ANA SAYFA

GÜNCEL İNDEKS

 

 

- İsrail’i boşaltalım! - Hakan Albayrak 
  ² kriz sayesinde birçok Arjantinli Yahudi, 3-5 bin dolarlık rüşvetlerle İsrail’e çekilebildi.
  ² Sonra bu İsrail aşığı devlet reisinin yardımıyla yoksul ve dünyadan habersiz yerlilerin köylerinde tezgâh kuruluyor; "yeryüzündeki cennet"in güzellikleri anlatılıyor; "İsrail’e gelin, âbâd olun" deniliyor; para vaat ediliyor; kısacası yerliler kafalanıyor ve kısa bir Yahudiliğe geçiş töreninden sonra Filistin topraklarına naklediliyor…
- Mashadov’un siyasetini takip edeceğim - Sadullayev - Milli Gazete
- Selahaddin Eyyubi'nin Tarihe Dersi I - Ali Haydar Aksal - Milli Gazete 
- Selahaddin Eyyubi'nin Tarihe Dersi -II- Milli Gazete
- Ermeni Meselesi ve Lozan - Afet Ilgaz 
  ² “Canım İngilizler ve Fransızlar bu adamları kendi menfaatlerinde, kendi işlerinde kullanmışlar. Bu suretle kırdırmışlar. Şimdi bu adamlar için yurt istemeye kendilerinde ahlaki (!) bir mecburiyet görüyorlar. Ermeniler o vakitler vaadlere inanmışlar.”
- Nihat Genç’in debisi Milli Gazete
- Amerika Mehmet Şevket Eygi
  ² Birtakım Türkiyeli sorumlulara talimat verilmiş,
- Cep Telefonu Aldım Mehmet Şevket Eygi 
 
 
 
Hakan Albayrak


î Başa
İsrail’i boşaltalım! - Hakan Albayrak 
Hakan Albayrak
13.06.2005

İsrail Başkasabı Ariyel Şaron, 3 yıl önce Kudüs’te düzenlenen bir Dünya Siyonist Kongresi’nde şöyle bir laf etmişti: "İsrail’e acilen 1 milyon yeni göçmen getiremezsek, Siyonist proje tehlikeye girebilir."

Gazze ve Batı Şeria’daki 4-5 milyon Filistinlinin yanı sıra, İsrail’in resmi sınırları dahilinde de 1 milyonu aşkın Filistinli yaşıyor.

Haber-manipülasyon ajanslarının "İsrailli Araplar" diye andığı topluluk var ya; işte onlar.

Şimdilik İsrail nüfusunun yaklaşık yüzde 15’ine tekabül eden bu topluluk, sürekli çoğalıyor.

Habire çocuk yapıyorlar.

Yahudilerin kahir ekseriyeti ise dünya nimetlerine yeni ortaklar istemedikleri için çocuk yapmaktan imtina ediyorlar.

Siyonist rejim bu demografik sorunu nasıl çözecek?

Millete zorla çocuk yaptıramayacağına göre, mütemadiyen Yahudi nüfus ithal edecek.

Bunun için her fırsatı değerlendirecek, önüne fırsat çıkmazsa fırsatı kendisi oluşturacak.

Arjantin’deki ekonomik krizin arkasında Siyonistlerin olduğu söyleniyor; bilemiyorum, ama bu krizden istifade ettikleri kesin.

İkinci İntifada başladıktan sonra İsrail’e göç kesilmişti;

î Başa
kriz sayesinde birçok Arjantinli Yahudi, 3-5 bin dolarlık rüşvetlerle İsrail’e çekilebildi.

Bir de Perulu Yahudiler var.

‘Kızılderili Yahudiler’!

Nasıl mı oluyor bu?

Şöyle oluyor:

Yahudi olan eşinden dolayı İsrail’e damardan bağlılık hisseden bir siyasetçi, Peru’nun başına geçiriliyor.



î Başa
Sonra bu İsrail aşığı devlet reisinin yardımıyla yoksul ve dünyadan habersiz yerlilerin köylerinde tezgâh kuruluyor; "yeryüzündeki cennet"in güzellikleri anlatılıyor; "İsrail’e gelin, âbâd olun" deniliyor; para vaat ediliyor; kısacası yerliler kafalanıyor ve kısa bir Yahudiliğe geçiş töreninden sonra Filistin topraklarına naklediliyor…

"Bu kadarı da olmaz canım!" demeyin; resmen oluyor!

Göçmenlerin damarlarında akan kanın Yahudi kanı olup olmaması artık hiç ilgilendirmiyor Siyonistleri.

Arap olmasınlar, Filistinli nüfusunun bastırılmasında İsrail’in işine yarasınlar, yeter.

Eski Sovyet cumhuriyetlerinden getirilen "Yahudiler"in birçoğu da aslında Yahudi filan değil.

Siyonistler, Rusya, Ukrayna veya Belarus’ta çektikleri yoksulluktan kurtulmak için "Ben Yahudi’yim" veya "Babaannem Yahudi’ydi" diye yalan söyleyip İsrail’e müracaat edenlerin göç taleplerini de hiçbir incelemeye-araştırmaya tabi tutmadan kabul etti.

Yalan söylediklerini bile bile İsrail vatandaşlığı verdiler onlara.

Önemli olan, Filistinlilere bir darbe daha vurulmasına yaramalarıydı.

Fakat, İsrail’deki Rus Enformasyon ve Kültür Merkezi’nin halkla ilişkiler koordinatörü olan Valery Novoselsky’nin geçen Cumartesi günü bu köşede yayınlanan mektubundan da anlaşılacağı üzere, hesap tutmadı.

Rusya, Ukrayna ve Belarus kökenli İsrail vatandaşlarının önemli bir kısmı, açıkça "Biz Yahudi değiliz" diyor.

Dahası, Yahudilerin ırkçı olduğunu, kendilerine ayrımcılık uyguladığını söylüyorlar.

Valery Novoselsky: "Ben onların ırkçılığını kendi tenimde hissettim. Bize tepeden bakıyorlar, bizi insan yerine koymuyorlar. Filistinlileri nasıl gördüklerini varın siz hesap edin."

İsrail şovenizmine o kadar tepkililer ki, kendilerini İsrailli değil Rus olarak tanımlıyorlar.

Gerçekten Yahudi olan Rusya / Ukrayna / Belarus göçmenlerinin pek çoğu da öyle.

"Rus partileri" kurmuşlar…

Rusça gazeteler çıkarıyorlar…

Kendi bakkalları, kendi meyhaneleri, kendi mafyaları var…

Ve anti-Siyonist bir hareketleri!

Valery Novoselsky, işte bu hareketin sözcülerinden.

Filistinli mücahitler lehinde tanıklık etmek istediği için mahkeme salonlarından kovulan, "Katil Ariyel Şaron’un halka açık bir törenle idam edilmesi lazım" dediği için işinden-gücünden olan bir adam.

Tekrar ediyorum: ADAM.

İstanbul’daki görüşmemizde bize dedi ki: "Halihazırda 70 bin insanımız, geldikleri ülkelere geri dönmek veya üçüncü ülkelere göç etmek için yardım bekliyor. Şimdilik göç etmeyi düşünmeyenler de İsrail’e muhalif. Rus Enformasyon ve Kültür Merkezi olarak, geleneksel Rus-Arap dostluğunu Filistin topraklarında ihya etmeye çalışıyoruz. İslam’a ve anti-Siyonist İslami hareketlere hürmetkârız. Müslüman ülkelerle yakınlık kurmayı arzu ediyoruz. Bu arzumuzu, geçen sene yazdığımız bir mektupla 11 Müslüman Arap ülkesinin liderlerine ve diplomatlarına ilettik. Ne yazı ki bir tek cevap bile gelmedi. Şimdi, basın-yayın organları vasıtasıyla Müslüman Arap kamuoyuna, ayrıca İran ve Türkiye halkına sesimizi duyurmaya çalışıyoruz. Bize yardımcı olun."

Valery Novoselsky’nin Müslüman Arap Kamuoyu’na yazdığı açık mektubun son paragrafını tekrar okuyalım:

"Biz sizin düşmanlarınız değil, potansiyel müttefikleriniziz. Acılarınızı paylaşıyoruz ve yanlış tarafta yer almak istemiyoruz. LÜTFEN, İsrail kampından ayrılmak istediğimizi ve bunun için ciddi bir yardıma ihtiyaç duyduğumuzu yöneticilerinize anlatın."

Yöneticilerimizin değil ama anti-Siyonist kitle örgütlerimizin bu meseleyle ilgilenmelerini ümit ediyorum.

Rus, ‘Kızılderili’, Falaşa, Yemenli… İsrail toplumunda ‘eğreti’ duran herkese yakınlık göstermeliyiz.

Tabii, öncelikle oraya birkaç eleman gönderip, durumu yerinde incelememiz lazım.

İçeride neler yapılabilir, potansiyel müttefiklerimizin potansiyeli nedir, bir bakmak lazım.

Sonra, göçün aşamaları, organizasyonu, maliyeti, finansmanı ve gidenlerin geri dönmemesini temine yönelik tedbirler üzerinde kafa yormak lazım.

Bu mevzu birkaç yazı daha kaldırır.
 
 
 


î Başa
Mashadov’un siyasetini takip edeceğim - Sadullayev - Milli Gazete

“Rusya, barış umutlarımızı yok etti”

Şehit lider Aslan Mashadov’un siyasetini takip ediyorum. Ben de onun gibi savaşın savaş ile bitirilebileceğini savunuyorum. Çünkü Ruslar’la girdiğimiz her barışçı girişimler çatışma ve çıkmazlarla sona erdi. Bundan sonra da barışçı yollarla barışın sağlanacağına inancımız kalmadı.

Çeviri: Mustafa Sabri Demir

Aslan Mashadov’un şehit edilmesinin ardından Çeçenistan Devlet başkanlığına Abdülhalim Sadullayev başkan seçildi.

1967’de Argon şehrinde dünyaya gelen Sadullayev, Çeçenistan’ın tanınmış İslam alimlerinden eğitim aldı. Modern eğitimini Çeçenistan Üniversitesi’nde tamamladı. 1994 yılında ilk Çeçenistan savaşına katıldı. O tarihten bu yana Çeçenistan direnişinde aktif olarak görevler alan Abdülhalim Sadullayev, 2002 yılında Rusya ile Çeçenistan arasında başlayan ikinci büyük savaşta da Çeçenistan Yüksek Mahkemesi Hukuk Komisyonu’nun başına tayin edildi. 2003 yılında Sadullayev’in eşi Ruslar tarafından esir alındı. Sadullayev ve Çeçenistanlı direnişçiler hakkında bilgiler almak için ağır işkencelere tabi tutulan eşi vahşete dayanamayarak işkenceler altında şehit oldu.

Sadullayev, Mashadov’un en yakınında yer alanlardan biriydi. Siyasi danışmanıydı. El- Eman gazetesine verdiği ilk söyleşiyi aşağıda sunuyoruz:

- Cihadınız ve Mashadov’un ardından devlet başkanlığına getirilmeniz hakkında neler söyleyeceksiniz?

- 1994 yılından bu yana bağımsızlık mücadelesi veren binlerce direnişçi mücahidi diğer İslam toplumlarından ayrıcalıklı bir konuma sokmak istemiyorum. Vatanını, milletini seven bütün Müslüman toplumlar ve topluluklar bizim gibi davranırdı. Topraklarını işgalcilerden ve münafıklardan kurtarmak için mücadele verirdi. Çeçenistan devlet başkanlığına gelmemde de Mashadov’un aramızdan ayrılmasının büyük etkisi olmuştur. Ondan sonra devlet başkanlığına da benim gelmeme karar verildi.

- Mashadov’un suikast sonucu şehit edilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çeçenistanlı mücahitler, Rus işgaline karşı Allah yolunda mücadele veriyor. Biz tepkisel olarak intikam duygusuyla hareket etmiyoruz. Bu yolda değil Bir Mashadov, binlercesi şehit olmaya devam ediyor.

Kendi başlarına buyruk değiller

- Çeçen direnişi içinde Basayev gibi bir gücün olması sizi ne ölçüde etkiliyor?

- Bütün direnişçi gruplarımız, Çeçenistan askeri gücü karşısında muhalif bir duruşa sahip değil. Hiçbir grup bir birinden bağımsız ve birbirinin aleyhine hareket etmiyor.

- Öyleyse siz duruma hakimsiniz? 

- Mashadov’un şehit edilmesinin ardından Çeçen direniş grupları arasındaki güven bağı daha da sıklaştı.

- Hala barış görüşmelerinden umutsuz musunuz ve çözümün askeri yollarla sağlanacağına mı inanıyorsunuz?

- Mashadov’un siyasetini takip ediyorum. Ben de onun gibi savaşın ancak savaş ile bitirilebileceğini savunuyorum. Çünkü Ruslar’la girdiğimiz her barışçı girişimler çatışma ve çıkmazlarla sona erdi. Bundan sonra da barışçı yollarla barışın sağlanacağına inancımız kalmadı. Bunda da Rusya’nın bize karşı takındığı tavrın etkisi olmuştur.

- Çeçen direnişinin geleceğini nasıl görüyorsunuz?

- Savaşı başlatan Çeçenler değil, bize saldıranlar Ruslar. Biz 17 bin km2 yerde barış ve huzur içinde yaşıyorduk. 17 milyon km2’lik toprak parçasında yaşayan Ruslar topraklarımıza göz dikerek topraklarımızı işgal etti, kaynaklarımızı emmeye başladı.

Halkımızla kopuk değiliz

- Putin’in başta kalmasının Çeçen sorununa karşı ne gibi bir etkisi olur?

- Putin yönetiminin siyasi analizine girmek istemiyorum. Çünkü, bu konu Rus halkının ihtisas alanı. Ancak Rusya’nın Çeçenistan’la sorunu Putin’le başlayan bir sorun değil, 400 senelik bir geçmişi var.

- Bu durum karşısında Çeçenistan halkı ile irtibat kurmanız zor olsa gerek?

- Bizim Çeçenistan halkı ile çeşitli yollardan irtibat kuruyoruz. Bunlar arasında basın ve yayın yolu ile olduğu gibi doğrudan irtibatlarımız da oluyor. Bizler halktan kopuk değiliz, direnişi sürdürenler halkın içinden kimseler. Vatanını milletini ve değerlerini koruma mücadelesi veren bizler, halkımızın destekleriyle ayaktayız. Bu desteği yanımızda görmesek yayılmacıların zulmüne karşı direnişi sürdüremeyiz.  Ancak, halkımız çok büyük sıkıntılar içinde, hem ekonomik olarak, hem de sağlık alanında büyük sorunlar yaşıyorlar. Şehir ve köylerimiz yerle bir edilmiş durumda. Eğitim kurumlarımız da hakeza böyle.

- Geleceğe yönelik ne gibi bir siyaset gütmeyi planlıyorsunuz? Neden halkınızın daha fazla kanının akmaması için Rusya içinde özerk bir yönetimi kabul etmiyorsunuz?

- Bağımsızlığımız için Çeçen halkı 250 binden fazla şehit verdi. Bu kutsal mücadeleyi Müslüman Çeçenistan’ın kendi kendini yönetme hakkını ve bağımsızlığını alarak taçlandırması lazım. Uluslararası güçlerin denetiminde parlamento seçimleri yapılmalı.

O da Kadirov gibi

- Rusya’nın tayin ettiği Ali Elhanov’u Kadirov  gibi mi görüyorsunuz?

- Evet o da diğeri gibi Rusya’nın ajanı. Putin tarafından Çeçenistan’a başkan atanmış biri. Bu gibi karakterler Rus arkadaşlarını memnun edecek bir yöneticilik için Çeçenistan’ın başına tayin edilmişlerdir.  Vatanlarını, dinlerini ve imtiyaz ve koltukları için satmışlardır.

- Rusya’nın  Çeçenistan’ı yeniden imar etme iddialarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

- Bu tür haberler aldatmaca ve uydurma şeyler. Altı senedir Rusya Çeçenistan’da askeri üs kuruyor. Bütün bunları daha fazla Çeçen’i tutuklamak ve Çeçenistan’da hakimiyetlerini daha da pekiştirmek için yapıyorlar. Hani nerede imar? İmar namına bir şey gösteremezken tahribat adına çok şey gösterebilirsiniz.
 


î Başa
Selahaddin Eyyubi'nin Tarihe Dersi I - Ali Haydar Aksal - Milli Gazete 
Ali Haydar Haksal
10.06.2005

Tarihin seyrinde, tarih dersi ağırdır. Yaşanan gerçeklik insana insan olma erdeminin yanında, soğukkanlı, hoşgörülü, âdil olmayı zorunlu kılıyor. Bütün bunların bir arada olabilmesi oldukça güçtür. Tarihin bir yüzü kanlıdır. Bu kanlı yüz, insanı acımasızlaştırırken, zulme uğramış olanların soğukanlı olmasını beklemek kadar zor bir durum yoktur. Haçlı'nın karanlık ruhu kanla besilidir, kan üzerine binadır. Bunu yaparken, zulmü sadece karşı tarafa değil, kendi insanlarına da reva görüyor.

Tarihe yön verenler, seyrini değiştirenler beslendikleri ruhla kendilerini ortaya koyuyorlar. Onların kişilikleri kendinden olan bir şey değil.

Tarihin seyrine ışık tutan büyük önderler, günümüzde, tuhaf bir şekilde karalanmaktadırlar. Üzerlerine bir sis perdesi örtülerek flulaştırılmak ve hatta, okumayan, düşünmeyen bugünün kuşaklarına, onlara ilişkin karalayıcı uydurmalarda bulunulmaktadır. Bunların sonu gelmemektedir. Uzun bir zamandır, internet ortamında belli bir merkezden Selahaddin Eyyubi de payını büyük ölçüde almaktadır. Okumalarımızı sürdürüken, kulaktan dolma bilgilerle değil, bizzat öğrendiklerimizden, bunların nedenlerini anlayabiliyoruz. Tarih karanlıksa aydınlanlatılmaya gereksinimi bulunuyor. Bugün, gelecek de tarih olacaktır. Bugünün önde gelenlerinin yaptıkları tarihteki yerini elbette alacaktır.

Müslüman coğrafyada bitmez tükenmez senaryolar yapılmakta ve uygulanmaya çalışılmaktadır. Orta Doğu dünyanın ruh merkezidir. Bu merkezi, işgale yönelmiş olan Haçlı ruhu emellerinden vazgeçmiş değildir. Aynı ruhtan beslenen insanları birbirine düşman ederek, amacına yönelmeyi hedef seçmiştir. Büyük Kumandan Nureddin Zengi'nin bir yanında Türk kumandan Gökbörü, diğer yanında Kürt kumandan Zikruh bulunmaktaydı. Tarihin seyrine yön veren Sultan Alpaslan, Anadolu'nun fethini gerçekleştiren, bir büyük kahramandır ve Türktür. Nureddin Zengi'nin yanında olan bir diğer kahraman olan Zikruh Eyyubi Kürttür. Yeğeni Selahaddin, o ocaktan yetişen, Kürt asıllı bir büyük İslâm kahramanıdır. Aynı ruhu temsil eden bu büyük geçmişin, birbirinden soyutlanması düşünülemez. Ama bugün, İslâm ruhuna sahip olan büyük bir millet, kendi ruhundan koparılarak birbirine düşman hale getirilmiştir.

"Selahaddin'in kuvvetlerinin Askalan'a girdiği gün güneş tutulmuş ve karanlık esnasında Selahaddin, Kudüs'ün teslimini müzakere etmek üzere çağırtmış olduğu Kudüs ahalisinden müteşekkil bir heyeti kabul etmişti. Ancak hiçbir müzakerede bulunulmadı. Elçiler, tanrılarının kendileri için verdiği şehri teslim etmekten kaçınıyorlardı. Bunlar mağrurane bir tavırla Kudüs'e geri döndüler ve Selahaddin de şehri fethetmeğe andiçti. Bu arada Kudüs'e hiç beklenmedik bir yardım geldi. Sûr'daki Frank mültecileri arasında bulunan Balian, Selahaddin'e bir ricacı göndererek Kudüs'e gitmesine müsade olunmasını istirham etmişti. Karısı, Kraliçe Maria, çocukları ile birlikte, Nablus'tan Kudüs'e gitmiş olduğundan Balian onları Sûr'a götürmek istiyordu. Selahaddin Balian'ın Kudüs'de sadece bir gece kalması ve silâh taşımaması şartiyle bu ricayı kabul etmişti. Kudüs'e geldiğinde Balian patrik Héraclius'u ve tarikat memurlarını, şehir savunma durumuna sokmaya uğraşırken buldu; ancak şehirde halkın güvenine sahip bir kumandan yoktu. Herkes Balian'ın şehirde kalıp kumandayı üstlenmesini istiyordu. Ahali onun gitmesine razı değildi. Balian çok müşkil [zor] bir durumda kalmıştı. Ettiği yemini neden ihlâl zorunda kaldığını bir mektupla Selahaddin'e açıkladı. Selahaddin, hürmet ettiği düşmanına daima müsamaha ile muamele ederdi. Balian'ın bu hareketini sadece afetmekle kalmadı, hatta kraliçe Maria'yı, çocuklarını, saray maiyyetini ve bütün taşınabilir eşyasını Sûr'a naklettirmek üzere bir de refakat birliği gönderdi. Bu refakat birliği ile Balian'ın genç yeğeni Thomas d'Ibelin ile Hugue de Cebayl'in genç oğlu da Kudüs'den ayrıldılar. Selahaddin, bir zamanki ve kaybolmuş bir ihtişamın vârisleri olan bu çocuklar, ordugâhı içinden geçip muhaceret hayatına giderlerken onları, gözleri yaşlı, teşyî' [Kudüs'ten çıkan bu insanları gözleri yaşararak bizzat uğurlama, birlikte yürüme] etti."1

1 Runciman Seteven, Haçlı Seferleri Tarihi, C. II. s. 388.

 


î Başa
Selahaddin Eyyubi'nin Tarihe Dersi -II- Milli Gazete
Ali Haydar Haksal
13.06.2005

Kaynaklarımıza yönelmedeki eksiklik, kendi tarihimizi değerlendirmede sorunlar getiriyor. Tarihimizi yeterince ve özellikle yorumlamış değiliz. Mevcut kaynaklar da tarihin derinliklerinde, arşivlerde duruyor. Bir çok şeyi  batılılardan ve onların bakış açılarıyla öğreniyoruz.

Selahaddin Eyyubi ile ilgili bilgileri bir batılının kaynaklarından aktarıyoruz. Doğal olarak onun bakış açısındaki bazı yanlış yanlarını da fark ediyoruz. Bizde tarih ya efsanevî bir havaya büründürülerek anlatılır, ya da kuru bilgilerle yetinilir. Azimî Tarihi'ndeki kısa notlar bile yeterince yorumlanmış değil. Bu eserde anlatılan depremler bile önemli konu başlığıdır. Elimizin altında böyle sayısız eser bulunuyor. Talihsiz bir zamandayız. Araştırmacılar işin kolayını seçiyorlar. Kısa ve kestirme yoldan bilim adamı olmak. Sanatçılar tarihi yorumlamada yetersiz. Tarihimizin ruhu yeterince ve arzulanacak kadar verilmiyor.

Batılı bilim adamlarının eserlerini okurken, doğal olarak onların bakış açısı altında kalıyoruz, bunlardan etkilenmemek olası değil. Karşılaştırmalı bir okuma yapma şansımız hemen hemen yok gibidir. Böyle olunca da sağlıklı düşünülemiyor. Steven Runciman tarihe nesnel bakıyor mu, bakabiliyor mu? Hemen her bölümün başına Kutsal Kitap'tan, İncil'den bölümler alıyor. Böylece kendi düşüncesinin ruhundan uzak durmak istemiyor. Fikret Işıltan gibi bir bilim adamımız eseri hakkiyle ve sağlıklı bir bakış açısıyle çevirmiş bulunuyor.

Selahaddin Eyyubi'nin Kudüs Fethi, Müslümanlar açısından İstanbul'un Fethi kadar önemlidir. Hatta bir tarih ve insanlık ve medeniyet bakışı dersidir. Bunu bizim iyi yorumlamamız ve üzerinde düşünmemiz gerekmektedir.

"Selahaddin artık şehri pençesinde tutmaktaydı; istediği anda burasını hücumla alabilirdi. Buna mukabil şehirde kendisine dost edebileceği bir çok kimse de vardı. Aşağı halk tabakasının çoğunluğunu teşkil eden ortodoks Hıristiyanlar öteden beri lâtin kilisesinin mağrurane üstünlük taslamasını hoş karşılamamaktaydılar. İki taraf arasında vâzıh bir ayrılık hiç olmamıştı. Kral ailesi ve dünyevî asalet sınıfı ortodoks rûhânîlere daima dost ve hürmetkâr davranmıştı. Fakat yüksek rûhânî sınıf tamamiyle latindi. Yerli Hıristiyanlar inançlarının büyük bayramlarında daima dili ve âdeti kendilerine yabancı olan âyinlere katılmaya zorlanmışlardı. Hükümleri altında ibadetlerini istedikleri gibi icra ettikleri Müslüman hükümdarlar devrini hasretle anmaktaydılar."2 Alıntıladığımız bu bölümde altını çizdiğimiz ve önemsediğimiz vurgular önemlidir. Bir kültürün kendi içindeki paradokslarını ortaya koyması bakımından. Hıristiyan kültüründeki aristokrasinin varlığı, insanların tabakalara ayrılıyor olması... Hazret-i Ömer Kudüs'e girdiğinde, Hıristiyan ruhanîler onu karşılarken karşılarında şatafatlı ve ziynetler içinde bir kral beklerlerken, at sırtında, üstü başı dökük bir insanla yüzleşmelerindeki şaşkınlıklarını biliyoruz. Daha önce bunu yazmıştık. Öyle ise, tarihimiz yorumlanmaya ve ayrıntılı incelenmeye muhtaçtır.

Tarih ve incelemeler soğukkanlılık gerektiriyor. Selahaddin'in yüzleştiği durum da bundan farklı değildir. "Selahaddin Balian'a, 1099 yılında Hıristiyanların yaptıkları katliamı hatırlatmıştı. Kendisi neden başka türlü davransındı."2 Olayların sıcak akışında, gelişmelerinde aynı duyguları beslemek, insanları daha başarısız bir konuma sürükleyebilirdi. Hayat, insana soğukkanlı olmayı öğretiyor. İnsan da bunları öğrenmek zorundadır. "Balian, Selahaddin'i eğer şerefli şartları kabul etmeyecek olursa müdafilerin, düştükleri ümitsizlik içinde, ölümün pençesine düşmezden önce şehirde her şeyi tahrip edebilecekleri, Müslümanlar için kutsal olan her şeyi, bu arada mukaddes mabedleri yakıp yıkabilecekleri hususunda uyardı. Selahaddin, kendi hakimiyeti kabul edildiği takdirde af ve müsamaha ile muameleye hazır olduğunu ve Kudüs'ün mümkün olduğu kadar az zarar görmesini arzuladığını bildirdi. Şartların tesbitine razı oldu ve şehirdeki her Hıristiyanın hürriyetini satın alabilmesini, bunu erkekler için on, kadınlar için beş ve çocuklar için bir dinar olmasını teklif etti."3

2 Runciman Steven, Age., s. 389.

2 Age., s. 390

3 Age., s. 390

 
Afet Ilgaz


î Başa
Ermeni Meselesi ve Lozan - Afet Ilgaz 
Afet Ilgaz
12.06.2005

Ermeni meselesinde zannederim her şeyi konuşuyoruz da eksik kalan bir şey var: Ermeni meselesinin uluslararası düzlemde nasıl başladığı. Yani bunun nasıl “mesele” edildiği.

Lozan’da Ermenilerle ilgili müzakereleri bir iki kitaptan okuduktan sonra Rıza Nur’un hâtıratından da bir okuyayım dedim. İkinci ciltte ilginç bilgiler vardı:

“20 kânunuevvel içtimaında Amerikan delegesi, Ermeniler için Ermeni yurdu istedi ve bunun insaniyet namına lazım olduğunu söyledi. Ha, Bulgar derken Ermeni hayalini görmüştüm. Şimdi galiba hakikat oluyor. Ben de:

“Madem ki Amerikalılar insaniyet için Ermeniler için vatan istiyorlar ve kendileri insaniyete hizmet gayretindedir, o halde onlara Amerika’da yurt versinler.” dedim.

“Niçin?” dediler.

“Çünkü Türkiye’de henüz konfor yoktur. Amerika tamamıyla teşkilâtı yapılmış, rahat ve saadeti yerinde, zengin bir memlekettir. Ermeniler orada çok rahat olurlar.” dedim, hepsi güldüler. Zabıtnameye bunu da koymamışlar. Montanya;

“Yarın yılbaşıdır. Bunu yılbaşı hediyesi olarak verin” dedi.

“Bizde yılbaşı hediyesi vermek adeti yoktur. Hem bu Hıristiyan yılbaşısıdır. Bu adet sizde var, siz veriniz.” dedim. Buna da güldüler. Biz de güldük, celse kapandı. Bunu da zabıtnameye koymadılar.”

*

Rıza Nur Ermeni meselesinin böylece kapandığını zanneder ama yanılmıştır. Bir gün bizimkiler ekaliyet (azınlıklar) işiyle meşgulken celseden bir saat evvel ruznâme (gündem) gelir. Rıza Nur, gafil avlandığını ama kendisinin de onlara bir oyun edebileceğini düşünür ve onları şu şekilde şaşırtır: Ruznâmede Ermenilere bir de Keldaniler, Âsuriler eklenmiştir. Rıza Nur, heyete gönderdiği nota da şöyle der:

“Ben size söylemiştim. Bunları dinleyemezsiniz. Dinlemek isterseniz biz gelmeyiz. Hem Ermeni, Âsuri, Keldani devlet değil ki! Biz devletlerle müzakereye geldik. Bu sebeple celseye gelmiyoruz.”

Rıza Nur iyi bir politikacıya benziyor. Hem de çok iyi Fransızca biliyor. Devlet adamlığında da tecrübe sahibidir. Bu şekilde, bu hamleyi de savuşturur.

*

Karşı hamleler bu sefer taktik değiştiriyor. Celse Başkanı Montanya bu işi tatlılıkla yapmak için bizim delegelerin peşine düşer ve der ki:



î Başa
“Canım İngilizler ve Fransızlar bu adamları kendi menfaatlerinde, kendi işlerinde kullanmışlar. Bu suretle kırdırmışlar. Şimdi bu adamlar için yurt istemeye kendilerinde ahlaki (!) bir mecburiyet görüyorlar. Ermeniler o vakitler vaadlere inanmışlar.”

Bizim delege döndürülen dolabı anlıyor ve onlara aynı şekilde mukabele ediyor. Yani konuşma ile, nutuk ile bir nevi mukabele bilmisil. Onların çok uzun, telaşlı konuşmalarından önce fırsat bulamıyor, kendisine söz de vermiyorlar. Sonra bir iki kelime söylemek için araya dalıyor. O da aynı uzunlukta ve sertlikte konuşuyor. İşte konuşmasından birkaç satır:

“İtilaf devletleri, Ermenileri kendilerine siyasi alet yapmışlar, ateşe saldırtmışlardır. Kendi devletleri (Osmanlı) aleyhine isyan ettirmişlerdir. Bunun neticesi onların Te’dibi (sürgün) olmuştur. Te’dip ile salgın hastalık, açlık ve ölüm! Bunun mesuliyeti bize ait değildir, itilaf devletlerine aittir. Ermenilere mükafat lazımsa siz verin. El malı ile dost kazanılmaz.”

*

İşte bu oyun bir asırdır sürüyor. Mukabele bilmisil deyince aklıma geldi. Yunan ordusunun İstiklâl Savaşı’nda Ege kıyı ve şehirlerinde yaptığı sivil katliam da Lozan’da konuşulmuş ve böylece Ermeni meselesi dengelenmiş, silinmişti.

Rıza Nur’un Doğu vilayetlerinde bir parlamento heyetiyle yaptığı gezide, henüz izleri ve acıları duran Ermeni katliamını okumak lazım. Kazım Karabekir’in hatıralarında da bunlar vardır. Biz de bu iki konuda misilleme yapmayı sürdürmeliyiz. Rıza Nur denemiş, iyi sonuç almış. Diplomatik ilişkiler orada burada taviz vermekle yürümüyor.

 
 
 
Ana SayfaTartışma PlatformuSite İçi AramaSite HaritasıBize UlaşınAlışveriş
 


î Başa
Nihat Genç’in debisi Milli Gazete
Suavi Kemal
12.06.2005

1991’den beri tanıdığım, okuduğum Nihat Genç, yakın dönemin debisi en güçlü yazarlarından biri. Nihat’ın yazarlık debisi öyle güçlü ki; o, hiçbir zaman kendisi için uygun görülen mecralara razı değil ve bir yazar olarak bedeli ne olursa olsun kendi çizdiği mecrada akmayı tercih ediyor.

O, hiçbir zaman kariyer yapmak için kendini dar odalara, lobilere hapsetmedi. Kelime kelime emek vererek inşa ettiği ve vatan kıldığı büyük bir coğrafyada debisinden ve mecrasından taviz vermeden akıp geçti ve etrafına enerji saçtı. Nihat Genç’i yazar kılan, işte böylesi bir debiye sahip olması.

Bugünlerde ise Nihat Genç, nihayet gazete mevzu oldu mu demeli, yoksa ‘gazetelere düştü bizim Nihat abi’ diyerek dövünmeli mi, emin değilim. Ancak emin olduğum bir şey varsa o da İletişim Yayınları’nın aldığı kararın yazarla yayınevi arasındaki akdin feshinden ibaret bir işlem olarak görmenin meselenin pek çok boyutunu görünmez kıldığı gerçeği.

Nihat Genç’e cephe alan zihniyet bir “neo-Nevzat Tandoğan”dır. Peki Neo-Nevzat Tandoğan nedir? Öncelikle bunu izah etmekte fayda var.

Zamanın genç komünistlerine fırça atarken ne demişti tek parti döneminin meşhur “sert” valisi? “Bu memlekete komünizm gelecekse onu da biz yaparız.”

Durum bundan ibarettir işte. Yoksa mesele Nihat Genç’in kitaplarının İletişim Yayınları tarafından yayınlanıp, yayınlanmaması değil.

Evvelden “vali”nin dahil olduğu “biz” öznesi aynı fildişi kuleden konuşmayı sürdürürken kullandığı araçları farklılaştırmıştır. Bu farklılaşmayı iyi izlemek, arka planını iyi analiz etmek gerekir.

Sonuçta Nihat Genç, kitaplarını Cadde Yayınlarından çıkmaya devam ediyor.

İş bundan ibaret olsaydı biz de Nasrettin Hoca’dan aldığımız dersi tekrar eder; “Yorgan gitti, kavga bitti” diyerek çaylarımızdan iri birer yudum daha alırdık. Olan bitenlerin ardından “Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine” derdik.

Ancak Neo-Nevzat Tandoğanizm bize neyi, nasıl düşüneceğimizi; hangi mecralardan akmamız gerektiğini, hangi barajlara, bariyerlere mahkum olduğumuzu bize dayatmaya çalışmaktadır.

Nihat Genç’in sözünü ettiği ve “Türkiye’de nihayet ‘vicdan’ ‘onur’ ahlak, bilim adamı, yazarlık, neymiş, masaya yatırılacak!...” dediği aydınlar savaşının bir cephesi işte bu neo-Nevzat Tandoğanlardır.

İş bu noktaya gelmişken yaşananları Serdar Turgut’un kaleminden okuyalım bir de... “Nihat Genç yazılarıyla risk alan orijinal bir düşünürdür. Onu halkın gözünde sağlam tutturan da onun bu özelliğidir. Murat Belge sadece kendi fan kulübü içinde muteberdir, Nihat Genç ise kitlelerin kalbinde yer almıştır. Marksistler, eski Marksistler ise halkın kalbini hiç kazanamamış olmayı bir türlü kendilerine yediremezler, halk kendilerinden başka insanı okuyup sevdiğinde ise başvurdukları en klasik, artık bıktırmış yol, kıskandıkları insana ‘faşist’ demektir. Şunu bilin ki; bu son tartışmada taraf olanlardan faşizme daha yakın duran aslında Murat Belge’dir, Nihat Genç ise özgürlükçü coşkuyu temsil eder. Bu son tartışma bir düşünürün temsil ettiği fikrin de can çekişmesini gözler önüne sermektedir.”
 

Milli Gazete
12 Haziran 2005 Pazar

 

Mehmet Şevket Eygi




î Başa
Amerika Mehmet Şevket Eygi


AMERİKA’nın kendi medeniyeti var, onu silah gücüyle, her çeşit baskı ile bütün dünyaya kabul ettirmeye çalışıyor. Kendi medeniyetine karşı en büyük tehlike ve tehdit olarak İslâm dinini ve Müslümanları görüyor. Amerika’nın durumu nedir, güçlü tarafları ve zaafları nelerdir, bu medeniyet savaşının sonu nereye gidebilir?.. Bu gibi konularda fikir ve görüşlerimi açıklamak istiyorum:

(1) Amerika hem çok kuvvetli, hem de çok zayıf bir ülkedir, tezatlarla doludur. Sovyetler Birliği gibi çökebilir.

(2) Eski, büyük ve köklü bir tarihi yoktur.

(3) Dünyanın en büyük soykırımı orada gerçekleşmiş, ülkenin yerli Kızılderili halkı yok edilmiştir. Kalanlar sefil ve perişan vaziyette yaşamaktadır.

(4) Hispanik (İspanyolca konuşan) nüfus gittikçe artmaktadır. Bu, köklü kültür değişikliklerine yol açacaktır.

(5) Amerika’nın birtakım takdire şayan değerleri vardır ama bunlar kendi hudutları içinde uygulanmaktadır, dış dünyadaki insanlara uygulanmamaktadır. Onlar bunlara layık değildir.

(6) Amerika’da, İsrail’dekinden fazla Yahudi yaşamaktadır ve onlar haddinden fazla güçlüdür, bütün önemli köşebaşlarını ele geçirmişlerdir.

(7) Ortadoğu’da kalıcı ve gerçek bir barış için çalışacağına, Amerika kayıtsız şartsız İsrail’i desteklemektedir.

(8) Şu anda Amerikan iktidarı fanatik, agresif, militan üç evangelist kilisenin kontrolü altındadır.

(9) Amerika Afganistan’ı işgal etmiş, orada kukla bir hükümet kurdurmuştur.

(10) Irak’ı da işgal etmiştir. Şu anda orda güvenlik yoktur, huzur yoktur. Kirli bir savaş yaşanmaktadır.

(11) Amerika ve müttefiki İsrail Kürtleri kullanmaktadır. Kürtler bundan büyük zarar görecektir.

(12) Amerika İran, Suriye ve Sudan’a düşmanca davranmakta, bu İslâm ülkelerini de istila etmek için hazırlanmaktadır.

(13) Amerika’nın dev şirketleri dünya üzerinde iktisadî bir hegemonya kurmuşlardır.

(14) Türkiye halkının kendisine karşı beslediği güvensizlik ve muhalefet duygusu Amerika’yı son derece rahatsız ve tedirgin etmektedir.

(15) Büyük Ortadoğu Projesi ile Amerika İslâm dünyasını kontrol altına almak, kendi idare ve güdümüne sokmak için var gücüyle çalışmaktadır. Bu iş için on milyonlarca dolarlık bir bütçe ayrılmıştır.

(16) Osmanlı imparatorluğunu ve İslâm Hilafetini, başta Robert College olmak üzere Amerikan misyoner mektepleri yıkmıştır.

(17) Amerika Vietnam’daki savaşı, bir ara o ülkede 600 bin asker bulundurmasına rağmen kazanamamıştır.

(18) Amerika’nın ve müttefiki İsrail’in bugünkü Ortadoğu siyaseti dünyayı üçüncü büyük bir savaşa doğru sürüklemektedir. Bu savaşta nükleer silahlar kullanılabilir ve bu insanlık için korkunç bir felaket olur.

(19) Amerika uluslararası savaş hukukuna uymamaktadır. Yakaladığı Müslümanlara medeniyetle, insanlıkla, hukukla, ahlâkla bağdaşmayacak eziyetler, işkenceler, zulümler yapmaktadır.

(20) Amerikan askerleri geçen Ramazan ayında Kadir Gecesi’nde bir camide ağır yaralı olarak yatan Müslümanları nişan alarak kurşunlayacak derecede gaddar ve vahşi hareket etmişlerdir. Bu manzara televizyonlar tarafından bütün insanlığa gösterilmiştir.

(21) Amerika’nın bugün Irak’ta yaptıkları, Birinci Haçlı Seferi’nde Haçlıların Kudüs’te yaptıklarından farklı değildir. Selahaddin Eyyubî’nin gösterdiği insanlığın, insafın, merhametin taban tabana zıddıdır.

(22) Bunları yapan Amerikalılar Hıristiyan olduklarını, Hazreti İsa’yı sevdiklerini söylüyorlar ama bu boş bir edebiyattan ibarettir.

(23) Dinlerarası Diyalog ve Hoşgörü ideolojisini Vatican çıkartmıştır. Şu anda Amerika’nın sponsorluğunda, İslâm dünyasını istedikleri kıvama getirmek için uygulanmaktadır. Cat Stevens ve Tariq Ramazan gibi Müslüman şahsiyetleri sınırlarından içeriye almayan, geldikleri havaalanından geri gönderen Amerika Diyalog ve Hoşgörü taraftarı birtakım Müslümanları korumakta, onlara geniş imkanlar sağlamaktadır.

(24) Amerika, Anadolu’yu ve Trakya’yı tekrar bir Hıristiyan ülkesi haline getirmek için çalışmaktadır.

(25) Amerika gerçek İslâm’dan rahatsızdır, onun yerine Liht bir İslâm türetmek istemektedir. Bu maksatla reformcuları, yenilikçileri, değişim taraftarlarını desteklemektedir.

(26) Amerika, İslâm dünyasını daha iyi kontrol ve idare etmek için kendine sâdık bir Halife seçtirtmek için planlar yapmıştır. Bu Amerikancı Halife, büyük bir ihtimalle Gizli Yahudi olacaktır.

(27) Amerika şeriata karşıdır. Şeriatsız, fıkıhsız, kuşa çevrilmiş, reforme edilmiş, beşerî bir ideoloji ve hümanizma haline getirilmiş, indirilmiş bir din olmaktan çıkıp uydurulmuş bir din haline sokulmuş bir İslâm istemektedir.

(28) Amerika bu haliyle, vaktiyle Roma ve Osmanlı İmparatorluklarının kurmuş olduğu “Pax”lar gibi bir cihan nizamı kurabilecek moral güce sahip değildir. Böyle bir Pax sadece kaba kuvvetle, silah zoruyla, ezerek kurulamaz. Adalet, güven, hürriyet, başka değerler gerektirir.

(29) Amerika, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya’da esir aldığı 1,5 milyon Alman askerini aç bırakarak, kötü muamele ederek öldürmüştür. Bu konuda ilmî makaleler, müstakil kitaplar yazılmıştır.

(30) Ülke, devlet ve halkının tamamını kasd etmeyerek söylüyorum: Bugünkü Amerikan iktidarı, bugünkü Amerikan siyaseti, Amerika’nın bugünkü İslâm ve Müslüman düşmanlığı onun Deccaliyeti temsil ettiğini göstermektedir. Amerikan halkının yarısına yakın bir kısmı bunu desteklememektedir.

––––––– 0 –––––––



î Başa
Birtakım Türkiyeli sorumlulara talimat verilmiş,

“Ülkenizdeki Amerikan düşmanlığını derhal önleyiniz...” denilmiştir. Bir halkın sevgisi ve düşmanlığı Washington’dan verilen talimatlarla değiştirilemez. Türk halkı televizyonlardan, Müslüman kardeşlerine Filistin’de, Irak’ta, Afganistan’da yapılanları görmektedir. Türk halkı, birtakım çirkeflerin, pisliklerin kutsal Kur’ân’ı tekmeleyerek tuvalete attıkları haberini aldığı vakit çok derinden yaralanmıştır. Böyle bir hayvanlığı medenî insanlar yapmaz. Amerikan iktidarı birtakım Türkiyelilere talimat vereceği yerde kendi vahşet ve medeniyetsizliğini değiştirmek için çalışsa daha iyi eder.


Tüm haklar saklıdır. © Milli Gazete 2005
 

http://www.hurriyetim.com.tr/archive_articledisplay/0,,nvid~590650,00.asp

YAZARLAR
  
 
Başım derde girecek ama yazıyorum

GÜNLERDİR kendi kendime telkinde bulunuyorum. ‘Sen bu işe girme’ diyorum.

Çünkü bu konuda başımdan geçmiş tatsız bir tecrübe vardı.

Yıllar önce bir gece sabaha karşı radyoda Grup Yorum’un çok güzel bir şarkısını dinlemiştim.

Çok güzel bir melodisi vardı.

Grubun kadın solisti müthiş söylüyordu.

Ama gelgelelim şarkının sözleri o yumuşak ve romantik müziğe hiç uygun değildi.

Názım Hikmet’in kötü denilebilecek şiirlerinden biri için yazılmıştı.

* * *

Bu duygularımı yazınca, özellikle sol çevrelerden çok tepki almıştım.

O zaman anlamıştım ki, bir çevre Názım’a en küçük laf söylenmesine bile tahammül edemiyordu.

İşte o nedenle bu defa bu işe bulaşmamaya kararlıydım.

Ama pazar günü bir gazetede karikatürcülükle ilgili bir dünya kuruluşunun Musa Kart’a verdiği ödülü okuyunca artık kendimi tutamadım.

Bütün riski göze alıp yine bu işe gireceğim.

Bundan bir süre önce bir öğrenci törende Názım Hikmet’in bir şiirini okumak istediği için gözaltına alınmıştı.

Tabii olacak iş değil.

Herkes gibi ben de bir çocuğun şiir yüzünden gözaltına alınmasına fena halde içerledim.

Neyse ki olay fazla büyümedi ve genç bırakıldı. Daha sonra da aynı şiiri başka bir törende okudu.

Sonra bir milletvekili, tepkisini göstermek için bu şiiri Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne getirdi.

* * *

Şiirin başlığı ‘Vatan Haini’ idi.

Biz bu şiirin tamamını geçen hafta Hürriyet’te yayınladık. Bilmiyorum okudunuz mu?

Türklerin çoğu gibi ben de Názım Hikmet hayranıyım.

Ama size bütün içtenliğimle şunu söyleyebilirim.

Bu, Názım Hikmet’in bütün hayatı boyunca yazdığı en kötü şiirlerden biridir. Her satırı ile ‘ısmarlama yazılmış’ duygusu veren, ideolojisi altında ezilip gitmiş, şiir şeklinde yazılmış sıradan bir antiemperyalizm metnidir.

Merak ediyorum Názım bugün yaşasaydı bu şiirlerini, o genç insan kadar yürekle savunur muydu?

Onu bilmem. Ama Názım’ı Názım yapan o şiir değildir.

Ne çare, yerel bir yönetici bir işgüzarlık yapıp, o çocuğu gözaltına aldırınca, Názım’ı savunmak uğruna o kötü şiiri de savunmak zorunda kalıyorsunuz.

* * *

Ben Musa Kart’ın karikatürünü çok severim.

Dünya görüşümüzün birbirine yakın tarafları da vardır.

Ama Musa’nın Başbakan Erdoğan’ı eleştirmek için çizdiği kedi karikatürü, en güzel eseri değildir.

Karikatürde ne espri, ne de çizgi böyle bir ödülü hak edecek düzeyde.

Bunu söyleyen de ben değilim.

Birkaç söyleşisinde bizzat Musa Kart, bu karikatürünün en iyi çizilerinden biri olmadığını söyledi.

Oysa Musa’nın ödül almayı hak etmiş çok güzel karikatürleri vardır. Talihsizliğe bakın ki, hepimiz Musa’yı bu sıradan karikatürle hatırlayacağız.

Başbakan’ın hukuk danışmanlarından biri işgüzarlık yapıp Musa Kart’a dava açınca, sadece Erdoğan’a değil, Musa Kart’a da büyük kötülük yapıyor.

* * *

Siyasetçiler; sanatı siyasete alet etmek isteyenler devreye girince, sanat devreden çıkıyor.

Tıpkı dini siyasete alet etmek isteyenlerin dine yaptıkları kötülük gibi, sanata ve sanatçıya da büyük haksızlık ediliyor.

Kötü siyasetçi, kötü sanatla el ele verip iyisini kovuyor.

Ben kendi payıma Názım’ı çok daha derin ve sevgi dolu şiirleriyle hatırlamaya devam edeceğim.

İnşallah günün birinde başka bir işgüzar çıkıp, onun çok güzel bir aşk şiirini yasaklar da, Názım’a yapılmış haksızlığı hep birlikte düzeltiriz.

© Copyright 2005 Hürriyet

 

http://www.hurriyetim.com.tr/archive_articledisplay/0,,nvid~590585,00.asp

YAZARLAR
  
 
Ayasofya aydınlatılıyor

AYASOFYA niye karanlık yazım üzerine (Hürriyet, 13 Haziran 2005) Kültür ve Turizm Bakanlığı’nda Müsteşar Prof. Dr. Mustafa İsen başkanlığındaki Birim Ámirleri toplantısından sonra Ayasofya Müzesi’nin yeniden binanın bütün cephelerini gösterecek şekilde aydınlatılmasına karar verildi.

Mustafa İsen’in yaptığı açıklamaya göre, bu akşamdan itibaren minarelerin hepsi aydınlatılacak, diğer aydınlatma projesi de on gün içinde tamamlanacak.

Aydınlatmaya ayrılan on günlük sürede, eskiyen kabloların değiştirilmesi, teknik aksamın yenilenmesi gerçekleştirilecek.

Böylece tarihi yarımada da, eşit aydınlanma sağlanmış olacak.

Mustafa İsen şöyle konuştu:

‘Bakanlık olarak Türkiye’deki hiçbir tarihi esere uzaklığımız olamaz. Ayasofya’daki ışıklandırma yok değil. Elimizdeki sistem çağdaş değil. Bazı bölgeler de yeteri kadar aydınlatılmamış. Bugünden itibaren ışıklandırma kontrol edilecek. Gözden geçirilecek. Bizim şehirlerimiz diğerleriyle karşılaştırılınca ışıl ışıl değil.

Ayrıca Rumelihisarı üzerine de çalışıyoruz. Orayı yeniliyoruz. Ayasofya için enerji tasarrufu söz konusu olamaz.’

İsen,
bütün meydanın ışıklandırılmasının sponsorluk çerçevesi içinde çözülmesini umduklarını ancak sponsor bulunamaması durumunda da Bakanlık bütçesi içinde çözeceklerini belirtti.

Çünkü bu tarihi yarımadanın, ‘bütün dünya için bir prestij alanı olduğunu’ söyledi.

* * *

BAŞBAKAN Recep Tayyip Erdoğan
da Antalya’da bir otelin açılışında yaptığı konuşmada, çağdaş turizmin iki yönü üzerinde durdu; turizmin sadece deniz, güneş değil, kültür ve inanç turizmi’nde odaklandığını belirtti.

Gerçekten de bugünün turizm haritasında, iki unsur önde geliyor.

Anadolu’nun birçok yerinde, eski mabetler -gerek cami, gerek kilise- onarıldı, yerli yabancı birçok kişi de orayı ziyarete geldi.

Yakın örneklerden biri, Ürgüp’teki onarımlardır.

İnanç turizminin yanı sıra kültür turizmi sözüne de dikkat çekmeliyiz.

Çünkü sanat, edebiyat, müzik dergilerinde gördüğüm bütün reklamlarda, orada yaşamış edebiyatçılardan, ressamlardan, müzikçilerden söz ediyorlar.

Sanırım Kültür ve Turizm Bakanlığı bu doğrultuda çalışmalar yapacak.

* * *

KÜLTÜR ve Turizm Bakanı Atilla Koç’
a, Müsteşar Prof. Dr. Mustafa İsen’e kendim, İstanbul halkı ve bütün dünya adına teşekkür ederim.

Gösterdikleri duyarlıklar için.

© Copyright 2005 Hürriyet

 
 
Mehmet Şevket Eygi


î Başa
Cep Telefonu Aldım Mehmet Şevket Eygi 
Mehmet Şevket Eygi
13.06.2005

Normal telli telefonumu kapattıracağım ya, zarurî ihtiyaçlarım için bir cep telefonu almaya çıkmıştım. Birkaç tanıdık dükkâna uğradım. Bunlardan birindeki sahneyi anlatayım:

“Ucuz bir cep telefonu istiyorum...” dedim, karşımdaki çehreler kasıldı, gözler faltaşı gibi açıldı ve “Hocam size ucuz telefon yakışmaz. Alacaksanız iyi bir şey alınız...” denildi. Sordum “İyi dedeğiniz telefonlar kaç liradır...” “Bir milyarı gözden çıkartmanız gerekir...”

Bendeniz gürültüden, patırtıdan, lüzumsuz meşguliyetten hiç mi hiç hoşlanmayan sade bir kimseyimdir. Bir milyar verip başıma belâ mı alacağım? Cep telefonu ne işe yarar? Siz biriyle konuşmak isterseniz, numarayı çevirir konuşursunuz, başkaları sizi ararlarsa telefonunuzun zili çalar, açar konuşursunuz. O kadar...

Yok fotoğraflı telefonmuş, yok bilgisayarlı telefonmuş, yok televizyonlu telefonmuş... Bütün bunlar, birtakım şeytan sanayicilerin, geri zekâlı Üçüncü Dünya halklarına satış yapmak, paralarını almak için çıkarttıkları azazilî şeylerdir.

Akıllı toplumlar, oturmuş toplumlar, medenî toplumlar ne cep telefonu, ne otomobil, ne de başka cihazlarda aşırılığa kaçmazlar.

Telefon bir âlettir, bir ihtiyaçtır. Bütçeniz ve ihtiyacınız ne kadarsa öyle bir cihaz alırsınız.

Telefonu, bir ihtiyacın ötesinde:

*Statü ve prestij,

* Sosyal ve kültürel bir değer,

*Gurur, kibir ve böbürlenme... vasıtası yapanlar kimlerdir?

*Zekâ özürlü bedevîlerdir,

*Medenî olmayan kimselerdir,

*Sonradan görmüş türedilerdir.

Her neyse, bir iki dükkân gezdim ve bir cep telefonu aldım, Kore malı. Sadece 90 milyon verdim. Ya bendeniz çok aptal ve salak bir kimseyim, yahut da bana “İlle de bir milyarlık telefon al...” diyenler.

“Peki, niçin 90 milyonluk telefon aldım?” diye sorulursa cevabı basittir: Daha ucuzu yoktu da onun için!

Bazıları beni cimri sanacaktır. Hayır... Evvelki hafta, İstanbul’la ilgili yeni bir Fransızca kitaba 64.5 milyon lira verdim. Kitap, sanat eseri, kültür konusunda, gücüm yetiyorsa parayı esirgemem.

Yemeye içmeye fazla para ödemem. Temiz ve sağlıklı olmak şartıyla ucuz yemekler yerim.

Giyime kuşama da fazla para vermem. Bir çift ayakkabıya 250 milyon verip ayağıma geçirsem ne kazanacağım?

Parayla alınsa ilme, irfana, hikmete, sanata vermeyeceğim yoktur. İnsanı bunlar yüceltir, değerlendirir.

250 milyon liralık gömlek giyenler varmış. Yazıktır, günahtır, ayıptır. Halk sefalet içinde sürünürken, paran da olsa böyle lüks giyinmek doğru olmaz.

Türkiye halkının bir kısmını lükse, israfa, gösterişe, aşırı tüketime alıştıranlar, bu ülkeye ve bu millete en büyük kötülüğü etmişlerdir. İsraf ve lüks dinimiz tarafından haram kılınmıştır. Dindar olmayan bir kimse bile sırf aklı ve vicdanı ile bunların kötü ve çirkin olduğunu anlar.

Hikmetin temel kurallarından biri şudur: “Her şeyin, her işin orta olanı hayırlıdır.”

HemMüslüman geçinen, hem de lüks ve israfa kaçanlar son derece ayıplamaya lâyık kimselerdir.

Dostlarımdan bir zat turist gezdiriyormuş, Fransa’ya gitmişler. Paris’te lüks mağazaları dolaşıyorlarmış. Grup içinde başları örtülü zengin Müslüman hanımlar da varmış. Bunlardan bazısı pahalı ve lüks ne görürse alıyormuş. Rehber dayanamamış, “Hanımefendi, niçin bu kadar aşırı masraf yapıyorsunuz?” demeye kalkmış. Kadın bir parlamış ki, sormayın. “Biz zekâtımızı ödüyoruz. Ondan sonrasına hiç kimse karışamaz, canımız ne isterse alırız. İstediğimiz masrafı yaparız...” diye bağırmış.

Olgun, ciddî, bilge, görgülü bir Müslüman böyle mi düşünür?

Zenginlik demek, her istediğini yapmak, her haltı yemek midir?

Biz Müslümanların, örneği ve modeli Hazret-i Muhammed’dir. O nasıl yaşamıştır?

Maalesef ülkemiz bir sonradan görmüşler, türediler, ne oldum delileri ülkesi haline geldi. Nezaket, ruh asaleti, kibarlık, görgü, mürüvvet kalmadı.

Eski Müslümanlar sokakta, çarşıda, pazarda, herkesin gelip geçtiği yerlerde yemek yemeyi ayıp bilirlermiş. İslâm mahkemelerinde, sokakta yemek yiyenlerin şehâdetleri kabul edilmezmiş.

Bir buçuk asır önce bir kısım evlerin mutfaklarının sokağa penceresi yokmuş.

Şimdi eline para geçen, zenginleşen bazıları sanki kuduruyor.

Lüks mesken hastalığı... Lüks dekorasyon hastalığı... Lüks yazlık hastalığı... Lüks mutfak ve banyo hastalığı... Lüks giyim hastalığı... Lüks cep telefonu hastalığı... Lüks otomobil hastalığı...

Azgınlık o dereceye vardı ki, bazı zenginler evlerinin banyolarındaki muslukları altınla kaplatıyormuş.

Milyonlarca halk sefalet içinde sürünürken bazılarımız lüks restoranlarda filler gibi tıkınıyor.

Ben onlara “Gidin Küçükpazar’daki ucuz lokantalarda yiyin” demiyorum. Lakin her şeyin bir ölçüsü vardır.

Yine kimseye Tahtakale’den giyin demiyorum.

Dediğim şudur: İnsaflı olalım, orta yolda olalım, israftan ve lüksten kaçalım, paramız çoksa yoksullara yardım edelim, aşırı tüketimden kaçınalım...

Pahalı cep telefonunun bir sürü âfeti ve sakıncası vardır. Elinizde gören kapkaççılar onu almak isterken sizi öldürebilirler. Şimdiye kadar kaç can gitti lüks telefonlar yüzünden.Hâlâ ibret almayacak mıyız?

Biliyorum, bazıları:

-Ölsem de, lüks ve pahalı cep telefonundan vaz geçemem. Telefon benim canımdır, ruhumdur, şerefimdir, haysiyetimdir... diyeceklerdir.

Onlara ne cevap vermek gerekir:

-Öyle ise lüks telefonunuzla geberin!

Bu dünyada haysiyetle yaşamak, öteki dünyada ebedî mutluluk kazanmak isteyenler, ilâhî bilgeliğin üstadı ve hâce-i evveli olan Muhammed aleyhisselâmın emirlerine ve öğütlerine uymalıdır.

Allah ve Resûlü bize açıkça bildiriyor:

“İsraf yasaktır, israf haramdır, israf yapanlar şeytanın kardeşleridir...”

Gerçekten ihtiyacın varsa elbette bir milyarlık, hattâ iki milyarlık telefon alabilirsin. Lakin böyle bir ihtiyacın yoksa, sırf statü ve prestij için, sırf kendini tatmin için, sırf gösteriş yapmak ve magandalık taslamak için bu gibi pahalı âletler ve cihazlar alıyorsan vah sana, yazık sana, eyvah sana, efsûs sana!

Hosted by www.Geocities.ws

1