î Başa TÜPRAŞ’taki İsrail operasyonu sorgulanıyor - Milli Gazete - 16 Mayıs 2005 Ofer ailesinin TÜPRAŞ’taki operasyonu gündemdeki yerini koruyor. Mehmet Kutman’ın sahibi olduğu Global Menkul Değerler’in aracılığıyla TÜPRAŞ’ın 14.76’lık hissesini Mart ayında alarak büyük kâr eden İsrail asıllı Sami Ofer’e bu satışın neden yapıldığı sorgulanıyor. TÜPRAŞ operasyonunun arkasında dünyaca ünlü para sihirbazı Warren Buffet’ın da olduğu iddia edildi. Buffet, TÜPRAŞ hisselerinden yüzde 5 pay almış. Eğer bu iddia doğru ise, bu satıştaki karanlık noktalar daha da artıyor. Çünkü TÜPRAŞ’ın o gün ödenen rakamın çok üzerinde bir değeri olduğu, bu insanlar tarafından biliniyordu. MUSTAFA CANBEY / İSTANBUL Ofer ailesinin TÜPRAŞ’ta yaptığı operasyon Türkiye gündemindeki yerini koruyor. Mehmet Kutman’ın sahibi olduğu Global Menkul Değerler’in aracılığıyla TÜPRAŞ’ın 14.76’lık hissesini Mart ayında alarak büyük kar eden İsrail asıllı Sami Ofer’e bu satışın neden yapıldığı sorgulanıyor. Türkiye’nin 500 kuruluşu arasında birinci sırada yer alan, doğu Akdeniz havzasındaki en büyük petrol kuruluşu TÜPRAŞ’ın yüzde 15’lik bölümünün 446 milyon gibi bugünkü rakamla kıyaslandığında komik bulunan bir rakama satılması kafalardaki soru işaretlerini de artırdı. Global’in sahibi Mehmet Kutman ile ortak iş yapan “Ofer ailesi”nin 5 ay gibi kısa sürede bu kadar karlı bir işe imza atmasının perde arkasındaki ilişkiler, kamuoyu tarafından merak ediliyor. Büyük öngörüsüzlük TÜPRAŞ gibi değerli bir şirketin yaklaşık yüzde 15’nin büyük bir öngörüsüzlük ve sorumsuzlukla satılarak devletin zarara uğratılması AKP’li bakanlarda da büyük rahatsızlık yarattı. 6 ay önce yapılan satıştan AKP’li bakanların bilgisinin olmadığı ve ihale sonucunda ortaya çıkan rakamların bakanlara da büyük sorumluluk yüklediği belirtiliyor. İhaleyi 4.140 milyon dolara Koç-Shell ortaklığının almasının ardından iddialar gözleri Global Menkul Değerler’in Sahibi Mehmet Kutman’a, Özelleştirme İdaresi Başkanı Metin Kilci’ye çevirdi. Çünkü, ortada dönen rakam çok büyüktü ve devlet ciddi oranda zarara uğratılmıştı. Kutman: Ben sadece aracıyım Olayın tarafları dün açıklamalarla kamuoyunu aydınlatmak için açıklamalarda bulundu. Fakat açıklamalar ortadaki soruları işaretlerini kaldırmadı. Global’in sahibi Kutman, sadece satışa aracılık yaptığını ve hisselerin satışı ile kişisel olarak ilgilenmediğini açıkladı. Kutman, açıklamasında, Tupraş hislerini alanın da Sami Ofer olmadığını söyledi. Zaten soru da bu noktada başlıyor. Peki kim aldı? TÜPRAŞ hisselerini alan 6 fon kimin idi. Resmi olarak bu fonlarda Ofer ismi bulunmuyor. Ama 6 fonun da arkasındaki ismin Sami Ofer olduğu kulaktan kulağa yayılmaya devam ediyor. Kilci: Satış başarılıydı Özelleştirme İdaresi Başkanı Metin Kilci´de yaptığı açıklamada, TÜPRAŞ’ın o dönemdeki şartlara göre(ki, o dönemdeki şartlar dediği 6 ay öncesi oluyor) iyi bir rakama satıldığını belirtiyor. Kilci, O zaman ki, satış fiyatının borsa koşullarına göre gayet iyi olduğunu söyledi. Kilci’nin bu açıklamaları aslında Türkiye’nin bugün en değerli varlıklarını yani Cumhuriyet döneminde kamunun desteği ile oluşturulan birikimi özelleştirenlerin olaya ne kadar pragmatist ve kısa vadeci olarak baktıklarını ortaya koyuyor. TÜPRAŞ’ın yüzde 14.4’ünü alanlar, 6 ay sonrasının hesabını yaparken, Özelleştirme idaresi bu anlamda önümüzdeki günlerde de oldukça tartışılacak bir karara imza atıyor. | ||||||||
| Babacan'ın merakı çözülüyor! Ekonomiden sorumlu Bakan Babacan ülke ekonomisine kaynağı belirsiz 14 milyar dolar sıcak para (son olarak 23,5 milyar dolardan bahsediliyor) girişi var ama kaynağını bulamıyoruz, merakta etmiyoruz demek istemişti. Bu ellbin dolar değilki " 23,5 milyar" dolar! Ama olsun bir bakıma Sayın Bakanın merakı çözülmeye başladı! Bu arada yüzlerce milyon dolar vererek özelleştirme kapsamındaki kuruluşların değerlendirmesini yapan kuruluşlarında çalışmaları çözülmeye başladı..Eğer bir anlayan çıkabilirse! |
hüseyin
sevilengül | |||||||
| GAVURUN
EKMEĞİ GAVURUN KILICI İMF TALİMATI İLE HÜKÜMET YÖNETMENİN BEDELİ GİZLİ BİR ŞEKİLDE İSRAİLLİ İŞ ADAMINA TÜPRAŞTA HİSSE VERMEK. ZATEN YENİ ZENGİNİMİZ GEÇTİGİMİZ BİR BAYRAMDA MALİYE BAKANIMIZLA GÖRÜŞMÜŞ | ||||||||
î Başa Bağımsızlığımız tehlikede - Milli Gazete - 16 Mayıs 2005 î Başa Eski Tarım ve Köyişleri Bakanı Musa Demirci, “Gayesiz ve düşünülmeden yapılan özelleştirmeler, ülke bağımsızlığını tehdit etmektedir” dedi. Demirci, Türkiye’nin iç ve dış borcunun 350 milyar dolara ulaştığını belirterek, “gayri safi milli hasılamız 400 milyar dolardır. Yani sorumsuzluk böyle devam ederse 1-2 sene sonra artık borcumuzu çeviremeyecek duruma geleceğiz” diye konuştu. SİVAS Eski Tarım ve Köyişleri Bakanı Musa Demirci, “Gayesiz ve düşünülmeden yapılan özelleştirmeler, gayesiz ve düşünmeden yapılan bu satışlar, ülke bağımsızlığını tehdit etmektedir” dedi. Demirci, Saadet Partisi Sivas İl Teşkilatı’nda düzenlediği basın toplantısında, Türkiye’nin iç ve dış borcunun 350 milyar dolara ulaştığını belirterek, “gayri safi milli hasılamız 400 milyar dolardır. Yani sorumsuzluk böyle devam ederse korkarız 1-2 sene sonra artık borcumuzu çeviremeyecek duruma geleceğiz” diye konuştu. TÜPRAŞ’ın özelleştirilmesine de değinen Demirci, şöyle devam etti: î Başa “Ülkemizin dev kuruluşları tek tek satılıyor ve elden çıkarılıyor. Bu bakımdan bu dev kuruluşlar, bu stratejik kuruluşlar, ülkemizin geleceğidir, ekonominin teminatıdır, garantisidir. Ama buna rağmen düşünülmeden, ülkenin geleceği heba edilmektedir ve satılmaktadır. TÜPRAŞ, Türkiye’deki petrolün yüzde 70’ini rafine eden dev bir kuruluş. Bu dev kuruluşun yılda vergi ve fon olarak hazineye sağladığı kaynak, ülkede toplanan vergilerin yüzde 20’si kadar. Bu ve buna benzer kuruluşların yok edilmemesi lazım. Belki bugün satarlar, ekonomiye geçici bir rahatlama getirebilirler ama bu yoğun bakımda bir hastanın geçici olarak oksijen çadırına alınmak suretiyle oksijen verilmesine benziyor. Bu hastanın sonu bellidir. Bu bakımdan gayesiz ve düşünülmeden yapılan özelleştirmeler, gayesiz ve düşünmeden yapılan satışlar, ülke bağımsızlığını tehdit etmektedir.” Bir basın mensubunun erken seçim ile ilgili sorusunu da cevaplayan Demirci, “2006’da erken seçim görülüyor. Ama Sayın Başbakan, Cumhurbaşkanı olarak kendini düşünüyorsa, seçim 2007’ye sarkabilir” dedi. Demirci, partisinin Sivas İl Teşkilatı’nca yarın Selçuk Parkı’nda üye standı açacaklarını da sözlerine ekledi. (a.a) | ||||||
î Başa Küresel teröristler 11 Eylül’le neleri gizledi? Hangi vahşetlerin aracı oldu? 11 Eylül 2005 - Milli Gazete İBRAHİM BALCI
Bir milat haline gelen 11 Eylül 2001 New York’taki ikiz kulelerin vurulması aslında başka büyük bir gerçeği gizleyerek tam bir hedef saptırıcı rol oynadığı çok az konuşuldu. Dünya Ticaret Merkezi’nin vurulması ile ilgili çok ilginç yorumlar yapıldı. En ilginci ve hergün biraz daha gerçeğe en yakın yaklaşım olduğu kabul gören: Neoconlar’ın ve Amerika derin devletinin 11 Eylül planlayıcısı olduğu… Bu yorumdan daha ilginç olanı, 11 Eylül öncesinde dünyanın neleri konuştuğu ve 11 Eylül’den sonra bu konuşulanlardan hiçbir iz kalmadığıdır. Tıpkı bizim 12 Eylülümüz (1980) gibi. Ve Demirel soruyordu; “11 Eylül’de sıkı yönetim varken ülkede kan gövdeyi götürüyordu, 12 Eylül’de ne oldu da herşey bıçak gibi kesildi?” 10 Eylülde (2001) dünya, Güney Afrika’nın Durban kentinde BM’nin Irkçılıkla Mücadele Konferansı’nda alınan kararları konuşuyordu. 1 Eylül’de başlayıp 8 Eylül’de bitecek konferans yoğun tartışmalar yüzünden bir gün uzatılıyor ve dokuzunda bitiyor. Konferansta İsrail ırkçı ve etkin temizlikçi bir devlet olarak; 150 ülke, 3 bin sivil kuruluş tarafından yargılanınca İsrail ve ABD Konferanstan çekildi, İngiltere çekimser kaldı. Güney Afrika’nın Durban kentindeki 1-9 Eylül (2001) tarihlerinden önce dünyanın gündeminde İsrail’in Filistin’e uyguladığı soykırım vardı. İsrail’in Filistin’e uyguladığı soykırıma karşı Asya ve Afrika ayaktayken, Avrupa ve Amerika kamuoyu da ciddi tepkiler vermeye başlamıştı. Konferans öncesinde Ariel Şaron hakkında Belçika’da insanlık suçundan dava açıldı ve İsrail üst düzey yöneticileri insan haklarını ihlalle suçlanıyordu. 11 Eylül 2001’in bir gün öncesine kadar dünya İsrail’in Filistin’deki vahşet ve soykırımına kilitlenmiş, insanlık suçu ortadan kaldırılmadan dünya barışının gerçekleşmeyeceğine inanmıştı. 11 Eylül ve sonrasında bu durum dünya kamuoyunun gündeminde en son sıraları işgal eder oldu. 11 Eylül’le başlayan İslam’a ve Müslümanlara saldırılar 10 Eylül’de dünyanın gündemi neydi? 11 Eylül’de dünyanın gündemi ne?... 11 Eylül’den sonra ABD ve diğer batılılara göre gündem maddeleri: - İslâm ve Müslümanlar terörün kaynağıdır(!) - Öncelikle ABD’de Müslümanlara karşı çirkin saldırılar başladı. -Bush haçlı seferi başlattı. -Afganistan işgal edildi. (ABD’yi vuran Afganistan’da dendi.) - Pakistan’da İslâm medreseleri bombalandı. - Yemen’de asırlık İslâm Medreseleri bombalandı. - ABD ve Avrupa’da camiler bombalanmaya,Müslümanlar saldırıya uğramaya başladı. - Terör Amerika’dan başlayarak, gün gün, Asya’yı, Avrupa’yı, Afrika’yı dolaşmaya başladı. -Nükleer yalanlarla Irak işgal edilerek insanlığı utandıracak vahşetler sergilendi. - Evangelist ve Siyonist ittifak, Neoconlar (ABD Başkanı George W. Bush, yardımcısı Dick Cheney, Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, eski Savunma Bakanı Yardımcısı ve şimdiki Dünya Bankası Başkanı Paul Wolfowitz, ABD’nin eski Savunma Bakan Yardımcısı Richard Perle, Bush’un baş danışmanı Karl Roue ve eski Savunma Bakan Yardımcısı Dougles Feith)Neron gibi dünyayı ateşe vermek için ellerinden geleni artlarına koymadılar. - Kuzey Kore, Suriye ve İran şer eksenine alındı. - Endonezya terörle bölünmeye başlandı. - Orta Asya’dan Afrika’ya kadar 22 İslâm Ülkesi önce sözle, olmazsa sopayla terbiye edilecek, BOP veya BİP projesi oluşturuldu. - Türkiye, Yemen ve Pakistan’a BOP’un (BİP) taşeronluğu görevi verildi. -Light ve ılımlı İslâm için ABD kurumsal faaliyetlere başladı. -Kur’an’ı tahrif etme girişimleri başladı. - Başta Suudi Arabistan olmak üzere Türkiye’deki İslâm’ın temel kavramları gizli genelgelerle yasaklanmaya başlandı (Ahkam ayetlerinin ortadan kaldırılması hedefleniyor). - Türkiye’nin Başbakanı Cidde’de, Dışişleri Bakanı, İran’da Yemen’de Suriye’de Müslüman Ülke temsilcilerini ABD’nin küresel değişimine ayak uydurmadıkları için azarladı. - İslâmın ibadet kurallarını tahrif etmek için ABD ve Hollanda’da eylemler düzenlendi. - Türkiye’nin Diyanet İşleri Başkanı ABD’de güvenlik birimlerinden birinfing aldı. - ABD, küresel terör için Türkiye’yi taşeron olarak kullanırken, AB de Türkiye’ye Sevr’i dayatmakla kalmıyor, KKTC’yi de lağvetmesini istiyor. -İKÖ ılımlı İslâm için toplanıyor. - Türkiye; Diyanet İşleri Başkanı, Devlet Bakanı ve alimleriyle light İslâmı uygulamak için seferber olmuş. Şimdi gündem: Hanımların müftü ve Diyanet İşleri Başkanı olması… - Sarı, pembe, turuncu devrimler Asya’yı dolaşmaya başladı. Çok kutsadığımız Sivil Toplum Örgütleri NGO’lar bir bir Soros’un denetimine girmeye başladı. (Bu durum Durban’daki 3 bin sivil toplum örgütünün eylemine verilen cevaptır.) - Hollanda ve İngiltere’deki terör eylemleri bahane edilip Avrupa’nın tümünde cadı avına başlanarak; Müslümanların canına, meskenine ve ibadethanelerine saldırıların düzenlenmesiyle yetinilmiyor, çıkarılan yasalarla hepsine aşağılık zenci köleler muamelesi yapabilmenin hazırlıkları sürüyor. - Ve Türkiye’nin yeniden terörle terbiye edilmek istenmesi. Buraya kadar sıraladığımız maddelerin her biri başlı başına bir insanlık faciası olmasına rağmen, tüm dünyada cereyan eden fecaatın çok kısa bir özetidir. Yani 10 Eylül’den sonraki gündem… İsterseniz yine 11 Eylül’den önceki gündeme yani Durban’a dönelim. 1-10 Eylül 2001 tarihlerinde Türkiye’deki ajanslara ve Türk basınına yansıyan haberlere bakalım: î Başa İsrail ve sömürgeciler yargılandı Güney Afrika’daki BM Irkçılıkla Mücadele Konferansı devam ediyor. 3 bin sivil kuruluş İsrail’i ırkçı devlet olarak kabul etti. Afrikalı liderler, eski sömürge ülkelerine sert çıktılar. Güney Afrika’nın Durban kentinde yapılan Dünya Irkçılıkla Mücadele Konferansı çerçevesinde toplantı yapan binlerce sivil toplum kuruluşu (NGO), İsrail’i “ırk ayrımcısı” bir devlet olarak nitelendirdi. NGO Forumu’nun sonuç bildirisinde, İsrail “savaş suçları, soykırım ve etnik temizliği içeren sistematik ırkçı suçlar işlemekle” suçlandı. Bildiride, “insanlığa karşı suç olarak İsaril’deki ırk ayrımcılığı biçiminin, ayrımcılık ve insani olmayan eylemler şeklinde kendini gösterdiği” belirtildi. Üç bin sivil toplum kuruluşunun katıldığı toplantıda benimsenen bildiri, Yahudi grupları şoke etti ve İsrail delegeleri bildiriyi protesto etti. İsrail Dışişleri Bakanı Şimon Peres, yaptığı açıklamada, sivil toplum kuruluşlarının bildirisini, nefreti ve Yahudi düşmanlığını teşvik olarak nitelendirdi. Peres, gazetecilere açıklamasında, “Bu, hiçbir şeyi göz önünde tutmadan, nefretin, anti semitizmin ve anti siyonizmin patlak vermesidir” diye konuştu. Durban’daki bir ABD yetkilisi ise “Bundan son derece rahatsızız” dedi.BM tarafından düzenlenen ırkçılık karşıtı konferansa 153 ülke iştirak ediyor. Sivil kuruluşlar, konferansa katılan devletlerin de İsrail aleyhine karar alması için baskı yapıyorlar. î Başa Afrikalı liderler sert çıktı “Irkçılık, ruh hastalığıdır” Güney Afrika eski Devlet Başkanı Nelson Mandela, Johannesburg’dan televizyon bağlantısıyla 6 bin delegeleye hitap ederek “ırkçılığın akıl ve ruhun hastalığı olduğunu” söyledi. Mandela, ortadan kaldırılması gereken bir bulaşıcı hastalık olan ırkçılığın “herhangi bir bulaşıcı hastalıktan daha çok kişinin ölümüne yol açtığını, dokunduğu herkesi insanlıktan uzaklaştırdığını” belirtti. Mandela, prostat kanseri tedavisi gördüğü için konferansa katılamamıştı. î Başa İsrail’de Durban şoku Güney Afrika’nın Durban kentinde düzenlenen Dünya Irkçılıkla Mücadele Konferansı’nda İsrail’e yönelik sert tepkiler, İsrail’de paniğe yol açtı. BM Irkçılık Konferansı’nda Siyonizmin ırkçılık olarak nitelenmesi İsrail’de paniğe neden oldu. İsrail basını bütün dünyanın Yahudilere düşman olduğu paranoyasını işliyor. Güney Afrika’nın Durban kentinde düzenlenen Dünya Irkçılıkla Mücadele Konferansı’nda İsrail’e yönelik sert tepkiler, İsrail’de paniğe yol açtı. Başbakan Ariel Şaron hakkında Belçika’da insanlık suçundan dava açılması ve İsrailli üst düzey görevlilere yönelik insan haklarını ihlal suçlamaları, Tel Aviv yönetimini bütün dünyada yalnızlığa sürüklüyor. î Başa “Bütün dünya bize karşı” Durban’daki Irkçılık Konferansı’nda sivil toplum örgütlerinin İsrail’in ırkçı devlet ilan edilmesini istemeleri ve siyonizmin ırkçılık olduğuna dair karar almalarından sonra İsrail’de tam anlamıyla şok yaşanıyor. Yediot Ahronot gazetesi, 3 sayfasını konferansa ayırırken, “Hitler bile bu kadarını hayal edemezdi” diye yazdı. Gazete, Durban’da çıkarılmak istenen kararlarla İsrail devletine var olma hakkı, Yahudiler’e ise bir millet olarak yaşama hakkı tanınmadığının ortaya konulduğunu iddia etti. Durban ile nazi ideolojisi arasında bir fark olmadığını ileri süren gazete, “Yahudiler dünyanın bir numaralı düşmanı olarak gösteriliyorlar. Yahudiler’e duyulan nefret Filistinliler’e duyulan aşktan önce geliyor” diye yazdı. “Neredeyse bütün dünya bize karşı” diyen Maariv gazetesi ise, Durban’da herkesin İsrail’i ırkçı bir devlet olarak ilan etmek için yarıştığını yazdı. î Başa ABD ve İsrail çekildi ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell, Güney Afrika’nın Durban kentinde yapılan Dünya Irkçılıkla Mücadele Konferansı’na katılan ABD heyetini çekti. Irkçılığa karşı uluslararası mücadelenin önemi ve konferansın bu mücadeleye katkıda bulunabileceği umuduyla katıldıkları konferanstan çekilme kararını üzülerek aldığını belirten Powell, Durban’daki ABD heyeti ve başarılı bir konferans için çalışan diğer kişilerle yaptığı görüşmeden sonra konferansın başarılı olmasının mükün olmadığı kararına vardığını kaydetti. Bu arada, İsrail Dışişleri Bakanı Şimon Peres de konferansta İsrail ve Yahudi düşmanlığı içeren ifadeler kullanılması nedeniyle İsrail heyetini çekme kararı aldıklarını söyledi. Güney Afrika yönetimi bu gelişmeleri ise talihsizlik olarak niteledi. Durban haberleri bu kadar. Ama Durban’da yaşanan tabloyu da zikretmemiz gerekir. Türkiye tarihi günlerde bölgesinde yalnızlaşmasına yol açacak bir yanlış hareketi de Durban’da sergiliyordu. Türk heyeti, Durban’da İsrail aleyhine alınacak kararları engellemekle meşguldü. Türkiye şimdi de Pakistan’ın İsrail’i tanıması için (1 Eylül 2005’te Devlet Bakanı Mehmet Aydın, Pakistan Dışişleri Bakanı ile, İsrail Dışişleri Bakanı’nı İstanbul’da buluşturuyor) taşeronluk yapıyor. î Başa Bir ABD’linin feryadı 11 Eylül’ün bir başka yüzünü, ABD’nin 2004 Başkanlık seçimleri için DP adayı Lyndon La Rausche değişik zamanlardaki açıklamalarıyla olanca çıplaklığıyla ortaya seriyor. La Rausche 11 Eylül olmadan 48 gün evvel 24 Temmuz 2001’de Washington’da BM’de 250 kişi önünde verdiği video-konferansta haber veriyor: “Malî kriz içindeyiz. ABD, Carter’dan beri kötü yönetiliyor. Sistemimiz, iflas etmiş durumda. Ulaşım, enerji, eğitim, sağlık sistemlerimizin tamamı, altyapı ve sanayimiz çöküş halinde. Halkın %80’ini dar gelirliler oluşturuyor ve bunların durumu 1977’dekinden çok daha kötü.” “Şimdi ABD ve İngiltere içindeki güçler, Brezinski bunlara dahildir, Asyadaki oluşumları engellemek için dünya savaşı çıkarmak istiyorlar. Ağustos, bunun için en uygun aydır. Bu savaşın adını da, Batı ile İslâm’ın savaşı olarak koyacaklar” Amerika’da en yetkili ağızdan ferasetli bir açıklama, sağduyulu bir çağrı. La Rausche, Evangelist Siyonist ittifakın, İsrail ve ABD’nin dünyayı cehenneme çevirmek isteyen çirkin oyunlarını daha gerçekleşmeden olanca çıplaklığıyla ortaya koyuyor. î Başa “Bu savaşı engellemeli, Şaron’u durdurmalıyız” La Rouche Konferansı şöyle devam ediyor: “IMF ve halihazır politikalar devam ettiği, Wall Street federal rezervi mevcut hakimiyetini sürdürdüğü sürece ABD'de kimse kendisi için bir tırmanma beklemesin. Böyle giderse belki Bush bile başkanlık süresini tamamlayamadan çekilmek zorunda kalabilir. Çöküş kendini bir anda hissettirmez; kötü politikalar devam eder ve aniden gelir. Öte yandan Asya'da yeni oluşumlar var. Rusya, Çin, Hindistan, hatta bunlarla birlikte Japonya yeni oluşumlar içinde Şanghay işbirliği örgütü kuruldu. Burada, Çin'den başlayıp, Asya'dan Avrupa'ya uzanacak ulaşım hatları üzerinde çalışıyorlar. Güneydoğu Asya ülkeleri benzer tarzda işbirliği planlıyorlar. Asya'da çok büyük bir nüfus var. Biz de Güney ve Kuzey Kore'yi barıştırıp buradan başlayacak bir ulaşım hattıyla Sibirya üzerinden Avrupa'ya bağlanabiliriz. Bu hattaki ve diğer ülkelere borç değil, kredi vererek onları kalkındırabilir ve bu şekilde mallarımıza daha geniş ve zengin pazarlar açabiliriz... Fakat böyle dönemlerde dünya savaşları çıkarılır. l. Dünya Savaşı'nı Asya'daki benzer oluşumların önünü kesmek isteyen İngilizler çıkardı. Önce Balkanları tutuşturdular, sonra Dünya'yı. II. Dünya Savaşı'nı aynı maksatla Almanlar çıkardı. Şimdi, ABD ve İngiltere içindeki güçler, Brzezinski bunlara dahildir, Asya'daki oluşumları engellemek için dünya savaşı çıkarmak istiyorlar. Ağustos, bunun için en uygun aydır. Bu savaşın adını da, Batı ile İslâm'ın savaşı olarak koyacaklar. Bu savaşı engellemeliyiz; bunun için önce İsrail'deki Şaron'u durdurmalıyız. Bu adam savaş sevdalısı, başka bir derdi yok, onu durdurmalı, Orta Doğu'da barışı sağlamalı ve sistemimizi ihya ile, Roosevelt'in usulünce ekonomik kalkınmaya geçmeliyiz..." î Başa Eski sömürgeler adına özür Almanya Dışişleri Bakanı Joschka Fischer, konferansta, eski sömürge efendileri adına özür dileyen ilk devlet adamı oldu. Fischer, yaptığı konuşmada, Afrika’da eski sömürgeci ülkelerden biri olan ve dünya tarihinde ırkçı politikanın en azılılarından birini Hitler zamanında uygulamış olan Almanya adına, Afrika’nın tüm ülkelerinden özür diledi. Fischer, konferansın ikinci gününde kürsüden yaptığı konuşmada, “Federal Almanya Cumhuriyeti adına söylemekteyiz, suçu kabul etmek, kurbanların ve onların nesillerinden gelenlerin onurlarını onarmanın bir yoludur” dedi. 19. yüzyıla kadar 400 yıl boyunca Afrikalılar, Batılı sömürgeci devletler tarafından Kuzey ve Güney Amerika’ya köle olarak taşındı. Köleler, ahşap teknelerin güvertelerine üst üste yan yana diziliyor, çoğu zincirleniyor, dışkıları varılan limanda sirkeli su fıçılarıyla yıkanıyordu. İngiltere, Fransa, Belçika ve Almanya, Afrika’yı iliğine kadar sömüren ükelerdendi. Eski sömürge ülkeleri Portekiz ve İspanya, Amerika Kızılderilileri’ni katletti, kıtayı, tanımadığı bir sürü hastalıklara sürükledi. Bu arada, Küba Devlet Başkanı Fidel Castro, BM Irkçılık Konferansı’nda, İsrail ve kölelik hakkındaki sert tartışmalarda ortamı gerdi. BM Genel Sekreteri’nin “sakin olun” çağrıları sonuçsuz kaldı. Castro, yaptığı konuşmada, “zengin ve savurgan” gelişmiş ülkelerin kölelik mağdurlarının acılarını tazmin etmek ve İsrail’in, bütün dünyanın şaşkınlıkla izlediği, Filistin halkına yönelik sürdürmekte olan soykırıma son vermek zorunda olduklarını ilan etti. î Başa Dünyayı kana buladılar Bush-Şaron ekibinin dünyayı nasıl yaşanmaz hale getireceğini La Roushe öngördü, şimdi dünya dehşetle seyrediyor. Katrina fırtınasıylaABD yönetiminin ne kadar aciz, yeteneksiz ve merhametsiz olduğunu ABDhalkı acı ve sefil bir şekilde yaşıyor. “Savaş artık savaş istemeyen İsraillilerden ve Araplardan çıkmıyor. Savaş temel olarak İngiltere, Avustralya ve Amerika'daki bazı kimseler tarafından planlanıyor. Zbigniew Brzezinsky bu kişilerden biri ve hatırlarsanız Çin, Rusya, Hindistan ve diğerlerinin Avrasya Ekonomik işbirliğinde bir araya gelmelerini önlemenin tek yolunun İslâm ve Batı arasında bir savaş çıkartmak olduğunu söylemişti. Böyle bir savaş çıkarmak için ne yaparsınız? Orta Doğu’da bir din savaşını tetikleyerek başlarsınız. Orta Doğuda savaş zaten patlamak üzere -pazar günü savaş çıkabilirdi. Bu süreç içinde İsrailli bir delinin Şaron'u öldürdüğünü ve suçu Araplara attığını varsayalım. Böylesine kızgın bir ortamda İsrail'de yönetime geçecek deli de halihazırda hedef şehirler olan Şam, Bağdat ve Tahran'a karşı toplu imha silahları kullanmakta tereddüt etmeyecektir. î Başa “Gizli bir iç operasyondur” 11 Eylül Salı günü (2001) saldırılar başlamadan çok kısa bir süre önce DP’nin 2004 ABDBaşkan adayı Lyndon La Rouche ile Salt Lake City Ulah’taki K-Talk sabah radyosunda iki saatlik bir programa katılıyor. Program başlayınca saldırılar başlıyor. Programcı Jack Stockwell naklen yayın yapar gibi soruyor, La Rouche cevaplıyor. La Rouche’un iki saatlik programdaki yorumlardan iki tanesiyle bu bahsi kapayalım. La Rouche: “Bu bizim önceden haberdar olduğumuz gizli bir iç operasyon. Herkesin bu konuda söyleyecek bir şeyi vardı ve eğer ben başkan olsaydım bildiklerim ışığında böyle bir şey olabileceğini tahmin ederek hemen harekete geçer, güvenlik ve takip için gerekenleri yapardım.Yani biz bu durumda şaşırmadık. Mesele şu ki çeşitli kurumlar tarafından bazı oyunlar oynanıyor ve görev başında gerçekten etkili hiç kimse yok.” “Bu adamlar aptal. Başkana acıyorum, zavallı adamın görüşü yok, dünyanın durumunu ve kendisine neyin isabet ettiğini anlamaktan aciz. Aklı başında hiçbir gözlemciye güven vermeyen bir Hazine Sekreteri, Paul O’Neill var. Paul Wolfowitz kaçık, Armitage diğer bir kaçık. Demokrat Parti’ye bakıyorsun, Lieberman mantığının inanç temelli girişimler etrafında dolandığını görüyorsun. Finansal bir krizdeyiz ve şimdi de muhtemelen başka şeylerin yolda olduğuna işaret eden bu terörist olay gerçekleşiyor ve bizim liderliğimiz yok”(La Rouche’un üç ayrı değerlendirmesi hakkında daha geniş bilgi edinmek isteyenler, [email protected] sitesine müracaat ederek, Türkçe ve İngilizce metinlere ulaşabilir) î Başa Maine saldırısı ve Pearl Harbor Akın Erensoy, 16 Aralık 2001 tarihinde “Berlin Duvarı’nın Yıkılmasından 11 Eylül’e Rayından Çıkan Emperyalist Dengeler” başlığıyla sitesinde şunları yazıyordu: “Şurası çok açıktır; bu tarz eylemler CIA’dan habersiz olmuyor. 11 Eylül saldırısı ne bir tesadüf, ne de yalnızca Ladin’in işidir. Ayrıca tarihte 11 Eylül saldırısına benzer birçok olay mevcuttur ve işin altından emperyalistler çıkmıştır. 11 Eylül’ün bu derece ses getirmesinin nedeni gerek emperyalizmin kriz ve hegemonya savaşı, gerek enformasyon teknolojisinin tüm dünyayı küçük bir “köy” haline getirmesi, gerekse de kulelerde ölen binlerce insanın üzerinde yükselmek isteyen ABD emperyalizminin çığırtkanlığıdır. Öyle ya da böyle bir saldırı, krize giren ve hegemonyası sarsılan ABD emperyalizmi için sonsuz fırsatlar sunmuştur. Tarihsel olarak bu tip saldırılardan sonra ABD emperyalizmi hegemonya yarışında hep öne geçmiştir. ABD emperyalizminin hegemonya savaşında benzer iki örneği hatırlatabiliriz; 1898 Maine saldırısı ve 1942 Pearl Harbor saldırısı. Örneğin bunlardan birisi olan Maine saldırısının hikayesi ilginçtir. 1898’de Havana Limanı’nda Maine adında bir Amerikan savaş gemisi batar. ABD basını bunun bir İspanyol sabotajı olduğunu iddia eder. Böylece 25 Nisan 1898’de ABD, İspanya’ya karşı savaş ilan eder. Küba’nın işgali ve İspanya’nın yenilgisiyle biten bu savaş, tüm Karayipler ve Orta Amerika’nın ABD’nin eline geçmesini sağlar. Uzun yıllar sonra ortaya çıkan belgeler, Maine’nin ABD tarafından batırıldığı yönündedir. Pearl Harbor’dan söz etmeye gerek bile yok. 11 Eylül saldırısı bir tesadüf müydü diye sormuştuk. Aslında bu olayın hiç de tesadüf olmadığını, 2004 yılında ABD başkanlık seçimlerine katılacak olan Lyndon La Rouche’un satırları (konuşmaları) gösteriyor. î Başa Hep İsrail kârlı çıkıyor Bu yazıda ısrarla üzerine durduğumuz olaylar; 12 Eylül (1980), 24 Eylül (1980) İran-Irak Savaşı, Temmuz 1990 El Muaysem Tüneli sabotajı, 1 Ağustos (1990) Saddam’ın Kuveyt’i işgali, 2 Ağustos (1990) ABD’nin Suud’a asker indirmesi, 28 Şubat (1997) Post-Modern Darbe, 1-9 Eylül (2001) Güney Afrika’nın Durban kentinde 150 ülke ve 3 bin sivil toplum örgütünün İsrail’i ırkçı ve soykırımcı olarak yargılaması ve 11 Eylül (2001) New York’ta İkiz Kuleler’in vurulması... Bütün bu saydığımız ve 25 yıla damgasını vuran olaylar olurken hep İsrail’in eli güçleniyor; dünyanın gıkı çıkmadan Filistinlilere karşı akılalmaz vahşeti, soykırımı ve bölgede akla hayale sığmaz entrika ve dolaplarını rahatlıkla çeviriyor. 11 Eylül’e giden süreç, 11 Eylül’den sonraki sürecin arka planında yürüyen dramatik İsrail’in Filistin vahşeti, en sonu da Çin Seddi gibi, duvarların arkasında hapsetme cinayetidir. î Başa İsrail ne diyor, Türkiye ne yapıyor Bir son dakika haberi: Türkiye’nin aracılık ettiği istanbul’daki Pakistan ve İsrail Dışişleri bakanlarının görüşmesini Sabah gazetesine değerlendiren İsrail Dışişleri Bakanı Şimon Peres, “İstanbul yeni çağı temsil eden kenttir. î Başa Arap-İsrail Savaşı ve Irak İşgali “...ABD,İsrail’e yaptırım uygulamasına engel olmuştur. Bağdat’ın düşmesinden sonra ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell, zaferi ‘İsrail’in bir düşmanının ortadan kaldırılması’ şeklinde betimleyerek bu ülkenin ‘Teröre karşı savaşta taraf’ kabul edildiğini ifade etmiştir.” “1973 savaşında neredeyse yok olmak üzere olan İsrail’e (ABD yardım etmiş ve barış görüşmelerine başlanması için çaba göstermiştir. Bu ortamda, Kissinger, SSCB’nin Araplar’a artık yardım edemediğini görmüş ve bu yardımı İsrail’le barış karşılığı verebileceğini ifade etmiştir. Mısır bu koşulları kabul etmiş ve İsrail’le barış imzalamıştır.” “...ABD’nin Ortadoğu’da hayati öneme sahip bazı çıkarları vardır. Bunları şöyle sıralayabiliriz: -Petrolün makul fiyatlarla serbest akışının güvenceye alınması, -İsrail’in korunması. (Büyük Ortadoğu Projesi ve Türkiye’ye etkileri, Serkan Çelik-Anıl Gürtuna, Shf: 24-30-80, Global, Ankara-2005) î Başa Batı’ya entegrasyon Söylenecek çok şey var. Dikkat çekmek istediğim, 10 Eylül’de (2001) konuşulanları 11 Eylül’ün (2001) nasıl örttüğüdür. İsrail’in Filistinlilere uyguladığı soykırımı konuşan dünya, bir gün sonra İslâm’ı terörle özdeşleştirip çirkin terörün hedefi haline nasıl getirdi? Yardımları için kardeşim İbrahim Tenekeci’ye, Ayhan Demir’e ve Muhammed Altındal’a teşekkür ediyorum. —BİTTİ— 11 Eylül’e ve sonrasını hazırlayan önemli süreçlerden bir ikisine değinerek yazımıza devam edelim. 12 Eylül 1980’de Türkiye’de gerçekleştirilen askerî müdahale; Demirel ve yardımcısı Özal’ın 24 Ocak 1980’de uygulamaya başladığı IMF kararlarını sağlama aldı. Türkiye IMF’nin müdahalelerine açık bir ülke haline getirildi. 12 Eylül müdahalesinin ardından hemen yanıbaşımızda 11 Eylül’e (2001) giden kanlı bir süreç başladı: ABD’nin kışkırtma ve desteğiyle Irak İran’a savaş ilan etti. Bu savaş sekiz yıl devam etti ve milyonlarca Müslüman öldü ve bu savaşta başta Batılı ülkeler olmak üzere 52 ülke iki tarafa da silah sattı. î Başa El Muaysem sabotajı Saddam’ın Kuveyt müdahalesinden (Ağustos 1990) çok kısa bir süre önce bu müdahaleye giden süreçte çok önemli bir kilometre taşı olan; Mekke’de Hac mevsiminde (Temmuz 1990) El Muaysem Tüneli’nde yapılan sabotajda çeşitli ülkelerden 1500 Hacı şehit oldu. İslâm alemi bu şoku yaşarken, 1 Ağustos 1990’da Saddam Kuveyt’i işgal etti. El Muaysem Tüneli’ndeki faciadan dolayı Suud’a karşı oluşan tepki şokuyla ABD 2 Ağustos 1990’da 4 bin askeriyle sessiz sedasız Hicaz’ı işgale koyuldu. Şok etkiler oluşturup dünya kamuoyunu sersemleterek aklıalmaz operasyonlar tezgahlayan ABD, 11 Eylül (2001) şokuyla Afganistan’ı işgal ederken Pakistan ve Orta Asya’yı da askeri denetim altına aldı. 2 Ağustos 1990’da Suud’a indirilen 4 bin ABD askeriyle; 20 Mart 2003’te Irak’ın işgaliyle noktalanacakKörfez Savaşı, Ortadoğu ve İslâm coğrafyasının arenaya çevrilme süreci başlıyor. 11 Eylül (2001) müdahalesine varışta Körfez Savaşı çok önemli ve kanlı bir istasyon görevi yapıyordu. î Başa Yumuşak lokma... 27 Mayıs 1960’da Türkiye’de başlayan askerî müdahalelerin tümüyle ilgili yapılan en önemli ve kayda değer yorum: “Müdahale süreci ve müdahaleler, Türkiye’nin Batıya entegrasyonu için yapılır” 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül müdahaleleri için yapılan bu yorum en çok da 28 Şubat (1997) Post-Modern darbeyle birebir örtüşüyor. Türkiye’yi IMF’ye, ABD ve AB’ye uşak yapma arzusunu ortadan kaldırmanın adı olan Refahyol Hükümeti işte bu post-modern darbeye muhatap olarak “Batıya entegrasyonun” en açık ve çıplak olanıdır. Bu entegrasyonu gerçekleştirenler de bunun açık açık anlaşılması için “Batı Çalışma Grubu”nu kurmuşlardı. 28 Şubat, 11 Eylül’e giden süreçte; en az İran-Irak Savaşı, Saddam’ın Kuveyt’i işgali, ABD’nin Suud’a asker indirmesi kadar önemlidir. Çünkü bölgenin en önemli ülkesi perişan edilmiş, hazır lokma haline getirilmiştir. ABD’deki Başkan adaylarından Lydon La Rouche 11 Eylül 2001’den bir hafta sonra kendisiyle yapılan röportajda şunları söylüyordu: "11 Eylül hadisesi, bir makyaj operasyonudur ve tam da uluslararası malî ve parasal çöküşün yaşandığı dönemde yapılmıştır. Bunu yapan, katiyen ABD dışındaki güçler değildir. Başka ülke insanları kullanılmış olabilir. Fakat bunu yapanlar, ABD içindeki güçlerdir. Hedef, ABD'de yönetim darbesi yapmak, olur veya olmasa da, ABD' yi bir savaşa sürüklemektir. Bunu yapanlar, hedeflerine ulaşmak için ileri hareketlerine devamla, başka operasyonlar da yapacaklardır. Halk kışkırtılacak, hükümet savaşa sürüklenecektir. Bunu durdurmalıyız. CNN'in, Fox TV ve benzerlerinin yayınlarına katiyen kapılmayın. Bunlara kapılmak ve ülkeyi savaşa sürüklemek, operasyonu yapanların maksatlarına alet olmaktır. Afganistan’a müdahale gibi şeyleri asla düşünmemeliyiz. Ayrıca, ABD ve daha pek çok ülke için tehdit oluşturan İsrail'i durdurmalı ve Orta Doğu'da barışı sağlamalıyız. Çünkü buradaki kriz de, Asya'da verilmesi planlanan savaşın bir parçasıdır." î Başa CNN ve iliştirilmiş medya... 11 Eylül’ün ardından CNN televizyonunun dünya televizyonlarına servis yaptığı görüntüler bu komplonun bilinç altını faş ediyordu. Filistinli hanımların bir düğündeki neşeli, bayram havası görüntüleri, “Filistinliler 11 Eylül saldırılarının ardından bayram ediyor” diye CNN tarafından dünya televizyonlarına servis yapıldı. CNNbenzer bir servisi de, Saddam’ın Kuveyt’i işgal edip, bölgeyi ABD’ye karşı savunmasız hale getirdiği Ağustos 1990’da yapmıştı. Fransa sahillerinde tankerlerden dökülen petrole batmış, can çekişen bir karabatağı Körfez haberlerine monte ederek dünyaya servis yapan CNN; işgalciler için her türlü istismar ve duygu sömürüsünü yapmaktan geri durmuyordu. İsrail-Pakistan zirvesi bunun için istanbul’da yapıldı” diyor. (Sabah, Yasemin Taşkın röportajı, 5 Eylül 2005) î Başa İkinci haber: “İsrail’den ilginç teklif” “Arap olmayan İslâm ülkeleriyle ilişkilerini genişletmeyi düşünen İsrail’in ‘Türk büyükelçiliklerinde birer ofis açalım’ önerisinde bulunduğu ileri sürüldü. Ancak resmî başvuru yapılmadı.” (Hürriyet, 7 Eylül 2005) Güney Afrika’nın Durban kentinde yapılan Irkçılıkla Müadele Konferansı’na katılan Afrika liderleri, Batılı ülkelerden, kölecilik ve sömürgeciliğin yol açtığı tahribat için özür dilemelerini istediler. Nijerya Devlet Başkanı Olusegun Obasanjo, özür dilenmesinin, Afrikalılar’a karşı yapılan yanlışın tanınması ve böyle bir mezalimin bir daha asla olmayacağı sözünün verilmesi anlamına geeceğini söyledi. Togo Devlet Başkanı Gnassinghbe Eyadema da, köle ticareti ve sömürgeciliğin korkunç olduğunu belirterek, Afrika ülkelerinin borçlarının iptali dahil tazminat istediklerini söyledi. Cape Verde Devlet Başkanı Pedro Rodrigues Peres de, Afrika için gönüllü tazminat ve mali destek istedi. | ||||||
| |
| İki gün önce ilginç bir haber vardı
İnternethaber’in manşetinde. Bu haber, İnternethaber’in gündemine nasıl
düştü bilemeyeceğim ama benim gündemime bomba gibi düştü.
î Başa Çünkü haberde; Rumeli Eğitim Vakfı bildirisine yer veriliyor ve son günlerde Arnavut - Türk kardeşliği adına Arnavut kimliği ile yapılan sinsice politikalardan, Arnavut kimliğinden vs. söz ediliyordu. Allah sizi inandırsın, defalarca okudum haberi. Anlamaya, en önemlisi de doğru anlamaya çalıştım. Muhtemelen bu satırları yazarken de dönüp dönüp tekrar bakacağım. Acaba satır aralarında atladığım, yanlış anladığım bir şey var mıdır diye. î Başa Aslına bakarsanız, bu konuda yazıp yazmamayı da epey düşündüm... Çünkü yazmak, konuyu tekrar gündeme getirmek anlamına gelecekti. Ama sonra, bu tür tartışmaların sadece Arnavutlar, Boşnaklar temelinde değil, Lazlar, Çerkezler vs. temelinde de gündeme gelebileceğini (bazı çevrelerde geldiğini de biliyorum) düşünerek yazmaya karar verdim. ... Haberin bende uyandırdığı ilk tepki ‘’Bayram değil seyran değil...’’ gibilerinden bir şaşkınlık duygusu oldu. î Başa Ne zaman ayrıydık ki birlik olacaktık? Kaş yapalım derken göz çıkartan cinsinden bir bildiri gibi geldi bu bana... Sanki olmayan bir problem yaratılmaya çalışılıyor gibi. Sanki, Yugoslavya’nın içine düştüğü psikolojinin etkisinde fazla kalınmış da Türk-Kürt tartışmalarından da ilham alınıp ‘’aman, biz de yapalım –ya da yapmayalım’’ gibi bir ruh haline girilmiş. ‘’ ...Kimlik konusuna gelince; ben Türkiye'yi bölme noktasına getiren bu tartışmanın bir de Arnavut ve Boşnaklar arasında ses bulmasını bu vatana ihanet kabul ederim...’’ diyor Rumeli Eğitim Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Lütfü Türkkan. Türkkan’ı bu birleştirici tavrından ötürü tebrik ederken, aslında hiç dağılmadığımızı da hatırlatmak isterim. Eğer genel ortamdan etkilenip de böyle saçma sapan bir tartışmanın içine girecek birkaç şaşkın varsa onlara haddini bildirecek yüzbinlerce Arnavutluk ve Makedonya göçmeni de vardır mutlaka. Şimdi sizlerle Arnavutluktan göç etmiş dedelerin torunu olarak kendi duygularımı paylaşayım: Ben Türkiye’de doğdum. Türk okullarında Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı bilinciyle yetiştim. Ana dilim Türkçe. Köklerim nereden gelirse gelsin, duygusal olarak kendimi en az Orta Asya’dan Anadolu’ya gelen ve yüzde yüz Türk olduğunu iddia eden biri kadar Türk hissediyorum. Gerçi dedelerim Karaman bölgesinden gitmiş Arnavutluk’a ama orada yüzyıllar boyu hiç karışmadan kaldıklarını hangi aklı evvel iddia edebilir ki? Lakin, safkan Arnavut olsam kaç yazar? Ben bu toprakların çocuğuyum. Elbette, önce insanım. Elbette, bütün dünya halkları benim kardeşim ve elbette Arnavutluk’taki köklerimi inkar etmiyorum. Ama diyelim ki, Arnavutluk ile Türkiye arasında bir savaş oldu ve benim taraf olmam gerekti. Türkiye’den başka bir tarafta olur muyum sanıyorsunuz? Arnavut damarıma basıldığında safım bellidir açıkçası... Cebren ve hileyle dahi olsa, hiçbir kimse, hiçbir güç, -Arnavutluk kökenimi ileri sürerek- herhangi bir kimlik problemi oluşmasını sağlayamaz bende. Ayrıca, evinde Arnavutça konuşulan, kendi aralarında Arnavut kültürünü yaşatanların da benzer biçimde düşündüğünün yakın tanığı olduğumu da belirtmeliyim. Sözün özü, bu tür tartışmalar; dernek, vakıf veya bireysel bağlamda tartışılıp çözülecek konulardır. Sanki, yurt genelinde yaygın bir problem varmış gibi medya gündemine sokmaya çalışmak kafa karıştırmaktan ve suni gündem yaratmaktan başka bir işe yaramaz. Yapmayın bre more! Bir de sizinle uğraşmayalım... |
î Başa Balkanlar'dan Mezopotamya'ya, Kafkaslar'dan Kuzey Afrika'ya uzanan geniş Osmanlı coğrafyası önümüzdeki on yıllar için küresel politikaların ağırlık merkezini oluşturacak. İşgallerin, sıcak çatışmaların, köklü dönüşüm projelerinin, yeni harita taslaklarının, etnik ve mezhep krizlerinin, sınır ve kaynak savaşlarının hüküm sürdüğü, özgürlük arayışlarının kontrol edilemez hale geldiği bölgeyi nasıl bir gelecek bekliyor? Osmanlı siyasal otoritesinin çökertilmesinden bu yana sürekli kontrol stratejileriyle yönetilen bölgenin 21. yüzyıl küresel sistemi içindeki yerinin ne olacağı dünyanın gündemindeki en önemli soru. Anglo-Amerikan cephenin, tek kutuplu dünya sistemi arzusuyla hegemonya arayışının önüne çıkan her güce şiddetle karşı çıktığı, buna rağmen özellikle Irak işgalinden sonra yeni bloklaşma eğilimlerinin güç kazandığı bir dönemdeyiz. Avrupa Birliği süper güç olma yolunda radikal adımlar atarken Rusya, Çin ve Hindistan'ın merkezinde yer aldığı yeni bölgesel oluşumlar yavaş yavaş şekilleniyor.
ABD'nin Latin Amerika, İslam coğrafyası ve Asya-Pasifik'teki güç ve yayılma denemelerinin bu yeni süreci durdurma ihtimali çok zor görünüyor. Asya'daki Rus-Çin stratejik ortaklığının dışında Asya-Pasifik ülkelerini bir araya getiren ASEAN dünyanın en büyük ekonomik ortaklığı haline geldi. Hem AB hem de NAFTA ile rekabet edecek güce ulaştı. Güneydoğu Asya ülkelerinin yanında Çin'i de içine alan bu dev pazar ortaklığının siyasi sonuçları asla bölgesel düzeyde kalmayacak.
ABD'nin Çin'i dizginlemek için Hindistan'ı öne çıkarma arzusu ne kadar başarılı olacak, zamanla göreceğiz. Yeni Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice'ın Hindistan'a önereceği askeri yüksek teknoloji transferi, iştah kabartacak zenginlikte. Patriot füze sistemleri, casus uçaklar, radar sistemleri, cruise füzeleri, C-130 ağır nakliye uçakları, F-16 savaş uçakları, fırkateynler, Sea Hawk helikopterleri, kimyasal ve biyolojik koruma malzemeleri gibi, bölgede ciddi endişelere neden olacak pakete Hindistan'ın ne cevap vereceği merak konusu. Teklif Hindistan'ı ABD'nin beklentileri doğrultusunda bir tutuma yönlendirirse Çin ile Hindistan arasında zaten varolan güç mücadelesi yeni bir evreye girecek.
Bugün için Anglo-Amerikan cephenin dışında üç güç merkezi öne çıkıyor: AB, Rusya-Çin dayanışması ve Güneydoğu Asya. ABD ve AB dışındaki güç merkezini ya da merkezlerini Rusya-Çin-Hindistan üçlüsü arasındaki ilişkiler belirleyecek. ABD her ne kadar küresel iktidarı, kaynakları ve pazarları paylaşmaya yanaşmasa da, dünya bambaşka bir istikamette yol alıyor. Yakın gelecekte ABD'nin sadece İslam coğrafyasına yönelik yayılmacı planlarından doğan çatışmaları değil, küresel iktidar kavgasının fay hatlarındaki hareketlilikleri de izleyeceğiz. Dolayısıyla ABD nüfuzunun yeryüzünün bir çok bölgesinde etkisini kaybedeceğini ya da tehlikeli çatışmalara zemin hazırlayacağını düşünebiliriz.
Peki İslam coğrafyasını nasıl bir gelecek bekliyor? 21. yüzyıla dönük sistem inşasında Müslüman dünya bir güç olarak varlık gösterebilecek mi? Bu, sadece Müslümanları ilgilendiren bir sorun değil. Küresel sistemi belirleyen ya da belirleyecek olan güç merkezlerinin de önünde duran en büyük sorun. Çünkü bu coğrafya, Afrika ya da Latin Amerika değil. Bu coğrafya, küresel iktidar savaşının en ateşli cephesi. Bu coğrafya, hangi gücün denetimi altına girerse o gücü dünyanın patronu yapacak. Bu coğrafya, yeni yüzyıla dönük bütün hesapları bozabilecek düzeyde siyasal bir güç.
1991 sonrası ortak irade, İslam dünyasına 20. yüzyıldan hiç de farklı olmayan bir kader tayin etti. ABD, tek kutuplu dünya stratejisini Müslüman ortak kuşağın denetim altına alınması üzerine kurdu. Bu anlayış, belli oranda Avrupa ve diğer güç merkezleri tarafından da benimsendi. Yeni yüzyılda İslam dünyası küresel iktidardan pay alamayacaktı.
ABD'nin Afganistan ve Irak'la başlattığı tek yanlı hakimiyetine karşı gelişen AB, Rusya ve Çin direnciyle paylaşım mücadelesi yeniden başladı. Bir yandan ortak tehdidin bertaraf edilmesine yönelik süreç işletilirken diğer taraftan paylaşım mücadelesi giderek derin ayrışmalara, yeni bloklaşmalara zemin hazırlamaya başladı. Ortak tehdide karşı yürütülen siyasi, ekonomik ve kültürel dönüşüm projeleri başarılı olacak mı? Ya da İslam dünyası bu engelleri aşıp küresel iktidardan pay alacak bir siyasal güç olabilecek mi? Dahası, bu direnci kırmak için her yöntemi kullanan irade, başarısızlığını görüp İslam'ı küresel sisteme ortak edecek mi? ABD'nin işgaller ve "Büyük Ortadoğu Projesi"yle, AB'nin Türkiye'nin üyeliği ve Doğu Akdeniz Ortaklığı projesiyle önlemeye çalıştığı "tehdit", onlar için daha tehlikeli bir hal alıyor. Kırmaya çalıştıkları direnç güç kazanırken, Batı ile hesaplaşmayı önceleyen bir anlayış dalga dalga yayılıyor.
Yakın dönemde bir başka kontrol mekanizması devreye sokulabilir. Ulus üstü birliklerin güç kazandığı, ulusal sınırların anlamsızlaştığı dünyada, Müslüman ülkeler için yeni temsil mekanizmaları harekete geçirilip, kontrol bu mekanizmalar üzerinden yürütülebilir. Hem dini hem de siyasi anlamda Müslümanların içinde bulundukları derin temsil krizine bulunacak çözüm, Batı için en elverişli çözüm haline gelebilir. Siyasi bölünmüşlüğün, dini temsil eksikliğinin çok daha tehlikeli olacağı düşünülerek, bölgesel oluşum, birliktelik hatta birleşme senaryoları uygulanabilir.
Osmanlı misyonu esas alınarak siyasi bir atmosfer oluşturulurken aynı zamanda dini temsil anlamında da yeni formüller ortaya atılabilir ya da eski formüller tekrar devreye sokulabilir. Türkiye'nin AB'den dışlanması bu formüllerin önünü daha da açacaktır. Hem siyasi hem de dini temsil formülleri büyük oranda Türkiye'nin öncülüğünde geçekleştirilecek. Böylece hem siyasi parçalanmışlığın tehlikeleri ortadan kaldırılacak hem de dini bir meşruiyet alanı oluşturulacak ve İslam, yumuşatılarak Batı için tehdit olmaktan çıkarılacak. Önerilecek Vatikan tarzı temsil sisteminin temelinde, her zaman olduğu gibi, Batı'nın tehdit algılamaları ve güvenlik stratejileri olacaktır.
î Başa Özetle şu: Uzak olmayan bir dönemde "Made in USA" ya da "Made in England" "hilafet" tartışmaları başlarsa kimse şaşırmasın.
Yaklaşık dokuz ay önce, 2 Ocak'ta Ankara'da yapılan Avrupa Birliği, Türkiye ve İslam konulu panelde karşılaştıklarımın Hizbut Tahrir'le ilgili kanaatlerimi etkilemediğini öncelikle söylemeliyim. Kocatepe Kültür Merkezi'ni dolduran izleyiciler ve ben, konuşma sırası tam bana geldiğinde, ayağa kalkan yirmi-otuz kişinin heyecanlı konuşmalarına, protestosuna şahit olduk. Grubun sözcüsü, "İbrahim Karagül'ü burada konuşturmayız" diye başlayan öfkeli konuşmasını beni Allah'a, Kur'an'a ve dine davet ederek tamamladı. Müslüman olmadığıma inandıklarından olmalı, diğerleri de öfkelerini haykırdıktan sonra beni Allah'tan korkmaya ve dine çağırdılar. Neyse ki, salondan çıkarıldılar ve panel devam etti.
Konu, benim 4 Aralık 2004 tarihli "Küresel temsil krizi, Osmanlı misyonu, ABD ruhsatlı Hilafet" başlıklı yazımdı. Yazıda, ABD ve İngiltere'nin, İslam dünyasındaki kaosu gerekçe göstererek, kendi kontrollerinde bir "dini meşruiyet merkezi" oluşturabilecekleri, bunu Hilafet gibi pazarlayacakları iddia ediliyordu. ABD ve İngiliz patentli Hilafet'e dikkat çekilen yazı, bir nevi uyarı amacı taşıyordu. Hâlâ aynı kanaatteyim. Üstelik son donemde buna yönelik işaretler daha belirgin hale geldi. Büyük Ortadoğu Projesi, yeni Osmanlı tartışmalarından sonra Hilafet tartışmaları da aynı kaynaklar tarafından yönlendiriliyor.
Konuyu tartışırken Hizbut Tahrir aklıma bile gelmemişti. Ama onlar bunu üzerlerine aldılar. Geldiler, kendilerine tam bir saat anlattım. İkna olmadılar. Şahsıma yönelik ağır ifadelerin bulunduğu bir metni bu köşede yayınlamamı istediler. Reddedince de Kocatepe'de bana haddimi bildirdiler!
Ben Hizbut Tahrir'in çalışmalarını, son yıllarda Orta Asya'da, özellikle de Özbekistan'daki güçlü konumlarıyla izliyorum. Türkiye'de son bir yılda yeniden kendilerinden söz ettirmeye başladılar. Sovyetler'in dağılmasından, özellikle de 1995'lerden sonra Orta Asya'da ciddi bir nüfuz edindiler, bazı ülkelerde rejimler tarafından "birinci tehdit" olarak tanımlandılar. Özbekistan'da çok sayıda örgüt mensubu İslam Kerimov tarafından hapse atıldı. Ancak şiddete, silahlı mücadeleye başvurmamaları hareket alanlarını genişletti. ABD ve İngiltere, Kerimov'un Hizbut Tahrir'e yönelik acımasız uygulamalarını yer yer eleştirdi.
Öncelikle şunu belirtelim: Fatih Camii ve Hacıbayram'daki gösteriden sonra gözaltına alınanların hangi suçlamayla yargılanacağı tartışılıyor. Dünyanın hiçbir ülkesi, bu örgütü terör listesine almadı, dolayısıyla, terör suçundan yargılanmaları imkansız.
Peki Hizbut Tahrir bu dönemde, özellikle PKK sorunu yeniden tırmanırken, Anadolu kentlerinde etnik çatışma senaryoları uygulanırken, neden Türkiye'nin gündemine yeniden girdi? Kanaatlerimin yanlış olabileceğinden duyduğum endişeyle, son çıkışı bu çevreleri yakından tanıyan/izleyen bazı kişilerle konuştum: Özellikle Hamza Türkmen'in özet ve net değerlendirmesinden çok yararlandım. Paylaşayım:
1- Hizbut Tahrir'in tüm söylemi 1950-60 yıllarının söylemidir. Oysa elli yılda dünya çok değişti. Hizbut Tahrir bu söylemiyle bir nevi mezhepleşti. Tarih-toplum değerlendirmesi çok zayıf. Sorunu da burada.
2- Elli yıl önce ya sosyalist olacaktınız ya kapitalist. Onlar Hilafet yolunu tercih ettiler. Müslümanları bu yolla birleştirebileceklerine inandılar. Söylemleri, 1960-70'lerin sağcı/milliyetçi yaklaşımına benziyor.
3- Bir bölgede bin kişiye ulaştıklarında orayı vilayet olarak kabul edip vali atıyorlar. Açık faaliyete o zaman başlıyorlar.
4- Merhum Ercüment Özkan onların Türkiye'deki lideriydi. Hapiste onlardan ayrıldı. Onları Arapçılıkla suçladı. Ancak 1980'lere kadar yine onların kavramlarıyla konuştu. 80'lerde bunu da terk etti.
5- Şimdiye kadar silahlı mücadeleye başvurmadılar.
6- Ancak bunun bir istisnası var: 1955'lerde Ürdün'de belirgin bir güce eriştiler. Bürokraside, askeriyede ve eğitimde ciddi taraftar edindiler. Kral Hüseyin bunların etkisini kırmak için, o dönemde Mısır'ın tasfiye etmeye çalıştığı İhvan-ı Müslimin'i Ürdün'de serbest bıraktı. Bu nedenle Hizbut Tahrir İhvan'ı uzlaşmacılıkla suçladı.
7- Suriye-Ürdün-Filistin'i içine alan Büyük Suriye'de Hilafet'i tesis etmek için harekete geçtiler. Ürdün ordusundan bir tankçı albayı öne çıkarıp aşiretlerin desteğini almaya çalıştılar. Amaç, bu destekle Ürdün yönetimini devirmekti. Ancak albay bunları sattı. Ağır darbe yediler. Birçoğu ülkeden kaçtı. Hareketin öncüsü Takyüddin Nabhani de kaçanlar arasındaydı.
8- Bir ara Libya lideri Muammer Kaddafi ile mücadele ettiler. Kaddafi Hizbut Tahrir mensubu birçok askeri idam etti. Yine Mısır yönetimi de örgüte bağlı birçok kişiyi idam etti.
9- İlginç bir not daha: Milli Mücadele Hareketi, Arap dünyasından gelen 'yıkıcı İslami söylem'i yumuşatmak için ortaya çıktı. Yani İslami söylem millileştirildi. Bir anlamda Hilafetçi Hizbut Tahrir'in etkisini kırdı. (Şimdi tersi mi olacak?)
Görüştüklerimin ortalama kanaatleri şöyle: Örgüt mensupları samimi. Harekete geçtikleri konjonktür çok kötü. Birileri önlerini açıyor olabilir…
1995'te Londra'da Hilafet Konferansı yapıldı. On bin kişi katıldı. Bu olaydan sonra Hizbut Tahrir Orta Asya'ya yöneldi ve çok güçlendi.
Geçen yıl Türkiye'de "Hizbut Tahrir terör örgütü mü değil mi" konulu bir toplantı yapıldı. ABD ve İngiltere'nin desteğiyle. Bu toplantıdan sonra da Türkiye'deki çalışmalar yoğunlaştı!..
Bilecik'ten Trabzon'a kadar yaymaya çalışılan etnik çatışma tezlerinin geri plana itilip Türkiye'de sadece Hizbut Tahrir sorunu varmış gibi gösterilmesinin tek sebebi, örgütün bizzat kendisidir. Birkaç camide slogan atarak, Türkiye'nin gerçek gündemini unutturabildiler. Bu ülkenin dikkatini başka yöne çevirebildiler. Anadolu için en büyük riski oluşturan ve birilerinin alabildiğine provoke ettiği çözülme stratejisinin daha rahat uygulanabilmesi için elverişli bir zemin oluşturmayı başardılar. Tebrikler doğrusu!..
î Başa Ofer'in Hükümet'le görüşme trafiği - Yavuz Semerci - Vatan - 16 Eylül 2005 |
| ||||
î Başa Ofer yalnız değil Buffet da var... - 15 Eylül 2005 - Vatan |
| ||||
î Başa Tüpraş çatlağı - Sabah - 16 Eylül 2005 |
|
ile gelmesine karşı çıkan ve teminatlarını nakde
dönüştürme emri veren Şener, özelleştirmeyi bırakmak zorunda
kalmıştı.
Acı da olsa, dehşet verici de olsa açık konuşalım: Irak'ta tam anlamıyla iç savaş yaşanıyor. Hiçbir kutsalı olmayan, ilkesi olmayan, ahlakı olmayan bir iç savaş... Herkesin birbirini boğazladığı, işgale karşı mücadelenin önüne geçen, kontrol edilemez intikam duygularıyla beslenen bir iç savaş.
Amerikan/İngiliz işgali, bir ülkeye yapılabilecek en büyük kötülüğü yaptı. Bunu başardı. Birinci Dünya Savaşı'nda Arapları Türklerle boğaz boğaza getiren Lawrence mirası, bugün Irak'a bunun on katı kötülük tohumları ekti ve sonucunu aldı, alıyor.
İşgalin, iç savaşın, ahlaksızlığın, barbarlığın, gözü dönmüşlüğün en aşırı örneklerini izliyoruz. ABD ve İngiltere, katliamlarıyla, işkenceleriyle, infazlarıyla, provokasyonlarıyla bu topraklarda öyle bir gelenek oluşturuyor ki, yarın bütün bölge alevler içinde kalacak.
İslam, Kur'an, mezhep, milliyet, ortak tarih, kültür, sosyal yapı.. Hiçbir ortak değer, bağ, insanları bir araya getiremiyor. Bu ne biçim öfke, ne biçim kin, ne biçim siyasi hesap? Kimin hesabı, Iraklıların mı? Şiilerin mi? Kürtlerin mi? Sünnilerin mi? Hiç birinin değil. Sadece ve sadece İngiliz emperyal geleneğinin hesabı. Amerika'ya kılavuzluk yapan bu gelenek, Irak'ı kan denizine dönüştürdü. Yarın nereyi bu hale sokacak?
Felluce'de yaşananları gördük. İşgal güçleri, Irak birlikleri, Kürt güçleri ve Şii Bedir Tugayı kenti harabeye çevirdi. Yaktı, yok etti, katliam yaptı. Kitle imha silahları kullandı. ABD ve dünya medyası bütün günahları, çirkinlikleri gizledi. Türk medyası da. Felluce'de kullanılan silahların yarın başka bölgelerde de kullanılacağını haykırdık, kimse dinlemedi. Dünya sormadı bile.
Bugün Tel Afer. Aynı güçler: ABD askerleri, Irak ordusu, Kürt güçleri ve Şii Bedir Tugayı. Yine yakıp yıkıyorlar. Yine katlediyorlar. Yine toplu imha silahları kullanıyorlar. Yine kahredici bir medya sansürü uyguluyorlar. Dünyanın yaşananlardan haberi bile yok.
Felluce'de Sünni Araplar yaşıyorlardı. Kürtler için onların Sünni olması, Şii Araplar için onların Arap olması yeterli oldu.
Tel Afer'de Türkmenler yaşıyor. Ezici çoğunluğu Sünni. Şiiler Sünni olduğu için, Kürtler Türkmen olduğu için öldürüyor.
Hepsinin önünde ve arkasında Amerikan askeri. Beyninde Amerikan tezleri. Şiiler büyük Şii bloku, Kürtler büyük Kürt devleti için öldürüyor. Hiçbiri Irak için öldürmüyor. Hiçbirinin Bağdat hükümetinin otoritesini hakim kılma diye bir düşüncesi yok. Çünkü hiçbiri böyle bir yönetime inanmıyor, olmayacağını biliyor. Amerika kendi gündemini uyguluyor, Kürtler kendi gündemini, Şiiler kendi gündemini… Herkes bir çıkar ortaklığında dayanışmaya girmiş, öldürüyor, yok ediyor.
Dün Bağdat'ta yaşananlar… Ardı ardına patlayan araçlar, intihar saldırıları, ölen onlarca insan. Şii olmasının, Sünni olmasının, Türk olmasının, Arap olmasının, Kürt olmasının ne anlamı var? Bir bomba Şiilerin bulunduğu yerde, diğer bomba Sünnilerin bulunduğu yerde patlıyor. Karşılıklı saldırılar… Öldürülen onca masum insan. Hangi siyasi hesabın kurbanı bunlar? Kimlerin kurbanı? Gayri meşru, ahlaksız siyasi hesapların, liderliklerin kurbanı. Kimi alim, kimi Müslüman lider, kimi komutan… Hepsi aynı ahlaksızlıktan besleniyor.
Bir kesim devlet otoritesini ve ABD gücünü arkasına alıp "meşruiyet" adı altında Felluce, Tel Afer, Musul ve diğer bölgelerde kendinden olmayanı öldürüyor. Diğerleri bunun intikamını yine sivilleri öldürerek alıyor. Bir cinnet hali, sonu yok, olmayacak…
Irak Başbakanı İbrahim Caferi, Amerika, Şii ve Kürt güçler, terörist adı altında sivilleri öldürüyor, onları yaşadıkları yerlerden sürüyor, evlerini yakıp yok ediyor. Bu ittifaka karşı savaşan bazı gruplar, "siz Sünnileri öldürürseniz biz de Şiileri öldürürüz" diyor ve kalabalıklar içinde bombalar patlatıyor.
Bu savaşın, bu kardeş kavgasının dışında kalmak isteyenler kurban oluyor. Dün Bağdat'ta ölenlerin, Tel Afer'de günlerdir ölenlerin ne suçları var? Şii Bedir Tugayı Irak'ın her yerinde direnişçileri terörist olarak avlıyor, öldürüyor. Sünni bir grup Musul'da Bedir Tugayı'na bağlı insanları yakalayıp kurşuna diziyor. Hepsi kendi adına İslam için savaşıyor. Hepsi kendi adına Irak için savaşıyor. Hepsi kendi adına adalet için savaşıyor? Ne utanç verici!
Zerkavi grubunun şu açıklaması, Irak'ta bundan sonra neler yaşayacağımızı ortaya koyuyor: "Telafer'deki Sünnilerin intikamını almak için savaş başladı. Bağdat ve ülkenin diğer kesimlerindeki saldırılarla ilgili ayrıntılar yakında açıklanacak." Taci'de asker kıyafetli ve askeri araçlar kullanan silahlı kişiler, bir evi basıp 17 kişiyi dışarı çıkarıyor. Ve kurşuna diziyor.
Irak'a demokrasi getirenler, Saddam zulmünden kurtaranlar, zenginlik ve refah vadedenler, Irak'ın bütünlüğünü savunanlar nerede? Bırakın Irak'ın bütünlüğünü, en küçük farklılıklar bile kanlı bir hesaplaşmanın sebebi oluyor.
Evet, bu bir iç savaş. En kötüsünden, en acımasızından. Doğrudan Amerika ve İngiltere'nin tezgahladığı bir dehşet senaryosu. Bunu istediler. Etnik ve mezhep eksenli savaşı planladılar. Maalesef başarılı oldular.
Artık Irak'ın ne olacağı değil, hızla bütün bölgeye yayılacak çözülmenin nasıl kontrol edileceği hesaplanmalı. Türkiye dahil, bölge ülkeleri, İslam Konferansı Teşkilatı acilen olaya müdahale etmeli. Bunu ciddiye almayan, yavaş hareket eden, çözüm üretemeyen bütün ülkeler aynı şeyleri yaşayacak. Siz, Irak'taki çözülmenin, iç savaşın, cinnet halinin Irak topraklarıyla sınırlı kalacağını mı düşünüyorsunuz?
Amerika ve İngiltere'ye güvenmeyin. Onlardan hiçbir şey beklemeyin. Onlar çözüm üretmeyecek, bunu daha da yayacaklar. Onlar hep bunu istiyor, bunu planlıyordu. Ama göremedik. Hâlâ da görmüş değiliz.
Uyanın, aklınızı başa alın! Bu korkunç dalgayı Irak sınırlarını aşmadan kontrol edin. Vicdan sahibi, erdem sahibi, sorumluluk sahibi, akıl sahibi olanlar seslerini yükseltmeli. Bu suskunluğu ve sessiz desteği bozmalı. Hepimiz için!