| |||||||||||||||||||||||||
|
|
|
| |||||||||||||
| |||||||||||||||
î Başa
Genelkurmay
Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök, tahriklere karşı ulusal direnç gösterilmesi
gerektiğini söyledi.
| |
| Medya için ‘’Dördüncü Kuvvet’’, denir ama ben,
-özellikle de yaygın medyanın- birinci kuvvet olduğuna
inanıyorum. Dolayısıyla, kamuoyunu etkileme hatta yönlendirme gücünü elinde tutan yaygın medyanın öne çıkardığı konulara çok dikkat etmesi gerekir diye düşünüyorum. Özellikle de hassas dönemlerde... Benim, yaşadığımız şu hassas süreçte en çok dikkatimi çeken öne çıkarma olayı da 1 YTL’lik yaygın Türk medyasında geniş bir yer alan ‘’Hizb-ut Tahrir’’ ve ‘’Şeyh Sait’in Torunu’’ konularıydı. ... Liderliğini Filistin’deki Ata Abu Raşat diye birinin yaptığı, radikal ve marjinal bir İslam örgütü, Türkiye’de resmi bir sözcülük açtığını ilan etmiş bundan bir ay kadar önce. Örgütün resmi sözcüsü olduğunu iddia eden şahıs kartvizit bile bastırmış. Hem de kuracakları halifeliğin Türkiye vilayeti sözcüsü olarak. Gülüp geçeceğiniz, asla ciddiye almayacağınız uçuk kaçık iddialar olmuş mu size 6 sayfalık koskoca bir röportaj. Hem de örgütün resmi sözcüsü olduğunu iddia eden şahsın tam sayfadan zafer işaretli, hilafet bayraklı resimleriyle. Milyon dolarlık ilan verilse bu kadar güzel reklam yaptırılamazdı doğrusu. Nitekim, reklamdan -pardon, röportajdan- birkaç gün sonra da bu şahsı ve topladığı yandaşlarını Fatih camisinin avlusunda Cumhuriyet karşıtı slogan atarken gördük. Kendisi kayboldu ortadan ama izi kaldı ardında. Aynı durum, Şeyh Sait’in torunu olduğu özellikle vurgulanan, Hak-Par kurucusu Abdülmelik Fırat ile yapılan röportaj için de geçerliydi. Bu şahıs ve partisinin sesi de gün geçtikçe daha çok duyulur oldu sağda solda. Her iki röportajın da ortak unsuru, kamuoyunun çoğunun tepkili olduğu uç noktadaki söylemlerdi. Biri; İstanbul’u hilafetin başkenti yapacaklarını, orduyu ele geçireceklerini, iktidara gelince bütün heykelleri kıracaklarını ve cihad ilan edeceklerini anlatırken, diğeri; Kürtçe’nin de resmi dil olması, Kürtlerin yoğun yaşadığı bölgelerde eğitim dilinin tamamen Kürtçe olması, şehirlerin, dağların, nehirlerin, ovaların Kürtçe isimlerle anılması gibi taleplerini sıralıyor ve Federe Devlet çözümünü vurguluyordu. 1 YTL’lik dergilerden aldığı, magazinsel siyaset bilgilerinin kahvede yapacağı sohbetlerde yeterli olduğunu sanan sıradan bir okuyucu -örneğin, Aksiyon dergisinde çıkan Kürt kökenli aydın Ümit Fırat‘ın görüşlerinden haberi olmadığı için- şunu diyebilir pekâlâ: ‘‘Kürtlerin terörist olmayan kesiminin de istekleri PKK ile aynı.’’ Sadece bu röportajlarla yetinen, farklı kaynaklardan, farklı görüşleri izleme zahmetine katlanmayan birçok okuyucunun algı dünyasında, İslâmi değerlere göre yaşamak isteyen herkes -eninde sonunda- ‘’Hizb-ut Tahrir’’, bütün ‘’Kürt sorunu’’ndan bahsedenler de ‘’Hak-Par’’ doğrultusunda düşünüyormuş gibi eksik, hatta çarpık bir resim oluşması işten bile değildir. Bu tür örgütleri öne çıkarmanın, radikal eğilimleri olanların, Hizbullah, PKK gibi terör örgütleri yerine bunlar gibi daha az zararlı (!) örgütlere yönelmeleri gibi bir faydası da olabilir belki... Lakin, ben böyle bir faydadan yana da kuşkuluyum epey. Çünkü, o kesimler bu dergilerdeki röportajları okumazlar pek. Bu tür haber ve röportajları okuyanlar yine sizin benim gibi sıradan vatandaşlar. Dolayısıyla zarar görme riskimiz, umulabilecek yarardan çok daha fazla. Bilinçli ya da bilinçsiz, bu tür radikal ve uç söylemleri olan örgütler öne çıkarıldığında provokatörlere hizmet edilmiş olunur zira. Bu durumun yarattığı en vahim sonuç da; aklı başında, herkesin uzlaşabileceği, sağduyulu seslerin arada kaynayıp gitmesidir. Aynı, herhangi bir kalabalık tartışma ortamında, tarafları sağduyulu düşünmeye davet eden ılımlı konuşmacıların sesini duyuramaması gibi. Sözün kısası, makul çoğunluğa ulaşmamız için hiçbir aşırılığa, fanatizme prim vermeyen, sağduyulu sesleri öne çıkaran makul bir medyaya ve yöneticilere ihtiyacımız var bizim. |
î Başa MESUT YILMAZ'IN KUZENİNİN KAFA KARIŞTIRAN İSRAİL DESTEKLİ TÜPRAŞ OPERASYONU... - Haber Vitrini Sami Ofer'e 6 ayda yüz milyonlarca dolar kazandıran yüzde 14.76'lık Tüpraş hissesinin satışında kafaları karıştıracak belgeler ortaya çıktı. ÖİB, satış yapabilmesine imkan tanıyan yetkiyi kimseye duyurmadı. Yetkiden sadece Mesut Yılmaz'ın Kuzeni Mehmet Kutman'ın sahibi olduğu Global Menkul Değerlerin haberi oldu. 14 Eylül 2005 Çarşamba 11:08
|
|
28 Şubat 2005'te
Global, ÖİB'e bir yazı yazarak ''Yabancı müşterilerim için bu hisseleri
15.40 YTL'den almak istiyorum'' dedi. ÖİB ise aynı gün isteği kabul etti.
Nefesleri kesen ihale sonunda Tüpraş'ın yüzde
51'ine, 4.1 milyar dolar veren Koç Grubu, yeni bir tartışmayı da istemeden
alevlendirdi.
Koç, Tüpraş'ı 8 milyar dolar değer üzerinden
satın alacağını ilan ederken, İsrailli iş adamı Sami Ofer çok değil, 6 ay
önce Tüpraş'ın yüzde 14,76'sini (3 milyar dolar piyasa değeri üzerinden)
446 milyon dolara satın almıştı...
Ofer ve Türk danışmanı Global Menkul
Kıymetler'in Başkanı Mehmet Kutman'ın öngörülerinin güçlü olduğu açık
Arkasında Ofer Ailesi'nin bulunduğu 6 yabancı
fon adına 446 milyon dolara satın alınan hisselerin bugünkü borsa değeri
730 milyon dolar. Aynı hisselerin, ihalede ortaya çıkan rakama göre değeri
ise 1 milyar 201 milyon dolar. Kısa süre içinde (belki de bir dünya
rekoru) böylesine anormal kazançlara yol açan yüzde 14,76 oranındaki
Tüpraş hissesi blok olarak nasıl satıldı?
Bu sorunun yanıtını ararken ulaştığımız bilgi
ve belgeler, (satış işleminin mahkemelik olduğunu hatırlatalım) akılları
karıştırabilecek nitelikte.
Önce bu satış işleminden kamuoyunun nasıl
haberdar olduğunu aktaralım:
* 1 Mart 2005'te, Özelleştirme İdaresi
Başkanlığı (Başkan Metin Kilci imzasıyla) İMKB'ye özetle şu açıklamayı
gönderiyor: ''İdaremiz portföyünde bulunan 36 trilyon 969 milyar 698 bin
lira nominal değerli Tüpraş hisse senetlerini, 3 Mart 2005 tarihinde İMKB
Toptan Satışlar Pazarı'nda satmayı planlamaktayız.''
(Kamuoyu bu açıklama ile ilk kez Tüpraş'ın
bir kısım hisselerinin blok olarak satılacağını duydu. Satışa İş
Yatırımın, alışa ise Global'in aracılık edeceği açıklandı. Hisseleri satın
alacak kurumlar olarak Global Securities (USA), Nordic Pacific, Singapore
Investment, Viclov Holdings LTD, Eaer Emerging Markets, Diversified
Markets isimleri sıralandı ve hisse satış fiyatının 15 bin 400 lira olduğu
ilan edildi. Bu fiyat borsa değerinin yaklaşık yüzde 10 altındaydı.)
* 2 Mart 2005 tarihli gazetelere, Petrol İş
Sendikası'nın ÖİB'nin böyle bir satış yetkisi olmadığı gerekçesiyle Ankara
12'inci İdare Mahkemesi'ne satış işlemini durdurmak için başvurduğu
yansıdı.
* 2 Mart 2005 tarihinde ÖİB, Borsa'nın isteği
üzerine şu açıklamayı yaptı: ''Kurumumuz aleyhine açılmış herhangi bir
davaya ilişkin dilekçe veya yürütmeyi durdurma kararı intikal
etmemiştir.''
* 3 Mart 2005. Petrol İş Sendikası, ÖİB'nin
istediği gibi satışın 3 Mart günü yapılmasının
borsa mevzuatına aykırı olduğunu
hatırlatarak, İMKB ve SPK'yı ''ÖİB'nin yapmaya çalıştığı blok satış, SPK
mevzuatına ve özelleştirme uygulamalarına aykırıdır. Bu konuda dava
açtığımız için işlemin gerçekleştirilmesi durumunda, doğabilecek
olumsuzlukların sorumluluğu İdare'nin olacaktır'' diyerek uyardı.
* 10 Mart 2005. İMKB kendisine tanınan
sürenin sonuna kadar bekledi ve satışa izin verdi. Yaklaşık 446 milyon
dolar, ÖİB'nin kasasına girerken, hisseler de adı yukarıda sayılan
fonların mülkiyetine geçti.
Bunlar bilinen süreç...
Ancak, Petrol İş Sendikası'nın açtığı dava
(sendikanın yürütmeyi durdurma talebi reddedildi. Davanın esastan
görüşülmesi devam ediyor) dolayısıyla ortaya konan belgeler, kafa
karıştıracak nitelikte.
Anlaşılıyor ki, Özelleştirme Yüksek Kurulu,
07.01.2005 tarihinde (2005/02 sayılı karar) Özelleştirme İdaresi'ne bir
satış yetkisi vermiş. Yetki, ''Özelleştirme kapsamında olan ve borsada
işlem gören kamu şirketlerinin, 1 katrilyon liraya kadar İMKB'de alım
satımında ÖİB yetkilidir'' şeklinde tanımlanmış.
Fakat bu yetkinin verildiği, halka açık
şirketlerin hisse fiyatlarının doğrudan etkileneceği bilinmesine rağmen,
ÖİB tarafından İMKB'ye bildirilmiyor. Bu durum ortaya çıkınca, Petrol İş,
Sermaye Piyasası Kurulu'na başvurarak, ''ÖYK kararını yatırımcılara
duyurmayan ÖİB hakkında gerekli işlemin yapılmasını'' istiyor.
Nitekim, SPK, 13.5.2005 tarihinde, (Hülya
Kemahlı
imzasıyla) gerekli dikkati ve özeni
göstermediği için ÖİB'yi uyarıyor ve Özelleştirme Yüksek
Kurulu'nun kendisine verdiği yetkiyi İMKB
Bülteni'nde yayınlanması için İMKB'ye göndermesini istiyor.
Mahkemede ortaya başka (tuhaf) belgeler
çıkıyor.
Bu belgelere göre, Global Menkul Kıymetler'in
finans çevrelerinde hiç kimsenin bilmediği ''Özelleştirme Yüksek Kurulu
Kararı''ndan haberdar olduğu anlaşılıyor.
Global Menkul Kıymetler (Mehmet Ali Deniz
imzasıyla) 28 Şubat 2005 tarihinde resmi bir yazıyla Özelleştirme
İdaresi'ne ''İdareniz portföyünde bulunan Tüpraş'a ait 36.969.698 adet
hisseyi yurt dışında yerleşik kurumsal yatırımcılara satmak üzere beher
hisse başına 15.40 YTL fiyattan İMKB Toptan Satışlar Pazan'nda satın almak
istiyoruz'' başvurusunda bulunuyor.
Aynı gün, yani 28 Şubat 2005 tarihinde
Özelleştirme İdaresi, (jet hızıyla) Global'in
başvurusuna Başkan Metin Kilci imzasıyla olur
veriyor. Ve aynı gece (Pazartesi günü akşamı) İMKB'ye (1 Mart günü kamuoyu
duyuyor) Tüpraş'ın yüzde 14,76'sının yabancı fonlara satılacağı
duyuruluyor.
Bu noktada pek çok soru sorulabilir. Aslına
bakarsanız her şeyin bir gün içinde olmayacağı açık. (Tüpraş'ın yüzde
14.76'sını satın alan fonların çoğu bu iş için kurulduğu biliniyor.) Ama
resmi kayıtlara bakarsanız, 446 milyon dolarlık satış kararı bir gün
içinde (mucize denebilir) tamamlanmış!
Anlaşıldığı kadarıyla görüşmeleri günler
öncesinden başlamış. ÖİB'den sorumlu Maliye Bakam Kemal Unakıtan mutlaka
bilgilendirilmiş olmalı. Ve bir açıklaması olmalı. Günlerce süren
faaliyet, (aynı Özelleştirme Yüksek Kurulu karan gibi) yatırımcılara
duyurulmamış. Havada pek çok soru kaldı. Bu hisselerin satışı için izlenen
yol, başka yatırımcıların neden bilgilendirilmediği, satış işleminde başka
alıcılarla fiyat pazarlığının neden yapılmadığı bunlardan sadece birkaçı.
ÖİB'nin, Hükümet'in ve Global'in bir
açıklaması vardır herhalde...
(Yavuz
SEMERCİ-VATAN) |
î Başa Türkiye’nin en büyük millî değerlerinden TÜPRAŞ’ın satılması ekonomik intihardır - Milli Gazete - 14 Eylül 2005 Bunun adı harakiri İMKB’de işlem gören hisseleri baz alınıp değerlendirme yapıldığında bile fiyatı 4.5 milyar doları bulan TÜPRAŞ’ın yüzde 51’i 4 milyar 140 milyon dolar gibi sigorta değeri bile etmeyen bir rakama Shell-Koç grubuna satıldı. Amiral battı!.. Türkiye’nin “amiral gemisi” olarak nitelendirilen ve millî sanayinin belkemiği olma özelliğini taşıyan TÜPRAŞ’ın satışına tepkiler sürüyor. î Başa Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Meten Gündoğan “Yabancı sermaye, petrol ve ürünleri piyasasına girmek istiyorsa yeni rafineri kursun. Eldeki tesisleri yok pahasına kapatmasın!” dedi. Gündoğan, TÜPRAŞ’ın satışının, devletin ekonomik hayatta harakiri yapması anlamına geldiğini söyledi. Akılsızlığın daniskası... AKP hükümeti döneminde özelleştirme adı altında yapılan satış işlemleri ile ülke sanayisinin adım adım tasfiye edildiğine dikkat çeken î Başa Gündoğan, “Türkiye, önemli bir enerji koridoru üzerinde bulunuyor. Böyle bir ortamda TÜPRAŞ gibi bir kuruluşun elden çıkarılması akılsızlığın daniskasıdır. Saadet iktidarında TÜPRAŞ, TELEKOM gibi stratejik tesisleri geri alacak, millileştireceğiz” diye konuştu. ANKARA BÜROSU Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Mete Gündoğan, AKP Hükümeti döneminde özelleştirme adı altında yapılan satış işlemleri ile ülke sanayisinin adım adım tasfiye edildiğini söyledi. Türkiye’nin üzerinde bulunduğu enerji koridoruna dikkat çeken Gündoğan, böyle bir ortamda Tüpraş gibi bir kuruluşun elden çıkarılmasının akılsızlığın daniskası olduğunu kaydetti. Türkiye’nin amiral gemisinin özelleştirme adı altında satılmasına kesinlikle müsaade edemeyeceklerini ifade eden Gündoğan, önümüzdeki olası bir Saadet iktidarı döneminde Tüpraş, Telekom gibi stratejik kuruluşların yeniden millileştirileceğini açıkladı. “Saadet Partisi iktidarında her türlü bulguyu değerlendirerek, bu milletin malı olan tesisleri yabancılara peşkeş çekenleri, yanıltıcı bilgi verenleri, yanlış değer raporları üretenleri, işbirlikçileri sıfatları ve konumları ne olursa olsun, adaletin önüne çıkararak hesap vermelerini temin edeceğiz” şeklinde hükümeti uyaran Gündoğan, “Anadolu’da bir tabir vardır, ‘keser döner sap döner, gün gelir hesap döner’ aklınızı başınıza alın” dedi. Parti genel merkezinde dün bir basın toplantı düzenleyen Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Mete Gündoğan, önceki gün yapılan Tüpraş özelleştirilmesi ile ilgili ihale sonuçlarını değerlendirdi. Tüpraş’a biçilen değerden ziyade üstlendiği görevin önemine dikkat çeken Gündoğan, “Türkiye, bir enerji koridoru üzerindedir. Üretim kaynakları ve nakliyatına yakınlığı dolayısıyla yeni enerji denkleminde Tüpraş’ın önemi çok daha artmıştır. İşte tam da böyle bir durumda, Tüpraş gibi bir kuruluşu elden çıkarmak akılsızlığın daniskasıdır” dedi. Türkiye’nin dünyanın en pahalı benzin ve mazotunu tükettiğini hatırlatan Gündoğan, bu durumun, sanayi girdi fiyatlarının otomatik olarak artması ve dolayısıyla ürün fiyatlarını doğrudan artması olarak piyasaya yansıdığını söyledi. Bunun da, ihracatı olumsuz etkilediğini, ithalatın ise daha da artmasına vesile olduğunu ve sanayi altyapısını çökerttiğine işaret eden Gündoğan, örnek olarak da AKP Hükümeti döneminde artan akar yakıt fiyatlarını gösterdi. Bu artışlara itiraz edildiğinde hükümet yetkililerinin iki ana sebep ve birçok tali sebepler gösterdiklerini dile getiren Mete Gündoğan, şöyle konuştu: “İlk söyledikleri, dünya petrol fiyatlarının sürekli artmakta olduğudur. İkinci söyledikleri, değişik olumsuzluklar sebebiyle petrol ve petrol ürünleri piyasasında var olan belirsizliklerdir. İyi de, bunları söylemeye aklınız yetiyor da, peki o zaman Tüpraş’ı niye sattınız? Tüpraş Türkiye’nin amiral gemisidir. Tek başına ülkemiz yıllık vergi gelirlerinin yüzde 20’sini karşılamaktadır. 2004 yılında yaklaşık 500 milyon dolar net kar gerçekleştirmiş, Türkiye ekonomisinde yaklaşık 8.5 milyar dolarlık net katma değer yaratmıştır. Ülkemizin en stratejik, doğal tekel, sosyal faydası çok yüksek, katma değeri çok yüksek ve sanayiyi bire bir etkileyen ürünleri ile en kıymetli kuruluşu olan Tüpraş’ın satışı, devletin ekonomik harakiri yapması demektir” Dünyadaki son gelişmelerin Tüpraş’ın önemini bir kez daha gözler önüne serdiğini ifade eden î Başa Gündoğan, Meksika Körfezi’nde gerçekleşen Katrina kasırgasının, ABD’nin petrol üretim altyapısını büyük zarara uğrattığını dile getirdi. Uzmanlara göre bu zararın yakın bir dönemde telafi edilmesinin mümkün olmadığını vurgulayan Gündoğan, dünyadaki petrol üretiminin de talebi karşılayamadığını ve bundan dolayı fiyatların 100 dolarlara kadar çıkabileceği yönünde tahminler yapıldığını kaydetti. Konuşmasında geçtiğimiz yıl yapılan ancak Danıştay tarafından iptal edilen Tüpraş ihalesine de değinen Gündoğan, her iki ihalede ortaya çıkan rakamlar arasında büyük bir uçurum bulunduğunu dile getirdi. Daha bir buçuk yıl önce yüzde 65’i için 1.3 milyar dolar, toplamı için ise 2 milyar dolar değer biçilen Tüpraş’ın aradan geçen 1.5 yıl gibi kısa bir sürede değerinin 4 kat arttığına dikkat çeken Gündoğan, rakamlar arasındaki bu uçurumun Tüpraş’ın her geçen gün değer kazandığını ortaya koyarken, AKP Hükümeti’nin de böylesine önemli bir kuruluşla ilgili stratejisinin bulunmadığını gözler önüne serdiğini söyledi. Geçtiğimiz Mart ayında Tüpraş’ın yüzde 14.76 hissesinin İsrailli bir işadamına 446 milyon dolara satıldığını belirten Gündoğan, aradan geçen 6 aylık sürede bu hisseyi alanların 752 milyon dolar kar ettiğini vurgulayarak “Belli ki burada ya yanlış bir tahmin var ya yanlış bir değer hesabı var ya da kasıtlı peşkeş var! Peki bunun hesabını kim verecek” dedi. Hükümeti uyaran Mete Gündoğan, Saadet Partisi iktidarı döneminde, özelleştirme adı altında yapılan bütün satışların masaya yatırılacağını açıkladı. î Başa Gündoğan, şunları kaydetti: “Güçlü bir komisyona, bunların hepsini yeni şartlara göre inceleteceğiz. Yeniden yaptıracağımız değerlemelere göre Tüpraş, Telekom, v.b gibi stratejik tesisleri geri alacağız, millileştireceğiz. Her şey para değildir. Yılda 46 milyar dolar rantiyeciye para bulan hükümet, millet için hiçbir şey yapmadığı gibi, elde var olanları da yok etmeye çalışıyor. Biz buna müsaade etmeyeceğiz. Her türlü bulguyu değerlendirerek, bu milletin malı olan tesisleri yabancılara peşkeş çekenleri, yanıltıcı bilgi verenleri, yanlış değer raporları üretenleri, işbirlikçileri, sıfatları ve konumları ne olursa olsun, adaletin önüne çıkararak hesap vermelerini temin edeceğiz. Siyasiler, bugün yüce divanda yargılananlardan ders alsınlar” | ||||||||
î Başa Telafer, ceset tarlası - Milli Gazete - 14 Eylül 2005 î Başa Irak’ta ABD askerleri ve Kürt Peşmergelerin Irak askerleri ile birlikte sürdürdükleri katliamda Telafer sokakları ceset tarlasına döndü. Binden fazla Türkmen’in cesedine güçlükle ulaşabildiklerini belirten
Irak Türkleri ve Yardımlaşma Derneği Başkanı Mahmut Kasapoğlu “Yaralı
Türkmenlerin hastanelere götürülebilmesini önlemek için ambulans
şoförlerini, bile öldürüyorlar” dedi. ANKARA Irak Türkleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği Başkanı Mahmut Kasapoğlu, ABD, Kürt Peşmergeler ve Caferilerin Telafer’de Türkmenlere yönelik soykırım operasyonlarını sürdürdüğünü belirterek, Telafer’de öldürülen bin Türkmen’in dün cesedine ulaşıldığını söyledi. Yaralı Türkmenlerin hastaneye götürülmesini engellemek için ambulans şoförlerinin de öldürüldüğünü öne süren Kasapoğlu, Türkiye’nin Irak’a girmesini istedi. Birleşik Sağlık ve Sosyal Hizmet İşkolu Çalışanları Sendikası (Sağlık-İş) Genel Başkanı Mustafa Başoğlu da Irak Türkleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği’ne destek istedi. Sağlık-ış Genel Başkanı Mustafa Başoğlu, Irak Türkleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği’ne destek ziyaretinde bulundu. Ziyarette konuşan Irak Türkleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği Başkanı Kasapoğlu, son dönemlerde yaşanan anlamsız olaylarla meşgul olan Türkiye’nin burnunun dibindeki soydaşlarının katledilmesine göz yumduğunu kaydetti. 4 bini Kürt Peşmerge, bini Caferi polis, 6 bini ABD Askeri olmak üzere, 11 bin kişilik silahlı örgütün Türk yurdu Telafer’de Türkmenlere saldırdığını anlatan î Başa Kasapoğlu, “Dün aldığımız son habere göre, Telafer’de bin Türkmen’in cesedine ulaşıldı. Yaralı Türkmenlerin hastanelere götürülmesini önlemek için ambulans şoförleri öldürülüyor. Evleri başlarına yıkılan Türkmenler etrafı tel örgüyle çevrili çadırlara götürülüyor. Amerikan askerleri gece evleri basarak erkekleri Barzani, Talabani, Caferi cezaevleriyle Ebu Garib Cezaevi’ne götürüyor” diye konuştu. î Başa Amerika’nın Türkmenlere yönelik bu saldırılara, “Hakları Geri Alma” operasyonu adı verdiğini hatırlatan Kasapoğlu, “Kukla Peşmergelerin Telafer’de ne hakkı var? Telafer 15 bin yıldır Sümerler döneminden beri Türkmen yurdudur” açıklamasında bulundu. Gazetecilerin bir sorusu üzerine Kasapoğlu, Iraklı Türkmenlerin soykırıma göz yummasına rağmen Türkiye’ye olan sevgilerinin hiç bitmediğini vurgulayarak, hükümetin duyarsızlığını kınadı. î Başa Kasapoğlu, “Türkiye, kendi milli menfaati ve soydaşlarını korumak için Irak’a girmelidir. Çünkü Telafer ve Kerkük düşerse, Diyarbakır ve Mersin’e sahip çıkamayız” dedi. Sağlık-İş Sendikası Genel Başkanı Mustafa Başoğlu ise, Irak Devlet Başkanı Talabani ve Kürdistan Demokrasi Partisi (KDP) Lideri Barzani güçlerinin Irak’ı gele geçirmek için Türkmenleri katlettiğini belirterek, daha sonraki süreçte Talabani ve Barzani’nin menfaat çatışmasına gireceğini iddia etti. ABD Dışişleri eski Bakanı Colin Powell’in, Irak’ta kimyasal silah bulunmadığını ve müdahalenin hata olduğunu açıkladığını hatırlatan Başoğlu, Türkiye’de Türk-ış, Hak-ış ve DıSK gibi sendikalar başta olmak üzere, herkesin Telafer katliamına tepki göstermesini istedi. (iha) | ||||||
î Başa Boğaziçi Üniversitesi'nde yangın! - 13 Eylül 2005 Salı - Milliyet Boğaziçi Üniversitesi’nde kare blokta çıkan yangın itfaiye ekiplerince söndürüldü. Milliyet İnternet'in aldığı bilgiye göre, Boğaziçi Üniversitesi Kuzey Kampusü’nde bulunan kimya, fizik, biyoloji bölümlerin ve laboratuvarların yer aldığı binada henüz belirlenemeyen nedenle yangın çıktı. Yangın, İstinye ve Beşiktaş itfaiye ekiplerince büyümeden söndürüldü. Küçük çapta maddi hasara yol açan yangında yaralanan olmadı. işyerini ziyaret ettiler.. .ltaz. .nr.tezaynayy.şazinLubenvanEm.
a't.nçeşılyığımn.ltaz. .nmazeknayy.kşaz.n.ç. ndü neklemn18-19nezesın.ltaz.
an.he'tengay.zd.mnduzsu nbat'. nodesı denb.znoyuzduknso
zeneksezetnvangeşşaz.eii
| |||||||||||||
î Başa Millî Görüş Lideri Erbakan IMF ve Dünya Bankası’ndan alınan kredilerin iç yüzünü açıkladı - Milli Gazete Sömürü tiyatrosu Millî Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan; IMF ve Dünya Bankası’nın kredi yardımı olarak verdiği söylenen borçların, yardım değil, siyonizm eliyle oynanan hayali bir sömürü tiyatrosu olduğunu söyledi. “Büyük Plan”ın hizmetkârları Türkiye üzerine oynanan oyunun adının “Hayım Nahum Planı” olduğunu ifade eden Erbakan; “Bu oyun 8 yıldan bu yana bütün dehşetiyle devam ettirilmektedir. Bizden sonra iş başına getirilenler, önce 5 yıl karma hükümetlerle bu plana hizmet ettirildi. 3 yıldır da AKP eliyle oyun sürdürülüyor. AKP’nin siyonizme hizmetinin nedeni de memur maaşını onlardan almasıdır. Memura maaş veremezlerse o koltukta oturamazlar çünkü” dedi. Hiç para vermeden faiz alıyorlar! Erbakan, IMF borcu diye açıklanan oyunu şöyle özetledi: “Bizim Merkez Bankamızın kağıt üzerinde 46 milyar dolar rezervi var. Bu para, Merkez Bankası’nın kasasında değil, Amerika’da Rockefeller’in bankasında duruyor. Adamlar bütün paramızı almışlar. Bizimkilerin para mara gördüğü yok, parayı onlar kullanıyor. Merkez Bankası’nın başkanının elindeki kağıtta yazıyor ancak bu para hiç kasamızda olmadı. İşte bu paradan küçük bir damlayı “borç” diye verip, faizini alıyorlar. NEVZAT ÖZPELİTOĞLU / ALTINOLUK Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan Siyonizm’in AKP iktidarı eliyle adım adım Büyük İsrail Projesini (BOP) uygulamaya soktuğunu ve bundan dolayı da ülkemizin bilinçli olarak her gün daha fazla borç batağına batırıldığını söyledi. Erbakan Altınoluk’ta yaptığı açıklamasında, IMF yardımı olarak verildiği söylenenlerin de aslında hayali birer tiyatro olduğuna değinerek, daha önceki konuşmalarımızda da ifade ettiğimiz gibi Türkiye üzerinde oynanan oyunun adı Hayım Nahum plânıdır. Bu oyun 8 yıldan bu yana bütün acımasızlığı ve dehşetiyle devam ettirilmektedir. Bizden sonra iş başına plân gereği getirilenler önce 5 yıl karma hükümetlerle bu plâna hizmet ettirildiler, daha sonra 3 yılda AKP eliyle plânlarını devam ettirdiler. Gerek karma Hükümetler dönemini ve gerekse AKP Hükümeti dönemini milletimiz gördü. Hepsi baştan sona kadar Siyonizm ne istiyorsa onu yaptılar. Bu AKP ise hâlâ Siyonizm’e hizmete devam ediyor. Neden hizmet ediyor? Çünkü memurun maaşı onlardan geliyor. Memura maaş veremezlerse o koltukta oturamazlar da ondan” dedi. Borç diye verilenler bizim paralarımız Erbakan devamla, “Memurun maaşını verebilmek için de mutlaka İsrail’in dolayısıyla Siyonizm’in, İMF ve Dünya bankası vasıtasıyla borç vermesi gerekiyor. Peki, borç dedikleri nedir biliyor musunuz? Dikkat edin, bizim merkez bankasının şu anda kâğıt üzerinde 46 Milyar Dolar döviz rezervi var. Bu para nerede? Merkez bankasının kasasında değil. Bu para Amerika Birleşik Devletlerinde Rockefeller’in bankasında. Para zaten hep orda duruyor, bizim elimize geçtiği falan yok. Adamlar oynanan oyun gereği senin bütün paranı almışlar. Senin paranı onlar kullanıyorlar. Bizimkilerin ise para mara gördükleri yok. Bizim Merkez bankasının başkanının önünde bir beyaz kâğıt var. Kâğıdın üzerinde “bizim ABD de şu bankada şu kadar paramız var” diye yazıyor. Fakat paranın kesinlikle kendisi ortada yok. Bizim kasaya ise hiçbir zaman girmemiş. Para ABD bankasında… İşte bu kâğıt üzerinde bizim olan paradan küçük bir damlayı “borç dilimi” diye bize yine kâğıt üzerinde veriyorlar ve dünyanın faizini de senden istiyor ve alıyorlar. Yani, senin ABD kasasında duran paranla sana hiç para transferi yapmadan senden faiz alıyorlar. İşte bütün oyun budur.” diye konuştu. î Başa Oyunun içyüzünü bilseniz saçınızı başınızı yolarsınız Erbakan, “Bu günlerde vereceğiz diye dünyayı ayağa kaldırarak propagandasını yaptıkları 10 Milyar Dolar ise şu şekilde veriliyor. Arkadaş, sen şimdi borcuna faiz ödeyeceksin, Taksitinin zamanı geldi. Biz senin taksitine senin paranı mahsub edeceğiz. Yani açık bir ifadeyle bunların bize bir kuruş dahi verdikleri yok. Her şey beyaz kâğıt üzerinde... Adam senin paranın hepsini almış, bir kısmını kâğıt üzerinde borç diye göstermiş ve o gösterdiği kısmın şu kadarını da mahsub ediyorum diyor. Sana hiçbir şey verdiği falan da yok. Meselenin içyüzünü bilseniz saçınızı başınızı yolarsınız. Her şey oyun, her şey tiyatro bizimkiler de aval aval bakan birer seyirci. Oyuna müdahale hakları bile yok. Bu oyunun adı “Bir ülke nasıl sömürülür Tiyatrosudur” şeklinde konuştu. î Başa Bu işler çoluk-çocuk işi değildir Erbakan ilgiyle dinlenen açıklamalarına devamla, “Bütün bunlar yapılırken diğer yandan da borçlar durmadan artıyor, faizler artıyor. Bizimkiler gırtlağına kadar borca batmış müflis esnaf rolünde oldukları için gık dahi diyemiyor, sadece oyunu seyrediyorlar. İşte bu AKP 2 yıl daha iş başında kalırsa bundan dolayı borçlar 500 Milyar Dolara, bu borcun yıllık faizi de 80 Milyar Dolara çıkacak. î Başa Biz bu sebeple Dünya bankasına en fazla faiz ödeyen ülkeyiz. Bu kadar borcun altından hiçbir Devlet kalkamaz. Böyle ülke yönetilmez, böyle gidilmez. Bu işler çoluk – çocuk işi değil. Biz de yaparız olur zannedersin amma olmaz. Bak olmuyor işte…” dedi. İşbirlikçilikle terör önlenmez Erbakan, “Nerede huzur? Şimdi İstanbul’da bile insan evinde rahat oturamıyor. Niye oturamıyor? Terör yarın bizim mahallede ne yapacak korkusu her yere hâkim de ondan. Terör her yerde alevlenmiş. Niçin? Çünkü bu AKP Hükümeti gitmiş terörü kışkırtan güçlerle işbirliği yapmış, işbirlikçi olmuş. Bu güçlere teslim olmuş. Teröristlere her türlü desteği bu dış güçler veriyor. Silâhı da onlar veriyor, organizeyi de onlar yapıyor. Bizimkilerde ABD’li dostlarımız, İsrailli dostlarımız, Avrupa Birliğindeki dostlarımız diye saf saf filmi seyrediyorlar. Neden? î Başa Çünkü Milli Görüş gömleğini çıkardılar hidayetleri kayboldu, ferasetleri karardı, dirayetleri-dirençleri yok oldu. Bu AKP’li çocuklar bir şeyler yapıyoruz zannediyorlar. Hâlbuki terörü uygulamalarıyla, gereksiz konuşmalarıyla kendileri azdırıyorlar, Hayırla şerri ayıramıyorlar” diye konuştu. Var güçleriyle Siyonizm’in hizmetindeler Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan Mevcut AKP’li Bakanların yıllarca Milli Görüş tedrisatından geçtikleri halde neden böyle yaptıklarını ifade ederken şu şekilde konuştu: “Bakın şimdi bu AKP Başörtüsü zulmünün kalkmasından korkuyor. Neden? Çünkü İsrail gücenecekmiş! Allah bunlara acısın ve akıl fikir versin. Bunların gibi yanlış düşünceyi Allah hiçbir kuluna vermesin. Bu çocuklar yıllarca Milli Görüş tedrisatı içersinde yetişmiş insanlardır. Milyon kere her şeyi bizden dinlediler. Fakat ne olduysa birden bire tuttular biz değiştik diyerek her şeyi bir tarafa bırakıp gittiler. Şimdi de varlarıyla-yoklarıyla, kâh bilerek-kâh bilmeyerek var güçleriyle Siyonizm’e hizmet ediyorlar.” Türk elçiliklerine İsrail odası açacaklarmış Erbakan konuşmasını şu sözlerle bitirdi: “Bakın şimdi, Türk elçiliklerinde İsrail odası açacaklarmış. Önce kasaplarda domuz eti, ardından da Türk elçiliklerinde İsrail odası… Söyler misiniz bunun akılla izanla bağdaşan yanı var mı? Zaten evinde evlâdına Kur’an öğreten babaya ceza veriliyor, İmam Hatiplere hiç kimse gitmesin diye her şey yapılıyor, Başörtüsü zulmü okullardan sonra ehliyet kurslarına da sıçradı… Peki, soruyorum sizlere bu AKP elinde ülkemiz, milletimiz nereye gidiyor yahu? Allah korusun bu gidişatın sonu felâkettir. Bu AKP hiçbir şeyi göremiyor ve hiç bir şeyi doğru dürüst bilmiyor. Sadece dost diye sarıldıkları ikiyüzlü düşmanlarımızın sırt sıvazlamasıyla deli danalar gibi bir meçhûle koşuyorlar. Bu yaptıklarını da Devlet idaresi zannediyorlar. Yazık, çok yazık... Ülke mahvoluyor, millet süratle köleliğe alıştırılıyor. Cenab-ı Allah milletimize yardım etsin. Doğruları görüp, doğru karar vermesini sağlasın. Yoksa bu gidişin sonu felâkettir.” | |||||||||||||
î Başa ORGENERAL ÖZKÖK: ''BÜTÜN GÜÇ BİRLİKTEN DOĞAR'' - Haber vitrini Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök, ''Bütün güç birlikten doğar. Bu topraklarda devamlı bu gücü birarada götürmek durumundayız'' dedi. 13 Eylül 2005 Salı 12:32
|
|
VAN - Özkök, Van
Valisi Niyazi Tanılır'ı ziyaretinde yaptığı konuşmada, ''Birlik
beraberliği en fazla ihtiyaç duyduğumuz bir zamanda buraya geldik''
diyerek, son dönemlerde bazı üzücü olayların yaşandığını, ancak bu
olaylardan herkesin ders alması gerektiğini kaydetti.
Herkesin birlik ve beraberlik içinde olması
gerektiğine işaret eden Orgeneral Özkök, şunları kaydetti:
''Bu konuda siz gazetecilere çok büyük
görevler düşmektedir. Çünkü sizler halkla idare arasında bir köprü
konumundasınız. Bu nedenle verdiğiniz haberler büyük önem taşımaktadır.
Dolayısıyla büyük sorumluluklarınız var. Olayları çok objektif olarak
gerçekçi bir şekilde vermeniz gerekmektedir. Emin olamadığınız ya da
toplumun zarar göreceği haberleri vermemelisiniz. Bütün güç birlikten
beraberlikte doğar. Bazı provokasyonlar olur, yanlış yola düşenler olur,
ancak Türkiye Cumhuriyeti'nin kanunları çerçevesinde bütün bunların
üstesinden gelinecektir. Bütün tedbirler alınır ve alınmaktadır.''
|
Irak'ın nükleer/ kimyasal silahları ile ilgili resmi palavralar ortalıkta dolaşırken Amerika ve bazı Avrupa ülkelerinin bu ülkeye aktardığı nükleer teknoloji ve malzemelerle ilgili bilgiler önümüzde duruyordu. Hangi ülkenin Saddam yönetimine ne tür malzeme verdiğine dair uzun bir liste var. Ne zaman ABD bir ülkeyi suçlarsa o listeye tekrar bakıyorum. Ama kimse bu listeyi hatırlamadı bile.
Türkiye'nin Başbakanı o zaman "ABD ikna olmuşsa biz de ikna oluruz" diyebildi. Oysa bu ifadeye kaynaklık eden BM Güvenlik Konseyi'ndeki Colin Powell şovu, bizzat kendisi tarafından, "hayatımda bir leke olarak kalacak" ifadesiyle utanç içinde yalanlandı. ABD, bölgesel nükleer güce dönüştürecek şekilde, bugün bile Irak'a nükleer malzeme transferi yaparken, birilerinin bu listeye tekrar bakması gerekiyor. Ama bunu yapması gerekenler, hâlâ aynı umursamaz tavırlara, ABD tezlerini tekrarlamaya devam ediyor.
Devletlerin her zaman doğru şeyler yaptığı, yönetimlerin her zaman isabetli kararlar aldığı kanaati, bizleri böyle rezilliklerle yüz yüze bırakabiliyor. Türkiye'nin 1991 Körfez Savaşı'ndan bu yana izlediği yanlış, öngörüsüz hatta aptalca Irak politikasının başımıza neler getirdiğini görüyorsunuz. ABD'nin belirlediği, Türkiye'nin de uyguladığı bu politikalar, bizi Anadolu topraklarını bile tartışmaya açacak noktaya getirdi. Ne yazık ki, aynı ufuksuzluk bugün de devam ediyor. Türkiye'nin merkezinde bulunduğu coğrafyada yaşanan kaosa, ayrışmaya, aşırı silahlanmaya, yeni harita projelerine Türkiye adına müdahale ettiği varsayılan aklın, on yıllık yanlışlıkları tekrar ettiğini hatta birkaç yıl sonrasını bile öngörmediğini söylemek çok acı.
11 Eylül sonrası dünyayı askeri güvenlik stratejilerine mahkum eden ABD, bizim coğrafyamızı silahsızlandırırken nükleer güce ayarlı bir dünya kuruyor. "Önleyici saldırı" ile devlet terörünün önünü açtı. Şimdi "önleyici nükleer saldırı"yla küresel ölçekli nükleer tehdidin önünü açıyor. Üniversite laboratuarlarında mini nükleer silahlar geliştiriyor. Saldırdığı bölgelerde kitle imha silahları kullanıyor. Ayakları balçığa saplanmış bu süper güç, Felluce ve Telafer'de kimyasal silah kullanan bu güç, İran'ın nükleer çalışmalarıyla ilgili de dünyayı kandırıyor. Irak'a malzeme ve teknoloji sağlayanların listesi gibi, İran'a yapılan nükleer teknoloji ve malzeme transferinin de listesi ortada.
Nükleer silahlarının bir gelişmiş aşamasını yapmak için yılda 27 milyar dolar harcayan ABD, 1950'lerden beri İran'a nükleer teknoloji veriyor. Tahran bugünkü noktaya ABD'nin desteğiyle geldi.
Komünizme karşı ABD'nin model ülkesi olan, Henry Kissinger'ın "cephe ülkeleri"nden olan İran'da Musaddık'ı deviren ve Şah'ı yeniden iktidara getiren ABD, bu ülkeyi nükleer güce dönüştürmeyi amaçladı. 1960 ile 1970 arası İran'ın nükleer programına destek verdi. Kissinger'ın desteğiyle İran 1974'te ilk kez nükleer reaktör inşasına başladı. Hem de ABD'li bilim adamları ve mühendislerinin öncülüğünde. 1977'de ABD'den 8 nükleer reaktör almak için anlaşma yaptı. Şah rejiminin devrilmesinden yedi ay önce, 10 Temmuz 1978'de Amerika-İran Atom Enerjisi Anlaşması imzalandı. General Electric ve Westinghaus şirketleri İran'la nükleer reaktör satış anlaşmaları yaptı. 1976'da ABD Başkanı Gerald Ford, plutonyuma sahip olması için İran'la işbirliği yaptı.
İlginç bur durum var ortada: Bir zamanlar bölgesel bir blok amacıyla oluşturulan Sadabad Paktı'nın üyeleri, büyük gerilimler yaşıyor. Türkiye, İran, Irak ve Pakistan arasında oluşturulan paktın üyeleri bugün yeniden dizayn edilmeye, yeniden tanımlanmaya çalışılıyor. Siyasi, askeri ve sosyal birliktelikleri sorgulanıyor. Hızla silahsızlandırılıyor. Sovyet tehdidi varken Türkiye, İran ve Pakistan Atlantik Bloku'nun yoğun desteğini aldı.
İran, İslam devrimi öncesine kadar ABD tarafından el üstünde tutuluyordu. Daha da güçlenmesi için nükleer güce erişmesi bile planlanmıştı. Devrimle bu destek kesildi. Şimdi Fars-Türk-Arap olarak bölünmeye çalışılıyor. ABD'nin başlattığı, Asyalı güçlerin desteğiyle devam eden nükleer silahlanması şimdi kendisi için ölüm fermanına dönüştürülüyor. Ancak Tahran'ın Rusya, Çin, Hindistan üçgeninde oynadığı nükleer satranç, petrol ve doğalgaz stratejilerindeki merkezi rolü, ona dokunulmazlık sağlayacak gibi.
Paktın bir diğer üyesi Pakistan da nükleer güç. Bu alanda oldukça ileri seviyede ve nükleer teknoloji transferleri yapabiliyor. Böylece küresel dengelerde ciddi bir etkiye sahip. Ancak Afganistan işgaliyle Pakistan adeta ablukaya alındı. General Perviz Müşerref'in otoritesi Pakistan'ı bu ablukadan kurtarabilecek mi? Hem nükleer silahları kontrol altına alınıyor hem de Belucistan örneğinde olduğu gibi, içten bölünme sancıları yaşıyor. Müşerref iktidarı Pakistan için dönüm noktası olabilir.
Paktın diğer ortağı Irak'ın durumu ortada. ABD ve müttefiklerin nükleer teknoloji desteği yine onlar tarafından yok edildi. Bununla da kalmadı, ülke parçalandı. Artık Irak diye bir ülke yok.
Dördüncü ortak Türkiye. Paktın diğer üç ortağı nükleer teknolojiye giderken, atom silahları üretirken ya da üretme aşamasına gelmişken, Soğuk Savaş'tan sonra da şaşmaz bir şekilde ABD yörüngesinde kalmaya karar veren Türkiye'nin nükleer silahlanma arayışı olmadı mı? Türkiye şu an bu teknolojiye sahip. Son yıllarda hava savunma sistemleri alanında da yoğun çalışmaları var. Türkiye'nin nükleer teknolojiye bakışına ilişkin son aylarda ABD basınında haberler yayınlanmaya başlandı. İncirlik gibi askeri üslere yerleştirilen atom bombalarını biliyoruz. Ama kendi nükleer teknolojisin üretmesi anlamında Türkiye nerede?
Paktın diğer üç üyesi, parçalanmakla yüz yüze? Ya Türkiye? Farklı mı? Nükleer silah edinseydi ABD Irak'a saldıramayacaktı. Kuzey Kore'ye saldıramadığı gibi. Paktın diğer üç üyesi silahsızlandırılıyor. Irak silahsızlandırıldı ve parçalandı. Pakistan ve İran'ın durumu ortada. Son gelişmeleri biraz da bu açıdan değerlendirelim. Nükleer silah ve parçalanma….
11 Eylül'ün arkasında CIA ve
FBI'ın olduğunu ileri süren Alman film yapımcısı Wisnewski çalıştığı tv
kanalından kovuldu. Saldırıları "makyaj operasyonu" olarak niteleyen
Wisnewski'ye göre, ikiz kulelerin altında birçok sır var.
î Başa 11 Eylül saldırılarında Amerikan istihbarat örgütleri CIA ve FBI'ın parmağı olduğunu ileri süren ve bu konuda 2 kitap ve bir belgesel film hazırlayan Alman siyaset bilimci ve film yapımcısı Gerhard Wisnewski, bu yüzden WDR kanalındaki işine son verildiğini, ayrıca hazırladığı film kasetlerinin ortadan kaybolduğunu söyledi.
Wisnewski, Dünya Ticaret Merkezi'nin yıkılan enkazı altında gizlenen birçok sırrın bulunduğunu belirtti. İncelemelerinde tümüyle objektif bir yaklaşım sergilediğini savunan Wisnewski, ikiz kulelerin uçakların çarpması ile değil, binalara daha önceden yerleştirilen dinamitlerin infilak etmesiyle yıkıldığını ileri sürdü. Wisnewski, "Yanan binalardan çıkan beyaz dumanlar ve binaların çok kısa sürede çökmesi bunun delilidir. Ayrıca aynı gün Pentagon binasına çarpan ve tarlaya düşenler uçak değil F1 roketleriydi. Düşen uçakların parçaları nerede?" dedi.
Makyaj operasyon
î Başa "FBI'ın 19 kişilik terörist listesindeki Arap asıllı kişilerin tamamına yakınının, o gün söz konusu uçaklarda olmadığını" ileri süren Wisnewski, "Suçlu ilan edilen Mısırlı Muhammed Atta uçağa binmeden önce votka içmişti. Alkol, Kur'an-ı Kerim'de yasaklanmıştır. Kendisini şehit adayı gören bir kimsenin nefesi votka kokarken cennete girmeyi düşünmesi mümkün değildir. Pensilvanya'da düşen uçaktaki terörist olduğu iddia edilen Lübnanlı Ziyad Cerrahi'nin de gece kulüplerine devam eden biri olduğu bilinen bir gerçek" dedi. 11 Eylül saldırılarını "bir makyaj operasyonu" şeklinde niteleyen Wisnewski, "Saldırılar tam da uluslararası mali ve parasal çöküşün yaşandığı dönemde gerçekleştirilmiştir. Bunu yapanlar katiyen ABD dışındaki güçler değildir. Başka ülke insanları kullanılmış olabilir. Fakat bu içerdekilerin işidir. Hedef, ABD'de bir yönetim darbesi yapmak ve ülkeyi savaşa sürüklemektir" dedi. n MÜNİH
Füze savunma sistemi neden çalışmadı?
Pentagon'a uçakla yaklaşmanın mümkün olmadığını ifade eden Gerhard Wisnewski,
"Zira binaya yaklaşan uçaklar belli bir mesafede durdurulur ve otomatik olarak
devreye giren füze savunma sistemi ile düşürülür. Acaba o gün sistem niye
çalışmadı? Uçaklar uzaktan kumandayla binalara yönlendirildi. Teknik açıdan bunu
yapmak mümkün. Saldırılar profesyonelce planlanmış , böbrek yetmezliğinden
muzdarip Ladin gibilerin işi değil" dedi.
5 yıldır Konya’da gerçekleştirilen Anadolu Kartalı Tatbikatına, bu yıl ilk defa hem ABD hem de İsrail katılmıyor. Geçtiğimiz yıllarda alçak uçuşlar, Tuz Gölü’ne yönelik tehditler, uranyumlu silah, gerçek mermi kullanıldığı yönündeki iddialarla gündeme gelen tatbikata, bu yıl NATO ile dört ülkenin hava unsurları katılıyor. ABD’nin tatbikata katılmamasının perde arkasında, PKK ile mücadelede yeterli işbirliği gösterilmemesinden kaynaklanan gerginlik olduğu ileri sürülüyor. EBUBEKİR GÜLÜM / ANKARA 5 yıldır Konya’da gerçekleştirilen Anadolu Kartalı Tatbikatına, bu yıl ilk defa hem ABD hem de İsrail katılmıyor. Geçtiğimiz yıllarda alçak uçuşlar, Tuz Gölü’ne yönelik tehditler, Uranyumlu silah, gerçek mermi kullanıldığı yönündeki iddialarla gündeme gelen tatbikata, bu yıl NATO ile dört ülkenin hava unsurları katılıyor. ABD’nin tatbikata katılmamasının perde arkasında, PKK ile mücadelede yeterli işbirliği gösterilmemesinden kaynaklanan gerginlik olduğu ileri sürülüyor. Hava Kuvvetler Komutanlığı’nın Konya’da 3. Ana Jet Üs Komutanlığı’nda gerçekleştirdiği resmi Anadolu Kartalı 2005/3 Eğitimi, dün başladı. Yaklaşık 10 gün sürecek tatbikat, 23 Eylül 2005 tarihinde sona erecek. Geç geçtiğimiz yıllarda yaklaşık 15’i aşkın ülkenin katıldığı tatbikata, bu yıl sadece Fransa, İtalya, Hollanda ve Türkiye ile NATO AWACS unsurları katılıyor. Tatbikatın, amacı olarak ise jenerik bir senaryoya dayalı olarak birleşik hava harekatının denenmesi ve değerlendirilmesi, ayrıcı katılımcı ülkeler arasındaki karşılıklı fikir alışverişinin geliştirilmesi, güven ve işbirliğinin artırılması olarak açıklandı. Tatbikat kapsamında yapılacak eğitim uçuşlarının gündüz saatlerinde meskun olmayan bölgelerde, orta ve yüksek irtifalarda gerçekleştirileceği bildirilirken, atış eğitimlerinde çevreye olumsuz bir etkisi bulunmayan klasik eğitim mühimmatının kullanılacağı vurgulandı. 2001 yılından bu yana gerçekleştirilen NATO tatbikatları, yapıldığı her dönemde tartışma konusu oldu. Tartışmaların odak noktasında İsrail ve ABD yer aldı. Yapılan bütün tatbikatlara katılan ABD, bu yıl ilk defa yer almıyor. ABD ile birlikte İsrail’in tatbikatlara katılmaması oldukça anlamlı bulundu. ABD ve İsrail’in ortak bir tavırla hareket edip etmediği merak ediliyor. Ancak uzmanlara göre, ABD’nin tatbikata ilk defa katılmamasının nedeni Kuzey Irak’taki PKK’lılarda mücadele yeterli işbirliği yapılmaması nedeniyle oluşan gerginliğin en yüksek seviyeye ulaşmış olması. ABD’nin sorunu sürekli ertelemesi ve son olarak da muhatap olarak Irak hükümetini göstermesi, çuval geçirme olayından sonra ilişkileri çok ciddi şekilde olumsuz etkilediği belirtiliyor. Kaynak: Türkiye istemiyor Stratejist, Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mahir Kaynak, İsrail’in katılma nedenini, “Türkiye şu sıra İsraille yan yana görünmek isteniyor. İsrail da zaten içine kapanıyor. Herkes özellikle İslamcı kesim bugüne kadar dünyayı yönetenin İsrail olduğunu söyleye geldi. İsrail de bu imajı ortadan kaldırmak istiyorlar” dedi. | ||||||||
î Başa FEHMİ KORU: TÜRKİYE'DE PROVAKATÖRLER İNANILMAZ BİR ŞEKİLDE YÜKSELİYOR... - Haber Vitrini ''Kitle olaylarına karışan isimlere yakından baktığımızda, tahrikte ve kitleleri sokağa dökmede elebaşı durumunda olan kişilerin sonradan önlerinin açıldığını ve bayağı etkili konumlara geldiklerini görüyoruz.'' 13 Eylül 2005 Salı 09:49
|
|
TAHA KIVANÇ
(FEHMİ KORU)'NUN YENİ ŞAFAK'TAKİ YAZISI:
İki tez
Şimdilerde Süleyman Demirel moda; askerî
darbeler tartışılır da o unutulabilir mi? 27 Mayıs’ı kaçırmıştı Süleyman
Bey, ama sonraki üç darbede parmak izleri bulunuyor. 27 Mayıs bile
siyasette önünü açtığı için yine Demirel’i hatırlatan bir darbe...
Türkiye’nin darbeler tarihi Süleyman
Demirel’in kişisel tarihiyle kesişiyor; ancak, şu günlerde hatırlanmasının
tek sebebi askerî darbeler değil.
İstanbul’da yaşanan 6-7 Eylül 1955 çapulcu
hareketinin 50. yıldönümü, çeşitli haber ve değerlendirmelere vesile oldu.
Ben de, üç günlük bir diziyle, yıldönümüne kendi katkımı sundum. Can
Dündar tezlerimi bıraktığım yerden alıp Süleyman Demirel’e taşıdı; onun
tespitini doğrulatmak da Fikret Bila’ya nasip oldu... Sağolsunlar.
Aklınız mı karıştı? Ben ne güne duruyorum,
anlattığımı daha kolay anlaşılır hale getirmek de görevim.
Benim ilk tezim şu: Türkiye’de kitleleri
tahrik etmeden harekete geçiremezsiniz. Yakın tarihimizde görülen
neredeyse her hareketlenme takrik sonucudur. Kişi veya legal bir örgüt
olarak karşımıza çıkabilir tahrikleri yapan; ancak biraz deşelenirse daha
farklı bir tahrik odağıyla karşılaşılması kaçınılmazdır. Bizde yaşanmış
hemen bütün büyük kitle hareketlerinin tahrikçisi belli bir odaktır...
Nasıl, bu başlangıç tezimi beğendiniz mi?
Hangi olaya kuşkucu gözle yaklaşsam tezimi destekleyen unsurları apaçık
görüyorum. Bazı kitle hareketlerinin tezime uygun sahneye konulduğuna dair
tanıklıklar da var zaten... 6-7 Eylül kitle hareketleri için, “Muhteşem
bir özel harp operasyonuydu” diyen, meslekî hayatını neredeyse bütünüyle
bünyesinde geçirdiği Özel Harp Dairesi’nin başkanlarından Org. Sabri
Yirmibeşoğlu’dur. (Tanksız Topsuz Harekât, Fatih Güllapoğlu, Tekin
Yayıncılık, s. 104).
Demek ki neymiş? ‘6-7 Eylül Olayı’ denen ve
bu yüzden bir siyasî kadroyu Yassıada’da yargıladığımız eylemler, aslında,
bir ‘özel harp operasyonu’ imiş... Geçmişte, Tan Matbaası basılarak siyasî
dengeleri altüst edecek bir başka kitle olayı daha yaşanmıştı. 1945’te.
Tan Matbaası baskınının da ‘akraba’ operasyonlardan olduğuna kalıbımı
basabilirim...
Şimdi gelelim ikinci tezime: Kitle olaylarına
karışan isimlere yakından baktığımızda, tahrikte ve kitleleri sokağa
dökmede elebaşı durumunda olan kişilerin sonradan önlerinin açıldığını ve
bayağı etkili konumlara geldiklerini görüyoruz. 6-7 Eylül “Atatürk’ün
Selanik’teki evi kundaklandı” haberi üzerine yaşanmıştı. ‘Kundaklama’
olayını yapan kişi sonradan valiliğe kadar yükseldi... Haberi ilk geçen
gazetecinin eşi Birleşmiş Milletler Protokol Müdürü oldu... Haberi ikinci
baskı yapıp duyuran gazetenin sahibi milletvekili yapıldı; bir yerlerden
kâğıt bulup baskıyı yapan yazı işleri müdürü bir uluslararası ajans
kurdu... İnsanları sokağa dökmede birinci derecede rol oynamış bir
derneğin ikinci başkanı CHP’den politikaya atıldı, bakan oldu...
Benzer bir durum ‘Tan Matbaası baskını’
sonrasında da yaşandı. Baskında rol aldığı bilinen isimlerden ikisi
sonradan CHP’den politikaya atıldılar ve bakanlık yaptılar (Bunlardan
biri, 6-7 Eylül tahrikçisi derneğin ikinci başkanıydı). Sözün kısası,
tahrikte rol almak, rol alanlar açısından mükâfatlandırılmayı getiriyor...
Can Dündar’ın konuya müdahalesini cesurca
buluyorum. Çünkü, hem Tan Matbaası baskını hem de 6-7 Eylül olayında ismi
geçen, sonradan CHP’den politikaya atılarak bakanlık da yapmış olan kişi,
şu sıralarda Cumhuriyet gazetesinde yazıyor, ama Can Dündar’ın yazarı
olduğu gazetenin sahibinin kurduğu vakfın da başında, etkili bir isim
yani...
Neyse. Can Dündar, tezime yeni bir örnek daha
sundu: Süleyman Demirel... “Tan Matbaası basılırken orada bulunanlardan
biri de Süleyman Demirel’di” bilgisini onun yazısında okuduk. Fikret Bila
da, tepkisini almak üzere Süleyman Bey’e iddiayı iletti. Önceki gün,
Milliyet, “Evet, Tan gazetesini bastık” diye onun tanıklığını manşete
taşıdı.
Böylece, bu tür olaylara karıştığı resmen
bilinen kişilerden biri daha ortaya çıktı. İkinci tezimin böylece
doğrulandığı söylenebilir. O sırada İTÜ öğrencisiydi Süleyman Demirel,
mezuniyet sonrası kısa sürede genel müdür oldu, uluslararası firmaları
temsil etti, politikaya girip cumhurbaşkanlığına kadar yükseldi.
Süleyman Bey “Olaylara karışanlar terfi eder”
tezime değil de tezin kendi politik çizgisiyle irtibatlandırılmasına
itiraz ediyor. “Öyle bir bağlantı kurmak hata olur. Böyle bir beyan yanlış
olur. Hiç ilgisi yok. Ben zaten 1962'ye kadar siyasete girmeyi hiç
düşünmedim” demiş Fikret Bila’ya…
Türkiye’nin siyasî tarihini bu iki tez
açısından yeniden gözden geçirmek gerektiğini düşünüyorum. Bütün kitlesel
eylemlere, “Acaba kimler katıldı, arkadaki parmak kimin ve olayda adı
geçenler sonraları ne oldular?” sorularıyla yaklaşmakta yarar var.
Tezin sağlamasını yapmaya yarayan Can Dündar
ve Fikret Bila’ya “Sağolsun” demiş miydim? Sağolsunlar.
![]() |
î Başa TALABANİ'DEN TUHAF AÇIKLAMA: ''ABD ASKERLERİ GİDERSE TÜRKİYE'Yİ VE SURİYE'Yİ KİM ENGELLEYECEK'' - 12 Eylül 2005 - Haber Vitrini Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani, ABD askerlerinin yarın Irak'tan çıkması halinde, Irak'ta iç savaş başlayacağını savunarak, ''Türkiye'nin Türkmenleri savunmak iddiası ile ülkenin kuzeyine girmesine kim engel olacak? Suriye'ye kim engel olacak?'' dedi. 12 Eylül 2005 Pazartesi 14:11
|
|
MOSKOVA -
Talabani, Rus interfaks ajansına verdiği demeçte, bir soru üzerine,
Rusya'nın Irak ile ilişkilerine ABD çerçevesinden baktığını belirterek,
''Ancak Rusya'nın doğrudan Irak hükümeti, parlamentosu, siyasi partileri
ve siyasi gruplarıyla ilişki kurması gerekiyor'' ifadesini kullandı.
Rusya'nın Amerikan askerlerinin Irak'tan
çıkmasını istediğini belirten Talabani, açıklamasını şöyle sürdürdü:
''ABD askerlerinin yarın gittiğini düşünün.
Sizce bu Irak'ta iç savaşı başlatmaz mı? Türkiye'nin Türkmenlerin hakkını
savunma iddiasıyla ülkenin kuzeyine girmesini kim engelleyecek? Suriye'yi
kim engelleyecek? Hayır, Rusya'nın mevcut politikası gerçekçi değil. Alın
parlamento seçimlerini. Rusya ülke halkının yüzde 60'ının katıldığı
seçimleri tanımak yerine ülkenin batısında seçimlerin boykot edildiğini
söyledi. Bu pozisyonunun daha çok dost olmayan bir görüntüsü var. Bu
şüpheli yaklaşmamıza neden
oluyor.'' |
|
|
| ||||||||||||||||||||||
| ||||||||||||||||||||||||
Bir milleti millet yapan, bir milletin tarihe özne olarak müdahale edebilmesini mümkün kılan tek kaynak vardır: O milletin kültürü.
Kültür, bir toplumun anlam, değer ve sembol haritalarının ve pratiklerinin kaynağıdır. O yüzden, boşlukta varolmaz; yüzyıllar süren bir varolma çabası, çilesi, emeği ve mücadelesinin sonucunda oluşur.
Kültür, kendisini bir coğrafyayla sınırlamaz. Ancak kültür, belli bir coğrafyada varolur ve yeşerir; başka coğrafyaları sulayabilecek bir derinliği, câzibesi, ruhu ve kuşatıcılığı varsa, diğer coğrafyalara da tohumlarını ekebilecek bir oluş, varoluş, mayalanma ve fışkırma gücü gösterir; her bir tarafa sarsıcı bir diriliş ruhu saçar.
Kültür, tohumdur; bu tohumun ekileceği ve yeşertileceği vasatı oluşturan toprak ise medeniyettir. Tohum, dolayısıyla kültür, normdur; topraksa tohumun alacağı "şekli" belirleyen "form", yani medeniyettir.
Medeniyet sadece bir form değildir. Kültürü medeniyetten ayrı düşünemeyiz. Bir kültürün hayatını ve hayatiyetini sürdürebilmesi için medeniyete ihtiyacı vardır.
Medeniyetle kültür arasındaki bu kopmaz ilişkiyi şöyle açıklayabiliriz: Medeniyetin temellerinin sarsılması, kültürün çözülmesiyle sonuçlanır: Değer, anlam ve sembol haritaları çatırdayan toplum, tıpkı Türkiye'de olduğu gibi, kendine olan güvenini yitirmeye, sendelemeye ve oraya buraya sürüklenmeye başlar.
Bir medeniyetin temelleri ne zaman sarsılır? İki durumda sarsılır: Birincisi, bir medeniyet, gerek aşırı-özgüven duygusuyla, gerekse özgüven kaybı sebebiyle sadece kendi içine ve kendi üstüne kapandığı ve dış dünyaya kör ve sağır kaldığı zaman. İkincisi de, dışardan gelen güçlü meydan okumalar ve saldırılara karşı direnme ve varolma dinamizmini yitirdiği zaman; ki bu da, çoğu zaman, bir medeniyetin kendi içine kapanması, dış dünyayla irtibatını koparmasıyla sözkonusu olur.
Bir medeniyetin kendi içine ve kendi üstüne kapanması, dolayısıyla dış dünyayla irtibatını koparması, aşırı bir özgüven duygusunun sonucu da olabilir; sarsıcı bir özgüven kaybının sonucu da.
İşte meselenin can alıcı noktası burada gizli: Bir toplum, neden ve ne zaman aşırı-güven duygusuna kapılır veya sarsıcı bir özgüven kaybına uğrar? Ruhunu yitirdiği zaman.
Bir topluma, o toplumun ürettiği kültüre, o kültürün ürünü ve yeniden üreticisi olan medeniyete ruh veren şey nedir, öyleyse? Tek kelimeyle, din'dir.
Toparlarsak… Bir toplumun tarihe özne olarak müdahale edebilmesini mümkün kılan üç temel direk vardır: Din, kültür ve medeniyet. Din, bir toplumun oluş, varoluş ve her hâl ve şartta duruma / vaziyete hâkim oluş ruhunu oluşturan tek kaynaktır. Kültür, dinin sunduğu ruha hayata verecek anlam, değer ve sembol haritalarının tohumu; medeniyetse bu tohumun ekildiği, yetiştirildiği, yeşertildiği topraktır.
İyi de, din'siz kültür ve medeniyet olmaz mı? Bütün kültürlerin ve medeniyetlerin kaynağı, din midir?
Din'siz kültür ve "medeniyet" olur; tarih boyunca da varolmuştur. Ancak din, bir kültürün ve medeniyetin ruhunu oluşturduğu için, din'den bağımsız "medeniyetler" yalnızca ruhsuz; şiddete, saldırganlığa dayalı tahripkâr tecrübeler üretebilmişlerdir. O yüzden, ben, bu tür oluşumlara, medeniyet değil, paganizmin ve barbarizmin, dolayısıyla neo-paganizmin ve sekülerizmin neşvû nemâ bulduğu bir "yer" olarak sivilizasyon diyorum.
Sivilizasyon, insanın, oluş ve varoluş serüvenini, sadece bu dünyaya indirgeyen, öte inancını ya inkâr eden veya marjinalleştiren; gerçekliği ise sadece fizik gerçekliğe indirgeyen; fizikötesi gerçekliği ya inkâr eden veya marjinalleştiren; ruhla bedeni birbirinden ayıran; İnsanı hayatın merkezine yerleştirerek tanrısallaştıran; dolayısıyla insanın Tanrı'yla, kâinât'la, diğer insanlarla irtibatını koparan, onlara sadece hâkim olma kaygısı ve güdüsü ile hareket eden; Tanrı'yı ve ruhu hayattan kovan, dolayısıyla hayatı ruhsuzlaştıran; bu nedenle de, hayatı, yalnızca dünyevî ve bedensel itki, dürtü, arzu ve iştihaların devşirildiği; çıkarın, egoizmin, bencilliğin, her anlamda çatışmanın putlaştırıldığı ve hükümfermâ olduğu bir yokoluş ve yok ediş arenasına dönüştüren, Marx, Schumpeter ve Adorno'nun deyişiyle yaratıcı ama tahrifkâr ve tahripkâr, dolayısıyla arızî ve sürekli arızalar üreten, arızaları ancak türlü taarruzlarla gidermekten başka bir yol bilemeyen nevzuhûr ve ana-yol'dan sapmanın adıdır.
Sivilizasyon tecrübesi, Minoslar, Mikenler, Antik Yunan, Roma, Avrupa ve Amerika tecrübeleriyle yalnızca Batı'ya ait; dolayısıyla bütün bir insanlık tarihi açısından marjinal bir tecrübedir. Gerek Amerika, Afrika, Hinduizm, Budizm, Konfüçyanizm gibi Asya'daki kadîm medeniyet tecrübelerinin, gerekse Hz. dem'den bu yana süregelen ve Hz. Peygamber'le tamama eren vahiy medeniyet tecrübelerinin insanlık tarihinde ortaya koydukları ortak insanlık tecrübesini tek bir cümleyle özetlemek gerekirse karşımıza şöyle bir formülün çıktığını görüyoruz: İnsan, tabiata, kâinâta ve Tanrı'ya AİT bir varlıktır.
Oysa Batı sivilizasyonu, bu ortak insanlık tecrübesini tersine çevirmiş, yok etmiştir: Antik Yunan'da temelleri atılan, Rönesans ve Reformasyon'dan sonraki süreçte kıvamını bulan insanın tanrısallaştırılması serüveniyle birlikte kadîm ve vahiy medeniyetlerinin nihâî noktada buluştukları ve ürettikleri ortak insanlık mirası, tepetaklak edilmiş ve insan, tabiata, kâinata ve Tanrı'ya HAKİM, azman, saldırgan, dünyaya tek başına çeki düzen vermeye kalkışan, tüm diğer dinleri, kültürleri ve medeniyetleri dümdüz etme barbarlığına soyunan tuhaf bir yaratığa dönüşmüştür.
Bütün bunları niçin anlattım peki? Elbette ki, Türkiye'de bir milletin nasıl yok edildiğine ilişkin dişle dokunur bir şeyler söyleyebilmek için.
Bu milletin, din, kültür ve medeniyet dinamikleri, ruhu ve iddiası yok edilmeye çalışıldığı için, bu millet, tarih-dışına itilmiş, tarih yapamaz bir konuma sürüklenmiş, başkalarının yaptığı tarihte bir figüran olarak oraya buraya itilecek kadar tanınamaz hâle getirilmiştir.
Bu milleti yok olmanın eşiğine sürükleyen "salak"lar ve "asalak"ların marifetlerini Çarşamba günkü yazıda tartışalım.
|
|
Türkiye
Ermenileri Patriği Mesrob Mutafyan, bazı gazetelerde anneannesinin Müslüman
olduğu yolunda çıkan haberlerle ilgili ‘www.lraper.org’ sitesinden soy kütüğünü
gösteren bir açıklama yaptı. Mutafyan anneannesi Verjin Karakaşyan’ın ilk
eşinin, dedesi Artin Balıkçıyan olduğunu söyledi. Verjin Hanım’ın ilk
evliliğinden teyzesi Azat Hanım ile annesi Mari Hanım’ın dünyaya geldiğini
anlatan Mutafyan, dedesi Artin Balıkçıyan’ın vefat ettikten sonra Verjin
Hanım’ın 1944’te Mehmet Ali Varoler ile ikinci bir evlilik yaptığını ve bu
evlilikten ise diğer teyzesi Sevim Varoler’in doğduğunu kaydetti.
TEYZEM
MÜSLÜMAN
Verjin Varoler’in Müslümanlığı seçmediğini ve Hıristiyanlık
dinine bağlı kaldığını sözlerine ekleyen Mutafyan,” Anneannem Verjin Hanım,
Müslüman olan Mehmet Ali Varoler ile evlendi. Ancak kendisi Hıristiyan kaldı.
Anneannemin ikinci evliliğinden olan çocuğu Sevim Varoler yani teyzem
Müslüman’dır. Ailemizde hiçbir zaman ayrımcılık olmamıştır” diye konuştu.
Kendi soy kütüğü ile ilgili bilgi de veren Mesrob Mutafyan, “Anneannem
Verjin Hanım’ın ilk evliliğinden olan annem Mari Hanım, Yeşilköy’de yaşayan
İzmitli Onnik Mutafyan’la evlenmiştir. Bu evlilikten ise ben ve kız kardeşlerim
Peruz ve Azaduhi-Aznif doğmuştur” dedi. Mutafyan, teyzesi Sevim Varoler hakkında
ise şunları söyledi: “Sevim teyzem, Ersan Şenkan ile evlendi ve çalışmak için
kocasıyla birlikte Almanya’ya gitti. Sevim teyzemin bu evliliğinden yeğenim
Nilgün Şenkan oldu. Ben lise öğrenimimi Stuttgart Amerikan Lisesi’nde tamamladım
ve bana Sevim teyzem ile eniştem baktı.”
ANNEM
HIRİSTİYAN’DI
Halen Yakacık’taki evinde oturan Patriğin teyzesi Sevim
Varoler de Mesrob Mutafyan’ın söylediklerini destekleyerek annesi Verjin
Hanım’ın Hıristiyan olduğunu kaydetti. Sevim Varoler, “Evet babam Müslüman’dı
ama annem dinini değiştirmemiştir. Ben ise müslümanım.
Ali
OKTAY