ANA SAYFA

GÜNCEL İNDEKS

 

 


- Şehidin vasiyeti - İnternethaber - Behiç Kılıç 
  ~ "Sahipsiz vatanın batması haktır, sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır."
  ~ "Babalar gibi satarım"
  ~ Talabani'ye ABD'de bunu sormuşlar, 
  ~ Habur sınır kapısına çekilen Kürtçü bayrak selamlanıp
  ~ Talabani Türkiye ile kafa bulmayı seviyor... Birkaç gün önce ikisi de

- Bienalde 'bir aşk hikayesi' - 22 Eylül 2005 - Hürriyet 
  ~ Michael Blum'un Deniz Palas'ta açtığı sergide Atatürk ile gönül ilişkisi olduğu öne sürülen Safiye Behar'ın evi, anıları ve mektupları sergileniyor.
  ~ "Bu bizim sırrımız. İsmet dahi bundan haberdar değil ve senin katkıların olmasa cumhuriyetimiz çok farklı bir durumda olurdu."

- Telafer’deki vahşete tanık olan Kızılay ekibine konuşmak bile yasaklandı - Milli Gazete - 22 Eylül 2005
  ~ Gözyaşlarıyla döndüler
  ~ İşgalci ABD askerlerinin giriştiği katliam sebebiyle harabeye dönen Telafer’e yardım götüren Kızılay ekibi, gözyaşları içinde Türkiye’ye döndü. Ekipte yer alan görevliler, “Biz yardım dağıtırken, yandaki çocukları yere yatırıp kafalarına çuval geçiriyor ve götürüyorlardı. Hepsi çok kötü durumda. Ağlamamak mümkün değil” şeklinde konuştu.
  ~ Hasan Çekiç isimli Kızılay görevlisi Telafer’de yaşananları “Oradaki insanlar Türkiye’den başta siyasi olmak üzere her türlü desteği bekliyor” diyerek özetledi ve yaşananları sadece ağlayarak yorumlayabildi.

- - TUĞÇE KAZAZ, HIRİSTİYAN ORTODOKS DİNİNİ SEÇTİĞİNİ AÇIKLADI

- Hakan Albayrak, sınırları kaldırdı - Milli Gazete - 21 Eylül 2004 
  ~ Tarihten bu yana Türkiye-Suriye ilişkilerini ele alan belgesel filmde, Türk-Arap kardeşliğine vurgu yapılarak İslam’ın birleştirici unsurlarıyla bir araya gelmenin önemine vurgu yapıldı. Yapım ve Yönetmenliğini Hakan Albayrak’ın yaptığı belgeselde, Mevlana İdris Sanat yönetmeni olarak yer aldı. Şaban Abak, Hüsnü Mahalli ve Nihat Genç gibi çok sayıda aydın ise görüşleriyle katkıda bulundu. Hilal TV’nin destekleriyle çekilen filmde, Suriye Başbakanı Naci Itri, Suriye Göçmen Bakanı ve İslam Mütefekkirlerinden Cevdet Said de yar aldı.
  ~ ‘Bizi arkadan vurdular’ ezberi bozulacak
  ~ AB tarzı bir birlik kurabiliriz

- BAŞBAKAN ERDOĞAN'A KRAL ABDULLAH'TAN 'YENİ MEKKE PROJESİ' SÜRPRİZİ - Haber Vitrini - 21 Eylül 2005 
  ~ Kabe'nin çevresindeki tüm oteller yıkılarak, şehir dışına çıkarılacak. Yıkılan otellerin yeri ibadet alanı olarak dizayn edilecek. Şehir dışına kurulacak oteller Kabe'yi görecek şekilde inşa edilecek. Mekke'nin yüksek yerlerine inşa edilecek otellerin terasları da böylece ibadet yeri olarak kullanılabilecek. Proje ile Medine istikametinde 4 kilometre uzunluğunda bir bulvar açılacak. Bu bulvarda ayrıca Kabe'yi görecek şekilde 4 minareli bir cami de inşa edilecek.

- Bir Rus masal kahramanı - Sabah - 21 Eylül 2005
  ~ İngiliz Chelsea futbol kulübünün Rus patronu Roman Abramoviç, henüz 40'ında bile değil ama serveti 13.3 milyar doları aştı.
  ~ Buyrun size bir masal.... Yeltsin adlı 'peri'nin değneği bir gün Abramoviç adlı çulsuz delikanlıya dokundu. Ve o genç 10 yılda dünyanın en zenginlerinden biri oldu.
  ~ Ama sonra bir de bakıldı ki, o yüzde 80'in bankalardan petrol tesislerine kadar tüm önemli kuruluşlar (ülkenin en büyük 64 tesisinin yüzde 85'i!) 7'si Yahudi 8 kişinin elinde toplanmıştı.

- Karşı Deklarasyon apaçık bir Haçlı ittifakıdır - Milli Gazete  

- ERDOĞAN'DAN OFER SORGUSU... - 21 Eylül 2005 - Haber Vitrini 
  ~ Şener, ''Ben, Özelleştirme İdaresi Başkanı'nın yerinde olsam böyle yapmazdım. Mutlaka Özelleştirme Yüksek Kurulu kararı ihdas edilmesini sağlar, gelecekte ortaya çıkabilecek tereddütleri ortadan kaldırırdım'' demişti. Maliye Bakanı Unakıtan ise konuya ilişkin, ''Kim ne derse desin, yaptığımız işin en iyisini yaptık. Bugün de aynı şeyi yaparız'' açıklamasını yapmıştı.

- "İslam-Hristiyan Medeniyeti" - 21 Eylül 2005 - İbrahim Karagül - Milli Gazete 

- Maskeler düşüyor - 21 Eylül 2005 - Çarşamba - milli Gazete 
  ~ Cevat Rıfat, Türk siyasi hayatında halk tabakalarına inerek İslam ve Türk düşmanı olan “masonluğu”
  ~ Cevat Rıfat, Filistin cephesinde vatani vazifesini yaparken, orduyu geriden hançerleyen vatan haini yahudilerle uğraşır. Bu hainler, Osmanlı’nın sinesini açtığı siyonistlerdir. Cevat Rıfat, 1909'dan sonra Filistin'e yerleşen yahudi köylerinin yekûn olarak ordu aleyhine casusluk yaptığını amansız takiplerle ortaya çıkarır. Elebaşlarından iki yüz yahudiyi bizzat idam ettirerek bu cephede mukadder olan mağlubiyeti önler. Komutanı olan Binbaşı Arif Bey’i sırf mason olduğu ve vatana ihanet ettiği düşüncesiyle kurşun yağmuruna tutar. Masonların ve Türkiye yahudi cemaatinin düşmanlığını bu vesileyle kazanmış olur.
  ~ “Ordunun her kademesinde İttihat ve Terakki’ye üye subaylar bulunmaktaydı. Bu subaylar etkin kademelerde bulunduklarından teşkilat içindeki tüm atamalar İttihat ve Terakki Cemiyetinin talepleri doğrultusunda icra edilmekteydi. İkbal peşinde olan kimi subaylar Cemiyete üye olmak için can atarlardı. Bunların çoğu masonluk teşkilatına da intisap etmişlerdi. Cephelerde birebir tehlikede olmamak için cemiyet mensubu subaylar hep cephe gerisindeki hizmetlere atanırlardı. Biz bir avuç vatanperver ve kahraman subayla ve bir bölük askerle Edirne’yi Bulgarlara karşı savunuyorduk. Son cephe biz kalmıştık. Eğer biz de teslim olursak Edirne düşecekti. Soğuk havada, kısıtlı imkanlarla ve türlü fedakarlıklarla biz Edirne’yi savunurken, bir sabah kıyafet değiştirerek Edirne’ye indim.
  ~ Bir de ne göreyim. İttihat ve Terakki üyesi mason subaylar Edirne sokaklarında göğüslerini gere gere fiyakalı bir şekilde dolaşıyorlardı.
  ~ Ellerimiz kelepçeli, hapishaneye giderken şahit olduk ki, bizim İttihatçı subaylar Bulgar komutanıyla kol kola girmiş, Edirne sokaklarında yürüyorlardı. Mason kardeşliği milliyet ayırmıyormuş meğer.”
  ~ O zamanlar yakın bir akrabası ve orduda yüksek rütbeli bir mason olan bir zatın dikkatini çeker ve Cevat Rıfat hakkında bir kenara bir not düşerler.
  ~ 1927 senesinde İstanbul’da bir kundura fabrikası açar. Eskişehir civarında bir yol yapım ihalesi alır. Bunun gibi sayısız imar faaliyetinde bulunur. Türkiye’deki bütün bankalarca çekleri ve bonoları muteber sayılmaktadır. Eskişehir valisi ve Bayındırlık Bakanlığından birçok pürüz çıkmaya başlar. Paralar ödenmez, makineler gönderilmez. Ama işler gecikince de bir sürü tutanak tutulur. Alacaklar tahsil edilemez. Gecikmeden dolayı kesilen cezalar ise şantiyedeki tüm mallara el konularak karşılanmaya çalışılır.
  ~ İstanbul’daki ana mağazası içindeki mallara el konularak mahkeme kararıyla kapatılır. Dükkan başka bir yahudiye satılır. Evinin elektrikleri kesilir. Bu konularla ilgili kendisine en kabiliyetli avukatları tutarak davalar açar. Ne hikmetse bütün avukatlar ya davayı almayı reddeder, ya da davayı geri verir. Bir gün ne yapacağını şaşırmış, üzüntülü bir şekilde bürosunda otururken telefon çalar: “Siyonizm’in ne olduğunu öğrendiniz mi beyefendi? Yahudilerin intikamı böyle olur işte!”
  ~ Bir süre sonra bu Ermeni işadamı tüm ailesi ve akrabalarıyla birlikte İtalya’ya göç eder. Tüm işletmeyi, içi para dolu kasayı, yüklü banka hesaplarını C. Rıfat’a devreder. Artık İstanbul’un en zenginlerinden birisi olmuştur. Kendi ifadesiyle, herkesin üç kuruşa tamah ettiği zor zamanlarda milletin parasına el uzatmayan bir kişi olarak Allah kendisine bu mükafatı bahşetmiştir.
 
 


î Başa
Şehidin vasiyeti - İnternethaber - Behiç Kılıç 
     Van'da geçtiğimiz günlerde, alçakca bir saldırı sonucu şehit olan polisimiz, arkadaşlarına cep telefonundan mesaj gönderiyordu. Bu mesajlarında şunu tembihliyordu...
 
î Başa "Sahipsiz vatanın batması haktır, sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır."

Bu mesaj, içinde bulunduğumuz vaziyetin kısa ama çok anlamlı yansımalarını taşıyor...

Örneğin, Kaynana Semra'nın oğlu'nun cenazesine gösterilen ilginin şehit cenazelerinden esirgendiği bir ülkeye vatandaşlarının ne kadar sahiplendiğini sorgulamak gerekir...

Ve ötesi...

Ülkenin güvenliği için görevli bir devlet görevlisi, vatanın batma noktasına doğru hızla sürüklendiğini görmekte, kendilerinin bu konuda ellerinin bağlandığına inanmakta ve vatanseverleri, uyanık olmaya çağırmaktadır..

Büyük şair Mehmet Akif Ersoy'un bu "uyarısı" şairin o "uyarıyı" yapmasından bunca yıl sonra neden gündemi yansıtmakta, neden endişeleri dile getirmek için tazeliğini korumaktadır. Neden vatan için göğsünü düşman namlusuna uzatan kahramanlar bu dizeleri dudaklarında taşımaktadır..

Bu endişeler için iktidar ne düşünmektedir dersiniz?..

Bu düşünceler için ne düşündüklerini bir kenara bırakıp, iktidar mensuplarının memleketin ahvali için ne düşündüklerini ve bu ahvalin hangi merkezde seyir halinde olduğunu kavramaya bakalım... Mesela Maliye Bakanı memleketin envanterinde önemli yer tutan milli değerlere çok "hoş" bakıyor..

î Başa "Babalar gibi satarım" diyor..

Sat abi helal olsun...

Memleketin talibi çok, bilindiği gibi inceden inceye Talabani'de bu taliplilerden... Kendileri İngiltere'nin inayeti, ABD'nin kavli ile işgal edilen Irak'ın başına naylon başkan yapılmış durumda, ama onu ve kankası Barzan'ı kesmiyor bu durum, gözleri bizim topraklara şaşıdır.. Peki bu niyet, Türkiye için kırmızı çizgidir ve Talabani'de bunun endişesi var mıdır acaba?..

î Başa Talabani'ye ABD'de bunu sormuşlar,  New York'da Birleşmiş Milletler zirvesi toplantısında Türkiye'yi Irak için bir tehdit olarak görüp görmediği sorusuna "Erdoğan''ın Başbakan olduğu bir Türkiye'nin Irak için tehdit olmayacağı" cevabını vermiş.

Nitekim doğru...

İktidar ve öteki sorumlular "çuval"ı sindirerek başlatılan yolda ilerliyorlar!..

î Başa Habur sınır kapısına çekilen Kürtçü bayrak selamlanıp "karşı"ya mal satılıyor, Türkmenlerin etnik temizliğe tabii tutulması konusunda kimse parmağını kımıldatmıyor.

Talabani ne demiş bir daha bakalım..

"Tayyip varken bizim için tehlike yok!"

î Başa Talabani Türkiye ile kafa bulmayı seviyor... Birkaç gün önce ikisi de Amerika'aydılar, Tayyip ve Talabani.. Bush Talabani'yi Oval ofis kapısında bando mızıka ile karşıladı, karısı da Bayan Bush ile yemek yedi, Tayyip ve eşini kapıdan savmışlardı son seferinde ve Talabani'yi pohpohlayarak "bizimki"ne de "benim oğlan artık bu ona göre" mesajı verilmiş oldu. Bush Talabani'den sonra Tayyip'i N.Y 'de BM koridorlarında görmüş,"Merak etme Talabani'ye söyledim PKK işine bakacak" demiş...

Bu ne be, bu ucuzluk ne?..

Türkiye'ye terörü taşıyan eşkıya çetesini durdurmak için ağzımızı açmışız Bush gibi bir adamdan ve beslemesi Talabani'den ayar bekliyoruz.. Bizimle alay etmeleri ile avunurken aslan gibi gençlerimiz ölüp gidiyor, iktidar ise bu cenazelerin infiale kapılınmadan kaldırılmasını istiyor, milletin direnci kırılsın isteniyor, "Talabani PKK'yı halledecekmiş Bush tembih etmiş" deniliyor...

Bush'un "tembihlediği Talabani bakın Pkk ile nasıl mücadele ediyor..Şu haber bu mücadeleyi anlatıyor..! "

"Bağdat hükümeti ve ABD terörist örgüt ilan etti ama PKK Kuzey Irak'taki faaliyetlerini aynı şekilde sürdürüyor. Kandil Dağı'nın uzağındaki yollarda, kontrol noktaları kuran PKK militanları, araçları durdurarak kimlik kontrolü yapıyor."

Türkmeneli televizyonu Irak Kürdistan Yurtseverler Birliği denetimindeki bölgede kurulan bir PKK kontrol noktasını görüntüledi.

Sadece Kandil dağında kampları olduğu iddia edilen PKK, Irak Kürdistan Yurtseverler Birliği'nin bölgesinde kamp ve kontrol noktası kurdu.
Süleymaniye'ye bağlı Sengeser kasabası yakınlarındaki Kortek bölgesinde kontrol noktaları kuran PKK üyeleri, araçları durdurarak kimlik kontrolü yapıyor.

"Kürdistan Demokratik Çözüm Partisi" tabelasının asılı olduğu kampta Abdullah Öcalan resimleri dikkat çekiyor.

Örgütün kampında giriş yapan tüm araçların kayıtları tutuluyor. PKK araç içindekilerin kimlik belgelerini kontrol ediyor.

Araçlar IKYB denetimindeki kasabada Irak Devlet Başkanı Celal Talabani'ye bağlı peşmergeler tarafından denetlendikten sonra Kortek bölgesine girebiliyor.

Burada da terörist PKK mensupları tarafından kontrol ediliyorlar. Terör örgütü PKK, daha önce de Kuzey Irak'ın Kerkük kentinde ana caddelerde imza toplamış, Musul ve Bağdat gibi büyük şehirlerde büro açmıştı.

Mücadeleyi gördünüz mü?..

Talabani, Erdoğan ile New York'ta görüşmesinde  "Kürt sorununun" her ikisi tarafından da gündeme getirilmediğini söylemiş. "Erdoğan'a Irak'ın durumu ve Irak Anayasası ile ilgili özet bilgi verdim" demiş. İyi demek ki "Bizimki" ayıp olur diye "Bu PKK'yı kollama arkadaş" deme gereği duymamış..! Talabani'nin şu sözleri de ilginçtir 'anlayan' için..
 
'Farklı grup ve yapıları bünyesinde bulunduran devletler için en iyi yönetim federasyondur'

Türkiye'de yaratılmaya çalışılan 'farklı gurup'ta bu adamın hiç katkısı yoktur biliyorsunuz!.

Şehidimiz, hayatının son günlerinde neden terirgindi ve tanıdıklarına "sahipsiz memleket batmaya müstehaktır, sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır" diye sıkı sıkı tembih etme ihtiyacını neden duyuyordu?
 


î Başa
Bienalde 'bir aşk hikayesi' - 22 Eylül 2005 - Hürriyet 

Ayşegül Yıldırım / CNN TÜRK

î Başa Michael Blum'un Deniz Palas'ta açtığı sergide Atatürk ile gönül ilişkisi olduğu öne sürülen Safiye Behar'ın evi, anıları ve mektupları sergileniyor.

Teması İstanbul olan 'Dokuzuncu Uluslararası İstanbul Bienali' için, İsrailli sanatçı Michael Blum, Safiye Behar'ın Chicago'daki evindeki tüm eşyayı, Deniz Palas Apartmanı'nın üçüncü katındaki bu daireye taşımış

Eşyaların arasında Behar'ın yatak odası, kitapları, mektupları, masası ve sandalyesi de bulunuyor.
 
'Deniz Palas Apartmanı'nın üçüncü katında sergilenen bu mektuplar, Atatürk'e mi ait?' ve 'Safiye Behar, Atatürk ile gönül ilişkisi yaşadı mı?' gibi sorulara İsrailli sanatçı Michael Blum, "evet"  yanıtını verdi.
 
"Sevgili Safiye" diye başlayan mektup, şu satırlarla sürüyor:
 
"Bir büyük havadis daha... Bu ayın sonunda Latife ile evleniyorum. Umarım bu evlilik bir felakete dönüşmez. Ah Safiye, yurduma hizmet etmiyor olsam ve senin yanıbaşında, Pera'da kalsam. Fakat inan ki herşeye rağmen seni hala seviyorum."

"Benim tatlı Safiyem" diye başlayan bir başka mektupta ise Atatürk,  "kabul etmeliyim ki, üzerimde son derece güçlü bir etkin oldu" diyor ve söyle devam ediyor:
 
î Başa "Bu bizim sırrımız. İsmet dahi bundan haberdar değil ve senin katkıların olmasa cumhuriyetimiz çok farklı bir durumda olurdu."
 
"Benim tatlı Safiyem" diye başlayan bir başka mektup ise "tüm kalbim ve sevgimle" satırlarıyla sona eriyor.
 
Safiye Behar, Musevi bir bar sahibinin kızı olarak, 1890 yılında Pera'da doğdu. Genç yaşlarında ise Marx ve Lenin'i okumaya başladı.
 
Marksist ve feminist bir kimlik geliştiren Behar,  bir gün Mustafa Kemal ile tanıştı.
 
Behar, cumhuriyetin kurulduğu yıllarda ise ABD'ye taşındı ancak araya mesafeler girse de mektuplar kesilmedi.
 
İstanbul-Chicago hattındaki satırlarda, sevgi sözcüklerinin yanında politik tartışmalar da yer aldı.
 
Cumhuriyet dönemi reformlarında da etkili olduğu iddia edilen Behar, 1965 yılında Chicago'da öldü.
 
Vasiyeti üzerine, Behar'ın külleri yakıldı ve küllerin yarısı Chicago'daki bir mezarlığa yarısı ise İstanbul Boğazı'na serpildi.

 
Gözyaşlarıyla döndüler


î Başa
Telafer’deki vahşete tanık olan Kızılay ekibine konuşmak bile yasaklandı - Milli Gazete - 22 Eylül 2005

î Başa Gözyaşlarıyla döndüler

İnsanlık dramı yaşanıyor

î Başa İşgalci ABD askerlerinin giriştiği katliam sebebiyle harabeye dönen Telafer’e yardım götüren Kızılay ekibi, gözyaşları içinde Türkiye’ye döndü. Ekipte yer alan görevliler, “Biz yardım dağıtırken, yandaki çocukları yere yatırıp kafalarına çuval geçiriyor ve götürüyorlardı. Hepsi çok kötü durumda. Ağlamamak mümkün değil” şeklinde konuştu.

Yardımlar Telafer’e
Kızılay Genel Başkanı Tekin Küçükali, Telafer’den dönen ekibi Gölbaşı ilçesinde karşıladı. Cenevre Anlaşması’na imza atan tüm uluslararası çevreleri, Telafer’deki insanlık ayıbını durdurmaya çağıran Küçükali, “Biz orada malzeme dağıtmayalım diye oyun oynandı. Bilinmeyen yerlerde yardım dağıtmamızı istediler” diye konuştu.

Konuşma yasağı
Telafer’de yaşananların görgü tanığı olan Kızılay Yardım Ekibi, yetkililerin ve ABD’nin uyarıları nedeniyle konuşmaktan çekiniyor. Telafer’deki ABD katliamının, pek çok savaş bölgesinde yaşanan insanlık dramına şahit olan Kızılay ekibini bile ağlatacak seviyede olduğu anlaşılıyor. Ekip görevlilerinden Hasan Çekiç, gözyaşlarının nedenini soranlara “Oradaki herkesin durumu,” diyerek dehşet ve vahşeti tek cümle ile anlatıyor.
î Başa Hasan Çekiç isimli Kızılay görevlisi Telafer’de yaşananları “Oradaki insanlar Türkiye’den başta siyasi olmak üzere her türlü desteği bekliyor” diyerek özetledi ve yaşananları sadece ağlayarak yorumlayabildi.

ALİ CURA - ANKARA
ABD’nin işgali altındaki Irak’ın Telafer kentinde Türkmenler’e yönelik katliamın boyutu bölgeye giden Kızılay ekibini bile ağlatacak düzeyde. Telafer’e yardım götüren Kızılay ekibi, yetkililerin ve ABD’nin ambargosu nedeniyle şehirde neler olup bittiğini söyleyemiyor. Ancak Kızılay ekibindeki görevliler gördükleri ve yaşadıklarını sadece ağlayarak yorumlayabiliyor.
Kızılay ekibindeki görevliler ise daha fazla konuşmamalarının sebebini ABD’nin bölgeye yeniden yardım götürmesine engel olur endişesine bağlarken, kendilerine daha fazla konuşmamaları gerektiği yönünde talimat verildiği belirtiliyor.
İşgal altındaki Telafer’de yaşanan insanlık dramının mağdurlarına destek olmak amacıyla 6 tır yardım gönderen Kızılay’ın ekibi dün geri döndü. Ankara’nın Gölbaşı girişinde yapılan karşılama töreninde gelen ekibin konuşmaları Telafer’de çok büyük trajedi yaşandığını ortaya koydu. Kızılay Genel Başkanı Tekin Küçükali yaptığı konuşmada Kızılay ekibinin başından geçen sıkıntıları aktarırken, şehirde yaşayan insanların durumu ile ilgili olarak sadece yardıma muhtaç olduklarına dair açıklamalarda bulundu. Küçükali, Telafer’de yaşanan durum ile ilgili olarak ekip arkadaşlarından bilgi alabileceklerini belirtti.
Ancak Kızılay ekibinin bu yönde büyük bir baskı altında olduğu anlaşıldı. Telafer ekibinin başı Metin Yaman, Kızılay ekibine şehir girişinde ABD güçlerince zaman zaman zorluk çıkarıldığını, haberleşme araçlarına da güvenlik nedeniyle el konulduğunu ama bu sorunun bir süre sonra aşıldığını aktardı. Oradaki insanların yardıma muhtaç olduğunu yineleyen Yaman, şehirdeki manzara ile ilgili bilgi vermekten kaçındı.

Dayanamadı ağladı
Bu arada bölgeden gelen Hasan Çekiç isimli Kızılay görevlisi kendini tutamadı ve ağlamaya başladı. Gördükleri ve hatırladıklarını ancak ağlayarak ifade edebilen Çekiç, daha fazla konuşmadı. Sorular üzerine yaptığı konuşmada, açlıkla birlikte bölgede her şeyin yaşandığını söyleyebilen Çekiç, “Oradaki insanlar Türkiye’den başta siyasi olmak üzere her türlü desteği bekliyorlar” dedi.
Edinilen bilgilere göre Kızılay ekibinin yardım götüren araçlarının şehir içerisine zaten sokulmadığı, şehir dışında oluşturulan çadır kentlerde bekletildiği öğrenildi. Bununla birlikte Kızılay’ın yardım çabasına karşılık ABD’nin gelen yardım araçlarına zorluk çıkarması, insani yardımlara bile tahammül edemediğini ortaya koydu.

Kızılay görevlilerine konuşmama talimatı
Ayrıca, Telafer’de yaşanan sıkıntıları aktarmamaları yönünde bir talimat verildiği de ortaya çıktı. Gerekçe olarak uluslararası bir yardım kuruluşu olan Kızılay’ın bu bölgede olanları dünyaya duyurduğu takdirde, bir daha bu bölgeye sokulmayacağı belirtildi. ABD’nin bu yöndeki baskısı sonucu Telafer’i tam bir kapalı kutuya dönüştürdüğü ifade ediliyor. Yardım ekiplerinin şehir içerisine sokulmaması ise, hâlâ şehir içerisinde katliamın sürdüğünü gösteriyor.
6 tır dolusu yardım Kızılay tarafından bölgeye sevkedildi ve başarıyla dağıtımı yapılıp dönüldü. Yaklaşık 15 bin kişinin bu yardımlardan faydalandığını belirten yetkililer, tekrar yardım götürmeye hazır olduklarını ve orada küçük çocukların perişan halde olduğunu aktardılar.
 
 
 

î Başa
- TUĞÇE KAZAZ, HIRİSTİYAN ORTODOKS DİNİNİ SEÇTİĞİNİ AÇIKLADI
 
  MANOL KOSTİDİ
  ATİNA (İHA) - Yunan aktör ile birlikte olan ünlü manken Tuğçe Kazaz Hıristiyan Ortodoks dinini seçtiğini açıkladı.
  Yunan aktör Yorgo Şeitaridis ile aşkı sebebi ile Yunanistan'a gelen ve evlenemeye hazırlanan Tuğçe Kazaz, Yunanistan'ın ünlü dergilerinden Down Town dergisine Yorgo ile beraber pozlar verdi ve yeni hayatı konusunda açıklamalarda bulundu. Kazaz, sevgilisi Yorgo ile Aralık ayında evleneceğini ve bugüne kadar İslam dinini seçmiş olmasına rağmen artık din değiştirdiğini ve Hıristiyan Ortodoks olduğunu açıkladı.
  Ünlü manken, artık kısa dönemde kendisine Tuğçe Şeitaridis olarak hitap edilmesini tercih edeceğini belirtti ve Yorgo ile beraber olmaktan çok mutlu olduğunu ifade etti. Yorgo ile ilk tanışmalarından beri beraber olduklarını belirten Kazaz, ailesinin bu konudaki tepkileri konusunda yorum yapmamak istediğini söyledi.
  (MK-AUS-AUS-KRM-DE-D)
22.09.2005 04:30:22 TSI
NNNN
 
Hakan Albayrak, sınırları kaldırdı


î Başa
Hakan Albayrak, sınırları kaldırdı - Milli Gazete - 21 Eylül 2004 


İSLAM ARSLAN / İSTANBUL
Yazarımız Hakan Albayrak, yönetmenliğini yaptığı belgeselde, Suriye ve Türkiye’ye ‘Birleşmeliyiz’ mesajı vererek Türkiye ve Suriye’yi tek bir harita içinde gösterdi. Millî Gazete Yazarı ve İHH Mütevellisi Hakan Albayrak’ın ‘Şam-İstanbul Köprüsü’ adlı belgeselinin galası, Bilim ve Sanat Vakfı’nın İstanbul Vefa’daki merkezinde yapıldı. Hakan Albayrak’ın, daha önce yaptığı Saraybosna Sevgilim’den sonra ilk belgeseli olan Şam-İstanbul Köprüsü, çok sayıda davetli, yazar ve basın mensubunun katılımıyla izlendi.
î Başa Tarihten bu yana Türkiye-Suriye ilişkilerini ele alan belgesel filmde, Türk-Arap kardeşliğine vurgu yapılarak İslam’ın birleştirici unsurlarıyla bir araya gelmenin önemine vurgu yapıldı. Yapım ve Yönetmenliğini Hakan Albayrak’ın yaptığı belgeselde, Mevlana İdris Sanat yönetmeni olarak yer aldı. Şaban Abak, Hüsnü Mahalli ve Nihat Genç gibi çok sayıda aydın ise görüşleriyle katkıda bulundu. Hilal TV’nin destekleriyle çekilen filmde, Suriye Başbakanı Naci Itri, Suriye Göçmen Bakanı ve İslam Mütefekkirlerinden Cevdet Said de yar aldı.

Bu halkları kimse ayıramaz
Filmin Yönetmeni Hakan Albayrak, galadan sonra gazetemize yaptığı açıklamada Türkiye ve Suriye halklarını kimsenin ayıramayacağına vurgu yaparak “Bundan sonra bu halkları kimse ayıramaz” dedi. Filmini Sezai Karakoç’un manevi alanında çektiğini ve en büyük teşekkürü ona borçlu olduklarını söyleyen Albayrak, filmi tüm Türkiye’de, sinemalarda ve kültür merkezlerinde paneller eşliğinde izletmek istediklerini, daha sonra da DVD ve VCD’sinin satışa sunulacağını kaydetti. Filminin Suriye televizyonunda da gösterileceğini açıklayan Hakan Albayrak, Arap dünyasında ve tüm İslam dünyasında gösterilmesi için çalışmalar yaptıklarını söyledi.

î Başa ‘Bizi arkadan vurdular’ ezberi bozulacak
Hakan Albayrak, filmini ‘Araplar, Türkleri arkadan vurdu’ deyip duran insanların ezberlerini bozmaya zorlayan bir film olduğunu belirterek “İslam halkları kardeşliği davasına gönül veren herkesin bu filmi edinmesini, konusunu komşusunu toplayıp izlemesini ve bu mesajın ev ev, sokak sokak, cadde cadde, şehir şehir, ülke ülke yayılmasını istiyoruz.” şeklinde konuştu.

î Başa AB tarzı bir birlik kurabiliriz
Albayrak, Türkiye ve Suriye’yi bir harita içinde göstermesini ve birlik ile ilgili soruları cevaplarken şunları söyledi: “Birlik derken tek devlet olmayı kastetmiyoruz. AB tarzı bir birlikten söz ediyoruz. Siyasi ve ekonomik entegrasyondan bahsediyoruz. Ulusal bayraklar yine dalgalansın, ulusal marşlar yine çalınsın. Bu önemli değil. Zaten Almanya ve Fransa’da buna devam ediyorlar. Önemli olan Türkiye ve Suriye’nin, aralarındaki duvarları tamamen yıkmalarıdır. Bu yıkıldığı takdirde asla bir araya gelemeyen iki ülke, bir araya gelmiş olacak ve bu herkese örnek teşkil edecek. Bu da İslam Birliği’nin kurulabileceğinin kanıtıdır. 1950 yılında Fransa Dışişleri Bakanı ‘Fransa ve Almanya’nın birleşebileceğini’ söylediğinde buna kargalar bile gülmüştü. ‘Yahu Ortadoğu’da böyle bir şey olur mu, Suriye’yle böyle bir şey olur mu?’ diyenlere hatırlatırım.”  ‘Şam-İstanbul Köprüsü’ belgeselinden: “Bizim, tarihimiz, coğrafyamız, medeniyetimiz, çarşımız, mutfağımız, neşemiz, kederimiz, ümidimiz, korkumuz, kazancımız bir… Biz aynı damardan besleniyoruz. Aynı yerden geliyoruz. Aynı yere gidiyoruz.”




î Başa
BAŞBAKAN ERDOĞAN'A KRAL ABDULLAH'TAN 'YENİ MEKKE PROJESİ' SÜRPRİZİ - Haber Vitrini - 21 Eylül 2005 


Suudi Arabistan Kralı Abdullah, Mekke için hazırlanan yeni projeyi ilk kez Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a anlattı.
21 Eylül 2005 Çarşamba 11:50

 

DEVLET ARIK

ANKARA (İHA) - Suudi Arabistan Kralı Abdullah, Mekke için hazırlanan yeni projeyi ilk kez Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a anlattı. Erdoğan'a projeyle ilgili kapsamlı bir brifing sunan Kral Abdullah, aynı anda 3 milyon Müslümanın ibadet etmesine imkan sağlayacaklarını bildirdi. Erdoğan'a 'Türkiye'nin hac kontenjanı ile ilgili sıkıntılarını anlıyorum' diyen Kral Abdullah, projenin 3 yıl sonra hayata geçirilmesiyle birlikte Türkiye'ye ayrılan kontenjanın 70 binden yaklaşık 200 bine çıkacağı müjdesini verdi.

Suudi Arabistan eski Kralı Fahd'ın ölümünün ardından koltuğa oturan Kral Abdullah'ı tebrik etmek amacıyla Riyad'a giden Başbakan Erdoğan, görüşmede Türkiye'nin hac organizasyonu ile ilgili sıkıntılarını da anlattı. Türkiye'ye verilen kontenjanın talebi karşılamadığından yakınan Başbakan Erdoğan, ek kontenjan verilmesini talep etti. Erdoğan'ın bu talebi üzerine Kral Abdullah'ın ''Sorununuzun farkındayım. Bu nedenle tüm ülkeleri rahatlatacak yeni bir proje hazırladık. Yeni Mekke Projesi'ni sizlere de tanıtmak isterim. Görüş ve önerilerini bize bildirin'' dediği bildirildi.

Kral Abdullah'ın isteği üzerine Başbakan Erdoğan ve beraberindeki heyet geceyarısı Cidde'den Mekke'ye geçti. Erdoğan'a yaklaşık bir saat boyunca 'Yeni Mekke Projesi' tanıtıldı. Proje 3 yıl sonra Kabe'de 3 milyon kişinin aynı anda ibadet etmesine imkan sağlayacak. Bugüne kadar her yıl 1 milyon müslümanın aynı anda ibadet edebildiği Kabe'de 3 yıl sonra bu sayı 3 katına çıkacak. Proje, Mekke'nin etrafından 5 tane çevre yolu oluşturulmasını ve bu yolların birbirine büyük kanallar aracılığıyla bağlanmasını öngörüyor. î Başa Kabe'nin çevresindeki tüm oteller yıkılarak, şehir dışına çıkarılacak. Yıkılan otellerin yeri ibadet alanı olarak dizayn edilecek. Şehir dışına kurulacak oteller Kabe'yi görecek şekilde inşa edilecek. Mekke'nin yüksek yerlerine inşa edilecek otellerin terasları da böylece ibadet yeri olarak kullanılabilecek. Proje ile Medine istikametinde 4 kilometre uzunluğunda bir bulvar açılacak. Bu bulvarda ayrıca Kabe'yi görecek şekilde 4 minareli bir cami de inşa edilecek.

Normal zamanda trafiğe açık olacak olan ve alış veriş merkezlerinin bulunduğu bu bulvar, hac zamanı ibadete açılacak. Söz konusu projenin hayata geçmesiyle birlikte Türkiye'nin hac kontenjanının da 3 katına çıkarak yaklaşık 200 bini bulması bekleniyor.

 
 
10 kopek'lik patatesten 28 bin pound'luk 'trüf'e


î Başa
Bir Rus masal kahramanı - Sabah - 21 Eylül 2005
 

î Başa İngiliz Chelsea futbol kulübünün Rus patronu Roman Abramoviç, henüz 40'ında bile değil ama serveti 13.3 milyar doları aştı.


10 kopek'lik patatesten 28 bin pound'luk 'trüf'e

î Başa Buyrun size bir masal.... Yeltsin adlı 'peri'nin değneği bir gün Abramoviç adlı çulsuz delikanlıya dokundu. Ve o genç 10 yılda dünyanın en zenginlerinden biri oldu.

Bu haftaki kahramanımız İngiliz 'Chelsea' futbol kulübünün Rus patronu Roman Abramoviç. Henüz 40'ında bile değil ama serveti başdöndürücü. Son tahminlere göre, 13.3 milyar doları aştı. Peki Abramoviç o genç yaşında nasıl böyle bir servetin sahibi olabildi? Bu soruyu yanıtlamak ve "Başarı öyküsü"nün ipuçlarını aramak için 1990'ların başına dönmemiz gerekiyor. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in "Geçen yüzyılın en büyük jeopolitik felaketi" dediği Sovyetler Birliği'nin bir günde çökmesiyle uçsuz bucaksız coğrafyada 150 milyonu aşkın kişi kasırgada sığınacak yer arayan koyun sürülerine döndü. İşte o kaos günlerinde bir avuç insan işçilikten veya memurluktan milyar dolarlık patronluğa terfi ediverdi. Sınıfsız olduğu varsayılan toplumda akla ziyan sınıf atlama ya da atlatma (toplumbilimcilere göre ise "sınıf yaratma") öyküsü! Aslında her şey 10 Mart 1985'te Sovyetler Birliği Komünist Partisi Genel Sekreteri Konstantin Çernenko'nun -uzun bir hastalığın ardındanölümüyle başladı. Ertesi gün Mikhail Gorbaçov bu göreve getirildi. O, dönemin ABD Başkanı Ronald Reagan'ın "Yıldız Savaşları" projesiyle başlattığı yeni silahlanma yarışıyla aslında Sovyetler Birliği'ni ekonomik olarak çökertmeyi amaçladığını anlayan Kremlin'deki yeni kuşağın bir temsilcisiydi. O perspektife uygun olarak bir yandan Kızıl Ordu'yu Afganistan'dan çekerek, Orta Avrupa'daki Sovyet askeri gücünü azaltarak ve Avrupa'daki orta menzilli füzelerin sökülmesi ve stratejik silahların azaltılması için ABD ile masaya oturarak askeri harcamaların bütçedeki yükünü hafifletmeye çalışırken bir yandan da ekonomiyi liberalleştirmek için fiyatları kısmen serbest bıraktı. Bu, o güne kadar üretimlerini gerekirse zararına satmak zorunda bırakılan devlet işletmeleri, özellikle de başlarındaki yöneticiler için tarihi bir dönemeç oldu. Ürünlerini piyasa koşullarına göre fiyatlandırarak ciddi fonlar topladılar. Tam da o sırada imparatorlukta dağılma işaretleri başladı: Kafkaslar, ardından 9 Kasım'da Berlin Duvarı'nın çökmesiyle birlikte Doğu Avrupa... Gorbaçov "Yumuşak çözülme" sürecinde anavatanı, Rusya'yı kurtarmak için çırpınıyordu: Peş peşe gelen reformlarla demokratik bir sistemin koşulları yavaş yavaş oluşuyordu. Ama üretim sistemi, yani ekonomi buzlarını kıramıyordu.

YELTSİN İKTİDARI
Rusya Parlamentosu (Duma) uzun ve ateşli görüşmelerden sonra 3 Aralık 1990'da özel mülkiyet hakkını tanıyan bir yasayı kabul etti. 70 yıllık komünist rejimin tabutuna son çivi çakılmıştı. 1989 Mart'ında Duma'ya giren Boris Yeltsin 1990 Mayıs'ında da Rusya Sovyeti'nin başına getirildi. Ertesi ay Rusya'nın Sovyetler Birliği'nden ayrıldığını açıkladı ve bir yıl sonra 12 Haziran 1991'de yapılan seçimlerde oyların yüzde 57'siyle Rusya Cumhuriyeti Devlet Başkanlığı'na seçildi. İki ay sonra 18 Ağustos'ta "Muhafazakarlar" denilen bir grup "Eski Tüfek" darbe yapmaya kalktı. Tam da Gorbaçov'un Kırım'da bulunduğu sırada. Yeltsin'in tank üstüne çıkıp meydan okuyan görüntüleri hala hepimizin belleğinde duruyor. 3 gün sonra darbeciler kaçacak delik aradılar. Artık "son" belli olmuştu: Yeltsin'in girişimiyle 8 Aralık 1991'de Minsk'te toplanan Rusya, Ukrayna ve Belarus liderleri "Bağımsız Devletler Topluluğu" nu kurdular. Ve 25 Aralık gecesi Gorbaçov televizyonlardan canlı yayınlanan konuşmasında Sovyetler Birliği'nin tarihe karıştığını duyurdu. Kimilerinin "Dünya kızıl totaliter rejimden kurtuldu" diye sevindikleri, kimilerinin "Meydan ABD'ye kaldı" diye üzüldükleri, kimilerinin de "Dünya dengesini de yitirdi" diye hayıflandıkları Sovyetler Birliği'nin son yıllarını uzun uzadıya anlatmamızın bir nedeni var: Bu haftaki portremiz Roman Abramoviç'in bugünlere gelişinin miladı çöken imparatorluğun miras kavgasıyla başladı. Daha doğrusu yağmasıyla. Ve o genç adam, hiç de umulmadık bir atakla yağmadan epeyce iri bir dilim kapmayı başardı. Rusya'nın tek hakimi ya da patronu haline gelen Yeltsin, önce 74 yıldır devlet denetiminde olan fiyatların artık tümüyle serbest oluşacağını ilan etti, ardından da hem devleti küçültmek hem de tamtakır kasaya para koymak için iddialı ve iki aşamalı özelleştirme programı hazırladı. Önce küçük işletmeler satıldı. Kuaförden petrol istasyonuna, bakkaldan kasaba kadar yüzbinlerce ekmek teknesi. Sonra sıra bankalardan başlayarak dev sanayi tesislerine geldi. Bunun için halka özelleştirme kuponları dağıtıldı. Sözde herkes bu satıştan pay alacaktı. O kuponları bir avuç kişi bir somun ekmek ya da bir kilo patates karşılığı topladı. Kimler mi o bir avuç kişi? Gorbaçov'dan bu yana sözde işletmeleri adına fon oluşturmaya başlayan devlet kurumları ve kooperatiflerinin yöneticileri. Aslında kimseden hesap sorulamadığı o kaos ortamından yararlanıp fonların çok büyük bölümünü iç etmişlerdi. 1995'te ekonominin yüzde 80'inin özel sektöre geçtiği ilan edildi. î Başa Ama sonra bir de bakıldı ki, o yüzde 80'in bankalardan petrol tesislerine kadar tüm önemli kuruluşlar (ülkenin en büyük 64 tesisinin yüzde 85'i!) 7'si Yahudi 8 kişinin elinde toplanmıştı.
Bir de özelleştirme operasyonlarının yönetimi ya da sorumluluğunu üstlenen Yeltsin'in kızı Tatyana ile damadını da yani "aile"yi de eklememiz gerekiyor. Tek marifetleri doğru zamanda, doğru yerde, doğru kişilerle ilişkiler kurmak olan o 8 kişi bir süre sonra 'Oligark'lar (yani oligarşi mensupları) siyasal sıfatıyla tarihe geçti. En büyükleri ''Kremlin'in yeni Rasputin'i'' diye nitelenen Boris Berezovski'ydi. O kadar güçlüydü ki, Rusya Güvenlik Konseyi'ne girmişti. Başbakanlar atıyor, hükümetler kurup düşürüyordu. Berezovski birgün Kremlin'e bir genç getirdi. Yeltsin, kızı ve damadına "Sağ kolum" diye tanıttı, "Kendisine çok güvenirim. Eminim sizin de güveninizi kazanacak..." Berezovski bir süre önce, ülkenin kuzeyindeki Tümen bölgesinde bulunan Noyabrskneftgaz petrol yatakları ile Omsk rafinerisi ve pazarlama şirketinden oluşan 'Sibneft'i satın almayı başarmıştı. Vadeli olarak 100 milyon dolara. O dönemde yüksek enflasyon ve başdöndürücü develüasyon sayesinde de -petrolü dolarla ihraç edip devlete borçlarını rubleyle ödediği için- koca grubu neredeyse bedavaya getirdi. 'Sibneft'in bugün yıllık cirosu 10 milyar doları geçiyor! 'Ser verip sır vermemek' gibi o dönem çok önemli sayılan bir özelliğe sahip olması sayesinde Yeltsin ile kızı ve damadının da kısa sürede kanlarının ısındığı o genç Roman Abramoviç'ti. 24 Ekim 1966'da Saratov'da dünyaya geldi Abramoviç. 18 aylıkken annesini kaybetti, 4 yaşında ise bir inşaatta iskeleden düşerek hayatını yitiren babasını. Bakımını önce Moskova'da yaşayan amcası üstlendi, daha sonra ise Sovyetler Birliği'nin Kuzey Kutbu'na yakın Komi'de yaşayan anneannesi ile dedesi. Çoğu zaman yarım kilo patates almak için 10 kopek (bir rublenin onda biri) bile bulamadıkları günlerdi. Büyüyünce Komi'deki sanayi enstitüsünde çalışmaya başladı, ardından Kızıl Ordu'da askerliğini yaptı. Ticarete çok genç yaşta ilgi duymaya başladı. İşe oyuncak üretimi ve satışıyla girdi. Özellikle ucuz plastik ördekleri çocuklarını sevindirmek isteyen yoksulluğun pençesindeki Rus ailelerin büyük ilgisini çekti. Ama onun aklı fikri petrol ürünleri ticaretindeydi. Bir süre sonra onu Batı Sibirya'daki Omsk rafinerisinin ürünlerini pazarlarken görüyoruz. Nasıl başardı? Özel sektör ile mafyanın sınırlarının çizilemediği, hatta iç içe geçtiği dönemin büyük sırlarından biri. 1992'de Berezovski ile tanıştı. Berezovski onu önce 'Sibneft'in Moskova temsilciliğine getirdi, ardından yönetim kuruluna soktu. Bir süre sonra da ortak yaptı! Ve nihayet elinden tutup Kremlin'e götürünce, 'peri'nin sihirli değneği Abramoviç'e de dokunmuş oldu. Yeltsin ailesi ona 'kasasını' teslim edecek kadar güvenecekti. Alkolik, yoz, çürümüş, çevresi rüşvet ve yolsuzluk ağıyla örülmüş Yeltsin'in yerini Vladimir Putin'e bırakacağı 1999 sonuna kadar geçen sürede Berezovski- Abramoviç ortaklığı "Sibneft"i Rusya'nın ikinci büyük petrol grubu haline getirdiler. Ayrıca Rusya'nın en büyük alüminyum grubu 'Rusal'ın yarıdan fazla hissesini, Rus havayolları 'Aeroflot'un yüzde 26'sını ele geçirdiler. Rusya'nın en büyük sosis fabrikası gibi ufak-tefek işlerini saymıyoruz.

TELEVİZYONA YATIRIM
Medya o sıralar iktidarı etkilemenin, hatta iktidara ortak olmanın, dahası bir süre sonra iktidarı ele geçirmenin en güçlü silahı görüldüğü için, o sektöre de büyük yatırım yaptılar; tam da Putin'in Kremlin'de dizginleri ele aldığı günlerde ülkenin en önemli ulusal TV kanallarından ORT'yi satın aldılar. Putin tehdidin büyüklüğünü ve yakınlığını fark etmekte gecikmedi; Berezovski hakkında sahtekarlıktan, vergi kaçakçılığına, kamu malını yağmalamaktan, dolandırıcılığa kadar bir dizi iddiayla soruşturma açtırdı. Başına gelecekleri anlayan Berezovski soluğu Londra'da aldı. Hala orada yaşıyor. Siyasal mülteci olarak. Ama ülkeyi terk etmeden önce Sibneft ve ORT'deki hisselerini güvenilir dostu ve ortağı Abramoviç'e devretti. Onun da ilk icraatı "Sibneft bana yeter" diyerek ORT'yi devlete satmak oldu. Rusya'nın en zengin adamı Mikhail Kodorovski'nin petrol şirketi Yukos'la ortaklık girişimini hiç anlatmayalım. Uzun hikaye. Ancak bugün Londra'daki Abramoviç, demir parmaklıklar ardındaki dostu Kodorovski'yi düşündükçe, herhalde "Ucuz kurtuldum" diye oh çekiyor olmalı. KGB kökenli Putin'in Kodorovski'nin defterini dürdüğü günlerde "Haydi aslanım, tepemin tasını attırmadan kaybol, git çelikçomak oyna" yolundaki tehdit yüklü tavsiyesinin etkisiyle mi, yoksa Rusya'da iş hayatının sırat köprüsü ü s t ü n d e yürümek k a d a r güçleştiğini görmesi nedeniyle mi bilinmez; Abramoviç'in ilgi alanı birdenbire petrolden futbola kayıverdi! Tabii "Sibneft" ve "Rusal"ı elinde tutarak. Siyasetten uzak durmanın sihirli formülünü bulmuştu. İngiliz halkı iki yıl önce bir yaz sabahı tüm basının manşete çıkardığı bir haberle onu tanıdı: "Chelsea'yi bir Rus zengini satın aldı. Tarihinde bir kez (1955) İngiltere şampiyonu olmuş, o sıralar borcu boyunu aşmış, kapıya kilit vurmaya hazırlanan Chelsea'ye 300 milyon dolar ödemişti! O kadarla kalmadı; takımı tepeden tırnağa yeniledi. Teknik direktörden yedek kulübesindeki adamlara kadar. Drogba, Mutu, MakeleleKimine 50 milyon euro, kimine 80, kimine 100 milyon... Sonra Chelsea'yi eleyen Avrupa şampiyonu Porto'nun kadrosunun neredeyse yarısını transfer etti. Takımın başına teknik direktör olarak yine Porto kökenli Josi Mourinho'yu getirdi. O kadar hesapsız para saçıyordu ki, İngiliz basını Abramoviç'in Chelsea için günde 1 milyon pound harcadığını yazdı. Bugün de bu "performansı" nı koruyor! Şevşenko ve Ronaldinho'ya 150 milyon euro'luk teklifini bu iki futbolcunun kulüplerine kabul ettirebilseydi, herhalde günlük harcama tutarı 2 milyon pound'un da hayli üstüne çıkmış olacaktı. Üstelik Chelsea onun tek sportif yatırımı değil. Rusya'da bir buz hokeyi takımı var. Daha önemlisi CSKA Moskova kulübü de onun. Dahası, Corinthians (Brezilya), River Plata (Arjantin), Boca (Brezilya), Benfica (Portekiz) takımlarına çengel attığı, hatta birikisini merkezi Bahama adalarında bulunan paravan şirketleri aracılığıyla ele geçirdiği bile söyleniyor. Allah'ı var; yaşamasını, yani servetinin hakkını vermesini de biliyor Abramoviç. Ya da yeni vatanı İngiltere sayesinde öğrendi. Dolar milyarderlerinin servetlerini ve yaşamlarını yakından izleyen "Forbes" dergisi onu dünyanın en çok para harcayan zengini ilan etti: Yılda 700 milyon dolar! Örneğin lüks yatlara merak sardı. Şu anda 4 yata sahip. Bakımları için yılda 23 milyon euro harcıyor. Beşincisini de sipariş etti: 160 metre boyunda olacak. Dünyanın en büyüğü! Bir de Boeing-767 jeti var ki, 30 kişilik yemek salonu, lavaboları altın kaplamalı mutfağıyla dillere destan. 100 milyon doları aşan bu değişikliklerle birlikte uçağın kendisine 300 milyon dolara malolduğu söyleniyor. Ayrıca bir Boeing 737'si, iki helikopteri olduğunu ekleyelim. Başta "Maybach" limuzin olmak üzere -hepsi de zırhlı- otomobil filosunu ise hiç anlatmayalım. Malikanelerine ve çiftliklerine gelince.... Londra'da, Eaton Meydanı'nda 6 katlı bir eve 28 milyon pound saydı. Peşin. Ülkenin batısındaki Sussex'te 450 dekarlık arazinin tapusu da ona geçti. Moskova'da, Cote d'Azur'de, İspanya'da ve İsrail'deki mülklerinin tapuları yığıldıkça yığılıyor. Geçen yıl sonunda, İtalya'nın Toskana bölgesindeki San Miniato kasabası yakınlarında bulunan 850 gramlık trüf (siyah mantar), Londra'da açık artırmayla 28 bin pound'a satıldı. Kim aldı dersiniz? Çocukluğunda yarım kilo patates için 10 kopek bulam a y a n adam!


FIFA ve UEFA yöneticilerinin kaygıları her geçen gün artıyor. Çünkü Abramoviç'in futbolu, her kıtada satın aldığı kulüpler aracılığıyla küresel bir kara para aklama çarkına çevirme planları yapmasından kuşkulanılıyor

Abramoviç aynı zamanda Sibirya'nın ücra bir bölgesindeki Çukotka'nın valiliğini yürütüyor. Türkiye büyüklüğünde, sadece 71 bin nüfuslu bu diyara ilgisi sadece yoksul halka yardım mı; yoksa petrol, nikel, kalay, alüminyum, demir, hatta elmas yatakları mı, henüz çözen yok

'Soğukkanlılığı sanata dönüştüren adam' denilen Abramoviç, hayatında hemen hiç medya önüne çıkmadı. 'Ser verip sır vermeyen' milyarder Rus'la mülakat yapmayı başaracak bir meslektaşımız, kesin 'Yılın gazetecisi' olur
 
Süleyman Arif Emre


î Başa
Karşı Deklarasyon apaçık bir Haçlı ittifakıdır - Milli Gazete  
Süleyman Arif Emre
21.09.2005
Batı cephesinde değişen bir şey yok...
25 AB ülkesi Kuzey Kıbrıs’ın elimizden alınması için kesin karar almış bulunuyor. Londra Zürih anlaşmalarının, Türkiye’ye tanıdığı, müktesap hakları çiğniyorlar, çiğnemekte ısrar ediyorlar.
Bu kararlılık içinde olmasalardı, Güney Kıbrısı, kuzeyi de temsil edecek kapsamlı bir şekilde AB’ye üye olarak almazlardı.
Bu alış peşin bir dayatma idi. Türkiye’nin bir deklarasyon yayınlayarak, GüneyKıbrıs’ı tanıma işlemini şarta bağlamış olmasını böylece geçersiz sayıyorlar ve dayatmada ısrar ediyorlar.
Türkiye’nin ve Kuzey Kıbrıs’ın, bu duruma düşürülmesinden 25 AB ülkesi ne derece sorumlu ise, tarihimizin değişmez gerçeklerini hesâba katmadan ülkemizi, 45 senedir batının eşiğinde bekletmek gibi, akılalmaz bir hacalete sürükleyenler de aynı derecede ve hatta onlardan daha fazla sorumludurlar.
Böyle bir aldatmaca ve oyalamaca hareketine cihan tarihinde asla raslanamaz. 45 sene dile kolay. Yâni yarım asırdır bu ülke fanatik batı hayranları tarafından oyalanıyor. Dış politikamız âdeta 45 seneder bu işe kilitlendi. Bu sebepten dünya genelinde gelişmemiz için elverişli olan çok büyük fırsatlar kaçırıldı. Diğer imkânlar âdeta buzdolabına konuldu. Üstelik zavallı halkımıza AB’ye girmek, bütün maddi ve mânevi problemlerimizi, çözecek milletimizi rahata kavuşturacak bir dünya cenneti gibi gösterildi.
Sonuç ne oldu? Kocaman bir hiiiç. Acaba milletimize bu çok değerli, Türk tarihinin harpsiz, darbsiz geçen, kendi kendine kalkınması için, altın değerindeki fırsatlar bahşeden güzelim yılların hesabını buna sebep olanlar nasıl ödeyecekler?
Hele şu AKP yöneticileri, bizim anayasamızı bile unutarak, hiçe sayarak, Papa’nın heykeli altında, AB Anayasası’na peşinen imzâ atanlar, bakalım yaptıkları büyük tarihi hata karşısında milletimize kendilerini nasıl affettirecekler?..
Neymiş efendim? AB bir medeniyet projesi imiş. Bizler de kendi medeniyetimizin ve medeniyetimizin gereği olan millî ve mânevi değerlerimizi ve âhlâki sistemimizi bırakıp onların yolundan gitmeli imişiz.
Daha önce de yazdım kimse kâle almadı: “Şu Avrupa Mahkemesi bile bir insan hakları mahkemesi değildir, âdeta bir Hıristiyan hakları mahkemesidir” dedim. Bırakın AB’lilerin politikacılarını, onların insan hakları mahkemesi bile her dâvada sürekli olarak bizim devletimizi mahkûm ediyor.
Bütün bunlar niçin acaba bu bizim AB sevdalılarını düştükleri derin uykudan uyarmıyor?
Gözüken odur ki, Yunanistan ve ondan daha önemlisi Güney KıbrısRum Kesimi, bütün Avrupa ülkeleri için bir nevi kavmi neciptir. Bu ikisinin sözümona bir çeşit kutsallığı vardır. Onun için Kuzey Kıbrıs’ın ve Türkiye’nin hakları elinden alınıp, Yunanistan’a ve GüneyKıbrıs’a verilmeliymiş. Karşı Deklarasyonun anlamı ve hedefi işte bu.
Başka türlü yorumlamaya ne kadar çalışırsanız çalışın, hem AB ve hem de ABD, Ortaçağ’dan kalan hurâfelere dayalı haçlı zihniyetini maalesef yeniden 21. asrın, en geçerli ideali ve politikası sayıyorlar. ABD’nin kavmi Necibi ise İsrail’dir. Evangelistlerle siyonistlerin 21. asrın gerçeklerine ters düşen onu red ve inkar eden Büyük Ortadoğu Projesi ise, haçlı seferlerinin diğer kanadı.
Diğer kanadı diyorum çünkü böyle olmasa, AB ülkeleri son ilerleme raporunda, Güney Doğu Anadolu’muzdaki Dicle ve Fırat vadilerinde mevcud barajların ve su havzalarının, Türkiye’den koparılarak, İsrail’in de su ihtiyacını karşılamak üzere uluslararası bir yönetime devredilmesini isterler miydi?
Bütün olaylar, Türkiye’ye dış politika olarak, Sadabat Paktı ile başlatılan Bağdat Paktı ile devam ettirilen ve Muhterem Erbakan’ın D-8’ler girişimi ile kemale erdirilen büyük stratejinin ne kadar haklı ve isabetli olduğunu gösteriyor.
Bütün bu gerçeklerin üzerinde ise yüce kitabımızın bizlere hitap eden uyarıları var. Kitabımız, Hıristiyanları ve Yahudileri kastederek, “Siz onların dinine girmedikçe kesinlikle onlar sizle dost olmazlar” buyuruyor. Bu ne demektir? Bu insan haklarına uymayanların ve Ortaçağ taassubu ile hareket edenlerin Müslümanlar değil, Hıristiyanlar ve Yahudiler olduğunu ve olacağını hem ilahi ve hem de tarihi gerçeklerle Allah’ın ayetleriyle tastik ve teyid edilmesi demektir.
 
 




î Başa
ERDOĞAN'DAN OFER SORGUSU... - 21 Eylül 2005 - Haber Vitrini 


TÜPRAŞ'ın yüzde 14.76'lık hissesinin satışıyla başlayan Galataport ihalesi ile zirveye tırmanan özelleştirme tartışmaları, hükümet ve AKP'ye de yansıdı.
21 Eylül 2005 Çarşamba 10:40

 

Başbakan Tayyip Erdoğan, söz konusu ihaleleri bazı bakanların da eleştirmesi üzerine, ilgili tarafları dinleme kararı aldı. Başbakan Erdoğan'ın bu çerçevede, Sami Ofer'in satın aldığı ihalelerle ilgili, Maliye Bakanı Kemal Unakıtan'ın yanı sıra, ekonomiden sorumlu diğer bakanlardan da bilgi alacak.

TÜPRAŞ'ın yüzde 51'lik hissesinin Koç-Shell Grubu'na 4.1 milyar dolar bedelle satılmasıyla birlikte başlayan özelleştirme tartışmalarına Başbakan Erdoğan el koydu. Blok satış yöntemiyle gerçekleştirilen özelleştirmenin ardından Sami Ofer'in kârı yaklaşık 800 milyon dolar olmuştu. Bu durum kamuoyunda tepki yaratırken, bazı bakanlar da konuya ilişkin farklı yaklaşımlarda bulunmuştu. î Başa Şener, ''Ben, Özelleştirme İdaresi Başkanı'nın yerinde olsam böyle yapmazdım. Mutlaka Özelleştirme Yüksek Kurulu kararı ihdas edilmesini sağlar, gelecekte ortaya çıkabilecek tereddütleri ortadan kaldırırdım'' demişti. Maliye Bakanı Unakıtan ise konuya ilişkin, ''Kim ne derse desin, yaptığımız işin en iyisini yaptık. Bugün de aynı şeyi yaparız'' açıklamasını yapmıştı.

Rahatsızlık bildirildi

AK Parti ekonomi kurmaylarının da, TÜPRAŞ ihalesi ve Sami Ofer tartışmalarından rahatsız oldukları, konuyla ilgili rahatsızlıklarını Başbakan'a ilettikleri bildirildi. Başbakan Erdoğan'ın da, TÜPRAŞ ihalesi ve Galataport ihalesiyle ilgili gündeme gelen iddialar konusunda, Maliye Bakanı Unakıtan'ın yanı sıra, Devlet Bakanı Şener ile Devlet Bakanı Babacan'dan da bilgi almaya karar verdiği belirtildi.

Teftiş kurulu beklemede

Erdoğan, taraflardan bilgi aldıktan sonra, TÜPRAŞ ihalesiyle ilgili Başbakanlık Teftiş Kurulu'nun harekete geçirilip geçirilmeyeceğine karar verecek. Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanlığı'nın TÜPRAŞ'la ilgili bir incelemesi bulunmuyor. TÜPRAŞ'ın yüzde 14.76'lık hissesinin satışı konusunda sadece SPK'nın, önceden başlatmış olduğu ve halen devam eden incelemesi bulunuyor.

(AKŞAM)

 


î Başa
"İslam-Hristiyan Medeniyeti" - 21 Eylül 2005 - İbrahim Karagül - Milli Gazete 

Samuel Huntington'a sipariş ettirilen "Medeniyetler Çatışması" tezinden sonra yeni bir kavramımız oldu: "İslam-Hristiyan Medeniyeti". "Yahudi-Hristiyan Medeniyeti" kavramına alışkın zihinlerimiz bu kavramı benimsemekte epey zorlanacak doğrusu.

Kolombiya Üniversitesi tarih profesörlerinden Richard W. Bulliet tarafından kaleme alınan 170 sayfalık The Case for "Islamo-Christian Civilization" adlı kitap aslında geçen yılın sonlarında yayınlandı. Ortadoğu Enstitüsü ve Ortadoğu Araştırmaları Mrekezi'nin yöneticiliğini de yapan yazar, Batı-İslam ilişkilerine ilişkin bugünkü çatışmacı tezleri sorgulayarak, işbirliği alanlarını öne çıkarmaya çalışıyor.

Huntington'ın "Medeniyetler çatışması" tezini, 11 Eylül saldırılarından sonra sıkça tekrarlanan "Medeniyet içi çatışma-İslam kendi içinde çatışacak" söylemini reddeden, ABD'nin ve Batı'nın Müslüman dünyaya yönelik dönüştürme projelerini eleştiren yazar, çatışmacı tezlere karşı işbirliğinin mümkün olduğunu iddia ediyor.

Tezlerini teolojik farklılıklara dayandırmayan, İslam ile Batı arasındaki sorunların teolojik farklılıklara dayanmadığını iddia eden yazar, "İslam-Hristiyan medeniyeti"nin Yahudi-Hristiyan medeniyeti kadar gerçekçi olduğunu söylüyor. Yazar, bir kuşak öncesine kadar Yahudilerle Hristiyanlar arasında böyle bir yakınlaşmanın söz konusu olmadığını, ancak iki tarafın iyi niyetli yaklaşımlarından sonra İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra böyle bir kavramın hayat bulduğunu hatırlatıyor.

İslam-Hristiyan medeniyeti kavramının Yahudileri, Hinduları ve Çinlileri dışlar gibi göründüğünü ancak bunun gerçek olmayacağını belirten Bulliet, Batı'nın dünya görüşünü Hristiyanlık tarihinin, Müslümanların dünya görüşünü de İslam tarihinin belirlediğini, ancak bugünün jeo-politiğinin itici gücünün iki medeniyetin yakınlaşması olduğunu öne sürüyor.

Yazar, "İslam-Hristiyan medeniyeti" teziyle öncelikle medeniyetler çatışmasını hedef alıyor ve bu tezi etkisizleştirmeye çalışıyor. İki medeniyetin yakınlaşmasının barış içinde bir dünya kurulmasının tek yolu olduğunu söylüyor. Yakınlaşmayı zorlaştıran en büyük engelin karşılıklı korku, güvensizlik ve polemikler olduğunu, iki tarafta da bunu besleyen fikirler, hareketler, güçler bulunduğunu vurguluyor. Batılı liderlerin İslam'ın adalet üzerindeki etkisini küçümsediğini belirten yazar, Batı bunun için "neden bizi sevmiyorlar", "neden bizim değerlerimizi kabul etmiyorlar" sorusunun cevabını bulamadı diyor. Aynı Batı'nın Müslümanları kendi değerleriyle sevmeyi ise reddettiğini ifade ede yazar, Müslümanlar ile Hristiyanlar arasındaki ilişkilerin bugünkü haliyle seyretmesi durumunda, Batı-İslam çatışmasının iki yüz yıl daha sürebileceği uyarısı yapıyor.

Bulliet, kitabının bir bölümünü Huntington'ın Medeniyetler Çatışması tezine reddiyeye ayırmış. Bir başka bölümde de, Bernard Lewis'in tezlerini masaya yatırıyor. Huntington'un "Juedo-Christian Civilization" teorisini eleştiriyor ve Yahudi-Hıristiyan Medeniyeti arasındaki çatışmaların, İslam-Hıristiyan Medeniyeti arasındaki çatışmalardan daha derin olduğunu, Nazilerin Yahudileri katletmesinin bu çatışmanın en zirve noktasını oluşturduğunu vurguluyor.

Kitabın büyük bölümünü Orta Çağ'daki İslam tarihine ayırıyor. Bugün düşmanlık ya da çatışma ön planda olsa bile İslam ile Batı arasında birlikteliği sağlayacak müşterek konuların daha fazla olduğunu ifade eden Bulliet, aslında çatışmanın esasta değil siyasi konularda olduğunu belirtiyor ve bu çatışmanın sömürgecilikle ortaya çıktığını söylüyor. Kitabında bu konuyu detaylı bir şekilde işleyen Bulliet, çalışmasını üç konu ekseninde işliyor: Çatışma yerine ortak müştereklerimiz. Niçin "İslam-Hıristiyan Medeniyeti" kavramı? Ve eski anlayıştan yeni doğru anlayışlara..

Kitabının sondan bir önceki bölümünde Amerika'nın Ortadoğu rüyasını konu edinen Bulliet, ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesi'ni eleştiriyor ve bunun oryantalist bakış açısının bir tezahürü olduğuna işaret ediyor. Bu bakışıyla Edward Said'den oldukça etkilenmiş. Bulliet, ABD'nin Ortadoğu planlarının aslında 1950'lere dayandığını, o zamandan beri bu yönde çalışmalar yürütüldüğünü, tezler hazırlandığını, Bernard Lewis ve Daniel Pipes gibi kişilerin bu projenin son dönem savunucuları olduğunu ifade ediyor. İslam dünyasındaki sorunun, birilerinin iddia ettiği gibi, radikal İslam'la Ilımlı İslam arasında olmadığını belirten yazar, bugünkü meydan okumanın, İslam'ın Batı ile nasıl anlaşacağında değil, tam tersine, Batı'nın İslam'la nasıl anlaşacağında olduğunu kaydediyor.

Kitabın amacı şu şekilde açıklanıyor: Amerikalılara ve Batılılara, İslam ve Hıristiyan Medeniyeti arasındaki ilişkileri doğru şekilde tanıtmak. Samuel P. Huntington ve Bernard Lewis'in İslam medeniyeti ile ilgili çatışmacı tezlerini eleştirmek. ABD'nin 2. Dünya Savaşı'ndan sonra Ortadoğu'da uyguladığı bütün projelerinin başarısızlıkla sonuçlandığını ortaya koymak.

"Yahudi-Hristiyan Medeniyeti" teriminden hareketle geliştirilen "İslam-Hristiyan Medeniyeti" tezinin Huntington'ın "Medeniyetler Çatışması" tezi gibi bir sipariş ürünü olup olmadığını bilmiyoruz. Batı'nın İslam ve Müslümanlarla ilgili yanlış kanaatlerini, İslam dünyasına yönelik müdahaleci tutumunu eleştiren kitap, aynı hedefi gütmese de, öyle görünüyor ki, "dinlerarası diyalog" ve "medeniyetler diyaloğu" tezlerine yatırım yapanlar için elverişli bir yol haritası işlevi görecek. Özellikle son beş yıldır İslam dünyasına yöneltilen, siyasi, sosyal ve kültürel dönüştürme projelerinin bir ileri adımı olarak kabul edilecek.

Kitap, büyük ihtimalle, eleştirdiği Büyük Ortadoğu Projesi ve Ilımlı İslam projeleri için de başucu kitabı olarak kabul edilecek. Kitap, bugüne kadar, ortaya atılan çatışmacı tezlere karşı geliştirilen kontrolsüz barışçı yaklaşımlarla, İstanbul-Cidde-New York arasındaki yeni yaklaşım/arayışlarla birebir örtüşüyor sanki.


 
 
 
 
 
 
 


î Başa
Maskeler düşüyor - 21 Eylül 2005 - Çarşamba - milli Gazete 
19.09.2005
KONU GELİŞMELERİ
Fatih Sertyüz araştırdı ve yazdı...

î Başa Cevat Rıfat, Türk siyasi hayatında halk tabakalarına inerek İslam ve Türk düşmanı olan “masonluğu”  tanıtan ilk Türk siyasilerindendir. Bu gerçek, sadece Türkiye'de değil, dünyanın birçok yerinde kitaplarının tercüme edilmesiyle kendini gösterir.

HAZIRLAYAN: FATİH SERTYÜZ

E-POSTA:  [email protected]

î Başa Cevat Rıfat, Filistin cephesinde vatani vazifesini yaparken, orduyu geriden hançerleyen vatan haini yahudilerle uğraşır. Bu hainler, Osmanlı’nın sinesini açtığı siyonistlerdir. Cevat Rıfat, 1909'dan sonra Filistin'e yerleşen yahudi köylerinin yekûn olarak ordu aleyhine casusluk yaptığını amansız takiplerle ortaya çıkarır. Elebaşlarından iki yüz yahudiyi bizzat idam ettirerek bu cephede mukadder olan mağlubiyeti önler. Komutanı olan Binbaşı Arif Bey’i sırf mason olduğu ve vatana ihanet ettiği düşüncesiyle kurşun yağmuruna tutar. Masonların ve Türkiye yahudi cemaatinin düşmanlığını bu vesileyle kazanmış olur.

Yüzbaşı Cevat Rıfat’ın idam cezası alması gerekirken, masonlara büyük nefret besleyen Mersinli Cemal Paşa onu kendine yaver yaparak taltif eder.

Birinci Dünya Savaşı’nın Osmanlı Devleti aleyhine neticelenmesi üzerine Mersinli Cemal Paşa ile Konya'ya gelen Cevat Rıfat, Milli cephenin kurulmasını sağlar ve bu arada Isparta Demiralay ile Afyon'da Çelikalayın kuruluşlarına yardımcı olur. 2 Ekim 1918 günü Mersinli Cemal Paşa'nın Ferit Paşa kabinesini devirerek Harbiye Nazırı olmasıyla Harbiye Nezaretine yaver olur. Bu göreve gelir gelmez Cemal Paşa’nın da onayını alarak uzun zamandır içinde kalan bir ukdeyi gerçekleştirir. Gelin o dönemlerde yaşananları kendi ağzından dinleyelim:

“Mason subaylar kayırılıyordu”

î Başa “Ordunun her kademesinde İttihat ve Terakki’ye üye subaylar bulunmaktaydı. Bu subaylar etkin kademelerde bulunduklarından teşkilat içindeki tüm atamalar İttihat ve Terakki Cemiyetinin talepleri doğrultusunda icra edilmekteydi. İkbal peşinde olan kimi subaylar Cemiyete üye olmak için can atarlardı. Bunların çoğu masonluk teşkilatına da intisap etmişlerdi. Cephelerde birebir tehlikede olmamak için cemiyet mensubu subaylar hep cephe gerisindeki hizmetlere atanırlardı. Biz bir avuç vatanperver ve kahraman subayla ve bir bölük askerle Edirne’yi Bulgarlara karşı savunuyorduk. Son cephe biz kalmıştık. Eğer biz de teslim olursak Edirne düşecekti. Soğuk havada, kısıtlı imkanlarla ve türlü fedakarlıklarla biz Edirne’yi savunurken, bir sabah kıyafet değiştirerek Edirne’ye indim.

î Başa Bir de ne göreyim. İttihat ve Terakki üyesi mason subaylar Edirne sokaklarında göğüslerini gere gere fiyakalı bir şekilde dolaşıyorlardı.

Benim subay olduğumu anlayınca küçümser bir şekilde beni izlediler. Kaderin cilvesine bak, biz dağda düşmanla savaşıyor, otların üzerinde uyuyorduk. Onlar ise temiz üniformalar, rahat yataklarda görev yapıyorlardı. Müteakip günlerde Edirne düştü. Ben Bulgar komutanıyla mütareke yaptım. O şekilde teslim olduk. Hepimiz esir edilerek göz altına alındık. Bize giran gelen hadise bu esaretten sonra yaşandı.

î Başa Ellerimiz kelepçeli, hapishaneye giderken şahit olduk ki, bizim İttihatçı subaylar Bulgar komutanıyla kol kola girmiş, Edirne sokaklarında yürüyorlardı. Mason kardeşliği milliyet ayırmıyormuş meğer.”

Bütün Masonlar cepheye

İşte bu hadiseden sonra İttihat ve Terakki’ye ve Masonlara düşmanlığı pekişen Atilhan, Harekat Şubesine vazifelendirilince, cephe gerisine kaçan cemiyete bağlı bütün subayları teker teker tespit ederek sıcak çatışma noktalarına tayin ettirmişti. î Başa O zamanlar yakın bir akrabası ve orduda yüksek rütbeli bir mason olan bir zatın dikkatini çeker ve Cevat Rıfat hakkında bir kenara bir not düşerler.

1919 yılında Zonguldak'a gelerek milli mücadeleye katılan Cevat Rıfat, Zonguldak Bartın Ereğli havzasında 12 bin kişilik ilk milli kuvvetleri oluşturur. Bu bölgede kömür havzalarının değerini anlayarak yerleşmeyi hedefleyen Fransızlara karşı mücadele eden Cevat Rıfat, Fransızları Sapça geçitlerinden Karadeniz'e sürer. 1920 yılında TBMM tarafından Milis Generalliğe terfi ettirilir. Milli Mücadele'nin zafer ile bitmesi üzerine ordudan istifa eden Cevat Rıfat, sivil hayata, çok sevdiği mukaddes bir davaya, basın hayatına atılır. Muhtelif gazetelerde yazdığı on binlerce makale ile İslamiyet, masonluk, yahudilik, siyonizm ve milli mücadele üzerine 74 kitabı kaleme alır.

“Farmasonluğun maskesini çatır çatır yırttım”

Cevat Rıfat, Türk siyasi hayatında halk tabakalarına inerek İslam ve Türk düşmanı olan masonluğu tanıtan ilk Türk siyasilerindendir. Bu gerçek, sadece Türkiye'de değil, dünyanın birçok yerinde kitaplarının tercüme edilmesiyle kendini gösterir. Cevat Rıfat Atilhan, son olarak 1964 yılında Mogadişu’da toplanan İslam Devletleri kongresine katılarak kongrenin İcra Komitesi başkanlığına seçilir. “Farmasonluğun maskesini çatır çatır yırttım” diyerek İslami vazifesini yaptığını gurur ile söyleyen Cevat Rıfat Atilhan, 4 Şubat 1967'de hayata veda eder.

Masonlar intikam alıyor

Atilhan; masonluk, siyonizm, yahudilik ve bunların zararları, yaptıkları ihanetler ve gizli yönlerini açığa vuran eserler yayınlamaya başlar. Türk halkı bu konularla ilgili bu tür çalışmaları ilk defa okumaktadır. Anadolu’da veya İstanbul’da birisine hakaret edileceği zaman “Seni farmason, seni” dermiş insanlar o tarihlerde. Fakat mason nedir? Amacı nedir? Teşkilat nasıl çalışır? Prensipleri nelerdir? Nasıl üye olunur? İç yüzü nedir? Gibi sorular hep cevapsız kalmaktaydı. Ordudaki ve ticari hayattaki mevkisinden dolayı bir çok gizli bilgi ve belgeye rahatlıkla ulaşan C. Rıfat birçok kitap yayınlar. Tabii ki yine masonların kara listesinde ismi başlardadır.

î Başa 1927 senesinde İstanbul’da bir kundura fabrikası açar. Eskişehir civarında bir yol yapım ihalesi alır. Bunun gibi sayısız imar faaliyetinde bulunur. Türkiye’deki bütün bankalarca çekleri ve bonoları muteber sayılmaktadır. Eskişehir valisi ve Bayındırlık Bakanlığından birçok pürüz çıkmaya başlar. Paralar ödenmez, makineler gönderilmez. Ama işler gecikince de bir sürü tutanak tutulur. Alacaklar tahsil edilemez. Gecikmeden dolayı kesilen cezalar ise şantiyedeki tüm mallara el konularak karşılanmaya çalışılır.

î Başa İstanbul’daki ana mağazası içindeki mallara el konularak mahkeme kararıyla kapatılır. Dükkan başka bir yahudiye satılır. Evinin elektrikleri kesilir. Bu konularla ilgili kendisine en kabiliyetli avukatları tutarak davalar açar. Ne hikmetse bütün avukatlar ya davayı almayı reddeder, ya da davayı geri verir. Bir gün ne yapacağını şaşırmış, üzüntülü bir şekilde bürosunda otururken telefon çalar: “Siyonizm’in ne olduğunu öğrendiniz mi beyefendi? Yahudilerin intikamı böyle olur işte!”

Hakkında “Nazi Partisi’nin Türkiye temsilcisi” diye iftiralar atılır. Yakasını zor sıyırır. Artık kara listededir. Elini nereye atsa kurumakta, her işi, görülmeyen bir el tarafından akim bırakılmaktadır.

C. Rıfat Atilhan, Malatya’da A. Emin Yalman’ın vurulması hadisesinden sonra –ne hikmetse- tutuklananlar arasındadır. Artık Türkiye’de Müslümanları ilgilendiren hangi olay olsa, bir şekilde onunla irtibatlandırıp, her fırsatta huzurunu bozarlar. Masonluk ve siyonizm konusunu geniş mikyasta, korkmadan çekinmeden ilk defa Türk insanının gündemine getiren Atilhan’ı rahmetle analım dedik. İnsanların “Elhamdülillah, Müslümanım” demeye korktuğu bir zamanda, kahramanca çıkıp gerçekleri kalabalıklara haykıran bu vatan evladının önünde saygıyla eğiliyoruz.

İsmet İnönü’nün ümitsizlik çığlıkları...

Cevat Rıfat, Bütün Açıklığı île İnönü Savaşları adlı kitabında İnönü’den şöyle bahseder: “Bu hengâmede İsmet Bey'in ismi dahi yoktu. O böyle bir zaferden asla ümitvar olmadığı gibi, Milli Mücadele diye bir teşebbüse girişmenin dahi tamamıyla aleyhinde idi. Fiili hareketlerin henüz başlamamış olduğu bir dönemde, mütareke senelerinde ben harbiye nezareti yaveri, kendisi de aynı nezaretin müsteşar muavini idi.

Bir gün, eski Sekizinci Kolordu Kumandanı ve eski arkadaşı Alî Fuat Bey ile birlikte İsmet Bey'in Süleymaniye'deki evine gittik. Bizi kapıda karşıladı ve ilk söz olarak mukaddimesiz ve girişgâhsız, “Artık hiçbir hareket muvaffak olamaz ve netice veremez.

Paşaya teklif ediniz. Bir sulh heyeti kurulsun, Avrupa'ya gidelim, bu işi ne pahasına olursa olsun bîr neticeye bağlayalım. Ben müşavir, siz de muavin olarak gideriz.”

Kitapları subaylara dağıtıldı

Atilhan’ın Suzi Liberman romanının kapak alt yazısında “cephe gerisinde cereyan etmiş tamamen hakikat, şayanı dikkat bir casusluk vaka’sı” notu düşülen, ilk baskısını da yazarın şahsi gayretlerine borçlu olan kitap, 1935 yılının siyasi konjonktürü gereği devletin büyük ilgisini çekmiş, “Erkan-ı Harbiye-i Umumiye riyasetince tetkik edilmiş ve yararlı görülerek 26 Mayıs 1935 tarih ve 43782 sayılı remizle subaylara tavsiye edilmiş ve bütün birliklere tevzi edilmiştir.” Kaç tane mi? Sıkı durun; tam kırk bin, yanlış okumadınız, tam kırk bin nüshası alınarak orduya dağıtılmış.

Zaferden sonra askerlikten ayrılınca İstanbul’a yerleşir. Subaylık hayatı boyunca gittiği her memlekette ahalinin güvenini kazanan ve eline geçen her türlü maddi imkanı geri çevirerek herkesin güvenini kazanır.

Lübnan ve Suriye’deki Ermeni vatandaşların da büyük takdirini kazanan Atilhan’ı, Agop İğneciyan adlı, İstanbul’un büyük zenginlerinden bir Ermeni işadamı yakın bir dostunun tavsiyesiyle bulur ve onu işletmesine ortak eder. İşleri her geçen gün genişler. Artık İstanbul’un ticaret hayatı nezdinde sevilen ve saygı duyulan bir kişiliktir. î Başa Bir süre sonra bu Ermeni işadamı tüm ailesi ve akrabalarıyla birlikte İtalya’ya göç eder. Tüm işletmeyi, içi para dolu kasayı, yüklü banka hesaplarını C. Rıfat’a devreder. Artık İstanbul’un en zenginlerinden birisi olmuştur. Kendi ifadesiyle, herkesin üç kuruşa tamah ettiği zor zamanlarda milletin parasına el uzatmayan bir kişi olarak Allah kendisine bu mükafatı bahşetmiştir.

Cevat Rıfat Atilhan’ı anarken...

Cevat Rıfat Atilhan, İstanbul'un tarihi Vefa semtinde dünyaya gelir. Şam Mutasarrıfı Hasan Rıza Paşa’nın oğlu olan Cevat Rıfat, dedesi Bosna-Hersek Beyi Hurşit Paşa'nın arzusuyla Kuleli Askeri Lisesi'nde okur. 1912 yılında yirmi yaşındayken Harbiye'den mezun olan Cevat Rıfat, kendisini bir anda Balkan Harbi içinde bulur. Edirne muhasarası sırasında esir düşer. Sofya'da bir süre tutulan Cevat Rıfat daha sonra İstanbul’a dönse de, savaşlardan yakasını kurtaramayarak Osmanlı’nın kaderine ortak olur. Arnavutluk harekatı, Suriye, Filistin, Sina cephelerine, Birinci ve İkinci Gazze meydan muharebelerine katılan Cevat Rıfat, özellikle Filistin'de yahudileri tanıma fırsatı bulur. Daha sonra yazacağı kitaplarda bu dönemin etkileri büyük olur.

 
Hosted by www.Geocities.ws

1