ANA SAYFA

GÜNCEL İNDEKS

 

Açlıktan Bayılan Çocuk - Milli Gazete - 2 Haziran 2005 - Mehmet Şevket Eygi

Geçti AB'nin Pazarı - Süleyman Arif Emre - 2 Haziran 2005 - Milli Gazete

Çevik Bir, Abdullah Gül'ün danışmanı mı! - Ankara Kulisi - Milli Gazete - 2 Haziran 2005

Amerikan tarzı mutsuzluk - Yeni Şafak - 2 Haziran 2005 - Özlem Albayrak

 İstanbul'un Fethine dışarıdan bakış II - Ali Haydar Aksal - Milli Gazete - 2 Haziran 2005

İstanbul kimin şehri? - Manhattın'ın kulelerinin İstanbul'a taşınmasına hız verildi buna bir dur demek lazım - Nasuhi Güngör - 2 Haziran 2005 - Milli Gazete 

Nasuhi Güngör

Nuray Mert - İnternethaber  - 1 Haziran 2005 - Kafaları antenli

"Şu Çılgın Türkler..." - Hasan Pulur - 1 Haziran 2005 - Milliyet

Feth ruhu ya da sabır yürüyüşü - Ankara Kulisi - Milli Gazete

Avrupa Birliği ve Türkiye - Milli Gazete - Reşat Nuri Erol - 31 Mayıs 2005

Ele bakmadan hizmet - Milli Gazete - 31 Mayıs 2005 - Mahmut Toptaş

Öncekilerin umudu, sonrakilerin onuru - Milli Gazete - Saadettin Acar - 31 Mayıs 2005

Yerli Düşünce Geçmişin ihyası, geleceğin inşasıdır - Milli Gazete - Ayhan Demir - 31 Mayıs 2005

Fatih'in atını sürdüğü yerde - Milli Gazete - Şakir Tarım - 31 Mayıs 2005

Milli Gazete - 31 Mayıs 2005 - İstanbul fethine dışarıdan bakış 1

S.Huntington - Nevzat Yalçıntaş - Dünden bugüne Tercüman - 28 Mayıs 2005

İstanbul'un kuşatılması - Mehmet Talu - 28 Mayıs 2005 - Milli Gazete

Fransız soykırımı - Oktay Ekşi - Hürriyet - 28 Mayıs 2005

Huntington was hunting - Milliyet - Hurşit Güneş - 27 Mayıs 2005

İktidarın intiharı - 27 Mayıs 2005 - Sami Hocaoğlu - Yeni Şafak

Yenişafak - Ahmet Taşgetiren - 27 Mayıs 2005 - Sorularım var

 

 

 

 

 

başaAçlıktan Bayılan Çocuk - Milli Gazete - 2 Haziran 2005 - Mehmet Şevket Eygi

 

Anlatacağım hadiseyi üniversite hocası bir dostumdan dinledim. Ona bir noter söylemiş. Noter de, birinci ağız olan bir öğretmenden dinlemiş.

Semtin ismini de vereyim, Seyrantepe... Oradaki ilköğretim okullarından birindeki bir öğrenci fenalık geçirmiş, bayılmış. Arkadaşları koşuşmuşlar, öğretmenler gelmiş. Bir yere yatırmışlar, su içirmişler, kolonya koklatmışlar, doktor çağırmışlar...Çocuk kendine gelince bayılıp yere yığılmasının sebebi anlaşılmış. Herhangi bir hastalıktan değil, açlıktan bayılmış çocukcağız. Tam iki gündür ağzına lokma girmemiş...

Bu vak’a 2005 yılında bizim ülkemizde oluyor.

Şimdi bazı sahte yufka yürekliler, “Aman o çocuğun adresini veriniz. Yardım edelim, erzak paketi gönderelim falan...” diyeceklerdir. Be adamlar açlıktan bayılan bu çocuk bir değil, iki değil ki, bir torba erzakla meseleyi halletmiş olasınız.

Memlekette milyonlarca vatandaş o çocuk gibi sefalet ve açlık çekmektedir.

On milyonlarca vatandaş yarı aç yarı tok yaşamaktadır.

Türkiye nasıl bir Müslüman ülkedir ki, bu derece korkunç sefalet ve yoksulluk içinde küçük bir azınlık Nemrudlar gibi, Firavunlar gibi, Neronlar gibi lüks, israf, sefahat, sorumsuzluk içinde yaşayabilmektedir.

Birtakım sahte İslamcılar, yalancı Müslümanlar bunca sefalet ve yoksulluğun olduğu bir ülkede keyiflerince bol bol harcayarak yaşamaktadır.

Son yirmi sene içinde İslâmî kesimin içkisiz lüks restoranları pıtırak gibi çoğaldı. Milyonlarca din kardeşleri açlık içinde kıvranırken oralarda birtakım Hacı Beyler, Umreci Beyler sığırlar gibi yiyor.

Sonra birtakım edebiyatçılar, Peygamberimizin “Din kardeşi, komşusu açken, tok geceleyen bizden değildir” hadîsini okuyor.

İslâm nazariye (teori), edebiyat, lâf değildir. İslâm aksiyon, hareket, iş, uygulama, eylem demektir.

1970’li yıllarda bir ara Hazret-i Ömer edebiyatı yapılıyordu. Hazret-i Ömer, devlet işini görürken devletin mumunu yakıyormuş, resmî işi bitince onu söndürüyor, kendi şahsî mumunu yakıyormuş. Bu edebiyatı yapan birtakım adamlar şimdi, o eski mücahitliği bıraktılar, müteahhitliğe başladılar, malı götürüyorlar, ihalelere fesat karıştırmak, işlerden komisyon almak, saçı bitmedik yetimlerin hakkını yemek...

Ey haram yiyici uğursuzlar!

Malı götürüyorsunuz, haram ve kara para zengini oluyorsunuz ama iyi bilin ki, servetlerinizde, iki gündür bir şey yiyemediği için okulda açlıktan bayılan o fakir çocuğun hakkı vardır. Saçı bitmedik yetimlerin hakkı vardır. İşsiz ve aşsız milyonların hakkı vardır.

Ve siz ey sorumsuz Müslüman zenginler:

Halkın bir kısmı açlık ve sefalet içinde kıvranırken sizler israf, sefahat, sorumsuzluk, vicdansızlık içindesiniz.

Saray yavrusu konaklar, meskenler, köşkler, yalılar...

Saray yavrusu yazlıklar...

Lüks ve pahalı binitler...

Gardroplarınızda en pahalı markalardan bir sürü elbise...

Sofralarınızda bir kuş sütü eksik...

Gençliğinde 75 kilo olan nice dindar zengin şimdi 100 kilo, hattâ daha şişman. Nasıl bu kadar kilo almış? Okulda açlıktan bayılan fakir çocuğun hakkını yiyerek.

Biri anlattı. Umreye gitmiş.Orada bir grup Türk görmüş, onlar da mukaddes umre ziyareti yapıyormuş. Onları nasıl görmüş? Televizyonun karşısına geçmişler, maç seyrediyorlarmış. Heyecanlanınca acayip sesler, uğultular, böğürtüler çıkartıyorlarmış. Ah Hacı beyler, vah Umreci beyler!..

Bir yanda gerçekten aç, gerçekten yoksul ve sefil vatandaşlar; bir yanda da bu sefaleti istismar ederek merhametli kimselerden para sızdırmaya kalkışan hinoğluhinler.

“Ben açım, ben sefilim, hem kendi çocuklarıma hem de vefat eden kardeşimin yetimlerine bakıyorum...” şeklinde edebiyat yapanlara sakın kolaycacık kanmayın. Onlara şöyle deyin:

“Gerçekten muhtaç olduğunuza dair muhtarlıktan ve belediyeden resmî belge getirirseniz, size yardım edebilirim...”

Biz yine sorumsuz, vicdansız, merhametsiz Müslüman zenginlere, varlıklılara dönelim. Onların mutlaka uyarılması gereklidir.

Birtakım İslâmî cemaatler, “Rabbena Rabbena hep bana hep bana...” zihniyetiyle hareket ediyor ve memleketteki genel ve yaygın sefalete sırt çeviriyor. Onların küçük bir dünyaları vardır. O dünyanın dışına çıkmazlar.

Büyük dinî bir cemaat, zekât paralarını kendi hizmetleri, kendi programı için topluyormuş.Bu, son derece yanlış bir iştir. Hiçbir tüzel kişilik (hükmî şahsiyet), yâni dernek, kurum, vakıf, tarikat, cemaat, fırka, hizip zekât toplayamaz. Zekât ancak hakikî şahıslara verilir. Zekâtı öncelikle hakkedenler, açlıktan bayılan çocuk gibi, hiçbir şeyi olmayan miskinlerdir. Sonra fakirler gelir.

Otomobili olana zekât verilmez.

Cep telefonu ile caka satana zekât verilmez.

Bütün Müslümanları kasd etmiyorum ama bir kısım varlıklı Müslümanlar gerçekten çok vicdansızdır.

Onların mutlaka uyarılması gerekiyor. Bu uyarı işini kim yapacaktır?

“Fakirlerin yardımına koşalım” demekle iş bitmiyor. Mutlaka çok ciddi bir teşkilat kurulmalıdır.

Bu memlekette bin türlü ahlâksızlık vardır. Fakirlere yardım için toplanan paraları yemek için bir sürü haydut, haşarat, it, kopuk seferber olacaktır. Bu köpeklere bir kuruş bile hayır ve yardım parası kaptırılmamalıdır.

Müslüman zenginler lüks ve israfa son vermelidir.

İsraf yüce dinimize göre adam öldürmek, zina yapmak, zulm etmek gibi büyük bir günahtır.

Namaz kıldığı, sofu geçindiği halde israf yapanlar kendilerini sakın dindar sanmasınlar. Onlar fâsıktır, fâcirdir.

Herife rakı iç desen, küplere biner, “Rakı haramdır, sen bana nasıl böyle bir teklifte bulunuyorsun?” diye bağırır. Ama israfa, lükse, saçıp savurmaya, gösterişe gelince canının istediğini yapar. Böyle Müslümana moloz Müslüman derler.

Müslümanlar zekatlarını, Şeriatın ve fıkhın öngördüğü şekilde hakkedenlere verseler memlekette sefalet falan kalmaz.

Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki, zelzelede can verenlerin parmaklarındaki yüzükleri, kollarındaki bilezikleri almak için ölülerin parmak ve bileklerini kesen canavarlar çıkmıştır bu toplum içinden. İleride büyük bir zelzele olduğunda en fazla korkulan husus birtakım yağmacıların harekete geçmesidir.

Yirminci asrın başındaki San Francisco büyük zelzelesinde halk mahkemeleri kurulmuştu ve yağmacılık yaparken yakalananlar hemen ayak üstü yargılanıyor ve en yakın elektrik veya telgraf direğine asılarak idam ediliyordu.

Halkının milyonlarcası sefalet çekerken, aç bir okul çocuğu düşüp bayılırken, sorumsuz ve vicdansız zenginlerin tıka basa yedikleri, keyiflerince lüks bir hayat sürdükleri bir İslâm memleketi hasta demektir.

Kimse bana ne demesin. Açlıktan bayılan bir tek çocuğun ahı bile bizim hepimizi yakmaya yeter de artar!

 

 

başaGeçti AB’nin Pazarı - Süleyman Arif Emre - 2 Haziran 2005 - Milli Gazete

 

Bilindiği gibi Sultan Abdühamid Han, masonik bir darbe sonunda iktidardan düşürülmüş, sürgüne gönderilmişti. Uzun bir süre sonunda darbecilerin baskıları yumuşadıktan sonra bir yetkili hünkârın ziyâretine gelmiş, Abdulhamid Han ona sormuş?

Söyleyin bakalım benim yokluğumda yaptığınız en önemli iş nedir demiş. Cevab vermişler:

Yaptığımız en başarılı iş, sizin zamanınızda birbirine düşmanlık eden Rum patriği ile Ermeni patriğini barıştırmak olmuştur.. demişler.

Abdulhamid Han bu habere çok kızmış ve çok üzülmüş, Allah müstahakınızı versin,ben bu iki patriğin barışmaması için elimden geleni yaptım. Ülkemin birlik ve berâberliğini korudum, siz ise bunları barıştırmışsınız. Bu hatanız yüzünden çok kısa sürmeyecek, Balkanlar elimizden gidecektir, diyerek onları azarlamış. Ve gerçekten de Balkanlar elimizden gitmiş.

Sözü, iki gün önce Fransa’da yapılan referanduma getirmek istiyorum. AB’nin temel direklerden biri olan Fransa halkı, Avrupa Anayasası’na hayır oyu verdi. Böylece AB’nin de dağılma süreci başlamış oldu.

Böylece Türkiye önemli bir tehlikeden kurtuldu. Zira ne kadar gizlenirse gizlensin, AB kesin olarak “bir Hıristiyan kulübüdür.” Bu birlik Hıristiyanları birleştirmek için bir zamanlar kurulmuş olan Mukaddes Roma-Cermen imparatorluğunun ihyasından başka birşey değildir. Böyle olmasaydı, 45 senedir bizimkiler yalvardığı halde Türkiye’yi üyeliğe niçin kabul etmediler? Tabiiki Müslüman olduğumuz için.

Bırakınız AB’yi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bile, Müslümanlıkla ilgili bir dava önüne geldiği zaman, İnsan haklarını, inanç ve düşünce özgürlüğünü ve hatta âdil yargılanma ilkelerini açıkça çiğneyerek, Müslümanların aleyhine kararlar vermiyor mu?

Öyleyse AB Anayasasının reddedilmesi Türkiye’nin milli menfaatları açısından bir KÂBUSUN sona ermesi mânâsına gelir. Haddini tecâvüz eden zıddına döner. AB büyüdü, büyüdü haddini aştı, şimdi sonun başlangıcına geldi. Çok şükür böylece, bizim fanatik AB tutkunlarının hevesi kursaklarında kaldı. Bu sebebten Anayasamızı değiştirip, egemenliğimizi AB’ye devredip artık bizi AB’nin bir vilâyeti haline getiremeyecekler.

Bayrağımızın altında biz inşaallah yüzü ak alnı açık olarak hür yaşayacağız.

Ama bu süreç bizim için çok büyük bir tehlikeyi de beraberinde getiriyor. Çünkü maalesef hem Sayın Gül ve hem de sayın Erdoğan, AB’de olan değişiklikler bizim AB’ye giriş sürecimizi asla etkilemez. Biz taahhüdlerimizi yerine getireceğiz, gözlerimizi kapayıp vazifemizi yapacağız, diye milletimize narkoz vermeye, zihinleri uyuşturmaya devam ediyorlar...

Bizim için çok tehlikeli diyorum çünkü, AB’nin kurt politikacıları bizim bu gafletimizden yararlanmak için, bu dağılma sürecinde, ellerini daha çabuk tutacaklar. Bizden istedikleri tâvizleri hızlandırılmış bir programla koparmaya çalışacaklar, hem Kıbrıs elden gidecek, hem Ege... Ve dahi Ermenilerin istekleri rayına sokulmuş olacak. Ve İnsan Hakları aldatmacasıyla, milli birlik ve bütünlüğümüzü parçalama hedefine ulaşacaklar.

 

 

başÇevik Bir, Abdullah Gül’ün danışmanı mı! - Ankara Kulisi - Milli Gazete - 2 Haziran 2005

Önceki gün Meral Akşener’le konuştuk. Meral Hanım, 28 Şubat’ın en hareketli günlerinde İçişleri Bakanıydı. Bir dönemin en önemli tanıklarından. Bu yüzden söylediklerini dikkate almak şart. (Acizane kanaatimiz odur ki, Meral Akşener’in bildikleri söylediklerinden çok daha fazla. Bir gün uzun boylu bir sohbet konusunda mutabık kaldık)

Bugünlerde Meral Akşener’in bir iddiası Başkent Kulisleri’nde en çok konuşulan konuların başında geliyor; “Çevik Bir Abdullah Gül’ün Danışmanı mı!?”

Çevik Bir; 28 Şubat’ın kudretli paşası! Abdullah Gül; Refahyol Hükümeti’nin Devlet Bakanı! Bir başka ifadeyle birisi tankları yürüten tarafta, diğeri tankların üzerine yürüdüğü tarafta. Bu yüzden Meral Hanım’ın “Çevik Bir Abdullah Gül’ün Danışmanı” iddiası ayrıca önemli.

Meral Akşener’le sohbetimizde biz de bunu sorduk. “Nedir bu iddianın aslı!?” “Elimde elbette bordrosu yok” dedi. Ama devamında söyledikleri de ilginçti; “Ben bunu söyledikten sonra ne Çevik Bir’den ne de Abdullah Gül’den herhangi bir tekzip (yalanlama) gelmedi” Gerçekten merak konusudur. Neden bir yalanlama yapılmıyor! Sükut İkrardan mı geliyor!

Meral Hanım iddiasını sürdürüyor. ABD’de bulunan JISCA isimli bir Musevi Derneği. Bugüne kadar Türkiye’den sadece iki kişiye ödül veriyor. Birisi Çevik Bir, birisi Tayyip Erdoğan. Erdoğan, bu ayın 8’inde yine ABD yolcusu. Yine bir Musevi Derneği’nden ödül alacak. JISCA Kudüs’teki Süleyman Tapınağı’nın yapımıyla ilgili bir vakıf.

Çevik Bir’in AKP Hükümeti ile arası iyi. Meral Akşener de buna dikkat çekiyor ve sohbetimizde Çevik Paşa’nın bir İtalyan Gazetesi’ne verdiği demeci hatırlatıyor. Çevik Bir, bu röportajında “AKP Hükümeti’nin çok iyi işler yaptığını” söyleyerek iktidarı övüyor. Oysa bir zamanlar bu hükümetin üyeleriyle neredeyse kanlı bıçaklıydı!

Dikkatli okurlarımız hemen hatırlayacak. Başbakan Tayyip Erdoğan Cidde’de “İslam ortak pazarı olmaz” açıklamasını yaptığı günlerde bu kardeşleriniz Ekonomiden sorumlu Ali Babacan’ın İsrail ziyaretini yazmıştı. Ziyaretin amacı, Türkiye, İsrail, Ürdün üçlü ekonomik işbirliği anlaşma çalışmasıydı. Şimdi Başmüzakereci olan Ali Babacan’la birlikte İsrail’e giden heyette Çevik Bir de vardı. Akşener’in ilginç iddiasından sonra şunu sorabiliriz; “Çevik Bir bu geziye danışman sıfatıyla katılmış olabilir mi?” Sadece bir sorudur.

Ama cevap bekleyen bir soru...

 

Fethi anlamak ve Fethi kutlamak

 

İstanbul’un Fethi’nin 552’nci yıldönümü kutlama programları:

AKP’li İstanbul Fatih Belediyesi: Popçu Kenan Doğulu konseri...

AKP’li İstanbul Beyoğlu Belediyesi: Rockcı Murat Göğebakan konseri...

Başkent Fetih Şenliği Programı: Arabeskçi İbrahim Tatlıses, Popçu Gökkan Özen, Sunucu Ece Erken...

AKP’li Ankara Keçiören Belediyesi: Rockcı Kıraç, Türkücü Yıldız Tilbe...

*

Saadet Partisi Fetih Kutlaması (Kocaeli): Dünya Birincisi Hafızlar Abdurrahman Sadien, Kerim Mansuri... Afganistan eski Devlet Başkanı Burhaneddin Rabbani, Sudan eski Devlet Başkanı Muhammed Swar ez Zehep, Malezya Eski Başbakanı Abdülhadi Awang...Ve elbette Milli Görüş Lideri Erbakan!

Bu ne ibretlik tablodur Ya Rabbi!

 

başAmerikan tarzı mutsuzluk - Yeni Şafak - 2 Haziran 2005 - Özlem Albayrak

 

Amerikan tarzı mutsuzluk

Hali vakti yerinde dört Amerikalı ev kadınının, içinde debelendiği ümitsizliğin izini süren bir dizi yayınlanıyor CNBC-e'de: Desperate Housewives. Amerika'da ABC kanalında yayınlanan dizi, yayına başlar başlamaz kucak dolusu Emmy toplamış bir drama.

Dizinin farkı ise, Amerikan banliyölerinden birini mekan tutmasına rağmen, Hollywood sayesinde artık tüm dünya nazarında kabak tadı vermeye başlamış bulunan bahçeli, beyaz çitli, iki katlı beyaz ahşap evlerin arasındaki yaşamların, karanlık yüzünü anlatma derdine düşmemesi.

Satın alarak ABC'nin ardısıra yayına başlayan CNBC-e'nin şimdilerdeki en popüler yapımlarının başında gelen dizi, Bridget Jones'la başlayan ve televizyonlarla giderek ivme kazanan bir "mutsuz kadın" hikayesi daha anlatıyor.

Mükemmel yuvaya erişmek için gösterdiği titiz çaba, sonunda evliliğini ve ailesini bitirme noktasına getiren takıntılı Bree, para için evlenen ama parayla saadet olmayacağını çok geç anlamış bulunan Latin asıllı eski model Gabriella, 4 çocuğu yüzünden işini bırakmak zorunda kalan ve annelik kurumuna karşı med-cezirli duygular yaşayan Felicity ve boşandıktan sonra hayatın tadını çıkarmanın zannettiği kadar kolay olmadığını gören, kadınların en stereotipik "ümitsiz"i olan Susan, dizinin dört ana karakteri.

Ally McBeal'dan esintiler taşıyan, Stepford Kadınları'nı hatırlatan dizi, American Beauty'nin uyandıkları her günü boşluğa yuvarlanma hissiyle geçiren karakterlerine de zarif göndermelerde bulunuyor. Dizi, aile kurumuna ise en az bu bol Oscar'lı film kadar öfke duyuyor... Elbette satıraralarında.

Tüm dünyaya Amerikan film endüstrisinden servisi yapılan ve şaşırtıcı bir biçimde de tutan "herşeye sahipken mutsuz olmak" temalı dizi, türünün son dönemdeki en başarılı örneği ve Türkiye'de de bol bol izleniyor.

İnsanın çöküşü

Sırların, entrikanın ve polisiye sosunun bolca yedirildiği Desperate Housewives, temiz bir semtte, beyaz çocukları ve garajlarında lüks arabalarıyla yaşayan evli ya da boşanmış kadınların neden mutsuz olduğu üzerine konuşuyor.

Kadınların tercihine sunulan "aşk mı, güvenlik mi?", "kariyer mi, aile mi", "bağımlılık mı, bağımsızlık mı?" gibi klişe seçeneklerle dalga geçen dizi, ev kadınlığının ve genel tanımıyla ailenin mutsuzluk anlamına gelebileceğini düşündürtürken, mutsuzluğun sadece insanın içiyle orantılı büyüyüp küçüleceğinin farkında değilmiş gibi yapıyor.

Çünkü, Türkiye şartlarında güllük gülistanlık sayılabilecek bir hayatın içinde kendi kendileriyle cebelleşen kadınların mutsuzluğu, birkaç hafta önce olaylı bir biçimde yayından kaldırılan kadın programlarında bütün dertlerinden, ancak konuşmakla kurtulacağını sanan mağdurlarla kıyaslandığında komik geliyor.

Hayatlarında yaşadıkları en büyük lüks, büyük şehri hayatlarında bir kez olsun görmek olan kadınların, hiçbir sosyal güvencesi olmayan, mali olarak berbat hayatlar süren insanların memleketi için yani, Desperate Housewives'ın mutluluk tanımı fazlasıyla lüks kaçıyor.

Mutluluk ve ümidin sürekli değişmekte olan dış şartların değil, "iç"in uzmanlık alanı olduğunu unutmuş, hayatı birbirine dönen birkaç rutinden öteye gidememiş, ruhu gıdasızlıktan çoraklaşmış insanların mutluluk arayışı, elbette dizisi çekilecek, çekilen o dizi de izlenme rekoru kıracak kadar önemli bir sürecin gidişatını anlatıyor.

Çünkü bu ve benzeri diziler, insanın varlıkla imtihanını ve büyük bir çöküşün başlangıcını haber veriyor.

Dikkat ederseniz, Amerika'nın o mükemmel, şaşaalı yaşam tarzını bütün dünyaya servis yapan dizilerde, -varlıklı ya da yoksul- Nasılsın diye sorulduğunda: "İyiyiz çok şükür" diyebilecek hiç kimse bulunmuyor.

 

başa İstanbul'un Fethine dışarıdan bakış II - Ali Haydar Aksal - Milli Gazete - 2 Haziran 2005

 

İran eski Sanayi Bakanı Şems Ardahanî'nin konuşmasında üzerinde önemle durduğu, İslâm dünyasının fütuhatiyla ticarî faaliyetlerin yoğunlaşması Batılıların elinden ticaret yollarının alınmasının önemidir. Fethin önemli yanlarından biri de budur. İstanbul'da Fatih'in oluşturduğu ticaret antrepolarında müslümanların mallarını satması, pazarlaması, Avrupa'ya gönderilmesi hususu... Bursa ve Edirne gibi önemli merkezlerde ticaretin canlanması, İran mallarının getirilmesi... Ticarette İslâm ahlâkı önemlidir. Ardahanî Nahl suresinde 112. ayeti örnek göstererek: "Allah sizlere beldenizde rahatlıkla hareket edebileceğiniz bir ortam vaad eder..." âyetini örnek gösterdi. "Ticaret için güvenlik şarttır. Özgür ve güvenlik içinde değilseniz siz korku içinde olursunuz. Bu da sizin eksikliklerinizden ileri geliyor." İslâm medeniyetinin insana verdiği güven duygusu ve özgürlük ortamı insanı daha huzurlu kılıyor.

Fatih Sultan Mehmed ile İran Şahı Cihanşah arasında bir dostluk köprüsü kuruluyor. Kazandıkları zaferleri birbirlerine müjdeliyorlar. Fatih Mora'yı fethedince bir fetihname daha gönderiyor. Cihanşah da Bağdat'ın Moğollardan alınışını müjdeliyor Fatih'e. Bağdat'ın fethinin müjdesini fetihname ile bildiriyor. "Mezopotamya üzerinde ticaret serbest bırakılmıştır" diyor Cihanşah. İki İslâm ülkesinin sultanının karşılıklı jestleri ve geleceğe ufuk açacak bakışları oldukça önemli. Bugün için de, içinde bulunulan durumdan çıkış yolu bulmanın güzel bir örneğidir bu.

Fatih mektubunda: "Onun, bilinen düşmanlarından daha çok düşman olduğunu, birlikte hareket etmeyi" önerir Cihanşah'a. Ancak bu ilişkiler ve güzellikler ancak iki nesil boyunca sürüyor, II. Beyazıt'tan sonra da kesiliyor.

Müslümanlar için tarihin bir dönüm noktası bulunuyor. Bunlardan biri Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail arasındaki savaşta bu güzelliklerin bozulmasıdır. Bu olumsuzluklar İslâm dünyasına yansıyor. İstanbul'un Fethinden sonra dünya ticaretinin %60’ı Müslümanların elinde, %30’u doğudaki Müslümanların elindedir. %10’u ise Hıristiyanların elinde bulunuyor.

Bir diğer önemli husus da Endülüs'ün Müslümanların elinden alınışı, yani 1491 Kurtuba'nın düşüşüdür. İspanyollar, Portekizliler yeniden dünya ticaretinde önemli bir mesafe kaydediyorlar. Kurtuba'nın düşüşünden sonra Hindistan'ın işgali gerçekleşiyor. Hindistan'ın işgal edilmesinde Müslümanların da rolü bulunuyor. Ümit burnunun keşfi, Hindistan’ın işgalinden sonra İpek Yolu'nun ticari değeri azalıyor. Müslümanlara dönük engizisyon, Müslümanların gerileyiş dönemi... Müslümanların kendi aralarındaki mücadelesinden Hıristiyanlar yararlandı. 1492'den itibaren Portekizlilerce Hürmüz, Seylan Malako, Fomura, Mindino işgal edildi. Mezopotamya yolu üzerindeki ticaret yolunun etkisini yitirmesiyle Müslümanlar güç yitirdi. Çaldıran savaşından sonra Müslümanların dünya ticaretindeki payları azaldı. Bugün bu pay %10’lar civarındadır.

Bu genel özet ve değerlendirmede bulunduktan sonra Şems Ardahanî şu noktaya geldi: "Bundan sonra ne yapmalıyız? 1453 zamanındaki ilkelere ve fikre dönmeliyiz. Kordoba'nın düşüşünü ve Çaldıran savaş dönemini aşmalıyız. Biz ticareti arttırırsak Müslümanlar önemli bir konuma sahip olurlar, saygı görürler. Müslüman halklar ortak risk sermayeli işler yapmalıyız. D-8 organizasyonu geliştirilmeli. Bazıları sanıyorlar ki AB güçlenirse o sofraya bizi de davet edecekler. AB 1956'de Demir Çelik ve kömür anlaşmasıyla başladı bu işe. Onlar bundan memnunlar ve bir saygınlığa eriştiler. Çocukça bir duyguyla sanki bu saygıyı herkese göstereceklerini sanıyorlar. Biz davet edilebiliriz, ancak biz güçlenirsek davet edilebiliriz. Biz güçlenirsek saygı görürüz. Eğer biz ilkelerimizde direnirsek güvene kavuşuruz. Boş lafları bırakmalıyız. Yoksa yarın çok geç olacaktır!"

Şems Ardahanî'nin uzun konuşmasından derleyebildiklerim bunlar. Doğrusu bu programa, dışarıdan gelen Müslüman liderleri, bilim adamları ve önemli şahsiyetlerin ortaya koyduğu tezler bakımından bu tez oldukça önemliydi. Birbirimize ışık olur ve yol gösterirsek çıkış yolu hiç de zor değildir.

e-mail: [email protected]

başaİstanbul kimin şehri? - Manhattın'ın kulelerinin İstanbul'a taşınmasına hız verildi buna bir dur demek lazım - Nasuhi Güngör - 2 Haziran 2005 - Milli Gazete 

Nasuhi Güngör

 

İstanbul kimin şehri?

 

11 Eylül hadiselerinden çok kısa bir süre sonra, artık New York’un değil, İstanbul’un “gözde şehir” olduğu Batı basınında manşetlere taşındı. Turizm merkezli, ama nedense sürekli olarak “İstanbul’un merkeziliğine” işaret eden haberler yapıldı.

Mesela New York Times, İstanbul’u tanıtmaya geniş yer ayırırken, “Bu kente gitmenin tam zamanı” dedi. Bu gazete, kısaca CFR olarak tanınan Dış İlişkiler Konseyi’nin güdümünde olan bir yayın organı olarak biliniyor. CFR gibi, dünyanın gizli patronları arasında sayılan bir yapının kontrolündeki bir gazetenin; gündemine İstanbul’u alması sıradan bir seçim olmasa gerek.

Daha güncel örnekler de var. ABD’de medya ve imaj dünyasının tanınmış isimlerinden Harvey Dzodin, yakın zamanda İstanbul’a gelerek yeni film projeleri için çalışma başlattı. Türkiye medyasına verdiği demeçlerde “İstanbul’u dünya kenti yapmak” istediğini söylüyor.

Bunun için de Hollywood’u Türkiye’ye getirmeyi amaçlıyormuş. Tüm bunların Türkiye ekonomisine ne kadar katkı sağlayacağını söylemeyi de ihmal etmemiş.

Bunlar peşpeşe gelirken, başka bir nokta dikkat çekiyor. İstanbul’un fethiyle ilgili kutlamalarda, kimilerinde tuhaf bir çekingenlik hali var. Sanki bu şehri İslam’ın başkenti haline getirmekle utanılacak bir iş yapılmışçasına; diyalog çağrıları, ortak kültür vurguları, bir arada yaşama nutukları dolaşıyor ortalıkta.

Bu yetmezmiş gibi üstüne bir de “küresel” çağrışımları olan bir projenin temelleri atılmak isteniyor.

Sözü dolaştırmaya gerek yok. İkiz kulelerin yıkılmasının ardından, dünyadaki malum lobi yeni “başkentini” çoktan ilan etti: İstanbul. Pekçok uluslar arası organizasyonun burada gerçekleşmesi, ufukta bu çerçevede yeni projelerin olması da tesadüf değil. İsterseniz son yıllarda Turizm Bakanlığı yapan bazı isimlerin, İstanbul’la ilgili projelerine ve açıklamalarına bir göz atın. İstanbul’u dünyanın gözbebeği ya da merkezi haline getirmekle ilgili şaşırtıcı sözler okuyacaksınız.

İstanbul, artık dünyada özellikle “finans kapital” başta olmak üzere, siyasetin, ekonominin, sanatın, magazinin, sporun merkezi haline getirilecek. Siz bakmayın Goerge Soros’ların etrafımızdaki ülkelerde çevirdiği “devrim” dolaplarına. Hepsinin gözü bu şehirde ve herkes küresel tüm akışların merkezini buraya taşımak istiyor.

Konuyu, Prof. Dr. Anıl Çeçen’le konuşuyoruz. Verdiği cevaplar gerçekten sarsıcı: “Ben New York merkezli dünya devletinin Türkiye’yi bir savaş üssü değil, kapitalist ekonomi merkezi haline dönüştürmek istediğini düşünüyorum. Hatta yavaş yavaş New York’tan İstanbul’a taşınmaya yöneldiklerini görüyorum.”

Tüm bunların nedenini soruyoruz Anıl Çeçen Hoca’ya. İşte cevabı: “Giderek çok kutuplu bir yapının ortaya çıktığı bir dünyada, artık İstanbul daha büyük önem kazanıyor. Artık finans dünyasının merkezi, jeopolitik olarak da merkez olan İstanbul olacak. New York’taki ikiz kulelerin benzeri yapılanmaların İstanbul’da da ortaya çıkması dikkat çekici. Napolyon’un kendi döneminde söyledikleri yavaş yavaş gerçekleşiyor.”

Ortada artık açık açık dile getirilen bir garip proje var. Nedense istisnalar dışında kimse İstanbul’u dünya kenti yapmanın ne anlama geldiği üzerinde durmuyor. İşte size güzel bir istisna: “İstanbul'un bir ‘dünya kenti’ olmasını önermek İstanbul’un Müslüman kimliğini reddetmeyi içeren bir siyasal projenin sözcülüğüne soyunmaktır. ‘Dünya kenti İstanbul’, İslam ve hatta Türk kimliğinden arındırılmış bir İstanbul önermesidir. İstanbul’a sahip çıkmanın yolu Fethi idrak etmekten geçer.” (Akif Emre, Yeni Şafak, 31 Mayıs 2005)

Fethi idrak etmek... Meselenin özü burada. Bunun için de öncelikle bu büyük fethin üzerini, anlamsız birtakım çabalarla örtmekten vazgeçmek gerekiyor. Fetih, İslam Medeniyeti’nin merkezinin inşa edilmesidir; buna başka dünyaları ortak etmeye çabalamanın bedeli ağır olacaktır.

Unutmadan, Napolyon’un ne söylediğini de aktaralım. “Gelecekte bir dünya devleti kurulacak ve bunun başkenti İstanbul olacak.

Neresinden baktığınız önemli elbette.

 

 

 

başaNuray Mert - İnternethaber  - 1 Haziran 2005 – Kafaları antenli

İncir çekirdeğinden büyük tartışma

01 Haziran 2005 10:16  


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Hadi Uluengin'le Nuray Mert arasında bir süredir devam eden tartışma iyice alevlendi. Mert, son yazısında Uluengin'e çok sert yüklendi.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

     Hürriyet Gazetesi yazarı Hadi Uluengin'le Radikal'den Nuray Mert arasında Suriye gezisinde başlayan tartışma İncirlik üzerinden daha da alevlendi. Uluengin'in Mert ve arkadaşlarını alaya alan "İncirlik Buluşması" adlı yazısına Nuray Mert'ten "İncirlik değil, insanlık meselesi" başlıklı yazısıyla çok sert bir cevap geldi:

Yazı: Nuray Mert
Kaynak: www.radikal.com.tr  


- 28 Mayıs günü, Barış ve Adalet Koalisyonu ve Doğu Konferası'ndan bir grup arkadaşımızla, ABD'nin İncirlik üssüne giderek protesto mahiyetinde bir basın açıklaması yapıp, konuyla ilgilenenlere davet mahiyetinde bir çağrı yapmıştım.

ABD veya 'güçlü' belledikleri herhangi bir şeye ilişkin, herhangi bir konuda itiraz edildiğinde, kaleme sarılıp karalama âdetinde olanlar yine rahatsız olmuş. Aslında, çok üzülmelerine gerek yok, zira bu tür sesler basına hemen hiç yansımıyor. O nedenle, bunlardan, her konuda ileri geri konuşmak ve zevzeklik yapmayı siyasi yorum sanan biri, bu konuda saldırabileceği tek şey olarak benim çağrı yazıma karşı laf yetiştirmeye çalışmış. Yazısını, 'Teşekkürler ben almayayım' diye bitirmiş. Rica ederiz, biz zaten, onun gibileri hiçbir şeye davet etmiyoruz.

Aslında sorun, sadece o değil, onun gibi düşünen herkes. O nedenle üşenmeyip yazmakta yarar var. Kim mi onlar? Hani, ne zaman böyle bir eylem, protesto, çaba söz konusu olsa, 'boş işler' diye burun kıvıran, üst perdeden konuşma iddiasında olanlar var ya, son zamanlarda sesi çok çıkan o kalabalık. Hani, 'Adamlar dünyayı yönetecek kadar güçlü, üç-beş kişi ne yapacağınızı sanıyorsunuz' diyen beyinsizler var ya onlar. Kimsenin eylemle, protesto ile bir günde dünyayı değiştireceğini sandığı falan yok. Ama barışa, dahası insanlığa karşı tehdit olarak algıladığınız her şeye, bugün buna yarın şuna itiraz etmezseniz, değil askeri üs açmak, yarın kafanıza anten bile takarlar.

O zaman da, 'Ne yapalım adamlar çok güçlü, biz de bundan sonra böyle gezeriz' dersiniz. Zaten bu kafanın hak ettiği muamale de bu ve halihazırda, kafaları antenli geziyor sayılabilirler.

Bakın, mesele İncirlik'ten öte bir mesele. Dünya büyük bir işgal ve talan tehdidi yaşıyor. Ortadoğu bu tehdidin merkezinde. Değil sadece İncirlik; Türkiye'nin bu işgal ve talanın merkez üssü olması söz konusu. Buna karşı söyleyecek hiç mi sözünüz yok? Söz söylemek, karşı çıkmak anlamsız mı sanıyorsunuz. Asıl anlamsız olan, tırsıp oturmak, kendinizi adam yerine koymamak. Talan ve işgale girişenlerin asıl hedefi sizi adam saymamak, onun için de öncelikle sizin insanlıktan istifanızı vermiş olmanız.
Kanmayın, insanlıktan gönüllü istifa edenlere, onlar iflas etmiş zihinler, körelmiş vicdanlar, tükenmiş ruhlar. Onlar ölü canlar. Onları hiçbir şeye davet etmiyoruz, onlar yaşamıyorlar. Onlarınki bitkisel hayat. İşi sululuğa dökmeleri bundan.

İnsanlık, güç gördüğü yerde tırsanlara kalsaydı, bugün hâlâ mağaralarda yaşıyor olurduk. Bunlar o devirde gazeteci olsaydı, 'Dinozorlar bizden güçlü, aman mağaradan dışarı adımınızı atmayın', 'Ateşle oynamayın eliniz yanar, taşı yontmayın eliniz kanar' diye yazarlardı. Uymayın bu küçük beyinlere, yanındaki adam uçurumun kenarında ayağı kayınca, ilk düşündüğü elini uzatmak değil korkup uzaklaşmak olan tabansızlara. Onlarla insan olarak tek bağımız biyolojik yakınlığımız. Akbabalara, sırtlanlara yakınlığımızdan fazla farkı olmayan bir yakınlık. İnsanı insan yapan ne varsa o yakınlığın ötesine düşüyor. Onlardan ne kadar uzaksak o kadar insanız.

Bu haber 149 defa okundu.

 

 

baş"Şu Çılgın Türkler..." - Hasan Pulur - 1 Haziran 2005 - Milliyet



"KURTULUŞ Savaşı'nın romanı yazılmadı" diyenlere "Romanı da yazıldı, destanı da!" diye karşılık verebiliriz.
Turgut Özakman'ın "Şu Çılgın Türkler"i, yazarın elli yıllık çalışmasının ürünü... (x)
Romanda anlattığı her şeyin, her sayfada dipnotu ve bölüm sonunda belgeleri var.
Turgut Özakman, bu olağanüstü eserinin son sözünde şöyle diyor:
"Bugün Türk gençliği ötekine benzemeyen iki tarihe inanıyor.
Biri, bu romanın esas aldığı sağlıklı ve dürüst belgelere dayalı, hepimize gurur veren gerçek tarih... Öteki, Cumhuriyet'i yıkmak için çabalayanların uydurdukları, yalanlarla dolanlarla dolu, sahte tarih."
***
"ŞU Çılgın Türkler" Kurtuluş Savaşı'nın destanı ama, bu destanda kahramanların da yeri var, hainlerin de, askerden kaçanların da, korkakların da, suya sabuna dokunmayanların da...
Hepsinin, hepsinin yeri var.
***
MESELA İstanbul Üniversitesi'nin de, o günkü adıyla Darülfünun'un da...
Günlerden bir gün, Kuvayi Milliyeciler Anadolu'yu düşmandan kurtarmak için yoklukla savaşırken, düşman işgalindeki İstanbul Üniversitesi'nde bir konferans vardır, salon hıncahınç doludur. Bir süre önce, Osmanlı Devleti'ni kuran Osman Gazi'nin babası, Ertuğrul Gazi için "Tatar yavrusu" diyen, Fuzuli'nin Türk olmadığını söyleyen İran edebiyatı hocası Hüseyin Danış Bey'in bu görüşleri tartışılacaktır. "Filozof" sıfatı omuzlarına kadar inen uzun saçlarından menkul Rıza Tevfik konuşacaktır.
***
RIZA Tevfik kürsüye çıkar:
"Sizi merakta bırakmamak için kanaatimi hemen söyleyeceğim, sonra da iddiamı kanıtlayacağım. Fuzuli, Türk değil, Acem'dir."
Ön sırada oturan Süleyman Nazif ayağa kalkar:
"Yanılıyorsunuz, Fuzuli özbeöz Türk'tür, Azeri Türk'üdür!"
***
TÜRK'tür, değildir tartışması sürerken, Rıza Tevfik kestirip atar:
"Fuzuli'nin Türk olmasından ne çıkar? Siz Türkler, aranıza bir tek Fuzuli'yi almakla ne kazanırsınız?"
Bir öğrenci bağırır:
"Sen Türk değil misin?"
"Hayır, değilim, Türklükten çoktan istifa ettim. Türk'ün kılıcından başka övünecek nesi vardı? O da bitti. Hâlâ İstanbul'da oturabiliyorsanız, bunu büyük devletlerin İslam âlemine duyduğu saygıya borçlusunuz."
***
Öğrenciler ayağa fırlar, Rıza Tevfik'i protesto etmektedirler, "Filozof" diklenir:
"Bana bakın, İngilizler burada oldukça, kimse beni susturamaz, istediğimi söylerim, bana bir halt edemezsiniz."
Bardağı taşıran bu olur, bir öğrenci kürsüye fesini fırlatır, yüzlerce fes "Filozof"a atılır, Rıza Tevfik çeker gider.
Olaydan sonra öğrenciler bir sınıfta toplanarak, istiklal ve milliyet duygularına yabancı, saldırgan beş öğretim üyesi üniversiteden ayrılıncaya kadar "Darülfünun grevi"ni başlatırlar.
***
"ŞU Çılgın Türkler"i okudukça, "Tarih tekerrürden ibarettir" yargısına daha çok inanıyorsunuz, hele yazdığımız şu üniversite olayını okuyunca...
Sanki dün gibi...
Gibisi fazla, dünden de yakın...
***
KURTULUŞ Savaşı nasıl kazanıldı?
Çok şeyler söylenir ama, bize göre bunun başında inanç gelir, "vatanımızı düşmandan kurtaracağımız" inancı gelir.
***
SAĞLIK Bakanı Dr. Refik Saydam, Maliye Bakanı Hasan Saka'dan ilaç parası ister, Maliye'de para yoktur, veresiye ilaç alması önerilir.
Refik Saydam şaşırır:
"Rica ederim Hasan Bey, dünyaya kafa tutan bir hükümet, ordusunun ilacı için mahalle eczanesine el açar mı? Biri duysa ne der?"
Hasan Saka istifini bozmaz:
"Ne diyecek? Bunların paraları yok ama, yürekleri var, der!"
***
"Şu Çılgın Türkler"i okuyun, "çılgın" babalarınızla, dedelerinizle onur duyun!
——
(x) Bilgi Yayınevi.

 

 

Feth ruhu ya da sabır yürüyüşü – Ankara Kulisi – Milli Gazete

 

Mustafa Kurdaş
Mustafa Yılmaz

 

 

Feth’in ruhu ya da sabır yürüyüşü!

 

Büyüklerimiz ve dostlarımızla düşmüştük yola.

Önce Çamlıdere’ye uğrayıp Ali Semerkandi hazretlerinin huzuruna çıktık..

Sonra Bolu’da Tokadi Hayreddin hazretlerinin huzuruna vardık.

Saat 17.00 sularında İzmit’e geldiğimizde bardaktan boşanırcasına bir yağmur iniyordu gökten. Yol boyunca birlikte seyrettiğimiz yağmurla, İzmit’te de buluşmuştuk...Gözlerin on metre ötesini görmesi bile mümkün değildi...

Hepimizin merakı stadyumdaki feth atmosferiydi.

“Acaba” diyorduk bütün acziyetimizle; “Fetih şöleni iptal edilmiş olabilir mi?”

Stadyuma vardığımızda nedenli bir gaflete düştüğümüzü anlayıverdik.

‘Yedi’sinden ‘yetmiş’ine fetih yolunda sabredenler oradaydı.

Anadolu’nun dörtbir yanından fethe koşan onbinlerce insan sırılsıklamdı stadyuma girdiğimizde...

Fetih aşkıyla sırılsıklam.

Eyyub el-Ensari ve Akşeddin Hazretleri ile Fatih Sultan Mehmet ve kutlu askerlerini İstanbul surlarının önüne getiren sebepler, onları İzmit’e getirmişti..

Yağmur da fethin bereketi olmuştu adeta.

*

Her yönüyle muhteşem bir atmosfer vardı İzmit İsmet Paşa Stadyumu’nda.. “O geliyor’ anansoyla kalpler daha hızlı atmaya başlamıştı. O’nun teşrifiyle birlikte yeri-göğü inleten ‘Mücahid Erbakan’ sloganları fetih heyecanını zirveye çıkarıyordu. Havai fişekler semada yıldızlar gibi asılı kalıyordu O’nu selamlarcasına.

Hocamız, üstü açık araçla fetih aşkını selamlarken, herkes lideriyle gözgöze gelmenin mutluluğunu yaşamaya çalışıyordu.

İslam dünyasının önemli simaları, hilal coğrafyasının kokusunu da duasını da taşımıştı fethe. Kerim Mansuri ve Sadien’in sesiyle Kur’an da gönülleri fethediyordu.

*

Orada bulunanların bulunmayanlara anlatacağı o kadar çok şey vardı ki... Heyecanı, hazzı, coşkusu ve daha da önemlisi zaman ve şartları itirariyle gelmiş geçlimiş tüm 29 Mayıs Fetih Kutlamalarının en mükemmeliydi belki de. Hoca’mızın ifadesiyle, İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmet’in görüşü olan Milli Görüş’ün kalplerden hiçbir zaman sökülemeyeceğini gösteriyordu bu manzara.

Sadece tribünleri değil; sahanın içini ve hatta stadyumun dışını dolduran onbinlerin verdiği mesaj da çok açıktı:

Zafer sabırla Hakk yolunda yürüyenlerin olacaktır...

 

Konuya özel şifreli bir yazı...

 

Daha önce sütunlarımızda çok ses getiren bir kulis yazımızın devamı yeni bir bilgiyi aktaralım bugün. Konunun derinliklerine girmeyeceğiz. Çünkü bu; sadece ve sadece muhataplara matuf bir yazı. Anlayacağınız adrese teslim..

Amacımız kafaları karıştırmak da değil. Fakat geçmiş tarihte köşemize konu olan ve daha sonra bazı gazetelerin manşetlerine taşınan bu olayın hala takipçisi olduğumuz bilinsin istiyoruz. Belki okuyucularımız pek bir şey çıkaramayacak yazdıklarımızdan. Lakin, eminiz şifreyi çözmesi gerekenler mutlaka çözecektir..

Öğrendik ki; bir Bakanlığın Ankara Beşevler’deki Yayınlar Dairesi Başkanlığı’nda bir bayan işe başlatılmış. Bayan H... İşçi statüsündeymiş kendisi ama; havası yerindeymiş.

Tabiki bunda bir gariplik yok. Elbette ilgimizi ve dikkatimizi celbeden şey, herhangi bir bayanın herhangi bir yerde işe başlatılması olamaz. Biz sadce Beşevler’deki Yayınlar Dairesi Başkanlığı’nda masaya oturtulan Bayan H’nin, Bayan Ş’nin kardeşi olduğunu söyleyelim...

Gerisini anlaması gerekenler anlar..

 

Eyvallah ile Yallah!..

 

Geçtiğimiz günlerde TESKOMB’un, Antalya Venezia Otel’de üç günlük bir programı vardı. Sanayi Bakanı Ali Coşkun da oradaydı. Gazeteci arkadaşlarla sohbet ederken söz IMF ile ilişkilere geldi. Ali Coşkun’un söyledikleri ilginçti. Çünkü Coşkun’a göre “Türkiye’nin IMF’ye ihtiyacı yoktu ama AKP Hükümeti, sırf işadamları istediği için IMF ile üç yıllık Stand By anlaşmasını imzalamıştı!”

Peki İşadamları (Elbette kastedilen TÜSİAD) istiyor diye IMF ile anlaşma imzalayan AKP Hükümeti; yüzbinlerce Başörtüsü mağdurunun, milyonlarca asgari ücretlinin istedikleri sözkonusu olunca niye ipe un seriyor!

Demek ki; İşadamları isteyince Eyvallah

Millet isteyince hadi Yallah!

 

Ayten Hanım, CHP ve Hatay Buluşması...

 

Kendisiyle tesadüfen tanışmıştık. CHP Meclis Grup toplantısından sonra Meclis büromuza gelmişti. CHP ve Türk siyaseti üzerine uzun bir sohbetten sonra iki ayrı kartvizitini verdi. Adı; Ayten Genç Şahin’di. Verdiği Kartvizit’in birinde “CHP Parti Meclisi Üyesi” olduğu, diğerinde ise “Başarılı iş kadını” ödülü sahibi bir “Turizmci” olduğu yazıyordu.

Bir süredir Arkadaşımız Ali Cura’nın “Hatay 1. Medeniyetler Buluşması” ile ilgili haberlerini okuyorsunuz. Projenin sembolü olan logo bile insanı huylandırıyor. Siyon Yıldızı, Haç ve ters bir “Hilal”. Davetliler listesi de ilginç. Mesela Papalık Dinlerarası Diyalog Konseyi Başkanı Başpiskopos Michael Fitzgerald! Bu Başpiskopos, İspanya’daki İslam Medeniyeti’nin en önemli sembolü olan Cordoba Camii’nin ibadete açılmasına karşı çıkmasıyla tanınıyor. Vatikan’ın özel misyoneri ve Dinlerarası Diyalog Konseyi’nin sekreteryasını yürüten Thomas Michel de Hatay’ın davetli listesinde. Kendisi dünyanın çeşitli bölgelerinde yürütülen misyonerlik faaliyetlerinin en tepedeki organizatörlerinden.

İsimleri arttırmak mümkün.. Ama konumuz bu değil. Hatay Medeniyetler Buluşması’nın Organizasyonunu “Ayıntap” isimli bir Uluslarası Turizm firması yürütüyor. Hatay Evrensel Değerleri Koruma Derneği ile birlikte. Hatay Evrensel Değerleri Koruma Derneği’nin Başkanı Hatay Müftüsü!. Ayıntap’ın sahibi ise Ayten Genç Şahin. Yazının başındaki CHP Parti Meclisi Üyesi! Ayten Hanım, aynı zamanda Hatay Medeniyetler Buluşması’nın “Eşbaşkanı” Hatay Buluşması’nın Halkla İlişkiler Müdürü ise Sidal Yerlikaya. Sidal Hanım da CHP Tunceli Milletvekili Sinan Yerlikaya’nın kızı. Eski Türkiye güzellerinden. Yani Hatay Medeniyetler Buluşması’nın organizatörleri CHP’li... Hatay Buluşması'nın sloganı ise "Hoşgörü ve Barış"... Bütün medeniyetlere hoşgörü ve Barış...

İyi ama Türkiye'de iki haftadır "Aman Kur'an Kursları açılacak. Kur'an Kursu açanlara hapis kalkacak" diye ortalığı ayağa kaldıran da aynı CHP değil mi! O zaman ya Hatay'daki projede bir gariplik var, ya da Ankara'daki CHP'de! Çünkü ortada ciddi bir çelişki var.


e-mail: [email protected]

başa

 

Patrikhane, Bayan Blair, Mastercard, Boğaziçi, Avrupa Şampiyonlar ligi maçı. Geçtiğimiz günlerde Condoleezza Rice Avrupalılar'a "Türkiye AB'ye girmezse Vahim olur!" şok uyarısında bulundu. Fransa'da AB anayasasına Hayır çıkınca ABD senatörleri birden bire söz verdikleri halde unuttukları KKTC'ye resmen ziyaret düzenleyerek dışlanmışlığa son verme gereğini duydular. Bu işte bir iş var. s

 

------------------------------------

 

Avrupa Birliği ve Türkiye - Milli Gazete - Reşat Nuri Erol - 31 Mayıs 2005

“Avrupa çöküyor…” başlığı altındaki makalesinin sonunda, Prof. Dr. Nevval Sevindi sözü Türkiye’ye getiriyor ve diyor ki: “Peki, şimdi Türkiye ne yapacak? Kısa vadede AB hayalinin darbe yiyeceği ortada. Dinamikleri değişen dünyada Türkiye’nin kendi başının çaresine bakması gerek. Avrasya coğrafyasının merkez ülkesi konumuna gelme şansı olan Türkiye, kendi kaynaklarını kullanmayı öğrenmeli. Toplumla bütünleşen, toplumsal dinamiklerini hayata geçirme yeteneğini kullanabilecek politik kararlar ve vizyon gerekiyor. Bölgesini ve dünyayı devamlı izleyen bir Türkiye, 19. yüzyıldan kalma kurumlarında, fikirlerinde ısrar eden Avrupa’dan daha iyisini başarabilir. Çünkü kültürel değerleri, harcanan gençlik enerjisi yapıcı bir dinamik. Kökten reformların aciliyeti ortada… Türkiye beden, zihin ve ruh enerjisini ortak bir nehir gibi akıtabilirse dünyaya vereceği çok şey var.” (Zaman, 24 Mayıs 2005)

Şimdi AB/Avrupa Birliği için masadayız… Selâmlaşıyoruz… ‘Ucu açık!’ görüşmeler yapacağız…

Baştan beri Avrupalılar bize hep bizim kaldıramayacağımız yükler yüklemektedirler. Bunun en açık örneği, 1996’dan beri yani tam 9 (dokuz) yıldır Türkiye aleyhine uygulanagelen ‘Gümrük Birliği’ anlaşmasıdır. Bu anlaşma aracılığı ile Türkiye dokuz yıldır Avrupa ülkeleri tarafından sömürülüyor!..

Şimdi de ‘tam üyelik’ değil de, ‘imtiyazlı ortaklık’ gündemde! Bu imtiyazlı ortaklığın da pek gerçekleşeceği yok ya! Bir an için gerçekleştiğini kabul etsek bile, bu imtiyazlar sadece ‘AB/Avrupa Birliği için imtiyazlar’ içeren bir anlaşma olacaktır; aynen ‘Gümrük Birliği’ anlaşmasında olduğu gibi!..

*

İstiklâl Savaşı’nı kazanıp Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kuranlar, Türkiye’ye bir misyon biçmişlerdi. Bunları şöyle açıklayabiliriz.

1. Türkiye devleti millî devlet olacaktır. Millet din, dil, kültür ve inanç birliği olarak anlaşılıyordu. Din İslâm dini idi. Dil Türkçe idi. Kültür millî gelenekler idi. İnanç ise; “Ben Türküm/Müslümanım” deyip Türkiye devletinin yaşaması içini canını vermek anlamındadır. Her ne kadar daha sonra Anayasadan “Devletin dini İslâm’dır.” sözü çıkarılmış ise de, bu lâik bir yönetim gereği olup, hiçbir zaman halkın İslâm dinini bırakması şeklinde anlaşılmamış, dinsizlik hedeflenmemiştir.

2. Türkiye devleti bağımsız olacaktır. Türkiye istiklâl-i tâmme içinde yaşayacak, ‘Ya istiklâl ya ölüm’ her zaman Türklerin ana şiarı olacaktır. Hiçbir başka devletin ve bloğun içinde olmayacaktır. Ne sosyalist ne de kapitalist ülke blokları içinde olmayacaktır. Ne batı bloğunda ne de doğu bloğunda yer almayacaktır. Türkiye millî devlet olmayı bu yolla tamamlayacaktır.

3. Türkiye devleti barışçı devlet olacaktır. Başka ülkelerden toprak istemeyecek, onların iç işlerine karışmayacak, onların savaşlarına yardımcı olmayacaktır. Kimseyi de kendi ülkesine karıştırmayacaktır. ‘Yurtta sulh cihanda sulh’ esastır. Ülkesine iltica edip Müslüman olarak Türklüğü kabul edenleri kabul edecektir. Türkiye’ye gelmeyenlerle genel dış politika ilkeleri çerçevesinde ilgilenecektir.

4. Türkiye devleti Avrupa uygarlığının icaplarını yerine getirecektir. Ancak asıl hedefi muasır medeniyetin üstüne çıkmak, daha doğrusu ‘yeni medeniyet’ kurmak olacaktır. Bunun için temel dayanak ‘müsbet ilim’dir. Her şey müsbet ilmin denetimi içinde olacaktır. Demokrasiyi tartışmamıştır. Demokrasi müsbet ilme uygunsa kabul edilecektir. Müsbet ilme uymuyorsa reddedilecektir. İslâmiyet de tartışılmamıştır. Din eğer müsbet ilme uygunsa kabul edilecek, yoksa reddedilecektir. Bunları siyasiler değil âlimler tartışacaktır. Siyasilerin görevi sonuçları tesbit etmek değil, ilim adamlarının çözüm üretmelerine imkân vermektir. Nitekim Anayasaları askerler kendileri yapmadı, oluşturdukları ilmî şûralara hazırlattılar.

Türkiye işte böyle bir Türkiye’dir.

*

AB/Avrupa Birliği’ne girmekle, devletin bu temel dört direğini dinamitlemekteyiz.

Bir de, kimi şuursuzlar veya budalalar; Avrupa Birliği’ne girmeyi Mustafa Kemal ve arkadaşlarının ideali olarak ortaya koymaktadırlar. Mustafa Kemal ve arkadaşları Türkiye’yi Avrupa’ya teslim edeceklerdi de, İstiklal Savaşı’nı niye yaptılar?.. Türkiye’den Hıristiyanları niye tehcir ettiler?.. Mübadelelerle Türkiye’ye Müslümanların göçünü niye kabul ettiler?.. AB/Avrupa birliği’ne girmek için mi?!.

Türkiye’nin ‘olmazsa olmaz’ şartları vardır. Türkiye için yapılamayacak neler vardır?

1) Türkiye İslâmiyet’ten vazgeçemez. 2) Müslümanlara cephe alamaz, onlar savaşmadıkça Türkiye onlarla savaşamaz. 3) Türk ülkeleri ile ekonomik ve sosyal ilişkilerini kesemez. 4) Türkiye Türk ordusunu küçültemez, etkisiz hâle getiremez.

Avrupalılar bize teklif getirirken bunlara dokunmamalıdırlar. Türkiye ancak kendi temel iç sorunlarını çözdükten sonra, Avrupa ile kuracağı diyalogla insanlığa hizmet edebilir. Bizim Avrupa Birliği’ne girmeden önce Avrupa seviyesine ulaşmamız gerekir. Oyalanmak, onurumuzla oynanmak ve sömürülmek istemiyorsak, belirli alanlarda bazı gelişmeleri başarmak zorundayız. Bu arada temel prensiplerimizi tekrar gözden geçirmeli ve medeniyet eksenimizi de belirlemeliyiz. Ondan sonra AB ile eşit şartlarda masaya oturmalıyız.

İşte, ancak bu durumda “Türkiye beden, zihin ve ruh enerjisini ortak bir nehir gibi akıtabilirse dünyaya vereceği çok şey var.”

 

başaEle bakmadan hizmet - Milli Gazete - 31 Mayıs 2005 - Mahmut Toptaş

 

“Bu unu bizim ailemize değil evimizi bekleyen köpeğimize bile yedirmek doğru değildir”

Ele bakmadan hizmet

 

Gazneli Mahmut, eşlerinden birini daha çok severmiş. Öbür eşleri ise o sevilen eşten daha güzellermiş.

Diğer eşleri birlikte durumu Sultan Mahmut’a açmışlar. O da eşlerini hazine dairesine götürmüş ve hazinedeki ziynet eşyalarının hepsini gösterdikten sonra “Herkes en çok sevdiğinin üzerine elini koysun ve ben “Alınız” dediğimde onu eline alsın ve onun olsun” demiş.

Altın taç üzerine el koyan, altın kemer üzerine el koyan, gerdanlık üzerine el koyanlar olmuş ama sultan Mahmut’un sevdiği ise gelmiş elini Mahmut’un başı üzerine koymuş.

Sultan Mahmut “İşte ben, bunu bunun için severim, aslında bu sizden daha akıllı. Beni elde etmekle hazinenin tamamını elde etmiş oluyor” demiş.

Bu hikaye, tasavvuf kitaplarında çeşitli şekillerde anlatılır ama özü hep aynı.

Müslümanlar da dünyanın ziynetini istiyorlar ama önce dünyanın Sahibinin rızasını aramalıdırlar.

Bir gün bir adam, Sevgili Peygamberimize “Ya Rasülellah, bana bir amel göster ki, onu yaptığımda beni hem Allah sevsin, hem de kullar sevsin” demiş. Rasülüllah (s.a.v.) şöyle cevap vermiş: “Dünyaya gönül verme ki, Allah seni sevsin, insanların elindekine göz dikme ki, insanlar seni sevsin” (İbn-i Mace, zühd, hadis 4102)

12 Eylül’de içeri alınan bir dostum “Gözlerim kapalı iken gelen asker, öyle bir vurdu ki, benim gibi pehlivan adamı yerimden oynattı. İkinciyi vuracağı sırada” Duuur, dinle ve sonra vur. Bu güne kadar kimsenin malını haksız yolla yemedim. Kimsenin namusuyla oynamadım. Kimsenin canına kastedmedim. Müslümanlığa hizmetten başka suçum yok. Şimdi vur, ama iyi bil ki, o vuran kol kurur” dedim. Uzun süren bir sessizlikten sonra “Götürün” dedi ve otuz küsur gün sonra serbest bırakıverdiler.” demişti.

Kimsenin elindekine el uzatmadığımız gibi göz bile dikmeyelim.

Yard. Doç. Dr. Hüdai Şentürk tarafından edisyon kritiği yapılan ve Türk Tarih Kurumu tarafından basılan, Künh-ül Ahbar isimli eserin Fatih dönemi bölümünde Şeyh Muslihiddin anlatılırken, tekkesinin un ihtiyacı için değirmene buğday gönderdiğini, un öğütmeye gidenin çabuk geldiğini görünce “Neden çabuk geldin” dediğinde “Efendim değirmende sıra var ama sıradakiler, buğdayın size ait olduğunu öğrenince hepsi sıralarını size verdiler ve sıra beklemeden öğüttüm geldim” deyince o unu toprağa gömdüğünü “Bu unu bizim ailemize değil evimizi bekleyen köpeğimize bile yedirmek doğru değildir” dediğini nakleder.

Zamanın velilerinden biri elbise almak için girdiği dükkanda elbiseyi satan adam, “Elliye ama size yirmi beş” dediğinde hemen dükkandan çıktığını ve “Biz paramızla elbise almaya geldik, ilmimizle değil” dediğini anlatırlar.

Amerika’da Kur’an’ı tuvalete atan Amerikan yönetimi sekiz defa yapılan haçlı saldırılarının yapamadığını kendilerinin yapacağına inanmakta ve Kur’an’ı gönüllerden ve dillerden söküp çıkarmak için çalışmakta. Onun için halkı Müslüman ülkelerin hepsinde Kur’an’ı yasaklayan kanunlar çıkartmakta.

Bu günden itibaren Kur’an öğrenmeye ve öğretmeye başlayacağız. Dükkanlarında işsiz, çeksiz, senetsiz bekleyip duracağınıza komşuya Kur’an okumasını öğretiniz veya ondan öğreniniz. Evlerde dostluk ve komşuluk ilişkilerinde ana konumuz ve bizi bir araya getirenimiz bundan sonra Kur’an okumasını öğrenmek, anlamak ve yaşamayı sağlamak olsun.

İmamlarımız, esnafı gezerek dükkanlarında Kur’an öğretmeye devam etsinler ve onlardan çay içmenin dışında bir şey kabul etmesinler.

Bütün bunları yaparken hedef Allah’ın rızası olsun.

Bütün peygamberlerin ortak söylediklerinden biri de; "Ey kavmim, ben buna karşılık sizden ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak beni Yaratana aittir. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?" sözüdür. (Hud 51)

Onların izinden gidelim ve onların vardığı iki dünya saadetini yakalayalım.

 

başaÖncekilerin umudu, sonrakilerin onuru - Milli Gazete - Saadettin Acar - 31 Mayıs 2005

 

Öncekilerin umudu, sonrakilerin onuru

 

1. İstanbul; Doğuyla Batının köprüsü, geçmişle geleceğin kavşağı... Bir evrensel müze, tarihin sahnesi ve tanığı... Sultan Fatih’in hayali, Napolyon’un ise hayalinin bile erişemediği aziz şehir. Efsanenin, gerçeği yansıttığı yegane masal... Kendinden önceki tarihi mirası bütün çelişkileriyle devralan, bütün çağlardan üzerinde izdüşümler barındıran şehir: İstanbul.

2. Nice övgülere mazhar oldun İstanbul! Necip Fazıl “İstanbul benim canım / Vatanım da vatanım” der, Yahya Kemal seni azizleştirip adeta kutsar, Nazım Hikmet senden uzakta, senin hasretinle yanıp tutuşur yıllarca, Orhan Veli gözlerini kapatıp vecd ile seni dinler. Bir başkası “Ah biraz çekilirsen İstanbul görünecek” diye feryat eder. Bir ilham perisi gibi nice insana yol gösterdin sen. Hangi şaire annelik etmedin, etmezsin ki. Hangi eli kalem tutan seni yazmamazlık edebildi, edebilir ki. Hiç kimse kayıtsız kalamıyor sana mübarek şehir. Bir anne şefkatiyle nice insana kol-kanat gerip onları emzirdin, emzirirsin. Nice şaire, düşünüre beşiklik ettin, edersin. Nice aşık barındırdın, barındırırsın bağrında. Nice yürekleri ateşe verdin. Nice ateşleri suya çevirdin. Ama nice caniye de, nice katil ve yolsuza da, nice hayırsız ve bedbahta da ev sahipliği yaptın, yaparsın. Çözülemeyen sır ise şu: Bu zıt kutupları sende barıştıran güç ne? Nasıl oluyor böyle, güzellikle çirkinlik yan yana, kol kola?

3. Bazı eserler vardır maddi imkanlardan sonuna değin faydalanmışlar. Şiirse şiiriyeti, nesirse yazıyı, mimari eser ise geometriyi, musiki ise ahenk ve nağmeyi en üst düzeyde yakalamışlar. Başyapıt deriz onlara, sanat harikası, şaheser, zirve şiir diye tanımlarız böyle ürünleri. İnsanlar vardır anıttırlar, işlerini hakkıyla yapıp alanlarında zirve olmuşlar. Tarihin seyrini değiştirmiş onlar. Büyük İskender, Sultan Selahaddin, Napolyon, Gandhi, Fuzuli, Buadlere gibi. Sultan Fatih de o zirvelerden biridir kuşkusuz. Yaptığı iş –yani İstanbul’un fethi- de o zirve işlerden birisi.

4. Ve İstanbul’un fethi... Aslında ‘İstanbul’ derken daha çok fethedilen İstanbul’u kastediyoruz. Fetih ki, bir çağın başlangıcı ve bir diğerinin de kapanışı... Fetih ki, karanlığın atılması, bu aziz şehrin semalarından, ilelebed... Fetih ki, işgalden çok farklıdır. Yıkmadır çünkü işgal, bozma, tahrip etme, kırma, dökme, kötü niyetli bir girişim ve tek taraflı bir hegemonya… Ama fetih; kaynaşma, tanışma, açılma, açma, iyi niyetli bir çaba ve karşılıklı faydalanmadır. Fetih ki rahmettir iki taraf için de: Fetheden ve fethedilen için.

5. Şu hakkı teslim etmek gerekir ki; fetihten önce de bu şehir, yani İstanbul, cazibe merkeziydi dünya insanları için. Öyle olmasaydı bu kadar çaba verilir miydi onu elde etmek için? Ama İstanbul’u bizim için “İstanbul” yapan, demin de belirttiğim gibi fetihtir. Çünkü fetihledir ki bu şehir, son dinle müşerref olmuştur.

6. Peki ya fetih olmasaydı? Fetih olmasaydı, nasıl bilecektik İstanbul’u, nasıl sevecektik? Yeditepe kubbesiz kalırdı, Ayasofya minaresiz. Tarih ve insanlık Sultanahmet ve Süleymaniye gibi iki muhteşem abideyle tanışmayacaktı belki de. Fetih olmasaydı ‘gemiler karadan yürütülebilir mi?’ sorusuna asla cevabı bulunamayacaktı. Bu fetih olmasaydı tarih ve insanlık genç bir kumandanı, Sultan Fatih’i ve o muazzam zekasını tanıma şerefine erişemeyecekti. Bu fetih olmasaydı, şimdiye kadar kimbilir kaç fetih girişimi daha olacak ve insanlar o büyük müjdenin ne zaman ve kimin eliyle gerçekleşeceğini dört gözle bekliyor olacaktı hala. Bu fetih olmasaydı, Nedim şu dizeleri söyleyemeyecekti: “Bu şehr-istanbul ki bî misli bahadır / bir sengine yekpare acem mülkü fedadır.” Bu fetih olmasaydı... Hayır, İstanbul fethedilmeliydi. Çünkü “İstanbul mutlaka fetholunacaktır” müjdesi vardı. Ki bu müjdeyi veren de hiç yalan söylememişti…

 

başaYerli Düşünce Geçmişin ihyası, geleceğin inşasıdır - Milli Gazete - Ayhan Demir - 31 Mayıs 2005

 

Geşmişin ihyası, geleceğin inşasıdır

 

Moğollar hiçbir devlete, hiçbir beyliğe savaş açmazlardı. Çünkü zaten bütün cihanın toprakları onların yönetimi altındaydı. Ancak bunu bilmeyen ya da kabul etmeyen(!) ‘isyankârlar’ vardı yeryüzünde. Moğollar savaşmıyorlar, sadece isyankârları topraklarından atıyor ve düzeni sağlıyorlardı(!) 1258’de kuşattıkları Bağdat’ta taş üstünde taş bırakmamalarının, kütüphaneleri yakmalarının, medreseleri dağıtmalarının, tüten ocak bırakmamalarının gerekçesi de buydu zaten. Ancak ‘zulüm ile abad olunmaz’ ilkesi bir kez daha gerçekliğini ispatlamış ve yüz yıl bile geçmeden Moğollar tarih sahnesinden çekilmek zorunda kalmışlardı.

Amerikalılar da hiçbir ülkeye savaş açmıyorlar. Sadece küresel değer ve kavramlarını kabule yanaşmayan asileri cezalandırıp ıslah ediyorlar! Corç Dabılyu Buş da atalarının izinden giderek 745 sene sonra Bağdat’taki isyanı bastırmak için şehri uranyum ve misket bombaları eşliğinde harabeye çevirdi. Kütüphanelerini yaktılar, müzelerindeki tarihi eserleri yağmaladılar. Moğol zihniyetinin yirmi birinci yüzyıl temsilcilerine sorsanız amaçları bölgeye özgürlük ve huzur götürmektir. Halbuki sorunun asıl kaynağının aslında kendileri olduklarını bir türlü göremiyorlar. Ancak onlarında Moğollar gibi bir daha hiç hatırlanmamak üzere tarih sahnesinden çekilmeleri hiçte uzak değil.

Tıpkı Moğollar gibi Amerika’nın da şu veya bu şekilde bulunduğu her coğrafyada olumsuz hatırlanırken, Osmanlı’nın bugün dahi hasretle ve güzelliklerle anılmasının sebebidir sizce? Sorumuzu biraz daha netleştirelim isterseniz; Tarihte kalıcı olmanın sırrı nedir?

Geçtiğimiz günlerde TV5’ deki Tarık Tufan’ın Bu Ülke programına konuk olan Bosnalı Şair Cemalettin Latiç’e “Saraybosna İstanbul’un küçültülmüşüdür ve biz hâlâ İstanbul’a bağlıyız” dedirten sebeple Constantinapollülere “Latin serpuşu’ görmektense, Osmanlı kavuğu görmeyi tercih ederim” dedirten sebep aynıdır. Her iki örnekte açıkça göstermektedir ki, tarihte kalıcı olmanın en önemli şartı adalet yani; halkı iktidarı elinde bulunduranların zulmünden korumak üzerine kurulmuş insan odaklı siyasettir. Aslında tüm bu söylediklerimizin özeti ‘devlet küfür ile baki kalır, ancak zulüm ile baki kalamaz’ sözünde saklıdır.

Eğer bir devlet adalet üzerine inşa edilmişse, ordusu yenilmiş olsa dahi, en kısa sürede yeniden toparlanıp, eski gücüne kavuşur ve çağ açıp kapayacak yeni fetihler gerçekleştirir. Tıpkı 1402’de Ankara Savaşında Timur’a karşı yenilmiş olan ve bir daha toparlanamaz denilen Osmanlı’nın çok uzun zaman geçmeden elli sene sonra çağ açıp çap kapayan İstanbul’u fethinde olduğu gibi.

Ancak bugün önümüzde daha büyük bir tehlike bulunmaktadır. Savaş meydanlarında bizi yok edemeyeceklerini anlayanlar, bizi geçmişimizden ve dolayısıyla geleceğimizden uzaklaştırarak tarih sahnesinden silmek istiyorlar. Bugün de devam eden bu uzaklaştırma politikası, çok eski bir politikadır.

“Dünya, Roma düşüncesinden ve barbarların istilasından bu yana, barbarlığın ve cehaletin kol gezdiği binlerce yıllık bir uykuya daldı. Ancak 1453’ten beri medeniyet yeniden dirilmeye başladı. Çünkü Türkler medeniyet yolunda hem kendileri büyük ilerlemeler gerçekleştirdiler, hem de gerçekleşmesine yol açtılar. Batı Avrupa’da bu tarihten itibaren coğrafi keşifler yapıldı, değişik icatlar gerçekleştirildi ve bilgi hayatı büyük atılımlar içerisine girdi. Ve bu süreçte hâlâ devam ediyor. Ama...” diyen 17. yüzyılın gökbilimcilerinden Johannes Kepler ‘Ama...’ diye başlayan cümlesine “Türklerin geleceği ne olacak” diye devam ediyordu. Son olarak İstiklal Harbinde bunun öyle kolayca mümkün olmayacağını gören batılılar, ‘Türklerin geçmişi ne olacak’ sorusuna yanıt bulmadan ‘Türklerin geleceği ne olacak’ sorusunu yanıtlamanın mümkün olmadığını anladılar. Bunun için öncelikle bizi geçmişimizle koparmak için ellerinden geleni yaptılar/yapıyorlar. Ortaya attıkları küreselleşme kavramı da bu yönde bir çalışmanın tezahürüdür.

Peki bu oyun bozulamaz mı? Elimizi kolumuzu en önemlisi gönlümüzü bağlamak isteyen bu zincir kırılamaz mı? Elbette bu oyun bozulur, elbette bu zincir kırılır. Ancak bunun için öncelikle bir anlamda yersiz yurtsuz düşünmek olan küreselleşmeyi reddedip yerli düşünmeye, milli düşünmeye başlamak gerekir. Yerli [milli] düşünmek; geçmişin yeniden ihyası ve böylece geleceğin yeniden inşasıdır.

İşte milli düşünmenin en güzel örneği, geçtiğimiz cumartesi günü İzmit İsmetpaşa Stadyumunda Prof. Dr. Necmettin Erbakan ve İslam ülkelerinden bir çok misafirin katılımı ile gerçekleştirilen Fetih Şölenidir. Şölene misafir olarak katılanların konuşmaları ve programa gösterilen yoğun ilgi milli düşünmeye; dünyaya İstanbul’dan bakmaya duyulan özlemin ifadesidir. Bu şölen İstanbul’un yeniden fethinin beklediğinin ifadesidir. Bu şölen Kudüs’ün yeniden fethinin beklediğinin ifadesidir. Duyurulur...

 

başaFatih'in atını sürdüğü yerde - Milli Gazete - Şakir Tarım - 31 Mayıs 2005

 

İzmit’te onbinlerce kişinin katılımıyla yapılan coşkulu kutlamayla Fetih yeniden yaşandı

Fatih’in atını sürdüğü yerde

 

İsmetpaşa Stadı, hiç bu kadar güzel süslenmemişti, sanıyorum. Fethi sembolize eden resim ve özlü yazılar... Dalgalanan bayraklar... Muhteşem bir kadırga... Gemileri karadan yürütmenin temsili canlandırılışı... Havai fişek ve lazer gösterileriyle tam bir renk armonisine dönüşen stadyum...

Kocaeli’nde yapılan fetih kutlamalarında, uzun yıllar hafızalardan silinmeyecek coşkulu bir gün yaşandı. İsmetpaşa Stadı, hiç bu kadar güzel süslenmemişti, sanıyorum. Küme haline getirilerek, stadyumun bir başından öbür başına uzanan bir zincir gibi bir kavis oluşturmuş balon görüntüleri... Fethi sembolize eden resim ve özlü yazılar... Dalgalanan bayraklar... Ana girişe baktığımız zaman, ortada dev görünümlü Türkiye bayrağımız; yanlarında Anadolu Gençlik ve Millî Gençlik Vakfı bayrakları... Karşı yönde temsili bir Bizans kalesi... Muhteşem bir kadırga... Gemileri karadan yürütmenin temsili canlandırılışı... Havai fişek ve lazer gösterileriyle tam bir renk armonisine dönüşen stadyum...

İşte böyle bir atmosferde fetih yeniden yaşandı. Heyecan, öyle bir noktaya ulaştı ki, sanki Fatih’in atını denize sürdüğü yerde bulunuyorduk. On binlerce insan, Fatih ve ordusunun ruh iklimine girmişti. Programdaki görevlilerden, sade seyirciye kadar, herkes, fethin mıknatıs alanındaydı.

Pankartların dili

Stadyuma hakim olan pankartlar mesaj yüklüydü:

“Gencin süsü güzel ahlâktır.”

“Gençliğin yüzakı MGV.”

“Sevgi ve kardeşliğin teminatıyız.”

“Sevdamız Türkiye.”

“Terörü, anarşiyi, illegaliteyi, fikrî taassubu ve her türlü dayatmacı anlayışı reddediyoruz.”

“Herkese yetecek sevgimiz var.”

Pankartlar içinde, Millî Görüş’ün muhterem liderine sadakat adına yazılanlar oldukça anlamlıydı:

“Kervan yürüyor.”

“Hocam, izindeyiz.”

“Emrindeyiz Hocam!”

“Millî Görüş gömleği ve Hocamla kıyamete kadar.”

Millî Görüş ve Millî Görüşçülere yapılan bunca darbe ve ihanete rağmen, fetih erleri şu mesajı verdiler: “Biz varız ve görevimizin başındayız.” Onlar, yolda dökülenlere bakmadan, hedefe doğru yürüdüklerini ilân ettiler. En canlı söylenen sloganlar şunlardı: “Türkiye yanıyor, Hocasını arıyor.”, “Hocamıza sadakat şerefimizdir.”

Hırs ve menfaatçiliğin cirit attığı bir dünyada, sadakat ve vefakarlık gibi ulvî duyguların yok olmadığına şahit olmak çok önemli... Bunlar, toplumu ayakta tutan dinamiklerimiz... Türkiyemizin ayağa kalkması, bütün insanlığın huzur ve barış iklimine girmesi için gerekli olan model çalışmayı ortaya koyarak, ömrünü bu mücadeleye adamış Erbakan Hoca’ya karşı gösterilen bu hakşinaslık anlayışı her türlü takdirin üstünde... Millî Gençlik, Hz. Ebubekir’i (r.a.) zirveye çıkaran sadakat meziyetini günümüze taşıma şerefini üzerinde bulunduruyor.

Coşkulu bir fetih kutlaması

Program “Kur’ân Ziyafeti” ile başladı. Okuyan, İranlı dünya birincisi Ahmed Ebu’l Kasimî...

Ardından mehter... Sanki muhteşem tarihimiz yeniden canlanıyor, fetih yeniden yaşanıyordu. Mehter, “Bir gün gemiler dağlara tırmandı denizden.” sözleri eşliğinde yürüyor, Fatih’in ordusu gözler önünde canlanıyordu. Mehter ve spor gösterileri sırasında 15 dakika kadar rahmet yağdı, fakat, tek kişi bile programı terketmedi.

Miniklerden oluşan mehter takımı ve Mustafa Cihat’ın ezgileri dinleyicileri coşturdu.

Erbakan’ın programa gelişi, her zaman olduğu gibi muhteşem oldu. Millî Gençlik “Atımızı alanlar, yolumuz” da almadı ya.” diyen Millî Görüş liderine karşı sevgi ve bağlılığının en güzel örneğini veriyordu. Menfaata dayalı birliktelikler dikkate alınırsa, günümüz dünyasında Erbakan ölçüsünde kalbi sevgiye mazhar olmuş, ikinci bir kişi var mı, bilmiyorum.

Millî Gençlik Vakfı Genel Başkanı İlyas Töngüş, Erbakan’ı selâmladıktan sonra “Fatih, üzerinde taşıdığı üstün meziyetleri ile, gençliğimizin öncüsü olmaya devam edecektir.” diyerek, gençlerde bulunması gereken üstün meziyetleri anlattı.

Saadet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan da gençlere seslenerek, “Önümüzde, 21 yaşında İstanbul’u fethetmiş ideal bir örnek var.” diyordu.

Fatih inandı ve başardı

Büyük bir sevgi gösterisi ile kürsüye gelen programın onur konuğu ve Millî Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan “Hiçbir işbirlikçi zihniyet, ne böyle muhteşem kalabalık, ne de bu muhteşem coşkuyla fethi kutlayamaz. Bunu ancak Millî Görüşçüler yapar” diyerek başladığı konuşmasına şöyle devam etti:

“Bu muhteşem kalabalık yeni fetihlere ihtiyaç olduğunu gösteriyor. Fatih’in İstanbul’u fethi ile, Millî Görüş’ün fetih etkinlikleri birleşiyor. 34 yıldır, bu tarihi günü, çeşitli şehirlerde kutladık.”

“Fetihten alınacak 3 önemli ders var.” diyen Erbakan, bunları şöyle anlattı:

1. Önce fethe inanacağız. Fatih inandı ve başardı. 2. Fetih için inanç, lider ve ordu lazım. İstanbul, Fatih gibi bir hükümdar ve onun inançlı askerleri ile fethedildi. 3. Beklenen fethe olan inancımız tarihimizden geliyor. Bu millet her zaman “yok oldu, bitti” denilen bir zamanda ayağa kalkmıştır. Bu millette, bu cevher var. Ankara Savaşı’ndan sonra, İstanbul’un fethi; Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki Kurtuluş Savaşımız, Çanakkale Savaşımız buna örnektir.

Bazı nasipsizler, tarihimizdeki bu zaferleri tesadüf ve başka sebeplerle açıklar. Hayır! Milletimiz bu zaferleri “iman”la kazandı, tarih boyunca zaferleri hep Millî Görüş’le kazandık. Bir iş yapacaksanız, o işin delisi olacaksınız. Sultan Fatih de bunu yapıyordu. Bir milletin asıl gücü, ne tankı, ne topudur. İmanıdır, inançlı evlâtlarıdır. Herşeyin temeli ahlâk ve maneviyattır.”

Evrensel bir görüntü

Kocaeli’ndeki fetih şölenine dünyanın birçok yerinden seçkin misafirler de katıldı. Afganistan eski Devlet Başkanı Burhanettin Rabbanî, Dünya İslâm Gençlik Teşkilatı Başkan Yardımcısı Mustafa Tahhan, Malezya eski Başbakanlarından Hacı Abdülhâdi Bin Awang, Sudan eski Cumhurbaşkanı Suwar ez-Zeheb, bazı Suudi Arabistanlı işadamları bunlar arasındaydı.

Misafirler, kısa bir süre selâmlama konuşması yaptılar. Hepsi de, bu muhteşem şölen karşısında duydukları takdir ve hayranlığı dile getirdiler. Millî Görüş’ün önemini ve Erbakan Hoca’nın, insanlığa huzur ve barış getirmek için yaptığı çalışmaları anlattılar. Burhaneddin Rabbani’nin şu sözü bu anlamlı sözlerden biriydi: “Dün sizde bir Fatih Sultan Mehmed vardı, fethi gerçekleştirdi. Şimdi de büyüğümüz Erbakan var.”

Programdaki fethi canlandırması sahnesi muhteşem oldu. O günün ruh portresini yansıtan bir güzellikte hazırlanmıştı. Yüzlerce figüran eşliğinde, temsili Bizans kalesine doğru ilerleyen Fatih’in at üzerindeki heyecan ve kararlılığı görülmeye değerdi. Sanki, gülleler zalimlerin başına patlıyor gibiydi. Ve final... Ulubatlı Hasan’ın bayrağımızı burçlara dikmesi...

Programın bitişi, gene “Kur’ân Ziyafeti” ile oldu. Abdurrahman Sadien, dinleyenleri Kur’ân iklimine götürdü.

Millî Gençlik Vakfı, fetih kutlamalarında, her sene daha da uzmanlaşıyor. Halkımız arasında, hatta TV aracılığı ile bütün dünyada fetih coşkusunun yaşanmasına vesile oldu. Bu münasebetle, her fırsatta güzel ve hayırlı hizmetlerine şahit olduğumuz Millî Gençlik Vakfı ve Anadolu Gençlik Dergisi temsilcilerine tek tek teşekkür ediyor, hizmetlerinin devamını diliyorum.

 

başaMilli Gazete - 31 Mayıs 2005 – İstanbul fethine dışarıdan bakış 1

 

İstanbul'un Fethine dışarıdan bakış I

 

Yoğun bir hafta yaşadık, yoğun ama çok da yararlı. İstanbul'un Fethi dolayısıyla, İstanbul'a gelen yabancı konuklar çeşitli etkinliklere katıldılar. Onları yakinen izleme olanağını bulduk. Bu yakın izleyişte kimi zaman bizi heyecanlandıran, kimi zaman İslâm dünyası adına kaygılandıran ve düş kırıklığına uğratan anlar yaşadık. Olumsuzlukları zaman içinde irdelemek, nedenleri üzerinde durmak gerekliliği hasıl oldu. Asıl önemli olan, belki de bir dönüm noktası olması bakımından üzerinde durulması gereken İran Eski Sanayi Bakanı Şems Ardahanî'nin, Cevahir Hotel'de, ESAM'ın düzenlemiş olduğu iki günlük sempozyumdaki konuşmasının önemli bulduğumu, üzerinde durmayı gerekli gördüğümü belirteyim. Önceliği ona veriyorum. Bu uzun ve yazılı metin mutlaka yayımlanmalıdır. Metinde yazılmayan, şifahen aktardığı ve Farsça bir kitaptan, önce Farsça ardından da İngilizce'ye çevirdiği bölümler çok daha çarpıcıydı benim için.

Bu konuşmadan not edebildiklerimi yorumlayacağım. 1453 tarihi'ni manevî zafer açısından önemli buldu. Askeri başarılar çok çabuk unutulur, zamanla çok anlamı olmayabilir, ama manevi yönü çok daha önemlidir. Erabakan Hoca'dan "Liderimiz" diye anarak başladı konuşmasına. Sonrasında özellikle vurgularını bozmadan, konuşmasını alıntılıyorum.

"İstanbul'un zaferi sadece karanlık Avrupa'nın bitişi değil, Müslümanlara yeni bir çığır açıştır." Bu çığırın bir çok yönü bulunuyor. Bunlar, ekonomik, parasal, manevî, sosyal... İki büyük İslâm ülkesi'nin birlikteliği ve sonuçları üzerinde durdu. Ekonomik yönünü değerlendirirken: "Asya kıtası ve Afrika ile ticari ilişkiler başladı. İpek yolu tamamen Müslümanların eline geçti. Cenevizlilerin ve Bizanslıların ekonomik ambargoları kırıldı. Bu zaferle 800 yıllık Doğu Roma İmparatorluğu ortadan kaldırıldı. Sultan Fatih bizzat kendisi Müslümanlarının mallarının piyasada satışını serbest bıraktı. İran ve Memluklu sultanlarına fethin müjdesi gönderildi. Bu müjdenin metni, "Fetihname" Farsça'dır. Bu Fetihname Cihanşah'a gönderilmiştir.

Fatih, Fetihnamesi'ne şöyle başlıyor:

"Büyük zaferler elde etmek isteyenler çok çalışmak zorundadırlar" Böyle bir girişi bulunuyor Fatih'in, ardından da şiire düz ifadeyle şöyle devam ediyor.

"Büyük emellere ulaşmak isteyenler sürünün başındaki çoban gibi çok çalışmak zorundadırlar. / Büyük bulutları birbirine bağlamak gerek/ Şu anda Bizansın içindeyim. / Bu, şunu gösteriyor ki Peygamberimizin hadisi gerçekleşmiştir. / Ben buradayım / Evet Ya Resulullah biz 70 bin askerle bu fethi gerçekleştirdik" Fatih, 70 bin askerin adını tek tek anıyor mektubunda. Hangi ırktan askerlerin bulunduğunu belirtiyor. Türk, Arap, Acem, Kürt ve daha niceleri. Müslümanlara karşı savaşan Hıristiyanların da adlarını anıyor. Fetih, 60 gün sürüyor çok büyük hazırlıkların yapıldığını belirtiyor.

"45 Gün boyunca İstanbul surlarını düşürmek için savaştık. Kalenin surları Elbruz dağları gibiydi / Küfrün hâkim olduğu bu diyarları mescid ve mihrap yaptık/ Bugün onların ağlama seslerini, ama Allahuekber seslerini de duyuyorsunuz. "Uzun olan bu metnin bir bölümünü aktardı Şems Ardahanî. "Bu büyük diyarı ben yönetiyorum" diyor Fatih Sultan Mehmed, kendinden emin bir ifadeyle. Fethi gün gün anlatıyor. Fethin 20. günü sabahı, güne nasıl başladıklarını, nasıl bir organizasyonda bulunduklarını da.

Cihanşah heyecanlanıyor, aynı coşkuyla şiirle karşılık veriyor.

"Bu zafer, şimdiye kadar olanların en büyüğü / Aydınlık nurlu dönemin başlangıcı / Bu, bana cennetten gelen bir haberdir/ Bana felekten, cennetten melekler tarafından getirildi/ Çünkü küfrün oradaki varlığı cihanın kilidi gibiydi, bu kilit kırıldı / İran halkı bu asil fethinizi büyük bir sevinç ve çığlıklarla karşıladı / Çünkü bu haber en uzak diyarlara kadar yayıldı, Çin'e, Asya'nın en uzak beldelerine kadar / Ben ülkemde üç gün bayram ilân ettim/ Bütün ülema, füzela, meşayih, âşık halıların üzerinde dua ederek kutluyorlar bu zaferi"

Bu uzun konuşmanın en yoğun bölümü buydu. Belki de tadında bırakarak, diğer yorumları sonraya bırakalım. İstanbul'un fethinin tadını çıkaralım.

e-mail: [email protected]

 

başaS.Huntington - Nevzat Yalçıntaş - Dünden bugüne Tercüman - 28 Mayıs 2005

 



Sıfır mı?

Zamanımızda, fikirleri en çok yankı yapan ve geniş ölçüde tartışılan düşünürlerden birisi de hiç şüphesiz Prof. Dr. Samuel Huntington'dur. Harvard Üniversitesi, Siyasİlimler Akademisi üyesi olan S. Huntington, bu hafta içinde, Akbank'ın davetlisi olarak ülkemize geldi ve İstanbul'da ilgi çekici bir konferans verdi. İyi hazırlanmış bu konuşması fikir adamlarımız, yazar ve medya mensuplarımız arasında derhal etkisini gösterdi ve söyledikleri üzerinde münakaşalar başladı.

NETLİK
S. Huntington'
un Türkiye üzerine geliştirdiği teşhis ve analizler, özünde bizler için yabancı ve meçhul değildir. Fakat Türkiye'de aynı düşünceler o'nun ifade ettiği netlik ve hatta cesaretle kendi insanlarımız tarafından tam bir bütünlük ve yalınlığı ile ortaya konulamıyor. Sebeplerini siz değerli okuyucularımız şüphesiz ki biliyorsunuz. Fanatiklerimiz kıyametler koparırlar ve belki de mesele karakolda biter.

AB

Prof. Dr. S. Huntington, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne tam üyeliği konusunda kesin konuşuyor: "Türkiye AB'ye üye alınmayacaktır. AB Türkiye'ye karşı oyalama ve erteleme politikası güdüyor. Avrupalılar sizi tarih, kültür ve ekonomik sebeplerden dolayı istemiyorlar. Bu düşünceyi Avrupalılar paylaştığı sürece, Türkiye AB'ye üye olamayacaktır."
Bazı yayın organlarımız Huntington'un bu konudaki düşüncelerini "Türkiye'nin AB'ye girme şansı sıfır" şeklinde vermişler. Biz ise konuya bu kadar katı bakmıyoruz. Hiç şüphesiz Prof. Dr. S. Huntington'un fikirlerinin ağırlığı ve ciddiyeti vardır. Fakat siyasve sosyal ilimler sahasında karşı faktörler de mevcuttur. Konuya devam edeceğiz.

 

başaİstanbul'un kuşatılması - Mehmet Talu - 28 Mayıs 2005 - Milli Gazete

 

İstanbul’un kuşatılması

 

Soru: İstanbul, Müslümanlar tarafından kaç defa kuşatılmıştır.

Cevap: Bismillahirrahmanirrahim.

Bizans, Osmanoğullarından evvel yirmi iki defa muhasara edilmiştir. Bu yirmi iki muhasaradan beşi Müslüman–Araplara aittir. Hazret-i Osman (R.A.)nun hilâfeti yıllarından Hicrî: 169/Milâdî: 785 yılına kadar devam eden bu beş muhasaradan bilhassa ikisi mühimdir. Bu, mühim iki muhasaradan biri, Hicretin 48–49’uncu senelerindedir ve ünlü Sahabî Ebu Eyyûb el-Ensarî (R.A.) Hazretleri bu muhasarada şehid düşmüşlerdir. İkinci mühim muhasara ise, Emevîlerden Süleyman İbnü Abdülmelik devrine rastlar ki, Halîfenin kardeşi olan Mesleme kumandasındaki İslâm ordusu Hicrî: 97–99’da Bizans muhasarası yanısıra İznik’e kadar bütün araziyi işgâl etmiş ve bu mühim muhasara neticesindedir ki, Bizanslılar ilk defa olarak Bizans’ta bir cami inşâsına müsaade etmişlerdir. Türlü değişiklikle günümüze dek gelen ve “Arap Camii” diye anılan cami budur. Arapların Bizans üzerine son seferleri Abbasîler devrinde Halîfe El-Mehdî zamanındadır. Bir rivayete göre, Arapları müteâkib Selçukîler de, Malazgirt’ten sonra Bizans önlerinde görülmüşlerse de, muhasaraya girişmeyip yalnız Üsküdar ve havalisini hâkimiyyetleri altına almışlardır.

Müslümanların Bizans’ı muhasaraları, Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin meşhur Hadis-i Şerîflerinin sırrına mazhar olabilmekte gizlidir. Bişr el-Ganevî (R.A.), (El-Ganevî yerine, el-Has’ami de denilmektedir. Bak. Askalanî, İsabe, 1/439; A.b.Hanbel, 4/335) babasından yaptığı rivayete göre Peygamberimiz (S.A.V.):

Kostantiniyye (İstanbul) elbette feth edilecektir. O’nu feth eden kumandan, ne güzel kumandandır! Onu fetheden asker ne güzel askerdir!” (Hakim, Müstedrek, 4/422, No: 8300; A.b. Hanbel, 4/335, No: 18478; Buhari, et-Târîhu’l-Kebir, 2/81, No: 1760; et-Tarîhu’s-Sagir, 1/306, No: 1482; Deylemi, Firdevs, 5/481, No: 8825, Taberani, el-Mu’cemu’l-Kebir, 2/38, No:1216. Bu hadis-i şerifin isnadı (sened zinciri) sahihdir. Hakim, a.g.e. 4/422. Daha fazla bilgi için bak. "Fetih hadisi sahihtir.", Shf: 332) buyurmuşlardır.

Ve işte bu sahih Hadis-i Şerîfin sırrına mazhar olabilmek gayesiyle Müslümanlar, asırlar boyu Bizans’ı defalarca kuşatıp bu cihad yolunda şehadet aramışlardır ki, İstanbu’da medfun Ashab-ı Kiram, hep bu gaye uğruna şehid düşmüşlerdir.

Bizans, yukarıda kaydettiğimiz muhasaralar dışında Osmanoğulları tarafından yedi defa kuşatılmış ve yedinci muhasarada Feth-i Mübîn gerçekleşerek Hadis-i Şerîfin sırrına Sultan Murad Hân Gazi oğlu Sultan Mehmed Hân Gazi mazhar olmuştur.

NOT: Mehmet Talu Hocamız Umre’de bulunduğu için kendisine şu telefon ile ulaşabilirsiniz:

00966551983561

 

başaFransız soykırımı - Oktay Ekşi - Hürriyet - 28 Mayıs 2005

 

Oktay EKŞİ
Bir hafıza egzersizi

  

[email protected]

 

FRANSA Cumhurbaşkanı Jacques Chirac’a milletçe bir teşekkür borcumuz var.

‘Ermeni soykırımı’ yalanının Fransız Parlamentosu’ndan geçirilmesine çalışan milletvekillerinin karşısındaymış gibi göründüğü 2001 yılında, Türkiye’yi el altından aldattığı için değil elbette.

Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üye olma çabalarına bazen yeşil, bazen sarı, bazen de kırmızı ışık yakan sözleri nedeniyle de değil.

Son günlerde gazetelerde çıkan ve Türkiye’nin Ermeni soykırımı yaptığını kabul edecek şekilde bir ‘hafıza çalışması’ yapması gerektiğini söylediği için.

Chirac bu sözü tam da Türkiye adına resmen ‘Herkes kendi tarihiyle yüzleşsin. Biz Türkiye olarak hazırız’ dendiği sırada söyledi.

Ne var ki Mösyö Chirac’tan Fransa’nın ‘hafıza çalışması’ yapması konusunda hiçbir şey duymadık.

Kendisine yardımcı olmak bize düştü. O nedenle Mösyö Chirac’a anımsatmak isteriz:

Mösyö Chirac acaba General Jacques Massu ve yardımcısı General Paul Aussaresses isimlerini anımsıyor mu?

Hani Cezayir’in bağımsızlık savaşı sırasında, yani 1954-62 arasında ‘3000 Cezayirliyi idam ettirdiklerini, işkenceleri olağan saydıklarını, esasen bunun Fransa’nın savaş politikasının bir parçası olduğunu’ meşhur Le Monde’a söyleyen generallerden söz ediyoruz. General Aussaresses’in, ‘Cezayir Kurtuluş Cephesi üyesi 24 kişiyi kendi elleriyle öldürmekten hiç pişmanlık duymadığını’ ilave ettiğini de...

Mösyö Chirac hafıza tazelemek isterse halen Fransa’da ‘Ulusal Cephe’ isimli ırkçı parti lideri Mösyö Jean Marie Le Pen’e de başvurabilir. Çünkü Mösyö Le Pen’in o sırada ‘istihbarat subayı’ sıfatıyla Cezayirlilere yapılan işkencelerde hazır bulunduğu biliniyor.

Mösyö Chirac eğer Martin Alexander, Martin Evans ve J.F.V. Keiger’in ‘The War Without Name’ isimli kitabına bakarsa 1954’ten 1962’ye kadar Fransızların yaptıkları soykırım sonucu ölen Cezayirli sivillerin 100 bini bulduğunu oradan öğrenebilir.

Yeri gelmişken söyleyelim:

Mösyö Chirac hafıza çalışması yaparsa bu olayların 1948 tarihli meşhur ‘Soykırım Konvansiyonu’na Fransa imza attıktan 14 sene sonra meydana geldiğini kabul eder; Ermeniler ile Kürt ve Türk kökenli insanların birbirini öldürdüğü 1915 gibi henüz ‘soykırım’ kavramının bilinmediği 1915’lerde değil.

Mösyö Chirac, 8 bin Cezayir köyünün yerle bir edildiğini de David ve Marina Ottaway’in ‘Algeria, The Politics of a Socialist Revolution’ isimli kitabından okuyabilir.

Mösyö Chirac, Fransa’nın Vietnam’da yaptıklarını anımsamayı da ister mi?

Ya Vischi hükümeti dönemi Fransası’nın gerçeklerini?

 

 

başa"Huntington .. tezini Batı'nın giderek kimlik bilincine kavuşmasına ve Hıristiyan olduğunu kavramasına bağladı."

 

Huntington was hunting - Milliyet - Hurşit Güneş - 27 Mayıs 2005

Huntington was hunting



Samuel Huntington Medeniyetler Çatışması kitabını yazan, meşhur siyaset bilimci. Önceki gün Akbank'ın davetlisi olarak İstanbul'da ilginç bir konuşma daha yaptı. Bu konuşmada Huntington kışkırtıcı tezleriyle Batıcı Türk seçkinlerini hayli kızdırdı. Başlıktaki "hunting" (avlanıyor) sözcüğü de buradan geliyor. Malum ava giden avlanır. Huntington, İstanbul'da hayli avlandı.
Huntington'un Türkiye'ye gelip yüzümüze karşı "AB'ye girme olasılığınız sıfıra yakın" demesi, gerçekten yürek isteyen bir davranıştı. Çünkü aslında biz Türk aydınları okşanmaktan çok hoşlanırız: "Türkler çok Batılı", "Türkiye şöyle dinamik bir ülke", "Türkiye'siz AB, tuzsuz mutfağa benzer" vb komplimanlar bizi çok mutlu eder. Aksini söyleyenleri de Türk düşmanı görürüz. Huntington bunların hiçbirini yapmadı. Aklındakini söyledi. "Siz kendinizi Batılı sanıyorsunuz, ama değilsiniz" dedi. Daha doğrusu Avrupa'nın bizi Batılı görmediğini hatırlattı. Bol tepki topladı. Hatta bazıları Huntington'u vursa gam yemezdi.
Huntington bu tezini Batı'nın giderek kimlik bilincine kavuşmasına ve Hıristiyan olduğunu kavramasına bağladı. Yani bizzat Batı giderek Doğu'dan uzaklaşıyor. Huntington'un haklılığına gelince: Gerçekten Batı'da Türkiye'yi Avrupa'nın bir parçası olarak görmeyen geniş bir kamuoyu var. Öte yandan, Türkiye seçkinlerinin de neredeyse yüzyılı aşan bir Avrupalı olma hülyası var. Üstelik bu hülya belli bir mesafe aldı, halka indi. Bu nedenle Türklerin "Avrupa'dan vazgeçiyoruz" deme olanağı yok.
Huntington diyor ki, "Avrupa'nın kapısı kapalı. Kapıyı vurup duruyorsunuz ama sonuç yok. Küçük düşüyorsunuz!" Ne yapacaktık yani, dönüp vaz mı geçecektik? Üstelik bu çabalar Türkiye'de siyasal sistemin demokratikleşmesi ve modernleşme sürecini hızlandırdı. Bu konuyu Huntington'a ilettiğimizde ise karşı çıkmadı.
Huntington İslam dünyasını bir bütün görmemesine rağmen, bu blokla ilişkilerimizi güçlendirmeyi önerdi. Tabii bu çok zor. Huntington'a sorduk: Arap dünyasının elinde petrol olmasaydı, Batı'yla çatışma olasılığı düşer miydi? O da "Düşerdi" diye yanıtladı. İşte Huntington tam burada avlandı. Çünkü çatışmalar ekonomik nedenlerden kaynaklanıyorsa, uygarlıkla da pek fazla bir ilişkisi aranamazdı.
Nitekim, değerli tarihçi İlber Ortaylı da İsrail, Türkiye ve ABD arasındaki güçlü ittifakın üç ayrı uygarlığa uzandığını hatırlattı. Üç ayrı dine sahip ülke, jeopolitik ve stratejik çıkarlar çerçevesinde yan yana gelmişlerdi. Huntington buna da yanıt veremedi.
Huntington'un konuşmasının en tedirgin edici tarafı, ABD'yi dünyada tek hegemonik güç olarak nitelemesiydi. Oysa ABD bu tür tutumuyla dünyada sürekli kredi yitiriyor. Huntington ise kaygısız; anti-Amerikancı ittifaklar, hedef ülke güç yitirmedikçe başarılı olamazlar, diyor.
Huntington, Avrupa seçeneğine ulaşamaz, ABD seçeneğinden de kaçınırsa, Türkiye'nin Rusya ekseninde milliyetçi ve üçüncü dünyacı bir ittifakla yoluna devam edebileceğini belirtti. ABD'nin ise Türkiye'yi AB'ye zorlayarak onu zayıflatmaya, Avrupalıları da kızdırmaya çalıştığını söyledi. Oysa aksine Türkiye'yi içeren bir AB dünya lideri demek!
İyi avlar Sayın Huntington! Akbank'a teşekkürler, sizi büyük bir ilgiyle izledik.

[email protected]

 

başaİktidarın intiharı - 27 Mayıs 2005 - Sami Hocaoğlu - Yeni Şafak

 

İktidarın intiharı

Hani yasaklar kalkacak, insan hak ve özgürlükleri önündeki engeller kaldırılacak, özellikle inanç ve düşünce özgür olacaktı?

AK Parti bunları vaat ederek iktidar olmadı mı? Bu millet bu partiyi, biraz da şiir okudu diye hapsedilen genel başkanının mağduriyetinden dolayı desteklemedi mi?

Tüm kabahat Bakan Çiçek'in omuzlarına yıkılınca, iktidar yeni TCK'ya ilişkin sorumluluğundan kurtulmuş mu olacak? İktidar partisi, tek ipliğini çekince kırk yaması dökülecek pejmürde bir bohça mı? Bu parti içinde bizim bilmediğimiz beylikler mi kuruldu?

Haydi seçimde verilen sözler unutuldu, parti tüzüğüne bakmayı kimse akıl edecek durumda değil, icraat planında yer alan vaatleri kimse hatırlamadı diyelim. Bu partinin, bakanların ve bakanlıkların icraatlarını kuruluş ilkelerine göre sorgulayacak bir yönetimi, muhtemel bir "Truva atı" operasyonuna karşı tedbir üretecek karar alma organları da mı yok?

Hepsini geçtik, "Yarın milletin yüzüne nasıl bacaksınız?" diye öğüt veren bir Allah'ın kulu çıkmayacak mı oralardan?

Bazı dostları üzecek kadar haksız ve yersiz ithamlara yol açmış olsa da, eski Milli Mücadele Birliği etrafında yapılan son tartışmalar her şeye rağmen yararlıydı. Toptancılık, süpürücülük ve indirgemecilikten elbette uzak durmak lazım. Fakat bu tavır, 70'li yılların aktif "sağcı" cereyanları arasında bulunan bu yapının içine, "derin devletle" iş tutan birilerinin sızdığı gerçeğini değiştirmiyor. Bunu, içerden birinin samimi ifşasıyla öğrenmiş olduk. Dilerim bazıları, geçmişte yaşanan bu ibretlik olaydan gereken dersi almışlardır.

Vaktiyle bu yapının içinde bulunmuş olan Sayın Bakan'ın mevcut tavrı, bu son itiraf ve ifşaat ışığında okunmalı. Fakat, Bakan'ın TCK'daki özellikle inançlı kesimlere yönelik tuzak maddeler üzerindeki ısrarını, bu şaibeli ilişkiler bile açıklayamaz. Daha farklı bir hesap olmalı ortalıkta, ama ne? Bakan'ın Ermeni konferansıyla ilgili hamaset köpürtücü tavrı da, bu "hesap-kitap" çerçevesinde değerlendirilebilir.

Şimdiye kadar TCK'daki tuzak maddeler üzerinde hayli yazıldı, çizildi. Buna rağmen, TCK'ya yerleştirilmiş bu mayınlara ve bu mayınların kimler için tuzak teşkil ettiğine bir kez daha dikkat çekmekte yarar görüyorum. Bakalım, siz de benim gibi "işin içinde iş var" diyecek misiniz? İşte, iktidarın intiharı demeye gelen tuzak maddeler:

219. madde, imam, hatip, vaiz, rahip, haham vb. gibi dini vasfı olan insanların hükümeti, devleti ve kanunları takbih ve tezyifini cezalandırıyor. Bu ülkede Hıristiyan ve Yahudi'nin kılına dokunamazlar. Onların dayısı var. Elbet dokunulmasını da istemeyiz. Ama bu madde Müslüman din önderlerine karşı işletilecektir. Bu, eski 163. maddenin hortlamış şeklidir. Kim yapacak "takbih"in (kınama) tarifini? Din deyince kanı tepesine sıçrayan yanlı brifing yargısı mı? Vaiz'in "içki haram" demesi bile suç olacak. Çünkü devlet içki üreticisi, devletin zirvesindeki kokteyllerde kafa çekiliyor. Al sana devleti takbih ve tezyiften dava… Bu madde din adamlarını değil, dini susturuyor. Böylesini tek parti dahi akıl edemedi. Günaha "günah", harama "haram" demek suç olacak. Ortalık içki, zina, faiz gibi İslam'ın haramları helal; tesettür başta olmak üzere İslam'ın farzları haram diyen laik misyonerlere kalacak.

230. madde, dini nikah kıydıranlara ceza öngörüyor. Nikahsız yaşayana, zina edene, veled-i zina sahibi olana "geç" diyen madde, "Allah'ın emri peygamberin kavline göre" nikah sözleşmesi yapana ceza öngörüyor. Tamam, resmi nikah ("resmi din"in kıydığı nikah oluyor) bu cezayı tüm sonuçlarıyla ortadan kaldırıyor ama, bu maddenin art niyetli bir hakimin elinde nasıl demokles kılıcına döneceğini tahmin etmek zor değil. Tüm dünyada olduğu gibi, "Müftülere nikah yetkisi vererek, nikahı "dînî-dinsiz" gibi ikiye ayırmaktan kurtaralım" demesi gereken hükümet, şeytanın değirmenine su mu taşıyacaktı?

263. madde, "kanuna aykırı eğitim kurumu açma" diye bir yasak ihdas ediyor. Bu maddenin yol açacağı o kadar çok sakınca var ki, bunları hatırlamak dahi insanı huzursuz etmeye yetiyor. Jandarma işgüzarlık yapıp bir evde üç-beş çocuk Kur'an okuyor diye basıyor götürüyordu, savcı "Niye getirdiniz?" diye bırakıyordu. Şimdi kılıf bulundu. Dostlar arasında yapılan akşam okumaları dahi "izinsiz eğitim" kapsamında değerlendirilse hiç şaşmam. Burası Türkiye ve geçmişte kanunların nasıl kanırtıldığının canlı tanıklarıyız. İktidar bu günden, Ramazan mukabelesi okuyan kadınların mahkeme önündeki fotoğraflarını göz önüne getirerek, tarihe nasıl bir kara leke bırakacağını tasavvur edebilir. İşte buna "siyasal intihar" diyorum ben.

Kimin bahçesinde yetiştiği meraka değer olan Bakan Çiçek, "bunlar misyonerler için" diyor. Müslümanlar'ın papaza ve hahama dair öyle ciddi bir şikayeti yok. Müslümanlar asıl devletin İslam'a vurduğu zincirlerden şikayetçi. Resmi kiliseden ve onun laik misyonerlerinden şikayetçi. Temenni etmeyiz ama, papazın ve hahamın yakasına yapışacak bir devlet göremiyoruz ortalıkta. Gücü yetmez. Yapışsa yapışsa Müslüman'ın, imamın, müftünün yakasına yapışır. Çünkü gücü ancak ona yeter. Bunlar dışında, düşünce suçunu kaldırma sözünü iktidara yediren 301. madde, "suçu ve suçluyu övme"ye ve "kanunlara uymamaya tahrik"e dair 215 ve 217. maddeler var. Yine 312'nin yerine ikame edilmeye çalışılan "ayrımcılık"a dair 122. madde var...

Yeni TCK'nın bu haliyle yürürlüğe girmesi, iktidarın intiharı olur. Bizden söylemesi:

Yol yakınken dönün, yoksa bu lekeyi hiçbir mazeretle temizleyemezsiniz.

başaYenişafak - Ahmet Taşgetiren - 27 Mayıs 2005 – Sorularım var

 

Sorularım var

Ben bazan sorular sorarım. Soru, düşünceyi açan bir anahtardır. "Ermeni meselesi"nde, birilerimiz soyut düşünce özgürlüğü coşkusuyla almış başını giderken, önlerine bir soru işareti çıkarmaktan başka çare bulamıyorum. İşte bir soru;

-1915'te Ermenilere karşı soykırım uygulandığını ifade eden Prof. Dr. Halil Berktay, (ve onunla aynı düşünceyi paylaşanlar) Türkiye başbakanı olsa ne yapardı?

Bu sorunun cevabı şu mudur:

-Türkiye Cumhuriyeti olarak 1915'te Ermenilere karşı soykırım yapıldığını kabul ve ilan eder, Ermeni milletinden özür dilerdi.

Peki sonra? İşte bir soru daha:

-Ermeniler bu özür beyanı ile yetinmez, uluslararası destekçilerin dayatmasını da arkalarına alarak tazminat isterlerse, tazminat ödemeyi kabul eder miydi? Ermeni dünyası ile tazminatın miktarı konusunda bir tartışmaya girer miydi? Tazminatın boyutları konusunda bir sınırlaması olur muydu?

Bir soru daha:

-Ermeniler tazminatla yetinmeyip, bir de Doğu'da Ermenistan'a dahil olduğuna inandıkları toprak parçalarını talep ederlerse, bunun için Amerika'dan Avrupa'ya, Rusya'ya kadar uzanan uluslararası destekler bulurlarsa, "Berktay yönetimi"nin tavrı ne olurdu? (Prof. Berktay, Neşe Düzel'e verdiği mülakatta, 'Türkiye'nin özür dilemesinin yanlış olduğu kanaatindeyim' diyor. (9 Ekim 2000, Radikal) Öyleyse soykırımı kabul etmek Ermenileri tatmin etmediği durumda ne olacak?)

Şimdilik sorulara ara verip, Prof. Berktay'ın "toplantının ertelenmesi"nden sonra yaptığı açıklamaya bakalım; diyor ki Prof. Berktay:

"-Toplantı yapılmamış olsa bile biz amacımıza ulaştık." İşte soru:

-Yoksa amaç tek başına bu muydu?

Bunu soruyorum; çünkü "dolduruş" ortamından zihnini kurtarabilen hemen herkes, bir şeyde ittifak ediyor; o da şu:

"Toplantının daha baştan resmi görüşe karşı olanların katılacağı bir toplantı olarak ilan edilmesi, bilimselliğine gölge düşürmüştür!" (Bakınız, Milliyet'ten Taha Akyol, toplantıya bir oturumun yöneticisi olarak katılacak olan Radikal yazarı İsmet Berkan, eski Dışişleri Bakanlarından İlter Türkmen,vs...)

Belki de "resmi görüşe karşı olanlar" ifadesi, toplantıya katılacağı bildirilen tüm bilim adamlarını Prof. Berktay'ın daha önceden açıklanmış düşüncelerinin gölgesi altında bırakmıştır. Ve belki de, bu sempozyumda "soykırım olmamıştır" şeklinde görüş açıklayacak olanları bile daha başından ipetok altına almıştır.

Dünkü Radikal'de Erdal Güven imzalı haberde şöyle bir paragraf vardı:

"Önemli bir 'ayrıntı' daha var: Yönetime (Boğaziçi Üniversitesi) yakın bir kaynağın anlattığına göre başta Rektör Ayşe Soysal olmak üzere üniversite yönetimini rahatsız eden gelişmelerden biri de, bizzat düzenleyiciler arasında yer alan birinin, basın aracılığıyla 'karşı' tarafa yönelttiği sivri eleştirilerdi. Söz konusu kişinin bireysel ve tahrik edici çıkışları Boğaziçi yönetimi tarafından kurumsal ve ortaklaşa yürütülmesi gereken konferans çalışmalarına zarar verici olarak değerlendirildi. Ancak çok da üzerinde durulmadı."

Demek ki Boğaziçi Üniversitesi, daha gelişme sürecinde iken, toplantının "tek yanlı misyon" üstlenmesinden rahatsız olmuştur.

Bir soru daha:

-Şayet bu toplantıya, başlangıçta bizzat düzenleyiciler tarafından "resmi görüşe karşı" bir misyon yüklenmeseydi, yine aynı kişilerin katılımı ile olsa dahi henüz yapılmadan tepki çeker, iptali söz konusu olur muydu?

-Böyle bir toplantı, "soykırım olmamıştır" görüşünde olanların da katıldığı bir toplantı olarak düzenlenseydi, bilimsel hüviyeti daha belirgin olmaz mıydı?

Şunu düşünüyorum:

-Evet, ben ne yazarsam yazayım, bizzat planlayıcıların kötü niyetli öngörüsü ve içimizden çıkan insanların da yorumuyla toplantının iptali, "Türkiye'de soykırım konusunun bilimsel planda tartışılamayacağı" intibaını vermiştir. Türkiye böyle bir propaganda kapanına kıstırılmıştır. Şimdi Türkiye üniversitelerinin "iyi niyetli" girişimi ile, uluslararası ölçekte çok farklı eğilimdeki bilim adamlarının katıldığı bir sempozyum düzenlenebilir. Türkiye bunun öncülüğünü yapabilir. "Tartışma ise işte tartışma ortamı" denebilir.

Bir düşüncem daha var.

-Bir zaman var ki dünyada en kolay dövülenler Müslümanlardır, İslam dünyasıdır.

-Osmanlı'ya sövmek ve Türkiye'yi dövmek de, herkesin kolayına gelen bir hadisedir.

-En dramatik olanı ise, Osmanlı sövgüsüne kendi çocuklarının katılması, Türkiye'yi dövme işine de içinden çıkanların sopa taşımasıdır. Dünya güçleri ile garip bir ittifak içinde!

-Aşağı yukarı 150 yıldan bu yana Türklerin ve daha genel anlamda Müslümanların mazlumiyeti yazılmamıştır. Doğu Türkistan'dan, Endülüs'e, Bosna'ya, Karabağ'a, Kıbrıs'a, Batı Trakya'ya, Kosova'ya, Balkan muhaceretindeki korkunç acılara, Cezayir'e, Kırım sürgününe, Çeçenistan kırımına... ve Anadolu'da Ermenilerin, sonra Rumların işgal yılları cinayetlerine...

Ben, aydınlarımızın "Bekara karı boşamak kolay" psikolojisinden kurtulup, uluslararası söylemlerle gerdeğe girmenin heyecanı yerine biraz da, kendi acılarımıza sahip çıkmalarını beklerdim.

Evet, herkes soru sorsun kafasına?

 

 

 

 

 

Hosted by www.Geocities.ws

1