Açlıktan Bayılan Çocuk - Milli Gazete
- 2 Haziran 2005 - Mehmet Şevket Eygi
Geçti AB'nin Pazarı - Süleyman Arif
Emre - 2 Haziran 2005 - Milli Gazete
Çevik Bir, Abdullah Gül'ün danışmanı
mı! - Ankara Kulisi - Milli Gazete - 2 Haziran 2005
Amerikan tarzı mutsuzluk - Yeni Şafak
- 2 Haziran 2005 - Özlem Albayrak
İstanbul'un Fethine dışarıdan bakış II - Ali Haydar Aksal - Milli Gazete
- 2 Haziran 2005
Nuray Mert - İnternethaber - 1 Haziran 2005 - Kafaları antenli
"Şu Çılgın Türkler..." -
Hasan Pulur - 1 Haziran 2005 - Milliyet
Feth ruhu ya da sabır yürüyüşü -
Ankara Kulisi - Milli Gazete
Avrupa Birliği ve Türkiye - Milli
Gazete - Reşat Nuri Erol - 31 Mayıs 2005
Ele bakmadan hizmet - Milli Gazete -
31 Mayıs 2005 - Mahmut Toptaş
Öncekilerin umudu, sonrakilerin
onuru - Milli Gazete - Saadettin Acar - 31 Mayıs 2005
Yerli Düşünce Geçmişin ihyası,
geleceğin inşasıdır - Milli Gazete - Ayhan Demir - 31 Mayıs 2005
Fatih'in atını sürdüğü yerde - Milli
Gazete - Şakir Tarım - 31 Mayıs 2005
Milli Gazete - 31 Mayıs 2005 -
İstanbul fethine dışarıdan bakış 1
S.Huntington - Nevzat Yalçıntaş
- Dünden bugüne Tercüman - 28 Mayıs 2005
İstanbul'un kuşatılması
- Mehmet Talu - 28 Mayıs 2005 - Milli Gazete
Fransız soykırımı - Oktay Ekşi -
Hürriyet - 28 Mayıs 2005
Huntington was
hunting - Milliyet - Hurşit Güneş - 27 Mayıs 2005
İktidarın intiharı - 27 Mayıs 2005 -
Sami Hocaoğlu - Yeni Şafak
Yenişafak - Ahmet
Taşgetiren - 27 Mayıs 2005 - Sorularım var
başaAçlıktan Bayılan Çocuk - Milli Gazete
- 2 Haziran 2005 - Mehmet Şevket Eygi
Anlatacağım hadiseyi
üniversite hocası bir dostumdan dinledim. Ona bir noter söylemiş. Noter de,
birinci ağız olan bir öğretmenden dinlemiş.
Semtin ismini de vereyim,
Seyrantepe... Oradaki ilköğretim okullarından birindeki bir öğrenci fenalık
geçirmiş, bayılmış. Arkadaşları koşuşmuşlar, öğretmenler gelmiş. Bir yere
yatırmışlar, su içirmişler, kolonya koklatmışlar, doktor çağırmışlar...Çocuk
kendine gelince bayılıp yere yığılmasının sebebi anlaşılmış. Herhangi bir
hastalıktan değil, açlıktan bayılmış çocukcağız. Tam iki gündür ağzına lokma
girmemiş...
Bu vak’a 2005 yılında bizim
ülkemizde oluyor.
Şimdi bazı sahte yufka
yürekliler, “Aman o çocuğun adresini veriniz. Yardım edelim, erzak paketi
gönderelim falan...” diyeceklerdir. Be adamlar açlıktan bayılan bu çocuk bir
değil, iki değil ki, bir torba erzakla meseleyi halletmiş olasınız.
Memlekette milyonlarca vatandaş
o çocuk gibi sefalet ve açlık çekmektedir.
On milyonlarca vatandaş yarı aç
yarı tok yaşamaktadır.
Türkiye nasıl bir Müslüman
ülkedir ki, bu derece korkunç sefalet ve yoksulluk içinde küçük bir azınlık
Nemrudlar gibi, Firavunlar gibi, Neronlar gibi lüks, israf, sefahat,
sorumsuzluk içinde yaşayabilmektedir.
Birtakım sahte İslamcılar,
yalancı Müslümanlar bunca sefalet ve yoksulluğun olduğu bir ülkede keyiflerince
bol bol harcayarak yaşamaktadır.
Son yirmi sene içinde İslâmî
kesimin içkisiz lüks restoranları pıtırak gibi çoğaldı. Milyonlarca din
kardeşleri açlık içinde kıvranırken oralarda birtakım Hacı Beyler, Umreci
Beyler sığırlar gibi yiyor.
Sonra birtakım edebiyatçılar,
Peygamberimizin “Din kardeşi, komşusu açken, tok geceleyen bizden değildir”
hadîsini okuyor.
İslâm nazariye (teori),
edebiyat, lâf değildir. İslâm aksiyon, hareket, iş, uygulama, eylem demektir.
1970’li yıllarda bir ara
Hazret-i Ömer edebiyatı yapılıyordu. Hazret-i Ömer, devlet işini görürken
devletin mumunu yakıyormuş, resmî işi bitince onu söndürüyor, kendi şahsî
mumunu yakıyormuş. Bu edebiyatı yapan birtakım adamlar şimdi, o eski
mücahitliği bıraktılar, müteahhitliğe başladılar, malı götürüyorlar, ihalelere
fesat karıştırmak, işlerden komisyon almak, saçı bitmedik yetimlerin hakkını
yemek...
Ey haram yiyici uğursuzlar!
Malı götürüyorsunuz, haram ve
kara para zengini oluyorsunuz ama iyi bilin ki, servetlerinizde, iki gündür bir
şey yiyemediği için okulda açlıktan bayılan o fakir çocuğun hakkı vardır. Saçı
bitmedik yetimlerin hakkı vardır. İşsiz ve aşsız milyonların hakkı vardır.
Ve siz ey sorumsuz Müslüman
zenginler:
Halkın bir kısmı açlık ve
sefalet içinde kıvranırken sizler israf, sefahat, sorumsuzluk, vicdansızlık
içindesiniz.
Saray yavrusu konaklar,
meskenler, köşkler, yalılar...
Saray yavrusu yazlıklar...
Lüks ve pahalı binitler...
Gardroplarınızda en pahalı
markalardan bir sürü elbise...
Sofralarınızda bir kuş sütü
eksik...
Gençliğinde 75 kilo olan nice
dindar zengin şimdi 100 kilo, hattâ daha şişman. Nasıl bu kadar kilo almış?
Okulda açlıktan bayılan fakir çocuğun hakkını yiyerek.
Biri anlattı. Umreye
gitmiş.Orada bir grup Türk görmüş, onlar da mukaddes umre ziyareti yapıyormuş.
Onları nasıl görmüş? Televizyonun karşısına geçmişler, maç seyrediyorlarmış.
Heyecanlanınca acayip sesler, uğultular, böğürtüler çıkartıyorlarmış. Ah Hacı
beyler, vah Umreci beyler!..
Bir yanda gerçekten aç,
gerçekten yoksul ve sefil vatandaşlar; bir yanda da bu sefaleti istismar ederek
merhametli kimselerden para sızdırmaya kalkışan hinoğluhinler.
“Ben açım, ben sefilim, hem
kendi çocuklarıma hem de vefat eden kardeşimin yetimlerine bakıyorum...”
şeklinde edebiyat yapanlara sakın kolaycacık kanmayın. Onlara şöyle deyin:
“Gerçekten muhtaç olduğunuza
dair muhtarlıktan ve belediyeden resmî belge getirirseniz, size yardım
edebilirim...”
Biz yine sorumsuz, vicdansız,
merhametsiz Müslüman zenginlere, varlıklılara dönelim. Onların mutlaka
uyarılması gereklidir.
Birtakım İslâmî cemaatler,
“Rabbena Rabbena hep bana hep bana...” zihniyetiyle hareket ediyor ve
memleketteki genel ve yaygın sefalete sırt çeviriyor. Onların küçük bir
dünyaları vardır. O dünyanın dışına çıkmazlar.
Büyük dinî bir cemaat, zekât
paralarını kendi hizmetleri, kendi programı için topluyormuş.Bu, son derece
yanlış bir iştir. Hiçbir tüzel kişilik (hükmî şahsiyet), yâni dernek, kurum,
vakıf, tarikat, cemaat, fırka, hizip zekât toplayamaz. Zekât ancak hakikî
şahıslara verilir. Zekâtı öncelikle hakkedenler, açlıktan bayılan çocuk gibi,
hiçbir şeyi olmayan miskinlerdir. Sonra fakirler gelir.
Otomobili olana zekât verilmez.
Cep telefonu ile caka satana
zekât verilmez.
Bütün Müslümanları kasd
etmiyorum ama bir kısım varlıklı Müslümanlar gerçekten çok vicdansızdır.
Onların mutlaka uyarılması gerekiyor.
Bu uyarı işini kim yapacaktır?
“Fakirlerin yardımına koşalım”
demekle iş bitmiyor. Mutlaka çok ciddi bir teşkilat kurulmalıdır.
Bu memlekette bin türlü
ahlâksızlık vardır. Fakirlere yardım için toplanan paraları yemek için bir sürü
haydut, haşarat, it, kopuk seferber olacaktır. Bu köpeklere bir kuruş bile
hayır ve yardım parası kaptırılmamalıdır.
Müslüman zenginler lüks ve
israfa son vermelidir.
İsraf yüce dinimize göre adam
öldürmek, zina yapmak, zulm etmek gibi büyük bir günahtır.
Namaz kıldığı, sofu geçindiği
halde israf yapanlar kendilerini sakın dindar sanmasınlar. Onlar fâsıktır,
fâcirdir.
Herife rakı iç desen, küplere
biner, “Rakı haramdır, sen bana nasıl böyle bir teklifte bulunuyorsun?” diye
bağırır. Ama israfa, lükse, saçıp savurmaya, gösterişe gelince canının
istediğini yapar. Böyle Müslümana moloz Müslüman derler.
Müslümanlar zekatlarını,
Şeriatın ve fıkhın öngördüğü şekilde hakkedenlere verseler memlekette sefalet
falan kalmaz.
Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki,
zelzelede can verenlerin parmaklarındaki yüzükleri, kollarındaki bilezikleri
almak için ölülerin parmak ve bileklerini kesen canavarlar çıkmıştır bu toplum
içinden. İleride büyük bir zelzele olduğunda en fazla korkulan husus birtakım
yağmacıların harekete geçmesidir.
Yirminci asrın başındaki San
Francisco büyük zelzelesinde halk mahkemeleri kurulmuştu ve yağmacılık yaparken
yakalananlar hemen ayak üstü yargılanıyor ve en yakın elektrik veya telgraf
direğine asılarak idam ediliyordu.
Halkının milyonlarcası sefalet
çekerken, aç bir okul çocuğu düşüp bayılırken, sorumsuz ve vicdansız
zenginlerin tıka basa yedikleri, keyiflerince lüks bir hayat sürdükleri bir
İslâm memleketi hasta demektir.
Kimse bana ne demesin. Açlıktan
bayılan bir tek çocuğun ahı bile bizim hepimizi yakmaya yeter de artar!
başaGeçti AB’nin Pazarı - Süleyman Arif
Emre - 2 Haziran 2005 - Milli Gazete
Bilindiği gibi Sultan Abdühamid
Han, masonik bir darbe sonunda iktidardan düşürülmüş, sürgüne gönderilmişti.
Uzun bir süre sonunda darbecilerin baskıları yumuşadıktan sonra bir yetkili
hünkârın ziyâretine gelmiş, Abdulhamid Han ona sormuş?
Söyleyin bakalım benim
yokluğumda yaptığınız en önemli iş nedir demiş. Cevab vermişler:
Yaptığımız en başarılı iş,
sizin zamanınızda birbirine düşmanlık eden Rum patriği ile Ermeni patriğini
barıştırmak olmuştur.. demişler.
Abdulhamid Han bu habere çok
kızmış ve çok üzülmüş, Allah müstahakınızı versin,ben bu iki patriğin
barışmaması için elimden geleni yaptım. Ülkemin birlik ve berâberliğini
korudum, siz ise bunları barıştırmışsınız. Bu hatanız yüzünden çok kısa
sürmeyecek, Balkanlar elimizden gidecektir, diyerek onları azarlamış. Ve
gerçekten de Balkanlar elimizden gitmiş.
Sözü, iki gün önce Fransa’da
yapılan referanduma getirmek istiyorum. AB’nin temel direklerden biri olan
Fransa halkı, Avrupa Anayasası’na hayır oyu verdi. Böylece AB’nin de dağılma
süreci başlamış oldu.
Böylece Türkiye önemli bir
tehlikeden kurtuldu. Zira ne kadar gizlenirse gizlensin, AB kesin olarak “bir
Hıristiyan kulübüdür.” Bu birlik Hıristiyanları birleştirmek için bir
zamanlar kurulmuş olan Mukaddes Roma-Cermen imparatorluğunun ihyasından başka
birşey değildir. Böyle olmasaydı, 45 senedir bizimkiler yalvardığı halde
Türkiye’yi üyeliğe niçin kabul etmediler? Tabiiki Müslüman olduğumuz için.
Bırakınız AB’yi, Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi bile, Müslümanlıkla ilgili bir dava önüne geldiği zaman,
İnsan haklarını, inanç ve düşünce özgürlüğünü ve hatta âdil yargılanma
ilkelerini açıkça çiğneyerek, Müslümanların aleyhine kararlar vermiyor mu?
Öyleyse AB Anayasasının
reddedilmesi Türkiye’nin milli menfaatları açısından bir KÂBUSUN sona ermesi
mânâsına gelir. Haddini tecâvüz eden zıddına döner. AB büyüdü, büyüdü haddini
aştı, şimdi sonun başlangıcına geldi. Çok şükür böylece, bizim fanatik AB
tutkunlarının hevesi kursaklarında kaldı. Bu sebebten Anayasamızı değiştirip,
egemenliğimizi AB’ye devredip artık bizi AB’nin bir vilâyeti haline
getiremeyecekler.
Bayrağımızın altında biz
inşaallah yüzü ak alnı açık olarak hür yaşayacağız.
Ama bu süreç bizim için çok
büyük bir tehlikeyi de beraberinde getiriyor. Çünkü maalesef hem Sayın Gül ve
hem de sayın Erdoğan, AB’de olan değişiklikler bizim AB’ye giriş sürecimizi
asla etkilemez. Biz taahhüdlerimizi yerine getireceğiz, gözlerimizi kapayıp
vazifemizi yapacağız, diye milletimize narkoz vermeye, zihinleri uyuşturmaya
devam ediyorlar...
Bizim için çok tehlikeli
diyorum çünkü, AB’nin kurt politikacıları bizim bu gafletimizden yararlanmak
için, bu dağılma sürecinde, ellerini daha çabuk tutacaklar. Bizden istedikleri
tâvizleri hızlandırılmış bir programla koparmaya çalışacaklar, hem Kıbrıs elden
gidecek, hem Ege... Ve dahi Ermenilerin istekleri rayına sokulmuş olacak. Ve
İnsan Hakları aldatmacasıyla, milli birlik ve bütünlüğümüzü parçalama hedefine
ulaşacaklar.
başÇevik Bir, Abdullah Gül’ün danışmanı
mı! - Ankara Kulisi - Milli Gazete - 2 Haziran 2005
Önceki gün Meral Akşener’le
konuştuk. Meral Hanım, 28 Şubat’ın en hareketli günlerinde İçişleri
Bakanıydı. Bir dönemin en önemli tanıklarından. Bu yüzden söylediklerini
dikkate almak şart. (Acizane kanaatimiz odur ki, Meral Akşener’in bildikleri
söylediklerinden çok daha fazla. Bir gün uzun boylu bir sohbet konusunda
mutabık kaldık)
Bugünlerde Meral Akşener’in bir
iddiası Başkent Kulisleri’nde en çok konuşulan konuların başında
geliyor; “Çevik Bir Abdullah Gül’ün Danışmanı mı!?”
Çevik Bir; 28 Şubat’ın kudretli
paşası! Abdullah Gül; Refahyol Hükümeti’nin Devlet Bakanı! Bir başka ifadeyle
birisi tankları yürüten tarafta, diğeri tankların üzerine yürüdüğü tarafta. Bu
yüzden Meral Hanım’ın “Çevik Bir Abdullah Gül’ün Danışmanı” iddiası
ayrıca önemli.
Meral Akşener’le sohbetimizde
biz de bunu sorduk. “Nedir bu iddianın aslı!?” “Elimde elbette
bordrosu yok” dedi. Ama devamında söyledikleri de ilginçti; “Ben bunu
söyledikten sonra ne Çevik Bir’den ne de Abdullah Gül’den herhangi bir tekzip
(yalanlama) gelmedi” Gerçekten merak konusudur. Neden bir yalanlama
yapılmıyor! Sükut İkrardan mı geliyor!
Meral Hanım iddiasını
sürdürüyor. ABD’de bulunan JISCA isimli bir Musevi Derneği.
Bugüne kadar Türkiye’den sadece iki kişiye ödül veriyor. Birisi Çevik Bir,
birisi Tayyip Erdoğan. Erdoğan, bu ayın 8’inde yine ABD yolcusu.
Yine bir Musevi Derneği’nden ödül alacak. JISCA Kudüs’teki Süleyman Tapınağı’nın
yapımıyla ilgili bir vakıf.
Çevik Bir’in AKP Hükümeti ile
arası iyi. Meral Akşener de buna dikkat çekiyor ve sohbetimizde Çevik Paşa’nın
bir İtalyan Gazetesi’ne verdiği demeci hatırlatıyor. Çevik Bir, bu
röportajında “AKP Hükümeti’nin çok iyi işler yaptığını” söyleyerek iktidarı
övüyor. Oysa bir zamanlar bu hükümetin üyeleriyle neredeyse kanlı bıçaklıydı!
Dikkatli okurlarımız hemen
hatırlayacak. Başbakan Tayyip Erdoğan Cidde’de “İslam ortak pazarı olmaz”
açıklamasını yaptığı günlerde bu kardeşleriniz Ekonomiden sorumlu Ali
Babacan’ın İsrail ziyaretini yazmıştı. Ziyaretin amacı, Türkiye, İsrail,
Ürdün üçlü ekonomik işbirliği anlaşma çalışmasıydı. Şimdi Başmüzakereci
olan Ali Babacan’la birlikte İsrail’e giden heyette Çevik Bir de vardı.
Akşener’in ilginç iddiasından sonra şunu sorabiliriz; “Çevik Bir bu geziye
danışman sıfatıyla katılmış olabilir mi?” Sadece bir sorudur.
Ama cevap bekleyen bir soru...
Fethi anlamak ve Fethi kutlamak
İstanbul’un Fethi’nin 552’nci
yıldönümü kutlama programları:
AKP’li İstanbul Fatih
Belediyesi: Popçu Kenan Doğulu konseri...
AKP’li İstanbul Beyoğlu
Belediyesi: Rockcı Murat Göğebakan konseri...
Başkent Fetih Şenliği Programı:
Arabeskçi İbrahim Tatlıses, Popçu Gökkan Özen, Sunucu Ece Erken...
AKP’li Ankara Keçiören
Belediyesi: Rockcı Kıraç, Türkücü Yıldız Tilbe...
*
Saadet Partisi Fetih Kutlaması
(Kocaeli): Dünya Birincisi Hafızlar Abdurrahman Sadien, Kerim
Mansuri... Afganistan eski Devlet Başkanı Burhaneddin Rabbani, Sudan
eski Devlet Başkanı Muhammed Swar ez Zehep, Malezya Eski Başbakanı Abdülhadi
Awang...Ve elbette Milli Görüş Lideri Erbakan!
Bu ne ibretlik tablodur Ya
Rabbi!
başAmerikan tarzı
mutsuzluk - Yeni Şafak - 2 Haziran 2005 - Özlem Albayrak
Amerikan tarzı
mutsuzluk
Hali vakti
yerinde dört Amerikalı ev kadınının, içinde debelendiği ümitsizliğin izini
süren bir dizi yayınlanıyor CNBC-e'de: Desperate Housewives. Amerika'da ABC
kanalında yayınlanan dizi, yayına başlar başlamaz kucak dolusu Emmy toplamış
bir drama.
Dizinin farkı
ise, Amerikan banliyölerinden birini mekan tutmasına rağmen, Hollywood
sayesinde artık tüm dünya nazarında kabak tadı vermeye başlamış bulunan
bahçeli, beyaz çitli, iki katlı beyaz ahşap evlerin arasındaki yaşamların,
karanlık yüzünü anlatma derdine düşmemesi.
Satın alarak
ABC'nin ardısıra yayına başlayan CNBC-e'nin şimdilerdeki en popüler
yapımlarının başında gelen dizi, Bridget Jones'la başlayan ve televizyonlarla
giderek ivme kazanan bir "mutsuz kadın" hikayesi daha anlatıyor.
Mükemmel yuvaya
erişmek için gösterdiği titiz çaba, sonunda evliliğini ve ailesini bitirme
noktasına getiren takıntılı Bree, para için evlenen ama parayla saadet
olmayacağını çok geç anlamış bulunan Latin asıllı eski model Gabriella, 4
çocuğu yüzünden işini bırakmak zorunda kalan ve annelik kurumuna karşı med-cezirli
duygular yaşayan Felicity ve boşandıktan sonra hayatın tadını çıkarmanın
zannettiği kadar kolay olmadığını gören, kadınların en stereotipik
"ümitsiz"i olan Susan, dizinin dört ana karakteri.
Ally McBeal'dan
esintiler taşıyan, Stepford Kadınları'nı hatırlatan dizi, American Beauty'nin
uyandıkları her günü boşluğa yuvarlanma hissiyle geçiren karakterlerine de
zarif göndermelerde bulunuyor. Dizi, aile kurumuna ise en az bu bol Oscar'lı
film kadar öfke duyuyor... Elbette satıraralarında.
Tüm dünyaya Amerikan
film endüstrisinden servisi yapılan ve şaşırtıcı bir biçimde de tutan
"herşeye sahipken mutsuz olmak" temalı dizi, türünün son dönemdeki en
başarılı örneği ve Türkiye'de de bol bol izleniyor.
İnsanın
çöküşü
Sırların,
entrikanın ve polisiye sosunun bolca yedirildiği Desperate Housewives, temiz
bir semtte, beyaz çocukları ve garajlarında lüks arabalarıyla yaşayan evli ya
da boşanmış kadınların neden mutsuz olduğu üzerine konuşuyor.
Kadınların
tercihine sunulan "aşk mı, güvenlik mi?", "kariyer mi, aile
mi", "bağımlılık mı, bağımsızlık mı?" gibi klişe seçeneklerle
dalga geçen dizi, ev kadınlığının ve genel tanımıyla ailenin mutsuzluk anlamına
gelebileceğini düşündürtürken, mutsuzluğun sadece insanın içiyle orantılı
büyüyüp küçüleceğinin farkında değilmiş gibi yapıyor.
Çünkü, Türkiye
şartlarında güllük gülistanlık sayılabilecek bir hayatın içinde kendi
kendileriyle cebelleşen kadınların mutsuzluğu, birkaç hafta önce olaylı bir
biçimde yayından kaldırılan kadın programlarında bütün dertlerinden, ancak konuşmakla
kurtulacağını sanan mağdurlarla kıyaslandığında komik geliyor.
Hayatlarında
yaşadıkları en büyük lüks, büyük şehri hayatlarında bir kez olsun görmek olan
kadınların, hiçbir sosyal güvencesi olmayan, mali olarak berbat hayatlar süren
insanların memleketi için yani, Desperate Housewives'ın mutluluk tanımı
fazlasıyla lüks kaçıyor.
Mutluluk ve
ümidin sürekli değişmekte olan dış şartların değil, "iç"in uzmanlık
alanı olduğunu unutmuş, hayatı birbirine dönen birkaç rutinden öteye gidememiş,
ruhu gıdasızlıktan çoraklaşmış insanların mutluluk arayışı, elbette dizisi
çekilecek, çekilen o dizi de izlenme rekoru kıracak kadar önemli bir sürecin
gidişatını anlatıyor.
Çünkü bu ve
benzeri diziler, insanın varlıkla imtihanını ve büyük bir çöküşün başlangıcını
haber veriyor.
Dikkat
ederseniz, Amerika'nın o mükemmel, şaşaalı yaşam tarzını bütün dünyaya servis
yapan dizilerde, -varlıklı ya da yoksul- Nasılsın diye sorulduğunda:
"İyiyiz çok şükür" diyebilecek hiç kimse bulunmuyor.
başa İstanbul'un Fethine
dışarıdan bakış II - Ali Haydar Aksal - Milli Gazete - 2 Haziran 2005
İran eski Sanayi Bakanı Şems
Ardahanî'nin konuşmasında üzerinde önemle durduğu, İslâm dünyasının fütuhatiyla
ticarî faaliyetlerin yoğunlaşması Batılıların elinden ticaret yollarının
alınmasının önemidir. Fethin önemli yanlarından biri de budur. İstanbul'da
Fatih'in oluşturduğu ticaret antrepolarında müslümanların mallarını satması,
pazarlaması, Avrupa'ya gönderilmesi hususu... Bursa ve Edirne gibi önemli
merkezlerde ticaretin canlanması, İran mallarının getirilmesi... Ticarette
İslâm ahlâkı önemlidir. Ardahanî Nahl suresinde 112. ayeti örnek göstererek:
"Allah sizlere beldenizde rahatlıkla hareket edebileceğiniz bir ortam vaad
eder..." âyetini örnek gösterdi. "Ticaret için güvenlik şarttır.
Özgür ve güvenlik içinde değilseniz siz korku içinde olursunuz. Bu da sizin
eksikliklerinizden ileri geliyor." İslâm medeniyetinin insana verdiği
güven duygusu ve özgürlük ortamı insanı daha huzurlu kılıyor.
Fatih Sultan Mehmed ile İran
Şahı Cihanşah arasında bir dostluk köprüsü kuruluyor. Kazandıkları zaferleri
birbirlerine müjdeliyorlar. Fatih Mora'yı fethedince bir fetihname daha
gönderiyor. Cihanşah da Bağdat'ın Moğollardan alınışını müjdeliyor Fatih'e.
Bağdat'ın fethinin müjdesini fetihname ile bildiriyor. "Mezopotamya
üzerinde ticaret serbest bırakılmıştır" diyor Cihanşah. İki İslâm
ülkesinin sultanının karşılıklı jestleri ve geleceğe ufuk açacak bakışları
oldukça önemli. Bugün için de, içinde bulunulan durumdan çıkış yolu bulmanın
güzel bir örneğidir bu.
Fatih mektubunda: "Onun,
bilinen düşmanlarından daha çok düşman olduğunu, birlikte hareket etmeyi"
önerir Cihanşah'a. Ancak bu ilişkiler ve güzellikler ancak iki nesil boyunca
sürüyor, II. Beyazıt'tan sonra da kesiliyor.
Müslümanlar için tarihin bir
dönüm noktası bulunuyor. Bunlardan biri Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail
arasındaki savaşta bu güzelliklerin bozulmasıdır. Bu olumsuzluklar İslâm
dünyasına yansıyor. İstanbul'un Fethinden sonra dünya ticaretinin %60’ı
Müslümanların elinde, %30’u doğudaki Müslümanların elindedir. %10’u ise
Hıristiyanların elinde bulunuyor.
Bir diğer önemli husus da
Endülüs'ün Müslümanların elinden alınışı, yani 1491 Kurtuba'nın düşüşüdür.
İspanyollar, Portekizliler yeniden dünya ticaretinde önemli bir mesafe
kaydediyorlar. Kurtuba'nın düşüşünden sonra Hindistan'ın işgali gerçekleşiyor.
Hindistan'ın işgal edilmesinde Müslümanların da rolü bulunuyor. Ümit burnunun
keşfi, Hindistan’ın işgalinden sonra İpek Yolu'nun ticari değeri azalıyor.
Müslümanlara dönük engizisyon, Müslümanların gerileyiş dönemi... Müslümanların
kendi aralarındaki mücadelesinden Hıristiyanlar yararlandı. 1492'den itibaren
Portekizlilerce Hürmüz, Seylan Malako, Fomura, Mindino işgal edildi.
Mezopotamya yolu üzerindeki ticaret yolunun etkisini yitirmesiyle Müslümanlar
güç yitirdi. Çaldıran savaşından sonra Müslümanların dünya ticaretindeki
payları azaldı. Bugün bu pay %10’lar civarındadır.
Bu genel özet ve
değerlendirmede bulunduktan sonra Şems Ardahanî şu noktaya geldi: "Bundan
sonra ne yapmalıyız? 1453 zamanındaki ilkelere ve fikre dönmeliyiz. Kordoba'nın
düşüşünü ve Çaldıran savaş dönemini aşmalıyız. Biz ticareti arttırırsak
Müslümanlar önemli bir konuma sahip olurlar, saygı görürler. Müslüman halklar
ortak risk sermayeli işler yapmalıyız. D-8 organizasyonu geliştirilmeli.
Bazıları sanıyorlar ki AB güçlenirse o sofraya bizi de davet edecekler. AB
1956'de Demir Çelik ve kömür anlaşmasıyla başladı bu işe. Onlar bundan
memnunlar ve bir saygınlığa eriştiler. Çocukça bir duyguyla sanki bu saygıyı
herkese göstereceklerini sanıyorlar. Biz davet edilebiliriz, ancak biz
güçlenirsek davet edilebiliriz. Biz güçlenirsek saygı görürüz. Eğer biz
ilkelerimizde direnirsek güvene kavuşuruz. Boş lafları bırakmalıyız. Yoksa
yarın çok geç olacaktır!"
Şems Ardahanî'nin uzun
konuşmasından derleyebildiklerim bunlar. Doğrusu bu programa, dışarıdan gelen
Müslüman liderleri, bilim adamları ve önemli şahsiyetlerin ortaya koyduğu
tezler bakımından bu tez oldukça önemliydi. Birbirimize ışık olur ve yol
gösterirsek çıkış yolu hiç de zor değildir.
e-mail: [email protected]
başaİstanbul
kimin şehri? - Manhattın'ın kulelerinin İstanbul'a taşınmasına hız verildi buna
bir dur demek lazım - Nasuhi Güngör - 2 Haziran 2005 - Milli Gazete
Nasuhi Güngör
İstanbul kimin şehri?
11 Eylül hadiselerinden çok
kısa bir süre sonra, artık New York’un değil, İstanbul’un “gözde şehir” olduğu
Batı basınında manşetlere taşındı. Turizm merkezli, ama nedense sürekli olarak
“İstanbul’un merkeziliğine” işaret eden haberler yapıldı.
Mesela New York Times,
İstanbul’u tanıtmaya geniş yer ayırırken, “Bu kente gitmenin tam zamanı” dedi.
Bu gazete, kısaca CFR olarak tanınan Dış İlişkiler Konseyi’nin güdümünde olan
bir yayın organı olarak biliniyor. CFR gibi, dünyanın gizli patronları arasında
sayılan bir yapının kontrolündeki bir gazetenin; gündemine İstanbul’u alması
sıradan bir seçim olmasa gerek.
Daha güncel örnekler de var.
ABD’de medya ve imaj dünyasının tanınmış isimlerinden Harvey Dzodin, yakın
zamanda İstanbul’a gelerek yeni film projeleri için çalışma başlattı. Türkiye
medyasına verdiği demeçlerde “İstanbul’u dünya kenti yapmak” istediğini
söylüyor.
Bunun için de Hollywood’u
Türkiye’ye getirmeyi amaçlıyormuş. Tüm bunların Türkiye ekonomisine ne kadar
katkı sağlayacağını söylemeyi de ihmal etmemiş.
Bunlar peşpeşe gelirken, başka
bir nokta dikkat çekiyor. İstanbul’un fethiyle ilgili kutlamalarda, kimilerinde
tuhaf bir çekingenlik hali var. Sanki bu şehri İslam’ın başkenti haline
getirmekle utanılacak bir iş yapılmışçasına; diyalog çağrıları, ortak kültür
vurguları, bir arada yaşama nutukları dolaşıyor ortalıkta.
Bu yetmezmiş gibi üstüne bir de
“küresel” çağrışımları olan bir projenin temelleri atılmak isteniyor.
Sözü dolaştırmaya gerek yok.
İkiz kulelerin yıkılmasının ardından, dünyadaki malum lobi yeni “başkentini”
çoktan ilan etti: İstanbul. Pekçok uluslar arası organizasyonun burada
gerçekleşmesi, ufukta bu çerçevede yeni projelerin olması da tesadüf değil.
İsterseniz son yıllarda Turizm Bakanlığı yapan bazı isimlerin, İstanbul’la
ilgili projelerine ve açıklamalarına bir göz atın. İstanbul’u dünyanın
gözbebeği ya da merkezi haline getirmekle ilgili şaşırtıcı sözler
okuyacaksınız.
İstanbul, artık dünyada
özellikle “finans kapital” başta olmak üzere, siyasetin, ekonominin, sanatın,
magazinin, sporun merkezi haline getirilecek. Siz bakmayın Goerge Soros’ların
etrafımızdaki ülkelerde çevirdiği “devrim” dolaplarına. Hepsinin gözü bu
şehirde ve herkes küresel tüm akışların merkezini buraya taşımak istiyor.
Konuyu, Prof. Dr. Anıl Çeçen’le
konuşuyoruz. Verdiği cevaplar gerçekten sarsıcı: “Ben New York merkezli
dünya devletinin Türkiye’yi bir savaş üssü değil, kapitalist ekonomi merkezi
haline dönüştürmek istediğini düşünüyorum. Hatta yavaş yavaş New York’tan
İstanbul’a taşınmaya yöneldiklerini görüyorum.”
Tüm bunların nedenini soruyoruz
Anıl Çeçen Hoca’ya. İşte cevabı: “Giderek çok kutuplu bir yapının ortaya
çıktığı bir dünyada, artık İstanbul daha büyük önem kazanıyor. Artık finans dünyasının
merkezi, jeopolitik olarak da merkez olan İstanbul olacak. New York’taki ikiz
kulelerin benzeri yapılanmaların İstanbul’da da ortaya çıkması dikkat çekici.
Napolyon’un kendi döneminde söyledikleri yavaş yavaş gerçekleşiyor.”
Ortada artık açık açık dile
getirilen bir garip proje var. Nedense istisnalar dışında kimse İstanbul’u
dünya kenti yapmanın ne anlama geldiği üzerinde durmuyor. İşte size güzel bir
istisna: “İstanbul'un bir ‘dünya kenti’ olmasını önermek İstanbul’un
Müslüman kimliğini reddetmeyi içeren bir siyasal projenin sözcülüğüne
soyunmaktır. ‘Dünya kenti İstanbul’, İslam ve hatta Türk kimliğinden
arındırılmış bir İstanbul önermesidir. İstanbul’a sahip çıkmanın yolu Fethi
idrak etmekten geçer.” (Akif Emre, Yeni Şafak, 31 Mayıs 2005)
Fethi idrak etmek... Meselenin
özü burada. Bunun için de öncelikle bu büyük fethin üzerini, anlamsız birtakım
çabalarla örtmekten vazgeçmek gerekiyor. Fetih, İslam Medeniyeti’nin merkezinin
inşa edilmesidir; buna başka dünyaları ortak etmeye çabalamanın bedeli ağır
olacaktır.
Unutmadan, Napolyon’un ne
söylediğini de aktaralım. “Gelecekte bir dünya devleti kurulacak ve bunun
başkenti İstanbul olacak.”
Neresinden baktığınız önemli
elbette.
başaNuray Mert - İnternethaber - 1 Haziran 2005 – Kafaları antenli
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
Hürriyet Gazetesi yazarı Hadi
Uluengin'le Radikal'den Nuray Mert arasında Suriye gezisinde başlayan
tartışma İncirlik üzerinden daha da alevlendi. Uluengin'in Mert ve
arkadaşlarını alaya alan "İncirlik
Buluşması" adlı yazısına Nuray Mert'ten "İncirlik
değil, insanlık meselesi" başlıklı yazısıyla çok
sert bir cevap geldi: |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
baş"Şu
Çılgın Türkler..." - Hasan Pulur - 1 Haziran 2005 - Milliyet
"KURTULUŞ Savaşı'nın romanı yazılmadı" diyenlere "Romanı da
yazıldı, destanı da!" diye karşılık verebiliriz.
Turgut Özakman'ın "Şu Çılgın Türkler"i, yazarın elli yıllık
çalışmasının ürünü... (x)
Romanda anlattığı her şeyin, her sayfada dipnotu ve bölüm sonunda belgeleri
var.
Turgut Özakman, bu olağanüstü eserinin son sözünde şöyle diyor:
"Bugün Türk gençliği ötekine benzemeyen iki tarihe inanıyor.
Biri, bu romanın esas aldığı sağlıklı ve dürüst belgelere dayalı, hepimize
gurur veren gerçek tarih... Öteki, Cumhuriyet'i yıkmak için çabalayanların
uydurdukları, yalanlarla dolanlarla dolu, sahte tarih."
***
"ŞU Çılgın Türkler" Kurtuluş Savaşı'nın destanı ama, bu destanda
kahramanların da yeri var, hainlerin de, askerden kaçanların da, korkakların
da, suya sabuna dokunmayanların da...
Hepsinin, hepsinin yeri var.
***
MESELA İstanbul Üniversitesi'nin de, o günkü adıyla Darülfünun'un da...
Günlerden bir gün, Kuvayi Milliyeciler Anadolu'yu düşmandan kurtarmak için
yoklukla savaşırken, düşman işgalindeki İstanbul Üniversitesi'nde bir konferans
vardır, salon hıncahınç doludur. Bir süre önce, Osmanlı Devleti'ni kuran Osman
Gazi'nin babası, Ertuğrul Gazi için "Tatar yavrusu" diyen, Fuzuli'nin
Türk olmadığını söyleyen İran edebiyatı hocası Hüseyin Danış Bey'in bu
görüşleri tartışılacaktır. "Filozof" sıfatı omuzlarına kadar inen
uzun saçlarından menkul Rıza Tevfik konuşacaktır.
***
RIZA Tevfik kürsüye çıkar:
"Sizi merakta bırakmamak için kanaatimi hemen söyleyeceğim, sonra da
iddiamı kanıtlayacağım. Fuzuli, Türk değil, Acem'dir."
Ön sırada oturan Süleyman Nazif ayağa kalkar:
"Yanılıyorsunuz, Fuzuli özbeöz Türk'tür, Azeri Türk'üdür!"
***
TÜRK'tür, değildir tartışması sürerken, Rıza Tevfik kestirip atar:
"Fuzuli'nin Türk olmasından ne çıkar? Siz Türkler, aranıza bir tek
Fuzuli'yi almakla ne kazanırsınız?"
Bir öğrenci bağırır:
"Sen Türk değil misin?"
"Hayır, değilim, Türklükten çoktan istifa ettim. Türk'ün kılıcından başka
övünecek nesi vardı? O da bitti. Hâlâ İstanbul'da oturabiliyorsanız, bunu büyük
devletlerin İslam âlemine duyduğu saygıya borçlusunuz."
***
Öğrenciler ayağa fırlar, Rıza Tevfik'i protesto etmektedirler,
"Filozof" diklenir:
"Bana bakın, İngilizler burada oldukça, kimse beni susturamaz, istediğimi
söylerim, bana bir halt edemezsiniz."
Bardağı taşıran bu olur, bir öğrenci kürsüye fesini fırlatır, yüzlerce fes
"Filozof"a atılır, Rıza Tevfik çeker gider.
Olaydan sonra öğrenciler bir sınıfta toplanarak, istiklal ve milliyet
duygularına yabancı, saldırgan beş öğretim üyesi üniversiteden ayrılıncaya
kadar "Darülfünun grevi"ni başlatırlar.
***
"ŞU Çılgın Türkler"i okudukça, "Tarih tekerrürden
ibarettir" yargısına daha çok inanıyorsunuz, hele yazdığımız şu üniversite
olayını okuyunca...
Sanki dün gibi...
Gibisi fazla, dünden de yakın...
***
KURTULUŞ Savaşı nasıl kazanıldı?
Çok şeyler söylenir ama, bize göre bunun başında inanç gelir, "vatanımızı
düşmandan kurtaracağımız" inancı gelir.
***
SAĞLIK Bakanı Dr. Refik Saydam, Maliye Bakanı Hasan Saka'dan ilaç parası ister,
Maliye'de para yoktur, veresiye ilaç alması önerilir.
Refik Saydam şaşırır:
"Rica ederim Hasan Bey, dünyaya kafa tutan bir hükümet, ordusunun ilacı
için mahalle eczanesine el açar mı? Biri duysa ne der?"
Hasan Saka istifini bozmaz:
"Ne diyecek? Bunların paraları yok ama, yürekleri var, der!"
***
"Şu Çılgın Türkler"i okuyun, "çılgın" babalarınızla,
dedelerinizle onur duyun!
——
(x) Bilgi Yayınevi.
Feth ruhu ya da sabır yürüyüşü – Ankara Kulisi – Milli Gazete
|
e-mail: [email protected]
Patrikhane,
Bayan Blair, Mastercard, Boğaziçi, Avrupa Şampiyonlar ligi maçı.
Geçtiğimiz günlerde Condoleezza Rice Avrupalılar'a "Türkiye AB'ye girmezse
Vahim olur!" şok uyarısında bulundu. Fransa'da AB anayasasına Hayır
çıkınca ABD senatörleri birden bire söz verdikleri halde unuttukları KKTC'ye
resmen ziyaret düzenleyerek dışlanmışlığa son verme gereğini duydular. Bu işte
bir iş var. s
------------------------------------
Avrupa Birliği ve Türkiye - Milli Gazete -
Reşat Nuri Erol - 31 Mayıs 2005
“Avrupa çöküyor…”
başlığı altındaki makalesinin sonunda, Prof. Dr. Nevval Sevindi sözü Türkiye’ye
getiriyor ve diyor ki: “Peki, şimdi Türkiye ne yapacak? Kısa vadede AB
hayalinin darbe yiyeceği ortada. Dinamikleri değişen dünyada Türkiye’nin kendi
başının çaresine bakması gerek. Avrasya coğrafyasının merkez ülkesi konumuna
gelme şansı olan Türkiye, kendi kaynaklarını kullanmayı öğrenmeli. Toplumla
bütünleşen, toplumsal dinamiklerini hayata geçirme yeteneğini kullanabilecek
politik kararlar ve vizyon gerekiyor. Bölgesini ve dünyayı devamlı izleyen bir
Türkiye, 19. yüzyıldan kalma kurumlarında, fikirlerinde ısrar eden Avrupa’dan
daha iyisini başarabilir. Çünkü kültürel değerleri, harcanan gençlik enerjisi
yapıcı bir dinamik. Kökten reformların aciliyeti ortada… Türkiye beden,
zihin ve ruh enerjisini ortak bir nehir gibi akıtabilirse dünyaya vereceği çok
şey var.” (Zaman, 24 Mayıs 2005)
Şimdi AB/Avrupa Birliği için
masadayız… Selâmlaşıyoruz… ‘Ucu açık!’ görüşmeler yapacağız…
Baştan beri Avrupalılar bize
hep bizim kaldıramayacağımız yükler yüklemektedirler. Bunun en açık örneği,
1996’dan beri yani tam 9 (dokuz) yıldır Türkiye aleyhine uygulanagelen ‘Gümrük
Birliği’ anlaşmasıdır. Bu anlaşma aracılığı ile Türkiye dokuz yıldır Avrupa
ülkeleri tarafından sömürülüyor!..
Şimdi de ‘tam üyelik’
değil de, ‘imtiyazlı ortaklık’ gündemde! Bu imtiyazlı ortaklığın da pek
gerçekleşeceği yok ya! Bir an için gerçekleştiğini kabul etsek bile, bu
imtiyazlar sadece ‘AB/Avrupa Birliği için imtiyazlar’ içeren bir anlaşma
olacaktır; aynen ‘Gümrük Birliği’ anlaşmasında olduğu gibi!..
*
İstiklâl Savaşı’nı kazanıp
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kuranlar, Türkiye’ye bir misyon biçmişlerdi.
Bunları şöyle açıklayabiliriz.
1. Türkiye devleti millî devlet
olacaktır. Millet din, dil, kültür ve inanç birliği olarak
anlaşılıyordu. Din İslâm dini idi. Dil Türkçe idi. Kültür millî gelenekler idi.
İnanç ise; “Ben Türküm/Müslümanım” deyip Türkiye devletinin yaşaması içini
canını vermek anlamındadır. Her ne kadar daha sonra Anayasadan “Devletin dini
İslâm’dır.” sözü çıkarılmış ise de, bu lâik bir yönetim gereği olup, hiçbir
zaman halkın İslâm dinini bırakması şeklinde anlaşılmamış, dinsizlik
hedeflenmemiştir.
2. Türkiye devleti bağımsız
olacaktır. Türkiye istiklâl-i tâmme içinde yaşayacak, ‘Ya
istiklâl ya ölüm’ her zaman Türklerin ana şiarı olacaktır. Hiçbir başka
devletin ve bloğun içinde olmayacaktır. Ne sosyalist ne de kapitalist ülke
blokları içinde olmayacaktır. Ne batı bloğunda ne de doğu bloğunda yer
almayacaktır. Türkiye millî devlet olmayı bu yolla tamamlayacaktır.
3. Türkiye devleti barışçı
devlet olacaktır. Başka ülkelerden toprak istemeyecek, onların iç
işlerine karışmayacak, onların savaşlarına yardımcı olmayacaktır. Kimseyi de
kendi ülkesine karıştırmayacaktır. ‘Yurtta sulh cihanda sulh’ esastır. Ülkesine
iltica edip Müslüman olarak Türklüğü kabul edenleri kabul edecektir. Türkiye’ye
gelmeyenlerle genel dış politika ilkeleri çerçevesinde ilgilenecektir.
4. Türkiye devleti Avrupa
uygarlığının icaplarını yerine getirecektir. Ancak asıl hedefi muasır
medeniyetin üstüne çıkmak, daha doğrusu ‘yeni medeniyet’ kurmak olacaktır.
Bunun için temel dayanak ‘müsbet ilim’dir. Her şey müsbet ilmin
denetimi içinde olacaktır. Demokrasiyi tartışmamıştır. Demokrasi müsbet ilme
uygunsa kabul edilecektir. Müsbet ilme uymuyorsa reddedilecektir. İslâmiyet de
tartışılmamıştır. Din eğer müsbet ilme uygunsa kabul edilecek, yoksa
reddedilecektir. Bunları siyasiler değil âlimler tartışacaktır. Siyasilerin
görevi sonuçları tesbit etmek değil, ilim adamlarının çözüm üretmelerine imkân
vermektir. Nitekim Anayasaları askerler kendileri yapmadı, oluşturdukları ilmî
şûralara hazırlattılar.
Türkiye işte
böyle bir Türkiye’dir.
*
AB/Avrupa Birliği’ne
girmekle, devletin bu temel dört direğini dinamitlemekteyiz.
Bir de, kimi şuursuzlar veya
budalalar; Avrupa Birliği’ne girmeyi Mustafa Kemal ve arkadaşlarının ideali
olarak ortaya koymaktadırlar. Mustafa Kemal ve arkadaşları Türkiye’yi Avrupa’ya
teslim edeceklerdi de, İstiklal Savaşı’nı niye yaptılar?.. Türkiye’den Hıristiyanları
niye tehcir ettiler?.. Mübadelelerle Türkiye’ye Müslümanların göçünü niye kabul
ettiler?.. AB/Avrupa birliği’ne girmek için mi?!.
Türkiye’nin ‘olmazsa olmaz’
şartları vardır. Türkiye için yapılamayacak neler vardır?
1) Türkiye İslâmiyet’ten vazgeçemez.
2) Müslümanlara cephe alamaz, onlar savaşmadıkça Türkiye onlarla savaşamaz. 3)
Türk ülkeleri ile ekonomik ve sosyal ilişkilerini kesemez. 4) Türkiye Türk
ordusunu küçültemez, etkisiz hâle getiremez.
Avrupalılar bize teklif
getirirken bunlara dokunmamalıdırlar. Türkiye ancak kendi temel iç sorunlarını
çözdükten sonra, Avrupa ile kuracağı diyalogla insanlığa hizmet edebilir. Bizim
Avrupa Birliği’ne girmeden önce Avrupa seviyesine ulaşmamız gerekir. Oyalanmak,
onurumuzla oynanmak ve sömürülmek istemiyorsak, belirli alanlarda bazı
gelişmeleri başarmak zorundayız. Bu arada temel prensiplerimizi tekrar gözden
geçirmeli ve medeniyet eksenimizi de belirlemeliyiz. Ondan sonra AB ile eşit
şartlarda masaya oturmalıyız.
İşte, ancak bu durumda “Türkiye
beden, zihin ve ruh enerjisini ortak bir nehir gibi akıtabilirse dünyaya
vereceği çok şey var.”
başaEle bakmadan hizmet - Milli Gazete - 31 Mayıs 2005 -
Mahmut Toptaş
“Bu unu bizim ailemize değil
evimizi bekleyen köpeğimize bile yedirmek doğru değildir”
Ele bakmadan hizmet
Gazneli Mahmut, eşlerinden
birini daha çok severmiş. Öbür eşleri ise o sevilen eşten daha güzellermiş.
Diğer eşleri birlikte durumu
Sultan Mahmut’a açmışlar. O da eşlerini hazine dairesine götürmüş ve hazinedeki
ziynet eşyalarının hepsini gösterdikten sonra “Herkes en çok sevdiğinin üzerine
elini koysun ve ben “Alınız” dediğimde onu eline alsın ve onun olsun” demiş.
Altın taç üzerine el koyan,
altın kemer üzerine el koyan, gerdanlık üzerine el koyanlar olmuş ama sultan
Mahmut’un sevdiği ise gelmiş elini Mahmut’un başı üzerine koymuş.
Sultan Mahmut “İşte ben, bunu
bunun için severim, aslında bu sizden daha akıllı. Beni elde etmekle hazinenin
tamamını elde etmiş oluyor” demiş.
Bu hikaye, tasavvuf
kitaplarında çeşitli şekillerde anlatılır ama özü hep aynı.
Müslümanlar da dünyanın
ziynetini istiyorlar ama önce dünyanın Sahibinin rızasını aramalıdırlar.
Bir gün bir adam, Sevgili
Peygamberimize “Ya Rasülellah, bana bir amel göster ki, onu yaptığımda beni hem
Allah sevsin, hem de kullar sevsin” demiş. Rasülüllah (s.a.v.) şöyle cevap
vermiş: “Dünyaya gönül verme ki, Allah seni sevsin, insanların elindekine göz
dikme ki, insanlar seni sevsin” (İbn-i Mace, zühd, hadis 4102)
12 Eylül’de içeri alınan bir
dostum “Gözlerim kapalı iken gelen asker, öyle bir vurdu ki, benim gibi
pehlivan adamı yerimden oynattı. İkinciyi vuracağı sırada” Duuur, dinle ve
sonra vur. Bu güne kadar kimsenin malını haksız yolla yemedim. Kimsenin
namusuyla oynamadım. Kimsenin canına kastedmedim. Müslümanlığa hizmetten başka
suçum yok. Şimdi vur, ama iyi bil ki, o vuran kol kurur” dedim. Uzun süren bir
sessizlikten sonra “Götürün” dedi ve otuz küsur gün sonra serbest
bırakıverdiler.” demişti.
Kimsenin elindekine el
uzatmadığımız gibi göz bile dikmeyelim.
Yard. Doç. Dr. Hüdai Şentürk
tarafından edisyon kritiği yapılan ve Türk Tarih Kurumu tarafından basılan,
Künh-ül Ahbar isimli eserin Fatih dönemi bölümünde Şeyh Muslihiddin
anlatılırken, tekkesinin un ihtiyacı için değirmene buğday gönderdiğini, un
öğütmeye gidenin çabuk geldiğini görünce “Neden çabuk geldin” dediğinde
“Efendim değirmende sıra var ama sıradakiler, buğdayın size ait olduğunu
öğrenince hepsi sıralarını size verdiler ve sıra beklemeden öğüttüm geldim”
deyince o unu toprağa gömdüğünü “Bu unu bizim ailemize değil evimizi bekleyen köpeğimize
bile yedirmek doğru değildir” dediğini nakleder.
Zamanın velilerinden biri
elbise almak için girdiği dükkanda elbiseyi satan adam, “Elliye ama size yirmi
beş” dediğinde hemen dükkandan çıktığını ve “Biz paramızla elbise almaya
geldik, ilmimizle değil” dediğini anlatırlar.
Amerika’da Kur’an’ı tuvalete
atan Amerikan yönetimi sekiz defa yapılan haçlı saldırılarının yapamadığını
kendilerinin yapacağına inanmakta ve Kur’an’ı gönüllerden ve dillerden söküp
çıkarmak için çalışmakta. Onun için halkı Müslüman ülkelerin hepsinde Kur’an’ı
yasaklayan kanunlar çıkartmakta.
Bu günden itibaren Kur’an
öğrenmeye ve öğretmeye başlayacağız. Dükkanlarında işsiz, çeksiz, senetsiz
bekleyip duracağınıza komşuya Kur’an okumasını öğretiniz veya ondan öğreniniz.
Evlerde dostluk ve komşuluk ilişkilerinde ana konumuz ve bizi bir araya
getirenimiz bundan sonra Kur’an okumasını öğrenmek, anlamak ve yaşamayı
sağlamak olsun.
İmamlarımız, esnafı gezerek
dükkanlarında Kur’an öğretmeye devam etsinler ve onlardan çay içmenin dışında bir
şey kabul etmesinler.
Bütün bunları yaparken hedef
Allah’ın rızası olsun.
Bütün peygamberlerin ortak
söylediklerinden biri de; "Ey kavmim, ben buna karşılık sizden ücret
istemiyorum. Benim ücretim ancak beni Yaratana aittir. Hâlâ akıllanmayacak
mısınız?" sözüdür. (Hud 51)
Onların izinden gidelim ve
onların vardığı iki dünya saadetini yakalayalım.
başaÖncekilerin umudu, sonrakilerin onuru - Milli Gazete -
Saadettin Acar - 31 Mayıs 2005
Öncekilerin umudu, sonrakilerin onuru
1. İstanbul; Doğuyla Batının köprüsü, geçmişle geleceğin
kavşağı... Bir evrensel müze, tarihin sahnesi ve tanığı... Sultan Fatih’in
hayali, Napolyon’un ise hayalinin bile erişemediği aziz şehir. Efsanenin,
gerçeği yansıttığı yegane masal... Kendinden önceki tarihi mirası bütün çelişkileriyle
devralan, bütün çağlardan üzerinde izdüşümler barındıran şehir: İstanbul.
2. Nice övgülere mazhar oldun İstanbul! Necip Fazıl
“İstanbul benim canım / Vatanım da vatanım” der, Yahya Kemal seni azizleştirip
adeta kutsar, Nazım Hikmet senden uzakta, senin hasretinle yanıp tutuşur
yıllarca, Orhan Veli gözlerini kapatıp vecd ile seni dinler. Bir başkası “Ah
biraz çekilirsen İstanbul görünecek” diye feryat eder. Bir ilham perisi gibi
nice insana yol gösterdin sen. Hangi şaire annelik etmedin, etmezsin ki. Hangi
eli kalem tutan seni yazmamazlık edebildi, edebilir ki. Hiç kimse kayıtsız
kalamıyor sana mübarek şehir. Bir anne şefkatiyle nice insana kol-kanat gerip
onları emzirdin, emzirirsin. Nice şaire, düşünüre beşiklik ettin, edersin. Nice
aşık barındırdın, barındırırsın bağrında. Nice yürekleri ateşe verdin. Nice
ateşleri suya çevirdin. Ama nice caniye de, nice katil ve yolsuza da, nice
hayırsız ve bedbahta da ev sahipliği yaptın, yaparsın. Çözülemeyen sır ise şu:
Bu zıt kutupları sende barıştıran güç ne? Nasıl oluyor böyle, güzellikle
çirkinlik yan yana, kol kola?
3. Bazı eserler vardır maddi imkanlardan sonuna değin
faydalanmışlar. Şiirse şiiriyeti, nesirse yazıyı, mimari eser ise geometriyi,
musiki ise ahenk ve nağmeyi en üst düzeyde yakalamışlar. Başyapıt deriz onlara,
sanat harikası, şaheser, zirve şiir diye tanımlarız böyle ürünleri. İnsanlar
vardır anıttırlar, işlerini hakkıyla yapıp alanlarında zirve olmuşlar. Tarihin
seyrini değiştirmiş onlar. Büyük İskender, Sultan Selahaddin, Napolyon, Gandhi,
Fuzuli, Buadlere gibi. Sultan Fatih de o zirvelerden biridir kuşkusuz. Yaptığı
iş –yani İstanbul’un fethi- de o zirve işlerden birisi.
4. Ve İstanbul’un fethi... Aslında ‘İstanbul’ derken daha
çok fethedilen İstanbul’u kastediyoruz. Fetih ki, bir çağın başlangıcı ve bir
diğerinin de kapanışı... Fetih ki, karanlığın atılması, bu aziz şehrin
semalarından, ilelebed... Fetih ki, işgalden çok farklıdır. Yıkmadır çünkü
işgal, bozma, tahrip etme, kırma, dökme, kötü niyetli bir girişim ve tek
taraflı bir hegemonya… Ama fetih; kaynaşma, tanışma, açılma, açma, iyi niyetli
bir çaba ve karşılıklı faydalanmadır. Fetih ki rahmettir iki taraf için de:
Fetheden ve fethedilen için.
5. Şu hakkı teslim etmek gerekir ki; fetihten önce de bu
şehir, yani İstanbul, cazibe merkeziydi dünya insanları için. Öyle olmasaydı bu
kadar çaba verilir miydi onu elde etmek için? Ama İstanbul’u bizim için
“İstanbul” yapan, demin de belirttiğim gibi fetihtir. Çünkü fetihledir ki bu
şehir, son dinle müşerref olmuştur.
6. Peki ya fetih olmasaydı? Fetih olmasaydı, nasıl bilecektik İstanbul’u, nasıl sevecektik? Yeditepe kubbesiz kalırdı, Ayasofya minaresiz. Tarih ve insanlık Sultanahmet ve Süleymaniye gibi iki muhteşem abideyle tanışmayacaktı belki de. Fetih olmasaydı ‘gemiler karadan yürütülebilir mi?’ sorusuna asla cevabı bulunamayacaktı. Bu fetih olmasaydı tarih ve insanlık genç bir kumandanı, Sultan Fatih’i ve o muazzam zekasını tanıma şerefine erişemeyecekti. Bu fetih olmasaydı, şimdiye kadar kimbilir kaç fetih girişimi daha olacak ve insanlar o büyük müjdenin ne zaman ve kimin eliyle gerçekleşeceğini dört gözle bekliyor olacaktı hala. Bu fetih olmasaydı, Nedim şu dizeleri söyleyemeyecekti: “Bu şehr-istanbul ki bî misli bahadır / bir sengine yekpare acem mülkü fedadır.” Bu fetih olmasaydı... Hayır, İstanbul fethedilmeliydi. Çünkü “İstanbul mutlaka fetholunacaktır” müjdesi vardı. Ki bu müjdeyi veren de hiç yalan söylememişti…
başaYerli Düşünce Geçmişin
ihyası, geleceğin inşasıdır - Milli Gazete - Ayhan Demir - 31 Mayıs 2005
Geşmişin ihyası, geleceğin inşasıdır
Moğollar hiçbir devlete, hiçbir beyliğe savaş açmazlardı.
Çünkü zaten bütün cihanın toprakları onların yönetimi altındaydı. Ancak bunu
bilmeyen ya da kabul etmeyen(!) ‘isyankârlar’ vardı yeryüzünde. Moğollar
savaşmıyorlar, sadece isyankârları topraklarından atıyor ve düzeni
sağlıyorlardı(!) 1258’de kuşattıkları Bağdat’ta taş üstünde taş
bırakmamalarının, kütüphaneleri yakmalarının, medreseleri dağıtmalarının, tüten
ocak bırakmamalarının gerekçesi de buydu zaten. Ancak ‘zulüm ile abad
olunmaz’ ilkesi bir kez daha gerçekliğini ispatlamış ve yüz yıl bile
geçmeden Moğollar tarih sahnesinden çekilmek zorunda kalmışlardı.
Amerikalılar da hiçbir ülkeye savaş açmıyorlar. Sadece
küresel değer ve kavramlarını kabule yanaşmayan asileri cezalandırıp ıslah ediyorlar!
Corç Dabılyu Buş da atalarının izinden giderek 745 sene sonra Bağdat’taki
isyanı bastırmak için şehri uranyum ve misket bombaları eşliğinde harabeye
çevirdi. Kütüphanelerini yaktılar, müzelerindeki tarihi eserleri yağmaladılar.
Moğol zihniyetinin yirmi birinci yüzyıl temsilcilerine sorsanız amaçları
bölgeye özgürlük ve huzur götürmektir. Halbuki sorunun asıl kaynağının aslında
kendileri olduklarını bir türlü göremiyorlar. Ancak onlarında Moğollar gibi bir
daha hiç hatırlanmamak üzere tarih sahnesinden çekilmeleri hiçte uzak değil.
Tıpkı Moğollar gibi Amerika’nın da şu veya bu şekilde
bulunduğu her coğrafyada olumsuz hatırlanırken, Osmanlı’nın bugün dahi hasretle
ve güzelliklerle anılmasının sebebidir sizce? Sorumuzu biraz daha netleştirelim
isterseniz; Tarihte kalıcı olmanın sırrı nedir?
Geçtiğimiz günlerde TV5’ deki Tarık Tufan’ın Bu
Ülke programına konuk olan Bosnalı Şair Cemalettin Latiç’e “Saraybosna
İstanbul’un küçültülmüşüdür ve biz hâlâ İstanbul’a bağlıyız” dedirten
sebeple Constantinapollülere “Latin serpuşu’ görmektense, Osmanlı kavuğu
görmeyi tercih ederim” dedirten sebep aynıdır. Her iki örnekte açıkça
göstermektedir ki, tarihte kalıcı olmanın en önemli şartı adalet yani; halkı
iktidarı elinde bulunduranların zulmünden korumak üzerine kurulmuş insan odaklı
siyasettir. Aslında tüm bu söylediklerimizin özeti ‘devlet küfür ile baki
kalır, ancak zulüm ile baki kalamaz’ sözünde saklıdır.
Eğer bir devlet adalet üzerine inşa edilmişse, ordusu
yenilmiş olsa dahi, en kısa sürede yeniden toparlanıp, eski gücüne kavuşur ve
çağ açıp kapayacak yeni fetihler gerçekleştirir. Tıpkı 1402’de Ankara Savaşında
Timur’a karşı yenilmiş olan ve bir daha toparlanamaz denilen Osmanlı’nın çok
uzun zaman geçmeden elli sene sonra çağ açıp çap kapayan İstanbul’u fethinde olduğu
gibi.
Ancak bugün önümüzde daha büyük bir tehlike bulunmaktadır.
Savaş meydanlarında bizi yok edemeyeceklerini anlayanlar, bizi geçmişimizden ve
dolayısıyla geleceğimizden uzaklaştırarak tarih sahnesinden silmek istiyorlar.
Bugün de devam eden bu uzaklaştırma politikası, çok eski bir politikadır.
“Dünya, Roma düşüncesinden ve barbarların istilasından bu
yana, barbarlığın ve cehaletin kol gezdiği binlerce yıllık bir uykuya daldı.
Ancak 1453’ten beri medeniyet yeniden dirilmeye başladı. Çünkü Türkler medeniyet
yolunda hem kendileri büyük ilerlemeler gerçekleştirdiler, hem de
gerçekleşmesine yol açtılar. Batı Avrupa’da bu tarihten itibaren coğrafi
keşifler yapıldı, değişik icatlar gerçekleştirildi ve bilgi hayatı büyük
atılımlar içerisine girdi. Ve bu süreçte hâlâ devam ediyor. Ama...” diyen 17.
yüzyılın gökbilimcilerinden Johannes Kepler ‘Ama...’ diye başlayan cümlesine
“Türklerin geleceği ne olacak” diye devam ediyordu. Son olarak İstiklal
Harbinde bunun öyle kolayca mümkün olmayacağını gören batılılar, ‘Türklerin
geçmişi ne olacak’ sorusuna yanıt bulmadan ‘Türklerin geleceği ne olacak’
sorusunu yanıtlamanın mümkün olmadığını anladılar. Bunun için öncelikle bizi
geçmişimizle koparmak için ellerinden geleni yaptılar/yapıyorlar. Ortaya
attıkları küreselleşme kavramı da bu yönde bir çalışmanın tezahürüdür.
Peki bu oyun bozulamaz mı? Elimizi kolumuzu en önemlisi
gönlümüzü bağlamak isteyen bu zincir kırılamaz mı? Elbette bu oyun bozulur,
elbette bu zincir kırılır. Ancak bunun için öncelikle bir anlamda yersiz yurtsuz
düşünmek olan küreselleşmeyi reddedip yerli düşünmeye, milli düşünmeye başlamak
gerekir. Yerli [milli] düşünmek; geçmişin yeniden ihyası ve böylece
geleceğin yeniden inşasıdır.
İşte milli düşünmenin en güzel örneği, geçtiğimiz cumartesi günü İzmit İsmetpaşa Stadyumunda Prof. Dr. Necmettin Erbakan ve İslam ülkelerinden bir çok misafirin katılımı ile gerçekleştirilen Fetih Şölenidir. Şölene misafir olarak katılanların konuşmaları ve programa gösterilen yoğun ilgi milli düşünmeye; dünyaya İstanbul’dan bakmaya duyulan özlemin ifadesidir. Bu şölen İstanbul’un yeniden fethinin beklediğinin ifadesidir. Bu şölen Kudüs’ün yeniden fethinin beklediğinin ifadesidir. Duyurulur...
başaFatih'in atını sürdüğü yerde - Milli
Gazete - Şakir Tarım - 31 Mayıs 2005
İzmit’te onbinlerce kişinin katılımıyla yapılan coşkulu kutlamayla Fetih yeniden yaşandı
Fatih’in atını sürdüğü yerde
İsmetpaşa Stadı, hiç bu kadar güzel süslenmemişti,
sanıyorum. Fethi sembolize eden resim ve özlü yazılar... Dalgalanan
bayraklar... Muhteşem bir kadırga... Gemileri karadan yürütmenin temsili
canlandırılışı... Havai fişek ve lazer gösterileriyle tam bir renk armonisine
dönüşen stadyum...
Kocaeli’nde yapılan fetih kutlamalarında, uzun yıllar
hafızalardan silinmeyecek coşkulu bir gün yaşandı. İsmetpaşa Stadı, hiç bu
kadar güzel süslenmemişti, sanıyorum. Küme haline getirilerek, stadyumun bir
başından öbür başına uzanan bir zincir gibi bir kavis oluşturmuş balon
görüntüleri... Fethi sembolize eden resim ve özlü yazılar... Dalgalanan
bayraklar... Ana girişe baktığımız zaman, ortada dev görünümlü Türkiye
bayrağımız; yanlarında Anadolu Gençlik ve Millî Gençlik Vakfı bayrakları...
Karşı yönde temsili bir Bizans kalesi... Muhteşem bir kadırga... Gemileri
karadan yürütmenin temsili canlandırılışı... Havai fişek ve lazer
gösterileriyle tam bir renk armonisine dönüşen stadyum...
İşte böyle bir atmosferde fetih yeniden yaşandı. Heyecan,
öyle bir noktaya ulaştı ki, sanki Fatih’in atını denize sürdüğü yerde
bulunuyorduk. On binlerce insan, Fatih ve ordusunun ruh iklimine girmişti.
Programdaki görevlilerden, sade seyirciye kadar, herkes, fethin mıknatıs
alanındaydı.
Pankartların dili
Stadyuma hakim olan pankartlar mesaj yüklüydü:
“Gencin süsü güzel ahlâktır.”
“Gençliğin yüzakı MGV.”
“Sevgi ve kardeşliğin teminatıyız.”
“Sevdamız Türkiye.”
“Terörü, anarşiyi, illegaliteyi, fikrî taassubu ve her
türlü dayatmacı anlayışı reddediyoruz.”
“Herkese yetecek sevgimiz var.”
Pankartlar içinde, Millî Görüş’ün muhterem liderine
sadakat adına yazılanlar oldukça anlamlıydı:
“Kervan yürüyor.”
“Hocam, izindeyiz.”
“Emrindeyiz Hocam!”
“Millî Görüş gömleği ve Hocamla kıyamete kadar.”
Millî Görüş ve Millî Görüşçülere yapılan bunca darbe ve
ihanete rağmen, fetih erleri şu mesajı verdiler: “Biz varız ve görevimizin
başındayız.” Onlar, yolda dökülenlere bakmadan, hedefe doğru yürüdüklerini
ilân ettiler. En canlı söylenen sloganlar şunlardı: “Türkiye yanıyor,
Hocasını arıyor.”, “Hocamıza sadakat şerefimizdir.”
Hırs ve menfaatçiliğin cirit attığı bir dünyada, sadakat
ve vefakarlık gibi ulvî duyguların yok olmadığına şahit olmak çok önemli...
Bunlar, toplumu ayakta tutan dinamiklerimiz... Türkiyemizin ayağa kalkması,
bütün insanlığın huzur ve barış iklimine girmesi için gerekli olan model
çalışmayı ortaya koyarak, ömrünü bu mücadeleye adamış Erbakan Hoca’ya karşı
gösterilen bu hakşinaslık anlayışı her türlü takdirin üstünde... Millî Gençlik,
Hz. Ebubekir’i (r.a.) zirveye çıkaran sadakat meziyetini günümüze taşıma
şerefini üzerinde bulunduruyor.
Coşkulu bir fetih kutlaması
Program “Kur’ân Ziyafeti” ile başladı. Okuyan,
İranlı dünya birincisi Ahmed Ebu’l Kasimî...
Ardından mehter... Sanki muhteşem tarihimiz yeniden
canlanıyor, fetih yeniden yaşanıyordu. Mehter, “Bir gün gemiler dağlara
tırmandı denizden.” sözleri eşliğinde yürüyor, Fatih’in ordusu gözler
önünde canlanıyordu. Mehter ve spor gösterileri sırasında 15 dakika kadar
rahmet yağdı, fakat, tek kişi bile programı terketmedi.
Miniklerden oluşan mehter takımı ve Mustafa Cihat’ın
ezgileri dinleyicileri coşturdu.
Erbakan’ın programa gelişi, her zaman olduğu gibi muhteşem
oldu. Millî Gençlik “Atımızı alanlar, yolumuz” da almadı ya.” diyen
Millî Görüş liderine karşı sevgi ve bağlılığının en güzel örneğini veriyordu.
Menfaata dayalı birliktelikler dikkate alınırsa, günümüz dünyasında Erbakan
ölçüsünde kalbi sevgiye mazhar olmuş, ikinci bir kişi var mı, bilmiyorum.
Millî Gençlik Vakfı Genel Başkanı İlyas Töngüş,
Erbakan’ı selâmladıktan sonra “Fatih, üzerinde taşıdığı üstün meziyetleri
ile, gençliğimizin öncüsü olmaya devam edecektir.” diyerek, gençlerde
bulunması gereken üstün meziyetleri anlattı.
Saadet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan da gençlere
seslenerek, “Önümüzde, 21 yaşında İstanbul’u fethetmiş ideal bir örnek var.”
diyordu.
Fatih inandı ve başardı
Büyük bir sevgi gösterisi ile kürsüye gelen programın onur
konuğu ve Millî Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan “Hiçbir işbirlikçi
zihniyet, ne böyle muhteşem kalabalık, ne de bu muhteşem coşkuyla fethi
kutlayamaz. Bunu ancak Millî Görüşçüler yapar” diyerek başladığı
konuşmasına şöyle devam etti:
“Bu muhteşem kalabalık yeni fetihlere ihtiyaç olduğunu
gösteriyor. Fatih’in İstanbul’u fethi ile, Millî Görüş’ün fetih etkinlikleri
birleşiyor. 34 yıldır, bu tarihi günü, çeşitli şehirlerde kutladık.”
“Fetihten alınacak 3 önemli ders var.” diyen Erbakan, bunları şöyle
anlattı:
1. Önce fethe inanacağız. Fatih inandı ve başardı. 2.
Fetih için inanç, lider ve ordu lazım. İstanbul, Fatih gibi bir hükümdar ve
onun inançlı askerleri ile fethedildi. 3. Beklenen fethe olan inancımız
tarihimizden geliyor. Bu millet her zaman “yok oldu, bitti” denilen bir
zamanda ayağa kalkmıştır. Bu millette, bu cevher var. Ankara Savaşı’ndan sonra,
İstanbul’un fethi; Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki Kurtuluş Savaşımız,
Çanakkale Savaşımız buna örnektir.
Bazı nasipsizler, tarihimizdeki bu zaferleri tesadüf ve
başka sebeplerle açıklar. Hayır! Milletimiz bu zaferleri “iman”la kazandı,
tarih boyunca zaferleri hep Millî Görüş’le kazandık. Bir iş yapacaksanız, o
işin delisi olacaksınız. Sultan Fatih de bunu yapıyordu. Bir milletin asıl
gücü, ne tankı, ne topudur. İmanıdır, inançlı evlâtlarıdır. Herşeyin temeli
ahlâk ve maneviyattır.”
Evrensel bir görüntü
Kocaeli’ndeki fetih şölenine dünyanın birçok yerinden
seçkin misafirler de katıldı. Afganistan eski Devlet Başkanı Burhanettin Rabbanî,
Dünya İslâm Gençlik Teşkilatı Başkan Yardımcısı Mustafa Tahhan, Malezya eski
Başbakanlarından Hacı Abdülhâdi Bin Awang, Sudan eski Cumhurbaşkanı Suwar
ez-Zeheb, bazı Suudi Arabistanlı işadamları bunlar arasındaydı.
Misafirler, kısa bir süre selâmlama konuşması yaptılar.
Hepsi de, bu muhteşem şölen karşısında duydukları takdir ve hayranlığı dile
getirdiler. Millî Görüş’ün önemini ve Erbakan Hoca’nın, insanlığa huzur ve
barış getirmek için yaptığı çalışmaları anlattılar. Burhaneddin Rabbani’nin şu
sözü bu anlamlı sözlerden biriydi: “Dün sizde bir Fatih Sultan Mehmed vardı,
fethi gerçekleştirdi. Şimdi de büyüğümüz Erbakan var.”
Programdaki fethi canlandırması sahnesi muhteşem oldu. O
günün ruh portresini yansıtan bir güzellikte hazırlanmıştı. Yüzlerce figüran
eşliğinde, temsili Bizans kalesine doğru ilerleyen Fatih’in at üzerindeki
heyecan ve kararlılığı görülmeye değerdi. Sanki, gülleler zalimlerin başına
patlıyor gibiydi. Ve final... Ulubatlı Hasan’ın bayrağımızı burçlara dikmesi...
Programın bitişi, gene “Kur’ân Ziyafeti” ile oldu.
Abdurrahman Sadien, dinleyenleri Kur’ân iklimine götürdü.
Millî Gençlik Vakfı, fetih kutlamalarında, her sene daha da uzmanlaşıyor. Halkımız arasında, hatta TV aracılığı ile bütün dünyada fetih coşkusunun yaşanmasına vesile oldu. Bu münasebetle, her fırsatta güzel ve hayırlı hizmetlerine şahit olduğumuz Millî Gençlik Vakfı ve Anadolu Gençlik Dergisi temsilcilerine tek tek teşekkür ediyor, hizmetlerinin devamını diliyorum.
başaMilli Gazete - 31 Mayıs 2005 – İstanbul fethine
dışarıdan bakış 1
İstanbul'un Fethine dışarıdan bakış I
Yoğun bir hafta yaşadık, yoğun ama çok da yararlı.
İstanbul'un Fethi dolayısıyla, İstanbul'a gelen yabancı konuklar çeşitli
etkinliklere katıldılar. Onları yakinen izleme olanağını bulduk. Bu yakın
izleyişte kimi zaman bizi heyecanlandıran, kimi zaman İslâm dünyası adına
kaygılandıran ve düş kırıklığına uğratan anlar yaşadık. Olumsuzlukları zaman
içinde irdelemek, nedenleri üzerinde durmak gerekliliği hasıl oldu. Asıl önemli
olan, belki de bir dönüm noktası olması bakımından üzerinde durulması gereken
İran Eski Sanayi Bakanı Şems Ardahanî'nin, Cevahir Hotel'de, ESAM'ın düzenlemiş
olduğu iki günlük sempozyumdaki konuşmasının önemli bulduğumu, üzerinde durmayı
gerekli gördüğümü belirteyim. Önceliği ona veriyorum. Bu uzun ve yazılı metin
mutlaka yayımlanmalıdır. Metinde yazılmayan, şifahen aktardığı ve Farsça bir
kitaptan, önce Farsça ardından da İngilizce'ye çevirdiği bölümler çok daha
çarpıcıydı benim için.
Bu konuşmadan not edebildiklerimi yorumlayacağım. 1453
tarihi'ni manevî zafer açısından önemli buldu. Askeri başarılar çok çabuk
unutulur, zamanla çok anlamı olmayabilir, ama manevi yönü çok daha önemlidir.
Erabakan Hoca'dan "Liderimiz" diye anarak başladı konuşmasına.
Sonrasında özellikle vurgularını bozmadan, konuşmasını alıntılıyorum.
"İstanbul'un zaferi sadece karanlık Avrupa'nın bitişi
değil, Müslümanlara yeni bir çığır açıştır." Bu çığırın bir çok yönü
bulunuyor. Bunlar, ekonomik, parasal, manevî, sosyal... İki büyük İslâm
ülkesi'nin birlikteliği ve sonuçları üzerinde durdu. Ekonomik yönünü
değerlendirirken: "Asya kıtası ve Afrika ile ticari ilişkiler başladı.
İpek yolu tamamen Müslümanların eline geçti. Cenevizlilerin ve Bizanslıların
ekonomik ambargoları kırıldı. Bu zaferle 800 yıllık Doğu Roma İmparatorluğu
ortadan kaldırıldı. Sultan Fatih bizzat kendisi Müslümanlarının mallarının
piyasada satışını serbest bıraktı. İran ve Memluklu sultanlarına fethin müjdesi
gönderildi. Bu müjdenin metni, "Fetihname" Farsça'dır. Bu Fetihname
Cihanşah'a gönderilmiştir.
Fatih, Fetihnamesi'ne şöyle başlıyor:
"Büyük zaferler elde etmek isteyenler çok çalışmak
zorundadırlar" Böyle bir girişi bulunuyor Fatih'in, ardından da şiire düz
ifadeyle şöyle devam ediyor.
"Büyük emellere ulaşmak isteyenler sürünün başındaki
çoban gibi çok çalışmak zorundadırlar. / Büyük bulutları birbirine bağlamak
gerek/ Şu anda Bizansın içindeyim. / Bu, şunu gösteriyor ki Peygamberimizin
hadisi gerçekleşmiştir. / Ben buradayım / Evet Ya Resulullah biz 70 bin askerle
bu fethi gerçekleştirdik" Fatih, 70 bin askerin adını tek tek anıyor
mektubunda. Hangi ırktan askerlerin bulunduğunu belirtiyor. Türk, Arap, Acem,
Kürt ve daha niceleri. Müslümanlara karşı savaşan Hıristiyanların da adlarını
anıyor. Fetih, 60 gün sürüyor çok büyük hazırlıkların yapıldığını belirtiyor.
"45 Gün boyunca İstanbul surlarını düşürmek için
savaştık. Kalenin surları Elbruz dağları gibiydi / Küfrün hâkim olduğu bu
diyarları mescid ve mihrap yaptık/ Bugün onların ağlama seslerini, ama
Allahuekber seslerini de duyuyorsunuz. "Uzun olan bu metnin bir bölümünü
aktardı Şems Ardahanî. "Bu büyük diyarı ben yönetiyorum" diyor Fatih
Sultan Mehmed, kendinden emin bir ifadeyle. Fethi gün gün anlatıyor. Fethin 20.
günü sabahı, güne nasıl başladıklarını, nasıl bir organizasyonda bulunduklarını
da.
Cihanşah heyecanlanıyor, aynı coşkuyla şiirle karşılık
veriyor.
"Bu zafer, şimdiye kadar olanların en büyüğü /
Aydınlık nurlu dönemin başlangıcı / Bu, bana cennetten gelen bir haberdir/ Bana
felekten, cennetten melekler tarafından getirildi/ Çünkü küfrün oradaki varlığı
cihanın kilidi gibiydi, bu kilit kırıldı / İran halkı bu asil fethinizi büyük
bir sevinç ve çığlıklarla karşıladı / Çünkü bu haber en uzak diyarlara kadar
yayıldı, Çin'e, Asya'nın en uzak beldelerine kadar / Ben ülkemde üç gün bayram
ilân ettim/ Bütün ülema, füzela, meşayih, âşık halıların üzerinde dua ederek
kutluyorlar bu zaferi"
Bu uzun konuşmanın en yoğun bölümü buydu. Belki de tadında bırakarak, diğer yorumları sonraya bırakalım. İstanbul'un fethinin tadını çıkaralım.
e-mail: [email protected]
başaS.Huntington - Nevzat Yalçıntaş -
Dünden bugüne Tercüman - 28 Mayıs 2005
![]()
Sıfır mı?
Zamanımızda, fikirleri en çok yankı yapan ve
geniş ölçüde tartışılan düşünürlerden birisi de hiç şüphesiz Prof. Dr.
Samuel Huntington'dur. Harvard Üniversitesi, Siyasİlimler Akademisi
üyesi olan S. Huntington, bu hafta içinde, Akbank'ın davetlisi
olarak ülkemize geldi ve İstanbul'da ilgi çekici bir konferans verdi.
İyi hazırlanmış bu konuşması fikir adamlarımız, yazar ve medya mensuplarımız
arasında derhal etkisini gösterdi ve söyledikleri üzerinde münakaşalar başladı.
NETLİK
S. Huntington'un
Türkiye üzerine geliştirdiği teşhis ve analizler, özünde bizler için
yabancı ve meçhul değildir. Fakat Türkiye'de aynı düşünceler o'nun ifade
ettiği netlik ve hatta cesaretle kendi insanlarımız tarafından
tam bir bütünlük ve yalınlığı ile ortaya konulamıyor. Sebeplerini
siz değerli okuyucularımız şüphesiz ki biliyorsunuz. Fanatiklerimiz
kıyametler koparırlar ve belki de mesele karakolda biter.
AB
Prof. Dr. S. Huntington, Türkiye'nin Avrupa
Birliği'ne tam üyeliği konusunda kesin konuşuyor: "Türkiye AB'ye
üye alınmayacaktır. AB Türkiye'ye karşı oyalama ve erteleme politikası güdüyor.
Avrupalılar sizi tarih, kültür ve ekonomik sebeplerden dolayı istemiyorlar. Bu
düşünceyi Avrupalılar paylaştığı sürece, Türkiye AB'ye üye olamayacaktır."
Bazı yayın organlarımız Huntington'un bu
konudaki düşüncelerini "Türkiye'nin AB'ye girme şansı sıfır" şeklinde
vermişler. Biz ise konuya bu kadar katı bakmıyoruz. Hiç şüphesiz Prof. Dr.
S. Huntington'un fikirlerinin ağırlığı ve ciddiyeti vardır. Fakat
siyasve sosyal ilimler sahasında karşı faktörler de mevcuttur. Konuya devam
edeceğiz.
başaİstanbul'un
kuşatılması - Mehmet Talu - 28 Mayıs 2005 - Milli Gazete
İstanbul’un kuşatılması
Soru: İstanbul,
Müslümanlar tarafından kaç defa kuşatılmıştır.
Cevap:
Bismillahirrahmanirrahim.
Bizans, Osmanoğullarından evvel
yirmi iki defa muhasara edilmiştir. Bu yirmi iki muhasaradan beşi
Müslüman–Araplara aittir. Hazret-i Osman (R.A.)nun hilâfeti yıllarından Hicrî:
169/Milâdî: 785 yılına kadar devam eden bu beş muhasaradan bilhassa ikisi
mühimdir. Bu, mühim iki muhasaradan biri, Hicretin 48–49’uncu senelerindedir ve
ünlü Sahabî Ebu Eyyûb el-Ensarî (R.A.) Hazretleri bu muhasarada şehid
düşmüşlerdir. İkinci mühim muhasara ise, Emevîlerden Süleyman İbnü Abdülmelik
devrine rastlar ki, Halîfenin kardeşi olan Mesleme kumandasındaki İslâm ordusu
Hicrî: 97–99’da Bizans muhasarası yanısıra İznik’e kadar bütün araziyi işgâl
etmiş ve bu mühim muhasara neticesindedir ki, Bizanslılar ilk defa olarak
Bizans’ta bir cami inşâsına müsaade etmişlerdir. Türlü değişiklikle günümüze
dek gelen ve “Arap Camii” diye anılan cami budur. Arapların Bizans üzerine son
seferleri Abbasîler devrinde Halîfe El-Mehdî zamanındadır. Bir rivayete göre,
Arapları müteâkib Selçukîler de, Malazgirt’ten sonra Bizans önlerinde
görülmüşlerse de, muhasaraya girişmeyip yalnız Üsküdar ve havalisini
hâkimiyyetleri altına almışlardır.
Müslümanların Bizans’ı
muhasaraları, Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin meşhur Hadis-i Şerîflerinin
sırrına mazhar olabilmekte gizlidir. Bişr el-Ganevî (R.A.), (El-Ganevî yerine,
el-Has’ami de denilmektedir. Bak. Askalanî, İsabe, 1/439; A.b.Hanbel, 4/335)
babasından yaptığı rivayete göre Peygamberimiz (S.A.V.):
“Kostantiniyye
(İstanbul) elbette feth edilecektir. O’nu feth eden kumandan, ne güzel
kumandandır! Onu fetheden asker ne güzel askerdir!” (Hakim, Müstedrek,
4/422, No: 8300; A.b. Hanbel, 4/335, No: 18478; Buhari, et-Târîhu’l-Kebir,
2/81, No: 1760; et-Tarîhu’s-Sagir, 1/306, No: 1482; Deylemi, Firdevs, 5/481,
No: 8825, Taberani, el-Mu’cemu’l-Kebir, 2/38, No:1216. Bu hadis-i şerifin
isnadı (sened zinciri) sahihdir. Hakim, a.g.e. 4/422. Daha fazla bilgi için
bak. "Fetih hadisi sahihtir.", Shf: 332) buyurmuşlardır.
Ve işte bu sahih Hadis-i
Şerîfin sırrına mazhar olabilmek gayesiyle Müslümanlar, asırlar boyu Bizans’ı
defalarca kuşatıp bu cihad yolunda şehadet aramışlardır ki, İstanbu’da medfun
Ashab-ı Kiram, hep bu gaye uğruna şehid düşmüşlerdir.
Bizans, yukarıda kaydettiğimiz
muhasaralar dışında Osmanoğulları tarafından yedi defa kuşatılmış ve yedinci
muhasarada Feth-i Mübîn gerçekleşerek Hadis-i Şerîfin sırrına Sultan Murad Hân
Gazi oğlu Sultan Mehmed Hân Gazi mazhar olmuştur.
NOT: Mehmet
Talu Hocamız Umre’de bulunduğu için kendisine şu telefon ile ulaşabilirsiniz:
00966551983561
başaFransız soykırımı - Oktay Ekşi -
Hürriyet - 28 Mayıs 2005
|
Oktay EKŞİ |
||||
FRANSA Cumhurbaşkanı Jacques Chirac’a milletçe bir teşekkür
borcumuz var. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üye olma çabalarına bazen
yeşil, bazen sarı, bazen de kırmızı ışık yakan sözleri nedeniyle de değil. |
|
|||
başa"Huntington ..
tezini Batı'nın giderek kimlik bilincine kavuşmasına ve Hıristiyan olduğunu
kavramasına bağladı."
Huntington
was hunting - Milliyet - Hurşit Güneş - 27 Mayıs 2005
Huntington was hunting
Samuel Huntington Medeniyetler Çatışması kitabını yazan, meşhur siyaset
bilimci. Önceki gün Akbank'ın davetlisi olarak İstanbul'da ilginç bir konuşma
daha yaptı. Bu konuşmada Huntington kışkırtıcı tezleriyle Batıcı Türk
seçkinlerini hayli kızdırdı. Başlıktaki "hunting" (avlanıyor) sözcüğü
de buradan geliyor. Malum ava giden avlanır. Huntington, İstanbul'da hayli
avlandı.
Huntington'un Türkiye'ye gelip yüzümüze karşı "AB'ye girme olasılığınız
sıfıra yakın" demesi, gerçekten yürek isteyen bir davranıştı. Çünkü
aslında biz Türk aydınları okşanmaktan çok hoşlanırız: "Türkler çok
Batılı", "Türkiye şöyle dinamik bir ülke", "Türkiye'siz AB,
tuzsuz mutfağa benzer" vb komplimanlar bizi çok mutlu eder. Aksini
söyleyenleri de Türk düşmanı görürüz. Huntington bunların hiçbirini yapmadı.
Aklındakini söyledi. "Siz kendinizi Batılı sanıyorsunuz, ama değilsiniz"
dedi. Daha doğrusu Avrupa'nın bizi Batılı görmediğini hatırlattı. Bol tepki
topladı. Hatta bazıları Huntington'u vursa gam yemezdi.
Huntington bu tezini Batı'nın giderek kimlik bilincine kavuşmasına ve
Hıristiyan olduğunu kavramasına bağladı. Yani bizzat Batı giderek Doğu'dan
uzaklaşıyor. Huntington'un haklılığına gelince: Gerçekten Batı'da Türkiye'yi
Avrupa'nın bir parçası olarak görmeyen geniş bir kamuoyu var. Öte yandan,
Türkiye seçkinlerinin de neredeyse yüzyılı aşan bir Avrupalı olma hülyası var.
Üstelik bu hülya belli bir mesafe aldı, halka indi. Bu nedenle Türklerin
"Avrupa'dan vazgeçiyoruz" deme olanağı yok.
Huntington diyor ki, "Avrupa'nın kapısı kapalı. Kapıyı vurup duruyorsunuz
ama sonuç yok. Küçük düşüyorsunuz!" Ne yapacaktık yani, dönüp vaz mı
geçecektik? Üstelik bu çabalar Türkiye'de siyasal sistemin demokratikleşmesi ve
modernleşme sürecini hızlandırdı. Bu konuyu Huntington'a ilettiğimizde ise
karşı çıkmadı.
Huntington İslam dünyasını bir bütün görmemesine rağmen, bu blokla ilişkilerimizi
güçlendirmeyi önerdi. Tabii bu çok zor. Huntington'a sorduk: Arap dünyasının
elinde petrol olmasaydı, Batı'yla çatışma olasılığı düşer miydi? O da
"Düşerdi" diye yanıtladı. İşte Huntington tam burada avlandı. Çünkü
çatışmalar ekonomik nedenlerden kaynaklanıyorsa, uygarlıkla da pek fazla bir
ilişkisi aranamazdı.
Nitekim, değerli tarihçi İlber Ortaylı da İsrail, Türkiye ve ABD arasındaki
güçlü ittifakın üç ayrı uygarlığa uzandığını hatırlattı. Üç ayrı dine sahip
ülke, jeopolitik ve stratejik çıkarlar çerçevesinde yan yana gelmişlerdi.
Huntington buna da yanıt veremedi.
Huntington'un konuşmasının en tedirgin edici tarafı, ABD'yi dünyada tek
hegemonik güç olarak nitelemesiydi. Oysa ABD bu tür tutumuyla dünyada sürekli
kredi yitiriyor. Huntington ise kaygısız; anti-Amerikancı ittifaklar, hedef
ülke güç yitirmedikçe başarılı olamazlar, diyor.
Huntington, Avrupa seçeneğine ulaşamaz, ABD seçeneğinden de kaçınırsa,
Türkiye'nin Rusya ekseninde milliyetçi ve üçüncü dünyacı bir ittifakla yoluna
devam edebileceğini belirtti. ABD'nin ise Türkiye'yi AB'ye zorlayarak onu
zayıflatmaya, Avrupalıları da kızdırmaya çalıştığını söyledi. Oysa aksine
Türkiye'yi içeren bir AB dünya lideri demek!
İyi avlar Sayın Huntington! Akbank'a teşekkürler, sizi büyük bir ilgiyle
izledik.
[email protected]
başaİktidarın intiharı
- 27 Mayıs 2005 - Sami Hocaoğlu - Yeni Şafak
İktidarın intiharı
Hani yasaklar
kalkacak, insan hak ve özgürlükleri önündeki engeller kaldırılacak, özellikle
inanç ve düşünce özgür olacaktı?
AK Parti
bunları vaat ederek iktidar olmadı mı? Bu millet bu partiyi, biraz da şiir
okudu diye hapsedilen genel başkanının mağduriyetinden dolayı desteklemedi mi?
Tüm kabahat
Bakan Çiçek'in omuzlarına yıkılınca, iktidar yeni TCK'ya ilişkin
sorumluluğundan kurtulmuş mu olacak? İktidar partisi, tek ipliğini çekince kırk
yaması dökülecek pejmürde bir bohça mı? Bu parti içinde bizim bilmediğimiz
beylikler mi kuruldu?
Haydi seçimde
verilen sözler unutuldu, parti tüzüğüne bakmayı kimse akıl edecek durumda
değil, icraat planında yer alan vaatleri kimse hatırlamadı diyelim. Bu
partinin, bakanların ve bakanlıkların icraatlarını kuruluş ilkelerine göre
sorgulayacak bir yönetimi, muhtemel bir "Truva atı" operasyonuna
karşı tedbir üretecek karar alma organları da mı yok?
Hepsini geçtik,
"Yarın milletin yüzüne nasıl bacaksınız?" diye öğüt veren bir
Allah'ın kulu çıkmayacak mı oralardan?
Bazı dostları
üzecek kadar haksız ve yersiz ithamlara yol açmış olsa da, eski Milli Mücadele
Birliği etrafında yapılan son tartışmalar her şeye rağmen yararlıydı.
Toptancılık, süpürücülük ve indirgemecilikten elbette uzak durmak lazım. Fakat
bu tavır, 70'li yılların aktif "sağcı" cereyanları arasında bulunan
bu yapının içine, "derin devletle" iş tutan birilerinin sızdığı
gerçeğini değiştirmiyor. Bunu, içerden birinin samimi ifşasıyla öğrenmiş olduk.
Dilerim bazıları, geçmişte yaşanan bu ibretlik olaydan gereken dersi
almışlardır.
Vaktiyle bu
yapının içinde bulunmuş olan Sayın Bakan'ın mevcut tavrı, bu son itiraf ve
ifşaat ışığında okunmalı. Fakat, Bakan'ın TCK'daki özellikle inançlı kesimlere
yönelik tuzak maddeler üzerindeki ısrarını, bu şaibeli ilişkiler bile
açıklayamaz. Daha farklı bir hesap olmalı ortalıkta, ama ne? Bakan'ın Ermeni
konferansıyla ilgili hamaset köpürtücü tavrı da, bu "hesap-kitap"
çerçevesinde değerlendirilebilir.
Şimdiye kadar
TCK'daki tuzak maddeler üzerinde hayli yazıldı, çizildi. Buna rağmen, TCK'ya
yerleştirilmiş bu mayınlara ve bu mayınların kimler için tuzak teşkil ettiğine
bir kez daha dikkat çekmekte yarar görüyorum. Bakalım, siz de benim gibi
"işin içinde iş var" diyecek misiniz? İşte, iktidarın intiharı demeye
gelen tuzak maddeler:
219. madde,
imam, hatip, vaiz, rahip, haham vb. gibi dini vasfı olan insanların hükümeti,
devleti ve kanunları takbih ve tezyifini cezalandırıyor. Bu ülkede Hıristiyan
ve Yahudi'nin kılına dokunamazlar. Onların dayısı var. Elbet dokunulmasını da
istemeyiz. Ama bu madde Müslüman din önderlerine karşı işletilecektir. Bu, eski
163. maddenin hortlamış şeklidir. Kim yapacak "takbih"in (kınama)
tarifini? Din deyince kanı tepesine sıçrayan yanlı brifing yargısı mı? Vaiz'in
"içki haram" demesi bile suç olacak. Çünkü devlet içki üreticisi,
devletin zirvesindeki kokteyllerde kafa çekiliyor. Al sana devleti takbih ve
tezyiften dava… Bu madde din adamlarını değil, dini susturuyor. Böylesini tek
parti dahi akıl edemedi. Günaha "günah", harama "haram"
demek suç olacak. Ortalık içki, zina, faiz gibi İslam'ın haramları helal;
tesettür başta olmak üzere İslam'ın farzları haram diyen laik misyonerlere
kalacak.
230. madde,
dini nikah kıydıranlara ceza öngörüyor. Nikahsız yaşayana, zina edene, veled-i
zina sahibi olana "geç" diyen madde, "Allah'ın emri peygamberin
kavline göre" nikah sözleşmesi yapana ceza öngörüyor. Tamam, resmi nikah
("resmi din"in kıydığı nikah oluyor) bu cezayı tüm sonuçlarıyla
ortadan kaldırıyor ama, bu maddenin art niyetli bir hakimin elinde nasıl
demokles kılıcına döneceğini tahmin etmek zor değil. Tüm dünyada olduğu gibi,
"Müftülere nikah yetkisi vererek, nikahı "dînî-dinsiz" gibi
ikiye ayırmaktan kurtaralım" demesi gereken hükümet, şeytanın değirmenine
su mu taşıyacaktı?
263. madde,
"kanuna aykırı eğitim kurumu açma" diye bir yasak ihdas ediyor. Bu
maddenin yol açacağı o kadar çok sakınca var ki, bunları hatırlamak dahi insanı
huzursuz etmeye yetiyor. Jandarma işgüzarlık yapıp bir evde üç-beş çocuk Kur'an
okuyor diye basıyor götürüyordu, savcı "Niye getirdiniz?" diye
bırakıyordu. Şimdi kılıf bulundu. Dostlar arasında yapılan akşam okumaları dahi
"izinsiz eğitim" kapsamında değerlendirilse hiç şaşmam. Burası
Türkiye ve geçmişte kanunların nasıl kanırtıldığının canlı tanıklarıyız.
İktidar bu günden, Ramazan mukabelesi okuyan kadınların mahkeme önündeki
fotoğraflarını göz önüne getirerek, tarihe nasıl bir kara leke bırakacağını
tasavvur edebilir. İşte buna "siyasal intihar" diyorum ben.
Kimin
bahçesinde yetiştiği meraka değer olan Bakan Çiçek, "bunlar misyonerler
için" diyor. Müslümanlar'ın papaza ve hahama dair öyle ciddi bir şikayeti
yok. Müslümanlar asıl devletin İslam'a vurduğu zincirlerden şikayetçi. Resmi
kiliseden ve onun laik misyonerlerinden şikayetçi. Temenni etmeyiz ama, papazın
ve hahamın yakasına yapışacak bir devlet göremiyoruz ortalıkta. Gücü yetmez.
Yapışsa yapışsa Müslüman'ın, imamın, müftünün yakasına yapışır. Çünkü gücü
ancak ona yeter. Bunlar dışında, düşünce suçunu kaldırma sözünü iktidara
yediren 301. madde, "suçu ve suçluyu övme"ye ve "kanunlara
uymamaya tahrik"e dair 215 ve 217. maddeler var. Yine 312'nin yerine ikame
edilmeye çalışılan "ayrımcılık"a dair 122. madde var...
Yeni TCK'nın bu
haliyle yürürlüğe girmesi, iktidarın intiharı olur. Bizden söylemesi:
Yol yakınken dönün, yoksa bu lekeyi hiçbir mazeretle temizleyemezsiniz.
başaYenişafak - Ahmet
Taşgetiren - 27 Mayıs 2005 – Sorularım var
Sorularım var
Ben bazan
sorular sorarım. Soru, düşünceyi açan bir anahtardır. "Ermeni
meselesi"nde, birilerimiz soyut düşünce özgürlüğü coşkusuyla almış başını
giderken, önlerine bir soru işareti çıkarmaktan başka çare bulamıyorum. İşte
bir soru;
-1915'te
Ermenilere karşı soykırım uygulandığını ifade eden Prof. Dr. Halil Berktay, (ve
onunla aynı düşünceyi paylaşanlar) Türkiye başbakanı olsa ne yapardı?
Bu sorunun
cevabı şu mudur:
-Türkiye
Cumhuriyeti olarak 1915'te Ermenilere karşı soykırım yapıldığını kabul ve ilan
eder, Ermeni milletinden özür dilerdi.
Peki sonra?
İşte bir soru daha:
-Ermeniler bu
özür beyanı ile yetinmez, uluslararası destekçilerin dayatmasını da arkalarına
alarak tazminat isterlerse, tazminat ödemeyi kabul eder miydi? Ermeni dünyası
ile tazminatın miktarı konusunda bir tartışmaya girer miydi? Tazminatın
boyutları konusunda bir sınırlaması olur muydu?
Bir soru daha:
-Ermeniler
tazminatla yetinmeyip, bir de Doğu'da Ermenistan'a dahil olduğuna inandıkları
toprak parçalarını talep ederlerse, bunun için Amerika'dan Avrupa'ya, Rusya'ya
kadar uzanan uluslararası destekler bulurlarsa, "Berktay yönetimi"nin
tavrı ne olurdu? (Prof. Berktay, Neşe Düzel'e verdiği mülakatta, 'Türkiye'nin
özür dilemesinin yanlış olduğu kanaatindeyim' diyor. (9 Ekim 2000, Radikal)
Öyleyse soykırımı kabul etmek Ermenileri tatmin etmediği durumda ne olacak?)
Şimdilik
sorulara ara verip, Prof. Berktay'ın "toplantının ertelenmesi"nden
sonra yaptığı açıklamaya bakalım; diyor ki Prof. Berktay:
"-Toplantı
yapılmamış olsa bile biz amacımıza ulaştık." İşte soru:
-Yoksa amaç tek
başına bu muydu?
Bunu soruyorum;
çünkü "dolduruş" ortamından zihnini kurtarabilen hemen herkes, bir
şeyde ittifak ediyor; o da şu:
"Toplantının
daha baştan resmi görüşe karşı olanların katılacağı bir toplantı olarak ilan
edilmesi, bilimselliğine gölge düşürmüştür!" (Bakınız, Milliyet'ten Taha
Akyol, toplantıya bir oturumun yöneticisi olarak katılacak olan Radikal yazarı
İsmet Berkan, eski Dışişleri Bakanlarından İlter Türkmen,vs...)
Belki de
"resmi görüşe karşı olanlar" ifadesi, toplantıya katılacağı
bildirilen tüm bilim adamlarını Prof. Berktay'ın daha önceden açıklanmış
düşüncelerinin gölgesi altında bırakmıştır. Ve belki de, bu sempozyumda
"soykırım olmamıştır" şeklinde görüş açıklayacak olanları bile daha
başından ipetok altına almıştır.
Dünkü
Radikal'de Erdal Güven imzalı haberde şöyle bir paragraf vardı:
"Önemli
bir 'ayrıntı' daha var: Yönetime (Boğaziçi Üniversitesi) yakın bir kaynağın
anlattığına göre başta Rektör Ayşe Soysal olmak üzere üniversite yönetimini
rahatsız eden gelişmelerden biri de, bizzat düzenleyiciler arasında yer alan
birinin, basın aracılığıyla 'karşı' tarafa yönelttiği sivri eleştirilerdi. Söz
konusu kişinin bireysel ve tahrik edici çıkışları Boğaziçi yönetimi tarafından
kurumsal ve ortaklaşa yürütülmesi gereken konferans çalışmalarına zarar verici
olarak değerlendirildi. Ancak çok da üzerinde durulmadı."
Demek ki
Boğaziçi Üniversitesi, daha gelişme sürecinde iken, toplantının "tek yanlı
misyon" üstlenmesinden rahatsız olmuştur.
Bir soru daha:
-Şayet bu
toplantıya, başlangıçta bizzat düzenleyiciler tarafından "resmi görüşe
karşı" bir misyon yüklenmeseydi, yine aynı kişilerin katılımı ile olsa
dahi henüz yapılmadan tepki çeker, iptali söz konusu olur muydu?
-Böyle bir
toplantı, "soykırım olmamıştır" görüşünde olanların da katıldığı bir
toplantı olarak düzenlenseydi, bilimsel hüviyeti daha belirgin olmaz mıydı?
Şunu
düşünüyorum:
-Evet, ben ne
yazarsam yazayım, bizzat planlayıcıların kötü niyetli öngörüsü ve içimizden
çıkan insanların da yorumuyla toplantının iptali, "Türkiye'de soykırım
konusunun bilimsel planda tartışılamayacağı" intibaını vermiştir. Türkiye
böyle bir propaganda kapanına kıstırılmıştır. Şimdi Türkiye üniversitelerinin
"iyi niyetli" girişimi ile, uluslararası ölçekte çok farklı
eğilimdeki bilim adamlarının katıldığı bir sempozyum düzenlenebilir. Türkiye
bunun öncülüğünü yapabilir. "Tartışma ise işte tartışma ortamı"
denebilir.
Bir düşüncem
daha var.
-Bir zaman var
ki dünyada en kolay dövülenler Müslümanlardır, İslam dünyasıdır.
-Osmanlı'ya
sövmek ve Türkiye'yi dövmek de, herkesin kolayına gelen bir hadisedir.
-En dramatik
olanı ise, Osmanlı sövgüsüne kendi çocuklarının katılması, Türkiye'yi dövme
işine de içinden çıkanların sopa taşımasıdır. Dünya güçleri ile garip bir
ittifak içinde!
-Aşağı yukarı
150 yıldan bu yana Türklerin ve daha genel anlamda Müslümanların mazlumiyeti
yazılmamıştır. Doğu Türkistan'dan, Endülüs'e, Bosna'ya, Karabağ'a, Kıbrıs'a,
Batı Trakya'ya, Kosova'ya, Balkan muhaceretindeki korkunç acılara, Cezayir'e,
Kırım sürgününe, Çeçenistan kırımına... ve Anadolu'da Ermenilerin, sonra
Rumların işgal yılları cinayetlerine...
Ben,
aydınlarımızın "Bekara karı boşamak kolay" psikolojisinden kurtulup,
uluslararası söylemlerle gerdeğe girmenin heyecanı yerine biraz da, kendi
acılarımıza sahip çıkmalarını beklerdim.
Evet, herkes
soru sorsun kafasına?