| |||||||||||||||||||||||||
Geçtiğimiz
hafta ESAM’da konferans vermek için Ankara’ya gelen Aytunç
Altındal ile bizim de özel bir sohbet imkanımız oldu...Kaleme
aldığı ilginç konu ve kitaplarıyla bilinen Altındal ile sohbetimiz
oldukça uzun solukluydu. Hemen herşeyden konuştuk. Konu konuyu
kovaladıkça sohbetimiz çok ilginç bir karşılaşmaya
geliverdi... Bu
karşılaşma Aytunç Bey’i de şaşırtmış.. Kimseyi
fazla merakta bırakmadan detaylara girelim hemen. Aytunç
Altındal’ın bize aktardığı karşılaşma kısa zaman önce
İstanbul-Teşvikiye’de gerçekleşir. Adresi
biraz daha somutlaştıralım: Reassürans Pasajı’nda bir
cafe... Hayır
hayır! Karşılaştığı kişinin kimle birlikte olduğu ya da mekan değil
şaşkınlık oluşturan konu.. Aytunç
Bey’i şaşırtan şey kişinin sırtındaki
t-shirttür... Yani
Ahmet Hakan Coşkun’un giydiği t-shirt. Evet
Aytunç Altındal’ın Reassürans Pasajı’nda karşılaştığı kişi Ahmet
Hakan’dan başkası değildir.. Ama
hala meraktasınız sanırız; ne var bu t-shirt’te diye... Hayretle
anlatıyor Altındal. Ve hala şaşkın!.. Çünkü dünün İslamcı
televizyoncusu, bugünün Hürriyet yazarı Yani
URARTU ERMENİ KRALLIĞI... Ermenistan’dan
birisi hediye olarak getirmiş, Ahmet Hakan da giymiş bu
t-shirtu.. ‘Ermeni
Krallığı hep konuşuluyor da, bu Urartu da neyin nesi?’
dedik
biz de sizin gibi.. Çoğumuz
Urartularla ders kitaplarında karşılaştığımızdır.. Günümüz
Ermeni tartışmalarında bizim Doğu Anadolu illerimize dönük hak talep
eden Ermenilerin en önemli argümanlarından birisi de tarih
sayfalarındaki bu Urartular. Ermenileri Urartulara dayandıran görüş
de Ermeni tarihçiler arasında en fazla kabul
gören tarih saplantısı olarak karşımıza çıkıyor. Buna göre Doğu
Anadolu kavimlerinden biri olan Urartular aslında Ermenilerin ta
kendileri.. Doğal olarak bugün URARTU ARMENIAN KINGDOM biraz
daha anlam kazanıyor Ermeniler için. Anlayacağınız,
Ahmet Hakan’ın giydiği t-shirtteki Urartu Ermeni Krallığı,
bizim Doğu Anadolumuzu da kapsayan bir Ermeni Krallığını ifade
ediyor... Gül’ü kızdıran Yalçın Küçük, Şener’in
Hocasıymış... Ankara’daki evinde
hemen her yer Yahudilikle ilgili kitaplarla doludur. Bir de ölüm ve
düğün ilanlarıyla... Bu ilanlardan “Beyaz Türklerin”
birbirleriyle akrabalık bağlarını çözüyormuş. Çok farklı bir tarzı
var. Mesela Yalçın Hoca’nın değişmez aksesuarlarından biri
“Kırmızı Atkısı”dır. O’nu, üzerinde kırmızı atkısı yokken
görebilen olmamıştır. Orhan Pamuk’un “Benim Adım Kırmızı”
kitabından sonra, Yalçın Küçük de bir kitap yazmış ve
“Osmanlı’da bir dönem bütün Yahudilere kırmızı giyme
zorunluluğu getirilmişti. Kırmızı Yahudiliğin simgesiydi. Bu yüzden
Orhan Pamuk, Benim Adım Kırmızı kitabıyla Yahudi asıllı olduğunu
anlatmaya çalışıyor” tezini ortaya atmıştı. Biz de o zaman
meraklanıp sormuştuk, “Hocam kırmızı Yahudiliğin simgesi
diyorsunuz, ama siz de hiç kırmızı atkınızdan
vazgeçemiyorsunuz?” diye sormuştuk. Solculuğuna vurgu yapmak
için “O benim kızıllığımın simgesi” diye cevap vermişti.
Yalçın Hoca’nın
“Kırmızı Atkısı” gibi evindeki ikram menüsü de değişmez. Ne zaman
evine gitseniz, AOÇ markalı dondurmanın yanında mutlaka
“Selanik gevreği” ikram eder. Biliyorsunuz Prof.
Yalçın Küçük, şimdilerde Abdullah Gül’le ilgili iddiaları
nedeniyle gündemde. Kendi ürettiği isim-bilim’den yola çıkıp
bir takım iddialar ortaya atmıştı. Abdullah Gül de bunun üzerine,
Yalçın Küçük’e bir mektup yazarak hem iddiayı yalanlamış hem de
sitemde bulunmuştu. Bu mektup vesilesiyle epeydir görüşmediğimiz
Yalçın Küçük’ü aradık. “Mektuba cevap verecek mi?” diye. Henüz
mektubu okumamış. Ama konuşurken ilginç bir ayrıntı öğrendik.
Abdullah Gül’ü mektup yazdıracak kadar kızdıran Yalçın Hoca, meğer
AKP Hükümeti’nin bir diğer Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener’in
Hocasıymış. Abdüllatif Bey, Gazi Üniversitesi’nde doktora yaparken,
Yalçın Küçük’ün öğrencisiymiş. Dikkatli ve meraklı bir
öğrenciymiş. Yalçın Hoca’nın derslerini de hiç kaçırmazmış.
Hayatın garip bir cilvesi
işte.
î Başa
Urartu Armenian Kingdom... -
M.G
![]()
Kulis Ankara
13.06.2005
![]()
![]()
î Başa
Ahmet Hakan Coşkun’un
t-shirtünde; URARTU
ARMENIAN KINGDOM” yazmaktadır.
Türkiye, kaç gündür Erzurum’daki
çirkin olayı konuşuyor. Bugün muhalefet partisi başkanı bile bu
çirkinliği eleştirerek, “böyle bir yasağın ne insani, ne vicdani,
ne de hukuki bir yanını görmek mümkündür” diyor. Hükümet,
sürekli kanayan ve Türkiye’nin ayaklarını bağlayan bu
problemi çözmek için “Toplumsal mutabakat”tan bahsediyor.
Peki bundan alâ mutabakat mı olur? Erzurum’da
bir devlet memuru din karşıtlığının bayraktarlığını yapan bir
muhalefet liderini bile çileden çıkartacak hukuk dışı bir uygulamaya
imza atıyor; ama ne iktidardakilerden, ne asayişi temin etmekle
görevli olanlardan, ne de hukukun üstünlüğünü sağlayacak yargı
mensuplarından çıt çıkmıyor. Yapılması
gereken ilk iş kanun, nizam, ahlâk, kural tanımayan bu tür
eylemcilerin yakasından tutup derhal yargıya teslim etmektir.
Bunu
yapmadığınız müddetçe her gün buna rahmet okutacak haydutluklara
şahit olur, sadece seyredersiniz. Meclis
Başkanı Sayın Arınç,
hürriyetlerin kullanılmasının önündeki engel olarak Anayasa
Mahkemesi’ni görmüş olmalı ki, bir süre önce ortaya bir laf
attı: “Meclis isterse Anayasa Mahkemesi’ni bile
kaldırabilir!” Ondan on beş gün sonra Adalet Bakanı bir
başka açıklama yaptı: “370 milletvekilinin ağırlığı bir tane
mahkeme üyesinin özgül ağırlığının yanında hiçbir anlam ifade
etmiyor!” Bu
bakış açısının ikisi de temelden yanlıştır. Söyleyenler de bunun
yanlışlığını biliyor. Sadece sorumluluktan kaçmak, görevlerini
yapmamaya mazeret oluşturmak için bu tür açıklamalar
yapıyorlar. Bir
yandan kavga ve gerginlik ortamı oluşturmamak için başörtüsü
sorununu çözmekten uzak durduğunuzu söyleyeceksiniz, bir yandan
Anayasa Mahkemesi’ni lağvetmeyi bile göze alacak kadar kavga ve
gerginlik ortamı oluşmasını körükleyeceksiniz. Bir yandan güçlü bir
çoğunlukla iktidar olduğunuzu belirtip Kıbrıs’tan
K.Irak’a kadar ve hatta “egemenliğin devri”ne kadar
bir yığın icraata imza atacaksınız, öbür taraftan “Bir hakimin
reyi 370 milletvekilinin reyinden daha ağırdır” diyeceksiniz!
Böyle şey olmaz. Mesele
Türkiye’yi kimin yönettiği meselesidir. Eskinin taklitçiliği
de, yeninin işbirlikçiliği de çıkar yol değildir. Çare her ikisini
de terkedip özümüze
dönmektedir.

î Başa
Taklitçilik de işbirlikçilik de çıkar
yol değil, çare öze dönmektir
![]()
Milli Gazete Yorum
16.06.2005
![]()
![]()
î Başa
İstanbul valisi Muammer Güler'den şiir
BEN MARDİN'DE İNANCIM
Ben Mardin'im. Şemsi özgürlüğün, Kameri güzelliğin,
Yezit gün batımının, inanç
birlikteliğiyim...
Ben Yahudi Mahallesiyim...
Ben İnancım...
ABD Dışişleri
Bakanlığı’nın düzenlediği program çerçevesinde Türkiye’den getirilen 10 kişilik
medya temsilcileri ABD’yi ziyaret ediyor.
ABD’ye getirilen Türk gazeteciler, mahalli
medya da dikkate alınarak oldukça geniş bir yelpazeyi oluşturuyordu.
İzmir Yeni Asır’dan Mehmet Akyar, Doğan
Haber Ajansı Adana bürosundan Yüksel Eker, Bursa Haber Ajansı’ndan İhsan Boluk,
Radikal’den Cem Erciyes, Hürriyet’ten Uğur Ergan, Aksiyon Dergisi ve Zaman
gazetesinden Erhan Başyurt, Anadolu Ajansı’ndan Göksel Sözer ve CNN Türk’ten
Barçın Yinanç ile NTV’den Uğur Şefkat ile Güldenay Sonumut ABD’ye geldiler.
Washington’da, Pentagon dahil çeşitli
yönetim kademelerinde birifinglere katılan ve KONGRE’yi de gezen Türk
gazeteciler, hafta sonuna kadar incelemelerini sürdürecekler.
Bilindiği gibi, ABD Dışişleri Bakanlığı’nca
yürütülen bir programla, çeşitli ülkelerden, özellikle İslam ve Arap
Dünyası’ndan gazeteciler, ABD’ye getiriliyor.
ABD’deki sistem ve karar mekanizmaları
konusunda bilgilendirme yapılıyor.
Hem yönetimden yetkililer hem de Amerikan
KONGRESİ ve düşünce kuruluşlarından uzmanlarla biraraya gelen misafir
gazetecilere ABD ve dış politikaları birinci elden anlatılıyor.
Bu programların amacı, ABD’nin dünyada
bozulan imajını tamir ve Amerikan aleyhtarlığını gidermeye yönelik.
Amerikalı yetkililer, bütün dünyada hızla
artan Amerika karşıtlığını, kendilerini iyi anlatamamaya bağlıyorlar.
Kamuoylarına yönelik bilgilendirme ve
diplomatik çalışmalar (public diplomacy) için medyanın etkili rolünden
hareketle, çeşitli ülkelerden gazetecileri getirme programlarına çok önem
veriyorlar.
CSIS’TEKİ TOPLANTI
ABD Dışişleri Bakanlığı’nın misafiri olan
Türk gazeteciler dün, Washington’daki temaslarını tamamladılar.
Celeveland’a geçmeden önce de, yani
Çarşamba günü öğleden sonra, CSIS isimli düşünce kuruluşunda bir değerlendirme
toplantısına katıldılar.
Başbakan Erdoğan’ın ABD ziyaretinin hemen
sonrasında ABD’ye gelmiş olmaları, Türk gazetecileri için bir şans ve iyi bir
fırsattı.
Zira Washington’daki temasları sırasında
hem Erdoğan’ın gezisinin, hem de Türk-Amerikan ilişkilerinin genel
değerlendirmesini birinci ağızdan öğrenmek fırsatını buldular.
CSIS’teki toplantı, değerlendirmelerini
anlatma imkanı verdiği için, önemliydi.
Türk-Amerikan ilişkileri konusunda adeta,
geniş ve kapsamlı bir ufuk turu niteliğindeydi.
Türk gazetecilerinin ilişkilerdeki
sıkıntıları ve duygusal gerginlikleri büyük bir vukufiyetle dile getirmeleri,
toplantıya katılan Amerikalı uzmanlarla doyurucu fikir alışverişlerine
girmeleri, Türkiye’nin durumunu ve dış politikasını maharetle anlatmaları her
türlü takdire değerdi.
AMERİKA’YA DEĞİL BUSH’UN YANLIŞ
POLİTİKALARINA KARŞIYIZ
Toplantıda, CSIS Türkiye programı müdürü
Bülent Alirıza’nın ve Los Angeles Times gazetesinden Paul Richter’in
Türk-Amerikan ilişkileri ve medya konusunda kısa birer konuşmasından sonra soru
cevap faslı başladı.
Bu bölümde Başkan Bush’un politikalarını
savunanlar ve Türk-Amerikan ilişkileri üzerinde değerlendirme yapanlar, Amerikan
Musevi Komitesi’nden Barry Jacobs ile Kıbrıs Rum kesimi ve Yunanistan
konularında çalışan düşünce kuruluşu müdürü John Stilidis idiler.
Ayrıca Ulusal Demokrasi Vakfı’ndan Andrew
Finkel de değerlendirmesiyle katkıda bulundu.
Türk gazeteciler, Amerikalılar’ın
açıklamalarına karşı ortak bir tavır sergilediler.
“Türk halkının Amerika’ya ve Amerikan
halkına karşı olmadığını, Bush’un Irak ve terörle mücadele politikalarındaki
yanlışlar ve adaletsizliklerden dolayı bütün dünyadaki insanlar gibi tepki
koyduklarını” dile getirdiler.
Bush yönetiminin, Türkiye’yi dinlememesinin
ve Türk kamuoyundaki endişeleri gidermeye yönelik somut adımlar atmamasının, bu
duygusal tepkileri daha da artırdığına dikkati çektiler.
Eğer ABD, Kuzey Irak’ta PKK teröristlerine
karşı, -hem de sembolik bile olsa- operasyonlar yaparsa, durumun değişeceğini ve
Bush yönetimine kızgınlıkların azalacağını ifade ettiler.
Amerikan Musevi Komitesi’nden Barry Jacobs
“Pentagon’da Türkiye’ye kızgınlığın sürdüğünü, Tezkere oylaması öncesinde ABD
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Myers’in Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi
Özkök’ü arayarak oylama öncesinde İncirlik’ten bazı acil uçuşlara izin
istemesine red cevabı almasının, bu kızgınlıkta büyük payı olduğunu” belirtti.
Türk gazeteciler bu açıklamaya büyük tepki
gösterdiler.
Tecrübeli gazeteci Hürriyet’ten Uğur Ergan,
Jacobs’a şöyle cevap verdi:
-“Tezkere kararının TBMM’de görüşülmeden ve
kabul edilmeden böyle bir istekte bulunulması bile, ABD’nin Türkiye’yi yanlış
değerlendirdiğinin ve rencide ettiğinin açık misalidir.
Eğer Myers, Özkök Paşa’dan böyle bir
talepte bulunduysa ve Orgeneral Özkök de buna hayır dediyse, en doğru hareketi
yapmıştır.
Başka nasıl hareket edecekti?
Türkiye’nin bu konuda karar veren bir
Meclisi var.
AB normlarına göre hareket eden demokratik
bir ülke!
Pentagon ve ABD artık, “generallerle
görüşerek” Türkiye ile iş yapmak alışkanlığını terketmeli.
Türkiye’deki demokratik sistemi ve TBMM’ni
dikkate almayı öğrenmeli!”
AMERİKA’NIN SÖMÜRGECİ POLİTİKALARI
Bursa Haber Ajansı genel yayın müdürü İhsan
Bölük ise şöyle konuştu:
-“Ben Türkiye’nin mahalli bir bölgesinden,
Bursa’dan geliyorum.
Bursa’da kimse Amerikan halkına karşı
değil!
Ama insanlar ABD’nin emperyalist
politikalarına kızgınlar.
Bursa’da Uludağ Üniversitesi var.
Bu üniversiteden Amerika’ya gelmiş, ABD’yi
bilen bilimadamları bile, -ki bunlar Kemalist zihniyetli ve devletçidirler,-
ABD’ye çok kızgınlar.
ABD gönüllü kuruluşlarının ve vakıflarının
işbirliği taleplerini dahi, ardında başka bir maksat var diye reddediyorlar.
Yani her kesim insan, Bush’un
politikalarına kızgınlık içinde.
Yoksa kimse, Amerikan halkına ve ABD ile
müttefiklik ilişkilerine karşı değil!
Zaten medyanın sahibi holding şirketlerinin
yıllardır ABD ile ticari münasebetleri var.
Bunlar niye Amerika’ya karşı olsun? Niye
düşmanlık yapsın?”
TEMCİT PLAVI GİBİ TEZKERE NİYE GEÇMEDİ
Doğan Haber Ajansı Adana Büro Müdürü Yüksel
Eker ise şu değerlendirmede bulundu:
-“Burada çeşitli vesilelerle, 1 Mart
tezkeresinin TBMM’den geçmemesinin ilişkileri derin yaraladığı söylendi.
Bu konu temcit plavı gibi hep önümüze
kondu.
Ama kimse geçmişteki Johnson Mektubu’ndan,
Türkiye’ye 1974’te ABD’nin koyduğu ambargodan falan bahsetmedi.
Bunların ilişkilere verdiği zarara atıfda
bulunmadı.
Türkiye ABD’yi, Irak harekatında herşeye ve
endişelerine rağmen destekledi.
İncirlik’ten yapılan sortiler ve ikmal
meydandadır.
Türkiye’den taleplerinin neredeyse tamamı
karşılandı.
Tezkere olayı, demokratik bir süreçtir.
Hala bunun üzerinde durulması yanlıştır.
‘Yok teyzemin sakalı olsaydı, dayım olurdu’
tartışmalarından bir yere varamayız.
Aile içindeki kavgalar sürerse, boşanma
kaçınılmaz olur.
Dolayısı ile artık bu anlamsız tartışmalara
son vermeliyiz.
Ayrıca biz Pentagon’daki temaslarımız
sırasında, Türk askerine ve Türkiye’ye karşı bir kızgınlık hissetmedik!”
Radikal Gazetesi’nden Cem Erciyes’in
değerlendirmesi ise şöyleydi:
-“Hep ‘1 Mart tezkeresi niye geçmedi’
çerçevesinde oluyor diyaloglar.
Halbuki Türkiye’nin, hem toplum, hem de
yönetim ve Meclisi ile, Irak operasyonu konusunda pek çok endişeleri vardı.
Bunlar izale edilmedi.
Türk halkı bundan dolayı Irak oprasyonunu
bir türlü vicdanen kabul edemedi.
ABD Türkiye’ye ve TBMM’ye yakışıksız
baskılarda bulundu.
Amerikan medyasında çıkan aşağılayıcı
karikatürler, Türk halkını çok rencide etti.
Irak’taki bugünkü karmaşa ve 150 bin
Amerikan askeri, Türkiye’ye endişe kaynağı olmaya devam diyor.
ABD baskı yerine, bu endişeleri giderecek
davranışlara yönelmeli.”
TÜRKİYE VE ABD BİRBİRİNE MUHTAÇ
CNN Türk televizyonundan Barçın Yinanç ise
şunları söyledi:
-ABD’de yönetim üzerinde etkileri olan yeni
muhafazakarlar (NEOCON) denilen grup, ‘Türkiye her isteklerine evet derse’
Türkiye dostular!
Halbuki Türkiye’nin Irak’ta ABD’yi
desteklemesi, ulusal çıkarlarına aykırı.
Yani Irak’ta 2 ülkenin ortak çıkarları
fazla değil.
Derin görüş ayrılıkları ve menfaat
farklılığı bulunuyor.
Ancak birbirimize ihtiyacımız var.
İlişkilerimizi ortak ve örtüşen
menfaatlerimiz doğrultusunda sürdürmeyi öğrenmeliyiz!”
İzmir Yeni Asır gazetesinden Mehmet
Aykar’ın değerlendirmesi ise şöyleydi:
-“Türkiye’de Amerika karşıtlığı konusu
abartılıyor.
Geçmişte Clinton Yunanistan’a gitti.
Bombalı, patlamalı protestolarla
karşılandı.
Ama Bush Türkiye’ye geldiğinde, Irak
politikalarından dolayı kendisine kızgınlık olduğu halde, Atina’daki gibi
olmadı.
Yani aleyhtarlık abartılıyor.
Türk askerinin kafasına çuval geçiren ABD
değil de bir başkası olsaydı, ortalık toz dumana dönerdi.
Aleyhtarlık ve karşıtlık neymiş o zaman
görülürdü.
Türkiye, ABD’ye ve Amerikan halkına değil,
Bush’un politikalarına karşı!”
Aksiyon dergisi ve Zaman gazetesi
temsilcisi Erhan Başyurt ise ABD’nin demokrasi konusundaki çifte standartlarına
ve çelişkilerine dikkati çekerek şöyle konuştu:
-“Genişletilmiş Ortadoğu Projesi
çerçevesinde demokrasi ihracından, insan haklarından, reformlardan
bahsedeceksin.
Öte yandan Suudi Arabistan’dan Mısır’a,
Orta Asya’ya dikta rejimlerle işbirliğine gireceksin.
Böyle çelişki olur mu?
ABD niye öncelikle Suudi Arabistan ve Mısır
gibi yakın müttefiklerine demokrasi getirmek için baskı yapmıyor?
Varsa yoksa Suriye ve İran..
Halbuki Türkiye’nin İran ve Suriye
konusunda ABD ile yaklaşım farkları var.
Bu ülkelere politikaları konusunda ABD
Türkiye’yi ve dünyayı ikna etmeli!
Sen Süleymaniye’de askerin kafasına çuval
geçireceksin.
Bunlar özel suikast timi diyeceksin.
Sonra da serbest bırakıp özür dileyeceksin.
Böyle tutarsızlık ve yanlışlar yapılır mı?”
NTV’den Güldenay Sonumut ise ilişkilerde
yeni sayfa açmak konusunda şunları söyledi:
-“Bu kısa ziyaretimiz sırasında her yerde
‘geleceğe bakalım, yeni sayfa açalım, geçmişe takılmayalım’ dendi.
Ama benim de Türk halkının da hala
kafasında endişeler ve soru işaretleri var.
PKK Kuzey Irak’tan Türkiye’ye saldırılarını
artırırken, Kuzey Irak’ta bağımsız Kürt devleti yapılanması varken, ABD
Türkiye’yi adeta cezalandırır gibi hareketsiz kalırken, bu soru işaretleri ve
endişeler giderilmeden nasıl yeni bir sayfa açılabilir?
..........
Washington’u ziyaret eden Türk
gazetecilerinin değerlendirmeleri özetle işte böyle.
Türk-Amerikan ilişkilerindeki duygusal
gerginliklerin giderilmesi için bu tip ziyaretlerin ve medya temsilcilerinin
yerinde, birinci elden bilgilendirilmesinin önemi elbette büyük!
Ama bu faaliyetler, sadece propagandaya
yönelik olmamalı.
Karşı görüşler ve dile getirilen hususlar
muhakkak dikkate alınmalı.
Özellikle Amerikan yönetimi yetkilileri
uygulayacakları politikaları, “tek başına”, “ben ne dersem o!”, “ya benden
yanasın ya da karşımda” dayatması yerine, müttefiklerini gerçekten dinleyerek
oluşturmalı.
Uygulamaları da “birlikte” ve “destek
sağlayarak” yapmalı.
Aksi halde bu tip bilgilendirme çalışmaları
amacına ulaşamayacaktır.
Nitekim programa katılan bir gazeteci
arkadaş bize aynen şu değerlendirmeyi yaptı:
-“Gelip 3 gündür çeşitli brifinglere
katıldıktan sonra memlekete, Bush yönetimine daha kızgın ve Amerika’nın
adaletsiz uygulamalarına karşı daha bilenmiş olarak dönüyorum!”
Dolayısı ile şimdi Amerikan yönetiminin,
“ben nerede yanlış yaptım ve yapıyorum?” muhasebesine yönelmesinin ve
politikalarını adaletsiz uygulmalardan, çifte standartlardan arındırmasının tam
zamanı!
Haberleşme ve yorumlarınız için : Fax:
00.1.301.670.8519 E-mail: [email protected]
î Başa
JACOBS: PENTAGON ÖZKÖK’ÜN HAYIR
CEVABINA ÇOK KIZDI
î Başa ERDOĞAN'IN BUSH'U ZİYARETİ SIRASINDA ORTAYA ÇIKAN SİNEK YOKSA BİR ROBOT MUYDU?... - Yeni Şafak - 17 Haziran 2005 NASA tarafından geliştirildiği anlatılan ‘sinek görünümlü robot’, hiç dikkat çekmeden bir çok hassas yere sızabiliyor. Bir ‘nano tekmoloji’ ürünü olan bu sinek uzak bir noktadan kontrol edilerek, gerek ses, gerek görüntü ve gerekse acımasız bir suikast silâhı olarak kullanılabiliyor. 17 Haziran 2005 Cuma 09:33
|
|
TAHA KIVANÇ (FEHMİ KORU) - YENİ ŞAFAK
Bizim sinek aslında robot muydu?
Dün, bir gazetede, ‘Da Vinçi Şifresi’ eseriyle ünlenen
Amerikalı romancı Dan Brown’un konu edildiği bir haber görüp habere kaynaklık edenin ‘İhanet Noktası’
adıyla Türkçeye de çevrilen romanı olduğu anlayınca, “Hah” dedim içimden,
“Atsineği konusunun şifresini çözecekler...” Hayal kırıklığımı mâzur
görünüz; haberde çok farklı bir ayrıntıya yoğunlaşmıştı gazete...
Romanı ilk çıktığında okuduğum halde ‘sinek’ ile ilgili
ayrıntıyı unutmuşum, genç bir gazeteci dostum o noktaya dikkatimi çekti.
Brown, o romanında, ABD başkanının odak noktası olduğu bir entrikayı
anlatır. Dostumun gönderdiği notu beraberce okuyalım: “Beyaz Saray'daki
‘atsineği’ni yakın tâkibe almanız ve sineğin oraya nasıl girmiş
olabileceğini sorgulamanız ilgimi çekti. Aklıma, hemen, Dan Brown'un yeni
kitabı ‘İhanet Noktası’nda yer alan teknoloji geldi.
”Yazar, romanında, ABD Başkanı'na bağlı özel bir birliğin
(Delta Force) operasyonlarını anlatırken, gizli operasyonlarda kullanılan
bir sinek dikkat çekiyor. NASA tarafından geliştirildiği anlatılan ‘sinek
görünümlü robot’, hiç dikkat çekmeden bir çok hassas yere sızabiliyor. Bir
‘nano tekmoloji’ ürünü olan bu sinek uzak bir noktadan kontrol edilerek,
gerek ses, gerek görüntü ve gerekse acımasız bir suikast silâhı olarak
kullanılabiliyor.
”Kitabın ilk sayfasında yer alan yazar notunda, ‘Romanda
anlatılan ve bahsi geçen tüm teknolojilerin gerçek olduğu’ dile
getirilince ‘atsineği’ olayını başka bir pencereden yorumlamak ve yeni
teoriler üretmek kaçınılmaz diye düşünüyorum.Ne dersiniz? O sinek, o odada
gizli bir operasyon için bulunabilir mi?”
İlginç, değil mi? Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Beyaz
Saray’daki görüşme sırasında vızıldayıp duran bir atsineğini öldürdüm
sanadursun, aslında çok farklı amaca hizmet etmek üzere üretilmiş bir
‘robotu’ yok etmiş olabilir, Dan Brown’a göre... Sineği çöp kutusuna
atacak yerde cebine koyup Türkiye’ye getirseydi keşke...
Bu romancılar, hiç değilse zamanımızda ilgiyle okunan
romanlar yazanlar, muhayyilesi geniş insanlar... Onlar sayesinde, daha
önce tozlu raflarda unutulmaya terk edilen tezlerden haberdar oluyoruz.
‘Da Vinçi Şifresi’ öyle bir romandı; 1980’lerin başında önce BBC için
çekilen bir belgeselde işlenmiş, daha sonra bir kitapta belgeleriyle
sergilenmiş bir tezi, bitirmeden elden bırakılmayacak heyecanlı bir
gerilim romanına dönüştürdü Dan Brown... Katolik Kilisesi’ni hoplatan bir
romana hem de...
‘İhanet Noktası’ da pek çok yönüyle zihin açıcı bir
romandır.
Benim Dan Brown imzalı romanlara merakımı bilen bir dostum,
iki ay kadar önce, Hindistan’daki gazetelerden birinde çıkan bir haber göndermişti. Habere göre, Brown’ın yeni çıkacak
romanı ‘The Secret of the K-word’ (K-sözcüğünün esrarı) adını
taşıyormuş... Roman, Hindistan ile Pakistan’ı birkaç kez savaşın eşiğine
getiren Keşmir sorunu üzerineymiş... Gazete, “Brown, bu romanında,
Keşmir’in yıllarca önce Hindistan tarafından ABD’ye bırakıldığını ileri
sürüyor; bunun için de Kabbalistik yöntemler kullanıyor” diyor...
İnternette üç ayrı sayfa halinde verilen haberin ikinci
sayfasını okurken, “Bunda bir iş var” dememe kalmadan, üçüncü sayfaya
geçtiğimde, “Bu, bir 1 Nisan şakası” uyarısıyla karşılaştım... Ünlü olmak
ve farklı şeyler yazmak, yazarların başına böyle tatlı belâlar da
getirebiliyor işte...
Acaba Amerikalı romancı gelecek eserinde nasıl bir
entrikayı işleyecek? Beklenen, romanın, CIA merkezinde bulunan bir bronz
tablet üzerindeki şifreli mesajla ilgili bir tez etrafında geçmesi...
Mesaj dört duvar üzerine kazılmış ve ne olduğunu bilen yok. İlk üç duvarda
anlatılanları yıllar süren araştırmalar sonucu çözmüş istihbaratçılar;
ancak gerçeğin bütünü keşfedebilmek için dördüncü duvarın da okunabilmesi
şart. Oysa, ülkenin en mâhir ‘kripto’ çözücüleri, kafalarını ve gelişkin
bilgisayarları kullanarak yıllardır üzerinde çalışıyorlar, bunu
başaramadılar.
İlk üç duvarı okuyanlar, CIA karargâhının bir yerinde bazı
önemli gizlerin saklandığına işaretler bulmuşlar, bir de “Bunu bir tek WW
biliyor” tespitiyle karşılaşılmış... ‘WW’ bir ara CIA direktörlüğü yapmış
William Webster... O tabletleri yapan heykeltraş Jim Sanborn, duvarlara
kazıdığı şifrenin ne anlama geldiğini bir kâğıda yazıp zarf içerisinde
Webster’e teslim etmiş... “Ancak” diyor konuyu yakından izleyenler, “O
kâğıtta bile gerçeğin bütünü bulunmuyor...” Sanborn hayatta, ama şifrenin
çözümüne yardımcı olmaya yanaşmıyor...
İhanet Noktası’nda, Brown, Oval Ofis’te bulunan başkanlık
mühründeki kartalın savaş ve barış durumuna göre yön değiştirdiğini bir
ayrıntı olarak anlatıyor. Savaş durumunda oklar bulunan pençe, barış
durumunda ise zeytin dallı pençe yönünde duruyormuş mühür... ‘Krypto’ adlı
şifreli duvar da, meraklısı yıllar öncesinden bilse bile, geniş kitleler
tarafından Dan Brown onu Da Vinci Şifresi romanının kapağına yerleştirdiği
için fark edilmişti zaten... Tayyip Erdoğan ile Türk heyeti Oval Ofis’te
Bush ile görüşürken Abdullah Gül’ün öldürdüğü de pencereden tesadüfen
girmiş şaşkın bir sinek değilse, Dan Brown’un romanında gerçekmiş gibi
anlattığı nano teknoloji ürünü bir ‘robot’ olabilir (mi?)
Öf, içime daralma geldi vallahi...
|
|
| ||||||||||||||
| |||||||||||||||
î Başa D-8’in bir tarım uçağı! Milli Gazete Prof. Erbakan’ın kurulması için öncü rol oynadığı D-8’in çok büyük projelerinden biri olan “tarım uçağı üretme” görevini Türkiye yüklenmişti. Ne oldu bu uçak? Türkiye tarım uçaklarını niçin hâlâ dışardan satın alıyor? Onlara ne kadar ödüyor? Öteden beri G-8 deyince aklıma “borçlu ülkeler” gelir, bir de G-8’in karşısında fikirsel öncülüğünü Endonezya Cumhurbaşkanı Prof. Yusuf Habibi’nin yaptığı ve Başbakanlığı döneminde Prof. Necmettin Erbakan’ın kurulmasında aktif rol oynadığı D-8’ler gelir. G-8 zenginler. D-8 fakirler. Prof. Necmettin Erbakan’ın Almanya’dan arkadaşı olan ve Fatih Erbakan’ın nikâh şahitliğini de yapmış Prof. Yusuf Habibi, “Developing 8 Countries” (gelişmekte olan 8 ülke) adını verdiği bu örgütün kurulmasını “düşmanlık, çatışma, nefret, savaş, kıskançlık” üzerine düşünmemişti. Prof. Erbakan’ın kurulması için öncü rol oynadığı D-8’lerin amacı, “G-8’le diyalog ortamı yaratmak” ve Erbakan’ın sayısız defa dile getirdiği gibi “İslam dünyası ile kalkınmış batı arasında barışçı bir köprü” oluşturmaktı. D-8 1997’de kuruldu. Sonuç ne oldu? Erbakan hükümeti iktidardan gidince D-8’in adı bile duyulmaz oldu. 8 yıl geçti. Kadere bak! Bu kadar olur. D-8’in 1997’deki kurucularının hepsi iktidarlarını yitirdi. İran Cumhurbaşkanı Rafsancani gitti... Pakistan Başbakanı Navaz Şerif darbeyle koltuğundan oldu, Bangladeş Başbakanı Şeyh Hasina darbeyle devrildi. Kuruluşta Nijerya adına imza atan Enerji Bakanı öldürüldü. Malezya’da ekonomik kriz oldu Mahattir Muhammed de devrildi. Mısır Devlet Başkanı Mübarek zaten D-8’in kurulmasına olumlu bakmıyordu, kuruluş törenine kendisi gelmemiş, Başbakanı Kemal Ganzuri’yi göndermişti. Kemal Ganzuri de görevinden alındı. Endonezya adına D-8’e imza atan ve 25 yıldır ülkenin başında bulunan Suharto da “darbe mi seçim mi” belli olmayan bir şekilde kim vurduya gitti, düştü. Türkiye Başbakanı Erbakan da 28 Şubat ittirmesiyle istifa etti. Erbakan’ın Başbakan olduğu dönemde Devlet Bakanı olan şimdiki Dışişleri Bakanı Abdullah Gül de “Kıbrıs’tan ve D-8’den sorumlu bakan olarak” yer alıyordu. Abdullah Gül, geçen üç yıl içinde “D-8 oluşumuna” hiç yakın durmadı. D-8’in kuruluş günü olan 15 Haziran’ı bugüne kadar Erbakan’ın da katılımıyla ESAM (Ekonomik Sosyal Araştırmalar Merkezi) kutladı. 3 yıldan beri D-8’e uzak duran Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün bugün kurucu ülkelerin büyükelçilerine bir yemek vereceği yazılıyor. D-8 çok büyük projeler demeti geliştirmişti. Projeler demetinden sorumlu Doç. Dr. Sedat Çelikdoğan’dan aldığım bilgiye göre bu projeler içinde “tarım uçağı üretme” görevini Türkiye yüklenmiş, TAI bu uçağı yapmış, deneme uçuşlan da başarıyla sonuçlanmıştı. İran, Pakistan, Malezya, Endonezya da “Türkiye’nin ürettiği bu tarım uçağını satın alabileceklerini” açıklamıştı. Ne oldu bu uçak? Niçin üretimine geçilmedi? Türkiye tarım uçaklarını niçin hâlâ dışardan satın alıyor? Onlara ne kadar ödüyor? 15.6.2005 / NECATİ DOĞRU / VATAN | |||||||||
Gerçeklerin bir gün mutlaka ortaya çıkmak gibi bir âdeti vardır. Eskiler boşuna “Kalmasın Allah’ım âlemde hiçbir hakikat nihân (gizli)” dememişler... Bu evrensel kuralın son örneği şimdilerde ABD’de yaşanıyor.
Haberi gazetelerde ve televizyonlarda izliyor olmalısınız; Hürriyet ve Milliyet verdi, kanallarda da göründü. Gene Hackman’ın başrol oynadığı 1988 yapımı ‘Missisipi yanıyor’ filminde işlenen gerçek bir olay 40. yıldönümünde aydınlatıldı. Zenci-beyaz ayrımının en keskin yaşandığı 1960’lı yılların başında, ayrımcılığın en yaygın olduğu Missisipi eyaletinde, bir zenci ile birlikte eşit haklar savuncusu iki beyazı öldürten Ray Killen bugünlerde yargılanıyor. Beyaz ırkın üstünlüğüne inanan Ku Klux Klan (KKK) liderlerinden 80 yaşındaki papaz Killen 40 yıl öncenin hesabını veriyor...
Gazeteler ve televizyonlar ‘şimdi’ olanı veriyorlar, ama iki sorunun cevabını arayana rastlanmıyor: Nasıl olmuş da üç kişinin öldüğü bir kanlı olayın azmettiricisi adaletin elinden yakasını kurtarabilmiş? İlk soru bu. İkinci soru ise daha kolay: Nasıl olmuş da unutulmaya terk edilmiş cinayetler 40 yıl sonra yeniden gündeme girmiş?
Bu sorular size de önemli gelmiyor mu?
Önce ikinci sorudan başlayayım. Ray Killen’in KKK lideri olarak Missisipi eyaletinde dehşet kasırgası estirdiği günlerin dosyasının şimdi açılmasını bir gazeteciye borçluyuz. O gazetecinin adı Jerry Mitchell... Yeniden açılan Killen’e ait dosya Mitchell’in ilk gazetecilik başarısı da değil...
Medgar Evers adlı zenci insan hakları savunucusu 1963’te uzaktan açılan bir ateş sonucu öldürülmüştü. Clarion-Ledger muhabiri Mitchell, 1989 yılında belgelere dayalı bir dizi haberiyle dâvânın yeniden açılmasını ve Byron De La Beckwith’in cinayet suçuyla yargılanıp mahkum olmasını sağladı.
Baptist Kilisesi papazı Killen’in adalet önüne çıkartılması ise Mitchell’in son başarısı... ABD’nin en itibarlı gazetecilik ödülü olan Pulitzer’e aday gösterilmesini sağlayan bu başarı, Michell’in, yaşadığı eyaletin karanlık geçmişine yaptığı tehlikeli yolculuğu ısrarla sürdürmesinin bir sonucu. Amerikalı gazeteci çevreden aldığı tehditlere rağmen işini yapmaktan geri durmuyor; eyaletin karanlık tarihinde kirli bir rolü bulunan Clarion-Ledger gazetesi de, geçmiş günahlarını affettirmek için, Mitchell’e destek çıkıyor...
1989’da ‘Missisipi Yanıyor’ filmini izleyene kadar ekmeğini kazandığı eyaletin karanlık tarihinin tam farkında değilmiş Mitchell; bu bilgileri edindiğim American Journalism Review (AJR) dergisi (Nisan/Mayıs 2005), bakışını filmin değiştirdiğine işaret ediyor. O yılı insan hakları ile ilgili haberlere eğilerek geçirmiş Mitchell ve ilgisi karanlık döneme ait belgelere ulaşmasını sağlamış...
Başarıyı getiren yola hiç de karmaşık olmayan bir biçimde girmiş Clarion-Ledger muhabiri. Telefonu çalmış bir gün ve tanıdık bir ses, “Jerry, koş bana gel” deyivermiş... Jerry Mitchell gittiği yerden 2400 sayfayı bulan ‘gizli’ belgelerle ayrılmış... Belgelerde yazılı gerçeklerin peşine düşen muhabir, ısrarlı tâkibi sonucu, geçmişteki kanlı olayların halen yaşayan fâillerini sergilemeye başlamış...
Burada durup yukarıdaki sorulardan ilki olan “Nasıl olmuş da üç kişinin öldüğü bir kanlı olayın azmettiricisi adaletin elinden yakasını kurtarabilmiş?” sorusuna cevap arayabiliriz. Bu sorunun cevabı pek çok başka ülkedeki benzer olaya da ışık tutabilir. KKK adlı ‘ırkçı’ kuruluşun kanlı faaliyetlerini, bu tür eylemleri izlemekle görevli ‘Missisipi Eyaleti Egemenlik Komisyonu’ örtbas etmekteymiş... Eyalette olan-biten her şeyi yakından izleyen, kimin hangi yasadışı eylemi işlediğinden haberdar olan komisyon bu bilgileri dosyalayıp durmuş... Ancak, cinayetler mahkemelik olduğunda perde gerisinden devreye girip fâillerin ceza almasını önleyen de yine aynı komisyonmuş...
Beckwith dosyası sözgelimi, mahkemeye gittiğinde, komisyon başkanı vali Ross Barnett kâtilin avukatlarına gizlice yardım etmiş; jüri iki kez karara varamayınca dâvâ düşüp kâtil de yakayı kurtarmış... 1989’da dâvânın yeniden açılmasına karar verilmiş. Jerry Mitchell, “Ya yine aynı durum olursa, ya jüri yeniden karara varamazsa” endişesi içindeymiş... Jüri bu defa, yani neredeyse 40 yıl sonra, KKK üyesi Beckwith’i ‘suçlu’ bulmuş...
Yargılanması yeni başlayan papaz Killen de muhtemelen aynı âkıbeti yaşayacak... İki dâvâ arasında Sam Bowers ve Deavours Nix adlı ‘derin eyalet’ tarafından kollanmış iki Klan mensubu daha adalet önüne çıkıp mahkum olmuş. Nix mahkemeye tekerlekli sandalye ve ağzında oksijen tüpüyle gelip kendine acındırmış; Mitchell yargıcın acıdığı için serbest bıraktığı adamı izlemiş ve iki hafta sonra turp gibi golf oynarken çekilmiş bir fotoğrafını basmış gazetesine. Altında “Klan mensubu cezaevi için çok hasta, ama golf için değil” yazıyormuş fotoğrafın...
Üç küçük kız çocuğunun ölümüne sebep olan bir bombalama olayının fâili Bobby Cherry adlı başka bir Klan mensubu, mahkemede, “Ben o saatte televizyonda güreş izliyordum” dediği için yırtmış... Mitchell, 15 Eylül 1963 tarihinde televizyonda güreş programı olmadığını tespit etmiş; Cherry de müebbet almış yeniden açılan dâvâdan...
Bu konu biraz daha üzerinde durmayı hak ediyor...
BAYRAM
KAYGUSUZ
Irak'ta ABD denetimindeki silah depolarının boşaltılmasıyla ilgili haberleri hatırlayan vardır. O zaman bu depoları direnişçilerin boşalttığı iddia edilmişti. Herkes silahlara ne olduğunu sorguladı ancak cevap bulamadı. Ana soru şuydu: Saddam rejimi devrildikten sonra Irak ordusuna ait silahlara ne oldu? Uçaklara, tanklara askeri mühimmata, en önemlisi de füzelere?...
Şimdi anlıyoruz ki, bizzat ABD istihbaratı ve silah tüccarları, silah ve mühimmat depolarını boşaltıp öldürülen Dale Stoffel'in organizasyonuyla satmış. Ancak hâlâ Irak ordusuna ait silahların, mühimmatın ve füzelerin nerelere satıldığı konusunda net bilgiler yok. İşgal sonrası birkaç füze ile kuma gömülü birkaç tanktan başka hiç bir şey bulunamadı ya da silahlar birileri tarafından gizlendi.
Stoffel'in öldürülmesi, bu silahların akıbeti hakkında önemli ipuçlarına ulaşmamıza yaradı. İşgalin gölgesinde nasıl bir mafya ağının oluşturulduğunu, istihbarat mensuplarının ve bazı başkentlerdeki siyasetçilerin, işadamı kılığındaki mafya mensupları ve silah kaçakçılarıyla ne tür kirli ilişkiler kurduklarını, belli güçler arasında nasıl bir paylaşım savaşı yaşandığını, istihbarat örgütleri ve mafyanın direnişçi adı altında ne tür örgütleri beslediklerini az da olsa görebilme şansı yakaladık. Peki Stoffel öldürülmeseydi ne olacaktı? Bu kanlı ilişkiler ağını ortaya çıkaracak bir başka olayı bekleyecektik. Dün kaldığımız yerden devam edelim:
CIA adına silah ticareti yapan Stoffel, Irak'ın her alanında var. Hükümet binalarının inşasından askeri üslerin yapımına, silah ticaretinden özel güvenlik şirketlerine kadar. "Contarctor" kelimesinin ne anlama geldiğini merak edenlerin Stoffel'e bakmaları yeterli.
Stoffel, ABD Dışişleri Bakanlığı"na yazdığı mektupta;
Kendisine ait Wye Oak şirketinin Irak Savunma Bakanlığı ile anlaşma yapması konusunda izin istiyor. Ayrıca, "hurda" olarak tanımlanan Irak ordusuna ait mühimmatın ABD kontrolü altında olduğunu, şirketinin bu işi ABD ordusuyla işbirliği içinde yapacağını, bu mühimmatın Fransa, Rusya ve Çin malı olduğunu, bir miktar ABD ve İngiliz ürününün de bulunduğunu, anlaşmaya dahil olan mühimmatın 500 milyon dolar değeri olduğunu belirtiyor. (Stoffel Irak Savunma Bakanı Hazim Şahlan'a yazdığı mektupta ise, mühimmatın değerinin 1 milyar dolar olduğunu söylüyor! Hazim Şahlan, İyad Allavi, Ahmet Çelebi ve Kürt gruplarla da ayrı ayrı anlaşmalar yapıyor)
Mektupta şirketinin Dışişleri Bakanlığı'nın izni olmadan iş yapmayacağını, anlaşma kopyalarını göndereceğini, Dışişleri'nin önerdiği şirketlerle işbirliği yapacağını, ABD vatandaşları kullanılmayacağı ve bir ABD vatandaşının değil Irak Savunma Bakanlığı'nın kâr etmiş görüleceği için hukuk ihlalinin olmayacağını, işbirliği yapılan yabancı şirket ve arabulucuların gizli kalacağını belirterek onay istiyor. Şirketinin 2007'ye kadar böyle bir anlaşma yapmaya ruhsatı olduğunu belirtiyor ve kayıt numarasını da 592 olarak veriyor. Bu mektup sadece yapılan işin şekil şartlarını yerine getirmeye yönelik. Zira hem ABD yönetimi hem de Bush ailesi haberdar. Çünkü olayın merkezinde onlar var, Stoffel onlar adına hareket ediyor.
Stoffel'in Irak içinde ortaklarının Çelebi, Allavi, Talabani, Barzani, İran lobisi olduğu, dışarıda ise Kuveyt, İsrail, İran ve Ukrayna ile birlikte bu işi yürüttüğü öne sürülüyor.
ABD PKK'yı mı silahlandırıyor?
Stoffel'i öldürdüğünü açıklayan Iraklıların iddiaları şöyle:
1- Füzeler, füze motorları, uçaklar büyük kargo uçakları ile götürüldü ve kayıplara karıştı.
2- 100 konteyner dolusu mühimmat Ürdün ve İsrail'e götürüldü.
3- Büyük miktarda mühimmat Iraklı Kürt grupların kontrolünde çalışan silah kaçakçıları tarafından Irak'ın kuzeyine ve Türkiye'ye götürüldü. (Türkiye'ye sokulan C-4'ler bu partinin içinde miydi ve ne amaçla Türkiye'ye sokuldu? Kimler ne için hazırlık yapıyor? CIA mensubu Stoffel'in bilgisi dahilinde yapılan bu transferi "Türkiye-ABD ilişkileri ve PKK" çerçevesinde değerlendirmek gerekmiyor mu? Türkiye'de iç savaş mı tezgahlanıyor?)
2- Bu transferlerin hepsi Stoffel'le işbirliği içinde yapıldı.
3- Büyük miktarda mühimmat İranlı gruplar, Bedir Tugayları ve Dava Partisi tarafından kaçırıldı. Bunun için Munteriya ve Shlamcha sınır kapıları kullanıldı. Askeri fabrikalar bile sökülüp götürüldü.
Şimdi bir anlaşmanın maddelerini vereceğim: Geçen yıl Gazi (İyad) Allavi, Dale Stoffel, Muhammed el Çelebi ve Türkiye'den bir isim-X) arasında yapılan ve Irak'ın askeri varlığının satışıyla ilgili ortaklığı içeren anlaşmanın metni:
Yukarıda adları yazılan kişilerin hepsi bay Stoffel'in askeri teçhizatı organize etmesi için Irak Savunma Bakanlığı'na bağlı şirketin tek temsilcisi olarak atanması konusunda anlaşmışlardır.
1- X (Türk vatandaşı) Stoffel aracılığıyla "Newco" isimli bir şirket kuracak ve bu şirket sözleşmeleri yapacaktır.
2- "Newco" firması, Stoffel aracılığıyla, Irak Savunma Bakanlığı ile iş yapan tek şirket olacaktır.
3- "Newco" her işin bitişinde yüzde 10 pay alacaktır.
4- Sözleşmeler "Newco" partnerleri arasında imzalanacaktır. Bunun içeriği de Memorandum'da belirtilmiştir.
5- Karların yüzde 50'si idari harcamalar olarak Newco'ya verilir.
6- Kalanın yüzde 60'ı yani toplam karın yüzde 30'u Stoffel'in payıdır.
7- Taraflar memorandumun içeriğinin çok gizli tutulması konusunda anlaşmaya varmışlardır ve hiçbir koşulda ifşa edilemez ve yayımlanamaz.
Bu gizli anlaşma çerçevesinde ne kadar mühimmat nerelere sevk edildi? Ne tür işler yapıldı? Hangi ihaleler alındı? Irak'taki hangi ABD üssünden bu ticaret yönlendirildi? Bakır ve pirinç (metal) adı altında Türkiye'ye getirilen ve piyasa değeri 350 milyon dolar olan 70 bin ton malzemenin bu anlaşmalarla bir ilgisi var mı? Stoffel'le e-mail yazışmaları olan işadamının (bir başka X) bu kirli ticarette bir rolü var mı? Lübnanlı arabulucular gibi, bu ekibin Türkiye için de uzantıları var mı?
İkinci Dünya Savaşı'nda Alman altınlarının trenlerle taşınması gibi, Irak'ın bütün zenginliklerini yağmalayan, Bush'un Irak'taki temsilcisi tarafından yönetilen bu ekibin çalışmaları Türkiye'de kimseyi ilgilendirmiyor mu? PKK'nın Türkiye'ye soktuğu C-4'ler bu operasyonun ne kadarını oluşturuyor?
Cuma günü devam edeceğiz….