ANA SAYFA

GÜNCEL İNDEKS

 

 

- 2005’ten 1805’e - II - m.g. 
  ² simgesidir de. Ocağın kaldırılışına giden süreçten haberi olan Avusturya-Macaristan başbakanı Prens Metternich Sultana bir mektup yazarak, bu tutum ve eylemin çok vâhim bir hatâ olacağına işaret etmiştir. Osmanlı zaafa uğrarsa gelecekte kendilerinin durumunun da iç açıcı olmayacağını satır aralarına nüfus etmiştir Metternich’in. Üçüncü Selim’in vezirinin “gerekirse tamamen Frenk olalım” dediği bilinir.
- Urartu Armenian Kingdom... - M.G 
  ² Ahmet Hakan Coşkun’un t-shirtünde;
- Taklitçilik de işbirlikçilik de çıkar yol değil, çare öze dönmektir
- İstanbul valisi Muammer Güler'den şiir
- AMERİKA KARŞITLIĞI VE MEDYA TEMSİLCİLERİNİN ABD GEZİSİ- 17 Haziran 2005 - Haber Vitrini 
  ² JACOBS: PENTAGON ÖZKÖK’ÜN HAYIR CEVABINA ÇOK KIZDI
- ERDOĞAN'IN BUSH'U  ZİYARETİ SIRASINDA ORTAYA ÇIKAN SİNEK YOKSA BİR ROBOT MUYDU?... - Yeni Şafak - 17 Haziran 2005 
- D-8’in bir tarım uçağı! Milli Gazete 
- Missisipi yeniden yanıyor Taha Kıvanç 16 Haziran 2005
- Ayasofya ve Hisar sonunda aydınlatıldı - Milliyet - 16 Haziran 2005
- Stoffel dosyası-2: Füzeler ve askeri mühimmat Kuzey Irak ve Türkiye'de mi? - Yenisafak - 15 Haziran 2005 

 

Ana SayfaTartışma PlatformuSite İçi AramaSite HaritasıBize UlaşınAlışveriş
 
Kamil Eşfak Berki


î Başa
2005’ten 1805’e - II - m.g. 
Kamil Eşfak Berki
12.06.2005

Yeniçeri ocağının lağvundan sonra [1826], bünyede bir boşluk doğduğu bir çok tarihçimizin altını çizdiği bir husus olmuştur. Bir çok tarihçi de resmî söylemden yana bir dil kullanarak, devletin Vakâ-i Hayriye tamlamasını benimsemişlerdir. Entelektimizde yanyana gelmesi gerekir: Binlerce yeniçerinin şehir içinde kovalamacasına bulunup öldürülmesi, İstanbul’da çok kanlı olayların yaşanmasına sebep olmuştur. Onüç yıl sonra, 1839’de ilân edilen yeni ilkeler de Tanzimât-ı Hayriye tamlaması ile devlet tarafından ilân edilecektir.

Geçen hafta Yahya Kemal’de “hükümet darbesi” ifadesine rastladım. Daha önce farkına varmamışım. Hem siyasî yazı veya hatıralarında değil de, Edebiyata Dair ünvanlı şiir ve diğer edebiyat bağlamındaki yazılarını taşıyan kitabında:

Geleneksel yapıyı onarma fikri taşımaksızın, bir kurumu bütünüyle kaldırmak onu yok etmektir. Bu ise devrimci davranışın ta kendisidir. Bizde yaşanan bütün devrimlerin eşliğinde dış etkiler bünyeye sızmıştır. Devrimden sonra. O halde bir devrimin öncesinde; nereden itibaren hazırlanmaya başlandığı merak edilmeye değer. Devletin yerli değerlere bağlı bir ruhla özden onarım hareketine girişmesi ise yerleşmiş anlamında devrim anlamına gelmez. Üçüncü Ahmed ile Nevşehirli İbrahim Paşa’nın onarma çalışmaları buna örnek verilebilir. Abdülhamit II.’nin maarif seferberliği de böyledir. Biri işçi ve esnaftan tepki gördü [Patrona Halil olayında, Ayasofya vâizi İspirizâde’nin büyük rolü olmuştur.Bazı tarihçiler bu zatın İran yanlısı olduğu kanaatindedirler.]

Yeniçeri ocağının lağvı, geleneksel yapıdan kurtulmanın bir

î Başa
simgesidir de. Ocağın kaldırılışına giden süreçten haberi olan Avusturya-Macaristan başbakanı Prens Metternich Sultana bir mektup yazarak, bu tutum ve eylemin çok vâhim bir hatâ olacağına işaret etmiştir. Osmanlı zaafa uğrarsa gelecekte kendilerinin durumunun da iç açıcı olmayacağını satır aralarına nüfus etmiştir Metternich’in. Üçüncü Selim’in vezirinin “gerekirse tamamen Frenk olalım” dediği bilinir.

Dünkü yazımızda Midhat Sertoğlu’nun geniş makalesinde 20. yüzyıla doğru gelirken, 1821 Mora Yunan isyanı sırasında Fener patrikhanesinin gizli faaliyetlerinden söz açmıştık. Elbette gerek rum gerek ermeni, gerekse Kavalalı Mehmed Ali Paşa başkaldırılarının doğrudan doğruya Vakâ-i Hayriye ile ilgisi kurulamaz. Ama hiç ilgisiz de denemez. Kesin olan husus ise Fransız 1789 Devriminin, Osmanlı’da birikmiş olan yenilik arzularının artık bastırılamaz hale geldiği. 1839 ise Batı siyasî ve iktisadî ve sosyo-kültürel nüfuzunun içeri resmen buyur edilişidir. Zimmî tebeaya verilen yeni hakların onları cüretli kıldığı bir gerçektir.

En işinde gücünde bir tebaa olan Ermeniler, önce kendi içlerinde bölünmüşler; gregoryen-katolik anlaşmazlığı, cenazelerin toprağa verilemeyişi noktasına kadar varmış. Kaynak: Midhat Sertoğlu’nun “İstanbul” maddesi-siyasî olaylar (İslâm Ansiklopedisi, clit V/II, 1950) Meselâ Ermeni meselesinin bir akış halinde bilinmesini sağlayabilir: “O zamana kadar imparatorluğun sâdık tebeası olan Ermeniler, İngilizler ile yapılan Kıbrıs anlaşması ile vaad olunan şark vilâyetleri islahatı bahanesi ile, İngilizlerin ve sonra Rusların tahriki neticesinde, kargaşalıklar çıkarmaya başlamışlardı. (...) 30 Eylül 1895’te, İstanbul’da silâhlı ve tecavüz hedefini taşıyan bir ayaklanma olunca iş değişti. (...) O gece İstanbul, Galata ve Kadıköy semtlerinin Ermenileri Müslüman halka tecavüzde bulununca, İstanbul’un her tarafında Ermeni ve müslüman unsuru arasında çatışma ve çarpışmalar başlayarak...”

Bu hadiseyi İstanbul halkı “Ermeni patırdısı” diye anmıştır. “16 Ağustos 1896’da ise Osmanlı Bankası’nı bastılar.” “21 Temmuz 1905’te de Abdülhamit’e suikast. Sertoğlu’nun fikri şöyle: “(...) bir ihtilâl çıkarıp, yabancı devletlerin müdahalesini sağlamak gayesi...”

Kanallarda hep aynı çekişmeye sıkışanlara duyurulur.



î Başa
Urartu Armenian Kingdom... - M.G 
Kulis Ankara
13.06.2005

Geçtiğimiz hafta ESAM’da konferans vermek için Ankara’ya gelen Aytunç Altındal ile bizim de özel bir sohbet imkanımız oldu...Kaleme aldığı ilginç konu ve kitaplarıyla bilinen Altındal ile sohbetimiz oldukça uzun solukluydu. Hemen herşeyden konuştuk. Konu konuyu kovaladıkça sohbetimiz çok ilginç bir karşılaşmaya geliverdi...

Bu karşılaşma Aytunç Bey’i de şaşırtmış..

Kimseyi fazla merakta bırakmadan detaylara girelim hemen.

 Aytunç Altındal’ın bize aktardığı karşılaşma kısa zaman önce İstanbul-Teşvikiye’de gerçekleşir.

Adresi biraz daha somutlaştıralım: Reassürans Pasajı’nda bir cafe...

Hayır hayır! Karşılaştığı kişinin kimle birlikte olduğu ya da mekan değil şaşkınlık oluşturan konu..

Aytunç Bey’i şaşırtan şey kişinin sırtındaki  t-shirttür...

Yani Ahmet Hakan Coşkun’un giydiği t-shirt.

Evet Aytunç Altındal’ın Reassürans Pasajı’nda karşılaştığı kişi Ahmet Hakan’dan başkası değildir..

Ama hala meraktasınız sanırız; ne var bu t-shirt’te diye...

Hayretle anlatıyor Altındal. Ve hala şaşkın!.. Çünkü dünün İslamcı televizyoncusu, bugünün Hürriyet yazarı

î Başa
Ahmet Hakan Coşkun’un t-shirtünde;
URARTU ARMENIAN KINGDOM”  yazmaktadır.

Yani URARTU ERMENİ KRALLIĞI...

Ermenistan’dan birisi hediye olarak getirmiş, Ahmet Hakan da giymiş bu t-shirtu..

‘Ermeni Krallığı hep konuşuluyor da, bu Urartu da neyin nesi?’ dedik biz de sizin gibi..

Çoğumuz Urartularla ders kitaplarında karşılaştığımızdır.. Günümüz Ermeni tartışmalarında bizim Doğu Anadolu illerimize dönük hak talep eden Ermenilerin en önemli argümanlarından birisi de tarih sayfalarındaki bu Urartular. Ermenileri Urartulara dayandıran görüş de  Ermeni tarihçiler arasında en fazla kabul gören tarih saplantısı olarak karşımıza çıkıyor. Buna göre Doğu Anadolu kavimlerinden biri olan Urartular aslında Ermenilerin ta kendileri.. Doğal olarak bugün URARTU ARMENIAN KINGDOM biraz daha anlam kazanıyor Ermeniler için.

Anlayacağınız, Ahmet Hakan’ın giydiği t-shirtteki Urartu Ermeni Krallığı, bizim Doğu Anadolumuzu da kapsayan bir Ermeni Krallığını ifade ediyor...

Gül’ü kızdıran Yalçın Küçük, Şener’in Hocasıymış...

Ankara’daki evinde hemen her yer Yahudilikle ilgili kitaplarla doludur. Bir de ölüm ve düğün ilanlarıyla... Bu ilanlardan “Beyaz Türklerin” birbirleriyle akrabalık bağlarını çözüyormuş.

Çok farklı bir tarzı var. Mesela Yalçın Hoca’nın değişmez aksesuarlarından biri “Kırmızı Atkısı”dır. O’nu, üzerinde kırmızı atkısı yokken görebilen olmamıştır. Orhan Pamuk’un “Benim Adım Kırmızı” kitabından sonra, Yalçın Küçük de bir kitap yazmış ve “Osmanlı’da bir dönem bütün Yahudilere kırmızı giyme zorunluluğu getirilmişti. Kırmızı Yahudiliğin simgesiydi. Bu yüzden Orhan Pamuk, Benim Adım Kırmızı kitabıyla Yahudi asıllı olduğunu anlatmaya çalışıyor” tezini ortaya atmıştı. Biz de o zaman meraklanıp sormuştuk, “Hocam kırmızı Yahudiliğin simgesi diyorsunuz, ama siz de hiç kırmızı atkınızdan vazgeçemiyorsunuz?” diye sormuştuk. Solculuğuna vurgu yapmak için “O benim kızıllığımın simgesi” diye cevap vermişti.

Yalçın Hoca’nın “Kırmızı Atkısı” gibi evindeki ikram menüsü de değişmez. Ne zaman evine gitseniz, AOÇ markalı dondurmanın yanında mutlaka “Selanik gevreği” ikram eder.

Biliyorsunuz Prof. Yalçın Küçük, şimdilerde Abdullah Gül’le ilgili iddiaları nedeniyle gündemde. Kendi ürettiği isim-bilim’den yola çıkıp bir takım iddialar ortaya atmıştı. Abdullah Gül de bunun üzerine, Yalçın Küçük’e bir mektup yazarak hem iddiayı yalanlamış hem de sitemde bulunmuştu. Bu mektup vesilesiyle epeydir görüşmediğimiz Yalçın Küçük’ü aradık. “Mektuba cevap verecek mi?” diye. Henüz mektubu okumamış. Ama konuşurken ilginç bir ayrıntı öğrendik. Abdullah Gül’ü mektup yazdıracak kadar kızdıran Yalçın Hoca, meğer AKP Hükümeti’nin bir diğer Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener’in Hocasıymış. Abdüllatif Bey, Gazi Üniversitesi’nde doktora yaparken, Yalçın Küçük’ün öğrencisiymiş. Dikkatli ve meraklı bir öğrenciymiş. Yalçın Hoca’nın derslerini de hiç kaçırmazmış. Hayatın garip bir cilvesi işte.

Milli Gazete Yorum


î Başa
Taklitçilik de işbirlikçilik de çıkar yol değil, çare öze dönmektir
Milli Gazete Yorum
16.06.2005

Türkiye, kaç gündür Erzurum’daki çirkin olayı konuşuyor. Bugün muhalefet partisi başkanı bile bu çirkinliği eleştirerek, “böyle bir yasağın ne insani, ne vicdani, ne de hukuki bir yanını görmek mümkündür” diyor. Hükümet, sürekli kanayan ve Türkiye’nin ayaklarını bağlayan bu problemi çözmek için “Toplumsal mutabakat”tan bahsediyor. Peki bundan alâ mutabakat mı olur?

Erzurum’da bir devlet memuru din karşıtlığının bayraktarlığını yapan bir muhalefet liderini bile çileden çıkartacak hukuk dışı bir uygulamaya imza atıyor; ama ne iktidardakilerden, ne asayişi temin etmekle görevli olanlardan, ne de hukukun üstünlüğünü sağlayacak yargı mensuplarından çıt çıkmıyor.

Yapılması gereken ilk iş kanun, nizam, ahlâk, kural tanımayan bu tür eylemcilerin yakasından tutup derhal yargıya teslim etmektir.

Bunu yapmadığınız müddetçe her gün buna rahmet okutacak haydutluklara şahit olur, sadece seyredersiniz.

Meclis Başkanı Sayın Arınç, hürriyetlerin kullanılmasının önündeki engel olarak Anayasa Mahkemesi’ni görmüş olmalı ki, bir süre önce ortaya bir laf attı: “Meclis isterse Anayasa Mahkemesi’ni bile kaldırabilir!” Ondan on beş gün sonra Adalet Bakanı bir başka açıklama yaptı: “370 milletvekilinin ağırlığı bir tane mahkeme üyesinin özgül ağırlığının yanında hiçbir anlam ifade etmiyor!”

Bu bakış açısının ikisi de temelden yanlıştır. Söyleyenler de bunun yanlışlığını biliyor. Sadece sorumluluktan kaçmak, görevlerini yapmamaya mazeret oluşturmak için bu tür açıklamalar yapıyorlar.

Bir yandan kavga ve gerginlik ortamı oluşturmamak için başörtüsü sorununu çözmekten uzak durduğunuzu söyleyeceksiniz, bir yandan Anayasa Mahkemesi’ni lağvetmeyi bile göze alacak kadar kavga ve gerginlik ortamı oluşmasını körükleyeceksiniz. Bir yandan güçlü bir çoğunlukla iktidar olduğunuzu belirtip Kıbrıs’tan K.Irak’a kadar ve hatta “egemenliğin devri”ne kadar bir yığın icraata imza atacaksınız, öbür taraftan “Bir hakimin reyi 370 milletvekilinin reyinden daha ağırdır” diyeceksiniz! Böyle şey olmaz.

Mesele Türkiye’yi kimin yönettiği meselesidir. Eskinin taklitçiliği de, yeninin işbirlikçiliği de çıkar yol değildir. Çare her ikisini de terkedip özümüze dönmektedir.

 



î Başa
İstanbul valisi Muammer Güler'den şiir

BEN MARDİN'DE İNANCIM

Ben Mardin'im. Şemsi özgürlüğün, Kameri güzelliğin,

Yezit gün batımının, inanç

birlikteliğiyim...

Ben Yahudi Mahallesiyim...

Ben İnancım...

 




î Başa
AMERİKA KARŞITLIĞI VE MEDYA TEMSİLCİLERİNİN ABD GEZİSİ- 17 Haziran 2005 - Haber Vitrini 

ABD Dışişleri Bakanlığı’nın düzenlediği program çerçevesinde Türkiye’den getirilen 10 kişilik medya temsilcileri ABD’yi ziyaret ediyor.

ABD’ye getirilen Türk gazeteciler, mahalli medya da dikkate alınarak oldukça geniş bir yelpazeyi oluşturuyordu.

İzmir Yeni Asır’dan Mehmet Akyar, Doğan Haber Ajansı Adana bürosundan Yüksel Eker, Bursa Haber Ajansı’ndan İhsan Boluk, Radikal’den Cem Erciyes, Hürriyet’ten Uğur Ergan, Aksiyon Dergisi ve Zaman gazetesinden Erhan Başyurt, Anadolu Ajansı’ndan Göksel Sözer ve CNN Türk’ten Barçın Yinanç ile NTV’den Uğur Şefkat ile Güldenay Sonumut ABD’ye geldiler.

Washington’da, Pentagon dahil çeşitli yönetim kademelerinde birifinglere katılan ve KONGRE’yi de gezen Türk gazeteciler, hafta sonuna kadar incelemelerini sürdürecekler.

Bilindiği gibi, ABD Dışişleri Bakanlığı’nca yürütülen bir programla, çeşitli ülkelerden, özellikle İslam ve Arap Dünyası’ndan gazeteciler, ABD’ye getiriliyor.

ABD’deki sistem ve karar mekanizmaları konusunda bilgilendirme yapılıyor.

Hem yönetimden yetkililer hem de Amerikan KONGRESİ ve düşünce kuruluşlarından uzmanlarla biraraya gelen misafir gazetecilere ABD ve dış politikaları birinci elden anlatılıyor.

Bu programların amacı, ABD’nin dünyada bozulan imajını tamir ve Amerikan aleyhtarlığını gidermeye yönelik.

Amerikalı yetkililer, bütün dünyada hızla artan Amerika karşıtlığını, kendilerini iyi anlatamamaya bağlıyorlar.

Kamuoylarına yönelik bilgilendirme ve diplomatik çalışmalar (public diplomacy) için medyanın etkili rolünden hareketle, çeşitli ülkelerden gazetecileri getirme programlarına çok önem veriyorlar.

CSIS’TEKİ TOPLANTI

ABD Dışişleri Bakanlığı’nın misafiri olan Türk gazeteciler dün, Washington’daki temaslarını tamamladılar.

Celeveland’a geçmeden önce de, yani Çarşamba günü öğleden sonra, CSIS isimli düşünce kuruluşunda bir değerlendirme toplantısına katıldılar.

Başbakan Erdoğan’ın ABD ziyaretinin hemen sonrasında ABD’ye gelmiş olmaları, Türk gazetecileri için bir şans ve iyi bir fırsattı.

Zira Washington’daki temasları sırasında hem Erdoğan’ın gezisinin, hem de Türk-Amerikan ilişkilerinin genel değerlendirmesini birinci ağızdan öğrenmek fırsatını buldular.

CSIS’teki toplantı, değerlendirmelerini anlatma imkanı verdiği için, önemliydi.

Türk-Amerikan ilişkileri konusunda adeta, geniş ve kapsamlı bir ufuk turu niteliğindeydi.

Türk gazetecilerinin ilişkilerdeki sıkıntıları ve duygusal gerginlikleri büyük bir vukufiyetle dile getirmeleri, toplantıya katılan Amerikalı uzmanlarla doyurucu fikir alışverişlerine girmeleri, Türkiye’nin durumunu ve dış politikasını maharetle anlatmaları her türlü takdire değerdi.

AMERİKA’YA DEĞİL BUSH’UN YANLIŞ POLİTİKALARINA KARŞIYIZ

Toplantıda, CSIS Türkiye programı müdürü Bülent Alirıza’nın ve Los Angeles Times gazetesinden Paul Richter’in Türk-Amerikan ilişkileri ve medya konusunda kısa birer konuşmasından sonra soru cevap faslı başladı.

Bu bölümde Başkan Bush’un politikalarını savunanlar ve Türk-Amerikan ilişkileri üzerinde değerlendirme yapanlar, Amerikan Musevi Komitesi’nden Barry Jacobs ile Kıbrıs Rum kesimi ve Yunanistan konularında çalışan düşünce kuruluşu müdürü John Stilidis idiler.

Ayrıca Ulusal Demokrasi Vakfı’ndan Andrew Finkel de değerlendirmesiyle katkıda bulundu.

Türk gazeteciler, Amerikalılar’ın açıklamalarına karşı ortak bir tavır sergilediler.

“Türk halkının Amerika’ya ve Amerikan halkına karşı olmadığını, Bush’un Irak ve terörle mücadele politikalarındaki yanlışlar ve adaletsizliklerden dolayı bütün dünyadaki insanlar gibi tepki koyduklarını” dile getirdiler.

Bush yönetiminin, Türkiye’yi dinlememesinin ve Türk kamuoyundaki endişeleri gidermeye yönelik somut adımlar atmamasının, bu duygusal tepkileri daha da artırdığına dikkati çektiler.

Eğer ABD, Kuzey Irak’ta PKK teröristlerine karşı, -hem de sembolik bile olsa- operasyonlar yaparsa, durumun değişeceğini ve Bush yönetimine kızgınlıkların azalacağını ifade ettiler.



î Başa
JACOBS: PENTAGON ÖZKÖK’ÜN HAYIR CEVABINA ÇOK KIZDI

Amerikan Musevi Komitesi’nden Barry Jacobs “Pentagon’da Türkiye’ye kızgınlığın sürdüğünü, Tezkere oylaması öncesinde ABD Genelkurmay Başkanı Orgeneral Myers’in Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök’ü arayarak oylama öncesinde İncirlik’ten bazı acil uçuşlara izin istemesine red cevabı almasının, bu kızgınlıkta büyük payı olduğunu” belirtti.

Türk gazeteciler bu açıklamaya büyük tepki gösterdiler.

Tecrübeli gazeteci Hürriyet’ten Uğur Ergan, Jacobs’a şöyle cevap verdi:

-“Tezkere kararının TBMM’de görüşülmeden ve kabul edilmeden böyle bir istekte bulunulması bile, ABD’nin Türkiye’yi yanlış değerlendirdiğinin ve rencide ettiğinin açık misalidir.

Eğer Myers, Özkök Paşa’dan böyle bir talepte bulunduysa ve Orgeneral Özkök de buna hayır dediyse, en doğru hareketi yapmıştır.

Başka nasıl hareket edecekti?

Türkiye’nin bu konuda karar veren bir Meclisi var.

AB normlarına göre hareket eden demokratik bir ülke!

Pentagon ve ABD artık, “generallerle görüşerek” Türkiye ile iş yapmak alışkanlığını terketmeli.

Türkiye’deki demokratik sistemi ve TBMM’ni dikkate almayı öğrenmeli!”

AMERİKA’NIN SÖMÜRGECİ POLİTİKALARI

Bursa Haber Ajansı genel yayın müdürü İhsan Bölük ise şöyle konuştu:

-“Ben Türkiye’nin mahalli bir bölgesinden, Bursa’dan geliyorum.

Bursa’da kimse Amerikan halkına karşı değil!

Ama insanlar ABD’nin emperyalist politikalarına kızgınlar.

Bursa’da Uludağ Üniversitesi var.

Bu üniversiteden Amerika’ya gelmiş, ABD’yi bilen bilimadamları bile, -ki bunlar Kemalist zihniyetli ve devletçidirler,- ABD’ye çok kızgınlar.

ABD gönüllü kuruluşlarının ve vakıflarının işbirliği taleplerini dahi, ardında başka bir maksat var diye reddediyorlar.

Yani her kesim insan, Bush’un politikalarına kızgınlık içinde.

Yoksa kimse, Amerikan halkına ve ABD ile müttefiklik ilişkilerine karşı değil!

Zaten medyanın sahibi holding şirketlerinin yıllardır ABD ile ticari münasebetleri var.

Bunlar niye Amerika’ya karşı olsun? Niye düşmanlık yapsın?”

TEMCİT PLAVI GİBİ TEZKERE NİYE GEÇMEDİ

Doğan Haber Ajansı Adana Büro Müdürü Yüksel Eker ise şu değerlendirmede bulundu:

-“Burada çeşitli vesilelerle, 1 Mart tezkeresinin TBMM’den geçmemesinin ilişkileri derin yaraladığı söylendi.

Bu konu temcit plavı gibi hep önümüze kondu.

Ama kimse geçmişteki Johnson Mektubu’ndan, Türkiye’ye 1974’te ABD’nin koyduğu ambargodan falan bahsetmedi.

Bunların ilişkilere verdiği zarara atıfda bulunmadı.

Türkiye ABD’yi, Irak harekatında herşeye ve endişelerine rağmen destekledi.

İncirlik’ten yapılan sortiler ve ikmal meydandadır.

Türkiye’den taleplerinin neredeyse tamamı karşılandı.

Tezkere olayı, demokratik bir süreçtir.

Hala bunun üzerinde durulması yanlıştır.

‘Yok teyzemin sakalı olsaydı, dayım olurdu’ tartışmalarından bir yere varamayız.

Aile içindeki kavgalar sürerse, boşanma kaçınılmaz olur.

Dolayısı ile artık bu anlamsız tartışmalara son vermeliyiz.

Ayrıca biz Pentagon’daki temaslarımız sırasında, Türk askerine ve Türkiye’ye karşı bir kızgınlık hissetmedik!”

Radikal Gazetesi’nden Cem Erciyes’in değerlendirmesi ise şöyleydi:

-“Hep ‘1 Mart tezkeresi niye geçmedi’ çerçevesinde oluyor diyaloglar.

Halbuki Türkiye’nin, hem toplum, hem de yönetim ve Meclisi ile, Irak operasyonu konusunda pek çok endişeleri vardı.

Bunlar izale edilmedi.

Türk halkı bundan dolayı Irak oprasyonunu bir türlü vicdanen kabul edemedi.

ABD Türkiye’ye ve TBMM’ye yakışıksız baskılarda bulundu.

Amerikan medyasında çıkan aşağılayıcı karikatürler, Türk halkını çok rencide etti.

Irak’taki bugünkü karmaşa ve 150 bin Amerikan askeri, Türkiye’ye endişe kaynağı olmaya devam diyor.

ABD baskı yerine, bu endişeleri giderecek davranışlara yönelmeli.”

TÜRKİYE VE ABD BİRBİRİNE MUHTAÇ

CNN Türk televizyonundan Barçın Yinanç ise şunları söyledi:

-ABD’de yönetim üzerinde etkileri olan yeni muhafazakarlar (NEOCON) denilen grup, ‘Türkiye her isteklerine evet derse’ Türkiye dostular!

Halbuki Türkiye’nin Irak’ta ABD’yi desteklemesi, ulusal çıkarlarına aykırı.

Yani Irak’ta 2 ülkenin ortak çıkarları fazla değil.

Derin görüş ayrılıkları ve menfaat farklılığı bulunuyor.

Ancak birbirimize ihtiyacımız var.

İlişkilerimizi ortak ve örtüşen menfaatlerimiz doğrultusunda sürdürmeyi öğrenmeliyiz!”

İzmir Yeni Asır gazetesinden Mehmet Aykar’ın değerlendirmesi ise şöyleydi:

-“Türkiye’de Amerika karşıtlığı konusu abartılıyor.

Geçmişte Clinton Yunanistan’a gitti.

Bombalı, patlamalı protestolarla karşılandı.

Ama Bush Türkiye’ye geldiğinde, Irak politikalarından dolayı kendisine kızgınlık olduğu halde, Atina’daki gibi olmadı.

Yani aleyhtarlık abartılıyor.

Türk askerinin kafasına çuval geçiren ABD değil de bir başkası olsaydı, ortalık toz dumana dönerdi.

Aleyhtarlık ve karşıtlık neymiş o zaman görülürdü.

Türkiye, ABD’ye ve Amerikan halkına değil, Bush’un politikalarına karşı!”

Aksiyon dergisi ve Zaman gazetesi temsilcisi Erhan Başyurt ise ABD’nin demokrasi konusundaki çifte standartlarına ve çelişkilerine dikkati çekerek şöyle konuştu:

-“Genişletilmiş Ortadoğu Projesi çerçevesinde demokrasi ihracından, insan haklarından, reformlardan bahsedeceksin.

Öte yandan Suudi Arabistan’dan Mısır’a, Orta Asya’ya dikta rejimlerle işbirliğine gireceksin.

Böyle çelişki olur mu?

ABD niye öncelikle Suudi Arabistan ve Mısır gibi yakın müttefiklerine demokrasi getirmek için baskı yapmıyor?

Varsa yoksa Suriye ve İran..

Halbuki Türkiye’nin İran ve Suriye konusunda ABD ile yaklaşım farkları var.

Bu ülkelere politikaları konusunda ABD Türkiye’yi ve dünyayı ikna etmeli!

Sen Süleymaniye’de askerin kafasına çuval geçireceksin.

Bunlar özel suikast timi diyeceksin.

Sonra da serbest bırakıp özür dileyeceksin.

Böyle tutarsızlık ve yanlışlar yapılır mı?”

NTV’den Güldenay Sonumut ise ilişkilerde yeni sayfa açmak konusunda şunları söyledi:

-“Bu kısa ziyaretimiz sırasında her yerde ‘geleceğe bakalım, yeni sayfa açalım, geçmişe takılmayalım’ dendi.

Ama benim de Türk halkının da hala kafasında endişeler ve soru işaretleri var.

PKK Kuzey Irak’tan Türkiye’ye saldırılarını artırırken, Kuzey Irak’ta bağımsız Kürt devleti yapılanması varken, ABD Türkiye’yi adeta cezalandırır gibi hareketsiz kalırken, bu soru işaretleri ve endişeler giderilmeden nasıl yeni bir sayfa açılabilir?

..........

Washington’u ziyaret eden Türk gazetecilerinin değerlendirmeleri özetle işte böyle.

Türk-Amerikan ilişkilerindeki duygusal gerginliklerin giderilmesi için bu tip ziyaretlerin ve medya temsilcilerinin yerinde, birinci elden bilgilendirilmesinin önemi elbette büyük!

Ama bu faaliyetler, sadece propagandaya yönelik olmamalı.

Karşı görüşler ve dile getirilen hususlar muhakkak dikkate alınmalı.

Özellikle Amerikan yönetimi yetkilileri uygulayacakları politikaları, “tek başına”, “ben ne dersem o!”, “ya benden yanasın ya da karşımda” dayatması yerine, müttefiklerini gerçekten dinleyerek oluşturmalı.

Uygulamaları da “birlikte” ve “destek sağlayarak” yapmalı.

Aksi halde bu tip bilgilendirme çalışmaları amacına ulaşamayacaktır.

Nitekim programa katılan bir gazeteci arkadaş bize aynen şu değerlendirmeyi yaptı:

-“Gelip 3 gündür çeşitli brifinglere katıldıktan sonra memlekete, Bush yönetimine daha kızgın ve Amerika’nın adaletsiz uygulamalarına karşı daha bilenmiş olarak dönüyorum!”

Dolayısı ile şimdi Amerikan yönetiminin, “ben nerede yanlış yaptım ve yapıyorum?” muhasebesine yönelmesinin ve politikalarını adaletsiz uygulmalardan, çifte standartlardan arındırmasının tam zamanı!

Haberleşme ve yorumlarınız için : Fax: 00.1.301.670.8519 E-mail: [email protected]

 
 






î Başa
ERDOĞAN'IN BUSH'U  ZİYARETİ SIRASINDA ORTAYA ÇIKAN SİNEK YOKSA BİR ROBOT MUYDU?... - Yeni Şafak - 17 Haziran 2005 


NASA tarafından geliştirildiği anlatılan ‘sinek görünümlü robot’, hiç dikkat çekmeden bir çok hassas yere sızabiliyor. Bir ‘nano tekmoloji’ ürünü olan bu sinek uzak bir noktadan kontrol edilerek, gerek ses, gerek görüntü ve gerekse acımasız bir suikast silâhı olarak kullanılabiliyor.
17 Haziran 2005 Cuma 09:33

 

TAHA KIVANÇ (FEHMİ KORU) - YENİ ŞAFAK

Bizim sinek aslında robot muydu?

Dün, bir gazetede, ‘Da Vinçi Şifresi’ eseriyle ünlenen Amerikalı romancı Dan Brown’un konu edildiği bir haber görüp habere kaynaklık edenin ‘İhanet Noktası’ adıyla Türkçeye de çevrilen romanı olduğu anlayınca, “Hah” dedim içimden, “Atsineği konusunun şifresini çözecekler...” Hayal kırıklığımı mâzur görünüz; haberde çok farklı bir ayrıntıya yoğunlaşmıştı gazete...

Romanı ilk çıktığında okuduğum halde ‘sinek’ ile ilgili ayrıntıyı unutmuşum, genç bir gazeteci dostum o noktaya dikkatimi çekti. Brown, o romanında, ABD başkanının odak noktası olduğu bir entrikayı anlatır. Dostumun gönderdiği notu beraberce okuyalım: “Beyaz Saray'daki ‘atsineği’ni yakın tâkibe almanız ve sineğin oraya nasıl girmiş olabileceğini sorgulamanız ilgimi çekti. Aklıma, hemen, Dan Brown'un yeni kitabı ‘İhanet Noktası’nda yer alan teknoloji geldi.

”Yazar, romanında, ABD Başkanı'na bağlı özel bir birliğin (Delta Force) operasyonlarını anlatırken, gizli operasyonlarda kullanılan bir sinek dikkat çekiyor. NASA tarafından geliştirildiği anlatılan ‘sinek görünümlü robot’, hiç dikkat çekmeden bir çok hassas yere sızabiliyor. Bir ‘nano tekmoloji’ ürünü olan bu sinek uzak bir noktadan kontrol edilerek, gerek ses, gerek görüntü ve gerekse acımasız bir suikast silâhı olarak kullanılabiliyor.

”Kitabın ilk sayfasında yer alan yazar notunda, ‘Romanda anlatılan ve bahsi geçen tüm teknolojilerin gerçek olduğu’ dile getirilince ‘atsineği’ olayını başka bir pencereden yorumlamak ve yeni teoriler üretmek kaçınılmaz diye düşünüyorum.Ne dersiniz? O sinek, o odada gizli bir operasyon için bulunabilir mi?”

İlginç, değil mi? Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Beyaz Saray’daki görüşme sırasında vızıldayıp duran bir atsineğini öldürdüm sanadursun, aslında çok farklı amaca hizmet etmek üzere üretilmiş bir ‘robotu’ yok etmiş olabilir, Dan Brown’a göre... Sineği çöp kutusuna atacak yerde cebine koyup Türkiye’ye getirseydi keşke...

Bu romancılar, hiç değilse zamanımızda ilgiyle okunan romanlar yazanlar, muhayyilesi geniş insanlar... Onlar sayesinde, daha önce tozlu raflarda unutulmaya terk edilen tezlerden haberdar oluyoruz. ‘Da Vinçi Şifresi’ öyle bir romandı; 1980’lerin başında önce BBC için çekilen bir belgeselde işlenmiş, daha sonra bir kitapta belgeleriyle sergilenmiş bir tezi, bitirmeden elden bırakılmayacak heyecanlı bir gerilim romanına dönüştürdü Dan Brown... Katolik Kilisesi’ni hoplatan bir romana hem de...

‘İhanet Noktası’ da pek çok yönüyle zihin açıcı bir romandır.

Benim Dan Brown imzalı romanlara merakımı bilen bir dostum, iki ay kadar önce, Hindistan’daki gazetelerden birinde çıkan bir haber göndermişti. Habere göre, Brown’ın yeni çıkacak romanı ‘The Secret of the K-word’ (K-sözcüğünün esrarı) adını taşıyormuş... Roman, Hindistan ile Pakistan’ı birkaç kez savaşın eşiğine getiren Keşmir sorunu üzerineymiş... Gazete, “Brown, bu romanında, Keşmir’in yıllarca önce Hindistan tarafından ABD’ye bırakıldığını ileri sürüyor; bunun için de Kabbalistik yöntemler kullanıyor” diyor...

İnternette üç ayrı sayfa halinde verilen haberin ikinci sayfasını okurken, “Bunda bir iş var” dememe kalmadan, üçüncü sayfaya geçtiğimde, “Bu, bir 1 Nisan şakası” uyarısıyla karşılaştım... Ünlü olmak ve farklı şeyler yazmak, yazarların başına böyle tatlı belâlar da getirebiliyor işte...

Acaba Amerikalı romancı gelecek eserinde nasıl bir entrikayı işleyecek? Beklenen, romanın, CIA merkezinde bulunan bir bronz tablet üzerindeki şifreli mesajla ilgili bir tez etrafında geçmesi... Mesaj dört duvar üzerine kazılmış ve ne olduğunu bilen yok. İlk üç duvarda anlatılanları yıllar süren araştırmalar sonucu çözmüş istihbaratçılar; ancak gerçeğin bütünü keşfedebilmek için dördüncü duvarın da okunabilmesi şart. Oysa, ülkenin en mâhir ‘kripto’ çözücüleri, kafalarını ve gelişkin bilgisayarları kullanarak yıllardır üzerinde çalışıyorlar, bunu başaramadılar.

İlk üç duvarı okuyanlar, CIA karargâhının bir yerinde bazı önemli gizlerin saklandığına işaretler bulmuşlar, bir de “Bunu bir tek WW biliyor” tespitiyle karşılaşılmış... ‘WW’ bir ara CIA direktörlüğü yapmış William Webster... O tabletleri yapan heykeltraş Jim Sanborn, duvarlara kazıdığı şifrenin ne anlama geldiğini bir kâğıda yazıp zarf içerisinde Webster’e teslim etmiş... “Ancak” diyor konuyu yakından izleyenler, “O kâğıtta bile gerçeğin bütünü bulunmuyor...” Sanborn hayatta, ama şifrenin çözümüne yardımcı olmaya yanaşmıyor...

İhanet Noktası’nda, Brown, Oval Ofis’te bulunan başkanlık mühründeki kartalın savaş ve barış durumuna göre yön değiştirdiğini bir ayrıntı olarak anlatıyor. Savaş durumunda oklar bulunan pençe, barış durumunda ise zeytin dallı pençe yönünde duruyormuş mühür... ‘Krypto’ adlı şifreli duvar da, meraklısı yıllar öncesinden bilse bile, geniş kitleler tarafından Dan Brown onu Da Vinci Şifresi romanının kapağına yerleştirdiği için fark edilmişti zaten... Tayyip Erdoğan ile Türk heyeti Oval Ofis’te Bush ile görüşürken Abdullah Gül’ün öldürdüğü de pencereden tesadüfen girmiş şaşkın bir sinek değilse, Dan Brown’un romanında gerçekmiş gibi anlattığı nano teknoloji ürünü bir ‘robot’ olabilir (mi?)

Öf, içime daralma geldi vallahi...

 
 
Edirne Müdafii Şükrü Paşa’yı hatırlayalım - M.G. 
Mustafa Müftüoğlu
10.06.2005

Şükrü Paşa, Balkan Savaşı’nda Edirnemizi türlü mahrumiyet içinde beş ay, beş gün şerefle müdafaa eden ve o şanlı müdafaasıyla ebediyyen rahmetle anılmaya hak kazanan bir askerdir.

Balkan Savaşı ŞarkCephesi/Trakya ve Garb Cephesi/Makedonya ile Arnavutluk olmak üzere iki cephede cereyan etmiştir. Şükrü Paşa, Şark/Doğu cephesinin en mühim müstahkem mevkii olan Edirne kumandanlığında bulunmuş ve düşman sürülerinin Çatalca önlerine kadar geldiği o acı günlerde ecdâd yadirgârı Edirne’yi beş buçuk aya yakın müdafaa etmiştir.

Bulgarların Edirne’ye taarrazu 1912 yılının 22 Ekim günü başlamış, akd olunan mütârekenin ve Londra’da toplanan sulh konferansının neticesiz kalması üzerine 3 Şubat 1913 Pazartesi günü Edirne’yi bombardımana başlayan Bulgarlar, Çatalca’dan çekilen kuvvetleri yanısıra iki tümen Sırp askerinin de takviyesiyle 24 Mayıs günü başlattıkları şiddetli bir topçu ateşinden sonra, ertesi gün umumî hücuma geçmişler ve 26 Mart 1913 Çarşamba günü, Edirne’ye girmeye maalesef muvaffak olmuşlardır!..

Şehirdeki korkunç iaşe sıkıntısına ve hattâ askeriyle birlikte süpürge tohumu yemesine rağmen düşmana metanetle karşı koyan Şükrü Paşa, İttihatçıların şehir içinde yürüttükleri bozgunculukla da mücadele etmiş ve nihayet hiçbir mukavemet imkânı kalmadığı ân teslim olmuş, General İvanov tarafından hürmetle karşılanıp, şanlı kılıcı teslim alınmayarak merasimle kendisine bırakılmıştır!..

Fransızların “Sayıca on mislinizi bulan muhasara kuvvetlerine karşı cihan tarihinin kaydettiği en muhteşem mukavemetlerden birini gösterdiniz” diyerek takdir ettikleri Şükrü Paşa, sulhü müteâkib İstanbul’a döndüğünde, İttihatçıların Cemal Paşa’sı tarafından geceleyin alelâcele kimseye göstermeden trenden alınıp bir kapalı faytonla evine götürülmüş ve Şükrü Paşa vefatına kadar gözaltında bulundurulmuş, böylece Edirne müdafiine halkın teveccühü önlenmiştir!..

İttihatçıların tekrar iktidar olabilmek için Balkan savaşındaki bozgunculuğuna karşı koyan, hattâ Talât Paşa’yı Edirne’den çıkarıp İstanbul’a gönderen ve bu sebeble İttihatçıların zulmüne uğrayan Şükrü Paşa, askerliği yanısıra kuvvetli bir matematikçidir. 89 yıl evvel 5 Haziran 1916 Pazartesi günü vefat eden Şükrü Paşa’ya, İstanbullu ancak musalla taşında sahip çıkabilmiştir!.. İttihatçıların evinde yaşamaya mecbur ettikleri Şükrü Paşa’nın cenazesi cemaat-i kübra ile kaldırılıp Merkezefendi kabristanına defnedilmiştir.

Mevlâ rahmet eyleye.

D-8’in bir tarım uçağı!


î Başa
D-8’in bir tarım uçağı! Milli Gazete 


Prof. Erbakan’ın kurulması için öncü rol oynadığı D-8’in çok büyük projelerinden biri olan “tarım uçağı üretme” görevini Türkiye yüklenmişti. Ne oldu bu uçak? Türkiye tarım uçaklarını niçin hâlâ dışardan satın alıyor? Onlara ne kadar ödüyor?
Öteden beri G-8 deyince aklıma “borçlu ülkeler” gelir, bir de G-8’in karşısında fikirsel öncülüğünü Endonezya Cumhurbaşkanı Prof. Yusuf Habibi’nin yaptığı ve Başbakanlığı döneminde Prof. Necmettin Erbakan’ın kurulmasında aktif rol oynadığı D-8’ler gelir.
G-8 zenginler. D-8 fakirler. Prof. Necmettin Erbakan’ın Almanya’dan arkadaşı olan ve Fatih Erbakan’ın nikâh şahitliğini de yapmış Prof. Yusuf Habibi, “Developing 8 Countries” (gelişmekte olan 8 ülke) adını verdiği bu örgütün kurulmasını “düşmanlık, çatışma, nefret, savaş, kıskançlık” üzerine düşünmemişti.
Prof. Erbakan’ın kurulması için öncü rol oynadığı D-8’lerin amacı, “G-8’le diyalog ortamı yaratmak” ve Erbakan’ın sayısız defa dile getirdiği gibi “İslam dünyası ile kalkınmış batı arasında barışçı bir köprü” oluşturmaktı. D-8 1997’de kuruldu. Sonuç ne oldu? Erbakan hükümeti iktidardan gidince D-8’in adı bile duyulmaz oldu. 8 yıl geçti.  Kadere bak! Bu kadar olur.
D-8’in 1997’deki kurucularının hepsi iktidarlarını yitirdi. İran Cumhurbaşkanı Rafsancani gitti... Pakistan Başbakanı Navaz Şerif darbeyle koltuğundan oldu, Bangladeş Başbakanı Şeyh Hasina darbeyle devrildi. Kuruluşta Nijerya adına imza atan Enerji Bakanı öldürüldü. Malezya’da ekonomik kriz oldu Mahattir Muhammed de devrildi. Mısır Devlet Başkanı Mübarek zaten D-8’in kurulmasına olumlu bakmıyordu, kuruluş törenine kendisi gelmemiş, Başbakanı Kemal Ganzuri’yi göndermişti. Kemal Ganzuri de görevinden alındı. Endonezya adına D-8’e imza atan ve 25 yıldır ülkenin başında bulunan Suharto da “darbe mi seçim mi” belli olmayan bir şekilde kim vurduya gitti, düştü. Türkiye Başbakanı Erbakan da 28 Şubat ittirmesiyle istifa etti.
Erbakan’ın Başbakan olduğu dönemde Devlet Bakanı olan şimdiki Dışişleri Bakanı Abdullah Gül de “Kıbrıs’tan ve D-8’den sorumlu bakan olarak” yer alıyordu. Abdullah Gül, geçen üç yıl içinde “D-8 oluşumuna” hiç yakın durmadı. D-8’in kuruluş günü olan 15 Haziran’ı bugüne kadar Erbakan’ın da katılımıyla ESAM (Ekonomik Sosyal Araştırmalar Merkezi) kutladı. 3 yıldan beri D-8’e uzak duran Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün bugün kurucu ülkelerin büyükelçilerine bir yemek vereceği yazılıyor. D-8 çok büyük projeler demeti geliştirmişti. Projeler demetinden sorumlu Doç. Dr. Sedat Çelikdoğan’dan aldığım bilgiye göre bu projeler içinde “tarım uçağı üretme” görevini Türkiye yüklenmiş, TAI bu uçağı yapmış, deneme uçuşlan da başarıyla sonuçlanmıştı. İran, Pakistan, Malezya, Endonezya da “Türkiye’nin ürettiği bu tarım uçağını satın alabileceklerini” açıklamıştı. Ne oldu bu uçak? Niçin üretimine geçilmedi? Türkiye tarım uçaklarını niçin hâlâ dışardan satın alıyor? Onlara ne kadar ödüyor?
15.6.2005 / NECATİ DOĞRU / VATAN
 


î Başa
Missisipi yeniden yanıyor Taha Kıvanç 16 Haziran 2005

Gerçeklerin bir gün mutlaka ortaya çıkmak gibi bir âdeti vardır. Eskiler boşuna “Kalmasın Allah’ım âlemde hiçbir hakikat nihân (gizli)” dememişler... Bu evrensel kuralın son örneği şimdilerde ABD’de yaşanıyor.

Haberi gazetelerde ve televizyonlarda izliyor olmalısınız; Hürriyet ve Milliyet verdi, kanallarda da göründü. Gene Hackman’ın başrol oynadığı 1988 yapımı ‘Missisipi yanıyor’ filminde işlenen gerçek bir olay 40. yıldönümünde aydınlatıldı. Zenci-beyaz ayrımının en keskin yaşandığı 1960’lı yılların başında, ayrımcılığın en yaygın olduğu Missisipi eyaletinde, bir zenci ile birlikte eşit haklar savuncusu iki beyazı öldürten Ray Killen bugünlerde yargılanıyor. Beyaz ırkın üstünlüğüne inanan Ku Klux Klan (KKK) liderlerinden 80 yaşındaki papaz Killen 40 yıl öncenin hesabını veriyor...

Gazeteler ve televizyonlar ‘şimdi’ olanı veriyorlar, ama iki sorunun cevabını arayana rastlanmıyor: Nasıl olmuş da üç kişinin öldüğü bir kanlı olayın azmettiricisi adaletin elinden yakasını kurtarabilmiş? İlk soru bu. İkinci soru ise daha kolay: Nasıl olmuş da unutulmaya terk edilmiş cinayetler 40 yıl sonra yeniden gündeme girmiş?

Bu sorular size de önemli gelmiyor mu?

Önce ikinci sorudan başlayayım. Ray Killen’in KKK lideri olarak Missisipi eyaletinde dehşet kasırgası estirdiği günlerin dosyasının şimdi açılmasını bir gazeteciye borçluyuz. O gazetecinin adı Jerry Mitchell... Yeniden açılan Killen’e ait dosya Mitchell’in ilk gazetecilik başarısı da değil...

Medgar Evers adlı zenci insan hakları savunucusu 1963’te uzaktan açılan bir ateş sonucu öldürülmüştü. Clarion-Ledger muhabiri Mitchell, 1989 yılında belgelere dayalı bir dizi haberiyle dâvânın yeniden açılmasını ve Byron De La Beckwith’in cinayet suçuyla yargılanıp mahkum olmasını sağladı.

Baptist Kilisesi papazı Killen’in adalet önüne çıkartılması ise Mitchell’in son başarısı... ABD’nin en itibarlı gazetecilik ödülü olan Pulitzer’e aday gösterilmesini sağlayan bu başarı, Michell’in, yaşadığı eyaletin karanlık geçmişine yaptığı tehlikeli yolculuğu ısrarla sürdürmesinin bir sonucu. Amerikalı gazeteci çevreden aldığı tehditlere rağmen işini yapmaktan geri durmuyor; eyaletin karanlık tarihinde kirli bir rolü bulunan Clarion-Ledger gazetesi de, geçmiş günahlarını affettirmek için, Mitchell’e destek çıkıyor...

1989’da ‘Missisipi Yanıyor’ filmini izleyene kadar ekmeğini kazandığı eyaletin karanlık tarihinin tam farkında değilmiş Mitchell; bu bilgileri edindiğim American Journalism Review (AJR) dergisi (Nisan/Mayıs 2005), bakışını filmin değiştirdiğine işaret ediyor. O yılı insan hakları ile ilgili haberlere eğilerek geçirmiş Mitchell ve ilgisi karanlık döneme ait belgelere ulaşmasını sağlamış...

Başarıyı getiren yola hiç de karmaşık olmayan bir biçimde girmiş Clarion-Ledger muhabiri. Telefonu çalmış bir gün ve tanıdık bir ses, “Jerry, koş bana gel” deyivermiş... Jerry Mitchell gittiği yerden 2400 sayfayı bulan ‘gizli’ belgelerle ayrılmış... Belgelerde yazılı gerçeklerin peşine düşen muhabir, ısrarlı tâkibi sonucu, geçmişteki kanlı olayların halen yaşayan fâillerini sergilemeye başlamış...

Burada durup yukarıdaki sorulardan ilki olan “Nasıl olmuş da üç kişinin öldüğü bir kanlı olayın azmettiricisi adaletin elinden yakasını kurtarabilmiş?” sorusuna cevap arayabiliriz. Bu sorunun cevabı pek çok başka ülkedeki benzer olaya da ışık tutabilir. KKK adlı ‘ırkçı’ kuruluşun kanlı faaliyetlerini, bu tür eylemleri izlemekle görevli ‘Missisipi Eyaleti Egemenlik Komisyonu’ örtbas etmekteymiş... Eyalette olan-biten her şeyi yakından izleyen, kimin hangi yasadışı eylemi işlediğinden haberdar olan komisyon bu bilgileri dosyalayıp durmuş... Ancak, cinayetler mahkemelik olduğunda perde gerisinden devreye girip fâillerin ceza almasını önleyen de yine aynı komisyonmuş...

Beckwith dosyası sözgelimi, mahkemeye gittiğinde, komisyon başkanı vali Ross Barnett kâtilin avukatlarına gizlice yardım etmiş; jüri iki kez karara varamayınca dâvâ düşüp kâtil de yakayı kurtarmış... 1989’da dâvânın yeniden açılmasına karar verilmiş. Jerry Mitchell, “Ya yine aynı durum olursa, ya jüri yeniden karara varamazsa” endişesi içindeymiş... Jüri bu defa, yani neredeyse 40 yıl sonra, KKK üyesi Beckwith’i ‘suçlu’ bulmuş...

Yargılanması yeni başlayan papaz Killen de muhtemelen aynı âkıbeti yaşayacak... İki dâvâ arasında Sam Bowers ve Deavours Nix adlı ‘derin eyalet’ tarafından kollanmış iki Klan mensubu daha adalet önüne çıkıp mahkum olmuş. Nix mahkemeye tekerlekli sandalye ve ağzında oksijen tüpüyle gelip kendine acındırmış; Mitchell yargıcın acıdığı için serbest bıraktığı adamı izlemiş ve iki hafta sonra turp gibi golf oynarken çekilmiş bir fotoğrafını basmış gazetesine. Altında “Klan mensubu cezaevi için çok hasta, ama golf için değil” yazıyormuş fotoğrafın...

Üç küçük kız çocuğunun ölümüne sebep olan bir bombalama olayının fâili Bobby Cherry adlı başka bir Klan mensubu, mahkemede, “Ben o saatte televizyonda güreş izliyordum” dediği için yırtmış... Mitchell, 15 Eylül 1963 tarihinde televizyonda güreş programı olmadığını tespit etmiş; Cherry de müebbet almış yeniden açılan dâvâdan...

Bu konu biraz daha üzerinde durmayı hak ediyor...


[email protected]
 


î Başa
Ayasofya ve Hisar sonunda aydınlatıldı - Milliyet - 16 Haziran 2005

BAYRAM KAYGUSUZ

Hürriyet yazarı Doğan Hızlan'ın gündeme getirdiği Ayasofya'nın geceleri ışıklarla aydınlatılmama sorunu sonunda giderildi. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Doğan Hızlan'ın "Ayasofya niye karanlık?" yazısından sonra önce Ayasofya'yı, bir gece sonra da Rumeli Hisarı'nı ışıl ışıl aydınlattı. Ayasofya ve Rumeli Hisarı'nın ışıklandırmasını yapan Fikir Kulübü şirketinin ortağı Sami Dündar, Kültür Bakanlığı Müsteşarı Prof. Dr. Mustafa İsen'in isteği üzerine iki tarihi eserin aydınlatma çalışmasını yaptıklarını söyledi.
Ayasofya ve Rumeli Hisarı'nda film setlerinde kullanılan profesyonel film ışıklarıyla mobil bir aydınlatma sistemi yaptıklarını vurgulayan Dündar, "İki tarihi eserin aydınlatma projeleri tamamlanıncaya kadar bu sistem kalacak. Aydınlatmayı elektrik kullanmadan jeneratörlerden yararlanarak yaptık" dedi.
Kültür Bakanlığı'ndan bu iş için hiçbir ücret almadıklarını vurgulayan Dündar, Ayasofya ve Rumeli Hisarı'na 40'ar spot lambası kullanarak 70'er bin watt'lık aydınlatma yaptıklarını açıkladı.
 
 
 


î Başa
Stoffel dosyası-2: Füzeler ve askeri mühimmat Kuzey Irak ve Türkiye'de mi? - Yenisafak - 15 Haziran 2005 

Irak'ta ABD denetimindeki silah depolarının boşaltılmasıyla ilgili haberleri hatırlayan vardır. O zaman bu depoları direnişçilerin boşalttığı iddia edilmişti. Herkes silahlara ne olduğunu sorguladı ancak cevap bulamadı. Ana soru şuydu: Saddam rejimi devrildikten sonra Irak ordusuna ait silahlara ne oldu? Uçaklara, tanklara askeri mühimmata, en önemlisi de füzelere?...

Şimdi anlıyoruz ki, bizzat ABD istihbaratı ve silah tüccarları, silah ve mühimmat depolarını boşaltıp öldürülen Dale Stoffel'in organizasyonuyla satmış. Ancak hâlâ Irak ordusuna ait silahların, mühimmatın ve füzelerin nerelere satıldığı konusunda net bilgiler yok. İşgal sonrası birkaç füze ile kuma gömülü birkaç tanktan başka hiç bir şey bulunamadı ya da silahlar birileri tarafından gizlendi.

Stoffel'in öldürülmesi, bu silahların akıbeti hakkında önemli ipuçlarına ulaşmamıza yaradı. İşgalin gölgesinde nasıl bir mafya ağının oluşturulduğunu, istihbarat mensuplarının ve bazı başkentlerdeki siyasetçilerin, işadamı kılığındaki mafya mensupları ve silah kaçakçılarıyla ne tür kirli ilişkiler kurduklarını, belli güçler arasında nasıl bir paylaşım savaşı yaşandığını, istihbarat örgütleri ve mafyanın direnişçi adı altında ne tür örgütleri beslediklerini az da olsa görebilme şansı yakaladık. Peki Stoffel öldürülmeseydi ne olacaktı? Bu kanlı ilişkiler ağını ortaya çıkaracak bir başka olayı bekleyecektik. Dün kaldığımız yerden devam edelim:

CIA adına silah ticareti yapan Stoffel, Irak'ın her alanında var. Hükümet binalarının inşasından askeri üslerin yapımına, silah ticaretinden özel güvenlik şirketlerine kadar. "Contarctor" kelimesinin ne anlama geldiğini merak edenlerin Stoffel'e bakmaları yeterli.

Stoffel, ABD Dışişleri Bakanlığı"na yazdığı mektupta;

Kendisine ait Wye Oak şirketinin Irak Savunma Bakanlığı ile anlaşma yapması konusunda izin istiyor. Ayrıca, "hurda" olarak tanımlanan Irak ordusuna ait mühimmatın ABD kontrolü altında olduğunu, şirketinin bu işi ABD ordusuyla işbirliği içinde yapacağını, bu mühimmatın Fransa, Rusya ve Çin malı olduğunu, bir miktar ABD ve İngiliz ürününün de bulunduğunu, anlaşmaya dahil olan mühimmatın 500 milyon dolar değeri olduğunu belirtiyor. (Stoffel Irak Savunma Bakanı Hazim Şahlan'a yazdığı mektupta ise, mühimmatın değerinin 1 milyar dolar olduğunu söylüyor! Hazim Şahlan, İyad Allavi, Ahmet Çelebi ve Kürt gruplarla da ayrı ayrı anlaşmalar yapıyor)

Mektupta şirketinin Dışişleri Bakanlığı'nın izni olmadan iş yapmayacağını, anlaşma kopyalarını göndereceğini, Dışişleri'nin önerdiği şirketlerle işbirliği yapacağını, ABD vatandaşları kullanılmayacağı ve bir ABD vatandaşının değil Irak Savunma Bakanlığı'nın kâr etmiş görüleceği için hukuk ihlalinin olmayacağını, işbirliği yapılan yabancı şirket ve arabulucuların gizli kalacağını belirterek onay istiyor. Şirketinin 2007'ye kadar böyle bir anlaşma yapmaya ruhsatı olduğunu belirtiyor ve kayıt numarasını da 592 olarak veriyor. Bu mektup sadece yapılan işin şekil şartlarını yerine getirmeye yönelik. Zira hem ABD yönetimi hem de Bush ailesi haberdar. Çünkü olayın merkezinde onlar var, Stoffel onlar adına hareket ediyor.

Stoffel'in Irak içinde ortaklarının Çelebi, Allavi, Talabani, Barzani, İran lobisi olduğu, dışarıda ise Kuveyt, İsrail, İran ve Ukrayna ile birlikte bu işi yürüttüğü öne sürülüyor.

ABD PKK'yı mı silahlandırıyor?

Stoffel'i öldürdüğünü açıklayan Iraklıların iddiaları şöyle:

1- Füzeler, füze motorları, uçaklar büyük kargo uçakları ile götürüldü ve kayıplara karıştı.

2- 100 konteyner dolusu mühimmat Ürdün ve İsrail'e götürüldü.

3- Büyük miktarda mühimmat Iraklı Kürt grupların kontrolünde çalışan silah kaçakçıları tarafından Irak'ın kuzeyine ve Türkiye'ye götürüldü. (Türkiye'ye sokulan C-4'ler bu partinin içinde miydi ve ne amaçla Türkiye'ye sokuldu? Kimler ne için hazırlık yapıyor? CIA mensubu Stoffel'in bilgisi dahilinde yapılan bu transferi "Türkiye-ABD ilişkileri ve PKK" çerçevesinde değerlendirmek gerekmiyor mu? Türkiye'de iç savaş mı tezgahlanıyor?)

2- Bu transferlerin hepsi Stoffel'le işbirliği içinde yapıldı.

3- Büyük miktarda mühimmat İranlı gruplar, Bedir Tugayları ve Dava Partisi tarafından kaçırıldı. Bunun için Munteriya ve Shlamcha sınır kapıları kullanıldı. Askeri fabrikalar bile sökülüp götürüldü.

Şimdi bir anlaşmanın maddelerini vereceğim: Geçen yıl Gazi (İyad) Allavi, Dale Stoffel, Muhammed el Çelebi ve Türkiye'den bir isim-X) arasında yapılan ve Irak'ın askeri varlığının satışıyla ilgili ortaklığı içeren anlaşmanın metni:

Yukarıda adları yazılan kişilerin hepsi bay Stoffel'in askeri teçhizatı organize etmesi için Irak Savunma Bakanlığı'na bağlı şirketin tek temsilcisi olarak atanması konusunda anlaşmışlardır.

1- X (Türk vatandaşı) Stoffel aracılığıyla "Newco" isimli bir şirket kuracak ve bu şirket sözleşmeleri yapacaktır.

2- "Newco" firması, Stoffel aracılığıyla, Irak Savunma Bakanlığı ile iş yapan tek şirket olacaktır.

3- "Newco" her işin bitişinde yüzde 10 pay alacaktır.

4- Sözleşmeler "Newco" partnerleri arasında imzalanacaktır. Bunun içeriği de Memorandum'da belirtilmiştir.

5- Karların yüzde 50'si idari harcamalar olarak Newco'ya verilir.

6- Kalanın yüzde 60'ı yani toplam karın yüzde 30'u Stoffel'in payıdır.

7- Taraflar memorandumun içeriğinin çok gizli tutulması konusunda anlaşmaya varmışlardır ve hiçbir koşulda ifşa edilemez ve yayımlanamaz.

Bu gizli anlaşma çerçevesinde ne kadar mühimmat nerelere sevk edildi? Ne tür işler yapıldı? Hangi ihaleler alındı? Irak'taki hangi ABD üssünden bu ticaret yönlendirildi? Bakır ve pirinç (metal) adı altında Türkiye'ye getirilen ve piyasa değeri 350 milyon dolar olan 70 bin ton malzemenin bu anlaşmalarla bir ilgisi var mı? Stoffel'le e-mail yazışmaları olan işadamının (bir başka X) bu kirli ticarette bir rolü var mı? Lübnanlı arabulucular gibi, bu ekibin Türkiye için de uzantıları var mı?

İkinci Dünya Savaşı'nda Alman altınlarının trenlerle taşınması gibi, Irak'ın bütün zenginliklerini yağmalayan, Bush'un Irak'taki temsilcisi tarafından yönetilen bu ekibin çalışmaları Türkiye'de kimseyi ilgilendirmiyor mu? PKK'nın Türkiye'ye soktuğu C-4'ler bu operasyonun ne kadarını oluşturuyor?

Cuma günü devam edeceğiz….

Hosted by www.Geocities.ws

1