgi doluydu. Personeliyle, köylülerle, korucularla; ailelerine, çocuklarına kadar ilgilenirdi.
Şehit verdiğimizde ağlardı Aydın yüzbaşı. Bir kez korucuları şehit olan bir köye taziyeye gitmiştik. Köylüler bizi köyün içinde karşıladılar. Az sonra kendisini tutamadı, hıçkırıklarla ağlarken mahcup olup köylüler karşısında kayıp vermenin zedelediği onuru ile gruptan hızla uzaklaştı ve orada ağlıyordu. Onun o insani duyguları hepimizi duygulandırdı...
Cesur insandı yüzbaşı. Defalarca çatışmaya girmişti; Van Çatak'ta, bir çatışmada yaralanmıştı....
Çalışkandı, işinde titizdi, işini iyi biliyordu. En sorunlu bölge olmasına rağmen nasıl olsa Aydın yüzbaşı var orada diye Dargeçit için endişelenmiyordu ildeki komutanları; ama "SAKINCALI"ydı Yüzbaşı Aydın... Namaz kılıyordu, oruç tutuyordu bunu da hiç kimseden gizlemiyordu; ama, bağnaz bir insan değildi, asla suçlandığı türden art niyetleri yoktu. Eşi kapalıydı yüzbaşının, Boğaziçi üniversitesi mezunu hanımefendi bir kadındı. Kapalıydı, ama, herkesten daha çok sosyal ve moderndi. Her şeye rağmen sakıncalıydılar. İle gittikleri zaman ordu evinde kalamıyorlardı, restoranında yemek yiyemiyorlardı. Peki ama, Dargeçit jandarma komutanı her hangi bir otelde kime, neye ve niye güvenerek kalacaktı?
Her Askeri Şura toplandığında, sonuçlar açıklanıncaya kadar uyumuyordu. "Kaymakam Bey, her şey bir yana çocuklarım, 'Seni niye attılar?' diye sorarlarsa onlara ne cevap vereceğim ben?" diyordu. Yüksek Askeri Şura'da liste açıklanınca da o insan yüzüyle tebessüm ederek, "Yırttık yine!" diyordu.... Adana'ya tayin olmuştu. Lojmanda oturması, eşinin kapalı olması nedeniyle yasaktı. Ev de tutamıyordu; çünkü, Adana'da PKK'lı çoktu; dışarıda kiralamak zorunda olduğu evi için çocuklarına bir kötülük yapılır diye endişe ediyordu.
Bir akşam üstü ziyaretime geldi. Yüksek Askeri Şura'nın toplanmasına iki gün vardı. Tayin olup gitmesine ise on gün.
-Ben helalleşmek için geldim Kaymakam Bey!
-Sefere mi gene?
-Evet. Cehennem Deresi'ne gidiyorum. Gene yanıma seçkin bir kaç rütbeli, er ve sağlam koruculardan alıp üç gün pusuya yatacağım oralarda. Ne yapayım Kaymakam Bey? Cehennem Deresi'ni biliyorsun, ben gitmesem kimse cesaret edemiyor, gönderemiyorum kimseyi; ama oraları da boş bırakmak kanıma dokunuyor.
-Hakkım helal olsun yüzbaşım, sen de helal et!
-Benden de helal olsun. Ölümlü dünya, gittiğimiz yerin adı üstünde, "Cehennem Deresi" dedi. Duygusallaştı.
Hava kararmıştı ve elektrikler de kesikti. Şimdi Dargeçit kocaman hayalet bir şehir gibi gözüküyordu pencereden. Küçük pilli radyomu açtım. "Askerim vurulmuş komşular havan.." diyordu şarkıcı. Karanlık makam odamda şimdi birbirimizi bir gölge gibi ancak seçebiliyorduk. "Bana SAKINCALI gözüyle bakılması kanıma dokunuyor Kaymakam Bey! Şura toplantısına sadece iki gün var; ama, ben buna rağmen hiç kimseyi gönderemediğim Cehennem Deresi'ne üç gün pusu atmaya gidiyorum. Ben masamdan kalkmasam hiç kimse, "Sen neden pusuya gitmiyorsun?' demez bana. Benim iki çocuğum var. Sana helalleşmeye gelecek kadar tehlikeli bir göreve gidiyorum. Belki de orada öleceğim, ama, ben ordudan atılacağımı bile bile göreve gidiyorum. Peki, ben sakıncalıysam kim vatanperver? Buna hakları yok Kaymakam Bey! Bu kanıma dokunuyor, onurum kırılıyor, inancım beni daha vatanperver yapıyor sadece; dürüst yapıyor, vicdanlı yapıyor." derken yüzbaşı karanlıkta ağlıyordu. Karanlıktan fırsat bulup ben de ağlıyordum. Belki de bin tane sorunun içinde kıvranırken bunalımdan biraz olsun kurtulmak için karanlıktaki ortamı fırsat bilip baş başa ağlıyorduk şimdi...
Yüzbaşının Şura'da atıldığı saatlerde, bir kurşunla şehit olma ihtimali vardı, öldüğünde de asker olmayacaktı belki.. Belki de ordudan atıldığından habersiz asker üniformasıyla pusuda olacaktı. Yüzbaşı yine atılmadı. Kazasız belasız döndü Cehennem Deresi'nden. Sonra Adana Yüreğir ilçesi jandarma komutanı oldu.
Siirt vali yardımcısıydım. Bir okul müdürünün odasında oturuyorduk. Cep telefonum çaldı:
-Kaymakam Bey! Benim!... Aydın!...
-Tanıdım... Nasılsın?
-Tezkereyi aldım sonunda... derken, "Yırttık yine!" derkenki o acı gülümseyiş vardı ifadesinde.
İçim yandı geçti. Dargeçit'in yüzbaşısının atılmasını kabullenebilmem imkansızdı. Ağlamaklı oldum; ama etrafımda insanlar vardı. Kendimi topladım..
-Yüzbaşım, bunu ikimiz de bekliyorduk. Sen ülken için herkesten fazlasını yaptın. Çok zor şeyler atlattın. Bu en kolayı senin için.
-Hiç üzülmedim. Ben kendim ayrılsam Allah'a hesap vermeliydim ülkem için; ama, kendileri attılar.
Atıldıktan sonra da telefonda hep, "Yüzbaşım" diyordum ona. Ne kadar zordu. Daha sonra işsiz kaldı yüzbaşı. Bir ara babasıyla tavuk işine girdi, ekonomik kriz nedeniyle iflas etti. Resmi kurumlar ve özel şirketler de konjonktürün etkisiyle ona iş veremiyorlardı... Namaz kıldırması için binlerce memur çalıştıran bir devletin, namaz kıldığı için görevinden attığı bir memurunu, hiç değilse -askeriye dışında- bir başka kurumda çalıştırmasının nasıl bir sakıncası olabilirdi ki?" (Ahmet Çınar, Ben Bir Kaymakamım - Her Şeyi Yazmadım, s 257-260)
|
| ||||||||||||||
| |||||||||||||||
|
| ||||||||||||||
| |||||||||||||||
| |||||||||||||||||||||||||
î Başa ORG. BÜYÜKANIT, YUNANİSTAN'DA TÜRKİYE'YE MESAJ VERDİ... 24 Haziran 2005 Haber Vitrini (iha) ''Altını çizerek vurgulamak isterim ki; bize göre laik devlet ile, ılımlı olsun ya da olmasın, dini temel alan siyasi yaklaşımlar birarada bulunamaz ve laik bir devlete dini bir sıfat eklenemez'' 24 Haziran 2005 Cuma 16:23
|
|
MANOL KOSTİDİ
SELANİK (İHA) - Kara Kuvvetleri Komutanı
Orgeneral Yaşar Büyükanıt, Yunanistan Kara Kuvvetleri Komutanı Korgeneral
Nikolas Duvas'ın davetlisi olarak geldiği Yunanistan'da, Selanik Kara Harp
Akademisi'ni ziyareti sırasında, küreselleşme, güvenlik, terörizm, küresel
ve bölgesel gelişmeler ile Türkiye ve Yunanistan ilişkileri hakkında bir
konuşma yaptı.
Uluslararası terörizmin dünyanın her köşesine
erişebildiğini, uygarlığa ve insanlığa verdiği zararın giderek büyüdüğünü
belirten Orgeneral Büyükanıt, terörizmle etkili ve kararlı bir mücadele
için uluslararası toplumun, öncelikle terörizmin tanımında mutabakata
varması gerektiğini söyledi. Bu konuda ortak bir anlayış geliştirilemez
ise, terörizmle mücadelenin başarı şansının oldukça düşük olduğunu ifade
eden Orgeneral Büyükanıt, ''İlk başta mutabık olmamız gereken gerçek,
yöntem olarak terörü kullanan her kişi, grup ya da topluluğun terörist
olduğudur. Bu ortak anlayışla birleştirilmezse, terörizmi besleyen dış
kaynakların kesilmesi ve mücadelenin kazanılması mümkün değildir''
şeklinde konuştu.
Günümüzde bazı çevreler tarafından, İslam
dini ile terörizm arasında bağlantı kurulmaya çalışıldığını kaydeden
Orgeneral Yaşar Büyükanıt, ''İslam dini ile terörizm arasında ilişki
kurulması, hem bu dine, hem de bu dine mensup kişilere yapılan büyük bir
haksızlıktır. Terörizmin herhangi bir din, kültür, coğrafya veya etnik
grupla ilişkilendirilmesi söz konusu olamaz. Ayrıca, din adına teröre
başvuranların, en büyük zararı kendi dinlerine verdikleri de bir
gerçektir'' dedi.
İslam dinini radikal yorumlarla bir siyasal
ideoloji ve sistem olarak kullanan ülkelerin, küresel terörizm açısından
tehdit oluşturduklarının sıkça telaffuz edildiğini ifade eden Orgeneral
Büyükanıt, ''Sadece dini radikalizm değil, radikalizmin her türlüsü
demokrasi için bir tehdittir. Radikalizmin egemen olduğu bazı Müslüman
ülkelerin demokratikleşmesi için kapsamlı sosyal ve ekonomik çözüm
önerileri sunmak yerine, 'ılımlı İslam' gibi temelden yoksun kavramlar
ortaya atmak tehlikeli sonuçlar doğurabilecektir. Altını çizerek
vurgulamak isterim ki; bize göre laik devlet ile, ılımlı olsun ya da
olmasın, dini temel alan siyasi yaklaşımlar birarada bulunamaz ve laik bir
devlete dini bir sıfat eklenemez'' diye
konuştu. |