ANA SAYFA

GÜNCEL İNDEKS

 

 


- KALUTSYAN'LA LÜTFÜ DOĞAN KARDEŞ Mİ? - haber vitrini 
  ~ Eski Ermeni Patriği Şinork Kalustyan'ın eski Diyanet İşleri Başkanı Lütfi Doğan'la üvey kardeş olduğu iddialarınında son nokta. Kalutsyan'ın yeğeni Hanifi Yılmaz konuştu:

- EY OSMANLI GERİ DÖN! - Yeni Şafak 

- ANADOLU'DA 150 BİN ERMENİ ÇOCUK TÜRK NÜFUSA KARIŞTI'' - haber türk - 7 eylül 2005 

- ERMENİ DİYANET BAŞKANI' İDDİASININ ORTASINDAKİ İKİ İSİM KONUŞTU - haber türk 
  ~ Düriye Doğan annem, Mevlüt Doğan babam. İzmir’e giren ilk Türk ordunun içindeyken Teğmen’di.

- Hizbüttahrir'i cilalayan eller - internet haber - 6 Eylül 2005
  ~ Sözcüğün son işitilme tarihi için zamanda bir seyahat yapmam gerekti. 1970’li yılların başında, bir dostum, beni çok şaşırtan bir ev ziyaretine götürmüştü. Hemen her odası kitaplarla dolu olduğu için beni cezbetmiş evin sahibi, “Göreceksiniz” demişti, “Türkiye’ye hilâfeti yeniden getirecekler...” O zâtın halife adayı, kısa süre önce Osmanlı hanedanından bir prensesle evlenmiş olan Suat Hayri Ürgüplü’nün oğluydu...
  ~ Aczimendilere benziyor...” Aynı gruba ben baktığımda ‘Aczimendi’ bilinenlerin özel kılık-kıyafetine sahip, eli sopalı tek bir kişi bile göremedim... Dostumun yüzüne soran gözlerle bakmış olmalıyım ki, bana, “Tıpkı onlar gibi, sanki aynı tornadan çıkmışlar, hepsi uzun boylu ve yakışıklı” dedi. Ne demek istediğini anlamadığım halde sustum...

- ESKİ ERMENİ PATRİĞİ VE ESKİ DİYANET İŞLERİ BAŞKANI KARDEŞ ÇIKTI - haberturk 

- Köpekler cesetleri yerken onlar Telaferi bombalıyor! - ibrahim karagül - yeni şafak 
  ~ Bunun güçle, büyüklükle, zenginlikle ilgisi yok. Bunun insana bakışla, değerle, erdemle ilgisi var. 11 Eylül saldırılarında kendi hatalarının bedelini dünyaya ödeten, Anglo-Sakson ırkçılar, New Orleans'ta yüzen cesetleri toplayamadılar ama dün Telafer'de geleneksel katliamlarına devam ettiler. Dünya New Orleans'taki trajedi için acı duyarken onlar günlerdir Telafer'e bomba yağdırıyor! Financial Times, "Tecavüz"lerden söz ederken, bir polis, "Bize, cesetleri toplamamız yolunda bir emir verilmedi. Yüzüyorlarsa, aşağı itilmeleri söylendi. Zaten onları koyacak bir yer de yok" diyor.
  ~ Kunduz-Mezar-ı Şerif hattında binlerce esiri kurşuna dizip, asitle yakıp, kemiklerini kırıp, boğup toplu mezara gömen zihniyetle, kendi insanlarının cesetlerini toplama gereği bile duymayan zihniyet aynı. Vahşet kültürünü sadece dünya genelinde değil, kendi ülkelerinde de gösteriyorlar. Ardından da yüz milyonlarca dolarlık imaj operasyonları yapıyorlar. Ne de olsa Amerikan film endüstrisi ve dünya basını buna gönüllü.
  ~ Kendi ülkenize dönün. Hem dünyayı rahat bırakın hem de köpeklerin insafına bıraktığınız cesetleri, insan onuruna yakışır biçimde toprağa verin! Önce o utanç verici manzaralardan kurtulun ondan sonra dünyaya adalet, düzen getirmeye teşebbüs edin.

- Karaitler başka... Karahimler başka - Halit Kakınç - Star gazete
  ~ İster Karahim ister Karait, bu iki farklı grubun diğer bir ortak noktası, isimlerinin kökeni. Kara

- İnadına Ne Mutlu Türküm Diyene - internethaber - behiç kılıç 

- Emekli subaylar Ermeni konferansına katılacak - Star gazetesi

- Elif Şafak'tan Orhan Pamuk'a
  ~ Elif Şafak, ABD’de yayımlanan NPQ dergisine verdiği söyleşide, romanlarında Osmanlıca kelimeler kullandığı için eleştirildiğini söyledi. Şafak, Orhan Pamuk ve Ermeni meselesi ile ilgili bir soruyu “Kahramanlara ihtiyacımız yok.” şeklinde cevapladı.

- Erbakan, AKP’lilere seslendi: “Artık değişim değil, yuvaya dönüşüm vaktidir”- Milli Gazete

- "BÜYÜK ZAFER" İN 83. YILDÖNÜMÜ - forum-newspaper.com
>   ~

- BAŞBAKAN ARTIK İL SINIRINDA KARŞILANACAK - haber vitrini 

- Türkiye’nin tapu senetlerinden biri: Hasankeyf - Milli Gazete 
 
 




î Başa
KALUTSYAN'LA LÜTFÜ DOĞAN KARDEŞ Mİ? - haber vitrini 


î Başa Eski Ermeni Patriği Şinork Kalustyan'ın eski Diyanet İşleri Başkanı Lütfi Doğan'la üvey kardeş olduğu iddialarınında son nokta. Kalutsyan'ın yeğeni Hanifi Yılmaz konuştu:
07 Eylül 2005 Çarşamba 13:11

 

Eski Ermeni Patriği Şinork Kalustyan'ın yeğeni olan ve Yozgat'ın Çandır İlçesi'ne bağlı İğdeli Köyü'nde yaşayan Hanifi Yılmaz, AA muhabirine yaptığı açıklamada, anneannesi Güldane Kalustyan'ın iki kez evlendiğini, ancak eski Diyanet İşleri Başkanı Lütfi Doğan ile hiçbir

akrabalık ilişkisinin bulunmadığını anlattı.

Anneannesi Güldane Kalustyan'ın yıllar önce Yozgat'ın Sarıkaya İlçesi'ne bağlı Bebek Köyü'nden İğdeli Köyü'ne gelerek Mihran Kalustyan ile ilk evliliğini yaptığını belirten Yılmaz, şu bilgiyi

verdi:

''Anneannem Güldane Kalustyan, 1910 yılında köyümüze gelin gelerek Mihran Kalustyan ile ilk evliliğini yapmış. Bu evlilikten daha sonra Ermeni Patriği görevine seçilen Şinork Kalustyan, Şinorik Kalustyan

(kız çocuk) ve Arsek Kalustyan dünyaya gelmiş. Şinorek Kalustyan 12 yaşında iken İngiltere'de ölmüş. Şinork Kalustyan daha sonra akrabalarıyla birlikte yurt dışına gitmiş, Fransa'da din eğitimi alıp Türkiye'ye dönmüş ve bir süre sonra da Ermeni patriği görevine seçilmiş.

Şinork Kalustyan patrik olduktan sonra köyümüze geldi, akrabalarıyla görüştü, köy çeşmesinden su içip özlem giderdi.''

KRABALIK İDDİASI İKİNCİ EVLİLİKTEN KAYNAKLANIYOR

Hanifi Yılmaz, eski Diyanet İşleri Başkanı Lütfi Doğan'ın Şinark Kalustyan'la kardeş oldukları iddialarının, anneannesi Güldane Kalustyan'ın İğdeli Köyü'nde ikinci kez evlendiği kişinin soyadının

''Doğan'' olmasından kaynaklanmış olabileceğini de ifade ederek, şöyle devam etti:

''Güldane Kalustyan, ilk eşi ölünce 1920 yılında köyümüzden Hacı Doğan ile ikinci evliliğini yaptı. Bu evlilikten de annem olan Hanımkız Doğan ile teyzelerim, Gülizar ve Hürmet dünyaya gelmişler. Yani anneannem ikinci evliliğinden erkek çocuk doğurmamış. Bu nedenle

Lütfi Doğan ile bir akrabalığımız söz konusu değil. Anneannemin ikinci evliliği yaptığı Ali Doğan'ın ilk eşi olan Nadire'den olan Halim, Şükrü, Mustafa ve Bahri adında 4 çocuğu daha varmış. Anneannemin, ikinci evliliğini yaptığı Hacı Doğan'ın soy ismindeki benzerlik

nedeniyle Lütfi Doğan'ın Şinork Kalustyan ile kardeş olduğu iddia ediliyor ama bu doğru değil.''

ANNEANNEM MÜSLÜMANLIĞI SEÇMİŞTİ

Hanifi Yılmaz, anneannesi Güldane Kalustyan'ın ikinci evliliğini yaptıktan sonra Müslümanlığı seçtiğini de vurgulayarak, ''Anneannem, Müslümanlığı seçince köyde kendisine 'Gülkız' adı verilmiş. Anneannem bir süre sonra İstanbul'a oğlu Şinork Kalustyan'ın yanına yerleşmiş. Annem olan Hanımkız, anneannemi İstanbul'a giderek, ziyaret etmiş. Anneannem, bu ziyaret sırasında anneme (ben Müslümanlığı seçtim ve Müslümanım. Oğlum Şinork da bunu biliyor. Şinork'a bir zarar gelmesin,

çevresindekiler benden rahatsız olmasın diye Müslümanlığımı belli etmiyorum. İbadetimi çok gizli yapıyorum) demiş. Annem köye döndüğünde

ağlayarak bize bunları anlattı'' diye konuştu.

İğdeli Köyü Muhtarı Erhan Korkmazyürek de, ''Şinork Kalustyan'ın Lütfi adında öz veya üvey kardeşi olmadı. Tek erkek kardeşi çocukken ölmüş. Köyümüzde Ermenilerle Türkler yıllar boyu dostça yaşamışlar'' dedi.

Bir gazetede ve dergide yer alan haberde, eski Ermeni Patriği Şinork Kalustyan'ın eski Diyanet İşleri Başkanı Lütfi Doğan'ın aynı anneden olma üvey kardeşi olduğu iddia edilmişti.

 
 


î Başa
EY OSMANLI GERİ DÖN! - Yeni Şafak 

Dünya barışı için yeniden Osmanlıya ihtiyaç olduğunu ifade eden İsrailli entelektüel İsrael Shamir, imparatorluğun yıkılışından sonra sadece Ortadoğu'nun değil, tüm dünyanın da acı çektiğini söyledi. Shamir, Balkanlar, Filistin ve Irak'ta yaşananları örnek verdi.

  • DIŞ HABERLER SERVİSİ
    İsrailli yahudi entelektüel İsrael A. Shamir "Türkiye ve Dünyada Yarın" dergisi için kaleme aldığı "Ey Osmanlı Geri Dön!" adlı makalesinde insanlığın dünya barışı için Osmanlı imparatorluğuna ihtiyacı olduğunu söyledi. Makalenin giriş bölümünde 1. Dünya Savaşı sırasında İngiliz yanlısı bir Siyonist casus şebekesi olan "NILI" üyesi Osmanlı vatandaşı siyonist göçmenlerin Osmanlıya ihanetlerine değinen Shamir, "Onların ülkeleri Osmanlıya ihanet için iyi bir nedeni vardı; çünkü eğer imparatorluk yaşasaydı, ne Yahudi Devleti denen canavar, ne tecrit duvarı ardına sürülen milyonlarca toprağın yerlisi, ne aynı derecede ezilmiş ve gecekondulara doldurulmuş göçmen işçiler ve karşılarında malikaneler içinde birkaç zengin Yahudi olmayacaktı. Aynı şekilde çaresiz bir Irak'a ABD saldırısı ve sonuçta yüzbinlerce ölü ve acı hiç olmayacaktı, çünkü Irak o güçlü imparatorluğun parçası olacaktı.

    İmparatorluğun yıkılışından sade Ortadoğu çekmedi. NATO uçakları asla Belgrad'ı da bombalayamazdı, eğer imparatorluk bizimle olaydı. Hatta ilk ayrılan eyalet Yunanistan'ın şimdi avro tarafından ekonomisi mahvedilmiş ve zengin Kuzeylilerin otelcisi haline getirilmezdi. Onun da, Rumların, İskenderiye'den İstanbul'a dek imparatorluğun kalburüstü ahalisi olduğu günleri özlemek için iyi bir nedeni var" dedi.

    'Osmanlıyı ulusçuluk zehirledi'

    İsrailli yazar Shamir, Osmanlı'nın, zehirli ulusçuluk meyvasını Batılı üstadlarından alan yerel elitler tarafından yıkıldığını vurguladı. Avrupa icadı olan ulusçuluğun Ortaçağ'ın kara veba salgınından daha fazla insan öldürdüğünü belirten Shamir, makalesinde şunlara yer verdi: "Dahası, o imparatorluğa makul bir seçenek de sunamadı. Oysa orada düzinelerle kavim, kabile barış içinde birlikte yaşıyordu. Kopan ülkelerin hiçbiri başarılı bir devlet kuramadı. Ve Batılı yırtıcılar, giderek daha ve daha da küçük gruplar arasına kavga ekmeye devam ettiler, şimdi Türkiye ve Irak'taki Kürt hadiselerinde görüldüğü gibi. Nasır ve Baas Pan-Arabizmi, Bin Ladin İslamcılığı, Ziya Gökalp ve Halide Edip Pantürkizminin hepsi de Batı'nın ilerleyişini durduracak güvenilir bir ideoloji oluşturmakta aynı başarısızlığa uğradılar."

    Avrupa imparatorluğu yeniden kuruldu

    Osmanlı'nın yeniden diriltilmesi ile ilgili olarak "Batılı kardeşlerin kitabından kendimize bir yaprak ödünç almalıyız" diyen İsrael Shamir, "AB ile Avrupa, bin yıl önce çökmüş Şarlman imparatorluğunu yeniden kurdu; bizim İmparatorluğumuz ise hala insanların zihninde, görkemli saraylarda, kalelerde, camilerde ve kiliselerde dipdiri. Tekrar kurulan imparatorluğumuz tüm Bizans sonrası kazanımları kucaklamalı: Türkiye'nin, Ortadoğu'nun, Balkanların, Rusya, Ukrayna ve Orta Asya Türki cumhuriyetlerinin birlikte parlak bir geleceği var. Bizans'ın iki parlak varisi Rusya ve Osmanlı İmparatorlukları, yüzlerce yıl birbiriyle savaştılar. Ama aynı şey, Batı Roma'nın varisleri Fransızlar ve Almanlar için de doğru. Eğer Batının ezeli düşmanları birleşiyorsa bu niye Doğu'da da olmasın?" dedi.

    'Avrasya birleşmeli'

    Bu yaz Rusya ve Ukrayna'yı gezdiğinde, Ruslar ve Türkler (ya da Rus tabiriyle Tatarlar) arasında çok benzerlik gördüğünü ifade eden Shamir, makalesinde şu vurucu açıklamalarda bulundu, "Avrasya'da hakimiyet kavgaları vermek yerine Türkler, Slavlar, Araplar (ve küçük komşuları) güçlerini birleştirebilir, Konstantiniye'yi (İstanbul bu ismin farklı okunuşudur) ortak başkent ve imparatorluk hükümeti payitahtı yapabilir. Konstantiniye bizim Brüksel, New York ve Pekin'e cevabımız olabilir. Yüzyıllar sürmüş hakimiyet kavgaları Avrasya'da nice savaşlar çıkarmış iken, birlik tüm istekleri tatmin edebilir: Ruslar da Türkleri oradan çıkarmadan İstanbul'u başkent edinebilirler; Türkler ise Kırım ya da Taşkent'le komşu olur, Yakutistan'ın uzak elmas madenleri ve Pravoslav Türklerinin diyarları, tek bir Rusla savaşmadan elde edilir. Ortadoğu birkez daha, hep ait olduğu Avrasya'ya dahil edilir; Washington'dan, Londra'dan, Brüksel'den gelecek emirlere boyun eğmez. Çok uzak bir yer olmaktan çıkan Türkiye Bağdat'la Kiev'den, Belgrat ve Kahire'den, Vladivostok ve Ankara'dan gelenlerin buluşma yeri olur."

    Osmanlıyı geri getirmeyi düşünmeli

    Geçmişte Avrupalıların Osmanlıya hayran duyduklarını belirten Shamir, "İmparatorluğun kurucu unsur olan Türklere, Avrupa hayrandı ve onlardan korkuyordu, oysa şimdi onlar da Frankfurt ve Londra'nın çöpçü-bulaşıkçıları için işlerinde istenmeyen rakipler. Şimdi kimi Türk liderler AB'ye girmek hülyalarıyla kendilerini avuturken, belki de artık imparatorluğu geri getirmeyi düşünmeye başlamamızın tam sırası. Aslında imparatorluk çok büyük ve etkisiz olduğundan yıkılmadı: En görkemli zamanlarında bile Brezilya ya da Rusya'dan küçüktü. O yıkıldı, çünkü toy yerel elitler zehirli ulusçuluk meyvasından yediler; bunu onlara Batılı lafazanlık üstadları sunmuştu" diye yazdı.

  •  
     
    ''

    î Başa
    ANADOLU'DA 150 BİN ERMENİ ÇOCUK TÜRK NÜFUSA KARIŞTI'' - haber türk - 7 eylül 2005 
    İçimizdeki Ermeni asıllı Türkler
    Ermeni gazeteci Hrant Dink bu açıklamasıyla "Ermeni Patrik ile eski Diyanet İşleri Başkanı kardeşti" haberine yeni boyut getirdi.




    Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink'e göre, tehcir sırasında 150-200 bin Ermeni çocuk aileleri tarafından yetimhane ya da komşularına bırakıldı. Ve bu çocuklar zamanla Müslümanlaştı. Sayıları da kuşaktan kuşağa arttı.

    "ERİVAN HİÇ ARAŞTIRMADI"
    Dink'in 'Eski Ermeni Patriği de böyle olabilir' dedirten açıklamaları şöyle devam ediyor: Anadolu'da birçok kişi hâlâ "Dedem Ermeni'ydi" der. Ermenistan kaynakları ise bunu hiç araştırmadı.

    Kayıt dışı çocuklar akrabalarını arıyor

    Hrant Dink, Ermeni tehcirinde 150 bin çocuğun korumak amacıyla bırakıldığını, bugün Anadolu'nun akrabalarını arayan Ermeniler'le dolu olduğunu söylüyor.

    Almanya Ermeni Cemaati önderi Bekçiyan'ın Yeni Aktüel dergisine yaptığı, "Ermeni Patriği Kalutsyan ile eski Diyanet İşleri Başkanı Lütfi Doğan anne bir kardeştir"açıklaması, Ermeni tehcirinden bugüne üzerinde çok konuşulmayan, hem Türkiye'nin hem de Ermenistan'ın ciddi bir araştırma yaptırmadığı, "geride kalan" Ermeniler'i yeniden gündeme getirdi. Aileler, yolculuğun tehlikelerinden korumak için zor bir karar verip, özellikle çocuklarını geride bırakmıştı. Bir kısmı yetimhanelere kayıtlı olarak teslim edilmiş, savaştan sonra birbirlerine kavuşmuştu. Ama komşulara, yakın bilinen çevredeki insanlara 'kayıtsız' olarak bırakılanların izini bulmak mümkün olmadı. Onlar topluma karışarak Müslümanlaştırıldılar.

    ARAŞTIRMADILAR
    Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink'e göre geride bırakılanların sayısı yaklaşık 150 bin. Dink bu çocuklara ilişkin ne Ermenistan'da, ne Türkiye'de araştırma yapılmadığını belirterek, gerekçeleri şöyle anlattı: "Türkiye'de kalanlara ne olduğunun araştırılmamasının nedeni belli, bu konu zaten tabulaştırıldı, hiçbir ayrıntı gözönüne alınmadı. Yabancı kaynakların elinde veri yoktu. Ermenistan kaynakları ise kalanları yok saydılar. Sonuçta dünyaya bir rakam verilmişti '1.5 milyon Ermeni öldü' diye. Bu nedenle, bunlar yaşamış olsalardı bile birer ölüydüler... Çocuklar ya yetimhanelerde ya komşu ailelerde ya da yol üzerinde giderken vicdanlı ya da vicdansız insanların elinde kalmışlar ve Müslüman nüfusa karışmışlar. O günden bugüne gelen Ermeni dönmelerinin soyu araştırıldığında bunun çok büyük sayılara ulaşacağını düşünüyorum. Bugün Anadolu'yu dolaştığınızda hemen her yerde, birçok ailelerde 'Benim de dedem ninem Ermeniydi' diyenlere rastlayabiliyorsunuz."

    GÖKÇEN İDDİASI
    "Ermeni Patriği Kalutsyan ile eski Diyanet İşleri Başkanı Doğan'ın anne bir kardeş olduğu" konusunun Ermeni cemaatinde bilinen bir olay olduğunu söyleyen Dink, Atatürk'ün manevi evlatlarından Sabiha Gökçen'in de tehcir sırasında kalan çocuklardan olduğunu iddia ediyor: "Sabiha Gökçen'in Ermeni yetimhanesinden Atatürk'ün aldığı evlatlık olduğu iddialarını gazetede yansıttım, ama inanılmaz bir tepkiyle karşılaştım. Kalanları konuşmanın çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bana her gün onlarca mesaj geliyor, Anadolu'nun değişik kentlerinden. Bu insanlar geçmişteki Ermeni akrabalarını arayan insanlar. Sayısını anlatamam."

    SABAH / Sonat BAHAR

     
    '

    î Başa
    ERMENİ DİYANET BAŞKANI' İDDİASININ ORTASINDAKİ İKİ İSİM KONUŞTU - haber türk 
    HABERTÜRK TV'de müthiş polemik
    Yeni Aktüel Dergisiyle gündeme gelen ve HABERTÜRK TV’de de Sarkis Çerkezyan’ın iddiaları yinelemesi ile “eski Diyanet İşleri Başkanları’ndan hangisinin annesinin Ermeni?” tartışması büyüdü. İddiaların ortasında kalan RP’li 10. Diyanet İşleri Başkanı Lütfi Doğan ve CHP’li eski Diyanet İşleri Başkanı Lütfi Doğan HABERTÜRK TV’de Gülgûn Feyman’ın sorularını yanıtladı:




    RP’li 10. Diyanet İşleri Başkanı Lütfi Doğan: Ermeni patriğin zaman zaman televizyonlarda gördüm. Benim 5 kardeşim var. Annemi 1943 yılında kaybettim. Babam 1993’te Allah7ın rahmetine kavuştu. Gazetede çıkan yazılarla beyan edilen konularla ilgili bilgim ve ilgim yok. ben bana gelen gazetecilere de bildirdim. Neden böyle düşündüklerini bilemiyorum.

    Ben bütün insanların hukukuna saygı gösteririm. Ben ve ailem öyle bir köyde yaşamışız ki yabancı yok.


    CHP’li eski Diyanet İşleri Başkanı Lütfi Doğan: Ben Ermenekli’yim. Ermenek Cumhuriyet’ten de önce yabancıların yaşamadığı bir ülke. Benim babam Albay Doğan ve annem Ermenekli’dir. Benim ailem Buhara’dan gelmişler. Burada büyümüşler. Ben İstanbul’da okudum. İstanbul’da Erkek Lisesi’ni bitirdim.

    Üniversiteyi bitirince yurtdışına çıkıp eğitim gördüm. Sanırım sayın Lütfi Doğan’la orada karşılaştık. Onunla kelam asistanıyken tanıştık. Kendisiyle beraber olup karıştırıldığımız oluyordu. Bu meselede şunu söylemek istiyorum. Ailem açık ve belli.
    î Başa Düriye Doğan annem, Mevlüt Doğan babam. İzmir’e giren ilk Türk ordunun içindeyken Teğmen’di.

    Yabancı karışıklığı olsa söylerim. Bu küçüklük falan değil. İslamiyet’te daha önce annesi şu ya da bu olması önemli değildir. İnsanın kendi amelleri önemlidir. İslamiyet’e göre hepimiz Hz.Adem’in neslindeniz. Nasıl dünyada birçok din varsa? Bir insanın annesinin çocuklarının farklı bir dinden olması kadar doğal bir şey yok. Anadolu’nun parçalanmış olduğu zaman da bu tür olaylar meydana gelmiştir.

    Arkadaşımın da böyle bir durum varsa onun küçülmesi olacağını sanmıyorum.

     


    î Başa
    Hizbüttahrir'i cilalayan eller - internet haber - 6 Eylül 2005
    06 Eylül 2005 16:25  
    Unutulan hilafet yeniden gündemde. Meşhur deyimle birileri düğmeye mi bastı? Hizbüttahrir'i cilalayan eller Washington ve Londra merkezli mi? İşte bazı notlar..

         Son günlerde adı sıkça geçen Hizbüttahrir örgütünün birden parlamasının arka planı ne? Yeni Şafak yazarı Taha Kıvanç bu soruyu soruyor. Sorarken de bazı olayları ve bulguları aktarıyor. Ortaya çıkan gerçekten de bu örgütün gizemini daha da artırıyor. Yazar Bir sözcük etrafında yazısıyla okurlarını düşündürüyor.

    -Şu sıralarda kulağınıza çarpan ‘en aykırı’ sözcük hangisi? Fazla zorlanmayın diye kendi sorumu kendim cevaplandırayım: Hilâfet... Adeta unutulmuş sözcük şu sıralarda yeniden doğuşunu yaşıyor... Ülke gündemine hiç beklenmedik anda böyle bir sözcüğün girmesi gerçekten tuhaf...
         

    î Başa Sözcüğün son işitilme tarihi için zamanda bir seyahat yapmam gerekti. 1970’li yılların başında, bir dostum, beni çok şaşırtan bir ev ziyaretine götürmüştü. Hemen her odası kitaplarla dolu olduğu için beni cezbetmiş evin sahibi, “Göreceksiniz” demişti, “Türkiye’ye hilâfeti yeniden getirecekler...” O zâtın halife adayı, kısa süre önce Osmanlı hanedanından bir prensesle evlenmiş olan Suat Hayri Ürgüplü’nün oğluydu...
         

    Suat Hayri Ürgüplü Osmanlı yıkılış döneminin ünlü şeyhülislamlarından Hayri Efendi’nin oğludur. Büyükelçilik yapmış, siyasete atıldıktan sonra bakanlık görevinde bulunmuş, 1965’te sekiz aylığına başbakanlık makamında da oturmuştu. Oğlu Hayri Ürgüplü’nün Prenses Fazıla ile evliliği ilgi çekmişti. Prenses Fazıla, 1958’deki Baas darbesinde hayatını kaybeden Irak Kralı Faysal’ın nişanlısıydı. Prensesin talihsizliği şeyhülislam torunuyla evliliği sonrası da sürdü; çok geçmeden ayrıldılar... O boşanmayla birlikte, Ankara’da evinde ziyaret ettiğim kişinin yeni ‘halife’ beklentisi de boşa çıkmış olmalı...
         

    ‘Hilâfet’ sözcüğüyle yeniden karşılaşınca kulak kabartmamı herhalde doğal karşılarsınız...
         

    Geçen cuma günü, İstanbul’da, Fatih Camii çıkışında, gösteri yapanlar, gazetelere göre, ‘Hilâfetin geri gelmesini’ istiyorlarmış... Gösterici grup adına konuşan kişi bunu söylemiş. Kendilerini ‘Hizbüttahrir’ olarak tanıtan grubun en belirgin vasfı da buymuş zaten; amaçları hilâfeti geri getirmekmiş... Acaba onların ‘halife’ adayı kim?
         

    Cuma sonrası yapılan gösteriyi televizyon haberlerinde birlikte izlediğimiz bir dost, “Aaa” dedi âdeta haykırarak, “Grubun erkek fertleri ne kadar da î Başa Aczimendilere benziyor...” Aynı gruba ben baktığımda ‘Aczimendi’ bilinenlerin özel kılık-kıyafetine sahip, eli sopalı tek bir kişi bile göremedim... Dostumun yüzüne soran gözlerle bakmış olmalıyım ki, bana, “Tıpkı onlar gibi, sanki aynı tornadan çıkmışlar, hepsi uzun boylu ve yakışıklı” dedi. Ne demek istediğini anlamadığım halde sustum...
         

    Tam da o grubun gösteriye hazırlandığı sıralarda, Amerikan Genelkurmay Başkanı Gen. Richard Myers’in açıklama yapacağı tutuverdi. Giderayak yaptığı açıklamada, “ABD Irak’tan çekilirse, bölgede İslâmcılar iktidara yükselerek hilâfeti kurarlar” diyordu Gen. Myers... Bizi ilgilendiren nokta, Gen. Myers’in, bu ihtimalin söz konusu olduğu ülkeler arasında Türkiye’yi de sayması...
         

    Amerikalı subayın zihniyet dünyasını daha iyi tanımanız için konuya ilişkin açıklamadaki anahtar cümleyi aktarayım: “Eğer El Kaide'nin parçası olan Ebu Musab El Zerkavi'nin, yani El Kaide'nin Irak'ta kazanmasına izin verilirse, bu onların gözünde, hayalini kurdukları hilâfetin başlangıcı anlamına gelecek. Bu da, bölge için büyük bir tehlike olur. Böyle bir durumda Suudi Arabistan'da, Basra Körfezi ülkelerinde, belki İran'da, Suriye'de, Türkiye'de ânında istikrarsızlık ortaya çıkar.”
         

    Hesaptan kitaptan anlamasam da bazı unsurları altalta koyup mahsup çıkarmayı bilirim. Gen. Myers’in bu tespitinden hemen sonra İstanbul’da ‘hilâfet’ talepli cami gösterisi benim için bile kolay bir hesap... Yakın tarihimizde Hizbüttahrir her zaman varolmuştur, ancak kendisini o örgütün üyesi olarak tanımlayanların sayısı hiçbir zaman iki elin parmaklarını geçmemiştir. Onlar da, daha çok, mektup ve yayın yoluyla faaliyet göstermeyi tercih etmişlerdir.
         

    Bu kadarla kalsa iyi. Bizde Fatih Camii’nin hareketlendiği gün, Hizbüttahrir örgütü, esas eylem merkezi olan Londra’da bir büyük toplantı düzenlemişti. BBC’nin mikrofon dayadığı sözcüleri de, bir punduna getirip, “Biz reşit halife istiyoruz” demeyi ihmal etmedi. 7 Temmuz eylemleri sonrasında, İngiliz Hükümeti bazı İslâmî örgütlerin faaliyetlerini yasaklamıştı; demek yasaklananlar arasında Hizbüttahrir yokmuş...
         

    Gelin de “Ne oluyoruz?” diye sormayın bakalım.
         

    Geçen hafta Ankara’ya yapay puslu hava soluyan birilerinden söz etmiştim, değil mi? Genelkurmay’ın kapısına bıraktığı raporun değerini artırmak için çaba gösteren Faruk Demir’in dosyasını araladığımda, 2003 yılı başında “Türkiye’ye hilâfet türü bir oluşumda görev almak yakışır” anlamı taşıyan bir yazıya imza attığını görmüştüm. Bana cevabında Faruk Demir ne yazdı, hatırlamayanlar için onu da kaydedeyim: “O yazı, o günkü ABD'nin Ortadoğu politikaları ile ilgili olarak Washington'un karar alma mekanizmalarında tartışılan bir konunun bilgisini vermekte ve aynı zamanda analizini yapmaktadır.”
         

    ‘Hilâfet’ sözcüğü ABD karar alma mekanizmalarında yapılan tartışmalarda geçiyormuş...
         

    Ben burada dururum arkadaş...

     


    î Başa
    ESKİ ERMENİ PATRİĞİ VE ESKİ DİYANET İŞLERİ BAŞKANI KARDEŞ ÇIKTI - haberturk 
    Kardeş Patrik ve Diyanet Başkanı
     Başpiskopos Bekçiyan: "Eski Ermeni Patriği Kalustyan eski Diyanet İşleri Başkanı Lütfi Doğan'la kardeş olduğunu bana söyledi".




    ANNE BİR, BABALARI FARKLI
    Almanya Ermeni Cemaati'nin önderi Başpiskopos Karekin Bekçiyan yıllar sonra Yeni Aktüel dergisine aktardı: "Eski Ermeni Patriği Şinork Kalustyan eski Diyanet İşleri Başkanı Lütfi Doğan'ın anne bir kardeşi olduğunu bana defalarca anlattı..." Ancak bu tarihi açıklama yeni bir sır doğurdu. Çünkü...

    İKİ LÜTFİ DOĞAN DA KABUL ETMEDİ
    Diyanet İşleri Başkanlığı yapan iki Lütfi Doğan var. Konya Ermenek doğumlu 11'inci Başkan ve eski CHP'li Bakan Lütfi Doğan "Ben değilim. Siz Gümüşhane'ye bakın" dedi. Gümüşhane Kelkit doğumlu 10'uncu Başkan Lütfi Doğan da kararlı konuştu: "Böyle bir şey olamaz. Bu bir iftiradır."




    Patriğin kardeşi hangisi

    Almanya Ermeni Cemaati lideri Başpiskopos Karekin Bekçiyan, 40 yıllık sırrı Yeni Aktüel'e aktardı: Ermeni Patriği Kalustyan ile eski Diyanet İşleri Başkanı Lütfi Doğan anne bir kardeştir.

    Yeni Aktüel, Türkiye'deki Ermeni cemaati içinde yıllardır kulaktan kulağa aktarılan, ancak hiçbir zaman resmen açıklanmayıp, aksine üstü örtülen 40 yıllık sırrı gün yüzüne çıkardı. Almanya Ermeni Cemaati lideri, Ermeni Kilisesi Başpiskoposu Karekin Bekçiyan, Yeni Aktüel'in soruları üzerine, 'tarihi ifşaat'ı şöyle aktardı: "Ermeni Patriği Şinork Kalustyan, öksüzler yurdunda kalmış, Talas Amerikan Koleji'nde okumuş. Beyrut'ta yaşamış. Ben Marsilya'dayken bir gelişinde kilise idare heyetinden Mırgırdıç Deligazar ile karşılaştılar. O da Sivaslı. Birbirlerini tanıdılar. Deligazar da öksüzler yurdunda büyümüş, oradan da arkadaş
    çıktılar. Eskilerden, hatıralardan söze girildi. Sohbet koyulaştı. Ben de merak ediyorum ya! Fırsat bu fırsat, bir sorup soruştur bakalım dedim kendi kendime. İşte o zaman anlattı Sayın Kalustyan."

    "ANNESİ GÜLDANE MİYDİ"
    "Annesinin kaçırıldığını, kendisinin öksüz kaldığını, annesinin tekrar bir Müslüman'la evlendirildiğini, bu ikinci evlilikten şimdi tam hatırlamıyorum- iki ya da üç çocuğu olduğunu anlattı. Birinin Ankara'da yaşayan bir kadın olduğunu, bir diğerinin ise adının Lütfi Doğan olduğunu ve Türkiye'de Diyanet İşleri Başkanı olduğunu söyledi. Kalustyan, 1960'larda patrik
    oldu. 1965'ten sonra annesi onun yanındaydı. Adı Gül mü, Güldane miydi, tam hatırlamıyorum. Ben patrikhanede kaldığım için orada kaldığını iyi biliyorum. Nasıl geldiğini bilemiyorum ama. Kaçmış da mı gelmiş, ayrılmış mı ailesinden ya da terk mi etmişler bilemiyorum. Kudüs'teyken de kalmış yanında annesi. İstanbul'da oğlunun yanında ölmüş zaten." Yeni Aktüel, patriğin kardeşinin, Diyanet İşleri Başkanlığı yapan iki Lütfi Doğan'dan hangisi olduğu sorusuna yanıt arıyor.

    "BENİM ANNEM PULLU HATUN"
    Ermeni cemaatinde konuşulanlara, yazılanlara yer veren dergi, anlatılanların Yozgatlı
    11. Diyanet İşleri Başkanı Dr. Lütfi Doğan'ı işaret ettiğini, ancak hayat öyküsünün Gümüşhaneli 10. Diyanet İşleri Başkanı Lütfi Doğan'a yakın olduğunu belirtiyor. Yeni Aktüel'in sorularını yanıtlayan her iki Doğan da, "Ben değilim" diyor ve işaretleri, kendi annelerini ve yaşadıkları yerleri anlatarak çürütmeye çalışıyorlar. 10. Başkan, annesinin adının "Pullu Hatun" olduğunu söylüyor, 11. Başkan'ı işaret ederek de "O arkadaşımızın babasını tanırım. Ama, annesini tanımıyorum" diyor. 11. Başkan ise 10. Başkan'ı işaret ederek "Ermeni arıyorsanız, Gümüşhane'ye bakın" diye konuşuyor.

     
     


    î Başa
    Köpekler cesetleri yerken onlar Telaferi bombalıyor! - ibrahim karagül - yeni şafak 

    Geçen yıl eylül ayında İvan kasırgası Küba'yı vurduğunda bir buçuk milyon insan tahliye edildi, 20 bin ev boşaltıldı. Bir kişi bile ölmedi. Günlerce beklenen Katrina kasırgası New Orleans çevresini vurduğunda ABD Başkanı George Bush golf oynuyordu ve tam üç gün sonra televizyona çıkıp açıklama yapabildi. "Dünyanın en güçlü ülkesi" günler sonra bile bölgeye yiyecek ve içecek gönderemedi. Büyüklük kibriyle trajedinin boyutlarını gizledi, bölgeden yükselen çığlıkları dünya Washington'daki Beyaz Amerikalılar'dan daha erken duydu. İnsanların açlıktan yağmaya giriştiği, cesetleri bile yemeye başladığı, günlerce suda sürüklenen cesetlerin toplanamadığı bir ülke düşünün. Yüz binlerce kişinin öldüğü Ruanda soykırımında binlerce ceset nehirlerde yüzüyordu. Ne farkı var?

    Dünyaya "adalet" dağıtan, işgal ve katliamlarını "sonsuz özgürlük" koyan, demokrasi ve özgürlük sloganlarıyla Afganistan'da binlerce kişiyi toplu mezarlara gömen, Irak'ta kadın/çocuk demeden öldürdükleri insanları sayma gereği bile duymayan, gizli esir kamplarında işkence ve tecavüzü devlet politikası olarak uygulayabilen, devlet terörünü en aşağılık biçimde kullanan Amerika, bırakın dünyayı, kendi insanlarını bile kurtaramadı. George Bush, Fidel Castro kadar bile olamadı. Castro, ilk gün televizyondaydı ve tahliye operasyonunu bizzat yönetiyordu.

    î Başa Bunun güçle, büyüklükle, zenginlikle ilgisi yok. Bunun insana bakışla, değerle, erdemle ilgisi var. 11 Eylül saldırılarında kendi hatalarının bedelini dünyaya ödeten, Anglo-Sakson ırkçılar, New Orleans'ta yüzen cesetleri toplayamadılar ama dün Telafer'de geleneksel katliamlarına devam ettiler. Dünya New Orleans'taki trajedi için acı duyarken onlar günlerdir Telafer'e bomba yağdırıyor! Financial Times, "Tecavüz"lerden söz ederken, bir polis, "Bize, cesetleri toplamamız yolunda bir emir verilmedi. Yüzüyorlarsa, aşağı itilmeleri söylendi. Zaten onları koyacak bir yer de yok" diyor.

    î Başa Kunduz-Mezar-ı Şerif hattında binlerce esiri kurşuna dizip, asitle yakıp, kemiklerini kırıp, boğup toplu mezara gömen zihniyetle, kendi insanlarının cesetlerini toplama gereği bile duymayan zihniyet aynı. Vahşet kültürünü sadece dünya genelinde değil, kendi ülkelerinde de gösteriyorlar. Ardından da yüz milyonlarca dolarlık imaj operasyonları yapıyorlar. Ne de olsa Amerikan film endüstrisi ve dünya basını buna gönüllü.

    Daha ilk günden, felaketin boyutlarının korkunç olacağı belliydi. Ama Beyaz Saray'daki neocon elit, bunu görmezden geldi. ABD İç Güvenlik Bakanı, dün bölge sakinlerini "tüyler ürpertici sahnelere hazır olmaları" konusunda uyardı. Köpeklere yem olan cesetlerin görüntüleri bugün dünyaya yansıdı. Felaket, tahmin edilenden çok daha vahim. Sonuçları beklenenden çok daha ağır olacak. Amerikan toplumunda 11 Eylül'den daha derin izler bırakacak.

    11 Eylül'le halkın dikkatini dışarıya yönlendiren, halkı dünyayı kurtaran kahramanlara inandıran Bush yönetiminin, dikkatlerin yeniden içerideki sorunlara yönelmesine karşı yapacağı fazla bir şeyi yok. Daha şimdiden Kasırga ile Irak işgali arasında bağlantılar kuruldu. Kimi bunun Tanrı'nın gazabı olduğunu söylerken kimi ekonomik ve güvenlikle ilgili kaynakların Irak'a yönlendirilmesi yüzünden bilançonun bu kadar ağır olduğunu söylüyor. Şimdiden "İmparatorluk enkazı"ndan, "kaybeden ülke"den söz edilmeye başlandı. Amerikan halkı bundan sonra zor sorular soracak.

    Zararın ne kadar olacağı kestirilemiyor. Tahminler 100 milyar dolar civarına çıktı. Petrol ve gaz ihtiyacının yüzde 25'i New Orleans'taki liman ve rafinerilerden geliyordu. Şimdi bu kapı kapandı. İnsani trajedinin dışında ABD ekonomisi çok ağır zarar görecek. Irak petrollerini yağmalayan ABD, kendi ülkesinin petrol girişini kaybetti. Irak'ta Bağdat havaalanına giden yolu bile kontrol edemeyen bir süper güç bu! Immanuel Wallerstein, beyaz şahinlerin ve askeri çevrelerin, ABD'nin eski gücüne kavuşturulması için Irak'a savaş açtıklarını söylüyor. Yani, çöküşü gizlemek için. Ama çok daha kötüsü oldu. ABD hem Irak'ta kaybediyor hem de kendi içinde.

    Bütün dünyada, özellikle bizim coğrafyamızda etnik ve mezhep farklılıklarını tahrik edip çatışmaya dönüştüren, toplumları birbirine bağlayan bütün değerleri aşındıran politikaları uygulayan ABD, kendi içinde siyahlara ve Hispaniklere yönelik ayırımcı, dışlayıcı tutumunu, adaletsizliği, fakirliği gizlemeyi artık başaramıyor. Kendi utancını görmeyenler, dünyanın her köşesinde kusurlar arıyor ve bu kusurları bütün çirkinlikleriyle istismar ediyor. Türkiye'ye bakın; Diyarbakır'dan Trabzon'a, Sakarya'dan Seferihisar'a ve Bozöyük'e kadar kendini gösteren çözülme stratejisinin arkasındaki Amerika değil mi? Dünyaya yaydığı bütün kötülükleri kendi içinde yaşayan Amerika değil mi? Siz hangi rüyadan söz ediyorsunuz? Nasıl bir gelecekten, dünya düzeninden söz ediyorsunuz? Müslüman dünyayı hizaya sokmaya çalışan, yeni din inşa etmeye bile yeltenen, bu coğrafyanın bütün değerlerini aşağılayan ülke bu mu?

    î Başa Kendi ülkenize dönün. Hem dünyayı rahat bırakın hem de köpeklerin insafına bıraktığınız cesetleri, insan onuruna yakışır biçimde toprağa verin! Önce o utanç verici manzaralardan kurtulun ondan sonra dünyaya adalet, düzen getirmeye teşebbüs edin.

    İnsan ırkını tehdit eden felaketlerle mücadeleyi önceleyin. Okyanuslar'ın öfkesini durdurmayı… Hint Okyanus'u Güney Asya'yı vurdu, yüz binlerce can aldı. Atlas Okyanusu New Orleans'ı vurdu, onbinlerce can aldı. Büyük Okyanus'un öfkesi ne zaman gelecek ve nereyi vuracak? Allah korusun!


     


    î Başa
    Karaitler başka... Karahimler başka - Halit Kakınç - Star gazete
    Bugün İstanbul’da ilginç bir aktivite var. Galata’da 7 farklı mekanda, 6 lokanta ve kafede, Yahudi Kültürü Avrupa Günü kutlanacak. Bu yılın konusu, Galata’da Yahudi Nağmeleri ve Lezzetleri.

    Bu vesile ile pek bilinmeyen veya unutulmuş bir konuya değinmek istedim: Karahimler veya Karaylar. Karahimler, Türkiye’de 70-80 kişi kalmış cemaat içi bir cemaat. Dinleri Musevi, ırken Türkler.

    Böyle bir şey olabilir mi? Olmuş. İşi başından özetleyelim: MS. 500 ile 1000 yılları arasında, cumhurbaşkanlığı forsumuzdaki 7. yıldız, Hazar Hanlığı diye bir Türk Devleti var. Hazar Gölü ile Karadeniz arasında. Saf kan Türk. Şaman inancında.

    Bir yandan Bizans, öbür yandan Araplar bastırıyor. Yönetici sınıf, hıristiyan veya müslüman olmak istemiyor. 8. yüzyılda Bulan Han adlı hakanları, madem o da hak dini’dir diye museviliği seçtiklerini ilan ediyor. Saray ve bey sınıfı musevi oluyor, halk şaman kalıyor.

    Talmud’u olduğu gibi reddedip sadece Tevrat okumakla yetiniyorlar. İbadethanelerini, mezarlıkların altına kuruyor, kenessa adını veriyorlar. Bugün Litvanya, Ukrayna, Polonya, Kırım, Azerbaycan, ABD ve İsrail’de yaşayan toplam 50 bin Karay var.

    Bizans döneminde Karaköy’e ilk yerleşenler onlar. Semtin ilk adı Karayköy. Cumhuriyet tarihimizin ünlü yazarlarından Refik Halit Karay da bu cemaatten. İstanbul’da kalan son sinagogları Hasköy’de.

    Karaitler ise tamamen Yahudi kökenli bir musevi tarikatı. Annan ben David adlı bir din adamı tarafından MS. 770’de kuruluyor. Karahimler ile ortak noktası, Talmud’a tepkili olmaları.

    î Başa İster Karahim ister Karait, bu iki farklı grubun diğer bir ortak noktası, isimlerinin kökeni. Kara, İbranice okumak fiilinden emir (Arapça’daki ikra gibi). Yani, her iki cemaatin ismi de okuyucular anlamına geliyor.

    Bilginin lüzumsuzu olmaz. Gün olur, işe yarar.


    î Başa
    İnadına Ne Mutlu Türküm Diyene - internethaber - behiç kılıç 
         Bugün size bana gönderilen bir mesajı hiç yorumsuz iletmek istiyorum..
    Buyrun değerlendirin...
     
    "İyi günler size önemli bir konuda yazacağım... Ben Beritanlı Aşiretine mensup bir gencim... Biz tam bir konar göçer Türkmen yörük aşiretiyiz... her yönümüz yörük kültürüdür... bizlere dedemin de anlattığı gibi yıllardır batılı istihbarat örgütlerinin diğer türkmen aşiretlerine de yaptığı gibi kürtlük propagandası sonucunda insanlarımızın önemli bir kısmı kendini Türkten ayrı birşey zannetmektedir... aynı şey Karakeçili Türkmenlerine de yapılmıştır fakat insanlar tarihini araştırdıkça Türklük gerçeği ile karşılaşmıştır... şuan 3 arkadaşız... birimiz Karakeçili birimiz Badıllı yani Beğdili Türkmeni bende beritan Türkmeniyim... Karakeçili arkadaşım sırf bunun için Kırıkkale'ye ve Kütahya'ya gitti ve oradaki Karakeçililerle her şeylerinin aynı olduğunu ve dokudukları kilimlerin motiflerinin bile aynı olduğunu gördü... Söylenenlerin propaganda değil koskoca bir gerçek olduğunu gördü... Araştırdı ve Kayı boyuna mensup olduklarını ve Osmanlının kuruluşunda var olduklarını gördü... Ve gözümüzün önünde Türkçeden başka bir dil konuşmayacağına yemin etti... Badıllı arkadaşım Türk olduğunun zaten farkındaydı ama araştırmamıştı... Araştırdığında 24 Oğuz boyunun olduğu ve onlarında Beğdili boyunun ta kendisi olduğu gerçeğini gördü... Akrabalarının soyadlarının Beydili Beydilli Baydilli Baydil ve Badıllı olduğunu zaten biliyordu... Bir an doğunun üzerinde nasıl bir oyun oynandığını konuşmaya başladık... Türk olmamıza rağmen nasıl Türkten ayrı bir şey zannettirdiler bize diye düşündük... Ve o gün bizlerde Türkçeden başka bir dil konuşmamaya yemin ettik... Ve harıl harıl Türk tarihi okumaya başladık... Kürt sözünün tarihte ilk defa Orta Asya'da Elegeş yazıtlarında geçtiğini öğrendik.. Alp Urungu Beğleri idi ve öz be öz Türk idi... sonra düşündük Kürt ne demekti... İlk defa farkettik ki konuştuğumuz Kürtçe dediğimiz dilde Kürt diye bir kelime yoktu... Bunu neden daha önce düşünmediğimize yandık.. Anlaştığımız dil ise Türkçe . Ben Zazaca konuşuyorum hiç anlamıyolar... Onlar Kürtçe konuşuyolar ben anlamıyorum... Anlaştığımız dil tabii ki Türkçe... Beritan sözünü araştırdım tamamen Türkçe bir kelime... Göçer göçebe anlamında...Yörükleri araştırdım. Her şeyimiz aynı... Çok yaşlı dedelerimize danıştım, çok önceleri yalnızca Türkçe konuştuğumuzu söyledi... Anladık ki bizler öz be öz Türküz... şimdi ise yeminimizde olduğu gibi Türkçeden başka bir dil konuşmuyoruz... Vatanımıza sımsıkı bağlandık milli kimliğe sımsıkı bağlandık... Bekliyoruz ki vatansever gazeteciler üniversite hocaları bu konuyu ele alsınlar... Biz insanlarımızı uyarıyoruz... Ve inanın insanlarımız Türk olduklarını duymak istiyorlar... Koskoca Avşar boyunu Kürt yaptılar... Ama onlar bunu yemiyorlar artık gençleri araştırıyorlar Avşarların Oğuz Türkünün geniş bir boyu olduğunu öğreniyorlar... Sizleri gazeciliğe davet ediyorum... neden gidip Türkan aşiretinin üyeleriyle yaşlıları ile röportaj yapmıyorsunuz neden kendine Kürt denmesinden hoşlanmayan zaza dedeleriyle röportaj yapmıyorsunuz... Neden Karakeçili Türkmenleriyle röportajlar yapmıyorsunuz... Neden Kürt sözünün Türkçe olduğunu ve ilk defa Türk yazıtlarında geçtiğini söylemiyorsunuz... Neden Hakkari'ye adını veren Türk aşiretinden Saka Türklerinden Akari aşiretiyle konuşmuyorsunuz.. Neden Gur Türklerinin Aşireti olan Guran Türklerini üniversite hocalarından dinlemiyorsunuz... Fatihin hocası Molla Gurani'nin aşiretinin neden kendini Türk saymadığını araştırmıyorsunuz... Neden aynı aşiretin Azerbaycan'daki kolu kendini Türk biliyorda Kürtçe tek kelime bilmiyorda Türkiye'deki kolu kendini Türkten ayrı bir şey sanıyor... Araştırmak bir vatan görevidir.... Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır demiş Peygamberimiz...Bu araştırmalar terörü bitirir... Çünkü hepsi öz be öz Türk.. Kaynak bir sürü... Korktuğunuzu aklıma bile getirmek istemiyorum İnanmıyorum da.... Allah aşkına araştırmaya değmez mi?.... Devletin dikkatini neden bu noktaya çekmiyorsunuz...lütfen."

    Ben üzerime düşeni yapmaya çalışacağım.. Şimdi bu yazıyı karalamak isteyenler saldıracaklardır ama böyle yürekli çıkışların, ülkemize göz dikenlere en geçerli gözdağı olduğunu düşünüyorum..

    İşte budur..

    Ne Mutlu Türküm demenin bir önemli yolu da budur..


    î Başa
    Emekli subaylar Ermeni konferansına katılacak - Star gazetesi

    Türkiye Emekli Subaylar Derneği (TESUD) Başkanı Emekli Tümgeneral Rıza Küçükoğlu, 23-25 Eylül'de yapılması planlanan ''İmparatorluğun Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri' başlıklı konferansa, en az 300 arkadaşlarıyla aktif olarak katılacaklarını bildirdi.

    Emekli Tümgeneral Rıza Küçükoğlu, hem arkadaşlarının toplantıya katılması, hem de kendisinin TESUD Genel Başkanı sıfatıyla panelist olarak görev alma isteğini, ilgili üniversiteler ile YÖK'e bir yazıyla bildirdiklerini söyledi.

    Emekli Tümgeneral Küçükoğlu, şöyle dedi:

    ''Mademki bu toplantı, Ermeni sorununa demokratik bir açılım getireceği savıyla düzenleniyor, bizim de orada varlık göstermemiz gerektiğini düşündük. Yurtdışında silah arkadaşlarını Ermeni çetelerinin kurşunlarıyla şehit vermiş olan Türkiye Emekli Subaylar Derneği üyeleri olarak, en az 300 arkadaşımızın konferansa aktif olarak katılması kararı aldık. Eğer onlar soykırım ifadesini kullanırlarsa, yani Türkiye'nin yapmadığı bir eylemi, hak etmediği bir suçlamayı yaparlarsa, bunu duyar duymaz, onlardan en azından soykırım terimini açıklamalarını isteyeceğiz.''

    Toplantı günü arkadaşlarıyla, üzerinde Atatürk, dernek ve Türk bayrağı rozetinin yer alacağı koyu takım elbiseleriyle, Boğaziçi Üniversitesi'nde olacaklarını belirten Emekli Tümgeneral Küçükoğlu, şöyle devam etti:

    ''Biz kendilerinden izin istemiyoruz. İzin verseler de vermeseler de biz orada olacağız. Türkiye'nin geleceği tartışılıyorsa, her sivil toplum örgütü orada olmalı. Gerçekten aydın bir görüşme olacaksa, her görüşe saygı duyulması lazım. Demokratik olarak toplantıya katılacağız, o demokratikliği karşımızdakilerden de bekliyoruz.''

     


    î Başa
    Elif Şafak'tan Orhan Pamuk'a taş - internethaber
    03 Eylül 2005 18:01  
    Ünlü kadın romancı Elif Şafak, ABD'de yayımlanan bir dergiye verdiği söyleşide çarpıcı tespitlerde bulundu. Şafak, Orhan Pamuk'la ilgili bir soruya bakın nasıl cevap verdi.

         î Başa Elif Şafak, ABD’de yayımlanan NPQ dergisine verdiği söyleşide, romanlarında Osmanlıca kelimeler kullandığı için eleştirildiğini söyledi. Şafak, Orhan Pamuk ve Ermeni meselesi ile ilgili bir soruyu “Kahramanlara ihtiyacımız yok.” şeklinde cevapladı.

    Elif Şafak, bugüne kadar daha çok romanlarıyla gündeme geldi, nedense akademisyenliği üzerinde pek durulmadı. Bir süreden beri Amerika’da bir üniversitede hem yazar hem akademisyen sıfatlarıyla ders veren Elif Şafak, bir yandan da son romanını bitirmek için uğraşıyor. Şafak’la Amerika’da ‘Türk entelektüeli’ olmayı, edebiyatçı-akademisyen ilişkisini ve bitirmek üzere olduğu son romanını konuştuk.

    Akademik çalışmalarınız, romanlarınızı nasıl etkiliyor? Yazma süreci sizde nasıl oluşuyor?

    Türkiye bence bir siyaset bilimci için muazzam bir çalışma konusu. Keza bir romancı, sanatçı için de alabildiğine bereketli toprak. Yazı yazmanın birden çok yolu var. Ben, “vecd hali” şeklinde tarif ettiğim yazma tekniğini kullanıyorum. Bunun kapıları akıldan çok sezgiye ve bilinçten ziyade bilinçaltına açılıyor. Dili bir araç gibi kullanmadan, aksine dilin içine girerek, dilin de beni şekillendirmesine izin vererek yazıyorum. Adeta beynimin başka başka kapıları açılıyor yazarken. Kişiliğim değişiyor, başkalaşıyor. Yazının gücü beni ele geçirir, öyle yazarım.

    Yazı aracılığıyla yaptığınız eleştiriler bu yüzden mi böyle sivri?

    Yaşadığımız sıkıntılardan bir tanesi de bireysel farklılıklara bakışımız. Düşünce özgürlüğüyle de yakından bağlantılı bu husus. Eleştirel düşünceyi ne teşvik ne de takdir eden bir toplumuz. Başkalarını ancak ve ancak bize benzedikleri takdirde seviyoruz. Bu memleketin sicili düşünce özgürlüğünü engelleme konusunda hayli kabarık. Solcular da sağcılar da bundan fazlasıyla paylarını aldılar. Şimdi düşünmemiz lazım. Düşünce suç olabilir mi hiç? Bu memleketin sanatçıları olarak apolitik kalmak gibi bir lüksümüz yok.

    Eleştirinin de bir sınırı olmalı mı?

    Eleştirel düşünceye hudut çizemezsiniz. Sanatçı korkak olabilir; ama sanat korkusuz olmak zorunda. ‘Türkiye’nin üç tarafı sularla, dört tarafı düşmanlarla çevrili’ diye diye büyütüldük. Kurtulmamız lazım bu korkulardan. AKP iktidara geldiğinde bir sürü kent soylu telaşa kapıldı, ‘eyvah dinciler geliyor, kesecekler bizi’ diye. Nereden geliyor bu korku? Öğretmen Kubilay sendromuyla büyütülmedik mi? Bunları aşmak zorundayız artık. Benim tavrım çok net. Ben kozmopolit çoğulculuktan yanayım. Benim edebiyatım da kimlik politikam da çok sesli, çok başlı ve çoğulcu. Ve bu ülkenin Avrupa Birliği’ne katılmasını da arzu ediyorum. Sadece bizim açımızdan değil, Avrupa açısından da hayırlı olacak bu.

    Yurtdışında yaşamak, yurtdışında Türk entelektüeli olmak zor mu? Sanatçılar, aydınlar, gazeteciler ve meslektaşlarınız nasıl bakıyorlar size?

    Bizde ‘kol kırılır yen içinde kalır’ varsayımı hakimdir. Yani Türkiye’de pek çok şey söyleyebilirsin; ama bunu yabancılara söyleme. Ben Amerika’da yaşıyor ve orada ders veriyorum dört senedir. Aydının bir tutarlılığı olmalı, burada farklı orada farklı olamazsınız. Türkiye’de türbanlı kız öğrencilerin okullara alınmamasını nasıl eleştiriyorsam, ABD’de de İslam karşıtlığını eleştiriyorum. Benzer şekilde burada nasıl Türk milliyetçiliğinin katılaşmış hallerini eleştiriyorsam, orada da eleştirel konuşuyor ve yazıyorum.

    Öztürkçeciliği dilsel temizlik olarak adlandırıyorsunuz. Bunu da etnik temizlik kadar tehlikeli bulduğunuzu söylüyorsunuz.

    Ben romanlarımda Osmanlıca kelimeler kullandığım için çok eleştirildim Öztürkçeciler tarafından. Ama tavrım net: Türkçe’nin geçirdiği değişimi eleştiriyorum. Dili ve düşünce gücümüzü budadık. Bir yazar olarak benim canımı yakıyor bu. Kaybolan kelimelerin yasını tutuyorum.

    Türkiye hakkındaki eleştirilerinize bazı itirazlar var...

    Bakın bu anlamda, yurtdışında yaşayıp da memleketini seven her aydın bıçak sırtındadır. Bir yandan zaten Türkiye’ye dair çok fazla önyargı var, bunları kabartmak istemiyorum ve bu anlamda ben milliyetçi değil; ama memleketçiyim. Öte yandan bu ülkenin tarihinde eleştirecek çok şey görüyorum ve bunların dile getirilmesini de demokratikleşme sürecinin kaçınılmaz parçası olarak görüyorum. O kadar çok seveceksin ki bu memleketi, eleştirebileceksin. Kimileri zannediyor ki; eleştiriyorsan demek ki sevmiyorsun bu toprakları. Olur mu? Tam tersine önemsediğim, sevdiğim, yaralı kalmasına içim elvermediği için eleştiriyorum.

    Bir söyleşide ‘Orhan Pamuk ile aynı bottayız’ demişsiniz. Bunu Ermeni meselesine binaen mi söylediniz?

    Ben Türkiye’deki toplumsal hafızasızlığı eleştirdim, geçmişe karşı bu kadar kayıtsız ve bilgisiz olabilmemizden üzüntü duyduğumu dile getirdim. 1915’in acılarıyla yüzleşmek bence bunun önemli bir parçası. Bu anlamda 1915’i konuşabilmemiz gerektiğine inanıyorum. Pamuk meselesine gelince, her şeyden evvel aydının düşünce özgürlüğünden yanayım. Sansürlenmemesinden, fikirlerinden dolayı kovuşturmaya uğramamasından yanayım.

    Ama bu tür eleştirilerin, Batı’ya şirin görünmek için yapıldığı şeklinde genel bir kanaat var Türkiye’de...

    Bence Pamuk olayındaki en talihsiz nokta, onun bu konularda kimse bir şeyler yazıp çizmiyor gibi davranması olmuştur. Böyle yaklaşırsanız meseleye Batılılar da hemen sizi kahramanlaştırırlar. Ben de diyorum ki bundan kaçınmamız lazım. Batı’ya da kendimize de çoğulcu, çok sesli olabildiğimizi göstermemiz lazım. Çünkü Türkiye’de son derece eleştirel kalemler var bu konuyu farklı farklı dile getiren. Ermeni meselesiyle yüzleşebileceksek bence bunu kahramanlar aracılığıyla değil, öne çıkan kişiler aracılığıyla değil, hep beraber yapacağız. Kahramanlara ihtiyacı olmayan bir sivil toplum dönüşümüyle yapacağız.

    ‘Kitaplarım, harflere olan aşkımı anlatıyor’

    “İki yeni kitapla geliyorum. Evvela Med-Cezir çıkacak. Sonbaharda da yeni romanım çıkacak. Roman, dört kuşak kadının, bir İstanbul ailesinin hikayesi. Romanda Türk ve Amerikan Ermeni’si bir aile var. Her iki aileyi birbirine ayna olarak tuttum. Önceki romanımı İngilizce yazmam çok eleştirildi; ancak bunu da İngilizce yazdım. Türkiye’de ne vakit denenmemiş bir şey yapsan eleştiriye uğrarsın. Ama benim için İngilizce de yazsam Türkçe de Osmanlıca kelimeler de kullansam bâtıni bir dil de hepsinin özü aynı: Hepsinin özünde harflere olan aşkım var.”

    Söyleşi: Abdullah Kılıç
    Kaynak:
    www.zaman.com.tr
     
    ‘Eve dönün’ çağrısı


    î Başa
    Erbakan, AKP’lilere seslendi: “Artık değişim değil, yuvaya dönüşüm vaktidir”- Milli Gazete

    ‘Eve dönün’ çağrısı

    Millî Görüş Lideri ve 54. Hükümetin Başbakanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan, AKP’lilere açık ve net bir şekilde “yuvaya dönüş” çağrısı yaptı. Erbakan; “Artık değişim vakti değil, yuvaya dönüşüm vaktidir” diye konuştu.
    Değişim değil, dönüşüm vakti
    Üç yıllık bir “değişim” sürecinin, Türkiye için nelere mal olduğunun görüldüğünü kaydeden Erbakan; “Araba geldi duvara tosladı. Şimdi artık yuvaya dönmenin vaktidir. Millî Görüş’ten başka gidilecek yer olmadığı açıkça anlaşıldığı için, vakit Millî Görüş’e dönüşüm vaktidir. Ne AB’den, ne IMF’den, ne de ABD’den hayır gelmez. Bunca denemeden sonra da olsa bu anlaşılmıştır. Çözüm, derhal Millî Görüş’e dönmektir” şeklinde konuştu.

    Kumanda, dünya siyonizminin elinde
    Millî Görüş’süz geçen 8 yıllın sonunda, sanayide ve sosyal hayatta büyük bir hezimetle karşı karşıya kalındığını ifade eden Prof. Dr. Necmettin Erbakan konuşmasını şöyle sürdürdü: “Ülkenin borçları 340 milyar dolara çıkarıldı. Yıllık 50 milyar dolar borç faizi ödeniyor. Bütün yatırımlar için ise 5 milyar dolar ayrılıyor. Kumanda AB, ABD, IMF ve dünya siyonizminin elinde. AKP ise, “enflasyon düştü”, “ekonomi büyüdü” diye laf üretiyor.”

    NEVZAT ÖZPELİTOĞLU / BALIKESİR
     Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan Altınoluk’ta yaptığı açıklamalarıyla Hükümetin gözden kaçırdığı hassas noktalara ve yanlışlara dikkat çekerek, milli politikalar üretmeleri yönünde nasihatler verirken bu defa gayet açık ve net bir şekilde yuvaya dönüş çağrısında bulundu.
    Erbakan, “3 yıllık bir değişim sürecinin nelere mal olduğu görüldü. Araba geldi duvara tosladı. Şimdi artık değişim vakti değil, yuvaya dönüşüm vaktidir. Milli Görüşten başka gidilecek yer olmadığı anlaşıldığı için vakit, Milli Görüşe dönüşüm vaktidir” dedi.

    Borçlar korkunç boyutlara ulaştı
    Erbakan borçların her geçen gün dayanılmaz bir hal aldığına dikkat çekerek sözlerini şöyle sürdürdü: “Ülkenin borçları 340 milyar dolara çıkarılmış. Her yıl 50 milyar dolar borç faizi ödeniyor. Buna bir devletin dayanması imkânsızdır. Bu resmen iflâsın ilânı niteliği taşımaktadır. Düşünün bir defa, memura, işçiye, köylüye 1- 2 milyar dolar bulamayanlar iş IMF ye gelince 50 milyar doları bulup, buluşturup vakit geçirmeden IMF muhasebesine teslim ediyorlar. Sanki bu beyler, bu milletin Hükümeti değil, IMF’nin Hükümeti.”
    Erbakan, “Bu AKP’nin yönetiminde geçen 3 yıl içersinde borç o kadar fırladı ki, bu gidişle Allah göstermesin 2 yıl sonra borçlar 500 milyar dolara çıkacak. Bu 500 milyar dolar için ise yılda 80 milyar dolar faiz ödemek gerekecek. Düşünün ki, 75 milyonluk bir Türkiye’nin bütün yatırımları için sadece 5 milyar dolar ayrılıyor. Kendi ülkene 5 milyar dolarlık yatırım yapmak için evvelâ gidip Batılı emperyalistlere 50 milyar dolar faiz ödemek zorundasın. Bu rakam bu gün için böyle. 2 yıl sonra ise 80 milyar dolar vermek mecburiyetindesin. İşte 3 yıllık AKP Hükümeti’nin ülkemizi getirdiği durum. Buna fecaat veya felâket denmezse bilmiyorum ne denir?” diye konuştu.
    Erbakan açıklamalarına devamla, Bu AKP her zaman ifade ettiğim gibi bir at yarışı spikerinden farksızdır. Bunlar Hükümet değil, at yarışı spikeridir fakat ne yazık ki, kendilerinin Hükümet olduğunu sadece zannediyorlar, öyle olduklarını sanıyorlar. Atın üzerinde kendileri yok. Ata kendileri yön veremiyorlar. Peki, ne yapıyorlar?  Yaptıkları şey; kırmızı at öne geçti, sarı at atağa kalktı, beyaz at kırmızı ata yaklaştı diye bağıran at yarışı spikerinin yaptığıdır.
    Atın üzerinde AB var, IMF var, Amerikan Devleti var, Dünya Siyonizm’i var. Bu emperyalistler ata kumanda ediyor, istedikleri yöne götürüyorlar.  AKP Hükümeti de enflasyon düştü, dolar şöyle oldu, Euro dolara yaklaştı diye sadece lâf üretiyor. Bunları yapan veya bunlara yön veren sen değilsin ki… İşte bundan dolayı sen Hükümet değil, at yarışı spikerisin” şeklinde konuştu.

    Bunlar eğitim değil, zulüm yapıyorlar
    Erbakan Eğitim yılının başlamasına değinerek, tekrar ediyorum önce koalisyonun çorba hükümetleriyle insanımızı 5 yıl ezdiler, ardından 3 yıllık AKP silindiriyle üzerinden geçtiler. Bunun adına da 5 artı 3 kesintisiz eğitim dediler. Aslında bunun adı; siyasette 5 artı 3 kesintisiz zulmüdür. Bu yapılanlar ise eğitim değil, ezilimdir, ezilmektir, ezmektir.
    Milli Görüşsüz geçen 8 yıllık tecrübenin sonunda okullarımız yine acı ile açılıyor. Memurumuzun, esnafımızın, işçimizin, çiftçimizin, dar gelirlilerimizin evlâtlarının okul masraflarını karşılamaları bu şartlar dâhilinde mümkün değildir. İlköğretime giden bir çocuğun okula başlaması için yeni bir elbise, ayakkabı, çanta, önlük, kitap, defter masraflarına en az 200 YTL lâzım. 500 YTL ile 800 YTL arasında maaş alan bir memur bunu nasıl karşılayacak? Köylümüz bunu nasıl karşılayacak? Asgari ücretle zaten karnı doymayan işçimiz bunu nasıl karşılayacak? Hele hele işsizimiz, dar gelirlimiz, dul ve malul gazilerimiz, siftah etmeden kepenk indiren esnafımız bu yükü nasıl kaldıracak? Zaten ekmeğine, kömürüne, doğal gazına, elektriğine, suyuna para bulamayan memur ne yapacak?

    Vakit, değişim vakti değil, Milli Görüşe dönüşüm vaktidir
    Erbakan şöyle konuştu: “Tecrübelerden ve denemelerden her halde ders alınmıştır. Bundan dolayı artık değişim vakti değil, yuvaya dönüşüm vaktidir. Ne yazık ki tarihin en şerefli milleti Allah’ımızın verdiği sayısız nimetlere rağmen bu sıkıntıların, bu azapların içersinde kıvranıp duruyor. Mübarek günlerdeyiz. Cenab-ı Allah’tan milletimizi bu felâketlerden bir an evvel kurtarmasını diliyoruz. Ancak bu kurtulma için her vatan evlâdının elinden gelen gayreti göstermesi gerekir.
    En azından bu denemelerden sonra anlamamız lâzımdır ki; Ne Avrupa Birliğinden ne IMF sinden ve ne de Amerika Birleşik Devletlerinden hayır gelmez. Peki, ne olacak? Derhal Milli Görüşe döneceğiz.
    Bilindiği gibi bu AKP’li arkadaşlarımız ‘Biz değiştik diyerek ortaya çıktılar’  geçen 3 yıl içersinde bu değişimin ne olduğu görüldü. Araba geldi duvara çarptı. Bundan dolayıdır ki, şimdi artık ‘Değişim vakti değil, Milli
    Görüşe dönüşüm vaktidir’
    Bundan başka çare de yoktur. 75 Milyon vatan evlâdı bir AKP denemesini acılarla ızdıraplarla ‘Durun bakalım ne olacak’ diye diye yaşadık. İnşallah bir musibet bin nasihatten evlâdır, sözünde ifade edildiği gibi çekilen bu acılar yüzü suyu hürmetine Mevlâmız milletimize şuur verir, feraset verir de ızdıraplardan kurtulur ve tekrar tarihteki şanlı yerimizi yeniden alır ve dünyaya yeniden adalet, huzur ve saadet dağıtırız.”
      Yorum EkleHaberi YazdırArkadaşa Gönder
      Yorum   Iste Lider iste Sampiyonlar sa
    Milletin tercihine karsin sabir etti,AKP nin hükümet olusunda yol yurdam gösterdi,daima akilli davranmalarina tavsiye etti,kimden zarar kimden fayda gelecegine söyledi,D8 diye bi emanet birakti ve buyolda giderseniz kimseden zarar gelmiyecegine tavsiye etti,kin ve hasetde bulunmadi,küsmedi ve simdide affedici olarak cagri yapiyor dönüsüm zamani diyor af kapisina aciyor. Bundan baska bi lider bunlari yaparmi hangisi? söyleyin bana iste Liderlik budur SAMPIYONLAR SAMPIYONU buna denir yani Sayin hacam ERBAKAN `dir.
     

    Lütfi Delen
    05 2005
    01:16

      Yorum   BİR PARTİNİN ÇÖKÜŞÜ
    A´raf suresi, 179. ayette derki :

    ´´Onların kalpleri vardır,bunları idrak etmezler.Gözleri vardır bunları, görmezler.Kulakları vardır,bunları işitmezler... ´´diye devam eden bu ayet sanırım akp denen partinin içine düşmüş olduğu durumu apaçık gözler önüne sermektedir.

    Peygamberimiz veda hutbesinde de faizi verenide alanıda lanetliyor.Faizle yapılan işten hayır gelmediğinin altını önemle çiziyor

    Bende soruyorum buradan ey akp! sen bu alemin en yüce insanından daha mı iyi biliyorsunki İMF le işbirliği yaparak bu ülkeyi hak ettiği yere taşıyacaksın.Yoksa sen kendini haşa mesih mi ilan ettin?

    Ey akp! Sayın ERBAKAN´nın söylemlerini boşa atma.Otur bir analizini yap mutlaka bir şeylerin ters gittiğini anlayacaksın.3 yıl boyunca yapılanlar ortada sadece günü kurtardınız ama bu ülkenin dinine büyük zararlar verdiniz.Halk bu mu diyor islam adaleti? bu mu islam huzuru sizi hala islami temsil eden bir parti olarak görüyorlar.

    Oyuna geldiniz akp bu ülkenin kanını emen zengin sebataistlerin oyununa geldiniz. Politikalarınız sadece zenginleri daha zengin yaptı.Siz zenginlere hoş görünmek istediniz vallahi de billahi de onlar sizi hoş görmüyor size öyle bir oyun oynayacaklar ki toza dumana karışacaksınız.

    Ey akp hata yaptınız siz islam dininin öğretilerinden uzaklaşıp emperyalist politikaların oyuncağı oldunuz.Gelin bu halktan özür dileyin en önemlisi ALLAH tan af dileyin biz bir hata yaptık deyin ve gerçek kimliğinize özünüze dönün.
     

    İbrahim ÖZKAN
    05 2005
    10:15

      Yorum   vakit tamamdır
    ferman verildi artık liderin fermanına cevap verilmelidir cevapsız bırakılmamalıdırcevapsız kalırsa allah muhafaza helak olurlar
     




    î Başa
    "BÜYÜK ZAFER" İN 83. YILDÖNÜMÜ - forum-newspaper.com
     


    Türkiye, tarihinin en büyük zaferlerinden birisi olan 30 Ağustos Zafer Bayramını kutluyor.
    İstiklal Savaşı’na son noktanın konulduğu,
    30 Ağustos 1922 günü,
    Türk milletinin yeniden şahlanışı olarak tarihteki yerini aldı.

    >î Başa Yunan saldırısı tüm şiddetiyle başladı 1920'de... Hedef, Türk'ün boynuna esaret kemendini takarak Batı Türkeli'ne sahip çıkmak... Güzel yurt köşeleri elden gitti bir bir... Kanla yoğruldu kara toprak; kanla sulandı Afyon, Kütahya, Eskişehir...
    Ancak düzenli ordularla "Dur!" denebilirdi düşmana. Silah yokmuş, üniforma yokmuş, ayakta postal yokmuş, ne gam... Diş var, tırnak var, o yenilmez yürek var ya... Ölümüne saldırdılar düşmana... Ardından yeni des-tanlar yazıldı sırasıyla... İşte Aslıhanlar, Afyon, Kütahya... İşte Eskişehir, Dumlupınar, Sakarya...

    Sabırsızlıkla beklenen Büyük Taarruz, 26 Ağustos sabahı günün ilk ışıklarıyla başladı.
    Türk Ordusu'nun Sakarya'da kazandığı zaferin bir başka benzeri yoktur yeryüzünde... Bu savaş, bir ırkın kaderini değiştiren 22 gün, 22 gecelik yaman bir uğraştır. Bu savaş, insanlık duygularından yoksun, vahşi ve saldırgan düşmanın ensesinde patlayan Türk'ün demir yumruğudur. Bu savaş, haksız, şuursuz ve kirli bir istila emelinin, Sakarya'nın köpüren sularında boğuluşudur. Bundan dolayıdır ki; tarih sayfalarında Sakarya Meydan Muharebesi'ne müstesna bir yer verilmiştir. Çünkü Türk Ordusu, Viyana'da baş-layan amansız çekilmeye Sakarya'da "Dur!" demiştir.

     


    Mustafa Kemal'in, “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh, bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı kanla sulanmadıkça düşmana terk olunmaz!" komutundaki anlamı çok iyi kavrayan kahraman Türkler "Ya istiklâl, ya ölüm!" parolasıyla mücadele etmiştir.
    Vatanın bağrından düşmanı söküp atmaya kesin kararlı olan Türk Ordusu, bütün gücünü topladı Ağustos 1922'de... Artık her şey, Türklüğün haysiyet savaşına ve Akdeniz'i "İlk Hedef" gösteren kutlu başkomutanın Eskişehir'den İzmir'e kadar sürdüreceği kahramanlık yarışına kalmıştır... Başkomutanından en son erine kadar bütün bir ordu, Türk gücüne ve Türk yenilmezliğine olan büyük inançla tek vücut olmuş; baştan başa kin, boydan boya hınç kesilmişti. Bu yıllardan beri yok edilmek istenen Türk neslinin süngüleşmiş, mermileşmiş bir iradesiydi sanki... Taarruz pek yaman sürüyordu 26 Ağustos'ta... Akşam olurken ordularımız düşman mevzilerinin bir kısmını ele geçirmiş; Ahır Dağı'nı bir mızrak gibi saplamıştı düşmanın bağrına... Yunan mevzilerini teftiş eden bir İngiliz generalinin "Türkler bu tahkimatı altı ayda aşarlarsa, bir günde aştık diye öğünebilirler" dediği yer, dört gün gibi kısa zamanda geçildi. Parola kısa ve kesindi:

    "Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz'dir... İleri!"
    Eskişehir'den, Sakarya'dan, İzmir'den Yunan kaçıyordu... Kaç ha kaç... Kemal'in Askerleri kovalıyordu peşlerinden ta Afyon'dan beri; dört nala, çala kırbaç...Artık zafer yakındı, uzansak tutacaktık sanki... Günlerce açlığa, susuzluğa meydan okumuş, umutla el birliği etmiş bir ordunun yalın ayaklarındaki sızıydı o zafer..
    Yuvalarını, bebelerini terk ederek askere cephane taşıyan kadınların sırtındaki ağrıydı o zafer... Evini, yurdunu, bağımsızlığını kaybetmesine ramak kalmış; kanlı gözyaşlarıyla cepheden haber bekleyen bir ırkın sevinçlerindeki gözyaşıydı o zafer.. Ve biz, o zafer uğruna vuruşa vuruşa ölmeye ant içmiştik... Sakarya boylarında her karış toprak, kahraman Türk'ün kanıyla sulandı, hamurlaştı. O topraklar Çanakkale kadar vatanlaştı, o kahramanlar Kür Şad kadar yüceldi, destanlaştı... Son zafer kazanılmıştı artık... Kara bulutlar dağılıyordu üzerimizden... Gün bir başka doğuyordu o bilinmeyen tepelere... Türk tarihinin akışı değişmişti 30 Ağustos sabahı... Mustafa Kemal'in önderliğinde vatan uğruna şahlanan Türk Irkı, Sevr Antlaşması'nı parçalayarak Kurtuluş Savaşı'nı kazanmış ve "TÜRK" adını taşıyan devletinin temeline ilk harcı koymuştu.

    HAYRETTİN TURAN- İstanbul





    î Başa
    BAŞBAKAN ARTIK İL SINIRINDA KARŞILANACAK - haber vitrini 


    Başbakan Tayyip Erdoğan, yurt içinde karayoluyla yapacağı seyahatlerde kendisini karşılayıp uğurlayacaklar hakkındaki genelgesini değiştirdi.
    03 Eylül 2005 Cumartesi 16:24

     

    Başbakan Erdoğan, üç ay önce yayınladığı ''Başbakan ve Bakanların Karşılanma ve Uğurlanmaları'' konulu genelgesini kısmen değiştirdi. Buna göre karayoluyla yapacağı yurt içi seyahatlerinde Başbakan, artık hükümet binası önünde değil il sınırında vali, belediye başkanı, il jandarma komutanı ve emniyet müdürü tarafından karşılanıp uğurlanacak. Başbakan havayoluyla yurt içi seyahat yapıyorsa, bu durumda havaalanında yine aynı yöneticilerle karşılanıp uğurlanacak. Başbakan Erdoğan, son genelgesiyle uygulamada küçük bir değişiklik de yaparak, kendisiyle birlikte heyette bulunan bakanlarla ilgili il müdürlerinin karşılama-uğurlama törenlerine katılmasını yasakladı.

    Bakanların yurt içi seyahatlerinde ise değişikliğe gidilmedi. Buna göre bakanlar, karayolu ile yapacağı seyahatlerde hükümet binasının önünde, havayolu ile yapacağı seyahatlerde ise havaalanlarında; Ankara, İstanbul ve İzmir dışındaki illerde vali, belediye başkanı, il jandarma komutanı, emniyet müdürü ve ilgili Bakanlık il müdürleri tarafından; Ankara, İstanbul ve İzmir’de ise havaalanı mülki ve emniyet amirleri tarafından karşılanıp uğurlanacak.

    (hürriyet)

     


    î Başa
    Türkiye’nin tapu senetlerinden biri: Hasankeyf - Milli Gazete 
    Suavi Kemal
    03.09.2005
    Geçtiğimiz hafta Atlas Dergisi ekibi özel bir tren yolculuğu yaptı. "Hasankeyf’e Sadakat" isimli bu özel sefer, kamuoyunun dikkatini Ilısu Barajı projesinin gerçekleşmesiyle sular altında kalacak eşsiz bir tarih mirasımız olan Hasankeyf’e çekmeyi amaçlıyordu.
    Hasankeyf, çok eski bir yerleşim birimi. Kimler tarafından ne zaman kurulduğu kesin olarak bilinmiyor. Diyarbakır-Cizre yolu üzerinde, Dicle nehrinin doğu kenarında olan Hasankeyf, stratejik yolların güzergahında bulunduğu için askeri ve iktisadi önemini asırlar boyunca muhafaza etti. Burası uzun bir dönem boyunca hep bir cazibe merkezi oldu. Hz. Muhamed’in (s.a.v.) akrabası Cafer’i Tayyar’ın oğlu imam Abdullah ile ünlü komutan Varkenna, Hasankeyf kuşatması sırasında şehit düştü. (İkisinin de mezarları Hasankeyf’te.) Hasankeyf İslam hakimiyetine girdikten sonra; sırasıyla Abbasilerin, Hamdanilerin, Mervanilerin eline geçti. Hasankeyf’in Türkler tarafından fethi ise 1071 Malazgirt Meydan Muhaberesi’nden sonra oldu.
    Hasankeyf Artukoğullarına 130 sene başkentlik eder. Bu devlet 1231-32 yılında yıkılana kadar şehri imar eder. Bugün Hasankeyf’te harap bir şekilde gördüğünüz kıymetli eserlerden bir çoğu Artukoğuları zamanının hatırasıdır.
    1232 yılında Eyyubi Hükümdarı el-Melik, el-Kamil şehri zaptederek Artukoğulları hakimiyetine son verdi. 1301 yılında ise Moğollar şehri ele geçirerek yağma ve tahrip ederler. Bu tahrip o derece ağır olur ki, Hasankeyf bir daha eski halini bulamaz. Yine de bugün Hasankeyf’te ayakta olan pek çok yapı Emevilere aittir. Nitekim Sultan Süleyman Camii, Kale (Ulu) Camii, Koç Camii, El-Rızk Camii, İmam Abdullah Zaviyesi, Kızlar Camii bu devre ait yapılardır.
    Kısa bir zaman Akkoyunlu hakimiyetine (1461-1482) giren Hasankeyf, 1516 yılında ebedi olarak Osmanlı hakimiyetine girdi. Osmanlılar, şehri kısmen harap olmuş ve eski önemini kaybetmiş halde bulurlar.
    Bugün Ilısu Barajı’nın gerçekleşmesiyle Hasankeyfe yapılacak tahribat ise Moğol istilasının da geçen yüzlerce yılın verdiği tahribatın da çok üstünde olacak. Çünkü Hasankeyf haritadan tamamen silinecek.
    Özcan Yüksek, Hasankeyf’in önemini şöyle anlatıyor: "Hasankeyf'i feda edersek eğer, Ilısu Barajı'nın yılda 3.8 milyar kilovat saat enerji üreteceği hesap ediliyor. Bu enerjiye bu ülkenin ihtiyacı var deniyor. Bu ülkenin enerjiye ihtiyacı var. Hatta bu ülkenin en çok ihtiyacı olan şey, o enerjidir. Ama bu enerji barajın meydana getireceği elektrik enerjisi değildir, Hasankeyf'in enerjisidir. Hasankeyf'i sular altına gömen bir ülkenin, şu kadar kilovat saat enerji için bunu yapan bir ülkenin, böyle bir ülkenin, geleceğini, elde edeceği elektrik aydınlatamaz."
    İnsanları Hasankeyf’in haritdan silinmesiyle hayatımızdan eksilecek değerleri düşünmeye davet ediyorum. Çünkü Hasankeyf gibi tarih ve kültür merkezleri bu ülkenin tapu senetleridir ve tarihte hiçbir toplum memleketinin tapu senetlerini tahrip ederek kalkınmayı başaramamıştır.
    Hasankeyf’in yitmesi bu coğrafyayı herhangi bir toprak parçası olmaktan çıkartıp bize vatan yapan kültürel değerlerin tahrip olması anlamına gelir.  Hasankeyf’in bize vereceği enerjiden mahrum kalmayalım...  
     
    Hosted by www.Geocities.ws

    1