| |
| Van'da geçtiğimiz günlerde, alçakca bir saldırı
sonucu şehit olan polisimiz, arkadaşlarına cep telefonundan mesaj
gönderiyordu. Bu mesajlarında şunu
tembihliyordu... î Başa "Sahipsiz vatanın batması haktır, sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır." Bu mesaj, içinde bulunduğumuz vaziyetin kısa ama çok anlamlı yansımalarını taşıyor... Örneğin, Kaynana Semra'nın oğlu'nun cenazesine gösterilen ilginin şehit cenazelerinden esirgendiği bir ülkeye vatandaşlarının ne kadar sahiplendiğini sorgulamak gerekir... Ve ötesi... Ülkenin güvenliği için görevli bir devlet görevlisi, vatanın batma noktasına doğru hızla sürüklendiğini görmekte, kendilerinin bu konuda ellerinin bağlandığına inanmakta ve vatanseverleri, uyanık olmaya çağırmaktadır.. Büyük şair Mehmet Akif Ersoy'un bu "uyarısı" şairin o "uyarıyı" yapmasından bunca yıl sonra neden gündemi yansıtmakta, neden endişeleri dile getirmek için tazeliğini korumaktadır. Neden vatan için göğsünü düşman namlusuna uzatan kahramanlar bu dizeleri dudaklarında taşımaktadır.. Bu endişeler için iktidar ne düşünmektedir dersiniz?.. Bu düşünceler için ne düşündüklerini bir kenara bırakıp, iktidar mensuplarının memleketin ahvali için ne düşündüklerini ve bu ahvalin hangi merkezde seyir halinde olduğunu kavramaya bakalım... Mesela Maliye Bakanı memleketin envanterinde önemli yer tutan milli değerlere çok "hoş" bakıyor.. î Başa "Babalar gibi satarım" diyor.. Sat abi helal olsun... Memleketin talibi çok, bilindiği gibi inceden inceye Talabani'de bu taliplilerden... Kendileri İngiltere'nin inayeti, ABD'nin kavli ile işgal edilen Irak'ın başına naylon başkan yapılmış durumda, ama onu ve kankası Barzan'ı kesmiyor bu durum, gözleri bizim topraklara şaşıdır.. Peki bu niyet, Türkiye için kırmızı çizgidir ve Talabani'de bunun endişesi var mıdır acaba?.. î Başa Talabani'ye ABD'de bunu sormuşlar, New York'da Birleşmiş Milletler zirvesi toplantısında Türkiye'yi Irak için bir tehdit olarak görüp görmediği sorusuna "Erdoğan''ın Başbakan olduğu bir Türkiye'nin Irak için tehdit olmayacağı" cevabını vermiş. Nitekim doğru... İktidar ve öteki sorumlular "çuval"ı sindirerek başlatılan yolda ilerliyorlar!.. î Başa Habur sınır kapısına çekilen Kürtçü bayrak selamlanıp "karşı"ya mal satılıyor, Türkmenlerin etnik temizliğe tabii tutulması konusunda kimse parmağını kımıldatmıyor. Talabani ne demiş bir daha bakalım.. "Tayyip varken bizim için tehlike yok!" î Başa Talabani Türkiye ile kafa bulmayı seviyor... Birkaç gün önce ikisi de Amerika'aydılar, Tayyip ve Talabani.. Bush Talabani'yi Oval ofis kapısında bando mızıka ile karşıladı, karısı da Bayan Bush ile yemek yedi, Tayyip ve eşini kapıdan savmışlardı son seferinde ve Talabani'yi pohpohlayarak "bizimki"ne de "benim oğlan artık bu ona göre" mesajı verilmiş oldu. Bush Talabani'den sonra Tayyip'i N.Y 'de BM koridorlarında görmüş,"Merak etme Talabani'ye söyledim PKK işine bakacak" demiş... Bu ne be, bu ucuzluk ne?.. Türkiye'ye terörü taşıyan eşkıya çetesini durdurmak için ağzımızı açmışız Bush gibi bir adamdan ve beslemesi Talabani'den ayar bekliyoruz.. Bizimle alay etmeleri ile avunurken aslan gibi gençlerimiz ölüp gidiyor, iktidar ise bu cenazelerin infiale kapılınmadan kaldırılmasını istiyor, milletin direnci kırılsın isteniyor, "Talabani PKK'yı halledecekmiş Bush tembih etmiş" deniliyor... Bush'un "tembihlediği Talabani bakın Pkk ile nasıl mücadele ediyor..Şu haber bu mücadeleyi anlatıyor..! " "Bağdat hükümeti ve ABD terörist örgüt ilan etti ama PKK Kuzey Irak'taki faaliyetlerini aynı şekilde sürdürüyor. Kandil Dağı'nın uzağındaki yollarda, kontrol noktaları kuran PKK militanları, araçları durdurarak kimlik kontrolü yapıyor." Türkmeneli televizyonu Irak Kürdistan Yurtseverler Birliği denetimindeki bölgede kurulan bir PKK kontrol noktasını görüntüledi. Sadece Kandil dağında kampları olduğu iddia edilen PKK, Irak Kürdistan Yurtseverler Birliği'nin bölgesinde kamp ve kontrol noktası kurdu. Süleymaniye'ye bağlı Sengeser kasabası yakınlarındaki Kortek bölgesinde kontrol noktaları kuran PKK üyeleri, araçları durdurarak kimlik kontrolü yapıyor. "Kürdistan Demokratik Çözüm Partisi" tabelasının asılı olduğu kampta Abdullah Öcalan resimleri dikkat çekiyor. Örgütün kampında giriş yapan tüm araçların kayıtları tutuluyor. PKK araç içindekilerin kimlik belgelerini kontrol ediyor. Araçlar IKYB denetimindeki kasabada Irak Devlet Başkanı Celal Talabani'ye bağlı peşmergeler tarafından denetlendikten sonra Kortek bölgesine girebiliyor. Burada da terörist PKK mensupları tarafından kontrol ediliyorlar. Terör örgütü PKK, daha önce de Kuzey Irak'ın Kerkük kentinde ana caddelerde imza toplamış, Musul ve Bağdat gibi büyük şehirlerde büro açmıştı. Mücadeleyi gördünüz mü?.. Talabani, Erdoğan ile New York'ta görüşmesinde "Kürt sorununun" her ikisi tarafından da gündeme getirilmediğini söylemiş. "Erdoğan'a Irak'ın durumu ve Irak Anayasası ile ilgili özet bilgi verdim" demiş. İyi demek ki "Bizimki" ayıp olur diye "Bu PKK'yı kollama arkadaş" deme gereği duymamış..! Talabani'nin şu sözleri de ilginçtir 'anlayan' için.. 'Farklı grup ve yapıları bünyesinde bulunduran devletler için en iyi yönetim federasyondur' Türkiye'de yaratılmaya çalışılan 'farklı gurup'ta bu adamın hiç katkısı yoktur biliyorsunuz!. Şehidimiz, hayatının son günlerinde neden terirgindi ve tanıdıklarına "sahipsiz memleket batmaya müstehaktır, sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır" diye sıkı sıkı tembih etme ihtiyacını neden duyuyordu? |
î Başa Bienalde 'bir aşk hikayesi' - 22 Eylül 2005 - Hürriyet |
|
|
Ayşegül Yıldırım / CNN TÜRK î Başa Michael Blum'un Deniz Palas'ta açtığı sergide Atatürk ile gönül ilişkisi olduğu öne sürülen Safiye Behar'ın evi, anıları ve mektupları sergileniyor.
Teması İstanbul olan 'Dokuzuncu Uluslararası İstanbul Bienali' için,
İsrailli sanatçı Michael Blum, Safiye Behar'ın Chicago'daki evindeki tüm
eşyayı, Deniz Palas Apartmanı'nın üçüncü katındaki bu daireye taşımış Eşyaların arasında Behar'ın yatak odası, kitapları, mektupları, masası
ve sandalyesi de bulunuyor. "Benim tatlı Safiyem" diye başlayan bir başka mektupta ise
Atatürk, "kabul etmeliyim ki, üzerimde son derece güçlü bir etkin
oldu" diyor ve söyle devam ediyor: | |
î Başa Telafer’deki vahşete tanık olan Kızılay ekibine konuşmak bile yasaklandı - Milli Gazete - 22 Eylül 2005 î Başa Gözyaşlarıyla döndüler İnsanlık dramı yaşanıyor î Başa İşgalci ABD askerlerinin giriştiği katliam sebebiyle harabeye dönen Telafer’e yardım götüren Kızılay ekibi, gözyaşları içinde Türkiye’ye döndü. Ekipte yer alan görevliler, “Biz yardım dağıtırken, yandaki çocukları yere yatırıp kafalarına çuval geçiriyor ve götürüyorlardı. Hepsi çok kötü durumda. Ağlamamak mümkün değil” şeklinde konuştu. Yardımlar Telafer’e Kızılay Genel Başkanı Tekin Küçükali, Telafer’den dönen ekibi Gölbaşı ilçesinde karşıladı. Cenevre Anlaşması’na imza atan tüm uluslararası çevreleri, Telafer’deki insanlık ayıbını durdurmaya çağıran Küçükali, “Biz orada malzeme dağıtmayalım diye oyun oynandı. Bilinmeyen yerlerde yardım dağıtmamızı istediler” diye konuştu. Konuşma yasağı Telafer’de yaşananların görgü tanığı olan Kızılay Yardım Ekibi, yetkililerin ve ABD’nin uyarıları nedeniyle konuşmaktan çekiniyor. Telafer’deki ABD katliamının, pek çok savaş bölgesinde yaşanan insanlık dramına şahit olan Kızılay ekibini bile ağlatacak seviyede olduğu anlaşılıyor. Ekip görevlilerinden Hasan Çekiç, gözyaşlarının nedenini soranlara “Oradaki herkesin durumu,” diyerek dehşet ve vahşeti tek cümle ile anlatıyor. î Başa Hasan Çekiç isimli Kızılay görevlisi Telafer’de yaşananları “Oradaki insanlar Türkiye’den başta siyasi olmak üzere her türlü desteği bekliyor” diyerek özetledi ve yaşananları sadece ağlayarak yorumlayabildi. ALİ CURA - ANKARA ABD’nin işgali altındaki Irak’ın Telafer kentinde Türkmenler’e yönelik katliamın boyutu bölgeye giden Kızılay ekibini bile ağlatacak düzeyde. Telafer’e yardım götüren Kızılay ekibi, yetkililerin ve ABD’nin ambargosu nedeniyle şehirde neler olup bittiğini söyleyemiyor. Ancak Kızılay ekibindeki görevliler gördükleri ve yaşadıklarını sadece ağlayarak yorumlayabiliyor. Kızılay ekibindeki görevliler ise daha fazla konuşmamalarının sebebini ABD’nin bölgeye yeniden yardım götürmesine engel olur endişesine bağlarken, kendilerine daha fazla konuşmamaları gerektiği yönünde talimat verildiği belirtiliyor. İşgal altındaki Telafer’de yaşanan insanlık dramının mağdurlarına destek olmak amacıyla 6 tır yardım gönderen Kızılay’ın ekibi dün geri döndü. Ankara’nın Gölbaşı girişinde yapılan karşılama töreninde gelen ekibin konuşmaları Telafer’de çok büyük trajedi yaşandığını ortaya koydu. Kızılay Genel Başkanı Tekin Küçükali yaptığı konuşmada Kızılay ekibinin başından geçen sıkıntıları aktarırken, şehirde yaşayan insanların durumu ile ilgili olarak sadece yardıma muhtaç olduklarına dair açıklamalarda bulundu. Küçükali, Telafer’de yaşanan durum ile ilgili olarak ekip arkadaşlarından bilgi alabileceklerini belirtti. Ancak Kızılay ekibinin bu yönde büyük bir baskı altında olduğu anlaşıldı. Telafer ekibinin başı Metin Yaman, Kızılay ekibine şehir girişinde ABD güçlerince zaman zaman zorluk çıkarıldığını, haberleşme araçlarına da güvenlik nedeniyle el konulduğunu ama bu sorunun bir süre sonra aşıldığını aktardı. Oradaki insanların yardıma muhtaç olduğunu yineleyen Yaman, şehirdeki manzara ile ilgili bilgi vermekten kaçındı. Dayanamadı ağladı Bu arada bölgeden gelen Hasan Çekiç isimli Kızılay görevlisi kendini tutamadı ve ağlamaya başladı. Gördükleri ve hatırladıklarını ancak ağlayarak ifade edebilen Çekiç, daha fazla konuşmadı. Sorular üzerine yaptığı konuşmada, açlıkla birlikte bölgede her şeyin yaşandığını söyleyebilen Çekiç, “Oradaki insanlar Türkiye’den başta siyasi olmak üzere her türlü desteği bekliyorlar” dedi. Edinilen bilgilere göre Kızılay ekibinin yardım götüren araçlarının şehir içerisine zaten sokulmadığı, şehir dışında oluşturulan çadır kentlerde bekletildiği öğrenildi. Bununla birlikte Kızılay’ın yardım çabasına karşılık ABD’nin gelen yardım araçlarına zorluk çıkarması, insani yardımlara bile tahammül edemediğini ortaya koydu. Kızılay görevlilerine konuşmama talimatı Ayrıca, Telafer’de yaşanan sıkıntıları aktarmamaları yönünde bir talimat verildiği de ortaya çıktı. Gerekçe olarak uluslararası bir yardım kuruluşu olan Kızılay’ın bu bölgede olanları dünyaya duyurduğu takdirde, bir daha bu bölgeye sokulmayacağı belirtildi. ABD’nin bu yöndeki baskısı sonucu Telafer’i tam bir kapalı kutuya dönüştürdüğü ifade ediliyor. Yardım ekiplerinin şehir içerisine sokulmaması ise, hâlâ şehir içerisinde katliamın sürdüğünü gösteriyor. 6 tır dolusu yardım Kızılay tarafından bölgeye sevkedildi ve başarıyla dağıtımı yapılıp dönüldü. Yaklaşık 15 bin kişinin bu yardımlardan faydalandığını belirten yetkililer, tekrar yardım götürmeye hazır olduklarını ve orada küçük çocukların perişan halde olduğunu aktardılar. | |||||||||
î Başa Hakan Albayrak, sınırları kaldırdı - Milli Gazete - 21 Eylül 2004 İSLAM ARSLAN / İSTANBUL Yazarımız Hakan Albayrak, yönetmenliğini yaptığı belgeselde, Suriye ve Türkiye’ye ‘Birleşmeliyiz’ mesajı vererek Türkiye ve Suriye’yi tek bir harita içinde gösterdi. Millî Gazete Yazarı ve İHH Mütevellisi Hakan Albayrak’ın ‘Şam-İstanbul Köprüsü’ adlı belgeselinin galası, Bilim ve Sanat Vakfı’nın İstanbul Vefa’daki merkezinde yapıldı. Hakan Albayrak’ın, daha önce yaptığı Saraybosna Sevgilim’den sonra ilk belgeseli olan Şam-İstanbul Köprüsü, çok sayıda davetli, yazar ve basın mensubunun katılımıyla izlendi. î Başa Tarihten bu yana Türkiye-Suriye ilişkilerini ele alan belgesel filmde, Türk-Arap kardeşliğine vurgu yapılarak İslam’ın birleştirici unsurlarıyla bir araya gelmenin önemine vurgu yapıldı. Yapım ve Yönetmenliğini Hakan Albayrak’ın yaptığı belgeselde, Mevlana İdris Sanat yönetmeni olarak yer aldı. Şaban Abak, Hüsnü Mahalli ve Nihat Genç gibi çok sayıda aydın ise görüşleriyle katkıda bulundu. Hilal TV’nin destekleriyle çekilen filmde, Suriye Başbakanı Naci Itri, Suriye Göçmen Bakanı ve İslam Mütefekkirlerinden Cevdet Said de yar aldı. Bu halkları kimse ayıramaz Filmin Yönetmeni Hakan Albayrak, galadan sonra gazetemize yaptığı açıklamada Türkiye ve Suriye halklarını kimsenin ayıramayacağına vurgu yaparak “Bundan sonra bu halkları kimse ayıramaz” dedi. Filmini Sezai Karakoç’un manevi alanında çektiğini ve en büyük teşekkürü ona borçlu olduklarını söyleyen Albayrak, filmi tüm Türkiye’de, sinemalarda ve kültür merkezlerinde paneller eşliğinde izletmek istediklerini, daha sonra da DVD ve VCD’sinin satışa sunulacağını kaydetti. Filminin Suriye televizyonunda da gösterileceğini açıklayan Hakan Albayrak, Arap dünyasında ve tüm İslam dünyasında gösterilmesi için çalışmalar yaptıklarını söyledi. î Başa ‘Bizi arkadan vurdular’ ezberi bozulacak Hakan Albayrak, filmini ‘Araplar, Türkleri arkadan vurdu’ deyip duran insanların ezberlerini bozmaya zorlayan bir film olduğunu belirterek “İslam halkları kardeşliği davasına gönül veren herkesin bu filmi edinmesini, konusunu komşusunu toplayıp izlemesini ve bu mesajın ev ev, sokak sokak, cadde cadde, şehir şehir, ülke ülke yayılmasını istiyoruz.” şeklinde konuştu. î Başa AB tarzı bir birlik kurabiliriz Albayrak, Türkiye ve Suriye’yi bir harita içinde göstermesini ve birlik ile ilgili soruları cevaplarken şunları söyledi: “Birlik derken tek devlet olmayı kastetmiyoruz. AB tarzı bir birlikten söz ediyoruz. Siyasi ve ekonomik entegrasyondan bahsediyoruz. Ulusal bayraklar yine dalgalansın, ulusal marşlar yine çalınsın. Bu önemli değil. Zaten Almanya ve Fransa’da buna devam ediyorlar. Önemli olan Türkiye ve Suriye’nin, aralarındaki duvarları tamamen yıkmalarıdır. Bu yıkıldığı takdirde asla bir araya gelemeyen iki ülke, bir araya gelmiş olacak ve bu herkese örnek teşkil edecek. Bu da İslam Birliği’nin kurulabileceğinin kanıtıdır. 1950 yılında Fransa Dışişleri Bakanı ‘Fransa ve Almanya’nın birleşebileceğini’ söylediğinde buna kargalar bile gülmüştü. ‘Yahu Ortadoğu’da böyle bir şey olur mu, Suriye’yle böyle bir şey olur mu?’ diyenlere hatırlatırım.” ‘Şam-İstanbul Köprüsü’ belgeselinden: “Bizim, tarihimiz, coğrafyamız, medeniyetimiz, çarşımız, mutfağımız, neşemiz, kederimiz, ümidimiz, korkumuz, kazancımız bir… Biz aynı damardan besleniyoruz. Aynı yerden geliyoruz. Aynı yere gidiyoruz.” | |||||||||
î Başa BAŞBAKAN ERDOĞAN'A KRAL ABDULLAH'TAN 'YENİ MEKKE PROJESİ' SÜRPRİZİ - Haber Vitrini - 21 Eylül 2005 Suudi Arabistan Kralı Abdullah, Mekke için hazırlanan yeni projeyi ilk kez Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a anlattı. 21 Eylül 2005 Çarşamba 11:50
|
|
DEVLET ARIK
ANKARA (İHA) - Suudi Arabistan Kralı
Abdullah, Mekke için hazırlanan yeni projeyi ilk kez Başbakan Recep Tayyip
Erdoğan'a anlattı. Erdoğan'a projeyle ilgili kapsamlı bir brifing sunan
Kral Abdullah, aynı anda 3 milyon Müslümanın ibadet etmesine imkan
sağlayacaklarını bildirdi. Erdoğan'a 'Türkiye'nin hac kontenjanı ile
ilgili sıkıntılarını anlıyorum' diyen Kral Abdullah, projenin 3 yıl sonra
hayata geçirilmesiyle birlikte Türkiye'ye ayrılan kontenjanın 70 binden
yaklaşık 200 bine çıkacağı müjdesini verdi.
Suudi Arabistan eski Kralı Fahd'ın ölümünün
ardından koltuğa oturan Kral Abdullah'ı tebrik etmek amacıyla Riyad'a
giden Başbakan Erdoğan, görüşmede Türkiye'nin hac organizasyonu ile ilgili
sıkıntılarını da anlattı. Türkiye'ye verilen kontenjanın talebi
karşılamadığından yakınan Başbakan Erdoğan, ek kontenjan verilmesini talep
etti. Erdoğan'ın bu talebi üzerine Kral Abdullah'ın ''Sorununuzun
farkındayım. Bu nedenle tüm ülkeleri rahatlatacak yeni bir proje
hazırladık. Yeni Mekke Projesi'ni sizlere de tanıtmak isterim. Görüş ve
önerilerini bize bildirin'' dediği bildirildi.
Kral Abdullah'ın isteği üzerine Başbakan
Erdoğan ve beraberindeki heyet geceyarısı Cidde'den Mekke'ye geçti.
Erdoğan'a yaklaşık bir saat boyunca 'Yeni Mekke Projesi' tanıtıldı. Proje
3 yıl sonra Kabe'de 3 milyon kişinin aynı anda ibadet etmesine imkan
sağlayacak. Bugüne kadar her yıl 1 milyon müslümanın aynı anda ibadet
edebildiği Kabe'de 3 yıl sonra bu sayı 3 katına çıkacak. Proje, Mekke'nin
etrafından 5 tane çevre yolu oluşturulmasını ve bu yolların birbirine
büyük kanallar aracılığıyla bağlanmasını öngörüyor. î Başa
Kabe'nin
çevresindeki tüm oteller yıkılarak, şehir dışına çıkarılacak. Yıkılan
otellerin yeri ibadet alanı olarak dizayn edilecek. Şehir dışına kurulacak
oteller Kabe'yi görecek şekilde inşa edilecek. Mekke'nin yüksek yerlerine
inşa edilecek otellerin terasları da böylece ibadet yeri olarak
kullanılabilecek. Proje ile Medine istikametinde 4 kilometre uzunluğunda
bir bulvar açılacak. Bu bulvarda ayrıca Kabe'yi görecek şekilde 4 minareli
bir cami de inşa edilecek. Normal zamanda trafiğe açık olacak olan ve
alış veriş merkezlerinin bulunduğu bu bulvar, hac zamanı ibadete açılacak.
Söz konusu projenin hayata geçmesiyle birlikte Türkiye'nin hac
kontenjanının da 3 katına çıkarak yaklaşık 200 bini bulması bekleniyor.
|
î Başa Bir Rus masal kahramanı - Sabah - 21 Eylül 2005 |
| ||
mi o bir avuç kişi? Gorbaçov'dan bu yana sözde işletmeleri
adına fon oluşturmaya başlayan devlet kurumları ve kooperatiflerinin
yöneticileri. Aslında kimseden hesap sorulamadığı o kaos ortamından yararlanıp
fonların çok büyük bölümünü iç etmişlerdi. 1995'te ekonominin yüzde 80'inin özel
sektöre geçtiği ilan edildi. î Başa
Ama sonra bir de bakıldı ki, o yüzde 80'in
bankalardan petrol tesislerine kadar tüm önemli kuruluşlar (ülkenin en büyük 64
tesisinin yüzde 85'i!) 7'si Yahudi 8 kişinin elinde toplanmıştı.
yeter" diyerek ORT'yi devlete satmak oldu. Rusya'nın en
zengin adamı Mikhail Kodorovski'nin petrol şirketi Yukos'la ortaklık girişimini
hiç anlatmayalım. Uzun hikaye. Ancak bugün Londra'daki Abramoviç, demir
parmaklıklar ardındaki dostu Kodorovski'yi düşündükçe, herhalde "Ucuz kurtuldum"
diye oh çekiyor olmalı. KGB kökenli Putin'in Kodorovski'nin defterini dürdüğü
günlerde "Haydi aslanım, tepemin tasını attırmadan kaybol, git çelikçomak oyna"
yolundaki tehdit yüklü tavsiyesinin etkisiyle mi, yoksa Rusya'da iş hayatının
sırat köprüsü ü s t ü n d e yürümek k a d a r güçleştiğini görmesi nedeniyle mi
bilinmez; Abramoviç'in ilgi alanı birdenbire petrolden futbola kayıverdi! Tabii
"Sibneft" ve "Rusal"ı elinde tutarak. Siyasetten uzak durmanın sihirli formülünü
bulmuştu. İngiliz halkı iki yıl önce bir yaz sabahı tüm basının manşete
çıkardığı bir haberle onu tanıdı: "Chelsea'yi bir Rus zengini satın aldı.
Tarihinde bir kez (1955) İngiltere şampiyonu olmuş, o sıralar borcu boyunu
aşmış, kapıya kilit vurmaya hazırlanan Chelsea'ye 300 milyon dolar ödemişti! O
kadarla kalmadı; takımı tepeden tırnağa yeniledi. Teknik direktörden yedek
kulübesindeki adamlara kadar. Drogba, Mutu, MakeleleKimine 50 milyon euro,
kimine 80, kimine 100 milyon... Sonra Chelsea'yi eleyen Avrupa şampiyonu
Porto'nun kadrosunun neredeyse yarısını transfer etti. Takımın başına teknik
direktör olarak yine Porto kökenli Josi Mourinho'yu getirdi. O kadar hesapsız
para saçıyordu ki, İngiliz basını Abramoviç'in Chelsea için günde 1 milyon pound
harcadığını yazdı. Bugün de bu "performansı" nı koruyor! Şevşenko ve
Ronaldinho'ya 150 milyon euro'luk teklifini bu iki futbolcunun kulüplerine kabul
ettirebilseydi, herhalde günlük harcama tutarı 2 milyon pound'un da hayli üstüne
çıkmış olacaktı. Üstelik Chelsea onun tek sportif yatırımı değil. Rusya'da bir
buz hokeyi takımı var. Daha önemlisi CSKA Moskova kulübü de onun. Dahası,
Corinthians (Brezilya), River Plata (Arjantin), Boca (Brezilya), Benfica
(Portekiz) takımlarına çengel attığı, hatta birikisini merkezi Bahama adalarında
bulunan paravan şirketleri aracılığıyla ele geçirdiği bile söyleniyor. Allah'ı
var; yaşamasını, yani servetinin hakkını vermesini de biliyor Abramoviç. Ya da
yeni vatanı İngiltere sayesinde öğrendi. Dolar milyarderlerinin servetlerini ve
yaşamlarını yakından izleyen "Forbes" dergisi onu dünyanın en çok para harcayan
zengini ilan etti: Yılda 700 milyon dolar! Örneğin lüks yatlara merak sardı. Şu
anda 4 yata sahip. Bakımları için yılda 23 milyon euro harcıyor. Beşincisini de
sipariş etti: 160 metre boyunda olacak. Dünyanın en büyüğü! Bir de Boeing-767
jeti var ki, 30 kişilik yemek salonu, lavaboları altın kaplamalı mutfağıyla
dillere destan. 100 milyon doları aşan bu değişikliklerle birlikte uçağın
kendisine 300 milyon dolara malolduğu söyleniyor. Ayrıca bir Boeing 737'si, iki
helikopteri olduğunu ekleyelim. Başta "Maybach" limuzin olmak üzere -hepsi de
zırhlı- otomobil filosunu ise hiç anlatmayalım. Malikanelerine ve çiftliklerine
gelince.... Londra'da, Eaton Meydanı'nda 6 katlı bir eve 28 milyon pound saydı.
Peşin. Ülkenin batısındaki Sussex'te 450 dekarlık arazinin tapusu da ona geçti.
Moskova'da, Cote d'Azur'de, İspanya'da ve İsrail'deki mülklerinin tapuları
yığıldıkça yığılıyor. Geçen yıl sonunda, İtalya'nın Toskana bölgesindeki San
Miniato kasabası yakınlarında bulunan 850 gramlık trüf (siyah mantar), Londra'da
açık artırmayla 28 bin pound'a satıldı. Kim aldı dersiniz? Çocukluğunda yarım
kilo patates için 10 kopek bulam a y a n adam!
|
|
| ||||||||||||||||||||
| ||||||||||||||||||||||
î Başa ERDOĞAN'DAN OFER SORGUSU... - 21 Eylül 2005 - Haber Vitrini TÜPRAŞ'ın yüzde 14.76'lık hissesinin satışıyla başlayan Galataport ihalesi ile zirveye tırmanan özelleştirme tartışmaları, hükümet ve AKP'ye de yansıdı. 21 Eylül 2005 Çarşamba 10:40
|
|
Başbakan Tayyip
Erdoğan, söz konusu ihaleleri bazı bakanların da eleştirmesi üzerine,
ilgili tarafları dinleme kararı aldı. Başbakan Erdoğan'ın bu çerçevede,
Sami Ofer'in satın aldığı ihalelerle ilgili, Maliye Bakanı Kemal
Unakıtan'ın yanı sıra, ekonomiden sorumlu diğer bakanlardan da bilgi
alacak.
TÜPRAŞ'ın yüzde 51'lik hissesinin Koç-Shell
Grubu'na 4.1 milyar dolar bedelle satılmasıyla birlikte başlayan
özelleştirme tartışmalarına Başbakan Erdoğan el koydu. Blok satış
yöntemiyle gerçekleştirilen özelleştirmenin ardından Sami Ofer'in kârı
yaklaşık 800 milyon dolar olmuştu. Bu durum kamuoyunda tepki yaratırken,
bazı bakanlar da konuya ilişkin farklı yaklaşımlarda bulunmuştu.
î Başa
Şener, ''Ben, Özelleştirme İdaresi Başkanı'nın yerinde olsam böyle
yapmazdım. Mutlaka Özelleştirme Yüksek Kurulu kararı ihdas edilmesini
sağlar, gelecekte ortaya çıkabilecek tereddütleri ortadan kaldırırdım''
demişti. Maliye Bakanı Unakıtan ise konuya ilişkin, ''Kim ne derse desin,
yaptığımız işin en iyisini yaptık. Bugün de aynı şeyi yaparız''
açıklamasını yapmıştı.
Rahatsızlık bildirildi
AK Parti ekonomi kurmaylarının da, TÜPRAŞ
ihalesi ve Sami Ofer tartışmalarından rahatsız oldukları, konuyla ilgili
rahatsızlıklarını Başbakan'a ilettikleri bildirildi. Başbakan Erdoğan'ın
da, TÜPRAŞ ihalesi ve Galataport ihalesiyle ilgili gündeme gelen iddialar
konusunda, Maliye Bakanı Unakıtan'ın yanı sıra, Devlet Bakanı Şener ile
Devlet Bakanı Babacan'dan da bilgi almaya karar verdiği belirtildi.
Teftiş kurulu beklemede
Erdoğan, taraflardan bilgi aldıktan sonra,
TÜPRAŞ ihalesiyle ilgili Başbakanlık Teftiş Kurulu'nun harekete geçirilip
geçirilmeyeceğine karar verecek. Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanlığı'nın
TÜPRAŞ'la ilgili bir incelemesi bulunmuyor. TÜPRAŞ'ın yüzde 14.76'lık
hissesinin satışı konusunda sadece SPK'nın, önceden başlatmış olduğu ve
halen devam eden incelemesi bulunuyor.
(AKŞAM) |
Samuel Huntington'a sipariş ettirilen "Medeniyetler Çatışması" tezinden sonra yeni bir kavramımız oldu: "İslam-Hristiyan Medeniyeti". "Yahudi-Hristiyan Medeniyeti" kavramına alışkın zihinlerimiz bu kavramı benimsemekte epey zorlanacak doğrusu.
Kolombiya Üniversitesi tarih profesörlerinden Richard W. Bulliet tarafından kaleme alınan 170 sayfalık The Case for "Islamo-Christian Civilization" adlı kitap aslında geçen yılın sonlarında yayınlandı. Ortadoğu Enstitüsü ve Ortadoğu Araştırmaları Mrekezi'nin yöneticiliğini de yapan yazar, Batı-İslam ilişkilerine ilişkin bugünkü çatışmacı tezleri sorgulayarak, işbirliği alanlarını öne çıkarmaya çalışıyor.
Huntington'ın "Medeniyetler çatışması" tezini, 11 Eylül saldırılarından sonra sıkça tekrarlanan "Medeniyet içi çatışma-İslam kendi içinde çatışacak" söylemini reddeden, ABD'nin ve Batı'nın Müslüman dünyaya yönelik dönüştürme projelerini eleştiren yazar, çatışmacı tezlere karşı işbirliğinin mümkün olduğunu iddia ediyor.
Tezlerini teolojik farklılıklara dayandırmayan, İslam ile Batı arasındaki sorunların teolojik farklılıklara dayanmadığını iddia eden yazar, "İslam-Hristiyan medeniyeti"nin Yahudi-Hristiyan medeniyeti kadar gerçekçi olduğunu söylüyor. Yazar, bir kuşak öncesine kadar Yahudilerle Hristiyanlar arasında böyle bir yakınlaşmanın söz konusu olmadığını, ancak iki tarafın iyi niyetli yaklaşımlarından sonra İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra böyle bir kavramın hayat bulduğunu hatırlatıyor.
İslam-Hristiyan medeniyeti kavramının Yahudileri, Hinduları ve Çinlileri dışlar gibi göründüğünü ancak bunun gerçek olmayacağını belirten Bulliet, Batı'nın dünya görüşünü Hristiyanlık tarihinin, Müslümanların dünya görüşünü de İslam tarihinin belirlediğini, ancak bugünün jeo-politiğinin itici gücünün iki medeniyetin yakınlaşması olduğunu öne sürüyor.
Yazar, "İslam-Hristiyan medeniyeti" teziyle öncelikle medeniyetler çatışmasını hedef alıyor ve bu tezi etkisizleştirmeye çalışıyor. İki medeniyetin yakınlaşmasının barış içinde bir dünya kurulmasının tek yolu olduğunu söylüyor. Yakınlaşmayı zorlaştıran en büyük engelin karşılıklı korku, güvensizlik ve polemikler olduğunu, iki tarafta da bunu besleyen fikirler, hareketler, güçler bulunduğunu vurguluyor. Batılı liderlerin İslam'ın adalet üzerindeki etkisini küçümsediğini belirten yazar, Batı bunun için "neden bizi sevmiyorlar", "neden bizim değerlerimizi kabul etmiyorlar" sorusunun cevabını bulamadı diyor. Aynı Batı'nın Müslümanları kendi değerleriyle sevmeyi ise reddettiğini ifade ede yazar, Müslümanlar ile Hristiyanlar arasındaki ilişkilerin bugünkü haliyle seyretmesi durumunda, Batı-İslam çatışmasının iki yüz yıl daha sürebileceği uyarısı yapıyor.
Bulliet, kitabının bir bölümünü Huntington'ın Medeniyetler Çatışması tezine reddiyeye ayırmış. Bir başka bölümde de, Bernard Lewis'in tezlerini masaya yatırıyor. Huntington'un "Juedo-Christian Civilization" teorisini eleştiriyor ve Yahudi-Hıristiyan Medeniyeti arasındaki çatışmaların, İslam-Hıristiyan Medeniyeti arasındaki çatışmalardan daha derin olduğunu, Nazilerin Yahudileri katletmesinin bu çatışmanın en zirve noktasını oluşturduğunu vurguluyor.
Kitabın büyük bölümünü Orta Çağ'daki İslam tarihine ayırıyor. Bugün düşmanlık ya da çatışma ön planda olsa bile İslam ile Batı arasında birlikteliği sağlayacak müşterek konuların daha fazla olduğunu ifade eden Bulliet, aslında çatışmanın esasta değil siyasi konularda olduğunu belirtiyor ve bu çatışmanın sömürgecilikle ortaya çıktığını söylüyor. Kitabında bu konuyu detaylı bir şekilde işleyen Bulliet, çalışmasını üç konu ekseninde işliyor: Çatışma yerine ortak müştereklerimiz. Niçin "İslam-Hıristiyan Medeniyeti" kavramı? Ve eski anlayıştan yeni doğru anlayışlara..
Kitabının sondan bir önceki bölümünde Amerika'nın Ortadoğu rüyasını konu edinen Bulliet, ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesi'ni eleştiriyor ve bunun oryantalist bakış açısının bir tezahürü olduğuna işaret ediyor. Bu bakışıyla Edward Said'den oldukça etkilenmiş. Bulliet, ABD'nin Ortadoğu planlarının aslında 1950'lere dayandığını, o zamandan beri bu yönde çalışmalar yürütüldüğünü, tezler hazırlandığını, Bernard Lewis ve Daniel Pipes gibi kişilerin bu projenin son dönem savunucuları olduğunu ifade ediyor. İslam dünyasındaki sorunun, birilerinin iddia ettiği gibi, radikal İslam'la Ilımlı İslam arasında olmadığını belirten yazar, bugünkü meydan okumanın, İslam'ın Batı ile nasıl anlaşacağında değil, tam tersine, Batı'nın İslam'la nasıl anlaşacağında olduğunu kaydediyor.
Kitabın amacı şu şekilde açıklanıyor: Amerikalılara ve Batılılara, İslam ve Hıristiyan Medeniyeti arasındaki ilişkileri doğru şekilde tanıtmak. Samuel P. Huntington ve Bernard Lewis'in İslam medeniyeti ile ilgili çatışmacı tezlerini eleştirmek. ABD'nin 2. Dünya Savaşı'ndan sonra Ortadoğu'da uyguladığı bütün projelerinin başarısızlıkla sonuçlandığını ortaya koymak.
"Yahudi-Hristiyan Medeniyeti" teriminden hareketle geliştirilen "İslam-Hristiyan Medeniyeti" tezinin Huntington'ın "Medeniyetler Çatışması" tezi gibi bir sipariş ürünü olup olmadığını bilmiyoruz. Batı'nın İslam ve Müslümanlarla ilgili yanlış kanaatlerini, İslam dünyasına yönelik müdahaleci tutumunu eleştiren kitap, aynı hedefi gütmese de, öyle görünüyor ki, "dinlerarası diyalog" ve "medeniyetler diyaloğu" tezlerine yatırım yapanlar için elverişli bir yol haritası işlevi görecek. Özellikle son beş yıldır İslam dünyasına yöneltilen, siyasi, sosyal ve kültürel dönüştürme projelerinin bir ileri adımı olarak kabul edilecek.
Kitap, büyük ihtimalle, eleştirdiği Büyük Ortadoğu Projesi ve Ilımlı İslam projeleri için de başucu kitabı olarak kabul edilecek. Kitap, bugüne kadar, ortaya atılan çatışmacı tezlere karşı geliştirilen kontrolsüz barışçı yaklaşımlarla, İstanbul-Cidde-New York arasındaki yeni yaklaşım/arayışlarla birebir örtüşüyor sanki.
|
| ||||||||||||||||||||||
| |||||||||||||||||||||||