ANA SAYFA

GÜNCEL İNDEKS

 

 


- Enoch’un Kehanetleri - Milli Gazete 

- Papa Benedictus ve Ayasofya - Milli Gazete 

- Org.Özkök Diyarbakır'da: Tahriklere karşı ulusal direnç göstermemiz lazım - Milliyet - 14 Eylül 2005
  ~ Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök, tahriklere karşı ulusal direnç gösterilmesi gerektiğini söyledi.
  ~ (Birlikten kuvvet doğar) gibi birçok atasözümüz vardır. Bu bakımdan birliği ve bütünlüğü gösteren olaylar olmalı. Ama ayrıcalığı destekleyen veya en azından öyle görüntü veren olaylar olmamalı.

- Biri Hilafet Kuracak, Diğeri Bölecek - Dilek Yaraş - İnternethaber 

- MESUT YILMAZ'IN KUZENİNİN KAFA KARIŞTIRAN İSRAİL DESTEKLİ TÜPRAŞ OPERASYONU... - Haber Vitrini 

- Türkiye’nin en büyük millî değerlerinden TÜPRAŞ’ın satılması ekonomik intihardır - Milli Gazete - 14 Eylül 2005
  ~ Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Meten Gündoğan “Yabancı sermaye, petrol ve ürünleri piyasasına girmek istiyorsa yeni rafineri kursun. Eldeki tesisleri yok pahasına kapatmasın!” dedi. Gündoğan, TÜPRAŞ’ın satışının, devletin ekonomik hayatta harakiri yapması anlamına geldiğini söyledi.
  ~ Gündoğan, “Türkiye, önemli bir enerji koridoru üzerinde bulunuyor. Böyle bir ortamda TÜPRAŞ gibi bir kuruluşun elden çıkarılması akılsızlığın daniskasıdır. Saadet iktidarında TÜPRAŞ, TELEKOM gibi stratejik tesisleri geri alacak, millileştireceğiz” diye konuştu.
  ~ Gündoğan, Meksika Körfezi’nde gerçekleşen Katrina kasırgasının, ABD’nin petrol üretim altyapısını büyük zarara uğrattığını dile getirdi. Uzmanlara göre bu zararın yakın bir dönemde telafi edilmesinin mümkün olmadığını vurgulayan Gündoğan, dünyadaki petrol üretiminin de talebi karşılayamadığını ve bundan dolayı fiyatların 100 dolarlara kadar çıkabileceği yönünde tahminler yapıldığını kaydetti.
  ~ Gündoğan, şunları kaydetti: “Güçlü bir komisyona, bunların hepsini yeni şartlara göre inceleteceğiz. Yeniden yaptıracağımız değerlemelere göre Tüpraş, Telekom, v.b gibi stratejik tesisleri geri alacağız, millileştireceğiz. Her şey para değildir. Yılda 46 milyar dolar rantiyeciye para bulan hükümet, millet için hiçbir şey yapmadığı gibi, elde var olanları da yok etmeye çalışıyor. Biz buna müsaade etmeyeceğiz. Her türlü bulguyu değerlendirerek, bu milletin malı olan tesisleri yabancılara peşkeş çekenleri, yanıltıcı bilgi verenleri, yanlış değer raporları üretenleri, işbirlikçileri, sıfatları ve konumları ne olursa olsun, adaletin önüne çıkararak hesap vermelerini temin edeceğiz. Siyasiler, bugün yüce divanda yargılananlardan ders alsınlar” 

- Telafer, ceset tarlası - Milli Gazete - 14 Eylül 2005 
  ~ Irak’ta ABD askerleri ve Kürt Peşmergelerin Irak askerleri ile birlikte sürdürdükleri katliamda Telafer sokakları ceset tarlasına döndü.
  ~ Kasapoğlu, “Dün aldığımız son habere göre, Telafer’de bin Türkmen’in cesedine ulaşıldı. Yaralı Türkmenlerin hastanelere götürülmesini önlemek için ambulans şoförleri öldürülüyor. Evleri başlarına yıkılan Türkmenler etrafı tel örgüyle çevrili çadırlara götürülüyor. Amerikan askerleri gece evleri basarak erkekleri Barzani, Talabani, Caferi cezaevleriyle Ebu Garib Cezaevi’ne götürüyor” diye konuştu.
  ~ Amerika’nın Türkmenlere yönelik bu saldırılara, “Hakları Geri Alma” operasyonu adı verdiğini hatırlatan Kasapoğlu, “Kukla Peşmergelerin Telafer’de ne hakkı var? Telafer 15 bin yıldır Sümerler döneminden beri Türkmen yurdudur” açıklamasında bulundu.
  ~ Kasapoğlu, “Türkiye, kendi milli menfaati ve soydaşlarını korumak için Irak’a girmelidir. Çünkü Telafer ve Kerkük düşerse, Diyarbakır ve Mersin’e sahip çıkamayız” dedi.

- Evime Kaya’dan başka erkek giremez! - Akşam - 14 Eylül 2005
  ~ “Onunla arkadaşız. Birbirimize saygılıyız. Çünkü çocuğumuz var. Yani biz yine bir aileyiz. Kaya çocuğunu görmek için her zaman bu eve girip, çıkacaktır. Ama bu eve ondan başka da erkek giremez" dedi. Bundan sonra herkesin kendi yoluna devam edeceğini savunan sanatçı, sözlerini şöyle sürdürdü:
  ~ Benim hayatımda nikah haricinde bir değişiklik olmadı. Artık bekar bir insanım. Bundan sonra zaman ne gösterir bilemiyorum.”

- MUHSİN YAZICIOĞLU '12 EYLÜL DÖNEMİ'NDEKİ İŞKENCELERİ ANLATTI: 'BÜTÜN SORGULARDA ÇIRILÇIPLAK SOYDULAR!..' - Haber Vitrini 
  ~ Darbeden önce sıkıyönetim olmasına rağmen ülkede yüzlerce gencin öldüğünü hatırlatan Yazıcıoğlu, müdahalenin ardından olayların birden bıçak gibi kesildiğine dikkat çekti. Yazıcıoğlu, 12 Eylül ortamını, çatışanların değil vuruşmayı seyredenlerin getirdiğine dikkat çekti.
  ~ “İlk elektrik verdiklerinde fazla etkilenmedim. Sonra bunu görünce beni tamamen soydular. ‘İmanımdan, utanma duygumdan, bari bunu yapmayın’ dedim.
  ~ En büyük hatayı burada yapmışım. Bundan sonraki bütün sorgularda beni çırılçıplak soydular. Sandalyenin üzerine çıkartıp omzuma kalas koyuyorlar ve yukarıda bir çengele asıyorlardı. Daha sonra sandalyeyi ayağımdan çekip, parmak uçlarımdan ve diğer uzuvlarımdan elektrik veriyorlardı. Dayanmak için mutlaka çığlık atmak zorundaydınız. Kimi Allah diye bağırırdı, kimi de karşısındakine hakaret ederdi. Artık hücreleri değil Türkiye sevdasını paylaşalım.”

- TÜPRAŞ'TA SAMİ OFER'İ İHYA EDEN SATIŞIN İLGİNÇ ÖYKÜSÜ...
  ~ Sami Ofer'e 6 ayda yüz milyonlarca dolar kazandıran yüzde 14.76'lık Tüpraş hissesinin satışında kafaları karıştıracak belgeler ortaya çıktı.
  ~ 28 Şubat 2005'te Global, ÖİB'e bir yazı yazarak ''Yabancı müşterilerim için bu hisseleri 15.40 YTL'den almak istiyorum'' dedi. ÖİB ise aynı gün isteği kabul etti.
  ~ Anlaşıldığı kadarıyla görüşmeleri günler öncesinden başlamış. ÖİB'den sorumlu Maliye Bakam Kemal Unakıtan mutlaka bilgilendirilmiş olmalı. Ve bir açıklaması olmalı.

- Boğaziçi Üniversitesi'nde yangın! - 13 Eylül 2005 Salı - Milliyet

- Millî Görüş Lideri Erbakan IMF ve Dünya Bankası’ndan alınan kredilerin iç yüzünü açıkladı - Milli Gazete
  ~ Oyunun içyüzünü bilseniz saçınızı başınızı yolarsınız
  ~ Bu işler çoluk-çocuk işi değildir
  ~ Biz bu sebeple Dünya bankasına en fazla faiz ödeyen ülkeyiz. Bu kadar borcun altından hiçbir Devlet kalkamaz. Böyle ülke yönetilmez, böyle gidilmez. Bu işler çoluk – çocuk işi değil. Biz de yaparız olur zannedersin amma olmaz. Bak olmuyor işte…” dedi.
  ~ Çünkü Milli Görüş gömleğini çıkardılar hidayetleri kayboldu, ferasetleri karardı, dirayetleri-dirençleri yok oldu. Bu AKP’li çocuklar bir şeyler yapıyoruz zannediyorlar. Hâlbuki terörü uygulamalarıyla, gereksiz konuşmalarıyla kendileri azdırıyorlar, Hayırla şerri ayıramıyorlar” diye konuştu.

- ORGENERAL ÖZKÖK: ''BÜTÜN GÜÇ BİRLİKTEN DOĞAR'' - Haber vitrini 

- Türkiye'nin nükleer silah arayışı var mı? - İbrahim Karagül - Yeni Şafak - 13 Eylül 2005 

- 'CIA yaptı' dedi işten kovuldu - Yeni Şafak 
  ~ 11 Eylül saldırılarında Amerikan istihbarat örgütleri CIA ve FBI'ın parmağı olduğunu ileri süren ve bu konuda 2 kitap ve bir belgesel film hazırlayan Alman siyaset bilimci ve film yapımcısı Gerhard Wisnewski, bu yüzden WDR kanalındaki işine son verildiğini, ayrıca hazırladığı film kasetlerinin ortadan kaybolduğunu söyledi.
  ~ "FBI'ın 19 kişilik terörist listesindeki Arap asıllı kişilerin tamamına yakınının, o gün söz konusu uçaklarda olmadığını" ileri süren Wisnewski, "Suçlu ilan edilen Mısırlı Muhammed Atta uçağa binmeden önce votka içmişti. Alkol, Kur'an-ı Kerim'de yasaklanmıştır. Kendisini şehit adayı gören bir kimsenin nefesi votka kokarken cennete girmeyi düşünmesi mümkün değildir. Pensilvanya'da düşen uçaktaki terörist olduğu iddia edilen Lübnanlı Ziyad Cerrahi'nin de gece kulüplerine devam eden biri olduğu bilinen bir gerçek" dedi. 11 Eylül saldırılarını "bir makyaj operasyonu" şeklinde niteleyen Wisnewski, "Saldırılar tam da uluslararası mali ve parasal çöküşün yaşandığı dönemde gerçekleştirilmiştir. Bunu yapanlar katiyen ABD dışındaki güçler değildir. Başka ülke insanları kullanılmış olabilir. Fakat bu içerdekilerin işidir. Hedef, ABD'de bir yönetim darbesi yapmak ve ülkeyi savaşa sürüklemektir" dedi. n MÜNİH

- Anadolu Kartalları tatbikatında bu sefer ABD ve İsrail yok - milli gazete - 13 Eylül 2005

- FEHMİ KORU: TÜRKİYE'DE PROVAKATÖRLER İNANILMAZ BİR ŞEKİLDE YÜKSELİYOR... - Haber Vitrini 

- Kıyamet tezleri - Milliyet - 13 Eylül 2005
  ~ Irak, 11 Eylül nedeniyle 'harabe' haline getirilmiş bir ülke.
  ~ ABD'de milyonlarca kişiyi kasırgadan korumakta aciz kalan Bush yönetimi 'Telafer kuşatması'yla dünyaya gözdağı vermeye çalışıyor. Ancak 11 Eylül saldırıları dahil ABD'nin tarih boyunca Bush yönetimindekine benzer 'uğursuzluk dönemi' yaşamadığı bir gerçek. Ne yazık ki Bush'un politikaları kendi ülkesiyle birlikte dünyaya da zarar veriyor.
  ~ "Son ağaç kesildiğinde / Son nehir kurutulduğunda,
  ~ Son balık yakalandığında / Anlayacaksın paranın yetmediğini."
  ~ Günün birinde '11 Eylül'ün sırları' açıklanmaya başlanırsa ne olur?!
  ~ Kıyamet asıl o zaman kopar.

- TALABANİ'DEN TUHAF AÇIKLAMA: ''ABD ASKERLERİ GİDERSE TÜRKİYE'Yİ VE SURİYE'Yİ KİM ENGELLEYECEK'' - 12 Eylül 2005 - Haber Vitrini  

- - ÇERKEZLER, ŞAM'DA BULUŞTU... 

- Müslüman Sosyete - Mehmet Şevket Eygi - 19 Eylül 2005 

- New York'ta Türk aday - 12 Eylül 2005 - Star Gazete
  ~ Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü'nden 1989 yılında mezun olan Karako, yüksek lisansını ise Florida Teknoloji Enstitüsü'nde tamamladı.
  ~ İstanbul'da bir Yahudi ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Karako, ABD'ye eğitim amacıyla 1990 yılında geldi. Karako'nun, çeşitli Amerikan dernek ve kuruluşlarının yanı sıra, Türk Yahudileri'nin Amerikalı Dostları stratejik planlama kurulu üyeliği ve Amerikan-Türk Dernekleri Asamblesi (ATAA) yönetim kurulu üyeliği de bulunuyor.

- Bir milletin yok ediliş serüveni (1) - Yeni Şafak - 12 Eylül 2005 

- Başbakan timsahlarla görüşmek için ABD’ye gidiyor - Milli Gazete 
  ~ BM Genel Sekreteri Annan'ın "Medeniyetler İttifakı" projesini yürütmekle görevlendirdiği 2 Başbakan, zirvede biraraya gelecek. Projenin genel çerçevesini oluşturacak olan 2 lider, BM Genel Sekreteri Annan'ı da birlikte ziyaret edecek. Erdoğan, "terörle mücadele" konularında da dünya liderlerine "uluslararası işbirliği" çağrısı yapacak. İsrail Başbakanı Ariel Şaron ile buluşacak olan Erdoğan, "Şiddeti durdurun" mesajı verecek. Erdoğan, Pakistan Devlet Başkanı Pervez Müşerref ile de "terörizm" konulu bir toplantı yapacak.
  ~ Erdoğan, ABD'den ayrılmadan önce de Clinton Küresel Girişimi'nin "Uygarlıklar Birbiriyle Nasıl Konuşmalıdır?" konulu paneline katılacak ve bir konuşma yapacak. Erdoğan'ın 17 Eylül'de Türkiye'ye dönmesi bekleniyor. (iha)

- Siyonizmi timsaha benzeten Erbakan, AKP’yi uyardı: Kafanızı timsahın ağzına sokuyorsunuz - Milli Gazete - 11 Eylül 2005
  ~ Şimdi bir timsah düşününüz. Bu timsah bütün insanlığa, ya benim kölem olacaksınız veyahut da ben sizi yiyip bitireceğim diyor. Filistin’de yaptığı gibi. Bu timsahın üst çenesi AB adını almış, alt çenesi ise ABD adını. Bu çeneleri Siyonizm kontrol ediyor” dedi.

- Zindandan Mehmet'e Mektup - Necip Fazıl Kısakürek 
  ~ Halimi düşünüp yanma Mehmed' im!
  ~ Ana rahmi zahir şu bizim koğuş;
  ~ Karanlığında nur, yeniden doğuş...
  ~ Mehmed'im sevinin başlar yüksekte!
  ~ Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!
  ~ Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir!

- Anneannem bir Müslüman’la evliydi - Akşam gazetesi - 9 Eylül 2005 
 
 
Ana SayfaSite HaritasıBize UlaşınAlışveriş
 
Mehmet Şevket Eygi


î Başa
Enoch’un Kehanetleri - Milli Gazete 
Mehmet Şevket Eygi
14.09.2005
Konuya girmeden önce, bir Müslüman olarak kâhinlere (gaybten haber verenlere) inanmadığımı belirtmek isterim. Çünkü gaybın ilmi Allah’a mahsustur. Ancak birtakım kullara gayb ile ilgili küçük haberler ve bilgiler verilebilir. Meselâ bir kimse rüyasında uçağın düşeceğini görür ve ona binmekten vaz geçer. 17 Ağustos zelzelesinden önce bazı kimselere bu konuda kısıtlı bilgiler verilmişti.
Konuya gireyim: İnterneti karıştırırken (www.erenouvelle.com) sitesinde “Prophéties de Billy Meier” başlıklı bir yazıya rastladım. Billy Meier 1937’de İsviçre’de doğmuş. Kendisine başka dünyalardan (paralel alemlerden) birtakım bilgiler ve haberler geliyormuş. Başka dünyalardan gelen varlıklar Meier’e bizim küremizde olacak hadiseler hakkında bilgiler vermişler, uyarılarda bulunmuşlar. Bu zatın açıkladığı kehanetler büyük yekun ve hacim tutuyormuş. Bunlardan “Enoch’un Kehanetleri”nde insanlığı büyük felâketlerin beklediği anlatılıyor. Enoch’un kehanetlerinin tamamı, çeşitli dillerde yayınlanan NEXUS dergisinde çıkmış. Bu kehanetlerin kısa bir özetini yukarıda adını verdiğim siteden nakl ediyorum. (Nexus, Aralık 2004).
Kehanetlerin özetinin metni şudur:
“Yakın zamanda insanlar 888 gün sürecek bir Cehennem hayatı yaşayacaklardır. Teröristlerin suikastleri, orduların çarpışması ve iç savaşlar sonunda milyonlarca, hattâ milyarlarca insan ölecektir. Kültürler ve dinlerarası savaşlarla parçalanan insanlık, bir yandan da açlık ve salgın hastalıklar ve korkunç silâhların kullanılması yüzünden ıstırap çekecektir.
Bu devir, yeryüzünde yaşanmış en zor devir olacaktır. Sonunda hiçbir şey satılmayacak ve alınmayacaktır. Bütün gıda maddeleri vesikaya bağlanacak ve küçük bir ekmek parçası bile olsa, çalan hırsızlığını canıyla ödemek rizikosunun altına girmiş olacaktır. Küremiz üzerindeki sular her yerde insan kanıyla karışacak kıpkızıl olacaktır, tıpkı vaktiyle Mısır’da olduğu gibi.
İslâm fanatikleri, Avrupa ülkelerine karşı başkaldıracaklar, Avrupa titreyecek ve sarsılacaktır. Batı’da her şey tahrip edilecektir. İngiltere feth edilecek ve büyük bir sefalete düçar olacaktır. İslâm fanatikleri ve savaşçılarının iktidarı yıllar boyu devam edecektir.
Bu savaş sadece Avrupa’yı vurmayacak, dehşet yayıldıkça diğer bütün ülkelere sıçrayacak ve bütün dünyayı ateşe verecek bir savaş haline dönüşecektir.
Papa II. Jean-Paul’dan sonra bir papa daha gelecektir. Onu takiben bir “Pontifux Maximus” Kilise’nin başına geçecektir. Bu Papa, “Petrus Romanus” adıyla tanınacaktır, âhir zaman Papası...
Amerika Birleşik Devletleri, hürriyet adına savaş, barış ve terörizmi önleme bahanesiyle birçok ülkeyi işgal edecek, o bölgeleri bombalayacak ve önüne gelen herşeyi tahrip edecektir.Bu esnada binlerce sivil insan ölecektir. Amerikan politikası hiçbir sınır tanımayacaktır. Onun tek amacı dünya üzerinde ekonomik, malî ve askerî bir mutlak üstünlük kurmak ve yeryüzünü kontrol altına almak olacaktır.
Avrupa, Asya ve Afrika ülkeleri, ABD’nin kendilerini dünya hakimiyeti stratejisi uğrunda kullandığını anlayınca peyderpey ona karşı geleceklerdir.Bu büyük savaş önlenemeyecektir. Çünkü yeryüzü halkı bir islah yolunu seçmeyecek, yani gerçek bir sevgi ve barışı muhtemelen istemeyecektir. İnsanlar zenginliği, zevk ü sefayı, bütün maddî değerleri ve sınırsız bir gücü seçeceklerdir.
Üçüncü Dünya Savaşı patlak verirse (Bizim hesaplarımız ve gözlemlerimiz onu gösteriyor) bu çatışmanın faturasını siviller ödeyecektir. Sorumsuz ilim adamları, askerî amaçlara yönelik klonlamalarla duygudan ve vicdandan arınmış birtakım mahluklar yetiştirecekler, ayrıca son derece tahripkâr silâhlar üreteceklerdir. Bu klonlanmış mahlukların bağımsızlıklarını ilan etmeleri ve kendi kumandalarında, insanlığı tahrip ve imha etmeleri ihtimali de gerçekleşecektir.
Dünya, şimdiye kadar benzeri görülmemiş acılara sahne olacaktır.Bu hadiseler 888 gün devam edecek ve sonunda medeniyet çökecektir. Bu korkunç senaryodan sonra çeşitli salgın hastalıklar başgösterecek ve dev boyutta bir açlık dünyayı kasıp kavuracaktır. Böylece insanlık aleminin ekonomisi çökecek, herhangi bir mal üretme imkânı kalmayacaktır. Bütün besin maddeleri ve ilaçlar vesikaya bağlanacaktır.
Savaş çılgınlıkları karalarla sınırlı kalmayacak, felâketler aynı şiddet ve genişlikte okyanuslara, atmosfere ve uzaya sıçrayacaktır. Gelecekte kurulacak denizaltındaki “infrastructure”ler saldırıya uğrayacak ve tahrip edilecektir. Bu esnada binlerce insan can verecektir. Tahrip ve imha anaforu bu tesisler tarafından beslenecek, birtakım korsanlar, deniz birlikleri ile savaşacaktır.
Bu devirde, birtakım dünya dışı güçlerin, felâketin sorumlusu Batı ülkelerine karşı harekete geçmesi ihtimalinin de gerçekleşmesi mümkündür. Bu güçler, gizliliklerini terk edecek ve Batı’nın sorumsuz hareketleri yüzünden dehşete düşmüş olanların yardımına koşacaktır.
Bunlardan başka, birtakım doğal afetler ve felâketler Avrupa ve Asya’yı derinden sarsacaktır. Bununla beraber, uğradıkları bütün yıkımlara rağmen bu iki kıt’a varolmaya devam edecektir.
Amerika Birleşik Devletleri için aynı şey söylenemez. O tamamen harap ve türap olacaktır.Bu devlet, planladığı ve kışkırttığı dünya çapındaki çatışmalar dolayısıyla (gelecekte de hep böyle olacaktır) birçok ülkede canlı bir kin ve nefret duygusu uyandırmıştır. Binaenaleyh bu ülke, boyutları insanlar tarafından hayal bile edilemeyecek çapta önemli felâketlere mâruz kalacaktır. Teröristler tarafından tahrip edilen World Trade Center bir başlangıçtır.
Kıyamet’i andıran korkunç hadiseler sadece toplu imha silâhları ve klonlanmış askerler tarafından meydana getirilmeyecektir. Yerküresi ve Doğa, sorumsuz insanların kötü kullamına başkaldıracaktır.
Amerika Birleşik Devletleri’ni, şimdiye kadar benzeri görülmemiş yangınlar ve kasırgalar silip süpürecektir. Bütün bu felâketlere rağmen, Amerikalılar nice ülkeye yaptıkları haksızlıkları durduramayacaktır. Kuzey Amerika kıt’ası, en büyük felâkete uğradığı zaman (Doğu sahillerini vuran fırtına mı?), kötü niyetli askerî güçler enformatik, biyolojik, kimyevî silâhlarla vurmaya ve saldırmaya devam edeceklerdir. Bu silâhlar otonom hale gelecek ve insanlar bunların kontrolunu ve güdümünü ellerinden kaçıracaktır. Bu kehanetlerin en önemli noktası budur.
Dünyanın geri kalan bölgeleri felâketlerden kurtulmayacaktır. Çünkü dünyalılar çevreyi tahrip ettiler ve bu tahribatı sürdürmektedirler.
Dünya kaynaklarının tahrip edici şekilde kullanılması yüzünden, tektonik bir dengesizlik sun’î (yapay) olarak meydana getirilmiştir ve bu depremlere, yanardağ patlamalarına ve tsunamilere yol açacaktır. Bunun sonunda iklimler değişecek, korkunç ve dehşetli kasırgalar ve tayfunlar meydana gelecek, bütün  dünya bunların yıkıcı enerjilerine mâruz kalacaktır. Bu âfetler akılalmaz çapta su baskınlarına ve alışılmamış kar yağmalarına sebebiyet verecek, bundan güney ülkeleri, hattâ ekvator kuşağı bile etkilenecektir.
İnsanlığın cinneti ve özellikle yeraltında patlatılan nükleer bombalar yüzünden yerküresi uzaydaki yolundan çıkmaya başlamıştır. Dünya yavaş yavaş fakat kesin bir şekilde Güneş etrafında yeni bir yörüngeye girecektir. Bunun sonucunda yeryüzünde yeni bir buzul çağı başlayacaktır.
Acılar ıstıraplar bunlarla da bitmeyecektir. Amerika Birleşik Devletler’nde iki iç savaş çıkacaktır. Neticede, öldürücü düşmanlıklar yüzünden bu ülke beş ayrı bölgeye ayrılacak, fanatik ayrılıkçılar diktatörce güçlere sahip olacaktır.
Anarşi dünyaya hakim olacak ve insanları uzun bir müddet târumar edecektir. Çeşitli hastalıklar ve salgınlar ki, bunların çoğu eskiden olmayan yeni şeyler olacak ve tedavileri bilinmeyecektir, bunlar da insanlığı kıracaktır.
İktidar, teknoloji, maddî zenginlik, kin, intikam hırslarına kapılmış insanlar yaratılışın değerlerini; Sevginin, Bilgeliğin, Barışın ve Hürriyetin câhili olarak kalacaklardır. Tıpkı, kendilerinden önce Enoch’un atalarının yapmış olduğu gibi... Bu davranışları yüzünden dünyayı acıların, ölümün, yıkımın ve yokoluşun derin ve korkunç uçurumlarına yuvarlayacaklardır. İnsanlığın yaşamış olduğu en büyük ve en vahim felâketin...”
Enoch Kehanetleri’nin kısa bir özeti budur. Dünya ve insanlık gerçekten böyle bir felâkete mi gidiyor? Perşembenin gelişi çarşambadan belli olurmuş. Bugüne bakınız ve gelecek pembe mi, yoksa kapkara mı, siz kendiniz hüküm veriniz. Bunu anlamak için kâhin olmaya lüzum yoktur.
 


î Başa
Papa Benedictus ve Ayasofya - Milli Gazete 
Kulis Ankara
14.09.2005
Papa Benedictus Almanya’dan sonraki ikinci ziyaretini Türkiye’ye yapıyor. Papa Alman kökenli. Bu yüzden ilk yurtdışı gezisini Almanya’ya yapması normal. Ama Almanya’nın hemen ardından Türkiye ziyaretinin gündeme gelmesi dikkat çekici. Çünkü herkes Papa Benedictus’u Türk düşmanlığı ile tanıyor. Öyle ki daha kardinalken bir çok konuşmasında Osmanlı’nın Avrupa’ya yaptığı akınlara atıfta bulunarak, “Türklerin Avrupa’da yeri olmadığını” söylüyordu. Sadece Türk düşmanı mı? Tabii ki hayır. 1969’da yazdığı ‘Tanrının Yeni İnsanları’ adlı kitabı var. Kitaba göre “Tanrının yeni insanları arasında!” Katolikler ve Yahudiler var, ancak Müslümanlara yer yok. Mesela Papa seçildikten sonraki ilk konuşmasını hatırlayalım. Papa ilk vaazında da Tüm Hristiyanlara, Yahudilere ve hatta ateistlere en iyi dileklerini sunarken, İslam dünyasını unutmuş ve Müslümanlardan tek kelime bahsetmemişti! Şimdi Papa’nın kendi memleketinden sonraki ilk ziyaretini Türkiye’ye yapacak olması daha dikkat çekici değil mi.
Yani Türk ve İslam düşmanı bir Papa olarak en önemli ziyaretini “Türk ve İslam!” ülkesi olan Türkiye’ye yapması size de ilginç gelmiyor mu!
Türkiye’nin Hristiyan dünyası için önemini daha önce defalarca yazdık. Bugünkü Hristiyanlık inancının temelini atan Aziz Pavlus. Ve aynı Pavlus tarihte bilinen ilk misyoner ve Anadolu doğumlu. Hristiyanlığın ilk kiliseleri sayılan 7 kilisede Anadolu’da.
Ama asıl kilit Ayasofya! Çünkü en önemlisi Ayasofya. Tartışmalarda Papa Benedictus’un Ayasofya ziyareti üzerine kilitlenmiş durumda. Papa Ayasofya’yı ziyaret edip dua etmek istiyor! Vatikan uzmanı Aytunç Altındal’la konuştuk. Hristiyanlar için Ayasofya’nın Sofya’sı Meryem’i temsil ediyor. Papa’nın burada dua etmesi Ayasofya’nın Hristiyanlar için yeniden kilise olması demek! Çünkü Papa’nın dua ettiği yerler Hristiyanlar için kutsal sayılıyor. Ama bu bizim için Fatih’in mirasına ihanet etmek demek.
Bu durumda Papa’nın amacı belli. Peki bizim Hükümet ne yapıyor? Mesela tartışmalar üzerine iki gün önce Kültür Bakanlığı’ndan yapılan bir açıklama:
“Ayasofya müze olduğu halde burada birilerinin gelip dua etmesine engel teşkil edecek bir durum yoktur” Yani “Papa dua edebilir, ibadetini yapabilir” Altındal’a göre bu açıklama, “Tarihin en büyük skandalı. Bir rezalet!”
Ve teklifi şu: “Madem böyle bir engel yok. Bizde, 20 bin kişiyle Ayasofya’da bir Cuma namazı kılabiliriz”
Yanlış enformasyon efendim!
Dışişleri Bakanlığı Enformasyon Dairesi’nden hacc için yapılacak görevlendirmelere ilişkin basın kuruluşlarının haber merkezlerine bir duyuru faksı gönderildi. 12 Eylül tarihli duyuru, akreditasyon ve vize işlerlerinde dikkat edilmesi gereken hususları içeriyor..  Dışişleri’nin dikkat çektiği hususlar gerçekten önemli ve yararlı, ancak bu duyuruda sırıtan bir detaya tebessümde bulunamadan da edemedik.. Enformasyon Dairesi’nin “RAMAZAN ayının yaklaşmakta olduğu göz önünde tutularak” ifadesi biraz tuhaf kaçmış doğrusu.
Biz, bazı gazete haberleri ve köşe yazılarında ‘Cuma namazını evlerinde kılsalar ne olur sanki; sokakları işgal ediyorlar”, “Bu sene de hacc yine kurban bayramına denk geldi” gibi cahilliklere alışığız.. Erbakan Hocamız Başbakan iken bu konulardan bihaber bir askeri müşavirin “Efendim şimdi Hacc’da sıkışık dönem. Rahat bir zamanda gidilmiş olsa daha iyi olmaz mı” dediğini de biliyoruz...
Haddimizi aşıp da, Enformasyon Dairesi’nin enformasyona ihtiyacı var demeyelim ama; nolur komik duruma da düşmeyelim...
 


î Başa
Org.Özkök Diyarbakır'da: Tahriklere karşı ulusal direnç göstermemiz lazım - Milliyet - 14 Eylül 2005

      î Başa Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök, tahriklere karşı ulusal direnç gösterilmesi gerektiğini söyledi.
      Orgeneral Özkök, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Yener Karahanoğlu, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Faruk Cömert, Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Fevzi Türkeri ve 7. Kolordu Komutanı Korgeneral Cahit Sarsılmaz ile birlikte, Diyarbakır Valisi Efkan Ala’yı makamında ziyaret etti.
      Burada bir gazetecinin, "Son zamanlarda Türkiye’de yaşanan olayları nasıl değerlendiriyorsunuz?" sorusu üzerine Orgeneral Özkök, "Bütün ulusumuzun hoşuna gitmeyen olaylar oluyor. Bu olayları çok da büyütmemek lazım. Ama üzerinde çok derin düşünmek lazım" dedi.
      Birlik ve düzenin olduğu bir ülkede problemlerin çok daha kolay çözülebileceğini kaydeden Orgeneral Özkök, şöyle konuştu:
      "Olaysız bir ülkede istikrar var demektir. Bu ülkeyi ve yüce ulusu çok daha ileriye götürebiliriz. î Başa (Birlikten kuvvet doğar) gibi birçok atasözümüz vardır. Bu bakımdan birliği ve bütünlüğü gösteren olaylar olmalı. Ama ayrıcalığı destekleyen veya en azından öyle görüntü veren olaylar olmamalı.
Bu olaylar hiçbir zaman Türk Ulusu’nun bütününü ifade etmiyor, bir şehrin bütün halkının düşüncelerini de ifade etmiyor. Bunların büyük çoğunluğunun tahriklerle olduğunu biliyoruz. Bu tahriği kimler yapıyor? Niçin yapıyor? Onu sizlerin takdirine bırakıyorum. Herkes, sokakta yürüyen kişiye dahi sorsanız bunu kimin ne maksatla yaptığını biliyordur. Bu bakımdan onlara karşı ulusal bir direnç göstermemiz lazım. Hepimizin müşterek kaderini destekleyecek, birlik ve beraberlik içerisinde müşterek faaliyetler yapmanın yollarını hep beraber aramamız lazım."
     
     "ŞİDDETİN BİR YOL OLMADIĞINI HERKES GÖRDÜ"

      Ulusun, birlik ve beraberlik içerisinde olduğu müddetçe çok daha ileriye gideceğini ifade eden Orgeneral Özkök, "Umarım bu olaylar burada kalacaktır. Çünkü bundan hepimiz gerekli dersleri aldık.
      Bunların hiçbir zaman fayda getirmeyeceğini, hiçbir zaman kafamızda olabilecek şöyle veya böyle noktaları bırakmada şiddetin, dükkan yakmanın, arabaları kırmanın, insanları üzmenin bir yol olmadığını herkes gördü ve öğrendi" dedi.
      "Her şeyin başının birlik ve beraberlik olduğunu" belirten Orgeneral Özkök, konuşmasını şöyle sürdürdü:
      "Bunu görmek lazım. İstikrar olursa buraya sermaye de gelir turist de gelir. Diyarbakır’ı ele alacak olursak birçok imkanı var.
      Kavgalı dövüşlü olaylar olabilir endişesi olduğu zaman, insanlar buraya ne yatırım yapmak ister, ne de turist gelir. Bunun acısını esas fakir fukara halkımız çeker. Biz istiyoruz ki; kimse fakir fukara olmasın. Bunun düzeltilmesi için bütün gayretimizle uğraşıyoruz, uğraşılıyor da... Bütün Cumhuriyet hükümetleri bunu yapmaya çalışmıştır. Bunların yapılabilmesi için silahlı kuvvetler olarak güvenlik ortamını sağlamaya çalışıyoruz. Ama görüyorsunuz ki eğer bu iş yapılmakta zorluk çıkaran bir boyuta ulaştığı zaman, bütün halka gitmesi gereken paralar başka yerlere gidiyor. Bu bakımdan herkes sorumluluğunu idrak etmeli.
      Basın da halk liderleri de yaptıkları şeyin bu memlekete ne getireceğini, ne götüreceğini çok iyi değerlendirmeli. Ulusumuzun faydasına olacak işleri yapmak ve aksine olan şeyleri de düzeltme yönüne gitmemiz lazım. Her şeyin başı birlik ve beraberliktir. Bunu bozmak isteyenlerin oyununu bizim bozmamız lazım. Bunun sebeplerini araştırıp iyi düşünmek lazım. Bunların birçoğu sırayla gelen çeşitli tahriklerin sonucudur." Bir başka gazetecinin, "Sivil toplum kuruluşları bu olaylar karşısında yönlendirme ve durdurma konusunda üzerlerine düşen görevi yapabiliyorlar mı?" sorusunu da Orgeneral Özkök, bir sistemde bütün unsurların üzerine düşen görevi yapması gerektiğini söyledi.
      Orgeneral Özkök, şöyle konuştu:
      "Herkes görevini tam olarak yaparsa o işler çok daha başarılı gider. Silahlı kuvvetler yapmalı, hükümet yapmalı, sokaktaki halk yapmalı, esnaf yapmalı. Bir saatin çarkları gibi, bütün çarklar görevini düzgün yapar, çalışırsa doğru zamanı görmek mümkün olur.
      Dolayısıyla sadece sivil toplum kuruluşları değil, hepimize düşen görevler vardır. Bu görevleri herkesin ulusun bütünlüğü, birliği, beraberliği ve refahı için yönlendirmesi lazım. Bütün faaliyetleri bu şekilde yürütmesi lazım. (Ben yapmayayım başkası yapsın) demeden herkesin (Benim görevim budur, ben bunu yapacağım, ben bu ulusa, bu ülkeye bunu borçluyum, bunu yerine getireceğim) demesi lazım. Bu bakımdan sivil toplum kuruluşları yapıyor, yapmıyor yargısına varmak istemiyorum. Bunu çok iyi yapanlar var, yapamayanlar var, yanlış yapanlar da var. Bunun takdirini sivil toplum kuruluşlarının liderlerine ve değerli halkımıza bırakıyorum. Zannediyorum her olaydan herkes ders alıyor. Bu dersler sonunda her şey çok daha iyiye gidecektir. Kötümser olmaya gerek yok. Üzüntülü olaylar yaşanmıştır, yine de yaşanabilir. Ama el ele verip gönül gönüle verirsek üstünden gelemeyeceğimiz hiçbir problem yoktur." Orgeneral Özkök, Genelkurmay Başkanlığı’nın teşekkür plaketini verirken, Vali Ala da Diyarbakır’ın tarihi surlarını sembolize eden bir plaketi Orgeneral Özkök’e sundu.
      Orgeneral Özkök ve beraberindeki kuvvet komutanlarının Diyarbakır’daki askeri birlikleri denetledikten sonra kentten ayrılacağı bildirildi.
     


î Başa
Biri Hilafet Kuracak, Diğeri Bölecek - Dilek Yaraş - İnternethaber 
     Medya için ‘’Dördüncü Kuvvet’’, denir ama ben, -özellikle de yaygın medyanın- birinci kuvvet olduğuna inanıyorum.

Dolayısıyla, kamuoyunu etkileme hatta yönlendirme gücünü elinde tutan yaygın medyanın öne çıkardığı konulara çok dikkat etmesi gerekir diye düşünüyorum. Özellikle de hassas dönemlerde...

Benim, yaşadığımız şu hassas süreçte en çok dikkatimi çeken öne çıkarma olayı da 1 YTL’lik yaygın Türk medyasında geniş bir yer alan ‘’Hizb-ut Tahrir’’ ve ‘’Şeyh Sait’in Torunu’’ konularıydı.

...

Liderliğini Filistin’deki Ata Abu Raşat diye birinin yaptığı, radikal ve marjinal bir İslam örgütü, Türkiye’de resmi bir sözcülük açtığını ilan etmiş bundan bir ay kadar önce. Örgütün resmi sözcüsü olduğunu iddia eden şahıs kartvizit bile bastırmış. Hem de kuracakları halifeliğin Türkiye vilayeti sözcüsü olarak.

Gülüp geçeceğiniz, asla ciddiye almayacağınız uçuk kaçık iddialar olmuş mu size 6 sayfalık koskoca bir röportaj. Hem de örgütün resmi sözcüsü olduğunu iddia eden şahsın tam sayfadan zafer işaretli, hilafet bayraklı resimleriyle.

Milyon dolarlık ilan verilse bu kadar güzel reklam yaptırılamazdı doğrusu.

Nitekim, reklamdan -pardon, röportajdan- birkaç gün sonra da bu şahsı ve topladığı yandaşlarını Fatih camisinin avlusunda Cumhuriyet karşıtı slogan atarken gördük. Kendisi kayboldu ortadan ama izi kaldı ardında.

Aynı durum, Şeyh Sait’in torunu olduğu özellikle vurgulanan, Hak-Par kurucusu Abdülmelik Fırat ile yapılan röportaj için de geçerliydi. Bu şahıs ve partisinin sesi de gün geçtikçe daha çok duyulur oldu sağda solda.

Her iki röportajın da ortak unsuru, kamuoyunun çoğunun tepkili olduğu uç noktadaki söylemlerdi.

Biri; İstanbul’u hilafetin başkenti yapacaklarını, orduyu ele geçireceklerini, iktidara gelince bütün heykelleri kıracaklarını ve cihad ilan edeceklerini anlatırken, diğeri; Kürtçe’nin de resmi dil olması, Kürtlerin yoğun yaşadığı bölgelerde eğitim dilinin tamamen Kürtçe olması, şehirlerin, dağların, nehirlerin, ovaların Kürtçe isimlerle anılması gibi taleplerini sıralıyor ve Federe Devlet çözümünü vurguluyordu.

1 YTL’lik dergilerden aldığı, magazinsel siyaset bilgilerinin kahvede yapacağı sohbetlerde yeterli olduğunu sanan sıradan bir okuyucu -örneğin, Aksiyon dergisinde çıkan Kürt kökenli aydın Ümit Fırat‘ın görüşlerinden haberi olmadığı için- şunu diyebilir pekâlâ: ‘‘Kürtlerin terörist olmayan kesiminin de istekleri PKK ile aynı.’’

Sadece bu röportajlarla yetinen, farklı kaynaklardan, farklı görüşleri izleme zahmetine katlanmayan birçok okuyucunun algı dünyasında, İslâmi değerlere göre yaşamak isteyen herkes -eninde sonunda- ‘’Hizb-ut Tahrir’’, bütün ‘’Kürt sorunu’’ndan bahsedenler de ‘’Hak-Par’’ doğrultusunda düşünüyormuş gibi eksik, hatta çarpık bir resim oluşması işten bile değildir.

Bu tür örgütleri öne çıkarmanın, radikal eğilimleri olanların, Hizbullah, PKK gibi terör örgütleri yerine bunlar gibi daha az zararlı (!) örgütlere yönelmeleri gibi bir faydası da olabilir belki...

Lakin, ben böyle bir faydadan yana da kuşkuluyum epey. Çünkü, o kesimler bu dergilerdeki röportajları okumazlar pek. Bu tür haber ve röportajları okuyanlar yine sizin benim gibi sıradan vatandaşlar. Dolayısıyla zarar görme riskimiz, umulabilecek yarardan çok daha fazla.

Bilinçli ya da bilinçsiz, bu tür radikal ve uç söylemleri olan örgütler öne çıkarıldığında provokatörlere hizmet edilmiş olunur zira.

Bu durumun yarattığı en vahim sonuç da; aklı başında, herkesin uzlaşabileceği, sağduyulu seslerin arada kaynayıp gitmesidir.

Aynı, herhangi bir kalabalık tartışma ortamında, tarafları sağduyulu düşünmeye davet eden ılımlı konuşmacıların sesini duyuramaması gibi.

Sözün kısası, makul çoğunluğa ulaşmamız için hiçbir aşırılığa, fanatizme prim vermeyen, sağduyulu sesleri öne çıkaran makul bir medyaya ve yöneticilere ihtiyacımız var bizim.




î Başa
MESUT YILMAZ'IN KUZENİNİN KAFA KARIŞTIRAN İSRAİL DESTEKLİ TÜPRAŞ OPERASYONU... - Haber Vitrini 


Sami Ofer'e 6 ayda yüz milyonlarca dolar kazandıran yüzde 14.76'lık Tüpraş hissesinin satışında kafaları karıştıracak belgeler ortaya çıktı. ÖİB, satış yapabilmesine imkan tanıyan yetkiyi kimseye duyurmadı. Yetkiden sadece Mesut Yılmaz'ın Kuzeni Mehmet Kutman'ın sahibi olduğu Global Menkul Değerlerin haberi oldu.
14 Eylül 2005 Çarşamba 11:08

 

28 Şubat 2005'te Global, ÖİB'e bir yazı yazarak ''Yabancı müşterilerim için bu hisseleri 15.40 YTL'den almak istiyorum'' dedi. ÖİB ise aynı gün isteği kabul etti.

Nefesleri kesen ihale sonunda Tüpraş'ın yüzde 51'ine, 4.1 milyar dolar veren Koç Grubu, yeni bir tartışmayı da istemeden alevlendirdi.

Koç, Tüpraş'ı 8 milyar dolar değer üzerinden satın alacağını ilan ederken, İsrailli iş adamı Sami Ofer çok değil, 6 ay önce Tüpraş'ın yüzde 14,76'sini (3 milyar dolar piyasa değeri üzerinden) 446 milyon dolara satın almıştı...

Ofer ve Türk danışmanı Global Menkul Kıymetler'in Başkanı Mehmet Kutman'ın öngörülerinin güçlü olduğu açık

Arkasında Ofer Ailesi'nin bulunduğu 6 yabancı fon adına 446 milyon dolara satın alınan hisselerin bugünkü borsa değeri 730 milyon dolar. Aynı hisselerin, ihalede ortaya çıkan rakama göre değeri ise 1 milyar 201 milyon dolar. Kısa süre içinde (belki de bir dünya rekoru) böylesine anormal kazançlara yol açan yüzde 14,76 oranındaki Tüpraş hissesi blok olarak nasıl satıldı?

Bu sorunun yanıtını ararken ulaştığımız bilgi ve belgeler, (satış işleminin mahkemelik olduğunu hatırlatalım) akılları karıştırabilecek nitelikte.

Önce bu satış işleminden kamuoyunun nasıl haberdar olduğunu aktaralım:

* 1 Mart 2005'te, Özelleştirme İdaresi Başkanlığı (Başkan Metin Kilci imzasıyla) İMKB'ye özetle şu açıklamayı gönderiyor: ''İdaremiz portföyünde bulunan 36 trilyon 969 milyar 698 bin lira nominal değerli Tüpraş hisse senetlerini, 3 Mart 2005 tarihinde İMKB Toptan Satışlar Pazarı'nda satmayı planlamaktayız.''

(Kamuoyu bu açıklama ile ilk kez Tüpraş'ın bir kısım hisselerinin blok olarak satılacağını duydu. Satışa İş Yatırımın, alışa ise Global'in aracılık edeceği açıklandı. Hisseleri satın alacak kurumlar olarak Global Securities (USA), Nordic Pacific, Singapore Investment, Viclov Holdings LTD, Eaer Emerging Markets, Diversified Markets isimleri sıralandı ve hisse satış fiyatının 15 bin 400 lira olduğu ilan edildi. Bu fiyat borsa değerinin yaklaşık yüzde 10 altındaydı.)

* 2 Mart 2005 tarihli gazetelere, Petrol İş Sendikası'nın ÖİB'nin böyle bir satış yetkisi olmadığı gerekçesiyle Ankara 12'inci İdare Mahkemesi'ne satış işlemini durdurmak için başvurduğu yansıdı.

* 2 Mart 2005 tarihinde ÖİB, Borsa'nın isteği üzerine şu açıklamayı yaptı: ''Kurumumuz aleyhine açılmış herhangi bir davaya ilişkin dilekçe veya yürütmeyi durdurma kararı intikal etmemiştir.''

* 3 Mart 2005. Petrol İş Sendikası, ÖİB'nin istediği gibi satışın 3 Mart günü yapılmasının

borsa mevzuatına aykırı olduğunu hatırlatarak, İMKB ve SPK'yı ''ÖİB'nin yapmaya çalıştığı blok satış, SPK mevzuatına ve özelleştirme uygulamalarına aykırıdır. Bu konuda dava açtığımız için işlemin gerçekleştirilmesi durumunda, doğabilecek olumsuzlukların sorumluluğu İdare'nin olacaktır'' diyerek uyardı.

* 10 Mart 2005. İMKB kendisine tanınan sürenin sonuna kadar bekledi ve satışa izin verdi. Yaklaşık 446 milyon dolar, ÖİB'nin kasasına girerken, hisseler de adı yukarıda sayılan fonların mülkiyetine geçti.

Bunlar bilinen süreç...

Ancak, Petrol İş Sendikası'nın açtığı dava (sendikanın yürütmeyi durdurma talebi reddedildi. Davanın esastan görüşülmesi devam ediyor) dolayısıyla ortaya konan belgeler, kafa karıştıracak nitelikte.

Anlaşılıyor ki, Özelleştirme Yüksek Kurulu, 07.01.2005 tarihinde (2005/02 sayılı karar) Özelleştirme İdaresi'ne bir satış yetkisi vermiş. Yetki, ''Özelleştirme kapsamında olan ve borsada işlem gören kamu şirketlerinin, 1 katrilyon liraya kadar İMKB'de alım satımında ÖİB yetkilidir'' şeklinde tanımlanmış.

Fakat bu yetkinin verildiği, halka açık şirketlerin hisse fiyatlarının doğrudan etkileneceği bilinmesine rağmen, ÖİB tarafından İMKB'ye bildirilmiyor. Bu durum ortaya çıkınca, Petrol İş, Sermaye Piyasası Kurulu'na başvurarak, ''ÖYK kararını yatırımcılara duyurmayan ÖİB hakkında gerekli işlemin yapılmasını'' istiyor.

Nitekim, SPK, 13.5.2005 tarihinde, (Hülya Kemahlı

imzasıyla) gerekli dikkati ve özeni göstermediği için ÖİB'yi uyarıyor ve Özelleştirme Yüksek

Kurulu'nun kendisine verdiği yetkiyi İMKB Bülteni'nde yayınlanması için İMKB'ye göndermesini istiyor.

Mahkemede ortaya başka (tuhaf) belgeler çıkıyor.

Bu belgelere göre, Global Menkul Kıymetler'in finans çevrelerinde hiç kimsenin bilmediği ''Özelleştirme Yüksek Kurulu Kararı''ndan haberdar olduğu anlaşılıyor.

Global Menkul Kıymetler (Mehmet Ali Deniz imzasıyla) 28 Şubat 2005 tarihinde resmi bir yazıyla Özelleştirme İdaresi'ne ''İdareniz portföyünde bulunan Tüpraş'a ait 36.969.698 adet hisseyi yurt dışında yerleşik kurumsal yatırımcılara satmak üzere beher hisse başına 15.40 YTL fiyattan İMKB Toptan Satışlar Pazan'nda satın almak istiyoruz'' başvurusunda bulunuyor.

Aynı gün, yani 28 Şubat 2005 tarihinde Özelleştirme İdaresi, (jet hızıyla) Global'in

başvurusuna Başkan Metin Kilci imzasıyla olur veriyor. Ve aynı gece (Pazartesi günü akşamı) İMKB'ye (1 Mart günü kamuoyu duyuyor) Tüpraş'ın yüzde 14,76'sının yabancı fonlara satılacağı duyuruluyor.

Bu noktada pek çok soru sorulabilir. Aslına bakarsanız her şeyin bir gün içinde olmayacağı açık. (Tüpraş'ın yüzde 14.76'sını satın alan fonların çoğu bu iş için kurulduğu biliniyor.) Ama resmi kayıtlara bakarsanız, 446 milyon dolarlık satış kararı bir gün içinde (mucize denebilir) tamamlanmış!

Anlaşıldığı kadarıyla görüşmeleri günler öncesinden başlamış. ÖİB'den sorumlu Maliye Bakam Kemal Unakıtan mutlaka bilgilendirilmiş olmalı. Ve bir açıklaması olmalı. Günlerce süren faaliyet, (aynı Özelleştirme Yüksek Kurulu karan gibi) yatırımcılara duyurulmamış. Havada pek çok soru kaldı. Bu hisselerin satışı için izlenen yol, başka yatırımcıların neden bilgilendirilmediği, satış işleminde başka alıcılarla fiyat pazarlığının neden yapılmadığı bunlardan sadece birkaçı.

ÖİB'nin, Hükümet'in ve Global'in bir açıklaması vardır herhalde...

(Yavuz SEMERCİ-VATAN)

Bunun adı harakiri


î Başa
Türkiye’nin en büyük millî değerlerinden TÜPRAŞ’ın satılması ekonomik intihardır - Milli Gazete - 14 Eylül 2005

Bunun adı harakiri

İMKB’de işlem gören hisseleri baz alınıp değerlendirme yapıldığında bile fiyatı 4.5 milyar doları bulan TÜPRAŞ’ın yüzde 51’i 4 milyar 140 milyon dolar gibi sigorta değeri bile etmeyen bir rakama Shell-Koç grubuna satıldı.

Amiral battı!..
Türkiye’nin “amiral gemisi” olarak nitelendirilen ve millî sanayinin belkemiği olma özelliğini taşıyan TÜPRAŞ’ın satışına tepkiler sürüyor. î Başa Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Meten Gündoğan “Yabancı sermaye, petrol ve ürünleri piyasasına girmek istiyorsa yeni rafineri kursun. Eldeki tesisleri yok pahasına kapatmasın!” dedi. Gündoğan, TÜPRAŞ’ın satışının, devletin ekonomik hayatta harakiri yapması anlamına geldiğini söyledi.

Akılsızlığın daniskası...
AKP hükümeti döneminde özelleştirme adı altında yapılan satış işlemleri ile ülke sanayisinin adım adım tasfiye edildiğine dikkat çeken î Başa Gündoğan, “Türkiye, önemli bir enerji koridoru üzerinde bulunuyor. Böyle bir ortamda TÜPRAŞ gibi bir kuruluşun elden çıkarılması akılsızlığın daniskasıdır. Saadet iktidarında TÜPRAŞ, TELEKOM gibi stratejik tesisleri geri alacak, millileştireceğiz” diye konuştu.

ANKARA BÜROSU
Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Mete Gündoğan, AKP Hükümeti döneminde özelleştirme adı altında yapılan satış işlemleri ile ülke sanayisinin adım adım tasfiye edildiğini söyledi. Türkiye’nin üzerinde bulunduğu enerji koridoruna dikkat çeken Gündoğan, böyle bir ortamda Tüpraş gibi bir kuruluşun elden çıkarılmasının akılsızlığın daniskası olduğunu kaydetti. Türkiye’nin amiral gemisinin özelleştirme adı altında satılmasına kesinlikle müsaade edemeyeceklerini ifade eden Gündoğan, önümüzdeki olası bir Saadet iktidarı döneminde Tüpraş, Telekom gibi stratejik kuruluşların yeniden millileştirileceğini açıkladı.
“Saadet Partisi iktidarında her türlü bulguyu değerlendirerek, bu milletin malı olan tesisleri yabancılara peşkeş çekenleri, yanıltıcı bilgi verenleri, yanlış değer raporları üretenleri, işbirlikçileri sıfatları ve konumları ne olursa olsun, adaletin önüne çıkararak hesap vermelerini temin edeceğiz” şeklinde hükümeti uyaran Gündoğan, “Anadolu’da bir tabir vardır, ‘keser döner sap döner, gün gelir hesap döner’ aklınızı başınıza alın” dedi.
Parti genel merkezinde dün bir basın toplantı düzenleyen Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Mete Gündoğan, önceki gün yapılan Tüpraş özelleştirilmesi ile ilgili ihale sonuçlarını değerlendirdi. Tüpraş’a biçilen değerden ziyade üstlendiği görevin önemine dikkat çeken Gündoğan, “Türkiye, bir enerji koridoru üzerindedir. Üretim kaynakları ve nakliyatına yakınlığı dolayısıyla yeni enerji denkleminde Tüpraş’ın önemi çok daha artmıştır. İşte tam da böyle bir durumda, Tüpraş gibi bir kuruluşu elden çıkarmak akılsızlığın daniskasıdır” dedi.
Türkiye’nin dünyanın en pahalı benzin ve mazotunu tükettiğini hatırlatan Gündoğan, bu durumun, sanayi girdi fiyatlarının otomatik olarak artması ve dolayısıyla ürün fiyatlarını doğrudan artması olarak piyasaya yansıdığını söyledi. Bunun da, ihracatı olumsuz etkilediğini, ithalatın ise daha da artmasına vesile olduğunu ve sanayi altyapısını çökerttiğine işaret eden Gündoğan, örnek olarak da AKP Hükümeti döneminde artan akar yakıt fiyatlarını gösterdi. Bu artışlara itiraz edildiğinde hükümet yetkililerinin iki ana sebep ve birçok tali sebepler gösterdiklerini dile getiren Mete Gündoğan, şöyle konuştu:
“İlk söyledikleri, dünya petrol fiyatlarının sürekli artmakta olduğudur. İkinci söyledikleri, değişik olumsuzluklar sebebiyle petrol ve petrol ürünleri piyasasında var olan belirsizliklerdir. İyi de, bunları söylemeye aklınız yetiyor da, peki o zaman Tüpraş’ı niye sattınız? Tüpraş Türkiye’nin amiral gemisidir. Tek başına ülkemiz yıllık vergi gelirlerinin yüzde 20’sini karşılamaktadır. 2004 yılında yaklaşık 500 milyon dolar net kar gerçekleştirmiş, Türkiye ekonomisinde yaklaşık 8.5 milyar dolarlık net katma değer yaratmıştır. Ülkemizin en stratejik, doğal tekel, sosyal faydası çok yüksek, katma değeri çok yüksek ve sanayiyi bire bir etkileyen ürünleri ile en kıymetli kuruluşu olan Tüpraş’ın satışı, devletin ekonomik harakiri yapması demektir”
Dünyadaki son gelişmelerin Tüpraş’ın önemini bir kez daha gözler önüne serdiğini ifade eden î Başa Gündoğan, Meksika Körfezi’nde gerçekleşen Katrina kasırgasının, ABD’nin petrol üretim altyapısını büyük zarara uğrattığını dile getirdi. Uzmanlara göre bu zararın yakın bir dönemde telafi edilmesinin mümkün olmadığını vurgulayan Gündoğan, dünyadaki petrol üretiminin de talebi karşılayamadığını ve bundan dolayı fiyatların 100 dolarlara kadar çıkabileceği yönünde tahminler yapıldığını kaydetti.
Konuşmasında geçtiğimiz yıl yapılan ancak Danıştay tarafından iptal edilen Tüpraş ihalesine de değinen Gündoğan, her iki ihalede ortaya çıkan rakamlar arasında büyük bir uçurum bulunduğunu dile getirdi. Daha bir buçuk yıl önce yüzde 65’i için 1.3 milyar dolar, toplamı için ise 2 milyar dolar değer biçilen Tüpraş’ın aradan geçen 1.5 yıl gibi kısa bir sürede değerinin 4 kat arttığına dikkat çeken Gündoğan, rakamlar arasındaki bu uçurumun Tüpraş’ın her geçen gün değer kazandığını ortaya koyarken, AKP Hükümeti’nin de böylesine önemli bir kuruluşla ilgili stratejisinin bulunmadığını gözler önüne serdiğini söyledi. Geçtiğimiz Mart ayında Tüpraş’ın yüzde 14.76 hissesinin İsrailli bir işadamına 446 milyon dolara satıldığını belirten Gündoğan, aradan geçen 6 aylık sürede bu hisseyi alanların 752 milyon dolar kar ettiğini vurgulayarak “Belli ki burada ya yanlış bir tahmin var ya yanlış bir değer hesabı var ya da kasıtlı peşkeş var! Peki bunun hesabını kim verecek” dedi.
Hükümeti uyaran Mete Gündoğan, Saadet Partisi iktidarı döneminde, özelleştirme adı altında yapılan bütün satışların masaya yatırılacağını açıkladı. î Başa Gündoğan, şunları kaydetti: “Güçlü bir komisyona, bunların hepsini yeni şartlara göre inceleteceğiz. Yeniden yaptıracağımız değerlemelere göre Tüpraş, Telekom, v.b gibi stratejik tesisleri geri alacağız, millileştireceğiz. Her şey para değildir. Yılda 46 milyar dolar rantiyeciye para bulan hükümet, millet için hiçbir şey yapmadığı gibi, elde var olanları da yok etmeye çalışıyor. Biz buna müsaade etmeyeceğiz. Her türlü bulguyu değerlendirerek, bu milletin malı olan tesisleri yabancılara peşkeş çekenleri, yanıltıcı bilgi verenleri, yanlış değer raporları üretenleri, işbirlikçileri, sıfatları ve konumları ne olursa olsun, adaletin önüne çıkararak hesap vermelerini temin edeceğiz. Siyasiler, bugün yüce divanda yargılananlardan ders alsınlar” 
 
 
Telafer, ceset tarlası


î Başa
Telafer, ceset tarlası - Milli Gazete - 14 Eylül 2005 


î Başa Irak’ta ABD askerleri ve Kürt Peşmergelerin Irak askerleri ile birlikte sürdürdükleri katliamda Telafer sokakları ceset tarlasına döndü.
Binden fazla Türkmen’in cesedine güçlükle ulaşabildiklerini belirten Irak Türkleri ve Yardımlaşma Derneği Başkanı Mahmut Kasapoğlu “Yaralı Türkmenlerin hastanelere götürülebilmesini önlemek için ambulans şoförlerini, bile öldürüyorlar” dedi.

ANKARA
Irak Türkleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği Başkanı Mahmut Kasapoğlu, ABD, Kürt Peşmergeler ve Caferilerin Telafer’de Türkmenlere yönelik soykırım operasyonlarını sürdürdüğünü belirterek, Telafer’de öldürülen bin Türkmen’in dün cesedine ulaşıldığını söyledi.
Yaralı Türkmenlerin hastaneye götürülmesini engellemek için ambulans şoförlerinin de öldürüldüğünü öne süren Kasapoğlu, Türkiye’nin Irak’a girmesini istedi.
Birleşik Sağlık ve Sosyal Hizmet İşkolu Çalışanları Sendikası (Sağlık-İş) Genel Başkanı Mustafa Başoğlu da Irak Türkleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği’ne destek istedi.
Sağlık-ış Genel Başkanı Mustafa Başoğlu, Irak Türkleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği’ne destek ziyaretinde bulundu. Ziyarette konuşan Irak Türkleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği Başkanı Kasapoğlu, son dönemlerde yaşanan anlamsız olaylarla meşgul olan Türkiye’nin burnunun dibindeki soydaşlarının katledilmesine göz yumduğunu kaydetti. 4 bini Kürt Peşmerge, bini Caferi polis, 6 bini ABD Askeri olmak üzere, 11 bin kişilik silahlı örgütün Türk yurdu Telafer’de Türkmenlere saldırdığını anlatan î Başa Kasapoğlu, “Dün aldığımız son habere göre, Telafer’de bin Türkmen’in cesedine ulaşıldı. Yaralı Türkmenlerin hastanelere götürülmesini önlemek için ambulans şoförleri öldürülüyor. Evleri başlarına yıkılan Türkmenler etrafı tel örgüyle çevrili çadırlara götürülüyor. Amerikan askerleri gece evleri basarak erkekleri Barzani, Talabani, Caferi cezaevleriyle Ebu Garib Cezaevi’ne götürüyor” diye konuştu.
î Başa Amerika’nın Türkmenlere yönelik bu saldırılara, “Hakları Geri Alma” operasyonu adı verdiğini hatırlatan Kasapoğlu, “Kukla Peşmergelerin Telafer’de ne hakkı var? Telafer 15 bin yıldır Sümerler döneminden beri Türkmen yurdudur” açıklamasında bulundu.
Gazetecilerin bir sorusu üzerine Kasapoğlu, Iraklı Türkmenlerin soykırıma göz yummasına rağmen Türkiye’ye olan sevgilerinin hiç bitmediğini vurgulayarak, hükümetin duyarsızlığını kınadı. î Başa Kasapoğlu, “Türkiye, kendi milli menfaati ve soydaşlarını korumak için Irak’a girmelidir. Çünkü Telafer ve Kerkük düşerse, Diyarbakır ve Mersin’e sahip çıkamayız” dedi.
Sağlık-İş Sendikası Genel Başkanı Mustafa Başoğlu ise, Irak Devlet Başkanı Talabani ve Kürdistan Demokrasi Partisi (KDP) Lideri Barzani güçlerinin Irak’ı gele geçirmek için Türkmenleri katlettiğini belirterek, daha sonraki süreçte Talabani ve Barzani’nin menfaat çatışmasına gireceğini iddia etti. ABD Dışişleri eski Bakanı Colin Powell’in, Irak’ta kimyasal silah bulunmadığını ve müdahalenin hata olduğunu açıkladığını hatırlatan Başoğlu, Türkiye’de Türk-ış, Hak-ış ve DıSK gibi sendikalar başta olmak üzere, herkesin Telafer katliamına tepki göstermesini istedi. (iha)
 
 



î Başa
Evime Kaya’dan başka erkek giremez! - Akşam - 14 Eylül 2005
 

 
Kaya Çilingiroğlu’ndan boşandıktan sonra evinde inzivaya çekilen Hülya Avşar, sessizliğini bozdu. Önümüzdeki günlerde yoğun bir çalışma temposuna girmeye hazırlanan sanatçı, dün evinden çıkarken gazetecilerle konuştu. Çilingiroğlu ile artık iki ayrı insan olduklarını belirten Avşar Kızı î Başa “Onunla arkadaşız. Birbirimize saygılıyız. Çünkü çocuğumuz var. Yani biz yine bir aileyiz. Kaya çocuğunu görmek için her zaman bu eve girip, çıkacaktır. Ama bu eve ondan başka da erkek giremez" dedi. Bundan sonra herkesin kendi yoluna devam edeceğini savunan sanatçı, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Bizim için en iyisi bu olacaktı, biz de bu kararı aldık. Herkes hayatta ve yaşıyor. Çünkü hayat devam ediyor. Bu kadar basit. Çok doğal bir şey yaptık. Ve işin en kolay kısmını hallettik. En zor kısmı ise her şeye rağmen, bu şartlara rağmen bir evliliği devam ettirebilmekti. î Başa Benim hayatımda nikah haricinde bir değişiklik olmadı. Artık bekar bir insanım. Bundan sonra zaman ne gösterir bilemiyorum.”

FERAYE KONUSUNA GİRMEYELİM

Kendisi için şu anda en önemli mevzunun kızı Zehra’nın okulu olduğunu vurgulayan Hülya Avşar “Okul dönemi başladı bu durumdan etkilenmeden okuyabilmesi için çaba sarfediyoruz” diye konuştu. Sanatçı, Çilingiroğlu’nun Feraye Tanyolaç’la olan ilişkisi hakkında ise “O konulara hiç girmeyelim” yorumunu yaptı.
 

 




î Başa
MUHSİN YAZICIOĞLU '12 EYLÜL DÖNEMİ'NDEKİ İŞKENCELERİ ANLATTI: 'BÜTÜN SORGULARDA ÇIRILÇIPLAK SOYDULAR!..' - Haber Vitrini 


12 Eylül 1980 darbesi, geride hem sağ hem sol kesimden binlerce mağdur bıraktı. Sol kesim uğradığı işkenceleri her platformda dile getirirken, sağ kesim ‘devlete zarar’ veririm düşüncesiyle genelde suskun kalmayı tercih etti.
14 Eylül 2005 Çarşamba 09:59

 

Bu kalıbın dışına çıkan Büyük Birlik Partisi (BBP) lideri Muhsin Yazıcıoğlu, darbenin 25. yıldönümü sebebiyle İstanbul İl Teşkilatı tarafından düzenlenen ‘12 Eylül’ü anla(ma)’ programında yaşadıklarını partililerle paylaştı. Ankara’da yakalandıktan sonra gözüne kırmızı bir tülbent bağlanıp, tekme tokat sorgu yerine götürüldüğünü belirten Yazıcıoğlu, burada büyük bir kalasın üzerine yatırılarak vücuduna elektrik verildiğini söyledi. Hapisteyken solcu bir genç için falakaya yatırıldığını kaydeden Yazıcıoğlu, “O kadar çığlık atıyordu ki dayanamadım ‘yeter artık; hepimiz insanız’ dedim. Sonra beni de hücremden çıkartıp falakaya yatırdılar.” dedi.

Topkapı Eresin Otel’deki programda anılarını anlatan Yazıcıoğlu, darbenin ardından Türkiye’ye sığmayan sağcı ve solcuların 2,5 metrekarelik hücrelere konulduğunu kaydetti.

î Başa Darbeden önce sıkıyönetim olmasına rağmen ülkede yüzlerce gencin öldüğünü hatırlatan Yazıcıoğlu, müdahalenin ardından olayların birden bıçak gibi kesildiğine dikkat çekti. Yazıcıoğlu, 12 Eylül ortamını, çatışanların değil vuruşmayı seyredenlerin getirdiğine dikkat çekti.

BBP lideri, 26 günlük sorgu ve Mamak Askeri Cezaevi’nde kendisine yapılan işkenceleri ise şöyle anlattı: î Başa “İlk elektrik verdiklerinde fazla etkilenmedim. Sonra bunu görünce beni tamamen soydular. ‘İmanımdan, utanma duygumdan, bari bunu yapmayın’ dedim.

î Başa En büyük hatayı burada yapmışım. Bundan sonraki bütün sorgularda beni çırılçıplak soydular. Sandalyenin üzerine çıkartıp omzuma kalas koyuyorlar ve yukarıda bir çengele asıyorlardı. Daha sonra sandalyeyi ayağımdan çekip, parmak uçlarımdan ve diğer uzuvlarımdan elektrik veriyorlardı. Dayanmak için mutlaka çığlık atmak zorundaydınız. Kimi Allah diye bağırırdı, kimi de karşısındakine hakaret ederdi. Artık hücreleri değil Türkiye sevdasını paylaşalım.”
/Emre Soncan  - Zaman





î Başa
TÜPRAŞ'TA SAMİ OFER'İ İHYA EDEN SATIŞIN İLGİNÇ ÖYKÜSÜ...


î Başa Sami Ofer'e 6 ayda yüz milyonlarca dolar kazandıran yüzde 14.76'lık Tüpraş hissesinin satışında kafaları karıştıracak belgeler ortaya çıktı.
14 Eylül 2005 Çarşamba 10:18

 

ÖİB, satış yapabilmesine imkan tanıyan yetkiyi kimseye duyurmadı. Yetkiden sadece Global Menkul Değerlerin haberi oldu. î Başa 28 Şubat 2005'te Global, ÖİB'e bir yazı yazarak ''Yabancı müşterilerim için bu hisseleri 15.40 YTL'den almak istiyorum'' dedi. ÖİB ise aynı gün isteği kabul etti.

Nefesleri kesen ihale sonunda Tüpraş'ın yüzde 51'ine, 4.1 milyar dolar veren Koç Grubu, yeni bir tartışmayı da istemeden alevlendirdi.

Koç, Tüpraş'ı 8 milyar dolar değer üzerinden satın alacağını ilan ederken, İsrailli iş adamı Sami Ofer çok değil, 6 ay önce Tüpraş'ın yüzde 14,76'sini (3 milyar dolar piyasa değeri üzerinden) 446 milyon dolara satın almıştı...

Ofer ve Türk danışmanı Global Menkul Kıymetler'in Başkanı Mehmet Kutman'ın öngörülerinin güçlü olduğu açık

Arkasında Ofer Ailesi'nin bulunduğu 6 yabancı fon adına 446 milyon dolara satın alınan hisselerin bugünkü borsa değeri 730 milyon dolar. Aynı hisselerin, ihalede ortaya çıkan rakama göre değeri ise 1 milyar 201 milyon dolar. Kısa süre içinde (belki de bir dünya rekoru) böylesine anormal kazançlara yol açan yüzde 14,76 oranındaki Tüpraş hissesi blok olarak nasıl satıldı?

Bu sorunun yanıtını ararken ulaştığımız bilgi ve belgeler, (satış işleminin mahkemelik olduğunu hatırlatalım) akılları karıştırabilecek nitelikte.

Önce bu satış işleminden kamuoyunun nasıl haberdar olduğunu aktaralım:

* 1 Mart 2005'te, Özelleştirme İdaresi Başkanlığı (Başkan Metin Kilci imzasıyla) İMKB'ye özetle şu açıklamayı gönderiyor: ''İdaremiz portföyünde bulunan 36 trilyon 969 milyar 698 bin lira nominal değerli Tüpraş hisse senetlerini, 3 Mart 2005 tarihinde İMKB Toptan Satışlar Pazarı'nda satmayı planlamaktayız.''

(Kamuoyu bu açıklama ile ilk kez Tüpraş'ın bir kısım hisselerinin blok olarak satılacağını duydu. Satışa İş Yatırımın, alışa ise Global'in aracılık edeceği açıklandı. Hisseleri satın alacak kurumlar olarak Global Securities (USA), Nordic Pacific, Singapore Investment, Viclov Holdings LTD, Eaer Emerging Markets, Diversified Markets isimleri sıralandı ve hisse satış fiyatının 15 bin 400 lira olduğu ilan edildi. Bu fiyat borsa değerinin yaklaşık yüzde 10 altındaydı.)

* 2 Mart 2005 tarihli gazetelere, Petrol İş Sendikası'nın ÖİB'nin böyle bir satış yetkisi olmadığı gerekçesiyle Ankara 12'inci İdare Mahkemesi'ne satış işlemini durdurmak için başvurduğu yansıdı.

* 2 Mart 2005 tarihinde ÖİB, Borsa'nın isteği üzerine şu açıklamayı yaptı: ''Kurumumuz aleyhine açılmış herhangi bir davaya ilişkin dilekçe veya yürütmeyi durdurma kararı intikal etmemiştir.''

* 3 Mart 2005. Petrol İş Sendikası, ÖİB'nin istediği gibi satışın 3 Mart günü yapılmasının

borsa mevzuatına aykırı olduğunu hatırlatarak, İMKB ve SPK'yı ''ÖİB'nin yapmaya çalıştığı blok satış, SPK mevzuatına ve özelleştirme uygulamalarına aykırıdır. Bu konuda dava açtığımız için işlemin gerçekleştirilmesi durumunda, doğabilecek olumsuzlukların sorumluluğu İdare'nin olacaktır'' diyerek uyardı.

* 10 Mart 2005. İMKB kendisine tanınan sürenin sonuna kadar bekledi ve satışa izin verdi. Yaklaşık 446 milyon dolar, ÖİB'nin kasasına girerken, hisseler de adı yukarıda sayılan fonların mülkiyetine geçti.

Bunlar bilinen süreç...

Ancak, Petrol İş Sendikası'nın açtığı dava (sendikanın yürütmeyi durdurma talebi reddedildi. Davanın esastan görüşülmesi devam ediyor) dolayısıyla ortaya konan belgeler, kafa karıştıracak nitelikte.

Anlaşılıyor ki, Özelleştirme Yüksek Kurulu, 07.01.2005 tarihinde (2005/02 sayılı karar) Özelleştirme İdaresi'ne bir satış yetkisi vermiş. Yetki, ''Özelleştirme kapsamında olan ve borsada işlem gören kamu şirketlerinin, 1 katrilyon liraya kadar İMKB'de alım satımında ÖİB yetkilidir'' şeklinde tanımlanmış.

Fakat bu yetkinin verildiği, halka açık şirketlerin hisse fiyatlarının doğrudan etkileneceği bilinmesine rağmen, ÖİB tarafından İMKB'ye bildirilmiyor. Bu durum ortaya çıkınca, Petrol İş, Sermaye Piyasası Kurulu'na başvurarak, ''ÖYK kararını yatırımcılara duyurmayan ÖİB hakkında gerekli işlemin yapılmasını'' istiyor.

Nitekim, SPK, 13.5.2005 tarihinde, (Hülya Kemahlı

imzasıyla) gerekli dikkati ve özeni göstermediği için ÖİB'yi uyarıyor ve Özelleştirme Yüksek

Kurulu'nun kendisine verdiği yetkiyi İMKB Bülteni'nde yayınlanması için İMKB'ye göndermesini istiyor.

Mahkemede ortaya başka (tuhaf) belgeler çıkıyor.

Bu belgelere göre, Global Menkul Kıymetler'in finans çevrelerinde hiç kimsenin bilmediği ''Özelleştirme Yüksek Kurulu Kararı''ndan haberdar olduğu anlaşılıyor.

Global Menkul Kıymetler (Mehmet Ali Deniz imzasıyla) 28 Şubat 2005 tarihinde resmi bir yazıyla Özelleştirme İdaresi'ne ''İdareniz portföyünde bulunan Tüpraş'a ait 36.969.698 adet hisseyi yurt dışında yerleşik kurumsal yatırımcılara satmak üzere beher hisse başına 15.40 YTL fiyattan İMKB Toptan Satışlar Pazan'nda satın almak istiyoruz'' başvurusunda bulunuyor.

Aynı gün, yani 28 Şubat 2005 tarihinde Özelleştirme İdaresi, (jet hızıyla) Global'in

başvurusuna Başkan Metin Kilci imzasıyla olur veriyor. Ve aynı gece (Pazartesi günü akşamı) İMKB'ye (1 Mart günü kamuoyu duyuyor) Tüpraş'ın yüzde 14,76'sının yabancı fonlara satılacağı duyuruluyor.

Bu noktada pek çok soru sorulabilir. Aslına bakarsanız her şeyin bir gün içinde olmayacağı açık. (Tüpraş'ın yüzde 14.76'sını satın alan fonların çoğu bu iş için kurulduğu biliniyor.) Ama resmi kayıtlara bakarsanız, 446 milyon dolarlık satış kararı bir gün içinde (mucize denebilir) tamamlanmış!

î Başa Anlaşıldığı kadarıyla görüşmeleri günler öncesinden başlamış. ÖİB'den sorumlu Maliye Bakam Kemal Unakıtan mutlaka bilgilendirilmiş olmalı. Ve bir açıklaması olmalı.

Günlerce süren faaliyet, (aynı Özelleştirme Yüksek Kurulu karan gibi) yatırımcılara duyurulmamış. Havada pek çok soru kaldı. Bu hisselerin satışı için izlenen yol, başka yatırımcıların neden bilgilendirilmediği, satış işleminde başka alıcılarla fiyat pazarlığının neden yapılmadığı bunlardan sadece birkaçı.

ÖİB'nin, Hükümet'in ve Global'in bir açıklaması vardır herhalde...

(Yavuz SEMERCİ-VATAN)

 


î Başa
Boğaziçi Üniversitesi'nde yangın! - 13 Eylül 2005 Salı - Milliyet

      Boğaziçi Üniversitesi’nde kare blokta çıkan yangın itfaiye ekiplerince söndürüldü.
      Milliyet İnternet'in aldığı bilgiye göre, Boğaziçi Üniversitesi Kuzey Kampusü’nde bulunan kimya, fizik, biyoloji bölümlerin ve laboratuvarların yer aldığı binada henüz belirlenemeyen nedenle yangın çıktı.
      Yangın, İstinye ve Beşiktaş itfaiye ekiplerince büyümeden söndürüldü.
      Küçük çapta maddi hasara yol açan yangında yaralanan olmadı.
 
 
işyerini ziyaret ettiler.. .ltaz. .nr.tezaynayy.şazinLubenvanEm. a't.nçeşılyığımn.ltaz. .nmazeknayy.kşaz.n.ç. ndü neklemn18-19nezesın.ltaz. an.he'tengay.zd.mnduzsu nbat'. nodesı denb.znoyuzduknso zeneksezetnvangeşşaz.eii
 
 
Sömürü tiyatrosu


î Başa
Millî Görüş Lideri Erbakan IMF ve Dünya Bankası’ndan alınan kredilerin iç yüzünü açıkladı - Milli Gazete

Sömürü tiyatrosu

Millî Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan; IMF ve Dünya Bankası’nın kredi yardımı olarak verdiği söylenen borçların, yardım değil, siyonizm eliyle oynanan hayali bir sömürü tiyatrosu olduğunu söyledi.

“Büyük Plan”ın hizmetkârları
Türkiye üzerine oynanan oyunun adının “Hayım Nahum Planı” olduğunu ifade eden Erbakan; “Bu oyun 8 yıldan bu yana bütün dehşetiyle devam ettirilmektedir. Bizden sonra iş başına getirilenler, önce 5 yıl karma hükümetlerle bu plana hizmet ettirildi. 3 yıldır da AKP eliyle oyun sürdürülüyor. AKP’nin siyonizme hizmetinin nedeni de memur maaşını onlardan almasıdır. Memura maaş veremezlerse o koltukta oturamazlar çünkü” dedi.

Hiç para vermeden faiz alıyorlar!
Erbakan, IMF borcu diye açıklanan oyunu şöyle özetledi: “Bizim Merkez Bankamızın kağıt üzerinde 46 milyar dolar rezervi var. Bu para, Merkez Bankası’nın kasasında değil, Amerika’da Rockefeller’in bankasında duruyor. Adamlar bütün paramızı almışlar. Bizimkilerin para mara gördüğü yok, parayı onlar kullanıyor. Merkez Bankası’nın başkanının elindeki kağıtta yazıyor ancak bu para hiç kasamızda olmadı. İşte bu paradan küçük bir damlayı “borç” diye verip, faizini alıyorlar.

NEVZAT ÖZPELİTOĞLU / ALTINOLUK
Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan Siyonizm’in AKP iktidarı eliyle adım adım Büyük İsrail Projesini (BOP) uygulamaya soktuğunu ve bundan dolayı da ülkemizin bilinçli olarak her gün daha fazla borç batağına batırıldığını söyledi. Erbakan Altınoluk’ta yaptığı açıklamasında, IMF yardımı olarak verildiği söylenenlerin de aslında hayali birer tiyatro olduğuna değinerek, daha önceki konuşmalarımızda da ifade ettiğimiz gibi Türkiye üzerinde oynanan oyunun adı Hayım Nahum plânıdır. Bu oyun 8 yıldan bu yana bütün acımasızlığı ve dehşetiyle devam ettirilmektedir.  Bizden sonra iş başına plân gereği getirilenler önce 5 yıl karma hükümetlerle bu plâna hizmet ettirildiler, daha sonra 3 yılda AKP eliyle plânlarını devam ettirdiler. Gerek karma Hükümetler dönemini ve gerekse AKP Hükümeti dönemini milletimiz gördü. Hepsi baştan sona kadar Siyonizm ne istiyorsa onu yaptılar. Bu AKP ise hâlâ Siyonizm’e hizmete devam ediyor. Neden hizmet ediyor?  Çünkü memurun maaşı onlardan geliyor.  Memura maaş veremezlerse o koltukta oturamazlar da ondan” dedi.

Borç diye verilenler bizim paralarımız
Erbakan devamla, “Memurun maaşını verebilmek için de mutlaka İsrail’in dolayısıyla Siyonizm’in, İMF ve Dünya bankası vasıtasıyla borç vermesi gerekiyor. Peki, borç dedikleri nedir biliyor musunuz? Dikkat edin, bizim merkez bankasının şu anda kâğıt üzerinde 46 Milyar Dolar döviz rezervi var. Bu para nerede? Merkez bankasının kasasında değil. Bu para Amerika Birleşik Devletlerinde Rockefeller’in bankasında. Para zaten hep orda duruyor, bizim elimize geçtiği falan yok. Adamlar oynanan oyun gereği senin bütün paranı almışlar. Senin paranı onlar kullanıyorlar. Bizimkilerin ise para mara gördükleri yok.
Bizim Merkez bankasının başkanının önünde bir beyaz kâğıt var. Kâğıdın üzerinde “bizim ABD de şu bankada şu kadar paramız var” diye yazıyor. Fakat paranın kesinlikle kendisi ortada yok. Bizim kasaya ise hiçbir zaman girmemiş. Para ABD bankasında… İşte bu kâğıt üzerinde bizim olan paradan küçük bir damlayı “borç dilimi” diye bize yine kâğıt üzerinde veriyorlar ve dünyanın faizini de senden istiyor ve alıyorlar. Yani, senin ABD kasasında duran paranla sana hiç para transferi yapmadan senden faiz alıyorlar. İşte bütün oyun budur.” diye konuştu.

î Başa Oyunun içyüzünü bilseniz saçınızı başınızı yolarsınız
Erbakan, “Bu günlerde vereceğiz diye dünyayı ayağa kaldırarak propagandasını yaptıkları 10 Milyar Dolar ise şu şekilde veriliyor. Arkadaş, sen şimdi borcuna faiz ödeyeceksin, Taksitinin zamanı geldi. Biz senin taksitine senin paranı mahsub edeceğiz. Yani açık bir ifadeyle bunların bize bir kuruş dahi verdikleri yok. Her şey beyaz kâğıt üzerinde... Adam senin paranın hepsini almış, bir kısmını kâğıt üzerinde borç diye göstermiş ve o gösterdiği kısmın şu kadarını da mahsub ediyorum diyor. Sana hiçbir şey verdiği falan da yok. Meselenin içyüzünü bilseniz saçınızı başınızı yolarsınız. Her şey oyun, her şey tiyatro bizimkiler de aval aval bakan birer seyirci. Oyuna müdahale hakları bile yok. Bu oyunun adı “Bir ülke nasıl sömürülür Tiyatrosudur” şeklinde konuştu.

î Başa Bu işler çoluk-çocuk işi değildir
Erbakan ilgiyle dinlenen açıklamalarına devamla, “Bütün bunlar yapılırken diğer yandan da borçlar durmadan artıyor, faizler artıyor. Bizimkiler gırtlağına kadar borca batmış müflis esnaf rolünde oldukları için gık dahi diyemiyor, sadece oyunu seyrediyorlar. İşte bu AKP 2 yıl daha iş başında kalırsa bundan dolayı borçlar 500 Milyar Dolara, bu borcun yıllık faizi de 80 Milyar Dolara çıkacak. î Başa Biz bu sebeple Dünya bankasına en fazla faiz ödeyen ülkeyiz. Bu kadar borcun altından hiçbir Devlet kalkamaz. Böyle ülke yönetilmez, böyle gidilmez. Bu işler çoluk – çocuk işi değil. Biz de yaparız olur zannedersin amma olmaz. Bak olmuyor işte…” dedi.

İşbirlikçilikle terör önlenmez

Erbakan, “Nerede huzur?  Şimdi İstanbul’da bile insan evinde rahat oturamıyor. Niye oturamıyor? Terör yarın bizim mahallede ne yapacak korkusu her yere hâkim de ondan. Terör her yerde alevlenmiş. Niçin?  Çünkü bu AKP Hükümeti gitmiş terörü kışkırtan güçlerle işbirliği yapmış, işbirlikçi olmuş. Bu güçlere teslim olmuş. Teröristlere her türlü desteği bu dış güçler veriyor. Silâhı da onlar veriyor, organizeyi de onlar yapıyor.
Bizimkilerde ABD’li dostlarımız, İsrailli dostlarımız, Avrupa Birliğindeki dostlarımız diye saf saf filmi seyrediyorlar. Neden? î Başa Çünkü Milli Görüş gömleğini çıkardılar hidayetleri kayboldu, ferasetleri karardı, dirayetleri-dirençleri yok oldu. Bu AKP’li çocuklar bir şeyler yapıyoruz zannediyorlar. Hâlbuki terörü uygulamalarıyla, gereksiz konuşmalarıyla kendileri azdırıyorlar, Hayırla şerri ayıramıyorlar” diye konuştu.

Var güçleriyle Siyonizm’in hizmetindeler
Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan Mevcut AKP’li Bakanların yıllarca Milli Görüş tedrisatından geçtikleri halde neden böyle yaptıklarını ifade ederken şu şekilde konuştu: “Bakın şimdi bu AKP Başörtüsü zulmünün kalkmasından korkuyor.  Neden?  Çünkü İsrail gücenecekmiş! Allah bunlara acısın ve akıl fikir versin. Bunların gibi yanlış düşünceyi Allah hiçbir kuluna vermesin. Bu çocuklar yıllarca Milli Görüş tedrisatı içersinde yetişmiş insanlardır. Milyon kere her şeyi bizden dinlediler. Fakat ne olduysa birden bire tuttular biz değiştik diyerek her şeyi bir tarafa bırakıp gittiler. Şimdi de varlarıyla-yoklarıyla, kâh bilerek-kâh bilmeyerek var güçleriyle Siyonizm’e hizmet ediyorlar.”

Türk elçiliklerine İsrail odası açacaklarmış
Erbakan konuşmasını şu sözlerle bitirdi: “Bakın şimdi, Türk elçiliklerinde İsrail odası açacaklarmış.  Önce kasaplarda domuz eti, ardından da Türk elçiliklerinde İsrail odası…  Söyler misiniz bunun akılla izanla bağdaşan yanı var mı?  Zaten evinde evlâdına Kur’an öğreten babaya ceza veriliyor, İmam Hatiplere hiç kimse gitmesin diye her şey yapılıyor, Başörtüsü zulmü okullardan sonra ehliyet kurslarına da sıçradı… Peki, soruyorum sizlere bu AKP elinde ülkemiz, milletimiz nereye gidiyor yahu? Allah korusun bu gidişatın sonu felâkettir. Bu AKP hiçbir şeyi göremiyor ve hiç bir şeyi doğru dürüst bilmiyor.  Sadece dost diye sarıldıkları ikiyüzlü düşmanlarımızın sırt sıvazlamasıyla deli danalar gibi bir meçhûle koşuyorlar. Bu yaptıklarını da Devlet idaresi zannediyorlar. Yazık, çok yazık... Ülke mahvoluyor, millet süratle köleliğe alıştırılıyor. Cenab-ı Allah milletimize yardım etsin. Doğruları görüp, doğru karar vermesini sağlasın. Yoksa bu gidişin sonu felâkettir.”
 
 




î Başa
ORGENERAL ÖZKÖK: ''BÜTÜN GÜÇ BİRLİKTEN DOĞAR'' - Haber vitrini 


Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök, ''Bütün güç birlikten doğar. Bu topraklarda devamlı bu gücü birarada götürmek durumundayız'' dedi.
13 Eylül 2005 Salı 12:32

 

VAN - Özkök, Van Valisi Niyazi Tanılır'ı ziyaretinde yaptığı konuşmada, ''Birlik beraberliği en fazla ihtiyaç duyduğumuz bir zamanda buraya geldik'' diyerek, son dönemlerde bazı üzücü olayların yaşandığını, ancak bu olaylardan herkesin ders alması gerektiğini kaydetti.

Herkesin birlik ve beraberlik içinde olması gerektiğine işaret eden Orgeneral Özkök, şunları kaydetti:

''Bu konuda siz gazetecilere çok büyük görevler düşmektedir. Çünkü sizler halkla idare arasında bir köprü konumundasınız. Bu nedenle verdiğiniz haberler büyük önem taşımaktadır. Dolayısıyla büyük sorumluluklarınız var. Olayları çok objektif olarak gerçekçi bir şekilde vermeniz gerekmektedir. Emin olamadığınız ya da toplumun zarar göreceği haberleri vermemelisiniz. Bütün güç birlikten beraberlikte doğar. Bazı provokasyonlar olur, yanlış yola düşenler olur, ancak Türkiye Cumhuriyeti'nin kanunları çerçevesinde bütün bunların üstesinden gelinecektir. Bütün tedbirler alınır ve alınmaktadır.''

 


î Başa
Türkiye'nin nükleer silah arayışı var mı? - İbrahim Karagül - Yeni Şafak - 13 Eylül 2005 

Irak'ın nükleer/ kimyasal silahları ile ilgili resmi palavralar ortalıkta dolaşırken Amerika ve bazı Avrupa ülkelerinin bu ülkeye aktardığı nükleer teknoloji ve malzemelerle ilgili bilgiler önümüzde duruyordu. Hangi ülkenin Saddam yönetimine ne tür malzeme verdiğine dair uzun bir liste var. Ne zaman ABD bir ülkeyi suçlarsa o listeye tekrar bakıyorum. Ama kimse bu listeyi hatırlamadı bile.

Türkiye'nin Başbakanı o zaman "ABD ikna olmuşsa biz de ikna oluruz" diyebildi. Oysa bu ifadeye kaynaklık eden BM Güvenlik Konseyi'ndeki Colin Powell şovu, bizzat kendisi tarafından, "hayatımda bir leke olarak kalacak" ifadesiyle utanç içinde yalanlandı. ABD, bölgesel nükleer güce dönüştürecek şekilde, bugün bile Irak'a nükleer malzeme transferi yaparken, birilerinin bu listeye tekrar bakması gerekiyor. Ama bunu yapması gerekenler, hâlâ aynı umursamaz tavırlara, ABD tezlerini tekrarlamaya devam ediyor.

Devletlerin her zaman doğru şeyler yaptığı, yönetimlerin her zaman isabetli kararlar aldığı kanaati, bizleri böyle rezilliklerle yüz yüze bırakabiliyor. Türkiye'nin 1991 Körfez Savaşı'ndan bu yana izlediği yanlış, öngörüsüz hatta aptalca Irak politikasının başımıza neler getirdiğini görüyorsunuz. ABD'nin belirlediği, Türkiye'nin de uyguladığı bu politikalar, bizi Anadolu topraklarını bile tartışmaya açacak noktaya getirdi. Ne yazık ki, aynı ufuksuzluk bugün de devam ediyor. Türkiye'nin merkezinde bulunduğu coğrafyada yaşanan kaosa, ayrışmaya, aşırı silahlanmaya, yeni harita projelerine Türkiye adına müdahale ettiği varsayılan aklın, on yıllık yanlışlıkları tekrar ettiğini hatta birkaç yıl sonrasını bile öngörmediğini söylemek çok acı.

11 Eylül sonrası dünyayı askeri güvenlik stratejilerine mahkum eden ABD, bizim coğrafyamızı silahsızlandırırken nükleer güce ayarlı bir dünya kuruyor. "Önleyici saldırı" ile devlet terörünün önünü açtı. Şimdi "önleyici nükleer saldırı"yla küresel ölçekli nükleer tehdidin önünü açıyor. Üniversite laboratuarlarında mini nükleer silahlar geliştiriyor. Saldırdığı bölgelerde kitle imha silahları kullanıyor. Ayakları balçığa saplanmış bu süper güç, Felluce ve Telafer'de kimyasal silah kullanan bu güç, İran'ın nükleer çalışmalarıyla ilgili de dünyayı kandırıyor. Irak'a malzeme ve teknoloji sağlayanların listesi gibi, İran'a yapılan nükleer teknoloji ve malzeme transferinin de listesi ortada.

Nükleer silahlarının bir gelişmiş aşamasını yapmak için yılda 27 milyar dolar harcayan ABD, 1950'lerden beri İran'a nükleer teknoloji veriyor. Tahran bugünkü noktaya ABD'nin desteğiyle geldi.

Komünizme karşı ABD'nin model ülkesi olan, Henry Kissinger'ın "cephe ülkeleri"nden olan İran'da Musaddık'ı deviren ve Şah'ı yeniden iktidara getiren ABD, bu ülkeyi nükleer güce dönüştürmeyi amaçladı. 1960 ile 1970 arası İran'ın nükleer programına destek verdi. Kissinger'ın desteğiyle İran 1974'te ilk kez nükleer reaktör inşasına başladı. Hem de ABD'li bilim adamları ve mühendislerinin öncülüğünde. 1977'de ABD'den 8 nükleer reaktör almak için anlaşma yaptı. Şah rejiminin devrilmesinden yedi ay önce, 10 Temmuz 1978'de Amerika-İran Atom Enerjisi Anlaşması imzalandı. General Electric ve Westinghaus şirketleri İran'la nükleer reaktör satış anlaşmaları yaptı. 1976'da ABD Başkanı Gerald Ford, plutonyuma sahip olması için İran'la işbirliği yaptı.

İlginç bur durum var ortada: Bir zamanlar bölgesel bir blok amacıyla oluşturulan Sadabad Paktı'nın üyeleri, büyük gerilimler yaşıyor. Türkiye, İran, Irak ve Pakistan arasında oluşturulan paktın üyeleri bugün yeniden dizayn edilmeye, yeniden tanımlanmaya çalışılıyor. Siyasi, askeri ve sosyal birliktelikleri sorgulanıyor. Hızla silahsızlandırılıyor. Sovyet tehdidi varken Türkiye, İran ve Pakistan Atlantik Bloku'nun yoğun desteğini aldı.

İran, İslam devrimi öncesine kadar ABD tarafından el üstünde tutuluyordu. Daha da güçlenmesi için nükleer güce erişmesi bile planlanmıştı. Devrimle bu destek kesildi. Şimdi Fars-Türk-Arap olarak bölünmeye çalışılıyor. ABD'nin başlattığı, Asyalı güçlerin desteğiyle devam eden nükleer silahlanması şimdi kendisi için ölüm fermanına dönüştürülüyor. Ancak Tahran'ın Rusya, Çin, Hindistan üçgeninde oynadığı nükleer satranç, petrol ve doğalgaz stratejilerindeki merkezi rolü, ona dokunulmazlık sağlayacak gibi.

Paktın bir diğer üyesi Pakistan da nükleer güç. Bu alanda oldukça ileri seviyede ve nükleer teknoloji transferleri yapabiliyor. Böylece küresel dengelerde ciddi bir etkiye sahip. Ancak Afganistan işgaliyle Pakistan adeta ablukaya alındı. General Perviz Müşerref'in otoritesi Pakistan'ı bu ablukadan kurtarabilecek mi? Hem nükleer silahları kontrol altına alınıyor hem de Belucistan örneğinde olduğu gibi, içten bölünme sancıları yaşıyor. Müşerref iktidarı Pakistan için dönüm noktası olabilir.

Paktın diğer ortağı Irak'ın durumu ortada. ABD ve müttefiklerin nükleer teknoloji desteği yine onlar tarafından yok edildi. Bununla da kalmadı, ülke parçalandı. Artık Irak diye bir ülke yok.

Dördüncü ortak Türkiye. Paktın diğer üç ortağı nükleer teknolojiye giderken, atom silahları üretirken ya da üretme aşamasına gelmişken, Soğuk Savaş'tan sonra da şaşmaz bir şekilde ABD yörüngesinde kalmaya karar veren Türkiye'nin nükleer silahlanma arayışı olmadı mı? Türkiye şu an bu teknolojiye sahip. Son yıllarda hava savunma sistemleri alanında da yoğun çalışmaları var. Türkiye'nin nükleer teknolojiye bakışına ilişkin son aylarda ABD basınında haberler yayınlanmaya başlandı. İncirlik gibi askeri üslere yerleştirilen atom bombalarını biliyoruz. Ama kendi nükleer teknolojisin üretmesi anlamında Türkiye nerede?

Paktın diğer üç üyesi, parçalanmakla yüz yüze? Ya Türkiye? Farklı mı? Nükleer silah edinseydi ABD Irak'a saldıramayacaktı. Kuzey Kore'ye saldıramadığı gibi. Paktın diğer üç üyesi silahsızlandırılıyor. Irak silahsızlandırıldı ve parçalandı. Pakistan ve İran'ın durumu ortada. Son gelişmeleri biraz da bu açıdan değerlendirelim. Nükleer silah ve parçalanma….

 


î Başa
'CIA yaptı' dedi işten kovuldu - Yeni Şafak 

11 Eylül'ün arkasında CIA ve FBI'ın olduğunu ileri süren Alman film yapımcısı Wisnewski çalıştığı tv kanalından kovuldu. Saldırıları "makyaj operasyonu" olarak niteleyen Wisnewski'ye göre, ikiz kulelerin altında birçok sır var.

î Başa 11 Eylül saldırılarında Amerikan istihbarat örgütleri CIA ve FBI'ın parmağı olduğunu ileri süren ve bu konuda 2 kitap ve bir belgesel film hazırlayan Alman siyaset bilimci ve film yapımcısı Gerhard Wisnewski, bu yüzden WDR kanalındaki işine son verildiğini, ayrıca hazırladığı film kasetlerinin ortadan kaybolduğunu söyledi.

Wisnewski, Dünya Ticaret Merkezi'nin yıkılan enkazı altında gizlenen birçok sırrın bulunduğunu belirtti. İncelemelerinde tümüyle objektif bir yaklaşım sergilediğini savunan Wisnewski, ikiz kulelerin uçakların çarpması ile değil, binalara daha önceden yerleştirilen dinamitlerin infilak etmesiyle yıkıldığını ileri sürdü. Wisnewski, "Yanan binalardan çıkan beyaz dumanlar ve binaların çok kısa sürede çökmesi bunun delilidir. Ayrıca aynı gün Pentagon binasına çarpan ve tarlaya düşenler uçak değil F1 roketleriydi. Düşen uçakların parçaları nerede?" dedi.

Makyaj operasyon

î Başa "FBI'ın 19 kişilik terörist listesindeki Arap asıllı kişilerin tamamına yakınının, o gün söz konusu uçaklarda olmadığını" ileri süren Wisnewski, "Suçlu ilan edilen Mısırlı Muhammed Atta uçağa binmeden önce votka içmişti. Alkol, Kur'an-ı Kerim'de yasaklanmıştır. Kendisini şehit adayı gören bir kimsenin nefesi votka kokarken cennete girmeyi düşünmesi mümkün değildir. Pensilvanya'da düşen uçaktaki terörist olduğu iddia edilen Lübnanlı Ziyad Cerrahi'nin de gece kulüplerine devam eden biri olduğu bilinen bir gerçek" dedi. 11 Eylül saldırılarını "bir makyaj operasyonu" şeklinde niteleyen Wisnewski, "Saldırılar tam da uluslararası mali ve parasal çöküşün yaşandığı dönemde gerçekleştirilmiştir. Bunu yapanlar katiyen ABD dışındaki güçler değildir. Başka ülke insanları kullanılmış olabilir. Fakat bu içerdekilerin işidir. Hedef, ABD'de bir yönetim darbesi yapmak ve ülkeyi savaşa sürüklemektir" dedi. n MÜNİH

Füze savunma sistemi neden çalışmadı?

Pentagon'a uçakla yaklaşmanın mümkün olmadığını ifade eden Gerhard Wisnewski, "Zira binaya yaklaşan uçaklar belli bir mesafede durdurulur ve otomatik olarak devreye giren füze savunma sistemi ile düşürülür. Acaba o gün sistem niye çalışmadı? Uçaklar uzaktan kumandayla binalara yönlendirildi. Teknik açıdan bunu yapmak mümkün. Saldırılar profesyonelce planlanmış , böbrek yetmezliğinden muzdarip Ladin gibilerin işi değil" dedi.


Anadolu Kartalları tatbikatında bu  sefer ABD ve İsrail yok
 


î Başa
Anadolu Kartalları tatbikatında bu sefer ABD ve İsrail yok - milli gazete - 13 Eylül 2005


5 yıldır Konya’da gerçekleştirilen Anadolu Kartalı Tatbikatına, bu yıl ilk defa hem ABD hem de İsrail katılmıyor. Geçtiğimiz yıllarda alçak uçuşlar, Tuz Gölü’ne yönelik tehditler, uranyumlu silah, gerçek mermi kullanıldığı yönündeki iddialarla gündeme gelen tatbikata, bu yıl NATO ile dört ülkenin hava unsurları katılıyor. ABD’nin tatbikata katılmamasının perde arkasında, PKK ile mücadelede yeterli işbirliği gösterilmemesinden kaynaklanan gerginlik olduğu ileri sürülüyor.

EBUBEKİR GÜLÜM / ANKARA
5 yıldır Konya’da gerçekleştirilen Anadolu Kartalı Tatbikatına, bu yıl ilk defa hem ABD hem de İsrail katılmıyor. Geçtiğimiz yıllarda alçak uçuşlar, Tuz Gölü’ne yönelik tehditler, Uranyumlu silah, gerçek mermi kullanıldığı yönündeki iddialarla gündeme gelen tatbikata, bu yıl NATO ile dört ülkenin hava unsurları katılıyor. ABD’nin tatbikata katılmamasının perde arkasında, PKK ile mücadelede yeterli işbirliği gösterilmemesinden kaynaklanan gerginlik olduğu ileri sürülüyor.
Hava Kuvvetler Komutanlığı’nın Konya’da 3. Ana Jet Üs Komutanlığı’nda gerçekleştirdiği resmi Anadolu Kartalı 2005/3 Eğitimi, dün başladı. Yaklaşık 10 gün sürecek tatbikat, 23 Eylül 2005 tarihinde sona erecek. Geç geçtiğimiz yıllarda yaklaşık 15’i aşkın ülkenin katıldığı tatbikata,  bu yıl sadece Fransa, İtalya, Hollanda ve Türkiye ile NATO AWACS unsurları katılıyor.
Tatbikatın, amacı olarak ise jenerik bir senaryoya dayalı olarak birleşik hava harekatının denenmesi ve değerlendirilmesi, ayrıcı katılımcı ülkeler arasındaki karşılıklı fikir alışverişinin geliştirilmesi, güven ve işbirliğinin artırılması olarak açıklandı.
Tatbikat kapsamında yapılacak eğitim uçuşlarının gündüz saatlerinde meskun olmayan bölgelerde, orta ve yüksek irtifalarda gerçekleştirileceği bildirilirken, atış eğitimlerinde çevreye olumsuz bir etkisi bulunmayan klasik eğitim mühimmatının kullanılacağı vurgulandı. 2001 yılından bu yana gerçekleştirilen NATO tatbikatları, yapıldığı her dönemde tartışma konusu oldu. Tartışmaların odak noktasında İsrail ve ABD yer aldı. Yapılan bütün tatbikatlara katılan ABD, bu yıl ilk defa yer almıyor. ABD ile birlikte İsrail’in tatbikatlara katılmaması oldukça anlamlı bulundu. ABD ve İsrail’in ortak bir tavırla hareket edip etmediği merak ediliyor.
Ancak uzmanlara göre, ABD’nin tatbikata ilk defa katılmamasının nedeni Kuzey Irak’taki PKK’lılarda mücadele yeterli işbirliği yapılmaması nedeniyle oluşan gerginliğin en yüksek seviyeye ulaşmış olması. ABD’nin sorunu sürekli ertelemesi ve son olarak da muhatap olarak Irak hükümetini göstermesi, çuval geçirme olayından sonra ilişkileri çok ciddi şekilde olumsuz etkilediği belirtiliyor.

Kaynak: Türkiye istemiyor
Stratejist, Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mahir Kaynak, İsrail’in katılma nedenini, “Türkiye şu sıra İsraille yan yana görünmek isteniyor. İsrail da zaten içine kapanıyor. Herkes özellikle İslamcı kesim bugüne kadar dünyayı yönetenin İsrail olduğunu söyleye geldi. İsrail de bu imajı ortadan kaldırmak istiyorlar” dedi.
 
 
 




î Başa
FEHMİ KORU: TÜRKİYE'DE PROVAKATÖRLER İNANILMAZ BİR ŞEKİLDE YÜKSELİYOR... - Haber Vitrini 


''Kitle olaylarına karışan isimlere yakından baktığımızda, tahrikte ve kitleleri sokağa dökmede elebaşı durumunda olan kişilerin sonradan önlerinin açıldığını ve bayağı etkili konumlara geldiklerini görüyoruz.''
13 Eylül 2005 Salı 09:49

 

TAHA KIVANÇ (FEHMİ KORU)'NUN YENİ ŞAFAK'TAKİ YAZISI:

İki tez

Şimdilerde Süleyman Demirel moda; askerî darbeler tartışılır da o unutulabilir mi? 27 Mayıs’ı kaçırmıştı Süleyman Bey, ama sonraki üç darbede parmak izleri bulunuyor. 27 Mayıs bile siyasette önünü açtığı için yine Demirel’i hatırlatan bir darbe...

Türkiye’nin darbeler tarihi Süleyman Demirel’in kişisel tarihiyle kesişiyor; ancak, şu günlerde hatırlanmasının tek sebebi askerî darbeler değil.

İstanbul’da yaşanan 6-7 Eylül 1955 çapulcu hareketinin 50. yıldönümü, çeşitli haber ve değerlendirmelere vesile oldu. Ben de, üç günlük bir diziyle, yıldönümüne kendi katkımı sundum. Can Dündar tezlerimi bıraktığım yerden alıp Süleyman Demirel’e taşıdı; onun tespitini doğrulatmak da Fikret Bila’ya nasip oldu... Sağolsunlar.

Aklınız mı karıştı? Ben ne güne duruyorum, anlattığımı daha kolay anlaşılır hale getirmek de görevim.

Benim ilk tezim şu: Türkiye’de kitleleri tahrik etmeden harekete geçiremezsiniz. Yakın tarihimizde görülen neredeyse her hareketlenme takrik sonucudur. Kişi veya legal bir örgüt olarak karşımıza çıkabilir tahrikleri yapan; ancak biraz deşelenirse daha farklı bir tahrik odağıyla karşılaşılması kaçınılmazdır. Bizde yaşanmış hemen bütün büyük kitle hareketlerinin tahrikçisi belli bir odaktır...

Nasıl, bu başlangıç tezimi beğendiniz mi? Hangi olaya kuşkucu gözle yaklaşsam tezimi destekleyen unsurları apaçık görüyorum. Bazı kitle hareketlerinin tezime uygun sahneye konulduğuna dair tanıklıklar da var zaten... 6-7 Eylül kitle hareketleri için, “Muhteşem bir özel harp operasyonuydu” diyen, meslekî hayatını neredeyse bütünüyle bünyesinde geçirdiği Özel Harp Dairesi’nin başkanlarından Org. Sabri Yirmibeşoğlu’dur. (Tanksız Topsuz Harekât, Fatih Güllapoğlu, Tekin Yayıncılık, s. 104).

Demek ki neymiş? ‘6-7 Eylül Olayı’ denen ve bu yüzden bir siyasî kadroyu Yassıada’da yargıladığımız eylemler, aslında, bir ‘özel harp operasyonu’ imiş... Geçmişte, Tan Matbaası basılarak siyasî dengeleri altüst edecek bir başka kitle olayı daha yaşanmıştı. 1945’te. Tan Matbaası baskınının da ‘akraba’ operasyonlardan olduğuna kalıbımı basabilirim...

Şimdi gelelim ikinci tezime: Kitle olaylarına karışan isimlere yakından baktığımızda, tahrikte ve kitleleri sokağa dökmede elebaşı durumunda olan kişilerin sonradan önlerinin açıldığını ve bayağı etkili konumlara geldiklerini görüyoruz. 6-7 Eylül “Atatürk’ün Selanik’teki evi kundaklandı” haberi üzerine yaşanmıştı. ‘Kundaklama’ olayını yapan kişi sonradan valiliğe kadar yükseldi... Haberi ilk geçen gazetecinin eşi Birleşmiş Milletler Protokol Müdürü oldu... Haberi ikinci baskı yapıp duyuran gazetenin sahibi milletvekili yapıldı; bir yerlerden kâğıt bulup baskıyı yapan yazı işleri müdürü bir uluslararası ajans kurdu... İnsanları sokağa dökmede birinci derecede rol oynamış bir derneğin ikinci başkanı CHP’den politikaya atıldı, bakan oldu...

Benzer bir durum ‘Tan Matbaası baskını’ sonrasında da yaşandı. Baskında rol aldığı bilinen isimlerden ikisi sonradan CHP’den politikaya atıldılar ve bakanlık yaptılar (Bunlardan biri, 6-7 Eylül tahrikçisi derneğin ikinci başkanıydı). Sözün kısası, tahrikte rol almak, rol alanlar açısından mükâfatlandırılmayı getiriyor...

Can Dündar’ın konuya müdahalesini cesurca buluyorum. Çünkü, hem Tan Matbaası baskını hem de 6-7 Eylül olayında ismi geçen, sonradan CHP’den politikaya atılarak bakanlık da yapmış olan kişi, şu sıralarda Cumhuriyet gazetesinde yazıyor, ama Can Dündar’ın yazarı olduğu gazetenin sahibinin kurduğu vakfın da başında, etkili bir isim yani...

Neyse. Can Dündar, tezime yeni bir örnek daha sundu: Süleyman Demirel... “Tan Matbaası basılırken orada bulunanlardan biri de Süleyman Demirel’di” bilgisini onun yazısında okuduk. Fikret Bila da, tepkisini almak üzere Süleyman Bey’e iddiayı iletti. Önceki gün, Milliyet, “Evet, Tan gazetesini bastık” diye onun tanıklığını manşete taşıdı.

Böylece, bu tür olaylara karıştığı resmen bilinen kişilerden biri daha ortaya çıktı. İkinci tezimin böylece doğrulandığı söylenebilir. O sırada İTÜ öğrencisiydi Süleyman Demirel, mezuniyet sonrası kısa sürede genel müdür oldu, uluslararası firmaları temsil etti, politikaya girip cumhurbaşkanlığına kadar yükseldi.

Süleyman Bey “Olaylara karışanlar terfi eder” tezime değil de tezin kendi politik çizgisiyle irtibatlandırılmasına itiraz ediyor. “Öyle bir bağlantı kurmak hata olur. Böyle bir beyan yanlış olur. Hiç ilgisi yok. Ben zaten 1962'ye kadar siyasete girmeyi hiç düşünmedim” demiş Fikret Bila’ya…

Türkiye’nin siyasî tarihini bu iki tez açısından yeniden gözden geçirmek gerektiğini düşünüyorum. Bütün kitlesel eylemlere, “Acaba kimler katıldı, arkadaki parmak kimin ve olayda adı geçenler sonraları ne oldular?” sorularıyla yaklaşmakta yarar var.

Tezin sağlamasını yapmaya yarayan Can Dündar ve Fikret Bila’ya “Sağolsun” demiş miydim? Sağolsunlar.

 


î Başa
Kıyamet tezleri - Milliyet - 13 Eylül 2005


İkinci Felluce olarak anılıyor Telafer. ABD ve Irak güçleri, Suriye'den sızan direnişlere karşı Felluce'dekine benzer imha saldırıları düzenliyor. Halkın yüzde 80'nin terk ettiği Telafer'de iki günde 250 kişinin öldürüldüğü bildiriliyor. Ölüm kenti Amerikan uçaklarınca bombalanırken, direnişin ardındaki El Kaide bağlantılı örgütler de operasyonlar durdurulmazsa, 'kimyasal silahlarla karşılık verecekleri' tehdidinde bulunuyor.
î Başa Irak, 11 Eylül nedeniyle 'harabe' haline getirilmiş bir ülke.
Ülkede yakında halkoylaması ile yeni anayasa yürürlüğe girecek. Sözde demokrasiye geçilecek. Telafer gibi Sünni kentleri bombalanırken Bağdat'ta ve işgal bölgelerinde sandığa nasıl gidilecek?
Felluce'den sonra Telafer'de de siviller hedefte.
Irak'ta 'demokrasi ve özgürlük' adına kan dökülüyor.
î Başa ABD'de milyonlarca kişiyi kasırgadan korumakta aciz kalan Bush yönetimi 'Telafer kuşatması'yla dünyaya gözdağı vermeye çalışıyor. Ancak 11 Eylül saldırıları dahil ABD'nin tarih boyunca Bush yönetimindekine benzer 'uğursuzluk dönemi' yaşamadığı bir gerçek. Ne yazık ki Bush'un politikaları kendi ülkesiyle birlikte dünyaya da zarar veriyor.
Kyoto Protokolü'ne çekince koyan ABD'nin, New Orleans sular altında kaldıktan sonra bile dünyayı tehdit eden kimyasalların etkisini görmezlikten gelip hâlâ 'nükleer silah geliştirmeye çalışması' karşısında en uyarıcı yayını Leman dergisi yaptı.
Leman'ın kapağındaki Kızılderili Şefi'nin sözleri anlamlıydı:
î Başa "Son ağaç kesildiğinde / Son nehir kurutulduğunda,
î Başa Son balık yakalandığında / Anlayacaksın paranın yetmediğini."
Dünyanın tek süper gücü, Katrina Kasırgası'yla baş edemedi. Sovyetler'in sonunu da Çernobil faciası getirmemiş miydi?
ABD, elindeki olanakları kendi yoksullarına harcamak yerine Irak'a bomba olarak gönderiyor. Üstelik bunu bir 'yalan' ve inat uğruna yapıyor.
Dışişleri eski Bakanı Colin Powell, BM'yi Irak'ın işgaline inandırmak için kitle imha silahlarının varlığından söz etmesinin yaşamında 'kara bir leke' olarak kalacağını ifade etti. Powell, CIA'nın kendisini yanılttığını açıkladı.
Fransız Haber Ajansı AFP'nin ele geçirdiği ABD Savunma Bakanlığı'na ait belgelerde 11 Eylül'ü izleyen günlerde ABD'nin görünmeyen düşmana karşı, 'önleyici nükleer saldırı' planları yaptığı öne sürülüyor.
î Başa Günün birinde '11 Eylül'ün sırları' açıklanmaya başlanırsa ne olur?!
î Başa Kıyamet asıl o zaman kopar.

[email protected]
 




î Başa
TALABANİ'DEN TUHAF AÇIKLAMA: ''ABD ASKERLERİ GİDERSE TÜRKİYE'Yİ VE SURİYE'Yİ KİM ENGELLEYECEK'' - 12 Eylül 2005 - Haber Vitrini  


Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani, ABD askerlerinin yarın Irak'tan çıkması halinde, Irak'ta iç savaş başlayacağını savunarak, ''Türkiye'nin Türkmenleri savunmak iddiası ile ülkenin kuzeyine girmesine kim engel olacak? Suriye'ye kim engel olacak?'' dedi.
12 Eylül 2005 Pazartesi 14:11

 

MOSKOVA - Talabani, Rus interfaks ajansına verdiği demeçte, bir soru üzerine, Rusya'nın Irak ile ilişkilerine ABD çerçevesinden baktığını belirterek, ''Ancak Rusya'nın doğrudan Irak hükümeti, parlamentosu, siyasi partileri ve siyasi gruplarıyla ilişki kurması gerekiyor'' ifadesini kullandı.

Rusya'nın Amerikan askerlerinin Irak'tan çıkmasını istediğini belirten Talabani, açıklamasını şöyle sürdürdü:

''ABD askerlerinin yarın gittiğini düşünün. Sizce bu Irak'ta iç savaşı başlatmaz mı? Türkiye'nin Türkmenlerin hakkını savunma iddiasıyla ülkenin kuzeyine girmesini kim engelleyecek? Suriye'yi kim engelleyecek? Hayır, Rusya'nın mevcut politikası gerçekçi değil. Alın parlamento seçimlerini. Rusya ülke halkının yüzde 60'ının katıldığı seçimleri tanımak yerine ülkenin batısında seçimlerin boykot edildiğini söyledi. Bu pozisyonunun daha çok dost olmayan bir görüntüsü var. Bu şüpheli yaklaşmamıza neden oluyor.''

 
 

î Başa
- ÇERKEZLER, ŞAM'DA BULUŞTU... 
  - SURİYE'DE YAŞAYAN ÇERKEZLER, ŞAM KENTİNDE BİR ARAYA GELEREK ÇEŞİTLİ ETKİNLİKLER DÜZENLEDİL
  - BİRBİRİNDEN GÜZEL ÇERKEZ KIZLAR, SABAHA KADAR KAFKAS DANSLARI YAPTI
 
  (FOTOĞRAFLI) 
 
  FERHAT ÖZER - MAOUTAZ AL ZAİM
  ŞAM (İHA) - Çerkezler, Suriye'nin başkenti Şam'da bir araya gelerek çeşitli etkinlikler düzenledi. Birbirinden güzel Çerkez kızları, dansları ile seyredenleri adeta büyüledi.
  Geleneksel Çerkez Şenliği, Suriye'nin başkenti Şam'da gerçekleştirildi. Gece saat 20.00'de başlayan şenliğe çok sayıda Çerkez katıldı. Gün boyu süren piknik sonrası Çerkezler gece de eğlenmeye devam etti. Genellikle Şam ve Halep'te yaşayan Çerkez gençler, futbol ve basketbol oynadı. 500 kişilik stadyumu dolduran birbirinden güzel Çerkez kızlar, takımlarına sazlı ve sözlü destek verdi. Turnuva sonunda Çerkez kızları gençlerle saatlerce dans etti. Çerkez Dayanışma Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Dr. Ahmet Karkuy, 150 yıldır Çerkez geleneğini sürdürdüklerini belirterek, "Suriye'de bulunan Çerkezler Şam'da her yıl geleneksel olarak bir araya geliyor. Amacımız Çerkez kültürünü yaşatmaktır" dedi.
  Çerkezlerin ileri gelenlerinden yazar İzettin Staz ise Suriye'deki Çerkezlerin Ruslar tarafından Kafkaslardan sürüldüğünü belirterek, "Ruslar tarafından zorla Suriye'ye sürüldük. Çerkezler Suriye'nin kültürel ve siyasal gelişimine büyük katkı sağlıyor. Arapların en zor günlerinde yanlarında olmuşlar. Suriye ile ilişkilerimiz her zaman iyiydi ve iyi de olacak. Biz burada yılda bir kez toplanarak kendi kültürümüzü yaşatmaya çalışıyoruz" şeklinde konuştu.
  (FÖ-CY-CY-Oİ-DE-D)
 
Mehmet Şevket Eygi


î Başa
Müslüman Sosyete - Mehmet Şevket Eygi - 19 Eylül 2005 
Mehmet Şevket Eygi
12.09.2005
Birtakım kadınlar, sadece başlarını örtmekle İslâmî ölçülere göre örtünmüş olduklarını sanıyorlar. Tesettür sadece başını bir bez parçasıyla örtmekten ibaret değildir.
Birkaç yıldan beri bir kısım başları kapalı hanımlar, İslâm dinine ve ahlâkına yakışmayan davranışlar sergiliyorlar. Herkesi suçlamıyorum, “Bir kısım kadınlar...” diyorum. Bu gibilerin sergiledikleri uygunsuz ve yakışıksız haller hakkında örnekler vermek istiyorum:
(1) Çok aşırı ve istisna bir hadise ama yine de üzerinde durmak gerekiyor. Başı kapalı, göbeği açık kız bile görüldü, Hürriyet gazetesi resmini bastı. Akıl almaz bir şey. Binde bir de olsa, bir Müslüman kız nasıl böyle giyinebilir?
(2) Tesettür, örtünmek, saklanmak, gizlenmek, kapanmak mânâsına gelir. Binaenaleyh nâmahrem (yabancı) erkeklerin dikkatlerini çeken, cinsel arzularını tahrik eden, bakmalarına sebebiyet veren birtakım cırtlak renkli, dar elbiseler tesettürün gayesine tamamen zıttır. Öyle hanımlar görüyoruz ki, vücutlarının hatlarını dışa vuran daracık elbiselere bürünmüşler, başlarına bir eşarp sarmışlar ve sokaklarda, meydanlarda, çarşılarda, pazarlarda salına salına, kırıta kırıta, bin işve ile yürüyorlar. Ne kadar yakışıksız bir manzara...
(3) Renk kültürü diye birşey vardır. Tesettürlü bir İslâm hanımı gökkuşağı gibi rengârenk başörtülere, elbiselere bürünemez. Tesettür kıyafetinin renkleri sade olmalıdır, mat olmalıdır, göz çekmemelidir. Birtakım tesettür firmaları son birkaç yıl içinde pembe rengi ön plana çıkarttılar. Pembenin de tonları vardır, soluk pembe olsa fazla dikkati çekmez. Lakin para kazanmaktan başka bir şey düşünmeyen bir takım tesettür konfeksiyoncuları, pembenin en cırtlağını, en çirkinini moda haline getirdiler. Bunların kurbanı olan bazı başı örtülü hanımları görünce Rio karnavalını hatırlıyorum. Efendiler, hanımlar!.. Ayıptır, lütfen kendinize geliniz.
Laiklerin ve çağdaşların türban dedikleri başörtüsü, İslâm Şeriatının öngördüğü tesettür kıyafeti değildir. Tesettürün, şer’î bakımından iki veçhesi vardır:
A. Vücudunu bol bir elbise veya çarşaf ile örtecek, dikkat çekmeyecek.
B. Nâmahrem erkeklerle görüşmeyecek.
İkinci madde bu devirde artık uygulanmıyor. Bari birinci maddeyi Şeriatın istediği şekilde uygulayalım.
Müslüman bir hanım, bu devirde doktorluk, eczacılık, hemşirelik, öğretmenlik, gazetecilik ve daha bir sürü iş yapabilir. Ancak her hal ü kârda başını örtmeli ve çok sade şekilde giyinmelidir.
Birtakım cahil kadın ve kızların saçlarını deve hörgücü şeklinde topuz yapmaları İslâm dininin hoş görmediği bir şeydir. Peygamber Aleyhisselâm saçlarını deve hörgücü gibi yapıp örtünen kadınlar için “Onlar cennetin kokusunu alamayacaklardır...” buyurmuşlardır. Böylesine ağır bir Peygamber tehdidi varken nasıl oluyor da birtakım İslâm kadınları saçlarına böyle bir şekil verebiliyorlar? Bu hanımları birtakım hocalar niçin uyarmıyor?
On dört senedir Millî Gazete’de günlük yazılar kaleme alıyorum, kaç defa giyim kuşam, kılık kıyafet, başörtüsü, erkeklerin namaz takkeleri hakkında ciddi müesseseler, vakıflar, enstitüler kurulmasını, tetkikler yapılmasını, uzmanlar yetiştirilmesini teklif ettim, bu tekliflerim maalesef hiçbir ilgi görmedi.
İslâmî kesimdeki son rezaletlerden biri de “Tesettürlü Müslüman sosyete” kepazeliğidir. Sosyete, Batı medeniyetine mahsus bir şeydir. Orada kadın erkek arasında kaç göç yoktur, orada bir erkek, dekolte kıyafetli karısının yabancı bir erkeğin kollarında dans etmesine izin verir, orada yine kadın erkek karışık fısk ve fücur alemleri tertip edilir. İslâm dini ve ahlâkı böyle şeyleri kabul etmez.
Şu sosyetik tesettürlülere bakınız. Başlarını kapatmışlar, rengârenk kıyafetlere bürünmüşler ve sonra diledikleri gibi yaşıyorlar. Bir Müslüman “dilediği gibi” yaşayabilir mi? İslâm dini birtakım ölçüler koymuştur, sınırlar çizmiştir, bunlara mutlaka uyulması gerekir.
Kapalı bir İslâm hanımı yabancı erkeklerle el sıkışabilir mi?
Tesettürlü bir Müslüman kadının yapabileceği işler vardır, yapamayacığı meslekler vardır. Müslüman bir kadın “zührevî hastalıklar” doktoru olabilir mi? Elbette olamaz.
Memleketimiz yıllardan beri çok ağır bir iktisadî kriz içinde çırpınıyor. IMF’nin pençesine düştük; borç, faiz, işsizlik, sefalet bataklıklarında çırpınıyoruz. Milyonlarca vatandaş aç,sefil, perişan. Çöplüklerden ekmek toplayanlar var, üç ayda verilen 155 YTL ile geçinmeye çalışan kimsesiz, bîçare, bîkes ihtiyarlar var. Bana inanmıyorsanız fakir mahallelerin muhtarlarına sorunuz, mesela Eminönü ilçesinde Küçük Ayasofya Mahallesi muhtarına gidiniz, bilgi alınız, sefalet diz boyu. Belediye bu gibi fakirler için yemek pişirip dağıtıyor. Üç torunuyla ortada kalmış ihtiyar bir kadın her gün öğleleri gidiyor, bu Belediye yemeğinden alıyor, evde bunları ısıtacak gaz tüpü yok... Sonra birtakım tuzu kuru (kupkuru) tesettürlü sosyetik Müslüman hanımlar beş yıldızlı otellerde toplantılar, çaylar, partiler düzenliyorlar. Maaşallah hepsi limuzinlerle, cehennemî lüks ciplerle geziyor. Bu kadınlar kendilerini, ekmek diye bağıran açlar için “Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler...” diyen kraliçe mi zannediyorlar?
Çok zengin de olsa, kocası çok yüksek bir makamda da bulunsa Müslüman kadın sorumsuzca yaşayamaz.
Ülkede bunca aç ve sefil varken beş yıldızlı otellerde fink atmak bir Müslümana yakışır mı?
Sormuşlar:
- Efendim, niçin bu lüks ve pahalı beş yıldızlı otellerde kalıyorsunuz?
- Bunun ıstırabını ben de çekiyorum. Ne çare ki ülkemizde altı ve yedi yıldızlı oteller yok!
Basra Körfezi (Haliç) ülkelerinden birinde yedi yıldızlı bir otel varmış, dünyanın en lüks oteliymiş. Bizim Müslüman sosyete böyle otellerin hasretini çekiyor.
Zengin, yüksek tabaka Müslüman tesettürlüler var güçleriyle hayır, hasenat, kültür, sanat, fakirlere yardım gibi iyi, doğru, meşru sahalarda çalışmalı ve hizmet vermelidir. Onları fakir mahallelerde, çaresizlere, düşkünlere, sefalet çekenlere yardım ederken görmek istiyoruz.
“Bizim paramız var, istediğimiz gibi giyiniriz...” Ne kadar aptalca, şeytanca, beyinsizce bir düşünce... İslâm dini lüksü, israfı, gösterişi, saçıp savurmayı, gururu, kibri yasak ediyor. Zina yapmak, şarap içmek, faiz yemek, adam öldürmek nasıl haramsa, büyük günahsa israf da böyledir. Nasıl rakı içmekten tiksiniyorlarsa, israftan da o şekilde iğrenmeleri, kaçınmaları, uzak durmaları gerekir.
Kendilerine Müslüman sosyete denilen akılsızlar güruhu Batılıları örnek alıyorlar. Peygamber ne buyuruyor?.. “Bir topluma benzeyen onlardan olur” diyor. Müslüman kadınlar için örnek ve model Peygamberin zevceleri, Ehl-i Beyti, Asr-ı Saadetteki Müslüman hanımlar, daha sonraki asırlarda yaşamış büyük ve hayırlı İslâm kadınlarıdır. Başka medeniyetlerin, hele bozuk Batı medeniyetinin kadınları tesettürlü hanımlara örnek olamaz.
Bu gibi konularda keskin hükümler vermek, kesici konuşmak gerekir.
* İslâm’da sosyete olmaz... Müslüman kadınlar “İslâmî bir sosyete” teşkil edemezler.  Bunlar bozuk ve sapık davranışlardır.
* Başımı örterim ve sonra her haltı yerim... Bu da olmaz. Müslümansan Müslümanlığını bil; Şeriat, fıkıh, ahlâk-ı İslâmiye kitaplarındaki hüküm, ölçü ve sınırları hayata uygula.
Peygamber Efendimize sormuşlar: “Din nedir?”, “Nasihattir” demiş. Aynı soruyu tekrarlamışlar, yine “Nasihattir” demiş. Üçüncü defa sormuşlar, yine aynı cevabı vermiş.
Bu memlekette binlerce Ezher mezunu hoca var. On binlerce medrese mezunu, ilahiyat fakültesi mezunu, Arap ülkelerinde, Pakistan’da Şeriat okumuş hoca var. Şeyhler var, Diyanet İşleri Başkanlığı var, onun yüz bine yakın hocası var, vaizleri var; mürşidler, şeyhler, üstadlar, ağabeyler, Efendi Hazretleri, Hazret-i Muhteremler var. Velhasıl bir sürü pabucu büyük var, lakin dinî konularda yeterli, tesirli nasihat yok. Müslümanlara mutlaka nasihat etmesi gereken zatlar niçin susuyorlar?
Allı zilli, cırtlak pembeli, yırtmaç etekli, dar elbiseli, işveli birtakım tesettürlü kadınlara kim nasihat edecektir?
Bu beni aşan bir iş, zaten dokuz köyden kovulmuşum...
 


î Başa
New York'ta Türk aday - 12 Eylül 2005 - Star Gazete

New York Belediye Meclis üyeliği için aday olan ilk Türk vatandaşı Jak Jacob Karako, Demokrat Parti ön seçimleri yaklaşınca kampanyasına hız verdi. Seçim bölgesi olan Manhattan'da sokakta stand açan Karako, 13 Eylül akşamı yapılacak ön seçimler için New York'ta yaşayan tüm Türklerden destek istedi.

Adaylığı, beklentileri ve projelerine dair bilgi veren Karako, ''Amerika'daki Türk toplumu olarak politik hayat ve lobicilik çalışmaları bakımından hala emekleme safhasındayız. Bu konularda çok gerilerde kalıyoruz. Benim adaylığım bu açıdan çok önemli bir adım. Kazandığım takdirde Türk toplumundaki diğer arkadaşlar da bunun başarılabileceğini görecekler. Bir vizyon değişikliği olacak'' dedi.

ABD'deki Türk toplumunun yerel politik çalışmalarda mutlaka aktif olması gerektiğini söyleyen Karako, ''Burada yıllar önce vatandaşlık kazanmış olsa da bir kez bile seçmen olmamış, seçmen olsa da oy vermemiş Türkler var; ya da 20 senedir burada yaşayan Türkler hala vatandaş olmamış. Çifte vatandaşlık artık sorun olmasa da Green Card ile yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlar'' şeklinde konuştu.

OY POTANSİYELİNİ İSPATLAMA
ABD'deki Türk toplumunun lobicilikte güçlü bir ses getirebilmesinin, her türlü seçimde etkili bir oy potansiyeline sahip olduklarını ispatlamasına bağlı olduğunu kaydeden Karako, 13 Eylül'de yapılacak ön seçimlerde bütün Türk toplumundan destek beklediğini ifade etti.

Karako, New York Belediye Meclisi'nin New York şehrinin kanunlarını yazan, 50 milyar dolarlık bir bütçeyi kontrol eden, bu şehirdeki her türlü yıkım, yapım vesaire izinlerini veren 51 sandalyeli bir meclis olduğunu kaydetti.

Kendisinin Manhattan 4. bölgeden aday olduğunu belirten Karako, yarıştığı sandalye için Demokrat Parti ön seçimlerinde üç rakibinin bulunduğunu söyledi. Karako, kendisi gibi diğer adayların da New York Belediye Meclisi'ne daha önce seçilmemiş kişilerden oluşmasının, seçilme şansını artırdığını ifade etti.

Bu seçimler için ilk defa iyi bir hazırlık yaptığını ve ciddi bir kampanya bütçesine sahip olduğunu belirten Karako, ''Daha önceki iki adaylığımda 4-5 bin dolar gibi küçük bütçelerle hareket etmiş, fazla bir şey yapamamıştık. Bu sefer 140 bin dolara yakın bütçemiz var. Bu bütçeyle tabi çok daha etkili olabiliyoruz. Kampanya için çalışan yaklaşık 50 elemanım var'' dedi.

New York'un demokrat kimliğine atıfta bulunan Karako, 13 Eylül'de yapılacak ön seçimlerin aslında Belediye Meclisi'ne kimin gireceğini göstereceğini, çünkü belirlenecek Demokrat adayın Kasım ayında Cumhuriyetçi Parti'den belirlenecek aday ile yarışmasının sadece sembolik bir önemi olduğunu ifade etti. Karako, bu yüzden gerçek seçimlerin 13 Eylül'deki olduğuna dikkat çekti.

Belediye Meclisi'ne girdiğinde New York'taki Türk toplumunun sorunlarıyla yakından ilgilenmek için kendi ekibinde Türkçe konuşan birisini istihdam edeceğini belirten Karako, ''New York Belediyesi ile ilgili sorunu olan Türkler benimle temasa geçtiklerinde onlara gerekli her türlü yardımı sağlayacağım'' dedi.

Seçilmesi halinde muhtemel sorunlar karşısında eyalet mercileri bazında bir takım baskı uygulama şansını da yakalayacağını belirten Karako, ayrıca Amerikan vatandaşı olmasa da New York'ta yasal statüde yaşayan bütün göçmenlerin oy kullanma hakkı elde etmesi için mücadele vereceğini ifade etti.

KARAKO KİM?
Son dört yıldır New York'ta yerel siyasetle uğraşan Karako, bu yıl ise New York Belediye Meclisi'nde Eva Moskowitz'den boşalacak sandalye için yarışıyor. î Başa Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü'nden 1989 yılında mezun olan Karako, yüksek lisansını ise Florida Teknoloji Enstitüsü'nde tamamladı.

î Başa İstanbul'da bir Yahudi ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Karako, ABD'ye eğitim amacıyla 1990 yılında geldi. Karako'nun, çeşitli Amerikan dernek ve kuruluşlarının yanı sıra, Türk Yahudileri'nin Amerikalı Dostları stratejik planlama kurulu üyeliği ve Amerikan-Türk Dernekleri Asamblesi (ATAA) yönetim kurulu üyeliği de bulunuyor.

 
 


î Başa
Bir milletin yok ediliş serüveni (1) - Yeni Şafak - 12 Eylül 2005 

Bir milleti millet yapan, bir milletin tarihe özne olarak müdahale edebilmesini mümkün kılan tek kaynak vardır: O milletin kültürü.

Kültür, bir toplumun anlam, değer ve sembol haritalarının ve pratiklerinin kaynağıdır. O yüzden, boşlukta varolmaz; yüzyıllar süren bir varolma çabası, çilesi, emeği ve mücadelesinin sonucunda oluşur.

Kültür, kendisini bir coğrafyayla sınırlamaz. Ancak kültür, belli bir coğrafyada varolur ve yeşerir; başka coğrafyaları sulayabilecek bir derinliği, câzibesi, ruhu ve kuşatıcılığı varsa, diğer coğrafyalara da tohumlarını ekebilecek bir oluş, varoluş, mayalanma ve fışkırma gücü gösterir; her bir tarafa sarsıcı bir diriliş ruhu saçar.

Kültür, tohumdur; bu tohumun ekileceği ve yeşertileceği vasatı oluşturan toprak ise medeniyettir. Tohum, dolayısıyla kültür, normdur; topraksa tohumun alacağı "şekli" belirleyen "form", yani medeniyettir.

Medeniyet sadece bir form değildir. Kültürü medeniyetten ayrı düşünemeyiz. Bir kültürün hayatını ve hayatiyetini sürdürebilmesi için medeniyete ihtiyacı vardır.

Medeniyetle kültür arasındaki bu kopmaz ilişkiyi şöyle açıklayabiliriz: Medeniyetin temellerinin sarsılması, kültürün çözülmesiyle sonuçlanır: Değer, anlam ve sembol haritaları çatırdayan toplum, tıpkı Türkiye'de olduğu gibi, kendine olan güvenini yitirmeye, sendelemeye ve oraya buraya sürüklenmeye başlar.

Bir medeniyetin temelleri ne zaman sarsılır? İki durumda sarsılır: Birincisi, bir medeniyet, gerek aşırı-özgüven duygusuyla, gerekse özgüven kaybı sebebiyle sadece kendi içine ve kendi üstüne kapandığı ve dış dünyaya kör ve sağır kaldığı zaman. İkincisi de, dışardan gelen güçlü meydan okumalar ve saldırılara karşı direnme ve varolma dinamizmini yitirdiği zaman; ki bu da, çoğu zaman, bir medeniyetin kendi içine kapanması, dış dünyayla irtibatını koparmasıyla sözkonusu olur.

Bir medeniyetin kendi içine ve kendi üstüne kapanması, dolayısıyla dış dünyayla irtibatını koparması, aşırı bir özgüven duygusunun sonucu da olabilir; sarsıcı bir özgüven kaybının sonucu da.

İşte meselenin can alıcı noktası burada gizli: Bir toplum, neden ve ne zaman aşırı-güven duygusuna kapılır veya sarsıcı bir özgüven kaybına uğrar? Ruhunu yitirdiği zaman.

Bir topluma, o toplumun ürettiği kültüre, o kültürün ürünü ve yeniden üreticisi olan medeniyete ruh veren şey nedir, öyleyse? Tek kelimeyle, din'dir.

Toparlarsak… Bir toplumun tarihe özne olarak müdahale edebilmesini mümkün kılan üç temel direk vardır: Din, kültür ve medeniyet. Din, bir toplumun oluş, varoluş ve her hâl ve şartta duruma / vaziyete hâkim oluş ruhunu oluşturan tek kaynaktır. Kültür, dinin sunduğu ruha hayata verecek anlam, değer ve sembol haritalarının tohumu; medeniyetse bu tohumun ekildiği, yetiştirildiği, yeşertildiği topraktır.

İyi de, din'siz kültür ve medeniyet olmaz mı? Bütün kültürlerin ve medeniyetlerin kaynağı, din midir?

Din'siz kültür ve "medeniyet" olur; tarih boyunca da varolmuştur. Ancak din, bir kültürün ve medeniyetin ruhunu oluşturduğu için, din'den bağımsız "medeniyetler" yalnızca ruhsuz; şiddete, saldırganlığa dayalı tahripkâr tecrübeler üretebilmişlerdir. O yüzden, ben, bu tür oluşumlara, medeniyet değil, paganizmin ve barbarizmin, dolayısıyla neo-paganizmin ve sekülerizmin neşvû nemâ bulduğu bir "yer" olarak sivilizasyon diyorum.

Sivilizasyon, insanın, oluş ve varoluş serüvenini, sadece bu dünyaya indirgeyen, öte inancını ya inkâr eden veya marjinalleştiren; gerçekliği ise sadece fizik gerçekliğe indirgeyen; fizikötesi gerçekliği ya inkâr eden veya marjinalleştiren; ruhla bedeni birbirinden ayıran; İnsanı hayatın merkezine yerleştirerek tanrısallaştıran; dolayısıyla insanın Tanrı'yla, kâinât'la, diğer insanlarla irtibatını koparan, onlara sadece hâkim olma kaygısı ve güdüsü ile hareket eden; Tanrı'yı ve ruhu hayattan kovan, dolayısıyla hayatı ruhsuzlaştıran; bu nedenle de, hayatı, yalnızca dünyevî ve bedensel itki, dürtü, arzu ve iştihaların devşirildiği; çıkarın, egoizmin, bencilliğin, her anlamda çatışmanın putlaştırıldığı ve hükümfermâ olduğu bir yokoluş ve yok ediş arenasına dönüştüren, Marx, Schumpeter ve Adorno'nun deyişiyle yaratıcı ama tahrifkâr ve tahripkâr, dolayısıyla arızî ve sürekli arızalar üreten, arızaları ancak türlü taarruzlarla gidermekten başka bir yol bilemeyen nevzuhûr ve ana-yol'dan sapmanın adıdır.

Sivilizasyon tecrübesi, Minoslar, Mikenler, Antik Yunan, Roma, Avrupa ve Amerika tecrübeleriyle yalnızca Batı'ya ait; dolayısıyla bütün bir insanlık tarihi açısından marjinal bir tecrübedir. Gerek Amerika, Afrika, Hinduizm, Budizm, Konfüçyanizm gibi Asya'daki kadîm medeniyet tecrübelerinin, gerekse Hz. dem'den bu yana süregelen ve Hz. Peygamber'le tamama eren vahiy medeniyet tecrübelerinin insanlık tarihinde ortaya koydukları ortak insanlık tecrübesini tek bir cümleyle özetlemek gerekirse karşımıza şöyle bir formülün çıktığını görüyoruz: İnsan, tabiata, kâinâta ve Tanrı'ya AİT bir varlıktır.

Oysa Batı sivilizasyonu, bu ortak insanlık tecrübesini tersine çevirmiş, yok etmiştir: Antik Yunan'da temelleri atılan, Rönesans ve Reformasyon'dan sonraki süreçte kıvamını bulan insanın tanrısallaştırılması serüveniyle birlikte kadîm ve vahiy medeniyetlerinin nihâî noktada buluştukları ve ürettikleri ortak insanlık mirası, tepetaklak edilmiş ve insan, tabiata, kâinata ve Tanrı'ya HAKİM, azman, saldırgan, dünyaya tek başına çeki düzen vermeye kalkışan, tüm diğer dinleri, kültürleri ve medeniyetleri dümdüz etme barbarlığına soyunan tuhaf bir yaratığa dönüşmüştür.

Bütün bunları niçin anlattım peki? Elbette ki, Türkiye'de bir milletin nasıl yok edildiğine ilişkin dişle dokunur bir şeyler söyleyebilmek için.

Bu milletin, din, kültür ve medeniyet dinamikleri, ruhu ve iddiası yok edilmeye çalışıldığı için, bu millet, tarih-dışına itilmiş, tarih yapamaz bir konuma sürüklenmiş, başkalarının yaptığı tarihte bir figüran olarak oraya buraya itilecek kadar tanınamaz hâle getirilmiştir.

Bu milleti yok olmanın eşiğine sürükleyen "salak"lar ve "asalak"ların marifetlerini Çarşamba günkü yazıda tartışalım.


 

Başbakan timsahlarla görüşmek için ABD’ye gidiyor


î Başa
Başbakan timsahlarla görüşmek için ABD’ye gidiyor - Milli Gazete 


ANKARA
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, BM Milenyum Zirvesi'ne katılmak üzere 12-17 Eylül 2005 tarihleri arasında ABD'ye gidecek. New York'ta gerçekleştirilen BM Milenyum Zirvesi'ne katılacak olan Erdoğan'ın çantasındaki en önemli dosyalar "Kıbrıs" ve "terörle mücadele" olacağı belirtiliyor. Avrupa Birliği (AB) ile 3 Ekim'de başlaması beklenen müzakereler öncesinde dünya liderlerine Kıbrıs, terörle mücadele başta olmak üzere birçok konuda önemli mesajlar verecek olan Erdoğan, ikili görüşmelerle de bu düşüncelerini muhataplarına aktaracak. Başbakan Erdoğan zirve kapsamında İspanya Başbakanı Jose Luis Zapatero ile de biraraya gelecek. î Başa BM Genel Sekreteri Annan'ın "Medeniyetler İttifakı" projesini yürütmekle görevlendirdiği 2 Başbakan, zirvede biraraya gelecek. Projenin genel çerçevesini oluşturacak olan 2 lider, BM Genel Sekreteri Annan'ı da birlikte ziyaret edecek. Erdoğan, "terörle mücadele" konularında da dünya liderlerine "uluslararası işbirliği" çağrısı yapacak. İsrail Başbakanı Ariel Şaron ile buluşacak olan Erdoğan, "Şiddeti durdurun" mesajı verecek. Erdoğan, Pakistan Devlet Başkanı Pervez Müşerref ile de "terörizm" konulu bir toplantı yapacak.

Erdoğan’ın ABD programının ayrıntıları
Başbakan Erdoğan, 12 Eylül Pazartesi günü akşam saatlerinde Ankara'dan New York'a hareket edecek. 13 Eylül'de Dış İlişkiler Konseyi'nin onuruna düzenleyeceği öğle yemeğine katılacak olan Erdoğan, daha sonra New York'taki Türkevi'nde AJC, Anti-Defamation League, B'nai Brith ve Amerikan Musevi Örgütleri Başkanları Temsilcileri'yle görüşecek. Aynı gün Türk işadamları, Arnavutluk Cumhurbaşkanı Alfred Moisiu ile de biraraya gelecek olan Erdoğan, AB Komisyonu Başkanı Barroso'nun Devlet ve Hükümet Başkanları ile Bakanların onuruna vereceği resepsiyona katılacak. Erdoğan aynı gün, akşam saatlerinde ABD Başkanı George Bush ve eşi Laura Bush'un Devlet ve Hükümet Başkanları ve eşleri onuruna vereceği resepsiyona katılacak. Erdoğan'ın resepsiyona eşi Emine Erdoğan ile birlikte katılması bekleniyor.
Başbakan Erdoğan, 14 Eylül Çarşamba günü BM Genel Sekreteri Annan'ın Devlet ve Hükümet Başkanları onuruna vereceği kahvaltıya katılacak. Aynı gün zirve toplantısında da hazır bulunacak olan Erdoğan, daha sonra İsrail Başbakanı Şaron ile biraraya gelecek. Erdoğan, 15 Eylül'de ilk olarak finans ve yatırım şirketlerinin üst düzey yöneticileriyle bir toplantı yapacak. Daha sonra İspanya Başbakanı Zapatero, Pakistan Devlet Başkanı Müşerref ile buluşacak olan Erdoğan, aynı gün öğleden sonra Zirve Genel Kurulu'na hitaben bir konuşma yapacak. Erdoğan daha sonra Bosna-Hersek Cumhurbaşkanlığı Konseyi Başkanı Ivo Miro Jovic ile görüşecek. î Başa Erdoğan, ABD'den ayrılmadan önce de Clinton Küresel Girişimi'nin "Uygarlıklar Birbiriyle Nasıl Konuşmalıdır?" konulu paneline katılacak ve bir konuşma yapacak. Erdoğan'ın 17 Eylül'de Türkiye'ye dönmesi bekleniyor. (iha)

 



î Başa
Siyonizmi timsaha benzeten Erbakan, AKP’yi uyardı: Kafanızı timsahın ağzına sokuyorsunuz - Milli Gazete - 11 Eylül 2005

Timsahın alt çenesi ABD üst çenesi AB

Millî Görüş Lideri Necmettin Erbakan, “î Başa Şimdi bir timsah düşününüz. Bu timsah bütün insanlığa, ya benim kölem olacaksınız veyahut da ben sizi yiyip bitireceğim diyor. Filistin’de yaptığı gibi. Bu timsahın üst çenesi AB adını almış, alt çenesi ise ABD adını. Bu çeneleri Siyonizm kontrol ediyor” dedi.
Erbakan, AKP hükümetinin ne yaptığını bilmeden timsahın ağzına kafasını soktuğunu ve timsahın karnına gitmek için yola çıktığını belirterek, “AKP Hükümeti şu anda ne yaptığının farkında değil. Bu aziz milleti ve aziz vatanı bir insan olarak düşünürseniz, bu timsah bu insanı yutmak istiyor. Bizim AKP hükümeti de gitmiş başını timsahın ağzına sokmuş. Beni kolay yut, beni hazmet ve ben de dünya devleti olayım diye. Zavallılar ne yaptıklarının farkında değiller ki” dedi.
Timsahın ağzının içersinde 4 tane parçalayıcı diş olduğuna dikkat çeken Erbakan, “Bu dişler sırası ile IMF ve Dünya Bankası alt çenede ve milletin sırtına gömülmüş, iliğini emiyor. Memura, işçiye, köylüye para verdirmiyor, belinin doğrulmasını istemiyor. Çünkü para kasası bunların elinde.Üst çenedeki parçalayıcı dişler ise diyalog masalı ve Light Müslüman aldatmacasıdır. İşte bu dişlerle donatılmış çenenin ağzında ve dişlerin arasında milleti eritmek istiyorlar” ifadelerini kullandı.

NEVZAT ÖZPELİTOĞLU / BALIKESİR
Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmeddin Erbakan, AKP hükümetinin farkında olmadan kendi kafasını timsahın ağzına soktuğuna işaret ederek, “Hem de kendisi sokmuş, gönüllü olarak. Beni kolay yut, beni hazmet ve ben de dünya devleti olayım diye. Zavallılar ne yaptıklarının farkında değiller ki” dedi.
Altınoluk’taki Cuma sohbetinde hükümetin yanlışlarına ve dış güçlere teslimiyetine dikkat çekerek uyarılarda bulunan Erbakan, “Tarihin en şerefli milleti olarak bugün bulunduğumuz nokta kesinlikle hakettiğimiz nokta değildir. Türkiyemizi maalesef özlediğimiz bir noktada göremiyoruz. Sayısız nimetler içinde olmamıza rağmen ülkemizin çözüm bekleyen bir çok meselesi var. Bu meseleler planlı bir şekilde dış güçler tarafından üretiliyor ve yine dış güçler tarafından yürütülüyor. Biz elhamdülillah Müslümanız, İslâm dininin temeli Kur'an-ı Azimüşşandır ve bizim kitabımız  Bismillahirrahmannirrahim’le  başlıyor. Rahman ve Rahim, Allah’ın adıyla başlar. Cenab-ı Hakkın Züntikam, Kahhar gibi başka ismi şerifleri de var. Bunlarla başlamıyor. Rahman ne demek? Esirgeyici, bağışlayıcı, merhametli. Kime? Herkese. Bütün mahlukata. Rahim ne demek? Müslümanlara ayrıca özel bir merhameti  olan Rabbımızın adıyla başlıyor kitabımız. Yani temelimiz rahmettir, şefkattir, merhamettir. Bundan dolayı biz yeryüzündeki 6 milyar insanın hepsinin kurtulmasını istiyoruz. İnancımızın temeli budur Elhamdülillah” şeklinde konuştu.
Erbakan, Siyonizmin insanlığı köle yapmak istediği için milletleri içeriden vuran bir güç olduğunu anlatarak konuşmasına şöyle devam etti: ”Dünyamızdaki insanların hepsi böyle inanmıyor. Bir kısım insanlar ise biz efendiyiz diğer insanlar bizim kölemizdir diye düşünüyor ve bunun hakimiyeti için 5 bin 700 yıldan bu yana çalışıyorlar. İşte bunlar siyonizm taraftarları, ırkçı siyonistlerdir. Bunlar, “Biz ben-i İsrail’den gelen ve Allah’ın asil kullarıyız, diğer insanlar da bize köle olsunlar diye yaratılmışlardır, diye inanıyorlar. Bundan dolayı da 5 bin 700 yıldan beri bütün yer yüzünü fesada verip, kana buluyorlar. Bu bir Hak Batıl mücadelesidir ve kıyamete kadar da sürecektir”

Siyonizm timsah, ABD alt çene, AB üst çene
Erbakan Siyonizmi bir timsaha benzeterek,  “Şimdi bir timsah düşününüz. Bu timsah bütün insanlığa, ya benim kölem olacaksınız ve yahut da ben sizi yiyip bitireceğim diyor. Filistin’de yaptığı gibi. Bu timsahın bir üst çenesi var, bir de alt çenesi var. Üst çene Avrupa Birliği adını almış. Bir de alt çenesi var o da Amerika Birleşik Devletleri. Bütün bu çeneleri Siyonizm kontrol ediyor, Bize gelince asırlar boyu bu timsahın insanlara zarar vermesine fırsat vermedik. Dedelerimiz, atalarımız Milli Görüşle adil bir düzen kurdular tüm insanlığın saadetini sağladılar ve böylece yer yüzünde huzuru barışı temin ettiler, işte biz böyle şerefli bir tarihin şerefli evlatlarıyız”dedi.

AKP timsahın ağzına başını sokmuş
Erbakan AKP hükümetinin ne yaptığını bilmeden timsahın ağzına kafasını soktuğunu ve timsahın karnına gitmek için yola çıktığını anlatarak şunları söyledi: “Ne yazık ki bu AKP Hükümeti şu anda ne yaptığının farkında değil. Bu aziz milleti ve aziz vatanı bir insan olarak düşünürseniz, bu timsah bu insanı yutmak istiyor. Bizim AKP hükümeti de gitmiş başını timsahın ağzına sokmuş. Hem de kendisi sokmuş, gönüllü olarak. Beni kolay yut, beni hazmet ve ben de dünya devleti olayım diye. Zavallılar ne yaptıklarının farkında değiller ki. Timsahın ağzının içersinde 4 tane parçalayıcı diş vardır. Bu dişler sırası ile IMF ve Dünya Bankası alt çenede ve milletin sırtına gömülmüş iliğini emiyor. Memura, işçiye, köylüye para verdirmiyor, belinin doğrulmasını istemiyor. Çünkü para kasası bunların elinde. Üst çenedeki parçalayıcı dişler ise diyalog masalı ve Light Müslüman aldatmacasıdır. İşte bu dişlerle donatılmış çenenin ağzında ve dişlerin arasında milleti eritip yok etmek istiyorlar.
IMF’siyle Dünya Bankasıyla, diyalog masalıyla ve Light Müslüman aldatmacasıyla yapılan budur. Kısaca Milletimizi yok etmek istiyorlar ve bizimkiler de maalesef bilinçli veya bilinçsiz bu oyuna alet oluyorlar”

Terörü, Siyonizm destekliyor
Erbakan ülkemizdeki terörizmin her çeşidini siyonizmin desteklediğini özellikle belirterek, “Teröristlerin bütün silah ve mühimmatlarını siyonizm veriyor. Bunu hükümet de biliyor amma işbirliği  içinde olduğu için göremiyor, dile getiremiyor. Her şey hesaplı yapılıyor ve bin yıl beraber yaşamış insanlar düşman kamplara bölünmek ve çarpıştırılmak isteniyor. Her şey planlı, programlı ve Türkiyeyi yoketmek için yapılıyor. Halbuki Türkiye sadece kendi saadeti için değil, bütün insanlığın saadeti için vazifelendirilmiş bir devlettir. Amma bunun bilincinde değiller. Türkiye asırlar boyu İslam aleminin başı olmuş ama maalesef şimdi kendisini esir etmek isteyenlere teslim olmak için can atıyor. İşte AB serüveni esir olmanın en müşahhas göstergesidir” dedi.

AKP hükümeti siyonizmin güdümünde
Erbakan sözlerini şöyle sürdü: “İsrail dışişleri bakanıyla, Pakistan dışişleri bakanını Ankara’da buluşturdular. Kucaklaşın, bir ve beraber olun dediler. Şuna bakın. Sanki hiç işleri güçleri kalmamış Pakistanla, İsrail’i bir araya getiriyorlar. Neden? Büyük İsrail projesi (BOP)ta Tayyip bey eş başkan olmuş da onun içinmiş. Büyük İsrail projesinde eş başkan. Aman ne büyük taltif, ne büyük gurur abidesi (!) Allah bunlara akıl fikir versin, feraset ve dirayet versin, ne yaptılarının zerre kadar farkında değiller. Şayet farkındalarsa bu daha büyük felaket ve ihanettir. Şimdi bu yetmiyormuş gibi yeni bir marifetlerini daha gazetelerde okuduk. Bizim dış ülke elçiliklerimizde de İsrail’in birer odası olacakmış. Düşünebiliyor musunuz? Onlar İsrail elçiliğini istemiyor o halde Türkiye elçiliklerinde birer İsrail odası açıp, bizim elçiliğimizde ve bizim elçiliğimizin korumasında orda temsil edilecekmiş. Böylelikle İsrail yalnızca ülkelerin içine girip ifsat yapmayacak aynı zamanda bizim elçiliğe kimlerin girip çıktığını ve bu ülkelerin Türkiye ile sıkı işbirliği yapıp yapmadığını kontrol edecek. Erbakan sözlerinin sonunda ise, Aman Ya Rabbi bu ne kadar basiretsizlik, ne kadar cehalet, ne kadar ihanet. Büyük bir Müslüman ülke olan Türkiye İsrail’e yataklık yapacak. Allah bunlara akıl fikir versin”

 

 



î Başa
Zindandan Mehmet'e Mektup - Necip Fazıl Kısakürek 

 

 

 

 

Zindan iki hece Mehmetim lafta!
Baba katiliyle baban bir safta!
Birde geri adam boynunda yafta...
î Başa Halimi düşünüp yanma Mehmed' im!
Kavuşmak mı? ... Belki... Daha ölmedim!

Avlu... Bir uzun yol... Tuğla döşeli,
Kırmızı tuğlalar altı köşeli.
Bu yolda tutuktur hapse düşeli...
Git vegel... yüz adım... Bin yıllık konak.
Ne ayak dayanır buna, ne tırnak

Bir alem ki, gökler boru içinde!
Akıl almazların zoru içinde.
Üstüste sorular soru içinde:
Düşün mü, konuş mu sus mu unut mu,,?
Buradan insan mı çıkar, tabut mu?

Bir idamlık Ali vardı, asıldı
Kaydını düştüler, mühür basıldı.
Geçti gitti, Bir kaç günlük fasıldı.
Ondan kalan, boynu bükük ve sefil;
bahçeye diktiği üç beş karanfil...

Müdür bey dert dinler bu gün 'maruzat'!
Çatık kaş... Hükümet dedikleri zat...
Beni Allah tutmuş kim eder azat?
Anlamaz; yazısız, pulsuz dilekçem...
Anlamaz ruhuma geçti bilekçem!

Saat beş dedi mi, Bir yırtıcı zil;
Sayım var, Maltada hizaya dizil!
Tek yekün içinde yazıl ve çizil!
İnsanlar zindanda birer kemiyet
Urbalarla kemik, Mintanlarla et.

Somurtuş ki bıçak, Nara ki tokat;
Zift dolu gözlerde karanlık kat kat...
Yalnız seccademin yüzünde şevkat;
Beni kimsecikler okşamaz madem;
Öp beni anlımdan, Sen öp seccadem!

Çaycı, getir ilaç kokulu çaydan!
Dakika düşelim senelik paydan!
Zindanda dakika farksızdır aydan.
Karıştır çayını zaman erisin;
Köpük köpük, Duman duman erisin!

Peykeler duvara mıhlı peykeler;
Duvarda, başlardan, yağlı lekeler,
gömülmüş duvara, baş baş gölgeler
Duvar katil duvar, yolumu biçtin!
kanla dolu sünger... beynimi içtin!

sükut... kıvrım kıvrım uzaklık uzar;
Tek nokta seçemez Dünyadan nazar.
Yerinde mi acep ölü ve mezar
yer yüzü boşaldı, habersiz miyiz?
Güneşe göç varda kalan biz miyiz?

Ses demir, su demir ve ekmek demir...
İstersen demirde muhali kemir,
Ne gelir elden kader bu emir...
Garip pencerecik, küçük, daracık;
Dünya ya kapalı, Allah'a açık.

Dua dua, eller karıncalanmış;
Yıldızlar avuçta, gök parçalanmış.
gözyaşı bir tarla, hep yoncalanmış...
Bir soluk, Bir tütsü Bir uçan buğu
İplik ki incecik, örer boşluğu.

î Başa Ana rahmi zahir şu bizim koğuş;
î Başa Karanlığında nur, yeniden doğuş...
Sesler duymaktayım: Davran ve boğuş!
Sen bir devsin yükü ağırdır devin!
Kalk ayağa dim dik doğrul ve sevin!

î Başa Mehmed'im sevinin başlar yüksekte!
Ölsekte sevinin, eve dönsek de!
î Başa Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!
Yarın, elbet bizim, elbet bizimdir!
î Başa Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir!

 

Necip Fazıl Kısakürek

 

 


î Başa
Anneannem bir Müslüman’la evliydi - Akşam gazetesi - 9 Eylül 2005 

Türkiye Ermenileri Patriği Mesrob Mutafyan, bazı gazetelerde anneannesinin Müslüman olduğu yolunda çıkan haberlerle ilgili ‘www.lraper.org’ sitesinden soy kütüğünü gösteren bir açıklama yaptı. Mutafyan anneannesi Verjin Karakaşyan’ın ilk eşinin, dedesi Artin Balıkçıyan olduğunu söyledi. Verjin Hanım’ın ilk evliliğinden teyzesi Azat Hanım ile annesi Mari Hanım’ın dünyaya geldiğini anlatan Mutafyan, dedesi Artin Balıkçıyan’ın vefat ettikten sonra Verjin Hanım’ın 1944’te Mehmet Ali Varoler ile ikinci bir evlilik yaptığını ve bu evlilikten ise diğer teyzesi Sevim Varoler’in doğduğunu kaydetti.

TEYZEM MÜSLÜMAN

Verjin Varoler’in Müslümanlığı seçmediğini ve Hıristiyanlık dinine bağlı kaldığını sözlerine ekleyen Mutafyan,” Anneannem Verjin Hanım, Müslüman olan Mehmet Ali Varoler ile evlendi. Ancak kendisi Hıristiyan kaldı. Anneannemin ikinci evliliğinden olan çocuğu Sevim Varoler yani teyzem Müslüman’dır. Ailemizde hiçbir zaman ayrımcılık olmamıştır” diye konuştu.

Kendi soy kütüğü ile ilgili bilgi de veren Mesrob Mutafyan, “Anneannem Verjin Hanım’ın ilk evliliğinden olan annem Mari Hanım, Yeşilköy’de yaşayan İzmitli Onnik Mutafyan’la evlenmiştir. Bu evlilikten ise ben ve kız kardeşlerim Peruz ve Azaduhi-Aznif doğmuştur” dedi. Mutafyan, teyzesi Sevim Varoler hakkında ise şunları söyledi: “Sevim teyzem, Ersan Şenkan ile evlendi ve çalışmak için kocasıyla birlikte Almanya’ya gitti. Sevim teyzemin bu evliliğinden yeğenim Nilgün Şenkan oldu. Ben lise öğrenimimi Stuttgart Amerikan Lisesi’nde tamamladım ve bana Sevim teyzem ile eniştem baktı.”

ANNEM HIRİSTİYAN’DI

Halen Yakacık’taki evinde oturan Patriğin teyzesi Sevim Varoler de Mesrob Mutafyan’ın söylediklerini destekleyerek annesi Verjin Hanım’ın Hıristiyan olduğunu kaydetti. Sevim Varoler, “Evet babam Müslüman’dı ama annem dinini değiştirmemiştir. Ben ise müslümanım.

Ali OKTAY

Hosted by www.Geocities.ws

1