Türkiye'deki hiçbir tartışma, Kafkaslar, Orta Asya, Ortadoğu ya da küresel eğilimlerden bağımsız değil. "Her şeyi dış güçlere bağlama" söylentisi, bir gerçeğin altını çizmekten ziyade, gözlerimize sokulurcasına aşikar biçimde yapılan kötülükleri gizleme telaşından başka bir şey ne ki? Balkanlar'dan Ortadoğu'ya, Irak'tan Orta Asya ve Hazar çevresine kadar bakın, bu bölgelerde yaşanan sorunlardan kaç tanesini hangi güçler yapıyor?
Rusya'nın ve ABD'nin Afganistan'da ne işi vardı? ABD ve İngiltere'nin Irak'ta ne işi var? Körfez ülkeleri neden birer ABD askeri üssü? Ortadoğu coğrafyasının sınırlarını kim çizdi? Aynı güçler şimdi yeni bir Ortadoğu kurmuyor mu? Yeni devletler kurup varolanları parçalamıyor mu? "Dış güçler"i koruma, savunma, günahlarını gizleme telaşı nereden kaynaklanıyor? On binlerce insan katlediliyor, yanı başımızda bir ülke yağmalanıyor, parçalanıyor, birlikte yaşayan insanlar boğaz boğaza getiriliyor.. Kim yapıyor bunu? Yarın Türkiye'de, İran'da aynı şeyler yapıldığında da, ki yapılacak, aynı şeyi mi söyleyeceğiz?
Evet, sorunlarımızı, zaaflarımızı tartışmak, çözmek, kendimizi gerekirse suçlu ilan etmek zorundayız. Ama bütün bunlar, başkalarının günahlarını gizlememizi gerektirmiyor. Bugün için, bölgenin zaafları üzerine şekillenen bir müdahale var. Sıradan değil, yaşadığımız coğrafyanın onlarca yılını, enerjisini, umudunu tüketecek bir müdahale. Etnik ya da mezhep eksenli, her türlü farklılıkları düşmanlığa dönüştürecek, bölgeyi kanlı bir geleceğe sürükleyecek türden bir müdahale. Kürt meselesi de, hızla bölgenin zaafı, sorunu olmanın ötesine geçip, bir truva atına dönüşüyor.
Bizler, 1991'den beri bölgeyi hep günlük polemiklerle, tartışmalarla, taktik manevralarla ele aldık. Devlet eliyle bu ülkenin kuyusunu kazdık. Devlet eliyle bile bu ülkeye kötülükler getiren başkalarını politikalarını uyguladık. Şimdi bir taraftan dövünürken diğer taraftan aynı hatayı yapmaya devam ediyoruz.
On yıl önce, beş yıl önce bu günleri yazanları, tartışanları, bölgenin bu hale geleceğini söyleyenleri hayalcilikle suçlayanlar, şimdi de beş yıl sonrasını öngörmeye çalışanları alaya alıyor. Bu sorumsuzlar, Türkiye'ye ve bölgeye Washington'dan ve Londra'dan bakanlar, yalanlarla zihinlerimizi perişan edenler ne yazık ki bu ülkenin en muteber insanları kabul ediliyor.
Hala Irak diye bir devletin varolduğunu iddia edebiliyorlar. Artık böyle bir devlet yok, olmayacak, uyanın! Yakında Körfez ülkelerinden Suudi Arabistan'a ve Türkiye'ye kadar etkisini sürdürecek bir proje adım adım uygulanıyor. İşgalden önce böyle olacağı biliniyordu. Hatta işgal gündeme gelmeden önce bile. Ama birileri hepimizi kandırmayı başardı.
Şimdi Irak'ı değil, parçalanan Irak'ı, bundan sonra nasıl bir Ortadoğu olacağını tartışalım. Ve ne yapmamız gerektiğini, nasıl direneceğimizi... Üç yıl sonra, beş yıl sonra eyvah dememek için, artık apaçık belli olan, bırakın devletleri şirketlere paylaştırılan bu topraklara yönelik aşağılık müdahalelere karşı nasıl savaşacağımızı konuşalım.
Irak bölündü. Fiilen… Çok yakında resmileşecek. Hem de Birleşmiş Milletler onayıyla. Daha sonra Irak'ın çevresinde referandum tartışmaları başlayacak. Federasyon tartışmaları. Türkiye'de, İran'da, Suudi Arabistan'da… Bunu öngörmek istemeyenler birkaç yıl beklemeye tahammül etsin.
Şimdi yeni senaryolar konuşuluyor. Irak'ta bir Şii devleti kuruluyor. Kuzeyinde de Kürt devleti. İran, Irak Şiileri, Körfez ülkeleri ve Suudi Arabistan'an Şiiler'den oluşan petrol bölgeleri ile birlikte bir Şii Kuşağı oluşturuluyor. Buna karşı bölgenin Sünni refleksleri nasıl harekete geçirilecek? Türkiye'nin ve Suudi Arabistan'ın tavrı ne olacak? Kürt meselesinden çok daha büyük, çok daha yakıcı yeni bir sorun, yeni bir kamplaşma sebebi, yeni bir bölgesel savaş senaryosu işleniyor. Kürt kartı İran, Suriye ve Türkiye'ye karşı kullanılırken, Şii-Sünni kamplaşmasıyla İran'dan Mısır'a kadar bütün bölgenin dizginlerini ellerine geçiriyorlar.
Sonra da Şii Bloku'na karşı Türk-Kürt ittifakı seçeneği…. Bunu yakında açıkça dile getirebilirle. Bugün Kürt sorununa karşı tavizsiz duran çevreler o zaman bakalım ne diyecek? Peki Sünni Araplar ne olacak? Türkiye böyle bir proje ile hem Sünni Araplar'ı hem de İran'ı karşısına almayacak mı? Birinci dünya savaşından bu yana Türkiye'nin bölgesel çıkarlarıyla Arap dünyasının çıkarları ilk kez bu kadar yakınlaşıyor.
Belki istenen de budur, Türkiye'yi Şii İttifakı'na, yani İran'a ve Arap dünyasına karşı konuşlandırmak. Arap olmayan, İslam tehdidine karşı olan, Batı'nın çıkarlarını önceleyecek olan bir ittifak. Bu çıkarları tehdit edenlere karşı yeni bir taşeron güç. Ne de olsa İran'daki Azeri nüfus ABD'nin sürekli gündeminde ve Tahran nükleer silah istiyor. Ne de olsa Arap dünyasından Batı'ya yönelen radikal İslam Türkiye için de tehdit.
Peki ne olacak? Hangisi iyi? Hepsi kötü... "Dış güçler" diye birilerinin korumaya çalıştığı ülkelerin bu topraklara uzanan ellerini kesmedikçe bizler asla huzur bulamayacağız, kardeş olamayacağız. Geçen yüzyıl onların senaryoları yüzünden birbirimizle boğuşmadık mı? Bir yüzyıl daha boğuşmamak için bu elleri kesmek, oyunlarını boşa çıkarmak, inadına kardeş olmak zorundayız. Dini, mezhebi, tarihi, kültürü, etnik birlikteliği boşa çıkaran, bu topraklardaki bütün zaafları tahrik eden ve düşmanlığa çevirenler, Şii İttifakı da oluşturur, Türk-Kürt ittifakı da. Sonra da bunları birbiriyle kapıştırır.
İnanmıyor musunuz? O zaman birkaç yıl daha bekleyin….
|
|
| ||||||||||||||||||||
| ||||||||||||||||||||||
|
|
| |||||||||||||
| |||||||||||||||
|
|
|
| |||||||||||||
| |||||||||||||||
î Başa IMF, Türkiye’yi çökertti - Milli Gazete - 26 Ağustos 2005 IMF politikaları Türkiye’yi bataklığa sürükledi. Çalışan kesim üç kuruşa muhtaç hale getirilirken, Türkiye’nin en kârlı kuruluşları, satış listesine kondu. İşsizler ordusuna yeni işsizler eklendi. Tarım çöktü.
IMF’nin acı reçeteleri pahalıya patladı IMF’nin baskısıyla uygulanan “acı reçeteler” Türkiye’ye pahalıya patladı. IMF ile 2000 yılında uygulanmaya başlanan stand-by anlaşmaları ekonomiyi çökerterek ülkeyi faiz batağına sapladı. 2002 yılında 130.2 milyar dolar olan dış borç, 2005 yılında 160 milyar dolara çıktı. Yine 2002 yılı sonunda 91.7 milyar dolar olan iç borç stoku 2005 yılında 175 milyar dolara yükseldi. Yatırımın önünü tıkayan IMF politikaları, işsizliği de iyice kronikleştirdi. İşsizlik oranı da 11.7’ye ulaştı. Halk canından bezdi IMF politikalarının tahribatı tarımı ve hayvancılığı bitirirken, memuru, işçiyi ve emekliyi üç kuruşa muhtaç etti. Memura, işçiye ve emekliye “yok” politikası uygulanırken, rantçı ihya edildi. Türkiye’nin en stratejik ve kârlı kuruluşları IMF dayatmaları sonucunda satışa çıkarıldı. Uluslararası sermayeye peşkeş çekildi. Son olarak TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Bursa Şubesi’nin yaptığı bir araştırma Türk tarımının IMF eliyle nasıl yok edildiğini çarpıcı bir şekilde ortaya koydu. HABER MERKEZİ / TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası (ZMO) Bursa Şubesi, 2000 yılında IMF ile imzalanan stand-by anlaşması sonucu, Türk tarımının geldiği noktayı ele alan “Türkiye Tarımında IMF Tahribatı” konulu araştırma yaptı. ZMO Bursa Şube Başkanı İlhan Demiröz, araştırma sonuçlarını açıklamak üzere düzenlediği basın toplantısında, Türk tarımının, 2000 yılında başlayan IMF ile serüveninin 5 yılını doldurduğunu belirterek, “Geride kalan beş yılın bilançosunu çıkarmak gerekirse, ortada duran tablonun tam bir tahribat olduğunu söylememiz gerek” dedi. 1970’li yılara kadar tarım ürünü ithalatçısı konumundaki merkez ülkelerin, tarıma büyük miktarlarda sübvansiyon sağlayarak, ihtiyaçlarının çok üstünde bir üretim kapasitesine ulaştığını anlatan Demiröz, IMF ve Dünya Bankası gibi örgütler aracılığıyla bu ülkelerde biriken üretim fazlası için gerekli olan pazarın, azgelişmiş ülkelerin tarımlarının çökertilerek sağlandığını kaydetti. Demiröz, Dünya Bankası’nın 1998 yılında “Reform İçin Öneriler” başlıklı bir rapor hazırladığını ifade ederek, “Sözde reform önerileri, 9 Aralık 1999’da IMF’ye verilen niyet mektubu ve 10 Mart 2000’de Dünya Bankası’na verilen kalkınma politikası mektuplarında aynen yer aldı. Böylelikle Türkiye’de tarım ve hayvancılığı çökerterek, ülkeyi küresel gıda şirketlerinin pazarı haline getirmek için IMF ve Dünya Bankası’nca dayatılan program adım adım uygulamaya konuldu” diye konuştu. “Tarımın devlet eliyle çökertilmesi” Demiröz, ABD ve AB gibi merkezlerin, “Türkiye tarımını denetim altında tutmak ve kendi çıkarları doğrultusunda biçimlendirmek amacıyla,” IMF ve Dünya Bankası gibi örgütleri aracılığıyla dayattıkları “Tarım Reformu Projesi (ARIP)”nin, 2000 yılından beri uygulandığını kaydederek, geçen 5 yılda tam anlamıyla “Tarımın devlet eliyle çökertilmesi” noktasına varıldığını belirtti. Bu arada, Ankara Ticaret Odası tarafından açıklanan rakamlara göre, 2002 yılında 130.2 milyar dolar olan dış borç, 2005 yılı Mart ayı itibariyle 160 milyar dolara çıktı. 2002 yılı sonunda 91.7 milyar dolar olan iç borç stoku 2005 yılında 175 milyar dolara yükselmiş durumda. Buna rakamlar, hükümetin göreve geldiği günden bu yana iç ve dış borç stoku 113 milyar dolar artışa işaret ediyor. Kişi başına düşen borç miktarı da 2002 yılında 3 bin 214 dolardan 4 bin 647 dolara çıktı. İşsizlik kronikleşiyor 59. Hükümet, 2002 Kasım ayında işsizliği yüzde 9.6 olarak devraldı. En son 2004 yılında yaşanan yüzde 9.9’ luk ekonomik büyüme istihdamda bir iyileşme yaratmadı. O yıl, toplam işsiz sayısı 2 milyon 498 bin kişiyi bulurken, işsizlik oranı da yüzde 10.3 olarak gerçekleşti. 2005 yılının birinci döneminde ise Türkiye yüzde 5.3 büyümesine rağmen, aynı dönemde işsiz sayısı 2 milyon 750 bine, işsizlik oranı da yüzde 11.7’ye ulaştı. Raporda 2002-2004 yılları arasında yüzde 16’lık büyümeye karşılık istihdam artışı yaratılamadığına, bu dönemde Türkiye ekonomisinin çözüm bekleyen en önemli sorunu olarak işsizliğin, oransal olarak yüzde 10 seviyesine sabitlendiğine, adeta kronikleştiğine vurgu yapılıyor. Dış ticaret açığı rekora doymuyor 2001 yılında 10 milyar dolar olan dış ticaret açığı, 2002’de yüzde 54, 2003’te yüzde 43, 2004’te ise yüzde 56 artarak 34.4 milyar dolara yükseldi. Rapora göre dış ticaret açığındaki bu artış Cumhuriyet tarihinin rekoru anlamına geliyor. 2004 yılında toplam 97.5 milyar dolar ithalat, 63.1 milyon dolar ihracat yapan Türkiye, 30 lider ihracatçı ülke arasında yerini alamazken, 30 lider ithalatçı ülke arasında 22’nciliğe yükseldi. Türkiye’nin 2004 yılında ihracatta yakaladığı yüzde 34’lük artış, dış ticaret açığını kapatmaya yetmediği gibi, yüzde 41’lik ithalat artışı, dış ticaret makasının daha da açılmasına yol açtı. 2005 yılının ilk altı ayında da durum değişmedi. 2004 yılının aynı döneminde 16.2 milyar dolar olan dış ticaret açığı, bu yıl 20.8 milyar dolarla yeni bir rekora ulaştı. | |||||||||
î Başa Erbakan’ı yasaklayıp Türkiye’yi batırdılar - Milli Gazete - 26 Ağustos 2005 Devletin sırtından beslenen “bir kısım finans çevreleri”, “Havuz Hesabı” projesi konuşulmaya başladığı an, kuytu bir köşede toplantı yapıp, Erbakan Hükümeti’nin ipini çekme kararı aldı. Gazeteci Hayrullah Mahmud, 28 Şubat süreciyle ilgili yazdığı yazıda önemli noktalara işaret etti. 28 Şubat sürecinde Cumhuriyet tarihinin en büyük vurgunlarının yapıldığına dikkat çeken Mahmud, “Erbakan Hükümeti’ni irtica geliyor paranoyası ile yıkanların ilk icraatları, sessizce havuz hesabını gündemden düşürmek oldu” diye yazdı. “Siyah kod adlı zatın, o günlerde ‘havuz’ nedeniyle Erbakan hükümetini yıkmak isteyen lobi adına belge arayışı, başkentteki bazı ‘derin gırtlak’ların hafızasında ilk günkü sıcaklığında duruyor. O günkü irtica paranoyasının ardında da ‘Açık Toplumcular’ ile bazı Musevi düşünce kuruluşları vardı...” Devletin sırtından beslenen “bir kısım finans çevreleri”, “havuz Hesabı” projesi konuşulmaya başladığı an, kuytu bir köşede toplantı yapıp, Erbakan Hükümeti’nin ipini çekme kararı aldı. Hayrullah Mahmud, Süper Poligon isimli internet sitesinde 28 Şubat’ın perde arkasındaki gelişmeleri açıklayarak ‘irtica’ yaygarasıyla gündemden düşürülen “Havuz hesabı”nı yazdı. Dokuzuncu Cumhurbaşkanı Demirel’e ulaşamayan mektup ile yeniden gündemin en tepesine oturan “Laik 28 Şubat süreci” bağlamında, giz perdesini aralayan birkaç satır daha... AKP’nin yeni iktidar olduğu günlerdi. Cüneyt Zapsu ile Can Ataklı’nın bulunduğu bir ortamda ayaküstü laflıyorduk. Zapsu’ya “İyi bir icraatın altına imza atacağınızı duydum, ülke için hayırlısı olsun” dedim. Heyecanla “Neymiş o?” diye sordu. AKP Genel Başkan Yardımcısı Bülent Gedikli’ye atfen, “Kamu Tek Hesabı’nı hayata geçiriyormuşsunuz” diye cevap verdim. Zapsu, bir anda öfkelenerek, yüksek perdeden konuşmaya başladı: “Ne alakası var. O partiyle ilgilensin. O dediğini ancak parti içinde yapabilir. Hükümette asla. Hükümetin gündeminde böyle bir şey yok, bunu böyle bilin!” Zapsu’nun heyecanlanmasına yol açan “Kamu Tek Hesabı”, “Laik 28 Şubat süreci”nin en büyük tetikleyicilerinden biriydi. Hatta bir numaralı sebebiydi. Neden mi? Anlatayım: Laik 28 Şubat süreci RP Genel Başkanı Necmeddin Erbakan, Başbakan olduğunda adını tarihe yazdıracak büyük projeler üretme ve bunları hayata geçirme peşindeydi. “Havuz hesabı”nı da bu amaçla kuvveden fiile geçirmek istiyordu. Erbakan, “Havuz hesabı” ile “Kamu kurumlarının nakit ihtiyacını, piyasadan, tefeci faizi ile borçlanarak değil, kendi imkanlarından maksimum faydalanarak temin etmek” istiyordu. Erbakan’ın ekonomi kurmayları, kamu kuruluşlarının kasasında biriken parayı, mesai saati bitiminde bir havuz içinde toplayıp, ihtiyacı olan kurumun kasasına, aynı hızla aktarmayı hedeflemişlerdi. Yani... Nakite ihtiyacı olan kurum, gecelik faiz üzerinden borçlanmak yerine, ihtiyacı olan parayı, havuz hesabından temin edebilecekti. Bu sayede devletin gereksiz borçlanma ihtiyacı sıfırlanacak, kamunun sırtından, havadan fahiş para kazanılmasının da önüne geçilmiş olacaktı. Hayali dahi güzel bir projeydi! Hayata geçmesi zor ve de riskliydi. Çünkü fincancı katırları ürkebilir, her an için yeni bir rejim bunalımı yaşanabilirdi. Ne var ki, her şey endişe edildiği gibi oldu. Devletin sırtından beslenen “bir kısım finans çevreleri”, bu proje konuşulmaya başladığı an, kuytu bir köşede toplantı yapıp, Erbakan Hükümeti’nin ipini çekme kararı aldı. AKP Genel Başkan Yardımcısı Gedikli’nin, “Kamu Tek Hesabı’na geçeceğiz” diye bana müjdelediği proje, o dönemde de, bu dönemde de, hoş bir hayal olmaktan öteye geçemedi. Fikir jimnastiğini, “tek parmak” aşamadı. Erdoğan Hükümeti döneminde de bu projenin hayata geçmesini, Zapsu’nun şahsında yeniden hayat bulan yine o aynı zihniyet engelledi. Hülasa, “Laik 28 Şubat süreci”nde Erbakan iktidarını “Havuzda boğan” o zihniyet, şimdi “Dinci 28 Şubat süreci” ile aynı havuzda Türkiye’yi boğmaya çalışıyor. Nitekim... 28 Şubat’ın öncesinde, Erbakan’ın iktidara yürüyüşünü medyada “Demokrat Muhafazakar” bir adım olarak nitelendirenler arasında ben de vardım. Erbakan’ın siyasi argümanlarını hiç desteklememiş olan ben, hükümet programına onay verdim. Önyargılı davranmamış, o dönem genel yayın müdürlüğünü ve başyazarlığını yaptığım Gözlem Gazetesi’nde, bu anlamda tam sayfa analizler kaleme aldım. Hocam Öcal Uluç ile yeni dönemin Türkiye’ye faydalı olacağını düşünerek, Erbakan iktidarını destekledik. Başkentteki ayak oyunları Yalnız ne kadar çabalarsanız çabalayın, İzmir’den Ankara’yı anlamak güç! Başkentteki “ayak oyun”larını yakalamak zor. Erbakan’ın “havuz sistemine geçiyoruz” açıklamasının ardından, gazetede ziyaretçi trafiğimiz arttı. Havuz’un, Türkiye için ne denli zararlı olduğunu anlatan birçok ziyaretçimiz oldu. Havuz lobisi çalışmaya başladı. Zaten Tam bu sırada, Erbakan’ın olaylı Libya gezisi gerçekleşti ve Başbakanlık’ta tarikat liderlerini ağırladığı o sıkıntılı fotoğraf, bir anda kamuoyunun gündemine oturuverdi. Kalkancı’sından Fadime Şahin’ine, Hasan Mezarcı’sından Şevki Yılmaz’ına dek uzanan diğer kareleri burada yeniden hatırlatmama gerek yok sanırım. Çünkü bunların hepsi, “havuz hesabı”nın oluşturulacağının duyurulmasından sonra bir anda ortaya çıkmış, çıkarılmış ucube karelerdi. Birçok kişi gibi ben de, o süreçte aynı soruyu sordum: “Türkiye, nereye gidiyor? Erbakan Hükümeti bizi nereye sürüklüyor?” Çünkü bir anda gündemin bir numaralı konusu, “havuz”ken “irtica” olmuştu. Derken, Çevik Bir Paşa’nın demokrasiye “balans ayarı” çektiklerini açıkladığı o süreç, hızlanarak yol almaya başladı. O günlerde, Türkiye’ye hangi taşı kaldırsan altından “irticacı” çıkacakmış gibi bir hava hakimdi. Medyada, 28 Şubat’ın sivil paşaları” tarafından estirilen irtica rüzgarından etkilenmemek mümkün değildi. Sanki, Türkiye “şeyhler, dervişler cumhuriyeti” oluyormuş gibi bir hava vardı. Ben de bu süreçte birçok vatansever gibi ülkem adına ciddi endişelere kapıldım. Sonrasında da, bir farkla, endişeye kapılmakta haklı olduğumu öğrendim. Asıl endişenin kaynağı Erbakan Hükümeti değil, Çevik Bir’in, Türkiye’yi sürüklediği uçurum olduğunu geç de olsa anladım. 28 Şubat süreci sırasında, Cumhuriyet tarihinin en büyük vurgunları yapıldı Sonrasında yaşananlar ortada. Hangi Paşalar’ın hangi holdinglerin yönetim kurullarından çıktıkları da!.. 28 Şubat süreci sırasında, Cumhuriyet tarihinin en büyük vurgunları yapıldı. Hatta... Bazı sivil asker kesim tarafından, adeta işadamlarına ellerinde bulunan kurumların kasaları zorla boşalttırıldı. Servetlerini yurtdışına transfer etmeleri tavsiye edildi. Herkes şurasını çok iyi görmeli ve anlamalıdır ki, 28 Şubat süreci” Türkiye tarihinin 17 Aralık Mutabakatı”ndan sonraki en büyük aldatmacasıdır. Erbakan Hükümeti’ni “irtica geliyor” paranoyası ile yıkanların, ilk icraatları, sessizce “Havuz hesabı”nı gündemden düşürmek oldu. “Siyah” kod adlı zatın, o günlerde “havuz” nedeniyle Erbakan Hükümeti’ni yıkmak isteyen lobi adına belge arayışı, başkentteki bazı “derin gırtlak”ların hafızasında ilk günkü sıcaklığında duruyor. O günlerde Çevik Bir Paşa’nın estirdiği “irtica paranoyası”nın arkasında da, şimdi herkesin yakından tanıdığı “Açık Toplumcular” ile bazı Musevi düşünce kuruluşları vardı. 1999 depremi... 2001 ekonomik krizi... Türkiye’yi yıkmak isteyenlere, aradıkları rahat ortamı hazırladı. Kemal Derviş’in, Türkiye’yi “tefeci faizi” ile borçlandırdığı günler ise 28 Şubat’ın sivil paşalarının yönettiği gazetelerde “Büyük kurtarıcı” manşetleri ile yer buldu. 28 Şubat’ta “laik” parantezi içinde start alan “Türkiye’yi tuğla tuğla yıkma operasyonu” ınkıtaya uğramadan, aynı hızla yoluna devam ediyordu. Ki… “Laik 28 Şubat süreci”ni, Wolfowitz’in kılavuzluğunda Derviş’in altyapısını hazırladığı, “Dinci 28 Şubat süreci” izledi. “Üç artı bir”in yani İsrail, İngiltere, Fransa ve ABD’nin perde arkasında olduğu süreç, 3 Kasım seçimleri sonrasında, Erdoğan’ı iktidara taşımayı başardı. “Üç artı bir”in adını “Anadolu ihtilali” koyduğu bu yeni süreçten bekledikleri şuydu: “Milli sermayenin TMSF ve Özelleştirme İdaresi üzerinden kendi lehlerine dönüştürülmesi ile Atatürk Türkiyesi’ni yıkabilmek için gerekli olan kanunların TBMM’den çıkarılması!” Bu isteklerini de 17 Aralık’ta AB, Türkiye’ye üyelik için tarih verecek masalı” ile hayata geçirdiler. Karanlık ilişkiler... Erdoğan, iktidara tek ve güçlü bir yönetim olarak geldi, getirildi. Adeta “dikensiz gül bahçesi içinde” bir iktidar koltuğu buldu. Bu kadar erken “güç zehirlenmesi”ne uğramasının ardında da, o “Soros kardeşliği”nin yarattığı, küresel desteğin etkisi vardır. İşte bu dönemde, 28 Şubat’ta “laik” eksenli olan her şey tersine döndü. Rejime rakı kadehi üzerinden balans ayarı çeken “sivil - asker” kim varsa, hepsi Başbakan Erdoğan’a bağlılıklarını bildirmek için sıraya girdi. Sanki sihirli bir el değmiş, herkes bir anda Tayyipçi olmuştu. î Başa Şaşırtıcı olan da şuydu! Erdoğan’ın kapısında kuyruk olan bu isimler arasında, “Türkiye’yi irticadan kurtarmak için rejime balans ayarı çeken” 28 Şubat’ın “Çevik Bir Paşa”sı da vardı. Her ne kadar, Erdoğan iktidara gelmeden önce, Gölcük’te gözlerden ırak bir köşede toplantı yapmış olsalar da, kamuoyuna yansıyan, eski bir irticacının önünde “ceket ilikleyip, saygıda kusur etmeyen” Çevik Bir Paşa imajı önemliydi. Her ikisinin de bağlı olduğu bazı Musevi düşünce kuruluşları, kamuoyuna yansıyacak “Tak şak Paşa” örneğindeki bir fotoğrafı menfaatleri adına uygun bulmuşlardı. Tüm bu satırların yanı sıra 28 Şubat”, “andıç”larıyla da ünlüydü. Mehmet Barlas’tan Nazlı Ilıcak’a, Cengiz Çandar’dan Fehmi Koru’ya, Mehmet Altan’a dek bazı gazeteci ve yazarlar “andıç”landı. Ölümle tehdit edildi. Bu yüzden Cengiz Çandar, Mehmet Altan bir süre ABD’de yaşamak zorunda kaldı. Şimdi geriye dönüp baktığımda, “Madem herkes bu kadar Tayyip’severdi, şu gazeteciler neden andıçlandı?” diye sormadan edemiyorum. Acaba, birileri, ortama “milli hava katmak” için kasten “ultra liberal” çizgiyi benimsemiş bazı gazetecileri, sansürleme ihtiyacı mı hissetmişti? î Başa Neticede, Çevik Bir de, onun andıçladığı gazeteciler de, şu anda aynı ortak dava etrafında kenetlendiklerine göre, insan sormadan edemiyor. Çünkü bu isimlerin hepsi, şu anda Soros’un devlet yıkan sivil toplum çalışmalarının tamamen duygusal neferleriler. O zaman taraflara, kahya ile çiftlik sahibinin hikayesini hatırlatıp, şu soruyu sormak kaçınılmaz oluyor: “Madem hepiniz Tayyip’severdiniz, ne demeye onca at pisliğini, birbirinize yedirdiniz?” “Dinci 28 Şubat süreci”nde Erdoğan’ın gadrine uğramış yazarlardan biri olarak, zaman zaman Fehmi Koru’ya, geçmişte kendisinin kullandığı üslubun tıpkısının aynısı ile “Bunları da yazsana Fehmi” diye takılmam bu yüzden! Çünkü, “Laik 28 Şubat süreci”nde, iktidara kasteden “çevik bir gücün” gadrine uğramış bir yazar olarak, o da aynen böyle yapmıştı. 28 Şubat’a karşı demokrat bir üslupla karşı durduğu hissini veren bir kaleme, iktidara yaltaklanan bir duruş yakışmıyor. Arada bir yazılarımda kendisini iğnelememin sebebi bu! Çünkü “gerçek demokrat” kalemlerde, iktidar şehvetinin izi olmaz!.. Ne danışmanlar ne de çürük bakanların hiçbiri ile ilgili bir tek yazı dahi kaleme almıyor. Şimdi de “Dinci” parantezinde yoluna devam eden 28 Şubat süreci”nde yaşanan hiçbir zulme, köşesinde yer vermiyor. Neden? Niye? İliştirilmiş mağdurlar Erdoğan üstüne vazife olmadığı halde, “Dinci 28 Şubat süreci”nde kendini eleştiren Star gazetesi yazarlarını önce “andıç”lattı, ardından da TMSF üzerinden kovdurdu. Gazete ve televizyonun yönetimine kendi adamlarını atadı. Hüsnü Mahli’yi hoşuna gitmeyen satırlar kaleme aldığı için Fehmi Koru’nun da yazarı olduğu Yeni Şafak Gazetesi’ndeki köşesinden attırdı. Zaman’da dış politika ile ilgili objektif yazılar kaleme alan Hasan Ünal’ın köşesini kapattırdı. Fehmi Koru ve diğer 28 Şubat mağduru yazarlar, eğer “konjonktürel demokrat” değilseler, Erdoğan’ın bu baskı yöntemlerine “dur” demeleri, karşı çıkmaları gerekmez miydi? Yoksa, fikir özgürlüğü sadece 28 Şubat’ta andıçlanan yazarların yazı yazma ve de Erdoğan’ın şiir okuma hürriyetinden ibaret mi?! Yaşça büyük olmak bir şey değiştirmez!.. Vicdanı hür, kalemi demokrat olmadıktan sonra. Ve... Bu anlamda son birkaç satır daha... Aradan geçen süre, 28 Şubat’ın perde arkasında yaşanan “kirli oyun”ların tek tek ortaya çıkmasını sağladı. Her dönem İngilizler ile arası iyi olan, Fehmi Koru’nun arkadaşı Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün, Libya gezisi ve tarikat liderlerini Başbakanlık konutunda ağırlama fikrinin mucidi olduğu ortaya çıktı. Gül, “hatalıydım” deyip defteri kapattı. Gerçekten de o “kirli defteri”, Gül’ün söylediği gibi “hatalıyım” deyip kapatmak, sanıldığı kadar kolay mıydı? Çünkü ortada hatadan ziyade, Atatürk Türkiyesi’ne ciddi bir suikast girişimi vardı. Malesefki, bu suikasti hazırlayanlar içinde, iç ve dış mihraklar olduğu gibi, bazı paşalar da vardı. Şimdi “Dinci 28 Şubat süreci”nde Erdoğan, dava arkadaşı Gül’e şöyle çıkışıyor: “Bana, Erbakan Hoca’ya yaptığımız numaranın aynını yapıyorsunuz. Benim ayağımı kaydırmak için evlerde özel toplantılar tertip ettiğinizi bilmediğimi sanma!” Meclis lojmanlarını dahi Erbakan’a yaptıkları “adam adama” markajın bir benzeri operasyona uğramamak için “özelleştirme maskesi” altında boşalttıran Erdoğan için kaçınılmaz son yaklaşıyor. Görünen o ki, kendisini hocası Erbakan’ın benzeri bir son bekliyor. Hatta, Erbakan’ınkinden de ağır bir son bu! En azından Hoca, vatana ihanetten yargılanmadı! Ya “Sonum Menderes’ten de kötü olacak” diyen Erdoğan?! 28 Şubat’ın Çevik Bir Paşası ile Soros’un “Açık Toplumcuları” ile kolkola devam eden, “tamamen duygusal” bu serüven, bakalım nerede, nasıl son bulacak?! Bekleyip görmekte fayda var. Hayrullah Mahmud www. Superpoligon.com. 29 Temmuz 2005 22:28 Cuma İliştirilmiş mağdurlar Erdoğan üstüne vazife olmadığı halde, “Dinci 28 Şubat süreci”nde kendini eleştiren Star gazetesi yazarlarını önce “andıç”lattı, ardından da TMSF üzerinden kovdurdu. Gazete ve televizyonun yönetimine kendi adamlarını atadı. Hüsnü Mahli’yi hoşuna gitmeyen satırlar kaleme aldığı için Fehmi Koru’nun da yazarı olduğu Yeni Şafak Gazetesi’ndeki köşesinden attırdı. Zaman’da dış politika ile ilgili objektif yazılar kaleme alan Hasan Ünal’ın köşesini kapattırdı. Fehmi Koru ve diğer 28 Şubat mağduru yazarlar, eğer “konjonktürel demokrat” değilseler, Erdoğan’ın bu baskı yöntemlerine “dur” demeleri, karşı çıkmaları gerekmez miydi? Yoksa, fikir özgürlüğü sadece 28 Şubat’ta andıçlanan yazarların yazı yazma ve de Erdoğan’ın şiir okuma hürriyetinden ibaret mi?! Yaşça büyük olmak bir şey değiştirmez!.. Vicdanı hür, kalemi demokrat olmadıktan sonra. Ve... Bu anlamda son birkaç satır daha... Aradan geçen süre, 28 Şubat’ın perde arkasında yaşanan “kirli oyun”ların tek tek ortaya çıkmasını sağladı. ... Malesefki, bu suikasti hazırlayanlar içinde, iç ve dış mihraklar olduğu gibi, bazı paşalar da vardı. Şimdi “Dinci 28 Şubat süreci”nde Erdoğan, dava arkadaşı Gül’e şöyle çıkışıyor: “Bana, Erbakan Hoca’ya yaptığımız numaranın aynını yapıyorsunuz. Benim ayağımı kaydırmak için evlerde özel toplantılar tertip ettiğinizi bilmediğimi sanma!” Meclis lojmanlarını dahi Erbakan’a yaptıkları “adam adama” markajın bir benzeri operasyona uğramamak için “özelleştirme maskesi” altında boşalttıran Erdoğan için kaçınılmaz son yaklaşıyor. ... En azından Hoca, vatana ihanetten yargılanmadı! Ya “Sonum Menderes’ten de kötü olacak” diyen Erdoğan?! 28 Şubat’ın Çevik Bir Paşası ile Soros’un “Açık Toplumcuları” ile kolkola devam eden, “tamamen duygusal” bu serüven, bakalım nerede, nasıl son bulacak?! Bekleyip görmekte fayda var. Hayrullah Mahmud www. Superpoligon.com. 29 Temmuz 2005 | ||||||
| |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Mizah dergisi Leman, medyadaki "don" tartışmalarını yine donlu bir eylemle protesto edecek. Halkın aşağılanmasının kınanacağı eylemde, okurlar donla denize girmeye çağrılıyor. Leman Dergisi Genel Müdürü Tuncay Akgün ve Git Dergisi Editörü Timur Mizahi Danış, medyadaki "don" tartışmalarını yine mizahi bir eylem türüyle hicvedecek. "Leman Don Hareketi"nin, "Donunuza sahip çıkın" sloganıyla yapacağı eylem, pazar günü Caddebostan Plajı önünde gerçekleştirilecek. Kaynak: www.milliyet.com.tr | |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Reagan, 20 Ocak 1981’de Beyaz Saray’daki koltuğuna oturduğunda 1970’lerin güneşli günleri çoktan geride kalmış, Amerika’da en üst ile en alt gelir dilimleri arasındaki fark büyümüş ve ekonomideki durgunluk had safhaya varmıştı.
Stagflasyon, işsizlik, enflasyon ve savunma konusundaki güvensizlik (özellikle Sovyetler Birliği karşısında); Reagan’ın önünde bulduğu dağlaşmış sorunlar bunlardı. Tam kollarını sıvayıp yeni bir “Amerikan devrimi”ne girişeceği sırada, Beyaz Saray’daki henüz 69 gününde suikasta uğramış ve vurulmuştu. Yaralı haliyle dahi -aktörlüğünün de desteğiyle- soğukkanlılığını yitirmemesi, Tanrı’ya şükretmesi ve çevresine verdiği zekice direktifler, Amerikan kamuoyunda onun lehine bir sempati dalgasının kabarmasına yol açacaktı.
Reagan “önce ekonomi” dedi. Biriken sorunları aşmak için aldığı tedbirlerden ikisi, özellikle dikkat çekiyordu: Devlet harcamalarını kısmak ve vergileri düşürmek. Vergileri düşürmek... Asıl şaşırtıcı olan, “Reaganomics”in bu şaşırtıcı silahının ilhamını, beklenebileceği gibi Keynes’ten veya neo-liberal iktisatçılardan değil, Müslüman bir düşünürden, İbn Haldun’dan alıyor olmasıydı. Modern çağa ayak uyduramadı diye ıskartaya çıkarttığımız İslam düşüncesinin güçlü ışıklarından birisi, sessiz sedasız Amerikan ekonomisine nefes aldıran projenin perde arkasındaki kahraman oluyordu.
İbn Haldun, babası ve evladı olmayan eseri “Mukaddime”yi ilk defa 1347 yılında kaleme almış, 1406’daki ölümüne kadar da üzerindeki çalışmalarına devam etmiştir. “Mukaddime”, bir tür ansiklopedi. Tarih felsefesinden sihir ve simyaya, toplumsal değişimden ekonomiye, şehircilikten rüyaya kadar pek çok ilim ve disipline ait alanda at oynatan bu şaheser, cevherini asırların uğultusuna emanet etmiş. Onu en iyi anlayan beyinlerimizden biri, “Bu Ülke”nin aydını Cemil Meriç, “Mukaddime” için “bulutları dağıtan bir rüzgâr” nitelemesini yapar. İbn Haldun da bulutları dağıtmak için göklere yükselmiş bir kartaldır ona göre. Ne acıdır ki, bu “kartal” ve asırları delen keskin gagasından üflediği diriltici “rüzgâr”, bizim yanık başaklarımızı değil, Batı’nın aç buğdaylarını yalamıştır daha çok.
Geleneğimiz ile bağımız kopmamalı
İbn Rüşd’ü böyle yapa yapa Batı’ya terk etmedik mi zaten? Bugün, St. Thomas’tan beri üzerinde yapılan çalışmalarla İbn Rüşd, artık Batı felsefesinin temellerini atan, İslam’dan çok Latin dünyasına ait “Batılı” bir figür haline gelmek üzere. Elimizi çabuk tutmazsak, korkarım İbn Haldun da aynı akıbete uğrayacak. Baksanıza, kime sorsanız “sosyolojinin babası” diyor İbn Haldun için. Yani Montesquieu’nün, Vico’nun, Marks’ın öncüsü. Bence bu düşüncelere hak ettiği yıldırımı Ümit Hassan indiriyor ve bir düşünürün kafasını, onu takip edenlerin kuyruğuna bağlamanın aptalca yanılgısına işaret ediyor haklı olarak. İbn Haldun, İbn Haldun’dur. O, kendisi olarak büyüktür, sosyolojiyi müjdelediği için değil. Ne yani, sosyoloji diye bir bilim icad edilmemiş olsaydı, İbn Haldun’umuz işsiz mi kalacaktı? İşsiz ve sahipsiz? Belki de.
Haldun 14. yy’dan 21. yy’a ışık tutuyor
İbn Haldun’a göre, bir devletin halkına yüksek vergiler salması, kendi aleyhine sonuçlar doğurur. Çünkü yüksek vergi, halkın elindeki sermayenin azalmasına, bu da girişimciliğin gerilemesine, o da üretimin, dolayısıyla üretimden alınan vergi gelirinin düşmesine sebep olur. Yani devlet, vergileri yükselttikçe üretim düşeceğinden toplamda elde edeceği vergi geliri de azalır. Daha da önemlisi, insanlardaki girişimcilik ruhu zayıflar. Buna karşılık devletin vergi oranlarını düşürmesi, sonuçta halkın elindeki sermayeyi artırıcı yönde bir etki yapacağından halk zenginleşir, üretim artar ve devlet de -ürünü vergilendirdiği için- bu işten daha kârlı çıkar.
Kısacası, İbn Haldun’a göre vergilerin yükseltilmesi, toplumun olduğu kadar devletin de aleyhinedir. Aksine, düşük vergi uygulaması, serbest girişimciyi teşvik eder ve zannedildiğinin tersine, hazinenin boşalmasına değil, dolmasına yol açar. Devlet, vergileri düşürmekle hem kendisi hem de halkı için doğru olanı yapmış olur. Devlet de, halk da mamur, bayındır olur. Vergilerin düşürülmesiyle ekonomi canlanınca vergi alınan taban genişler. Sonuçta az vergi alan devlet çok kazanır. *
İşte Amerikan ekonomisini içine girdiği durgunluktan çıkartmak için çareler arayan Reagan’ı çarpan düşünceler bunlardı. Danışmanlarından birisinin Franz Rosenthal’ın 1958’de mükemmel bir şekilde İngilizceye çevirdiği “The Muqaddimah”dan haberdar olduğunu ve daha başkan olmadan önce Reagan’a bu 3 ciltlik tercümeyi vererek İbn Haldun’un sadra şifa fikirlerinden haberdar olmasını sağladığını biliyoruz. Nitekim Reagan, başkanlık koltuğuna oturduktan kısa bir süre sonra ekonomide reform için kolları sıvarken İbn Haldun’un vergi hakkındaki görüşlerini Amerikan kamuoyuna ilan etmiş, hatta örnek göstermişti.
Elimde Reagan’ın bütün konuşmalarının derlendiği resmi bir yayın var: “Administration of Ronald Reagan”. (Amerika’da başkanların konuştuğu her cümle bizdeki gibi havaya gitmez, hemen kitaplaştırılır.) Bu yayında Reagan’ın İbn Haldun’a yaptığı atıfları açıkça görebiliyoruz.
Chicago’da yaptığı 2 Eylül 1981 tarihli konuşmasında Reagan, eski Başkan John Kennedy’nin 1962’de aynı zamanda hem vergileri düşürmenin hem de enflasyonu yenmenin başarılamayacak bir iş olmadığı yolundaki demecini aktardıktan sonra, aslında Kennedy’nin sözlerinin, 14. yüzyılda yaşamış bir Müslüman filozof olan İbn Haldun’un tekrarından ibaret olduğunu belirtiyor. Ekonomideki durgunluğu aşmak için vergileri düşürmekten başka çareleri olmadığını söyleyen Reagan’ın halkı ikna etmek için en güçlü dayanağının İbn Haldun olması manidardır.
“Hanedanın başlangıcında düşük vergi alınır, buna karşılık gelir büyük olur. Hanedanın sonuna doğru ise yüksek vergi alınır; ama gelirler düşer.” İbn Haldun’un bu yakıcı tespiti, Reagan’a Amerika’nın çöküşünü hatırlatmış olmalıdır. Acaba Amerikan hanedanlığı (!) da vergileri yükselttiği için sonuna mı yaklaşmaktadır? “Hayır”, der kararlı bir dille; “Biz hanedanın başlangıcına geri döneceğiz”. Yani İbn Haldun’un dediği yoldan gitmezsek sonumuz yakındır.
Reagan, 1 Ekim 1981’de ise ünlü ekonomik iyileştirme programını açıklar. Bu kapsamlı açıklama içerisinde sıra vergiye gelince adeta “14. yüzyılda yaşamış Müslüman bir filozof”un bile mevcut duruma ekonomistlerden daha aklı başında çözümler ürettiğini söyler ve İbn Haldun’un yukarıya aldığımız görüşlerini tekrarlar.
Soğuk Savaş’ı bitirerek küreselleşmenin önünü açan Reagan, “bizim” düşünürümüzü (bilmeyince nasıl “bizim” oluyorsa artık!) böylesine taze bir yorumla güncellerken, yöneticilerimizin Amerika ve IMF ne diyorsa harfiyen yerine getirmesi, iktisatçılarımızın ise üzerinde uykuya daldıkları hazineleri fark edeceklerine Friedman’ları büyük bir coşkuyla tekrarlama seansları kadar iç yakıcı bir alay tasavvur edebiliyor musunuz?
Beyler! Klasiklerden yararlanma diye Reagan’ınkine derler!
12.06.2004
“Vahdettin Büyük Taarruz’u bile İngilizler’e bildirmiş! Belgeleri İngiltere Devlet Arşivleri’nin izniyle yayınlıyoruz.” “Haftalık” dergisinin son sayısının kapağından alındı bu spotlar. Röportajın aynı yayın grubunun gazetesi olan “Vatan”da haber yapılması da bu kampanyanın bir parçası olmalı. Aynı haberin 23 Ağustos günü Emin Çölaşan’ın sütunlarında guguklaması da…
Zira Çölaşan’la yapılan ve sunturlu laflarına genişçe yer verilen bir röportaj da “tesadüfen” aynı derginin sayfalarında yerini almış durumda. Sanırım bu tesadüfler bir fikir vermiş olmalı haberin nominal değeri hakkında...
Büyük gazetecilik olayı: Vahdettin Büyük Taarruz’u bile İngilizler’e bildirmiş! Belgeleri İngiltere Devlet Arşivleri’nin izniyle yayınlıyoruz.” “Haftalık” dergisinin son sayısının kapağından alındı bu spotlar. Okuyunca görüyorsunuz ki, Maltepe Üniversitesi’nden bir Yardımcı Doçent’le (Orhan Çekiç) yapılan konuşmaya dayanıyor “büyük gazetecilik olayı”mız. İlginç bir rastlantı, derginin aynı sayısının arka kapağını çevirince, aynı akademisyenin yeni çıkan kitabının tam sayfa ilanıyla burun buruna geliyor ve bu haberin aslında bir kitap tanıtım kampanyasının parçası olduğunu fark ediyorsunuz. Zira nasıl oluyorsa oluyor ve röportajı yapan kişi ile “Haftalık” dergisinin kitap sayfasını hazırlayan kişi aynı çıkıyor! Röportajın aynı yayın grubunun gazetesi olan “Vatan”da 24 Ağustos tarihinde haber yapılması da bu kampanyanın bir parçası olmalı. Keza aynı haberin 23 Ağustos günü Emin Çölaşan’ın sütünlarında guguklaması da… Zira Çölaşan’la yapılan ve sunturlu laflarına genişçe yer verilen bir röportaj da “tesadüfen” aynı derginin sayfalarında yerini almış durumda. Sanırım bu tesadüfler bir fikir vermiş olmalı haberin nominal değeri hakkında.
Habere göre 16 Mart 1922 tarihinde TBMM Hükümeti’nin Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal (Tengirşenk) Bey “Anadolu’da daha fazla kan dökülmeden barış yollarını aramak” üzere Londra’ya gitmiş ve İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon’la görüşmüştür. Gün boyu devam eden görüşmelerden herhangi bir olumlu netice alınamamış ve heyet Ankara’ya gerisin geri dönmüştür. Haberimizdeki flaşın patladığı nokta ise şurada: Ankara heyeti Londra’ya gitmeden önce İstanbul’a uğramış ve Sadrazam Tevfik Paşa ve Vahdettin’le görüşerek Fransa ve İngiltere’ye karşı ağız birliği etmenin yolunu aramak için bir süre İstanbul’da kalmıştır. İşte tam bu sırada, Yusuf Kemal Bey’in valizindeki bazı belgeler, Vahdettin’in casusları tarafından çalınmış ve fotoğrafları alındıktan sonra yerine bırakılmıştır. Sonra bu fotoğraflar İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiseri’ne ulaştırılmış, o da tercüme ettirerek okuyup içeriklerini Dışişleri’ne bir raporla bildirmiştir. Dolayısıyla Ankara heyeti Curzon’la görüşmeye gittiğinde çantalarındaki “gizli” belgeler karşı tarafça önceden biliniyordu. Ankara hükümetinin kozları, Vahdettin eliyle İngilizlere teslim edilmişti, bir başka deyişle. İşte müthiş casusluk olayının özeti bu.
Çarpıtılan görüşme olayı
“Nutuk”ta Yusuf Kemal Bey’in Paris ve Londra’ya gitmeden önce İstanbul’a uğrayıp Vahdettin’le görüşmesi ve padişahın TBMM’yi tanımasının istendiği belirtiliyor. Mustafa Kemal Paşa’ya göre, İstanbul hükümetinin Başbakanı Tevfik Paşa ve Dışişleri Bakanı Ahmed İzzet Paşa, Yusuf Kemal Bey’i oyalayıp aldatmışlar, İzzet Paşa’yı, ondan önce gizlice Paris ve Londra’ya göndermişler ve onun çabaları sonucunda Ankara heyetinin Londra’da yaptığı görüşmeler başarısız kalmıştır.
Oysa daha soğukkanlı bir okuma yaparsak göreceğiz ki, olaylar başka türlü gelişmiştir. Sakarya zaferinden sonra Anadolu hareketinin gücünü ilk fark eden Batılı ülke Fransa olmuş ve 20 Ekim 1921’de Ankara Antlaşması’nı imzalayarak İngiltere’yi yalnız bırakmıştı. Bunda, Osmanlı’yı parçalama planlarında İngilizlerin arslan payını kapmaları kadar, Birinci Dünya Savaşı’nda Fransa’nın başının Almanya ile fena halde dertte olması ve İngiltere’nin harp sonunda Fransa’nın can düşmanı Almanya ile iyi ilişkiler geliştirme yönündeki “ikili” siyaseti de önemli bir rol oynamıştır.
Kurtuluş Savaşı sırasında Fransa’nın politikasında meydana gelen bu sert dönüş, İngiltere’yi Sevr Antlaşması’nı gözden geçirmeye zorlamış ve Anadolu’daki millî hareketle İstanbul hükümetinin işbirliğine gitmelerini arzulamıştır. Çünkü sonuçta Sovyetler Birliği ile giriştikleri nüfuz mücadelesinde Ankara’yı Ruslara kaptırmalarına ramak kalmıştır. Sovyetlerin mali ve teknik desteğini alan Ankara, İngiltere’yi Misak-ı Milli’yi kabule zorlamak ve Yunanistan’ın arkasından desteğini çekmesi için Sovyetler kozunu devreye sokmuş ve bu koz, açıkçası işe yaramıştı. Sakarya zaferinden sonra barış görüşmeleri teklifleri diplomatik çevrelerin salonlarında halelenirken, meşruiyet zeminini sağlamlaştırmak isteyen Ankara, yeni ve cesur bir hamle ile İstanbul’la işbirliği yapmak ve Halife-Padişahın, yani Vahdettin’in de desteğini arkasına almak ihtiyacını duymuştu. İşte Yusuf Kemal Bey’in İstanbul ziyareti bu bakımdan büyük önem arz ediyordu.
Burada bir parantez açarak şunu söylemem lazım ki, herkes Vahdettin’in bir İngiliz zırhlısına binerek kaçtığını söylerken, devrin şartlarını görmezden gelmektedir. O yıllarda abluka altında olan Osmanlı topraklarında veya denizlerinde seyahat etmek, ya Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a gidişinde olduğu gibi, İngiliz kuvvetlerinden izin almak şartıyla mümkündü, ya da bizzat İngiliz tren ve gemilerine binmek suretiyle. Nitekim Yusuf Kemal Bey de 15 Şubat 1922’de İngilizlerin hazırladığı “özel bir trenle” İstanbul’a gidebilmişti!
Ertesi günü Tevfik Paşa ve Ahmed İzzet Paşa ile görüşen Ankara heyeti, İstanbul hükümetinden ne istediyse almış, Vahdettin’le de görüştükten sonra Paris ve Londra’nın yolunu tutmuştur. Burada açıklık getirilmesi gereken bir husus, İzzet Paşa’nın Paris ve Londra’ya gideceğinin bir devlet sırrı olmayıp aylar öncesinden resmen bilindiği, hatta Yusuf Kemal Bey’e Lord Curzon’la randevusunun bizzat İzzet Paşa tarafından alındığıdır. Nitekim dergide bahsedilen 16 Mart tarihli görüşmede yalnız Ankara hükümeti temsilcileri değil, İstanbul hükümeti temsilcileri de bulunmuş ve her iki Türk heyeti de bağımsızlık yönünde bastırmışsa da, Curzon’un önce mütareke diye tutturması üzerinde toplantı sonuçsuz kalmıştır.
Görüldüğü gibi, olaylar çok farklı şekilde gelişmiştir. Lord Curzon’la randevuyu ayarlayan ve hemen her noktada Ankara ile tam bir mutabakat halinde olan Vahdettin’in hangi akla hizmetle onun çantasındaki bilgileri karşı tarafa ulaştırmış olabileceği sorusu yeterince anlamlıdır. Nihayet belgelerin metinlerine bakıldığında bunların İngilizlerin ne işine yarayacağı şüphelidir. Zira İngiliz istihbaratı üzerinde yapılan araştırmalar, Ankara hakkında çok daha ileri noktadaki bilgilere sahip olduklarını göstermektedir.
Peki bu belgeler neden Public Record Office’de muhafaza edilmiştir?
İstihbaratçıların iyi bildiği bir şey varsa, o da gerçek belge ile sahtesini
ayırt etmektir. İstihbarat servislerine yığınla belge akar ama oradakiler
bunların hangisinin gerçek, hangisinin yanıltmaca amaçlı olduğunu iyi bilirler.
Nitekim çalındığı söylenen belgeleri rapor eden Komiser, Londra’daki üstlerine
bu belgelerin sağlıklı olduğuna dair bir garanti veremeyeceğini belirtmek
ihtiyacını duymuş, sadece “imkânsız görünmüyor” gibisinden garip bir not
düşmüştür. İngiliz Yüksek Komiseri’nin dahi sağlamlığına garanti veremeyeceğini
belirttiği bu raporu Vahdettin’in casusluğunu ifşa eden büyük gazetecilik olayı
şeklinde sunanlar, onlara bir İngiliz’den daha İngiliz olarak baktıklarını
kanıtlamış olmuyorlar mı bir bakıma?
26.08.2005
| |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
çok çalıştığını ve eşine bir kadın daha gerektiğini söyleyen Dorbek, 'Bir kadın yetmez' sloganıyla Mısır'da tartışma yarattı. Öneriyi kınayanlar, "Kadınlar köle gibi sergilenecek" diyor. Dorbek ise bekâr ve dul kadınları, kendilerini maddi açıdan destekleyebilecek erkeklerle evlenmeye çağırıyor. Mısır'da poligami serbest, ancak 'pahalıya geldiği' için Suudi Arabistan ve Basra Körfezi ülkelerinde olduğu gibi yaygın değil. Kaynak: AP | |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||