ANA SAYFA

GÜNCEL İNDEKS

 

 


- Sen askerlik yapmayacaksın da, kim yapacak! Yeni şafak 23 Haziran 2005 

- Mareşal, İnönü’yü neden kabul etmedi Hürriyet 23 Haziran 2005 
  ~ Kömür tahsisatımızı bile kestirdi

- Kaçırılan kızı aslanlar kurtardı Milliyet 23 Haziran 2005 
  ~ Aslanlar, polis ekipleri yaklaşıncaya dek rehine kıza zarar vermeden başında bekledi.
  ~ Etiyopyalı bir vahşi yaşam uzmanı, aslanların kızı korumalarına gerekçe olarak, kızın ağladığı sırada çıkardığı sesin yavru bir aslanın miyavlamasını andırıyor olabileceğini söyledi.

- Durum çok daha kötü
  ~ Bankacılık sistemimizin 40 yıllık birikmiş sorunlarını, IMF’nin talimatları doğrultusunda TMSF torbasına atarsanız olacağı buydu.

- İki koyunu güdebilmek!

- Küresel hüsran
  ~ Faiz, sömürü ve köle ticareti Batıyı zenginleştirirken; siyaset, kültür, sosyal hayat ve siyaset ekonomi ekseninde  şekillenmiştir.
  ~ Bilindiği gibi çıkarların çatışması Birinci Dünya Savaşına sebep olmuştur. Bu savaş tam anlamıyla sömürge pay- laşım savaşıydı.
  ~ Gelinen bu noktada Batı dünyası tam anlamıyla bir değerler krizi yaşamaktadır. İnsan hakları, demokrasi, liberal ekonomi gibi idealler iflas etmiştir. Bu sadece ABD açısından değil, tarihi sömürü ve yağmacılığa dayanan bütün güç dengeleri açısından böyledir.
  ~ Amerikan Rüyası ise Ebu Gureyb cezaevinde hiç dirilmemek üzere ölmüştür. Böylesine bir anlayışla küresel bir düzen kurulması mümkün değildir.

- Arjantin Müslümanları 2 Hakan Albayrak

- D-8: Bir medeniyet projesi
  ~ Bu ülkenin entelijansiyası, Batılılaşamadığının da, Batılıların karikatürü ve palyaçosu olduğunun da farkında değil, ne yazık ki. Farkında değil; çünkü bu toplumun tarih yapmasında kilit rol oynayan, dünya-tarihsel bir atılım ve açılıma imza atmasına imkân tanıyan derin kültür, tarih ve medeniyet birikimi ve tecrübesinin insanlık tarihi açısından ne denli hayâtî bir önemi haiz olduğuna dair yaratıcı, heyecan ve ruh verici şuuru yokolmuş; bu şuuru verecek şiarlarla irtibatları handiyse sıfırlanmış durumda.
  ~ Figürana dönüşen böylesi bir figürün, ülkesi ve toplumunun çıkarlarının neler olduğunu görebilmesi zordur: Topluma, toplumun temel dinamiklerine, duyarlıklarına ve şiarlarına yabancılaşan böylesi bir figürün görme yetileri sakatlandığı için yapıp ettiği şeyler, sonuçta bu toplumun altını oyacak ve yabancıların işine yarayacaktır.
  ~ Örneğin, Türkiye'nin Batı yörüngesinden çıkmaması gerektiğini söyleyen bu figürün bu ülkenin lehine olabilecek büyük adımlar atabilmesi imkânsızdır. Batılıların Türkiye'nin laiklikten aslâ vazgeçmemesi gerektiğini Türkiye'yi düşündükleri için değil, Türkiye'yi bitirme kaygısı ile hareket ettikleri için söylediklerini anlayabilmesi, algılayabilmesi imkânsızdır.
  ~ Dünyanın bir yüzyıl içinde büyük savaşların, kaosların, felaketlerin, katliamların yaşandığı bir cehennem arenasına çevrilmesinin tek sorumlusunun Batılılar olduğunu, bütün bu olup bitenlerin Batı sivilizasyonunun büyük bir bunalım yaşadığını gösterdiğini, kendi yaşadığı bunalımı aşamadığı için tüm dünyayı cehenneme çevirdiğini görebilmesi imkânsızdır.
  ~ İslâm'ın temel kaynaklarıyla yeniden yaratıcı şekillerde ilişki kurabilecek irade ve şevke sahip bir İslâm dünyası ile karşı karşıya olduğumuz da bir gerçek.
  ~ İşte D-8 projesi, bunun en somut örneğidir. Bugün D-8, işlevsizleştirilmiş gibi görünüyor ama İslâm dünyasındaki tüm yanıltıcı propaganda ve beyin yıkama mekanizmalarının nasıl boşa çıkarıldığını kanıtlayan, "İslâm dünyasının bir araya gelmesi imkânsızdır" iddiasının nasıl da büyük bir yalan olduğunu gözler önüne seren bir irade ve gayretle İslâm dünyasının hem ekonomik, hem siyasi, hem teknolojik, hem stratejik bakımlardan kreması sayılabilecek 8 büyük ülkenin bir araya getirilmesi artık başarılmıştır.
  ~ Türkiye, bu projeye sahip çıkmalıdır. Bu projenin sadece ekonomik ayağının işletilmesi, hem İslâm dünyasının gerçek ekonomik bağımsızlığına kavuşabilmesi, hem de barbar küresel sistemin çatırdaması için yeterlidir.

- Milletten gizlenen bir utanç belgesi daha Emin ÇÖLAŞAN Hürriyet
  ~ Bu para özelleştirme işlerinde kullanılacak. Ancak bunun karşılığında neler yapılacağını, kaç kişinin kovulacağını Washington’daki bu kuruluşa resmi bir
  ~ Resmi yazıda

- Cumartesi günü bir oyum olsaydı Ertuğrul ÖZKÖK Hürriyet

- Gerçekten de gülüp geçilecek bir öneri Tufan TÜRENÇ Hürriyet

- Referandumla toplumu bölmek Hürriyet 22 Haziran 2005

- Türban meselesiyle ilgili somut bir öneri Hürriyet 22 Haziran 2005

- Mercedes’le cennete Hürriyet

- İstanbullular, vapurlarına sahip çıkıyor Milliyet 22 Haziran 2005
 


î Başa
Sen askerlik yapmayacaksın da, kim yapacak! Yeni şafak 23 Haziran 2005 

Espri Cem Yılmaz'a ait... "Starlar askerlik yapmak istemiyor. Bana celp geldiği zaman normal şartlarda Azerbaycan'da bir üniversite okuyor olmam lazımdı. Yıllardır ABD'de okuyanlar var. İsim vermek istemiyorum, ama mesela Kenan Doğulu gibi. Ne dili öğreniyorsa 10 yıldır eğitim alıyor..." demiş.

Ben de isim vermek istemiyorum, askerliğin kendileri için "kâbus" olduğunu söyleyen starlar da var... Mesela Kenan Doğulu gibi.

Gazetede okumuştum; Kenan Doğulu'nun tek kâbusu askerlikmiş... Ya gazetenin başlığıydı, ya da değerli müzisyenin sözlerinden böyle bir başlık çıkarmışlardı. Fakat sonuç değişmiyor; ortada, vatanına milletine ordusuna bağlı sanatçı Kenan Doğulu açısından "kâbusluk" bir durum var.

Hep merak ederim, askerlik "vatandaşlık şuuru" taşıyan bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı için (hele bu, yukarıdaki paragrafta da tespit edildiği üzere, Kenan Doğulu gibi vatanına, milletine, ordusuna bağlı bir seçkin müzik adamıysa) niçin kâbus olsun?

Kendimi araya sokmam yakışık alır mı, bilmiyorum; ben şahsen hayatımın en verimli döneminde gittim askere; üstelik "askerlik korkusuyla" yaşayan bazı starlar gibi geçerli mazeretim vardı; dergilere yazılar yazıyordum, dar bir çevrede de olsa yeni yeni ünlenmeye başlamıştım ve 18 aylık inkıta hem hayatıma, hem yazı hayatıma ilişkin bütün planlarımı altüst edebilirdi.

Etti de nitekim.

İkinci öykü kitabı olarak tasarladığım "Tuhaf Bir Levanten"i bitiremedim. Romanım yarım kaldı. İş düzenim bozuldu. Evliliğim gecikti. Fakat, kişiliğime en uzak bu işi, yani askerliği, hiçbir zaman "kâbus" olarak görmedim. Hatta, beni bütün uğraşlarımdan alıkoyan, hayatımın yönünü değiştiren bu işi sevdim bile. İyi bir çevre, iyi arkadaşlar, sağlam dostlar edindim. Daha ne? Hazır fırsat düşürmüşken, komutanların en nahivi Önay Yılmaz'a selam olsun. (Şimdi Milliyet'te çalışıyor ve çok başarılı haberlere imza atıyor. Kimbilir, bu yazıdan sonra belki bir kahve içme fırsatı yaratırız.)

Kaldı ki, işin "vatan görevi" boyutu var. Yasalar aksini vazedinceye kadar, bu göreve icabet etmek boynumuzun borcu...

Kenan Doğulu kardeşimiz, anlaşılan, birçok önemli star gibi, bu görevi geciktirmek istiyor. Fakat, mevcut starlar arasında askerliğe en çok yakışan, daha doğrusu benim askerliğe en çok yakıştırdığım tek isim Kenan Doğulu. Yukarıda da tespit edildiği üzere, vatanına, milletine, ordusuna bağlı neredeyse tek star...

Hepimiz onu, neredeyse postmodern darbenin resmi cangılı haline gelen "10. Yıl Marşı"ndan tanıyoruz. Kenan Doğulu, bu eski ve tarihte kalması gereken marşı yeniden düzenletip popa uyarlayarak tedavüle sürdü ve haklı olarak bazı militer gönüllerde taht kurdu. Akabinde de, bildiğiniz gibi, "İstiklal Marşı gitsin, 10. Yıl Marşı gelsin" tartışması başladı.

Ne zaman Kenan Doğulu'nun sesinden "10. Yıl Marşı"nı duysam, gözümün önüne ağlayan Doğu Aktulga portresi geliyor. Bu marş çok tuttu. Çok sevildi. Hatta, hazirun, resmî ve gayrıresmî törenlerde "İstiklal Marşı" yerine bu marşı çaldırdı. Kenan Doğulu kardeşimiz de, belki istemeden, bu militer görünürlüğün pop idolü haline geldi.

Diyorum ki, bıraksın "dil öğreniyorum" ayağını, gitsin güzel güzel askerliğini yapsın. Bu işi öyle kâbus olarak filan da görmesin.

Cem Yılmaz, Yılmaz Erdoğan, Tarkan, Musti, Beyazıt Öztürk ve milyonlarca Türk genci yüksünmeden bu görevi yaptılar.

Yukarıda iki kez tespit edildiği, bundan sonra hep tespit edileceği üzere, vatanına, milletine, ordusuna bağlı Kenan Doğulu niçin yüksünsün!


 
 


î Başa
Mareşal, İnönü’yü neden kabul etmedi Hürriyet 23 Haziran 2005 
 

Sefa KAPLAN

Geçen hafta yitirdiğimiz gazeteci ve oyun yazarı Recep Bilginer, anı kitabında Mareşal Fevzi Çakmak ile Cumhurbaşkanı İsmet İnönü arasındaki gerginliği anlattı. Bilginer, hastanede yatan Mareşal Fevzi Çakmak’ın Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’yü kabul etmediğine bizzat tanık olduğunu yazdı. Bilginer’in anı kitabı ‘Üç İktidar Üç Hayal Kırıklığı’ Doğan Kitap tarafından yayımlandı.

GAZETECİ ve tiyatro yazarı Recep Bilginer’in Doğan Kitapçılık tarafından yayımlanan ‘Üç İktidar Üç Hayal Kırıklığı’ isimli kitabında, İsmet İnönü-Mareşal Fevzi Çakmak çekişmesinin arka planı da anlatılıyor. O sırada Vatan Gazetesi’nde çalışan Recep Bilginer’in bizzat tanık olduğu olay, İnönü’ye ilişkin soru işaretlerini de gündeme getiriyor.

Bilginer, 3 Ağustos 1949’da Teşvikiye Sağlık Yurdu’na yatırılan Mareşal Fevzi Çakmak’ın durumu hakkında bilgi almak için her gün hastaneye uğramaktadır. Ancak, Çakmak hasta olduğu için onunla görüşememekte, refakatçi olan kızı Fıtnat Çakmak’la konuşmaktadır. Bir gün, Bilginer Fıtnat Hanım’ın yanındayken, başhekim odaya gelir ve İsmet İnönü’nün eski silah arkadaşının sağlık durumunu merak ettiğini ve ziyaret etmek istediğini haber verir. Fıtnat Çakmak, ‘Gidip kendisine sorayım’ diyerek babasının odasına girer ve bir süre sonra çıkıp Mareşal’in İnönü’yü kabul etmek istemediğini bildirir. Başhekim de bozulur ve ‘Ben de gidip Cumhurbaşkanı’na haber vereyim’ diyerek ayrılır. Gerisini Bilginer’den takip ediyoruz:

AA’DAN YALAN HABER

‘O gün Anadolu Ajansı akşama doğru bir haber yayınladı:

‘İnönü eski Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak Paşa’yı Teşvikiye Sağlıkevi’nde ziyaret etmiş, kendisine sağlık dileklerini bildirmiştir.’

Ajansın bu haberi yaydığı saatlerde, ben Teşvikiye Sağlıkevi’nde tanık olduğum olayın haberini yazmış ve yazı işleri müdürümüz Kemal Onan’a vermiştim bile. Haber yazı işlerinde yayıldı, Genel Yayın Müdürü Mümtaz Faik Fenik ve Başyazar Ahmet Emin Yalman hemen haberle ilgilenmişlerdi. Mareşal’in hastanede yatarken, İnönü’yle görüşmeyi reddetmesi büyük olaydı. Herkes, bunun siyasi çalkantıları bomba gibi patlar diyordu. Ben de çok önemli bir haber yakalamış olmanın gururunu yaşıyordum. (s.128-129)’

Ne var ki, Bilginer’in sevinci çok fazla sürmeyecektir. Bir süre sonra yanına gelen Ahmet Emin Yalman, odasına davet eder Bilginer’i. Odada Dr. Adnan Adıvar ile Ali Fuat Cebesoy oturmaktadır. Ne istedikleri ortadadır: Bilginer, haberi geri çekebilir mi? Çünkü, haberi çekerse memlekete daha faydalı bir iş yapmış olacaktır.

Ahmet Emin Yalman, hiç karışmadan izlemektedir olup biteni. Çaresiz kalan Bilginer, haberi geri çekmeyi kabul eder. Gerek Cebesoy, gerek Adıvar, gerekse Yalman rahatlamışlardır. Bilginer’e teşekkür ederek ayrılırlar gazeteden. Ertesi gün Türkiye, Cumhurbaşkanı İnönü’nün Mareşal Fevzi Çakmak’ı ziyaret ettiğini öğrenir. Gerçeğin ortaya çıkması için ise bir hayli beklemek gerekecektir.

NOT: Recep Bilginer’in Fevzi Çakmak’ın kızı olarak hatırladığı Fıtnat Hanım, Mareşal’in aslında eşiydi. Kızları ise Muazzez ve Nigar’dı.

î Başa Kömür tahsisatımızı bile kestirdi

Recep Bilginer, Fevzi Çakmak’ın kızı Fıtnat Hanım’ın babasının İnönü’yü neden kabul etmediğine ilişkin açıklamasını da şöyle aktarıyor:

‘İnönü, babam emekliye ayrıldıktan sonra kaç kez geldi İstanbul’a. Babamı ne sordu, ne ziyaretine geldi. İş Bankası’ndan aldığımız krediyi ödeyemeyince, icra yoluyla evimizi sattırmak istedi. Kömür Tevzi Müessesesi kömür vermedi, kışı soğukta geçirdik. Neden görüşecekti İnönü’yle? Biz, babamın hastane masraflarını ödemek için evimizi satmak durumuna düştük. (s.130)’

Bilginer’in kendi duyguları da Fıtnat Çakmak’tan çok farklı değildir. Mareşal, iki hastabakıcının kucağında eski bir Amerikan arabasına bindirilip götürülürken, şunları düşünecektir:

‘Atatürk’ün en yakın silah arkadaşı, Cumhuriyet’in kuruluşunda Atatürk’ü destekleyen, Cumhuriyet’e ve Cumhuriyet ilkelerine bekçilik eden Mareşal, yaptığı bütün vatan hizmetleri sonunda, hastane köşelerinde yalnızlığa terk edilmişti. Ameliyatı sonunda, evine dönebilmek için resmi bir ambulans çok görülüyor, koskoca devlet bu olaya seyirci kalıyordu. En hazini, Mareşal birkaç gün sonra öldüğünde, İstanbul ve Ankara radyoları oyun havaları çalınca, radyo binasının önünde toplanan halkın sert protestosuna hedef oldu. (s.130)’

Mareşal, İnönü’yü neden kabul etmedi

Geçen hafta yitirdiğimiz gazeteci ve oyun yazarı Recep Bilginer, anı kitabında Mareşal Fevzi Çakmak ile Cumhurbaşkanı İsmet İnönü arasındaki gerginliği anlattı. Bilginer, hastanede yatan Mareşal Fevzi Çakmak’ın Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’yü kabul etmediğine bizzat tanık olduğunu yazdı. Bilginer’in anı kitabı ‘Üç İktidar Üç Hayal Kırıklığı’ Doğan Kitap tarafından yayımlandı.

GAZETECİ ve tiyatro yazarı Recep Bilginer’in Doğan Kitapçılık tarafından yayımlanan ‘Üç İktidar Üç Hayal Kırıklığı’ isimli kitabında, İsmet İnönü-Mareşal Fevzi Çakmak çekişmesinin arka planı da anlatılıyor. O sırada Vatan Gazetesi’nde çalışan Recep Bilginer’in bizzat tanık olduğu olay, İnönü’ye ilişkin soru işaretlerini de gündeme getiriyor.

Bilginer, 3 Ağustos 1949’da Teşvikiye Sağlık Yurdu’na yatırılan Mareşal Fevzi Çakmak’ın durumu hakkında bilgi almak için her gün hastaneye uğramaktadır. Ancak, Çakmak hasta olduğu için onunla görüşememekte, refakatçi olan kızı Fıtnat Çakmak’la konuşmaktadır.

Bir gün, Bilginer Fıtnat Hanım’ın yanındayken, başhekim odaya gelir ve İsmet İnönü’nün eski silah arkadaşının sağlık durumunu merak ettiğini ve ziyaret etmek istediğini haber verir. Fıtnat Çakmak, ‘Gidip kendisine sorayım’ diyerek babasının odasına girer ve bir süre sonra çıkıp Mareşal’in İnönü’yü kabul etmek istemediğini bildirir. Başhekim de bozulur ve ‘Ben de gidip Cumhurbaşkanı’na haber vereyim’ diyerek ayrılır. Gerisini Bilginer’den takip ediyoruz: 





î Başa
Kaçırılan kızı aslanlar kurtardı Milliyet 23 Haziran 2005 

      BBC

      Etiyopya'da bir aslan sürüsü, 12 yaşındaki bir kızı kendisini rehin alan kişilerin elinden kurtardı.
      Polisin verdiği bilgilere göre, kız Haziran ayı başlarında başkent Addis Ababa'nın güney batısındaki Bita Genet'te, okuluna giderken dört kişi tarafından kaçırılmıştı.
      Bundan bir hafta sonra, bu kişiler rehineleriyle birlikte yer değiştirmek istediklerinde, üç aslan yollarını kesti ve adamlar canlarını kurtarmak için çareyi kaçmakta buldu.
      î Başa Aslanlar, polis ekipleri yaklaşıncaya dek rehine kıza zarar vermeden başında bekledi.
      Komiser muavini Wondimu Wedaj, kızın bulunduğu sırada şok ve dehşet içinde olduğunu söyledi.
      Wedaj, "Biz kızı buluncaya kadar aslanlar başında nöbet bekledi ve sonra da onu orada bir hediyeymişçesine bırakıp, yeniden ormana geri döndüler" dedi.
      Rehine kız da polise yaptığı açıklamada, kendisini kaçıranlar tarafından dövüldüğünü ama aslanlardan hiçbir zarar görmediğini ifade etti.
      î Başa Etiyopyalı bir vahşi yaşam uzmanı, aslanların kızı korumalarına gerekçe olarak, kızın ağladığı sırada çıkardığı sesin yavru bir aslanın miyavlamasını andırıyor olabileceğini söyledi.
      Komiser muavini Wedaj, "Herkes bunun bir mucize olduğunu düşünüyor, çünkü aslanlar normalde insanlara saldırır" şeklinde konuştu.
      Kızı kaçıran dört kişi polis tarafından gözaltına alındı.
      Birleşmiş Milletler, evlilikle sonuçlanan kaçırma olaylarının, Etiyopya'nın kırsal yörelerinde genel olduğunu söylüyor.
 


î Başa
Durum çok daha kötü
Doç. Dr. Mete Gündoğan
18.06.2005
î Başa Bankacılık sistemimizin 40 yıllık birikmiş sorunlarını, IMF’nin talimatları doğrultusunda TMSF torbasına atarsanız olacağı buydu.
Hortumlanan bankaların faturası TMSF marifetiyle kat be kat artıyor. Birisi bankaları hortumlayarak devleti zarara uğratmış, ötekisi hortumlananları geri alacağım diye! Ne farkeder? İkisi de aynı kapıya çıkmıyor mu?
Şimdi hortumun faturası hükümetin ayağına dolanmış durumda. Sonucun ne olacağını ve ne yapmaları gerektiğini bilen yok.
Şimdi bir dizi dostane tavsiyede bulunmak istiyorum.
Öncelikle ve ivedilikle TMSF’nin ciddi bir denetimden geçirilmesi gerekir. Her şeyin açıkça ortaya konulması gerekir. 2-3 kişinin adeta harcırah almak için düzenlediği geziye denetim denilmez. Devlet Denetleme Kurulu veya Başbakanlık Denetleme Kurulu’nun burayı tepeden tırnağa denetlemesi ve sonuçları kamuoyu ile paylaşması gerekir. Örneğin, AKP Hükümetinin niçin iki gün için mevduatın tamamına güvence çıkartıp, o esnada bir bankayı fona aldırtıp ondan sonra da tekrar sadece 50,000YTL’ye kadar olan mevduatın guvence altına alınmasını sağladığını halka izah etmesi gerekir? Aksi takdirde milletin, hortumun faturasını artıranları “hortumcuların ortakları” olarak itham etmesine kimse engel olamaz. Çünkü yapılan iş aynı şeydir.
İkinci olarak, IMF’nin de burada bir fatura ödemesi gerekir. Bir sisteme, altından kalkamayacağı bir operasyonu yaptırtmıştır. Acaba bunu bilerek mi yaptırtmıştır? Bunun iyi tahlil edilmesi gerekir. IMF’nin korkmadan üzerine gidilmesi gerekir. Adamlara borçlu iseniz, kölesi değilsiniz ya. Bazı sıkıntılar onların yüzünden oldu ise onlar da hesap vermelidir.
Üçüncü olarak, hakim ortaklar ile ilgili yapılanlar kısmen biliniyor. Peki diğer ortakların paylarına ne oldu? Onlar nasıl buharlaştı ve tekrar geri alınabilmesi için ne yapılacak. Bunların da bir an önce belirlenmesi gerekir.
Dördüncü olarak, gayri nakdi kredilerin (GNK) durumu hafife alınmamalıdır. Her türlü tedbir şimdiden alınmalıdır. Bu gibi işlerde “tahmin” diye bir şey olmaz. Her şey matematik netlikte ortaya konulmalıdır. Elinizde GNK’lerin dökümü tam olarak yok iken, nasıl tahmine dayalı olarak rahat konuşabilir siniz?
Son olarak her türlü sorumlular kamudakiler, siyasiler vb. gibi hepsi tespit edilmeli ve kimsenin yaptığı yanına bırakılmamalıdır. Bunun için yapılması gereken en önemli iş, birinci maddede de belirttiğim gibi iyi bir denetimden geçirilip öncelikle her şeyin net olarak ortaya konulması gerekir.
Bu sıkıntıyı, milletin sırtında sürekli bir kambur haline getiremezsiniz. Bu iş böyle gitmez. Bir an önce tarih koyarak bu iş sonlandırılmalıdır.
Sıkı bir denetim ile her şey açıkça ortaya konulduktan sonra, gerekirse, ne var ne yok hepsi tasfiye edilmelidir. Zararın neresinden dönülürse kardır. Ancak bu işin, sosyal ve siyasi faturası da sorumlulara ödettirilmelidir.
Hükümetin şu acınacak haline bakın Allah aşkına. Üç yıl geçmiş, TMSF torbasından garip kokular geliyor ve yetkililer hala tam olarak ne olacağını bilmiyor. 10 milyarlarca dolar zarar var ve bu zarar aysbergin görünen yüzü ama hükümetin başı hala boş laf üretmede.
Evet, durum görüldüğünden ve bilindiğinden çok daha kötü.
Biraz iş yapın Allah aşkına ya hu.
 


î Başa
İki koyunu güdebilmek!
Afet Ilgaz
21.06.2005

Başbakan, grubunda yaptığı konuşmada özelleştirmeleri eleştiren muhalefeti bu şekilde eleştiriyordu. Ne demek istediği pek anlaşılmıyorsa da “beceriksizler” demek istediği düşünülebilir. Yâni en kıymetli tesislerimizin satışını beceriklilik olarak yorumluyor olabilirler. Bununla beraber, bu benzetmenin başka sebepleri de olabilir, hiç sebebi de olmayabilir, yani başbakan, verilecek cevap bulamamış olabilir. Bence en kuvvetli ihtimal budur. Nereden biliyorsun diyeceksiniz, Başbakan’ın özelleştirmelere verdiği cevaplar, mahiyet olarak bu cevabın benzeridirler de ondan biliyorum. Mesela Seydişehir’in kapatılmasını eleştirenlere verdiği cevap da, teknik olarak yapılmış, akla ve bilime uygun açıklamalar değil, şu oluyordu: “Bunları zaten Ruslar yapmıştı!”
Buna karşılık günlerdir bu kapatılmak istenilen tesisler için mitingler, paneller yapılıyor, yazılar yazılıyor. Bizim gazetenin ekonomi sayfasında N. Çakmak’ın yaptığı röportajlar bile bu konuda geniş bilgiler edinmek için yetebilir. Rus yapısı olması bir tesisin satılması için neden bir sebep olsun?
*
Başbakan üstelik “iki koyunu güdemiyenler” derken müthiş celalleniyor, vücudunu konuşturuyor ve belli ki dinliyenlerden alkış bekliyor. Dinleyenler de zaten bekleneni yapıyor, alkışlıyorlar. Aklıma şu geldi. Acaba Başbakan böyle mecazlar kullanırken Erbakan Hoca’dan kopya mı çekiyor? O derdi yâ “bunlara leblebici dükkanı bile emanet edilmez” diye.  Niye “leblebici dükkanı”, onu da bilmiyorum. Erbakan Hoca’nın bir bildiği vardır elbet.
*
Tam böyle efelenmeler için memleketin en önemli, en hassas özelleştirilmeleri açıklamasız ve cevapsız bırakılırken Unakıtan’dan son derece teknik (!), ekonomik (!) ve zekice bir cevap geliyor:
“Fabrikaları sırtlayıp götürecek değiller ya!”
Enfes, enfes bir cevap bu! Gerçekten de fabrikaları sırtlayıp götüremezler ya, ne diye işi büyütüyoruz biz de bilmem. Ne diye memleket ayağa kalkıyor, insanlar bilgilerini ve şecaatlerini ortaya koyarak mitingler, paneller yapıyorlar?
*
İyi güzel de Wolfenson’un yaptığı açıklamayı ne yapalım? Hani Dünya Bankası aşamalı olarak 30.000 işçimizin çıkarılması şartıyla bilmem kaç milyon dolar borç vermiş ya, bizim hükümete. Bizimkiler de bu anlaşmanın gizli tutulmasını rica etmişler Wolfenson’dan. Wolfenson da açıklayıvermiş işte bu gizli anlaşmayı. Bu yıl 6000’e yakın işçinin çıkarılması sözü verilmiş. Tekel’den, Şeker’den, Telekom’dan, Tüpraş’tan.
Wolfenson’a iki tane koyunu emanet edemiyecek miyiz yani? İki tane koyunu güdemiyecek mi bu Wolfenson? Wolfenson’un agzında bakla ıslanmıyor.

 
Ahmet Balki


î Başa
Küresel hüsran
Ahmet Balki
21.06.2005
Soğuk Savaş sonrası dönemde tarihin sonunu ilan eden kesimler, gelinen nokta itibarıyla tam bir hüsran yaşamaktadırlar. Zira dünyanın hiçbir yerinde düzen namına kayda değer bir gelişme yaşanmamaktadır. Dünyanın her tarafı sorunlu olduğu gibi, gelinen nokta bırakın insanın düzen arayışını, son derece dengeli olan ekolojik dengeyi bile tehdit eder haldedir. Buna karşın elinde silah olan güçlerin tek yapabildiği kendilerine muhalif olan unsurları ‘terörist’ olarak göstermektir. Ortaya bir şey koymadan karşı düşünceyi mahkum eden bu anlayış, kendi çözülüşünü bu yolla engellemeye çalışmaktadır. Ama zemininde sağlam bir paradigma olmayan silahlı güçlerin orta ve uzun vadede çözülmesini engelleyecek hiçbir güç yoktur.
İnsanlık tarihi açısından son yüz elli yıl, dinin bir kenara itilerek kendi başına ürettiği aletlere güvenerek kurmak istediği düzen arayışlarına sahne olmuştur. Dinden arındırılmış bilim ve kendi kendine yeterli akıl inancı, aydınlanma sürecini başlatmıştır. Bu süreç ilk başladığından bu yana, son derece jakoben bir anlayışla dünya halklarına ihraç edilmiştir. Haçlı Savaşları vesilesiyle İslam ile tanışan Batı dünyası; İslam coğrafyasında gördüklerine hayranlıkla yaklaşmış, kendi Hıristiyanlık dinini sorgulamaya başlamıştır. Sorgulama sonucunda ise, kendi dinlerinin ayaklarına pranga vurduğunu görmüştür. Aynı dönem içerisinde ise İslam coğrafyası, dünyada yaşanan olaylara, mesela köle ticareti ve sömürgeciliğe kayıtsız kalmış, son derece dinamik olan dinini yayma görevinden uzaklaşmaya başlamıştır. Bu durum ise tabii olarak çözülmeyi beraberinde getirmiştir.
Burada dikkat çeken nokta, Batı dünyasının bir değerler sistemi tarafından değil, değer üretim mekanizması tarafından yönlendiğidir. î Başa Faiz, sömürü ve köle ticareti Batıyı zenginleştirirken; siyaset, kültür, sosyal hayat ve siyaset ekonomi ekseninde  şekillenmiştir.
Merkezde bulunan tek değer ‘çıkar’ olmuştur. Sözgelimi Batılı ülkeler; kendi içlerinde ekonomik olarak korunmacı tedbirlere başvururken, dışarıya karşı liberal değerleri yüceltebilmektedir. Demokrasiyi yücelten ve “insanlığın bulduğu en ideal rejim” diye tasvir eden Batı, Cezayir’de cunta rejimini “İslami” kesime karşı desteklemektedir. Tüm bunlar bilinen şeylerdir ve bu bilinen şeylerin zemininde çıkar merkezli bir yapı yatmaktadır.
î Başa Bilindiği gibi çıkarların çatışması Birinci Dünya Savaşına sebep olmuştur. Bu savaş tam anlamıyla sömürge pay- laşım savaşıydı.
Tarihinde sömürgecilik siyaseti gütmemiş Osmanlı Devleti’nin bu savaşa girişi istememeye istememeye ve Batıcı kadroların tezgahları sonucu olmuştur. Bu savaşın sebep olduğu adaletsizlikler, İkinci Dünya Savaşına da zemin hazırlamıştır. Bu savaşın sonucunda İngiltere’den dünya liderliğini almak isteyen ABD, “her milletin kendi kaderini kendisi çizmesi” gerektiğini belirtmiş ve sömürgeciliğin bundan sonra belirli kurallar dahilinde yapılması gerektiğini bildirmiştir. Bu çerçevede yeni bir dünya düzeni için Birleşmiş Milletler, IMF ve Dünya Bankası gibi kurumlar kurulmuştur. Dünya, Sovyetler ve ABD tarafından iki kutba ayrılmış, küresel mücadeleler bu iki saf arasında devam etmiştir. Bu süreçte ortaya atılan Avrupa Birliği, yenilen gücün kendi içerisinde toparlanma süreci olarak devreye girmiştir. Soğuk Savaş sonrasında “Yeni Dünya Düzeni” ilan eden ABD; yüzyıl sürecek bir düzen peşinde olduğunu ve dünyanın tek kutuplu bir dünyaya hazırlanması gerektiğini deklare etmiştir. Bu noktada Körfez Savaşı ile adaletsizliklere savaş açtığını(!) söyleyen ABD, Bosna’da 250.000 Müslüman katledilirken harekete geçmemiş ve yeni düzenin Müslümanları dışlayıcı bir karakterde olduğunu göstermiştir. 11 Eylül saldırılarını fırsat bilerek yeni bir dönem başlatan ABD, Afganistan ve Irak’ı işgal ederek hem İslam coğrafyasını dönüştürmeye çalışmış, hem de enerji kaynaklarını kontrol ederek küresel aktör olmak isteyen güçleri kendi boyunduruğu altına alma adımını atmıştır.
î Başa Gelinen bu noktada Batı dünyası tam anlamıyla bir değerler krizi yaşamaktadır. İnsan hakları, demokrasi, liberal ekonomi gibi idealler iflas etmiştir. Bu sadece ABD açısından değil, tarihi sömürü ve yağmacılığa dayanan bütün güç dengeleri açısından böyledir.
Avrupa Birliği, Fransa ve Hollanda’nın başını çektiği azınlıklar sorunu ile karşı karşıyadır ve kendi içerisindeki bu sorunu kendi değerleri ile çözememektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin başörtüsü ile ilgili aldığı olumsuz karar, AB’nin “İslam” ile baş edemeyeceğini ortaya koymuştur. Zira başörtüsü tartışılmaz bir şekilde Allah’ın emridir ve onu yasaklamak, İslam’ı yasaklamaktır. Rusya’nın Çeçenistan’da yaptığı katliamlar malumdur ve orada insanlık öldürülmüştür. Çin ise Doğu Türkistan’da katliam yapmakla meşguldür.
î Başa Amerikan Rüyası ise Ebu Gureyb cezaevinde hiç dirilmemek üzere ölmüştür. Böylesine bir anlayışla küresel bir düzen kurulması mümkün değildir.
İnandığı hiçbir değeri olmayan ve sözde inandığı değerleri kolayca ayaklar altına alabilen kimselerin adalete dayanan bir düzen kurmaları mümkün değildir. Dünyanın bugün geldiği nokta, itirafı yapılmasa bile “küresel hüsran”dır.
 
 


î Başa
Arjantin Müslümanları 2 Hakan Albayrak
Hakan Albayrak
21.06.2005

‘Evita, Müslümanlara çok yakındı’
Arjantin Cumhuriyeti İslâm Merkezi yöneticilerinden Shamsudin (Şemseddin) Ricardo Horacio Elia ile mülakatımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz: Endülüs kökenli Müslümanların izi kaldıysa da kendileri maalesef tükenip gittiler. Arjantin’deki mevcut İslâm cemiyetinden bahsedelim... 19’uncu yüzyılın sonuna doğru pek çok Ortadoğulu Arap ve Müslüman, Amerika kıtasına göç etti. Bunlar Güney ve Orta Amerika’nın hemen hemen her tarafını, özellikle de Arjantin’i yurt edindiler. Daha ziyade Suriye ve Lübnan’dan gelen bu Müslümanlar genellikle yoksul insanlardı. Buldukları her işte çalıştılar. Fakat zamanla kendilerini geliştirdiler ve yüksek tabakası da olan yeni bir cemiyet oluşturdular. 20’inci yüzyılın ilk çeyreğinde yeni bir göç dalgası geldi. Birinci Cihan Harbi’nin yol açtığı sıkıntılardan kurtulmak ümidiyle, binlerce Ortadoğulu daha Arjantin’e göç etti. 1920’li ve 30’lu yıllarda Müslümanların Arjantin toplumundaki konumları iyice güçlenmişti. Artık geniş arazileri, ticarethaneleri, okulları, dergileri vardı. Günümüze kadar gelen ve inşaallah bundan sonra da devam edecek olan Arap-Müslüman varlığının önemini anlamak için, 1989 yılında devlet başkanı seçilen Dr. Carlos Saol Menem’in kökenine bakmak yeterli. Menem, Suriye kökenli Müslüman bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi.  Tabii ki bu, Arjantin Müslümanları için fevkalade önemli bir şey. Carlos Menem’e niye “El Turco” diyorlar? Carlos Menem, sadece Arjantin’de değil, dünyanın her yerinde “El Turco” yani “Türk” diye anılır. Osmanlı topraklarından gelen Araplar, Arjantin’e Türk pasaportlarıyla giriş yapmışlardı. Onun için Arjantinliler, Araplara, Müslümanlara, “Los Turcos” yani “Türkler” derler. Arjantin Müslümanlarının bugünkü ahvali nasıl? Bundan yaklaşık 20 sene evvel, cemiyetimizde bir tür diriliş yaşandı. Çok sayıda cemaat, dernek ve kulüp, İslâm varlığını güçlendirmek için el ele verdi. 1986 yılında Buenos Aires’in ilk büyük camisi hizmete girdi. Bugün Buenos Aires’te üç camimiz var. Bu, Müslümanların burada önemli bir varlık teşkil ettiklerini gösteriyor. Müslümanlar hangi mezheplere mensup? Dört Sünni mezhebi, Şia ve ayrıca Aleviler, Dürziler var. Tarikatlarımız da var; Türkiye kökenli Cerrahi ve Nakşibendi tarikatları. Bu grupların birlikte hareket ettiklerini vurgulamak isterim. Aramızda fitne yoktur. Herkes ümmetin birliğini gözetiyor. Arjantin Müslümanlarının sayısı hakkında muhtelif rivayetler duyduk... Bazı araştırmalara göre Arap kökenli Arjantinlilerin sayısı 2 milyon civarında. Bunların yarısı Müslüman. Gayrimüslim çoğunlukla aranız nasıl? İslâm cemiyeti ve genel olarak bütün Arap kökenli vatandaşların Arjantin toplumu ve devletiyle münasebetleri gayet iyidir. Bunu büyük ölçüde Peron’a borçluyuz. Juan Domingo Peron’un 1946 yılında devlet başkanlığına gelmesi ve bizim Evita diye andığımız karısı Eva Peron’un hükümette etkinlik kazanması Müslümanlar için bir dönüm noktası oldu. Peron’lar, 1945-55 yıllarında, Arjantin’in bağımsızlığı ve özgürlüğü için canla başla çalıştılar. Tabii ki bu angajmanları yüzünden dışarıda ve içeride pek çok düşman edindiler. Peron, Arjantin için, süper güçlerden bağımsız bir yol çizmişti.  Bağımsızlık ve özgürlük peşinde koşan diğer ülkelerle işbirliğinden yanaydı. Mısır Devlet Başkanı Cemal Abdulnasır ve Üçüncü Dünya’nın diğer önde gelen liderleri Tito, Nebru ve Sukarno ile yakın dostluk kurdu. 1950 yılında, Filistin’de Siyonistlere karşı savaşan Iraklı mücahid Fevzi el-Kaukaşi’yi Buenos Aires’e davet ederek, ona, hizmetlerinin sembolik bir karşılığı olarak, törenle, Latin Amerikalıların ortak bağımsızlık kahramanı Simon Bolivar’ın Arap kılıçlarını andıran efsanevi kılıcının bir kopyasını hediye etti. Peron, Arjantin’deki Yahudi cemaatine de yakınlık gösteriyordu, ama Siyonizm’e karşıydı. Siyonistlerin emperyalizme hizmet ettiklerini, emperyalizmin bir parçası olduklarını söylüyordu. Bu yüzden Siyonistler, Peron’un faşist olduğunu ve Nazilere sempati duyduğunu ileri sürdüler. Bu bir iftiraydı tabii. Peron, o günlerde yeni kurulmakta olan Bağlantısızlar Hareketi’ne bağlıydı. Kapitalizme ve komünizme iltifat etmediği gibi, faşizme yahut Nazizme de hiçbir zaman iltifat etmemiştir. O bir vatanperverdi. Arjantin’i siyasi ve iktisadi olarak güçlendirdi. Dar gelirlilerin, yoksulların durumlarını düzeltmeye çalıştı. Sayısız okul ve hastane yaptırdı. Ülkeyi tam manasıyla bağımsız hale getirdi. Eva Peron’un Müslümanlarla münasebeti nasıldı? Eva Peron, Müslümanlara, Araplara büyük ilgi gösterdi. Yurt içinden ve yurt dışından Müslüman temsilcilerle görüşmeler yaptı. Birçok kitabı Arapça’ya tercüme ettirdi. Bunlardan bir tanesi, özgürlük ve bağımsızlığın sembollerinden Martin Fiero adlı Gaucho’nun hikayesidir. Arapça’ya tercüme edilen bu kitabın nüshaları Eva Peron tarafından Buenos Aires’teki Arap sefaretleri vasıtasıyla bütün Arap ülkelerine gönderilmiştir. Müslümanlara o kadar yakındı ki, 1952 yılında ağır bir hastalığa yakalandığı zaman, İstanbul’daki bir camide Eva Peron için dua edildi. Bunu, Buenos Aires’te yaşayan bir Türk organize etmiş. Arap kökenli bir İspanyol yazarın kitabında da bu ilginç olaydan bahsedilir.  Arjantin Müslümanlarının bugünkü durumuna dönecek olursak... Arjantin’deki İslâmi diriliş, diğer Arjantinlilerin de İslâm’ı tanımaları ve kabul etmeleri fırsatını doğurdu. Çok sayıda mühtedimiz var. Bunların kahir ekseriyeti tarikatlara mensup; yani Cerrahi veya Nakşibendi. Cemiyetinizin geleceğine dönük projeleriniz neler? Biz Arjantinli İslâm Merkezi olarak, buradaki varlığımızı sürdürmek ve İslâm’ı lâyıkıyla temsil etmek için elimizden geleni yaparken, İslâm ülkeleri ile sıkı bağlar kurmak için de gayret sarf ediyoruz. Yakınlaşmayı arzu ettiğimiz ülkeler arasında tabii ki Türkiye de var. Sadece Osmanlı İmparatorluğu değil, ondan önce Orta Asya’da kurdukları devletler, Büyük Selçuklu Devleti ve tabii ki Haçlılara ve Moğollara kök söktüren Memluk devleti hakkında duyduklarımız, Müslüman Türklerle diyalogu bizim için fevkalade cazip kılıyor.

 
 


î Başa
D-8: Bir medeniyet projesi

Türkiye'nin en yakıcı, en trajik sorunu, bu toplumun ruh-köküne, kültür, tarih ve medeniyet birikimine, bu birikimi hem üreten, hem de bu birikimin ürünü olan muhkem, kuşatıcı ve yaratıcı anlam haritalarına yürekten bağlı, ülkesinin kaynaklarını kurda kuşa yem etmek yerine ülkesi için her tür fedakârlığı göze alabilecek, dünyaya bu ülke ve bu toplum adına esaslı şeyler söyleyebilecek, kompleksiz, çaplı, ufuk ve vizyon sahibi entelijansiyasının (=ilmiye, kalemiye ve seyfiye'sinin) olmamasıdır.

î Başa Bu ülkenin entelijansiyası, Batılılaşamadığının da, Batılıların karikatürü ve palyaçosu olduğunun da farkında değil, ne yazık ki. Farkında değil; çünkü bu toplumun tarih yapmasında kilit rol oynayan, dünya-tarihsel bir atılım ve açılıma imza atmasına imkân tanıyan derin kültür, tarih ve medeniyet birikimi ve tecrübesinin insanlık tarihi açısından ne denli hayâtî bir önemi haiz olduğuna dair yaratıcı, heyecan ve ruh verici şuuru yokolmuş; bu şuuru verecek şiarlarla irtibatları handiyse sıfırlanmış durumda.

Entelijansiyası, zihinsel olarak sömürgeleştirilen ve teslim alınan bir ülkenin, dünyaya esaslı şeyler verebilmesi imkânsızdır. Böyle bir entelijansiya, özne (üreten, asalet ve şahsiyet sahibi) olma özelliklerini yitirmiş demektir. Bu yüzden, tarih ve zaman dışında yaşadığının, tarihe ve zamana müdahale edebilecek özgüvenden yoksun olduğunun farkında değildir.

Zihni sömürgeleştirilen bir entelijansiya, sadece sömürgecilerin işine yarayacak, onların misyoneri gibi çalışacaktır. İstediği kadar bu ülkenin âlî menfaatlerini düşündüğünü söylesin, böylesi bir figür, sadece figüranlık rolleri oynayacak; figüranlık rollerinin bile elinden alındığını hissettiği zaman da ciyak-viyak bağırmaya başlayacak ve hıncını bu toplumdan almakta bir sakınca görmeyecektir.

î Başa Figürana dönüşen böylesi bir figürün, ülkesi ve toplumunun çıkarlarının neler olduğunu görebilmesi zordur: Topluma, toplumun temel dinamiklerine, duyarlıklarına ve şiarlarına yabancılaşan böylesi bir figürün görme yetileri sakatlandığı için yapıp ettiği şeyler, sonuçta bu toplumun altını oyacak ve yabancıların işine yarayacaktır.

î Başa Örneğin, Türkiye'nin Batı yörüngesinden çıkmaması gerektiğini söyleyen bu figürün bu ülkenin lehine olabilecek büyük adımlar atabilmesi imkânsızdır. Batılıların Türkiye'nin laiklikten aslâ vazgeçmemesi gerektiğini Türkiye'yi düşündükleri için değil, Türkiye'yi bitirme kaygısı ile hareket ettikleri için söylediklerini anlayabilmesi, algılayabilmesi imkânsızdır.

î Başa Dünyanın bir yüzyıl içinde büyük savaşların, kaosların, felaketlerin, katliamların yaşandığı bir cehennem arenasına çevrilmesinin tek sorumlusunun Batılılar olduğunu, bütün bu olup bitenlerin Batı sivilizasyonunun büyük bir bunalım yaşadığını gösterdiğini, kendi yaşadığı bunalımı aşamadığı için tüm dünyayı cehenneme çevirdiğini görebilmesi imkânsızdır.

Türkiye'nin yeniden güçlü ve büyük bir ülke olmasının yolunun, dün olduğu gibi yarın da tarih yapmamızı mümkün kılabilecek kültür ve medeniyet dinamiklerimizi gönülden benimsemek ve hayata geçirmekten geçtiğini kavrayabilmesi imkânsızdır. Mevcut dünya düzeninin, kısa vadede 50 yıl önce, uzun vadede de 1648'den itibaren kurulduğu ve aslâ kıyamete kadar sürmeyecek büyük bir kriz yaşadığı, dolayısıyla mutlaka değiştirilmesi gerektiği gerçeğini kavrayabilmesi imkânsızdır.

Üç asır önce ABD diye bir ülke yoktu. Bir asır önce, Avrupa dünyanın hâkimi idi; ama artık Avrupa, büyük paylaşım savaşlarından sonra harâbü türab oldu ve bugün başının çaresine nasıl bakabileceğini bilmiyor bile.

Aynı şey, yarın ABD'nin de başına gelecek. ABD de, tıpkı eski Roma ve Avrupa gibi, tarihî yürüyüşünü durduracak, hegemonyasını bir anda allak bullak edecek büyük yanlışlıklara, yanlış işlere, haksızlıklara, işgallere, sömürü biçimlerine imza atmaktan başka bir şey yapamıyor.

Şu ân dünya, tarihî bir dönüşümün eşiğinde. Tarihin yeniden yapılmakta olduğu kaotik bir zaman diliminin eşiğinden geçiyoruz. Yapısal antropolojinin kurucu babası Claude Levi-Strauss'un dikkat çektiği gibi "kültürel çeşitliliği yok eden ve dünyayı tektip bir kültürün mekânı hâline getirerek yaşanılamaz bir arenaya çeviren" Batı sivilizasyonunun bu saldırgan ve sarsak koşusuna "dur" denilmesi gereken bir zaman aralığında yaşıyoruz.

Japonya, Çin, Hindistan, Rusya ve Latin Amerika ülkeleri kapitalist sistem tarafından yutuldu ve uyutuldu. İnsanlık adına büyük atılımlara ve açılımlara imza atabilecek ruhları, mecalleri ve heyecanları kalmadı bu ülkelerin.

Dünyanın yeni bir soluğa, dünyaya adaleti, hakkaniyeti, dayanışmayı, kardeşliği armağan edecek güçlü bir atılıma ve açılıma ihtiyacı var. Bu açılım ve atılımın en güçlü ve köklü adresi, İslâmî dinamizmini ve heyecanını her şeye rağmen yeniden hayata geçirme emareleri gösteren İslâm dünyasıdır.

Bugün İslâm dünyasının hâlinin perişan olduğu doğru. Ama î Başa İslâm'ın temel kaynaklarıyla yeniden yaratıcı şekillerde ilişki kurabilecek irade ve şevke sahip bir İslâm dünyası ile karşı karşıya olduğumuz da bir gerçek.

î Başa İşte D-8 projesi, bunun en somut örneğidir. Bugün D-8, işlevsizleştirilmiş gibi görünüyor ama İslâm dünyasındaki tüm yanıltıcı propaganda ve beyin yıkama mekanizmalarının nasıl boşa çıkarıldığını kanıtlayan, "İslâm dünyasının bir araya gelmesi imkânsızdır" iddiasının nasıl da büyük bir yalan olduğunu gözler önüne seren bir irade ve gayretle İslâm dünyasının hem ekonomik, hem siyasi, hem teknolojik, hem stratejik bakımlardan kreması sayılabilecek 8 büyük ülkenin bir araya getirilmesi artık başarılmıştır.

î Başa Türkiye, bu projeye sahip çıkmalıdır. Bu projenin sadece ekonomik ayağının işletilmesi, hem İslâm dünyasının gerçek ekonomik bağımsızlığına kavuşabilmesi, hem de barbar küresel sistemin çatırdaması için yeterlidir.

D-8, tüm zorluklarına, sorunlarına ve acılarına rağmen İslâm dünyasının medeniyet sıçraması gerçekleştirmesi sürecinin ilk adımlarından biridir. Bu proje, sadece İslâm dünyasının değil, aynı zamanda dünyanın da en temel sorunlarını hâl yoluna koyacak, dünyada sulhün, selametin, adaletin, hakkaniyetin ve barışın hâkim kılınmasını sağlayacak, medeniyet yolculuğuna döşenen muhkem bir işaret taşıdır. Entelijansiyamıza duyurulur...





î Başa
Milletten gizlenen bir utanç belgesi daha Emin ÇÖLAŞAN Hürriyet
 
  
[email protected]
 

BU haberi önce Vatan Gazetesi’nde Gülümhan Gülten verdi. Ele geçirdiği belgeyi açıkladı. Türkiye, Dünya Bankası’ndan 465 milyon dolar kredi istiyor.

î Başa Bu para özelleştirme işlerinde kullanılacak. Ancak bunun karşılığında neler yapılacağını, kaç kişinin kovulacağını Washington’daki bu kuruluşa resmi bir taahhüt mektubu ile gönderiyor.

21 Nisan 2005 tarih ve 5662 sayılı belgenin altında Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın kapı gibi imzası var.

î Başa Resmi yazıda 21 kamu işletmesinin satılacağı, buralarda çalışan 10 bin işçinin işten çıkarılacağı ve 2009 yılına kadar çıkarılan işçi sayısının 29 bin’e ulaşacağı tahahhüt ediliyor.

Kovulacak olanlara birkaç örnek: Tekel 1.502, Telekom 1.l75, Tedaş 750, Şeker fabrikaları 700, Tüpraş 325.

İngilizce yazılan ve 3 sayfadan oluşan bu gizli belgenin ekinde çok ilginç bir yazı daha var. Kredinin onayı için Yönetim Kurulu’na sunuş yazısını Dünya Bankası’nın o tarihteki başkanı olan James Wolfenson imzalamış. ‘At the request of the Republic of Turkey...’ diye başlayan 3. paragrafta özetle şöyle diyor:

‘Türkiye Cumhuriyeti, bu konunun HASSAS ve GİZLİ (confidential and sensitive) olduğu ricasını bize iletmiştir. Bu nedenle kendileri tarafından bize gönderilen mektup gizli tutulacaktır.’

Yaaaa! Sen elin oğluna ben şu yıllar içerisinde şu kadar kuruluşu özelleştirip şu kadar işçiyi çıkardım, şimdi de şu kadarını çıkaracağım diye taahhütte bulunacaksın ve bu bilgilerin kendi milletinden gizli tutulmasını isteyeceksin!

Sen ‘özelleştirme’ adı altında on binlerce fakir fukarayı, işçiyi sokağa bırakacaksın, sonra bu iş için ABD’den üste para isteyeceksin!

Aman kimseler bilmesin! Yani yabancılar Kemal Unakıtan imzasıyla zaten biliyor da, biz duymuş olmayalım!

TCK REZALETİ

1998 yılında 4 tinerci, bir bayan öğretmenle kızını kaçırdı. Tecavüz ettiler, gasp ettiler. Anneyi ağır yaralayıp kızını öldürdüler. Korkunç bir olaydı. Bu kişiler yargılandı ve ömür boyu hapis cezası aldı. Şimdi yeni TCK çıktı ve bu herifler yeni yasadan yararlanıp tahliye edildi.

Bu nasıl yasadır? Bu nasıl hukuktur? Nasıl adalettir? Anlayan varsa bize anlatsın.

Nitekim İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi, tahliye edilen bu katillerin yeniden yakalanması için karar çıkarmış. Biraz zor yakalarsınız.

Bir başka haber: İstanbul’da 3 otomobil hırsızı. Bunlardan ikisi kovalamaca sonunda polis tarafından yakalanıyor. Sonuncusu evine kaçıyor. Yeni TCK uyarınca yazılı arama emri olmadığından, polisler eve giremiyor. Adliyeden yazılı emir saatler sonra geliyor ve polisler eve girmeyi başarıyor! Hırsızın bu süre içerisinde kaçmış olduğu anlaşılıyor.

Bir daha soruyorum: Bu nasıl yasadır? Bu nasıl hukuktur? Bu yasa suçluyu mu, suçsuzu mu korumaya yöneliktir?

AB istedi diye böyle bir yasayı hiçbir görüş ve eleştiriyi dikkate almadan çıkaran AKP iktidarı ve ona stepne olmaktan sıkılmayan CHP şimdi acaba ne düşünmektedir?


PROMOSYONLU KURAN KURSU

SAMSUN’
da Kuran kursu açılıyor. Semt afişlerle, pankartlarla donatılmış: ‘Kadıköy Camii Yaz Kuran Kursları etkinlikleri. Hediyelerimiz: Bilgisayarlar, bisikletler, cep telefonları, eşofmanlar, takım elbiseler ve daha neler neler.’

Kutsal kitap promosyonu!

Yurdun dört bir yanında camiler ve alt katlarında açılmış dükkanlar! Bakkallar, manavlar, marketler, mobilyacılar, kuru temizlemeciler, beyaz eşyacılar...

Rahmetli Osman Bölükbaşı sağ görüşlü, muhafazakar bir siyasetçi idi. Onun hiç unutmadığım bir sözü vardı: ‘Türkiye’de bütün sektörleri tetkik ettim, en kárlı olanın DİN TİCARETİ olduğunu gördüm.’

Müslümanlığı bu duruma getirenler, Kuran kursunda bile promosyon yapanlar, camileri kiraya verenler, İslamcı holdingler kurup Müslümanları dolandıranlar acaba utanıyor mu?

Utanma duyguları kalmış mı? Müslümanlar, kendileri üzerinden oynanan bu çirkin oyunları görmüyor mu? Esas din düşmanı, insanları dininden imanından soğutan bu gibiler değil mi?




î Başa
Cumartesi günü bir oyum olsaydı Ertuğrul ÖZKÖK Hürriyet
 
  
 

HÜRRİYET’in dünkü Bursa ilavesinin manşetinde çoğumuzun gündeminde olmayan, ama Türkiye için çok önemli bir manşet vardı.

Aslında Hürriyet Bursa için ilave demek yanlış.

Nejat Seçen gerçek anlamda bir Bursa gazetesi hazırlıyor.

* * *

Manşette şöyle bir ifade vardı:

‘30 koltuk istiyoruz.’

Bunu söyleyen Bulgaristan Hak ve Özgürlükler Hareketi’nin genel başkanı Ahmet Doğan.

Bulgaristan’da önümüzdeki cumartesi günü yapılacak seçimler için Kırcaali’de bir miting düzenlenmiş.

Orası Kırcaali, ama Bursa’da çıkan bir gazete o mitingi izlemek için Kırcaali’ye muhabir göndermiş.

Aslında bu çok normal.

Çünkü bu seçimlerde Türkiye’de yaşayan ve hálá Bulgaristan vatandaşlığına sahip binlerce Türk oy kullanacak.

Bursa aslında Bulgaristanlı Türklerin en büyük şehri.

* * *

Fotoğrafta mitingi izleyen güzel genç kızlar ve delikanlılar görünüyor.

Bizim çocukluğumuzun Kırcaali’si, tütün rençberlerinin yaşadığı, daha çok köylü çizgilere sahip bir kasabaydı.

Benim Kırcaalim artık modern bir Avrupalı görünümüne sahip olmuş.

Neşeli, canlı, güzel insanlar heyecanla oy kullanmaya hazırlanıyor.

Bulgaristan seçimlerinin kaderi sadece Kırcaali, Şumnu, Deliorman, Filibe’de değil, Bursa’da da çiziliyor.

Hürriyet Bursa’nın pazartesi günkü manşeti de bununla ilgiliydi.

Orada da çok önemli bir haber vardı.

* * *

Bursa’da yaşayan Bulgaristan vatandaşı 17 bin Türk seçimlerde Hak ve Özgürlükler Hareketi’ni destekleme kararı almış.

Bir göçmen çocuğu olarak ben de tavrımı açıklamak istiyorum.

Bursa’daki 17 bin Türk’ün kararı doğrudur.

Bütün öteki Türkleri de Ahmet Doğan’ı ve Hak ve Özgürlükler Hareketi’ni desteklemeye davet ediyorum.

Çünkü Türklerin kurduğu bu parti, bütün Avrupa’ya demokrasi dersi veriyor.

Türkler bağlılıklarıyla, Bulgaristan Devleti hoşgörüsüyle bu dersi veriyor.

İki ay önce Sofya’da Ahmet Doğan ve arkadaşlarıyla sohbet etmiştim.

Hak ve Özgürlükler Hareketi, bugün Bulgaristan’ın kilit partisi.

Adında ‘Türk’ kelimesi yok.

Üyelerinin yüzde 13’ü Bulgar.

Hiçbir zaman dar çerçeveli etnik bir siyaset izlemiyor.

Ama Türklerin haklarını da savunuyor.

* * *

Ahmet Doğan için birçok Bulgar, ‘Gizli başbakan’ diyor.

Çünkü Bulgar partilerinin anlaşamadıkları birçok konuda, çözümü onun uzlaştırıcı tavrı belirliyor.

O gün sohbet ederken beni üzen bazı bilgiler almıştım.

Hak ve Özgürlükler Hareketi’nden şu veya bu nedenle ayrılmak zorunda kalan bazı Türkler seçime ayrı partiler altında girme kararı almışlar.

Oysa bu seçim Bulgaristan vatandaşı Türkler için büyük fırsatlar getiriyordu.

Bulgar partileri bölünmüş durumda. Eski kralın partisi geriliyor.

Türkler yüzde 11-12 oy oranına ulaştıkları takdirde, en kötü ihtimalle ikinci parti olmaları bile mümkün.

Bu da oynayacakları rolü daha da önemli hale getirecek.

Ama bu oylar bölündüğü takdirde, parlamentoya girecek HÖH milletvekili sayısı azalacak.

* * *

Biz Balkan göçmenleri büyükannelerimizden çok acıklı olaylar dinleyerek büyüdük.

Ama babalarımız, annelerimiz başka bazı mazlum milletlerin yaptığı gibi, bize ‘Bulgar zulmünden’ söz etmediler.

Bizler de çocuklarımıza etmedik.

Bulgaristan hepimizin gönlünde güzel bir ülke haline geldi.

Şimdi, orada kalanlarımız, 89’da oradan ayrılmak zorunda olanlarımız, yeni Bulgaristan’ın inşasına katkıda bulunmak istiyor.

Bulgar vatandaşlığına sahip bütün göçmen kardeşlerime sesleniyorum:

‘Haydi sandığa...’




î Başa
Gerçekten de gülüp geçilecek bir öneri Tufan TÜRENÇ Hürriyet
 
  
[email protected]
 

GAZETECİ arkadaşlar, Başbakan Erdoğan’a Erkan Mumcu’nun yaptığı öneriyi sormuşlar.

Gülmüş, ‘Hepinize iyi geceler’ deyip yürümüş.

İçtenlikle söyleyeyim ki, ben de aynısını yapardım.

Başbakan’a Anayasa’yı değiştirip türbanı serbest bırakalım, YÖK’ü kaldıralım, Cumhurbaşkanlığı sistemini değiştirip yarı başkanlık, hatta başkanlığı getirelim önerilerini yapan Erkan Mumcu, acaba ne yapmak istiyor?

‘Doku uyuşmazlığımız var’ diyen, ‘Dünya görüşlerimiz çok farklı’ diyen, ‘Bu yüzden AKP’de kalmam mümkün değil’ diyen kendisi değil miydi?

Ama ANAP Genel Başkanı’nın yaptığı öneriler, benim gördüğüm kadarıyla Başbakan’ın hem dokusuyla, hem dünya görüşüyle tıpatıp örtüşüyor.

Türbanı serbest bırakarak laik devlet ilkesini delmek, YÖK’ü kaldırarak üniversiteleri AKP’nin idealindeki Müslüman üniversitelere dönüştürmek, Çankaya’ya malum dünya görüşüne sahip birini oturtmak için Anayasa’yı değiştirmeyi önermek, AKP ile aynı çizgide buluşmak değil mi?

* * *

O zaman Erkan Mumcu’ya şu soruyu sormak gerekmez mi:

‘Recep Tayyip Erdoğan’ın yapmak isteyip de göze alamadığı konularda madem ona destek olacaktın, o zaman neden AKP’den ayrıldın?’

Demek ki, ‘doku uyuşmazlığı’, ‘dünya görüşü farklılığı’ gibi gerekçelerin gerçek değilmiş.

Demek ki Erkan Mumcu, ANAP’ı kuruluşundaki kimliğine ve felsefesine yeniden kavuşturmayı değil, partisini AKP’nin payandası haline getirmeyi amaçlamış.

Ya da bir başka planı var.

Örneğin, siyaseten çökmüş olan ANAP’ı yeniden diriltmek için AKP’nin dinci politikalarına arka çıkıp onun seçmeninden oy almak.

Genç politikacının kafasındaki eksantrik düşünceler ne olursa olsun, bu politika çıkar yol değil.

Gerçeği varken taklidine kimse oy vermez.

Politikanın en temel kuralıdır bu.

Hiçbir küçük parti, taklit ettiği büyük partiden oy alamamıştır. Siyasal tarihimizde bunun örneği yoktur.

* * *

Erkan Mumcu sanırım bu çıkışını uzun süre düşünmüş olmalı.

Herhalde bu öneriyle gündemi belirleyeceğini, ortalığı sarsacağını hesapladı.

Kısa süreli de olsa amacına ulaştı denilebilir.

Ama tutarsızlıkla dolu olan bu çıkışın, getirisinden fazla götürüsü olacağı kesin.

AKP’ye giden, oradan milletvekili seçilen, bakanlık koltuğuna oturan, sonra da ‘doku uyuşmazlığı’, ‘dünya görüşü farklılığı’nı gerekçe gösterip istifa eden ve eski partisine dönen bir politikacının böyle tutarsızlıklar yapma lüksü yoktur.

Erkan Mumcu genç bir siyasetçi. Aile yaşamıyla modern bir insan. Eşi sanatçı. Çağdaş bir Türk kadını.

Böyle bir politikacı, AKP çizgisinde siyaset yapmaya kalkarsa, o partinin motiflerini kullanarak oy toplamayı düşlerse büyük yanılgılara düşer.

Partisini de bir yere taşıyamaz.

Dünyanın doludizgin bilgi çağını yaşadığı günümüzde, Müslüman ülke kadınlarının (buna Humeyni’nin torunu da dahil) modernleşmek için şeriatçı yöneticileri zorladığı bir dönemde, Türk kadınını örtme çabaları akla mantığa sığmaz.

Bu, çağa da ters düşer.

Bu tutarsız çıkışlar, 40 yaşındaki, eşi sanatçı bir politikacıya ise hiç ama hiç yakışmaz.

Onun için diyorum ki, Recep Tayyip Erdoğan bu öneri karşısında gülüp geçmekte haklıdır.

Ben de olsam aynısını yapardım.

 


î Başa
Referandumla toplumu bölmek Hürriyet 22 Haziran 2005
 
  
 

KARA çarşaf yüzde bir. Türban yüzde dokuz. Başörtüsü yüzde 54.

Toplumda yıllardır kıyamet kopartıyor. Dinci kesim bir simge, bir dayatma olarak kullanmak istiyor. Buna rağmen, türban takan kadınların oranı sadece yüzde dokuz.

Bu rakamları CHP milletvekili Bülent Tanla veriyor. Yaptırdığı bir araştırmanın sonucu.

Başörtüsü normal. Kimsenin itirazı yok. Kara çarşaf bir kenara. Onun izahı yok. Simge bile değil. Kavga türbanda.

Yüzde dokuz olduğuna göre, AKP içindeki dinci çekirdek oranı da, en fazla bu kadar. Bu durumda, AKP yüzde dokuzun çaprazına düşüyor. Yüzde dokuzun ne kadarı seçmen?.. Herhalde büyük bölümü.

İNANAN, İNANMAYAN

Türban için önerilen çeşitli formüller arasında, referandum gereğinden fazla seslendiriliyor. Bülent Tanla:

‘Türbanla ilgili bir referandumda, soru nasıl düzenlenirse düzenlensin, sonuçta referandum, sanki dine inananlarla dinsizler arasında bir mücadele imiş gibi algılanır. Bunun da, toplumun ikiye bölünmesi açısından ne kadar tehlikeli olduğu ortada.’

Toplum türbanda zaten kamplaşmış bulunuyor. Şimdi, bir de aynı konudaki referandum, kamplaşmayı kilitlemekten başka işe yaramıyor. Sanki iki düşman kamp. İnanılmaz tehlikeli. Bu kamplaşmayı ateşlemek için, dinci gazeteler boşuna ‘Referandum Korkusu’ diye, başlıklar atmıyor.

Korkuyla filan ilgisi yok. Türkiye’de rejim tehlikesine bile yol açabilecek bir kamplaşmaya benzin dökmek, en başta dincilerin akılsızlığı.

Devrim Yasaları çerçevesinde, Kılık Kıyafet Yasası, Atatürk’ten itibaren, erkeklerin giysilerini düzenliyor. Cübbe, fes ve benzeri giysileri yasaklıyor. Cumhuriyet, kadınların giysilerine karışmıyor.

Türban son yılların simgesi. Tohumu kimlerin attığı sır değil.

CHP ve hukuk

CHP
yönetimini şu ya da bu biçimde eleştiren ya da başke gerekeçelerle CHP tarafından partiden ihraç edilenler mahkeme kararlarıyla birer birer partiye dönüyor. Son örnek, Mustafa Sarıgül.

Daha önce de, üç milletvekili Ahmet Güryüz Ketenci, Mehmet Tomanbay, Hasan Aydın CHP’den ihraç ediliyor. Üçü de, mahkeme kararıyla CHP’ye dönüyor.

Mahkeme kararıyla yeniden CHP’ye dönen sadece Sarıgül ve miletvekilleri değil. Örneğin, Mersin’de, Ordu’da, İstanbul’da bazı delege ve parti üyeleri hakkında verilen ihraç kararları, yine mahkemelerden dönüyor.

Yargı kararları, CHP Yönetimi’nin hukuk anlayışını gözler önüne seriyor.

Partinin hukuk anlayışını, dün Sarıgül kararından sonra, Genel Sekreter Önder Sav daha da netleştiriyor. Sav, ‘mahkeme kararlarını partinin iç işlerine karışmak’ olarak niteliyor!..

Sav bir hukukçu. Türkiye Barolar Birliği eski başkanlarından. Bir hukukçu, şimdi Genel Sekreter formasıyla, bir hukuk kararını eleştiriyor. Hukukçular hukuk kararlarını eleştiremezler, diye bir kural elbette söz konusu değil. Hatta, tem tersi. Belki, en iyi onlar eleştirebilir.

Ancak, Sav’ın eleştirisi parti iç hukuku genel hukukun üstünde, gibi, garip, olmayacak bir denklem yaratıyor. Arka arkaya iptaller, CHP ile hukuk arasında bir sorun olduğunu gösteriyor. Genel Sekreter bu sorunun sadece sözcüsü.

Bulgaristan için 80 sandık

BU
cumartesi Bulgaristan’da seçim var.

Seçime eskiden olduğu gibi, bu kez yine Bulgaristan’da yaşayan Türklerin partisi Hak ve Özgürlükler Hareketi de katılıyor. Şu anda koalisyon ortağı. Bu seçimde oylarını arttırması bekleniyor. Hatta, sosyalistlerin kazanma şansı yüksek olduğu için, yeni koalisyonda kilit parti durumuna bile gelmesi bekleniyor.

Ne var ki, hareketi bölme eğilimleri ne yazık ki, eksik değil. Bazı eski miletvekilleri, Bulgar partilerinden aday. Seçime 19 parti giriyor. Baraj yüzde 4.

Seçimde ilginç bir nokta, Türkiye’de oturmakta olanların Bulgar seçimleri için oy kullanma hakkı. Bunun için İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Yalova, Edirne, Eskişehir ve Gebze’de toplam 80 sandık kuruluyor. Her sandık için, Bulgaristan’dan beş Bulgar sandık kurulu üyesi geliyor. 80 okulda kurulan sandıklar, cumartesi günü bu Bulgarlar’ın denetiminde.

Bu seçimde, daha şimdiden Avrupa Parlamentosu’na gidecek milletvekilleri de seçiliyor. Hak ve Özgürlükler’den Avrupa Parlamentosu’na, alacağı oya göre, iki Türk milletvekilinin gitme şansı var.




î Başa
Türban meselesiyle ilgili somut bir öneri Hürriyet 22 Haziran 2005
 
  
[email protected]
 

SON günlerde yaptığı gibi Türkiye; ‘Kuran emri olan başını örtme’ ile bunun sadece bir şekli olan, ancak diğerleri tarafından AİHM’nin de kabul ettiği şekilde özgürlüklerine tehdit olarak algılanan türban arasında bir ayırım yapabilirse; sanırım en önemli sorunlarımızdan olan uzlaşmama geleneğini kıracağız.

* * *

Ülkeyi karpuz gibi ortadan bölen bu konuda iki tarafa da sorumluluk düşüyor.

Bir yıldır ısrarla savunduğum gibi:

i) Kastetmeseler dahi, türban takanlar karşı taraf içinde önemli bir oranın türbanı bir simge ve dolayısıyla tehdit olarak algıladığını,

ii) diğerlerinin de Kuran emri olarak önemli oranda Müslüman kadınların dünyanın her yöresinde ve dahi Türkiye’de başlarını örttüklerini (başörtüsü kullandıklarını), başörtüsünün herhangi bir tehdit unsuru taşımadığını,

iii) her iki tarafın da kamusal görev yapan görevlilerin ayrımcılık duygusu yaratmamak için dini (örn: türban), kültürel (örn: poşu) simgeler kullanmamasını kabul etmeleri gerekiyor.

* * *

Bu konuda herhangi bir hukuki düzenleme yapmadan önce Türkiye’nin eferversan aspirinin suda yavaş yavaş ama tüm kimyevi süreci yaşayarak erimesi gibi bir genel mutabakat (konsensüs) süresi yaşaması gerekiyor.

Hukuki düzenleme arkadan gelecektir.

Ancak, meselenin çözülmesi için ne referanduma, ne de Anayasa değişikliğine ihtiyaç var!

Türban yasağı; üniversitelilerin kılık ve kıyafetlerini tarif eden yönetmelikte yer alan ‘çağdaş giyim’ ibaresinin Anayasa Mahkemesi tarafından yorumlanıp, ‘türbanın çağdaş giyim sayılmaması’ pratiğine dayanıyor.

* * *

Şimdi düşünelim:

i) Referandum neyi oylayacak? Sadece kanaat ölçecek! Mutlaka başörtüsü lehine çıkacak kanaat belirlemesi ise neyi çözecek? AİHM kararına göre, nüfusun sadece %5’i bile türbanı tehdit olarak görmeye devam ederse, türban lehine her türlü düzenleme AİHM’de reddedilecek.

ii) Anayasa’nın hangi maddesi değişecek? Konu Anayasa’da yok ki! ‘Anayasa değişimi ile YÖK kalksın!’, deniyor. Bu niyet türban meselesinin çok üzerinde, çok daha geniş bir alanı kapsıyor. Üstelik, YÖK kalksa dahi üniversiteler yönetmenliksiz mi kalacak? Yönetmelikler ya aynen devam edecek, ya da yeniden yazılacak.

* * *

O halde yapılması gereken; eninde sonunda ilgili yönetmeliğin yeniden düzenlenmesidir. İlla ki bir mutabakat sağlandıktan sonra:

Kılık kıyafet yönetmeliğinin ‘çağdaş giyim’ ibaresine şu ibarelerin ilave edilmesi çözüm yaratabilir. (Mealen):

dini/kültürel sembol olarak diğerleri tarafından özgürlüklerine tehdit olarak algılanan (örneğin: türban) giysiler hariç olmak kaydı ile dini/kültürel kaynaklı örf ve adetlerimize uygun giyim tarzı çağdaş giyim dışında kabul görecek giyim tarzlarıdır.

Örf ve adetler çerçevesinde kullanılan giysiler arasında ve türban dışında hangilerinin özgürlüklerin tehdidi kapsamına gireceğine üniversitelerin yetkili organları teker teker karar vereceklerdir.

 


î Başa
Mercedes’le cennete Hürriyet
 22 Haziran 2005
  
[email protected]
 

AKP’nin peşine takılmak sadece ‘cennet-i álá’ya gitmeye yaramıyor. Aynı zamanda mezara da Mercedes ile gitmeyi sağlıyor.

Başbakan’ın Alman otomotivcilere ‘Artık cenaze arabalarımız Mercedes marka’ demesinden sonra, işlerin ne kadar yolunda olduğunu daha iyi anlıyoruz.

Misal vatandaş öldü.

Kamyonet gelirdi eskiden.

Başbakan ‘Cenaze arabalarımız artık Mercedes’ müjdesini verdiğine göre, sonunda Mercedes’e binme şansına kavuşan vatandaş, aynı zamanda ekonomik büyümenin ve dünyada yıldızlaşmanın simgesi gibi bir şey...

Kapılar ‘kuupp’ diye kapanır.

Rahat ve konforlu.

İçindeki rahmetli ekonominin hálá iyi yolda gittiğinden ve Türkiye’nin dünyada yıldızlaştığından emin olmak için tabutun içinden seslenir:

‘Ne geldi?..’

‘Mercedes...’

‘Kaç vites?...’

‘250 SEL otomatik... Ful donanım, siyah metalik, çelik jant, orijinal döşeme, klima...’

*

Başbakan’ın başarıda ölüleri dahi Mercedes’e bindirme noktasına gelmesi ve Türkiye’nin dünyada bir yıldız gibi parlaması sonucudur ki, büyümenin rekor kırmasına rağmen işsiz sayısının niye durmadan arttığına kimsenin aklı ermiyor.

Yoksulluk sınırının altındakilerin sayısı artıyor. Sinek avlayan esnaf sayısı artıyor. Ürününü yakan köylü sayısı artıyor. İşsiz sayısı artıyor.

Ama nasıl oluyorsa Türkiye büyüyor...

Biz aslında Türkiye’nin neresinin büyüdüğünü biliyoruz; dengesiz beslenme sonucu ötü büyüyor.

Ötü (Özel Teşebbüsü) büyüdükçe, yoksulluk artsa bile Türkiye yıldızlaşıyor.

Ve sonunda vatandaş Mercedes’e biniyor.

*

Çocuklar ‘Mercedes geldi’ diye koşarlar.

Geride kalanlar da ağlamakta olan gözlerinden bir tekini açıp bakarlar. Evet, büyüyen ve dünyada yıldızı parlamakta olan Türkiye’nin işareti olarak Mercedes kapıda.

Rahmetli Mercedes’e biner, tabutun içinden sorar:

‘Kaç yapıyor?..’

‘......!’

 


î Başa
İstanbullular, vapurlarına sahip çıkıyor Milliyet 22 Haziran 2005

"Ense manzaralı, Norveç'ten ithal klimalı konserve kutularında, balık istifi gibi taşınmak istemiyoruz!"


Babam doktordu: Dr. Osman Nuri Artun. Mazhar Osman'ın sağ koluydu. Uzmanlık alanı, o zamanlar "ruh ve sinir mütehassısı" diye tarif edilirdi. Bakırköy Akıl Hastanesi'nde çalışırdı.
Evimiz Fatih'teydi. Babamın hayattaki tek lüksü; yazları Kandilli, Kanlıca ya da Anadolu Hisarı'nda kiraladığı yalılardı. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarımın yazları hep Boğaz'da geçti. Yüzmeyi 4 yaşındayken Kanlıca'da şimdi hangisi olduğunu anımsayamadığım bir yalıda öğrenmiştim. Akşamları babamın her zaman bindiği vapur uzaktan görününce annem mutfakta tavayı ateşe koyar, yaz kızartmalarına başlardı.
Babam vapurda her zaman aynı yerde oturur, aynı kişilerle sohbet ederdi. O gün vapura binmeyen daimi yolcunun yerine kimse oturmazdı. Vapurun kıyılara hangi mesafede geçtiğinden, iskeleye nasıl yanaştığından, kaptanın kim olduğunu anlardı.
Ben o zamanlar ne İstanbul'un dünyanın tartışmasız en güzel şehri olduğunun farkındaydım, ne de Boğaz vapurlarının nice aşklara tanıklık ettiğinin, romanlara, şiirlere konu olduğunun... Ama vapurların adlarını ve uğradıkları iskeleleri sırasıyla ezbere sayardım: Üsküdar, Kuzguncuk, Beylerbeyi, Çengelköy, Vaniköy, Kandilli, Küçüksu, Anadolu Hisarı, Kanlıca, Çubuklu, Paşabahçe, Beykoz... Haa bir de kaptanlardan birinin, yalılardan birinden güzel bir hanımın kendisine uzattığı mendili alabilmek için kıyıya çok yanaşıp boğaz sakinlerini korkuttuğu anlatılırdı...

Simitler ve martılar
2 ay kadar önce Radikal'de yer alan şu satırları içim acıyarak okudum: "Modernleşme tarihimizin kilometre taşlarından 162 yıllık Şehir Hatları İşletmesi (Şirket-i Hayriye), dün tarihe karıştı. Şehir Hatları'nı bünyesine katan İstanbul Deniz Otobüsleri'nin Genel Müdürü Ahmet Paksoy, İstanbul'a özgü yeni gemiler tasarladıklarını, 2 yaka arasındaki yolculukları 10 dakikanın altına indireceklerini söyledi. Paksoy, 'Artık hızlı balık yavaş balığı yutuyor. İstanbullular, yeni gemilerden de denize simit atacak ama martılar hızına yetişebilecek mi bilemem' dedi."
Yükselen protesto sesleri üzerine Paksoy, geçen hafta Vatan'a verdiği demeçte tansiyonu düşürmek amacıyla şöyle diyordu: "Şehir Hatları'nın 35 vapurunu tamir ettirip koruyacağız. Gerisi hızlı deniz otobüsü olacak." Ancak aynı demeçte Paksoy, "İstanbul'da 1980'lerde deniz yoluyla yılda 150 milyon yolcu taşınıyordu. Bugün bu sayı 61 milyona inmiş durumda" diyerek bir itirafta bulunuyor aslında. O tarihte deniz otobüsü olmadığına göre demek ki bizim vapurlar, 1980'lerde olduğu gibi bugün de yılda 150 milyon yolcu taşıyabilir. Yeter ki yöneticilerimiz gerekli özeni göstersin, uygun tarife düzenini yeniden getirsin, vapurlarımızın bakımını düzenli yapsın!

AKP'ye yakışmıyor
Kuzey ülkelerinin soğuk iklimine uygun olarak dizayn edilmiş deniz otobüsleri, dünyanın en güzel kentinin biricik boğazının gerdanlığı olabilir mi hiç? Düşüncesi bile kâbus gibi. Geleneklerine bağlı AKP hükümetinin seçtirdiği belediye başkanı ve atadığı genel müdürlerin yaptığı işe bakın!
Paksoy, tamir edilip konforlu hale getirilecek eski vapurlara büyük ekran televizyon koyacakları "müjdesini" de vermiş kendince! Bari bombardıman altında tutulmadığımız ender yerlerden biri olan vapurlarımıza musallat etmeyin şu televizyonları sayın Paksoy.

Bu metni imzalayın
Neyse ki Behiç Ak yine kolları sıvadı: "Vapurlarımızı vermeyeceğiz" sloganıyla bir kampanya başlattı. Benim de seve seve imza attığım metnin tamamını bulup okuyun. Altında mutlaka sizin imzanızın da bulunmasını isteyeceksiniz.

[email protected]
Hosted by www.Geocities.ws

1