ANA SAYFA

GÜNCEL İNDEKS

 

 


- AKP, 28 Şubat’ın alternatifi değil bizatihi kendisidir - Milli Gazete 
  ~ REFAHYOL hükümetine karşı acımasızca davranan basın-yayın kuruluşları ile 28 Şubatçı askeri kadronun en belirgin ismi bugünlerde AKP ile nasıl bir uyum ve iltisak oluşturmuş olabilirler? Bu iltisakların arka planında neler olmalıdır? Acaba bu iltisaklar AKP’nin iktidara gelmesinde etkili olmuş mudur?
  ~ 28 Şubat girşimine destek veren basın ve yayın kuruluşlarının şimdilerde AKP ile adeta can ciğer kuzu sarması olduklarını hatırlatmakta fayda var.
  ~ Ama o zamanki kudretli generalin bugünlerde AKP’ye açık veya örtülü destek veren açıklamalarını ve girişimlerini gazetelerden takip etmek mümkün.
  ~ 28 Şubat girişiminin askeri kadrosunun Türkiye’yi adeta bir kukla derecesinde Amerika-İsrail çizgisine çekmeye çalıştığı biliniyor. Ordunun ve diğer kurumlarının Amerika ve İsrail karşıtı olması gerekmez. Ama işbirliğinin ortak çıkarlar üzerine inşa edilmesi gerekir. Örneğin o dönemde PKK’ya destek veren Suriye’ye karşı İsrail ile bir miktar askeri işbirliği yapmak faydalı olabilirdi. Nitekim yapıldı da...
  ~ 28 Şubat’ın kudretli generalini kollayan Amerikalı Yahudi kuruluşlarının şimdilerde fanatizm derecesinde Başbakan Erdoğan ve arkadaşlarına destek verdiklerini dikkate almak lazımdır. Hatta bu kuruluşların Başbakan Erdoğan’a çok daha fazla ihtimam gösterdikleri aşikardır. Pekiyi 28 Şubat’ın uygulayıcıları ve mağdurları nasıl olmuş da aynı Yahudi kuruluşlarında buluşmuşlardır.
  ~ Amerika ve İsrail açısından AKP’yi daha kıymetli hale getiren ise, AKP’nin başarılı; buna karşılık söz konusu askeri kanadın ise başarısız olmasıdır. Çünkü söz konusu kudretli general bu politikaları kendi kurumuna tam olarak kabul ettirememiş; buna karşılık AKP büyük bir parlamento çoğunluğu ile iktidara gelmiş ve bu politikaları uygulayacağına söz vermiş gibi davranmaktadır.
  ~ 11 Mart 2005 hutbesinde ‘İslamiyet Allah indindeki tek dindir’ cümlesini Ankara’daki AB temsilcisinin protesto etmesi de aynı politikaların devamıdır.

- Yangın Yayılıyor - Mehmet Şevket eygi 
  ~ BU yazımda anlatacaklarım, ileride yapılacak ve olacak şeyler  değildir, çoktan yapılmaya başlanmıştır, çalışmalar hızla devam etmektedir. Yangın bütün şiddetiyle sürüyor, lakin alevleri ve dumanı henüz görülmemektedir, alttan için için yanıp tutuşmaktadır. Bu pek kısa girizgâhtan sonra şimdi sadede gelelim:
  ~ PONTUS BÖLGESİNE RUM NÜFUSU GETİRMEK İSTİYORLAR
  ~ DOĞU SINIRIMIZDA ERMENİ NÜFUZUNA VE GÖÇÜNE AÇIK BİR BÖLGE MEYDANA GETİRMEK İSTİYORLAR
  ~ Ermenistan bu toplantıda resmen Ani harabelerinin kendisine verilmesini istemiştir. Bunun üzerine müzakereler kesilmiştir. O zaman iktidarda Ecevit vardı, nisbeten milliyetçi idi...
  ~ Ermeniler, Rum megali ideacıları ve Kürt ayrılık hareketi ile işbirliği yapmaktadır. Anadolu’nun doğusunun ve güneydoğusunun bazı bölgeleri, ileride buralara Ermeni nüfusu yerleştirmek için planlı, kasıtlı bir şekilde boşaltılmaktadır.
  ~ İSTANBUL TÜRKLERDEN ALINMAK, ULUSLARARASI SERBEST ŞEHİR HALİNE GETİRİLMEK İSTENİYOR
  ~ TÜRKİYE’Yİ HIRİSTİYAN YAPMAK İSTİYORLAR
  ~ ÜLKEMİZDEKİ YOĞUN VE GENEL KOKUŞMA DIŞ DÜŞMANLARIMIZ TARAFINDAN DESTEKLENMEKTE, TEŞVİK EDİLMEKTEDİR
  ~ TÜRKİYEYİ BİR İSRAİL SÖMÜRGESİ HALİNE GETİRMEK İSTİYORLAR
  ~ Borç içinde kıvranan, borçlarının faizlerini ödemekte zorlanan ülkemiz İsrail’e, uçak ve tank tamiri gibi bahanelerle şimdiye kadar milyarlarca dolar ödeme yapmıştır. Müslüman veya İslâmcı görünen bazı pragmatistler ve arivistler Siyonistlerle kader birliği yapmıştır.
  ~ TÜRKİYE’NİN MİLLİ AHLÂKINI ÇÖKERTMEK İSTİYORLAR
  ~ SANAYİİMİZİ ÇÖKERTMEK İSTİYORLAR
  ~ Türkiye’yi bir sömürge, bir pazar haline getirmek, halkımızı bu pazarın ucuz işçileri veya köleleri durumuna düşürmek isteyen zihniyet ziraatimizi, hayvancılığımızı çökertmiştir. Gümrükler sıfırlandıktan sonra sanayiimizin bir kısmı büsbütün çökecektir.
  ~ EVRENSEL VE TEMEL İNSAN HAKLARINI MÜSLÜMAN ÇOĞUNLUK İÇİN TANIMAK İSTEMİYORLAR
  ~ EMELLERİNE ULAŞMAK İÇİN KÜRT HAREKETİNİ KURDURTMUŞLAR VE TEŞVİK ETMİŞLERDİR
  ~ Siyonistler, Haçlılar, emperyalistler, sömürücüler emellerine ulaşmak için ülkemizdeki bazı arivist İslâmcıları kullanmaktadır. Bu arivistler maddî menfaat ve şahsî ve nefsanî nüfuz karşılığında devletimizi sarsmak, ülkemizi parçalayıp bölmek, halkımızı birbirine düşürmek isteyen dış güçlerle ittifak halindedir.

- ‘NALÇİK EYLEMİNDE SUÇLANAN YERMUK CEMAATİ ASLINDA YOK!’ - ajans kafkas
  ~ ‘Onlar kesinlikle yeraltına inmeyi düşünmüyordu, aksine onlar kendilerini yüksek sesle ilan etmişlerdi. Fakat maalesef hükümet baskı yolunu seçti. Sonuç olarak da Musa Mukojev yer altına inmeye zorlandı, bir çok Müslüman da onunla gitti.

- Üç ülke Gelibolu'yu istedi - internethaber

- Şu Çılgın Türkler'i MİT mi yazdırdı? - internethaber
  ~ Prof. Yalçın Küçük bu iddiası ortalığı karıştıracak gibi. Küçük'e göre ulusalcı cephenin 'başucu' kitabı olan 'Şu Çılgın Türkler' sipariş üzerine yazdırılmış...
 
Hasan Ünal


î Başa
AKP, 28 Şubat’ın alternatifi değil bizatihi kendisidir - Milli Gazete 
Hasan Ünal
26.10.2005
î Başa REFAHYOL hükümetine karşı acımasızca davranan basın-yayın kuruluşları ile 28 Şubatçı askeri kadronun en belirgin ismi bugünlerde AKP ile nasıl bir uyum ve iltisak oluşturmuş olabilirler? Bu iltisakların arka planında neler olmalıdır? Acaba bu iltisaklar AKP’nin iktidara gelmesinde etkili olmuş mudur?
AKP’li seçmenin önemli bir kısmı 28 Şubat olarak adlandırılan uygulamalardan duyduğu rahatsızlıklardan dolayı partisine oy vermiş olmalıdır. Bu açıdan bakıldığında oy veren vatandaşlar açısından 28 Şubat uygulamalarına duyulan bir tepki söz konusudur. Bu açıdan meseleye bakıldığında AKP 28 Şubat’a alternatif gibi görünür.
Ancak bu çok genel değerlendirme yeterince doğru olmayabilir. Her genelleme gibi bazı doğruları bünyesinde taşısa da, pek çok yanlışı da içermektedir. Örneğin başörtüsü yasağına duyulan tepki, 28 Şubat döneminde adı açıklanmayan üst düzel genelkurmay yetkililerine dayanan haberler – bunların aslının olup olmadığı da meçhul – demokratik görünmeyen başka uygulamalar ortalama dindar ve muhafazakar insanlar arasında ciddi bir tepkiye yol açmıştı.
Ancak AKP’nin bu uygulamalara son vermek iddiası ile iktidara gelmesine rağmen, ısrarla bu sorunların üzerine gitmemesi ve/veya gitmek istememesi akıllara başka sorular getirmektedir. Konuyu anlayabilmek için kapsamlı dış politika analizleri yapmak gerekecektir. Öncelikle 28 Şubat kavramından ne anladığımızı ortaya koymalıyız. 28 Şubat bana göre büyük ölçüde basın ve televizyonlar vasıtasıyla yürütülmüş ve bu harekata ordunun bir kesimi bazan açık bazan da kapalı biçimlerde destek vermiştir.
î Başa 28 Şubat girşimine destek veren basın ve yayın kuruluşlarının şimdilerde AKP ile adeta can ciğer kuzu sarması olduklarını hatırlatmakta fayda var.
28 Şubat’a destek veren askeri kesim sonraki yıllarda ordu içindeki ağırlığını kaybetti ve büyük ölçüde tasfiye edildi. î Başa Ama o zamanki kudretli generalin bugünlerde AKP’ye açık veya örtülü destek veren açıklamalarını ve girişimlerini gazetelerden takip etmek mümkün.
Kabaca söylemek gerekirse, o zaman REFAHYOL hükümetine karşı acımasızca davranan basın-yayın kuruluşları ile 28 Şubatçı askeri kadronun en belirgin ismi bugünlerde AKP ile nasıl bir uyum ve iltisak oluşturmuş olabilirler? Bu iltisakların arka planında neler olmalıdır? Acaba bu iltisaklar AKP’nin iktidara gelmesinde etkili olmuş mudur?
Bu soruları anlayabilmek ve AKP ile bu çevreler arasında nasıl bir iltisak kurulmuş olduğunu görebilmek için meselenin dış politika veçhesini iyi tahlil etmek gerekir. î Başa 28 Şubat girişiminin askeri kadrosunun Türkiye’yi adeta bir kukla derecesinde Amerika-İsrail çizgisine çekmeye çalıştığı biliniyor. Ordunun ve diğer kurumlarının Amerika ve İsrail karşıtı olması gerekmez. Ama işbirliğinin ortak çıkarlar üzerine inşa edilmesi gerekir. Örneğin o dönemde PKK’ya destek veren Suriye’ye karşı İsrail ile bir miktar askeri işbirliği yapmak faydalı olabilirdi. Nitekim yapıldı da...
Ancak bu işi Türkiye’yi silah tedariki başta olmak üzere her alanda İsrail’e mahkum ve mecbur edecek bir noktaya taşımak ve İsrail’in Ortadoğu projelerinde Türkiye’yi taşeron gibi sunacak düzeylere götürmek kabul edilemez. Aynı şekilde dünya gücü Amerika’yı yok farzetmek mümkün olmayacağı gibi, Amerika ile ilişkilerde de ittifak esaslarını zedeleyecek şekilde hareket etmeyi kabullenmek doğru olamaz. Amerika’nın Ortadoğu projelerinin bekçisi haline dönüşmek Türkiye’nin çıkarına olmayabilir. Kısacası bu iki ülke ile değişik zaman ve mekanlarda ve değişik düzeylerde işbirliği yapılmasına hemen hemen hiç kimse karşı olmamakla birlikte, bu işbirliğinin patron-taşeron münasebeti haline dönüştürülmesine aklı başında her vatansever karşı çıkacaktır.
İşte 28 Şubat’ı bu patron-taşeron ilişkisini isteyenler şeklinde tanımlamak doğru olacaktır. 28 Şubat sürecinde ortalama dindar-muhafazakar insanları rahatsız eden açıklama, girişim ve uygulamalarda ısrar edenlerin, aynı zamanda Türkiye’nin Amerika ve İsrail ile ilişkilerini bu şekilde yeniden yapılandırmak isteyenler olduğunu unutmamak gerekir. Meseleye bu dış politika perspektifinden bakıldığı zaman AKP’nin neden 28 Şubatın alternatifi değil bizatihi kendisi olduğu daha iyi anlaşılacaktır.
î Başa 28 Şubat’ın kudretli generalini kollayan Amerikalı Yahudi kuruluşlarının şimdilerde fanatizm derecesinde Başbakan Erdoğan ve arkadaşlarına destek verdiklerini dikkate almak lazımdır. Hatta bu kuruluşların Başbakan Erdoğan’a çok daha fazla ihtimam gösterdikleri aşikardır. Pekiyi 28 Şubat’ın uygulayıcıları ve mağdurları nasıl olmuş da aynı Yahudi kuruluşlarında buluşmuşlardır.
Bu noktada oluşan iltisak bizi AKP’nin 28 Şubat mağdurlarına neden yardımcı olamadığı sorusuna da götürecektir. AKP’nin Ortadoğu politikaları ve Amerika-İsrail ikilisine yönelik olarak geliştirdiği daha doğrusu kabul ettiği politikalar ile 28 Şubat’ta ön plana çıkan bir grup askerin yapmak istedikleri her bakımdan örtüşmektedir. î Başa Amerika ve İsrail açısından AKP’yi daha kıymetli hale getiren ise, AKP’nin başarılı; buna karşılık söz konusu askeri kanadın ise başarısız olmasıdır. Çünkü söz konusu kudretli general bu politikaları kendi kurumuna tam olarak kabul ettirememiş; buna karşılık AKP büyük bir parlamento çoğunluğu ile iktidara gelmiş ve bu politikaları uygulayacağına söz vermiş gibi davranmaktadır.
Bu iltisaklar AKP’nin iktidara gelmesinde ve halen ayakta kalmasında birinci derecede önemli roller oynamış olmalıdır. Ama aynı iltisaklar AKP’nin sonunu da getirecektir. Örneğin bu kadar büyük cari açığa rağmen, büyükçe bir kısmı Amerika’dan içeri girmiş bulunan sıcak paranın geri gitmeye kalkışmamasının bu iltisaklar ile alakası olsa gerektir. Ve içerde tutulan bu para AKP’nin dış politikasını bir manada ipotek altına almış durumdadır. Suriye ve İran konularında istenenlerin tamamını yerine getireceği sözü veren AKP, eğer bu sözleri yerine getiremeyecek gibi davranacak olursa, o zaman bu para AKP’ye karşı kullanılacak atom bombası olacaktır.
Burada sözü edilen dış politika iltisakları AKP’nin içerde 28 Şubat mağdurlarına yardımcı olacak düzenlemeler yapmasına da imkan vermiyor. AKP bu iltisaklar içerisine oldukça zayıf bir konumda katıldığı için pazarlık edememiş olması kuvvetle muvvetle muhtemeldir. Tek taraflı bir dikte etme yöntemi zaten sırıtıyor. AKP liderleri arada bir geçmişlerini hatırlayarak, Amerika-İsrail ikilisinin Ortadoğu’da yaptıklarını eleştirmeye kalkıştığı zaman kullandığı kelimeler adeta bir muhteva tahliline tabi tutulmakta ve milli muhtevalı-İslami nitelikte kelimeler kullanılmışsa, bunun bedeli AKP’ye ağır ödetilmektedir.
Şeyh Yasin’in öldürülmesi üzerine İsrail aleyhine kullanılan ‘terörist devlet’ nitelemesine yol açan kelimelerin Erdoğan’ın Amerika ve İsrail ile ilişkilerini nasıl sarstığını ve bunun sonucunda İsrail’e özür gezisi düzenlendiğini hatırlayalım. Devamında Washington kapısı açıldı ve orada Erdoğan’a muhtemelen son bir kere uyarıda bulunuldu. Suriye ve İran konusunda biz ne diyorsak onları yap; yoksa...
AKP’nin dışarıda oluşturduğu bu iltisaklar içerde başörtüsü ve benzeri konularda düzenlemeler yapmasına da mani oluyor. Çünkü bu konular AKP’ye dış destek sağlayan çevreler tarafından İslamcı bir zihniyetin unsurları olarak görülüyor ve AKP’ye karşı İslamcılıktan gerçekten vazgeçip vazgeçmediğini test etmek için vasıta olarak kullanılıyor. Bu yüzden büyük bir parlamento desteğine sahip olan AKP, başörtüsü düzenlemesi yapmaya cesaret edemiyor ve kurumlararası uzlaşma sağlanamaması gibi gerekçelere sarılıyor. Burada ima ettiği ordunun Kıbrıs, Kerkük, Ege ve Ermeni soykırımı konularındaki hiç bir tezini ciddiye almayan ve tam tersini yapan AKP’nin, mesele başörtüsü olunca orduyu dinlemesi manidardır. Gerçekte burada orduyu dinlemesi değil; böyle bir girişimin oluşturduğu kirli iltisaklar üzerinde yaratacağı olumsuz tesirler etkili oluyor. Ve bu yüzden bu konuların unutulması için gayret gösteriyor. Anavatan lideri Mumcu’nun ‘gel anayasayı istediğin gibi değiştirelim’ talebi ile karşılaşınca sinirleniyor; çünkü bu girişim AKP’nin konunun üstüne gitmek istemediği gerçeğini ortaya çıkarıyor.
Aynı hususlar AB ile oluşturulan iltisaklarda da ortaya çıkıyor. AKP iktidara geldiği ve AB yanlısı politikalara yöneldiği için AB tarafı hükümetin içerde İslamcı diye gördüğü herhangi bir düzenleme yapmasına izin vermiyor. Başörtüsü konusu başta olmak üzere Müslümanların dini özgürlükleri konusunda Stalinist bir diktatörlük gibi davranan AB’nin politikaları başka nasıl izah edilebilir? Leyla Şahin davasında AİHM’nin oluşturduğu içtihat, zina tartışmaları sırasında AB yetkililerinin Başbakan Erdoğan’ın adeta burnunu sürten tavırları, ilerleme raporlarının dini özgürlükler kısmında sadece Hristiyan azınlıkların sorunlarından bahsedilmesi, misyonerlik faaliyetlerinin pratikte karşılaştığı güçlüklere dikkat çekilmesi; buna karşılık Müslümanların dini özgürlük sorunlarından bahsedilmemesi de aynı çerçevede ele alınmalıdır.
î Başa 11 Mart 2005 hutbesinde ‘İslamiyet Allah indindeki tek dindir’ cümlesini Ankara’daki AB temsilcisinin protesto etmesi de aynı politikaların devamıdır.
Yani AKP, İstanbul basın ve sermaye çevrelerinin arzu ettiği tarzda bir AB politikası izlemeye mecburdur. Bunun dışına çıkıp, AB sürecini Türkiye’deki laik uygulamaları yumuşatmak amacıyla kullanmaya kalkışacağı intibaı oluşan her girişimde AB tarafı en sert karşılıkları veriyor. Ertuğrul Özkök’ün müzakere sürecinde AKP’nin zihniyet testine tabi tutulacağını söylemesi boşuna değildir.
Özetle söylemek gerekirse, AKP 28 Şubat’ın alternatifi değildir. AKP 28 Şubat sırasında yaşananların etkisiyle hızla gayri milli bir çizgiye gelmeyi içine sindirmiş ve 28 Şubat’ı Türkiye’de destekleyip; başarılı olamayan çevrelerle iltisaklar kurmuştur. Bu sayede 28 Şubat’ta istediklerini tam olarak yapamayan dış güçler AKP iktidarında gerçek 28 Şubat’ı iktidara getirmiş oldular. Bu iltisaklar sayesinde iktidara gelen ve iktidarda kalmaya çalışan AKP’yi yine bu iltisakların tasfiye etmesi ise kuvvetle muhtemeldir.
 


î Başa
Yangın Yayılıyor - Mehmet Şevket eygi 
Mehmet Şevket Eygi
26.10.2005
î Başa BU yazımda anlatacaklarım, ileride yapılacak ve olacak şeyler  değildir, çoktan yapılmaya başlanmıştır, çalışmalar hızla devam etmektedir. Yangın bütün şiddetiyle sürüyor, lakin alevleri ve dumanı henüz görülmemektedir, alttan için için yanıp tutuşmaktadır. Bu pek kısa girizgâhtan sonra şimdi sadede gelelim:
î Başa PONTUS BÖLGESİNE RUM NÜFUSU GETİRMEK İSTİYORLAR
Samsun’dan Hopa’ya kadar olan Doğu Karadeniz Bölgemizi, Türkler tarafından zorla, barbarca metod ve fetihlerle sahiplenilmiş kendi toprakları olarak kabul ediyorlar ve bu bölgeyi yüzde yüz olmasa bile Rumlaştırmak istiyorlar. Yunanistan’da ve dünya üzerinde Pontus için çalışan onlarca dernek, enstitü, vakıf, kuruluş bulunmaktadır. Birkaç yüz Türk çocuğuna burs vermişler, Yunanistan’da tahsil yaptırtmaktadırlar, onları tekrar Hıristiyanlığa ve Rumluğa döndürmek istemektedirler.Bilhassa o bölgedeki hâlâ Rumca ve Ermenice konuşan bir kısım halk üzerinde durmaktadırlar.Yerli halktan bazı taraftarlar elde etmişlerdir.Bu maksatla büyük paralar harcamaktadırlar. Yayınladıkları kitaplarda o bölgede iki dinli (Dıştan Müslüman, içten Ortodoks Rum) Türkiyeliler olduğunu iddia etmektedirler. Yunanistan’da Pontus ile ilgili kitapların sayısı binlercedir.
î Başa DOĞU SINIRIMIZDA ERMENİ NÜFUZUNA VE GÖÇÜNE AÇIK BİR BÖLGE MEYDANA GETİRMEK İSTİYORLAR
Ermenistan’ın Türkiye topraklarının bir bölümü üzerinde istekleri vardır. Karabağ konusunda Azerilerle Ermeniler arasında bundan birkaç yıl evvel yurt haricinde yapılan gizli bir toplantıda Türkiye arabulucu olarak bulunuyordu. î Başa Ermenistan bu toplantıda resmen Ani harabelerinin kendisine verilmesini istemiştir. Bunun üzerine müzakereler kesilmiştir. O zaman iktidarda Ecevit vardı, nisbeten milliyetçi idi...
 î Başa Ermeniler, Rum megali ideacıları ve Kürt ayrılık hareketi ile işbirliği yapmaktadır. Anadolu’nun doğusunun ve güneydoğusunun bazı bölgeleri, ileride buralara Ermeni nüfusu yerleştirmek için planlı, kasıtlı bir şekilde boşaltılmaktadır.
Ermeniler, birinci dünya savaşı esnasında kaybolan Ermeniler için Türkiye’den yüklü bir tazminat talep etmektedir.
î Başa İSTANBUL TÜRKLERDEN ALINMAK, ULUSLARARASI SERBEST ŞEHİR HALİNE GETİRİLMEK İSTENİYOR
Rumlar ve Yunanistan, İstanbul üzerindeki millî emellerinden bir an bile vaz geçmemişlerdir. Şu anda Yunanlılar İstanbul’un Fener bölgesinden mülk satın almaktadır. Bilindiği gibi burası yakın tarihlere kadar birRum mahallesi idi. Rumlar Ayasofya’nın ve şu anda cami olarak kullanılan eski kiliselerin kendilerine iade edilmesini istemektedir. Ayasofya’nın tekrar kilise yapılması için bir milyonluk bir imza kampanyası açılmıştır. İstanbul tehlikededir. Çelik Gülersoy’un vaktiyle Mine Kırıkkanat’a söylemiş olduğu şu cümleyi bir an bile hatırımızdan çıkartmayalım: “Mine hanım, gelecekler ve İstanbul’u bizden alacaklar...” (Radikal gazetesi... İnternet’te “Mine Kırıkkanat Çelik Gülersoy” isimlerinden yazıyı bulup okuyabilirsiniz.)
î Başa TÜRKİYE’Yİ HIRİSTİYAN YAPMAK İSTİYORLAR
ABD Başkanı Bush’un da aralarında bulunduğu agresif, fanatik, militan Evangelistler birkaç yıldan beri hummalı bir faaliyet içindedir. Bunlar İslâm dinini bir terör hareketi, Hazret-i Muhammed’i hâşâ terörist olarak görmektedirler. Yeryüzünden, bu arada Türkiye’den İslâm’ı kazımaya ahd ve peyman etmişlerdir. Bu agresif misyonerlerden ılımlı Hıristiyanlar (Katolikler ve saire) de şikayetçidir. Türkiye’de birtakım partiler, güçler, kuvvetli şahsiyetler bunlara destek vermekte, yaptıklarına göz yummaktadır. Agresif misyonerler, yurdumuzda her yıl milyonlarca dolar harcamaktadır.
î Başa ÜLKEMİZDEKİ YOĞUN VE GENEL KOKUŞMA DIŞ DÜŞMANLARIMIZ TARAFINDAN DESTEKLENMEKTE, TEŞVİK EDİLMEKTEDİR
Onların gayesi ülkemizi parçalamak, en az üç kısma ayırmaktır. İleride bu üç kısımdan sadece birini, Pembeler tarafından idare ve kontrol edilen batı kısmını AB’ye alacaklardır. Dış düşmanlarımız hedeflerine ulaşmak, Türkiye’yi çökertmek için kokuşmanın, hırsızlığın ne büyük bir güç ve alet olduğunu biliyorlar. “Bizimle işbirliği yapınız, bizim emellerimize hizmet ediniz, biz de sizin kendi ülkenizi soymanıza ses çıkartmayacağız...”
î Başa TÜRKİYEYİ BİR İSRAİL SÖMÜRGESİ HALİNE GETİRMEK İSTİYORLAR
Bu konuda hayli yol almışlardır. Yahudi iş adamları ülkemizin çeşitli bölgelerinde büyük yatırımlar yapmaktadır. Ofer ile yapılan gizli ve açık müzakereleri herkes öğrendi. Siyonistler bilhasa GAP bölgesiyle ilgilenmektedir. İsrail’in yaşaması, güçlenmesi, ayakta durması için Türkiye’nin desteği mutlaka şarttır. î Başa Borç içinde kıvranan, borçlarının faizlerini ödemekte zorlanan ülkemiz İsrail’e, uçak ve tank tamiri gibi bahanelerle şimdiye kadar milyarlarca dolar ödeme yapmıştır. Müslüman veya İslâmcı görünen bazı pragmatistler ve arivistler Siyonistlerle kader birliği yapmıştır.
î Başa TÜRKİYE’NİN MİLLİ AHLÂKINI ÇÖKERTMEK İSTİYORLAR
Ülkemizin ve halkımızın ahlâkî değerleri batılılarınkilere uymaz ve benzemez. Batıda zina serbest bırakılabilir, enseste (anne baba ve çocuklar arasındaki cinsel ilişkiler) ses çıkarılmaz, cinsel sapıklıklar hoşgörülür ama bizde bunlar olamaz. Avrupalılar bu konularda bize baskı yapmakta, bunlar olmazsa AB’ye giremezsiniz tehdidini savurmaktadır. İktidar bu baskılar karşısında Homoseksüeller ve Seviciler derneğinin hukuka ve ahlâka uygun olduğunu kabul ederek Avrupalılara başeğmiştir.
î Başa SANAYİİMİZİ ÇÖKERTMEK İSTİYORLAR
î Başa Türkiye’yi bir sömürge, bir pazar haline getirmek, halkımızı bu pazarın ucuz işçileri veya köleleri durumuna düşürmek isteyen zihniyet ziraatimizi, hayvancılığımızı çökertmiştir. Gümrükler sıfırlandıktan sonra sanayiimizin bir kısmı büsbütün çökecektir.
Bir kısım sanayiimizi yaşatacaklardır. Bir tek şartla: Sermaye kendilerinden olacak, kârın arslan payını onlar alacaktır. Şu anda ülkemizin buğdayının, pirincinin, etinin, yemeklik yağının bir kısmı dışarıdan gelmektedir. Halbuki ülkemiz bu ihtiyaç maddelerinin tamamını üretecek kapasitededir. IMF, şeker pancarı ekimini kısıtlamış, şeker sanayiimiz darbelenmiştir.
î Başa EVRENSEL VE TEMEL İNSAN HAKLARINI MÜSLÜMAN ÇOĞUNLUK İÇİN TANIMAK İSTEMİYORLAR
Kürt milliyetçiliğini ve ayrılıkçı hareketleri destekliyorlar ama çoğunluğu teşkil eden Sünnilerin din, inanç, inandığı gibi yaşamak hak ve hürriyetlerini desteklemiyorlar. Müslümanların “Dinî dernek kurma yasağına” maruz bulunduğunu hiç dile getirmiyorlar. Türkiye’de gerçek bir laiklik olmadığını çok iyi bildikleri halde “Türkiye laikliğine” övgüler düzüyorlar ve bunu bütün İslâm dünyası için çok güzel bir örnek ve model olarak gösteriyorlar. “Zinayı bir suç olarak kabul etmeyeceksiniz ve ona ceza vermeyeceksiniz. Homoseksüellerin ve Sevicilerin temel hak ve hürriyetlerini tanıyacaksınız, Heybeliada’daki Rum rühban okulunu  açacaksınız” diyorlar, bu konularda ağır baskılar yapıyorlar ama hiçbir zaman “Müslümanlara dernek kurmak hakkı vereceksiniz, kapalı tutulan tarikatların ve tekkelerin tekrar açılmasına izin vereceksiniz, Müslümaların dinî hizmetlerini devlet baskısından ve tekelinden kurtaracaksınız, Müslüman cemaate din hürriyeti ve özerklik vereceksiniz, Müslümanların kılık kıyafet, tesettür, yazı ve alfabe gibi kültürel ve sosyal konularda Avrupa standartları seviyesinde serbestliğe sahip olmasına imkân tanıyacaksınız...” gibi sözler ve teklifler onlardan hiç duyulmamıştır.
î Başa EMELLERİNE ULAŞMAK İÇİN KÜRT HAREKETİNİ KURDURTMUŞLAR VE TEŞVİK ETMİŞLERDİR
Ayrılıkçı ve terörist Kürt hareketinin arkasında İsrail, misyonerlik, Haçlılık, emperyalizm ve vahşi kapitalizm bulunmaktadır. ASALA’nın faaliyetlerini durdurmuşlar, onun yerine PKK’yı sahneye koymuşlardır. İsrail’in ve Batı’nın destekleri olmasaydı PKK kesinlikle ayakta kalamazdı.  Kürtleri kullanıyorlar. Vaktiyle 19’uncu asrın son çeyreğinde ve yirminci asrın başlarında ayrılıkçı ve terörist Ermeni komitaların destekledikleri gibi. Vaktiyle Ermeniler onların tuzağına düşmüş ve büyük zarara uğramışlardı. Şimdi aynı oyun Kürtlere oynanmaktadır. Bilhassa Irak’ta ileride Kürtler büyük zarar ve ziyanla karşılaşacaktır.
*
î Başa Siyonistler, Haçlılar, emperyalistler, sömürücüler emellerine ulaşmak için ülkemizdeki bazı arivist İslâmcıları kullanmaktadır. Bu arivistler maddî menfaat ve şahsî ve nefsanî nüfuz karşılığında devletimizi sarsmak, ülkemizi parçalayıp bölmek, halkımızı birbirine düşürmek isteyen dış güçlerle ittifak halindedir.
 



î Başa
‘NALÇİK EYLEMİNDE SUÇLANAN YERMUK CEMAATİ ASLINDA YOK!’ - ajans kafkas

25.10.2005 - 17:43:15
Kavkazki Uzel'e açıklamalarda bulunan Rusya Bilimler Akademisi Etnoloji ve Antropoloji Enstitüsü öğretim görevlisi ve tarih doktoru Ahmet Yarlıkov, Kabardey-Balkar'da meydana gelen eylemlerin arkasırndaki güçlerden biri olmakla suçlanan Yermuk'un aslında sanal bir örgüt olduğunu söyledi.

Ahmet Yarlıkov Kavkazki Uzel'e yaptığı açıklamada, 'Ben Yermuk'un hayali ve efsanevi olduğunu düşünüyorum. Çünkü defalarca Kabardey-Balkar'da bulundum ve Yermük üzerine çalıştım, ancak Yermuk'un tam olarak ne olduğunu anlayabilmiş değilim. Böyle bir örgütü de bulamadım’ diye konuştu.

Güvenlik organlarında bile Yermuk olduğuna inanılmadığını ve tüm eylemlerin Camagat’e yüklendiğini anlatan Yarlıkov, ‘Camagat ise zanları kendisinden uzaklaştırmak için tüm açıklamaları özellikle Yermuk adıyla yaptı’ ifadesini kullandı.
Ahmet Yarlıkov, ülkenin güvenlik organlarının bile bu konuda karışıklık içinde olduğunu da belirtti ve ‘Mesela, onlara göre, Nalçik Narkotik Şubesine düzenlenen baskının organizatörü Anzor Astemirov, Cemaagat’te Musa Mukojev'den sonra ikinci adam idi. Şimdi ise hükümet Anzor Astemirov'u, her şeyi düzenlemekle suçluyor ve Yermuk sorumluluğunu da ona yıkıyor' dedi.

Yarlıkov'un iddiasına göre, Yermuk'un var olması herkes için faydalı, çünkü Yermuk, direnişçi sitelerinde sorumluluğu ondan daha fazla söz edilmesi amacıyla üzerine alıyor, direnişçiler içinse Yermuk’tan söz etmek, birliklerinin genişliğini göstermek için çok faydalı.

Yermuk'tan farklı olarak Cemagat’in gerçek bir organizasyon olduğunu anlatan Yarlıkov, cemaatin sayısını 10 bin civarı olarak veriyor. Bu örgütün, sorumlu, akıllı ve Rusya hukuk alanında legal olarak çalışmaya hazır olan insanlardan oluştuğunu kaydeden Yarlıkov, şunları ekliyor; î Başa ‘Onlar kesinlikle yeraltına inmeyi düşünmüyordu, aksine onlar kendilerini yüksek sesle ilan etmişlerdi. Fakat maalesef hükümet baskı yolunu seçti. Sonuç olarak da Musa Mukojev yer altına inmeye zorlandı, bir çok Müslüman da onunla gitti.

Şu anda onların nerede olduğu bilinmiyor. Ve eğer onlar Çeçenistan'da Basayev'e sığındılar ise durum çok acıklı. Bu maalesef hükümetten gizlenmenin ve baskılardan kaçmanın da tek yolu.’

Nalçik sonrasına da projeksiyonlar yapan Ahmet Yarlıkov, Kabardey-Balkar'da Cemagat’e karşı devam eden baskıların yeni patlamalara yol açabileceği ikazını yaptı ve yine Kuzey Kafkasya ülkelerinin bir çoğunda yürütülen politikanın, Cemagat’in taraftarlarını daha aktif karşılık vermeye tahrik ettiğini vurguladı.



KU/ÖZ/AK

 


î Başa
Üç ülke Gelibolu'yu istedi - internethaber
 
26 Ekim 2005 08:49  
Nice insanlar şehit oldu Gelibolu'da. Adsız kahramanların yattığı bu topraklar için 2004 yılında üç ülkenin kendileri adına özel statü talebinde bulunduğunu biliyor muydunuz?

     Türk milletinin ölüm kalım mücadelesi verdiği Çanakkale, bugünlerde diplomatik bir savaşın tam ortasında. Yedi düvelin top dövdüğü, 11 ayda 500 bin insanın hayatını kaybettiği, kahramanlık destanlarının yazıldığı Gelibolu, kimilerinin Lozan Antlaşması'na dayandırdığı, kimilerinin 'diplomatik fırsatçılık' diye tabir ettiği taleplerle karşı karşıya. Türkiye'nin, Gelibolu Yarımadası Tarihî Millî Parkı projesi çerçevesinde doksan yıldır ihmal edilen şehitliklerle ilgili çevre düzenlemesine başlamasının ardından yoğunlaşan diplomatik talep ve kıskacın başaktörleri Avustralya, Yeni Zelanda ve İngiltere.

İddiaya göre, 'kendi mezarlarının zarar gördüğü' gerekçesinden hareketle projeye müdahil olan bu ülkeler, daha Lozan Anlaşması imzalanırken en hararetli tartışmalara konu olan Gelibolu'daki 409 hektarlık Anzak Bölgesi'ne 'özel statü' istiyor. Ülkeler arasında 'nota vermeye' kadar varan, üstelik Dışişleri, Çevre ve Orman, Kültür ve Turizm bakanlıklarının da dahil olduğu ilginç bir tartışma yaşanıyor perde gerisinde.

Gelibolu için “kültürel miras statüsü” talebi

Birinci Dünya Savaşı'nın mağlubu Osmanlı'nın son cephesiydi Çanakkale. Türk milleti, Çanakkale kara ve deniz savaşlarında gösterdiği güçlü direnişle adeta yeniden dirildi. Çanakkale 1915'te yüz binlerce kişilik işgal gücünün püskürtüldüğü; Anadolu'yu işgal girişiminde en çetin savaşların yaşandığı yer oldu. Milli Mücadele ateşinin ilk alevlenişinin simgesi haline gelen Gelibolu Yarımadası'nda yarım milyon insan kayboldu ya da hayatını kaybetti.

Mehmetçik'in 'Çanakkale geçilmez' dediği yarımada ile ilgili istekler, mezarlık tartışmaları ve toprak talepleri Lozan Anlaşması'nın görüşme sürecinde gündeme gelmişti. İngiltere heyeti başkanı Lord Curzon, 'çıkartma yaptıkları toprakları' açıkça talep etmiş ancak Türkiye'nin itirazına takılmıştı.

Türkiye'nin Aralık 2003'te başlattığı Gelibolu Yarımadası Tarihî Millî Park Projesi ile Lozan'a imza atan devletlerin gözü Çanakkale'de yürütülen restorasyon ve yeniden yapılandırma çalışmalarına döndü. Projenin başlamasından sonra bölgede mezarlıkları bulunan ülkelerin de belli noktalarda katılımıyla birçok aşama bugüne kadar başarıyla tamamlandı.

İşte, tartışmalar da projenin ilerleyen safhalarında kendini gösterdi. İlk olarak, Avustralya, "409 hektarlık Anafartalar sahilinin Avustralya kültürel mirası ilân edilmesi" yönündeki talebini 2004'ün başlarında Dışişleri Bakanlığı'na iletti. "On binlerce yeni turist gelecek" ifadesiyle kimi bürokratlarca bayram havasında karşılanan bu teklif, Dışişleri Bakanlığı'nda konunun görüşüldüğü bir toplantıda Çevre ve Orman Bakanlığı'ndan yetkililerin uyarılarıyla son anda engellendi.

Ülkeler arası işbirliği anlaşması imzalanması için protokol hazırlanması beklenen bu toplantıda bir bürokratın itirazı, kültürel miras talebinin ardındaki gerçekleri bir bir ortaya koydu.

Avustralya hükümetinin "ulusal miras alanı" ilân edilmesine ilişkin 88 sayılı 2003 tarihli Çevre ve Miras Mevzuatı üzerinde yapılan inceleme akıllara zarar bir sonuç çıkardı. Mevzuatın, 34BA Ulusal Miras Alanlarının İlân Edilmesi başlıklı maddesinde miras ilân edilen yerlerin içinde meydana gelen olaylara Avustralya mahkemelerinin bakması öngörülüyor; miras ilânı ile adeta yönetim, yargı ve asayiş yetkileri de alınabiliyordu.

"Çanakkale geçilmez" denen topraklarda başka bir ülkenin mahkemelerinin yetkili olması, uluslararası hukuk ve diplomasi lisanında basitçe "toprak kaybedilmesi" anlamına gelebilecekti. Bunun öğrenilmesinden sonra söz konusu taleple ilgili görüşmeler olumsuz sonuçlandı. Sular bununla da durulmadı. Lozan'a taraf bu ülkelerin, Dışişleri Bakanlığı başta olmak üzere ilgili bakanlıklara ilettiği bilgi notlarının, uyarı yazılarının ardı arkası kesilmedi.

24-25 Nisan Anzak Günü'nde yapılan şafak ayini törenleri bu sene devlet başkanları seviyesinde katılımla gerçekleştirildi. İngiliz Veliaht Prensi Charles, Avustralya Başbakanı John Howard, Yeni Zelanda Başbakanı Helen Clark'ın ve diğer ülke bakanlarının yoğun ilgi gösterdiği bu törenlerden sonra Tarihî Millî Park çalışmaları merkezli ilginç bir tartışma başladı. Anzak Koyu'ndaki yol genişletme çalışmalarını müteakip Avustralya hükümetinin Türkiye'ye gönderdiği nota ve talep yazıları art arda geldi.

Dışişleri'nden ‘proje’yi durdur genelgesi

Tartışmalar Dışişleri Bakanlığı'nın Abdullah Gül imzalı, 11 Ağustos 2005 tarihli gizli ve hizmete özel ibareli genelgesiyle farklı bir boyuta taşındı. Genelgede Tarihî Millî Parkı'n bütün çalışmaların acilen durdurulması istendi. Gerekçe ise Lozan Anlaşması'nın hükümlerinin ihlal edilmemesi için azami gayret gösterilmesi şeklinde açıklanıyordu. Ancak metnin yazımından, uyarıların iletildiği makama kadar uzanan ayrıntılar, perde arkasında ciddi diplomatik hatalar zinciri olduğunun ve bir savaşın yaşandığının işaretçisiydi.

Genelge, "Bakanlığım teknik konularda uzman olmamakla beraber, derlenen ve özenle değerlendirilen bilgi ve kanıtlar, Gelibolu Yarımadası Milli Parkı'nda Türkiye'nin koruması gereken çok değerli doğal ve tarihî mirasın ciddi biçimde zarar görmesine yol açan ve bundan böyle de yakın geçmişteki yaklaşım sürdürüldüğü takdirde, açmaya devam edebilecek olan uygulamalar bulunduğu güçlü izlenimi doğurmuştur." ifadeleriyle başlıyordu.

Ardından gelen cümlelerde ise Türkiye'nin Lozan Anlaşması'nda Gelibolu Milli Parkı'nı koruma ve bu amaçla işbirliği yapma yükümlülüğü üstlendiğine dikkat çekiliyordu. Oysa yarımada 1973 yılında "Milli Park" ilân edilmişti. Üstelik Lozan Anlaşması'nda sadece bugün Anzak Koyu olarak da adlandırılan Anafartalar Sahili'ndeki topraklarla ilgili özel hükümler bulunuyordu.

33 bin hektarlık Gelibolu Yarımadası'nın bu ülkelerle birlikte yönetileceği gibi bir hüküm yoktu. Yani hem teknik, hem coğrafî hem de tarihî değişiklik ve gerçekleri dikkate almadan yazılan bu diplomatik yazı, Türkiye'yi Lozan'da bile üstlenmediği ciddi bir yükümlülük ve hatayla karşı karşıya bırakabilecek hüviyetteydi.

Gereği için Başbakanlık'a, bilgi için Genelkurmay Başkanlığı ile İçişleri, Kültür ve Turizm, Çevre ve Orman bakanlıklarına gönderilen genelgenin hazırlama gerekçeleri arasına, anma törenlerine katılan yabancı ülkelerin vatandaşlarının bölge ve ülke ekonomisine sürekli katkı yapmalarının güvence altına alınması da eklenmişti.

Tarihî yarımadayı ihya etme projesine dört elle sarılan Çevre ve Orman ile Kültür ve Turizm bakanlıkları çalışanlarına göre daha da vahimi bu gerekçelere dayandırılarak son satırlarda dile getirilen şu taleplerdi: "Halen yarımadada Milli Park içinde sürdürülmekte olan her türlü proje uygulama çalışmasının vakit geçirmeksizin tümüyle askıya alınması; henüz ihalesi yapılmamış ve uygulamasına başlanmamış diğer projelerin de ihalelerinin durdurulması ve uygulamalarına başlanmaması..."

Avustralyalı gazeteci Sallers'in yazısı

Projeyi yürüten bakanlıkların çalışanlarını bile şoke eden bu genelgeden cesaret alan uyarı yazıları, nota ve cevaplar gecikmedi. Avustralya Büyükelçiliği'nin 08 Eylül 2005 tarih ve 2005/247 sayılı nota yazısı da bunlardan biriydi. Büyükelçiliğin Gelibolu'da yaşayan Bill Sallers adlı gazetecinin Avustralya Muharip Gaziler Bakanlığı'na gönderdiği uyarı yazısıyla, Anzak bölgesi olarak adlandırılan yerde yapılacak her türlü çalışma konusunda Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile Avustralya Başbakanı John Howard'ın 26 Nisan 2005'teki törenler sonrasında vardıkları mutabakat görüşmeleri hatırlatılıyordu.

İddiaya göre Başbakanlık, Avustralya makamlarına bölgede yapılacak çalışmalarda 'ortak tarihi araştırma' vaadinde bulunmuştu. Notada Sallers'in altı sorusunun cevaplanması ve hassasiyetlerin dikkate alınması isteniyordu. Bölgede inşa edilecek bakı teraslarının konu edildiği büyükelçilik notasında bir başka iddia da yerini aldı. O da Başbakan Erdoğan ile Avustralya Başbakanı Howard'ın 26 Nisan tarihli görüşmelerde Türk tarafının proje çerçevesinde ortak tarihi araştırma konusunda işbirliği taahhüdünde bulunduğu iddiasıydı.

57. Alay Şehitlikleri'nin yeniden ihyası çerçevesinde yapılan çalışmaların yürütüldüğü alanlarla komşu olan Anzak Koyu çevresinde oluşturulan bu tartışma ve taleplere detaylı bir cevap verildi. Orman Bakanlığı'nın konunun serencamını anlattığı yazısında ilgili ülkenin nota yazısı ve Dışişleri'nin genelgesinde yer alan hususlar acilen düzeltildi. Çünkü yazışmalarla Avustralya ile Türkiye arasında olumsuz bir hava oluşturularak, projenin durdurulması yönünde tam bir diplomatik kriz ve savaş başlatılmak üzereydi. 57. Alay Şehitliği'nin çevresinde "gerçek şehitliklerin üstüne otopark yapılıyor" söylenti ve haberleri de ilginç şekilde Sallers'in bu yazıyı yazdığı ve notaların gönderildiği tarihlere rastlayacaktı.

Orman Bakanlığı'ndan bir yetkilinin tabiriyle, "Anafartalar sahili ile ilgili talepler; genelge ve bu yazıların ardından adeta tekrar palazlandı." Oysa bu taleplere karşı en iyi cevabı Lozan Anlaşması'nın kendisi veriyor. Anlaşmanın 128. maddesi şu hükmü içeriyor: "Türk Hükümeti, İngiliz İmparatorluğu, Fransız ve İtalya hükümetlerine karşı, kendi ülkesinde, bunların, savaş alanında can vermiş ya da yaralanmış, kaza ve hastalık yüzünden ölmüş askerleri ve denizcileriyle, tutsakken ölen askerlere veya gözaltındayken ölen sivillere ait mezarları, mezarlıkları, kemiklikleri ve onları anmak için dikilmiş anıtları kapsayan toprak parçalarını (arsaları) bu hükümetlerin kullanımına ayrı ayrı ve sürekli olarak bırakmayı yükümlenir.

Bunun gibi, Türk Hükümeti, 130'uncu maddede öngörülen Komisyonlara, bir araya toplama mezarlıkları (cimetières de groupement), kemiklikler kurmak ya da anıtlar dikmek için ileride gerekli görülecek toprak parçalarını da, sözü geçen bu hükümetlerin kullanımına bırakacaktır. Türk Hükümeti, bundan başka, söz konusu mezarlara, mezarlıklara, kemikliklere ve anıtlara giriş serbestliği tanımayı ve gerekirse, buralarda cadde ve yollar yapılmasına izin vermeyi yükümlenir. Yunan Hükümeti de, kendi ülkesine ilişkin olarak, aynı yükümleri kabul eder."

Mezarlıklar Türk toprağı

Avustralya resmî makamlarının talepleriyle gündeme gelen 'özel statülü bölge' beklenti ve iddialarına karşı ise Lozan'ın şu lafızlarıyla egemenlik haklarının sınırı da çiziliyor: "Yukarıda belirtilen hükümler, böyle bir amaçla bırakılmış olan toprak parçaları üzerinde, duruma göre, Türk ya da Yunan egemenliğine halel vermez.” Bu ifadelerle mezarlık yerlerinin Türk toprağı olduğuna dikkat çekilip, egemenlikle ilgili hak taleplerinin olamayacağı kesin bir dille ifade ediliyor.

Peki egemenlik tanınmayan bir alanda Avustralya'nın kültürel miras talebi ile kendi hukuk kurallarını Türk topraklarında işletmesi kabul edilseydi sonuç ne olacaktı? Üstelik sadece Anafartalar Koyu'nun belli bir kesimi için mezar yapımı ve kemikliklerin arazi kullanım hakkı için tanınan bir anlaşma hükmü Dışişleri Bakanlığı'nın genelgesi ve ilgili ülkelerin talepleri gerekçe gösterilerek nasıl 33 bin hektarlık Gelibolu Yarımadası'nın tamamını kapsayan tarihî bir projeyi durdurma gerekçesi sayılabilirdi? İddia edildiği gibi, Mustafa Kemal Atatürk'ün "Sizlere ölmeyi emrediyorum." dediği ve tamamı şehit düşen 57. Alay'a ait şehitliğin yanı başındaki yabancı asker mezarlıklarının zarar görmesi söz konusu muydu?

Mutabakata rağmen bakanlıklar yanlış bilgilendirilmiş

Tarihî Milli Park projesini yürüten Çevre ve Orman Bakanlığı'nın buna cevabı kesin ve net. Bakanlığa göre, "Proje uygulamalarında uluslararası bir yarışmayla belirlenen ve daha sonra Ortadoğu Teknik Üniversitesi'nce geliştirilen ana planlara uyuluyor." Konuyu yakından takip eden yetkililer, özellikle Dışişleri Bakanlığı'ndaki bazı yetkililerin yanlış yorumları nedeniyle gereksiz bir sorumluluğun Türkiye Cumhuriyeti'nin omuzlarına yüklenmek istendiğini savunuyor. Bakan Osman Pepe imzasıyla Dışişleri Bakanlığı Afrika ve Doğu Asya Genel Müdür Yardımcılığı'na iletilen Ekim 2005 tarihli yazı ise gerçekten dikkate değer:

"Bilindiği üzere; Kabatepe-Arıburnu-Conkbayırı cephesinin Kabatepe'den Saros sahili boyunca kuzeyde Arıburnu ve Büyük Anafarta sahiline ulaşan Anzak alt bölgesi, 1924 Lozan Anlaşması'nın 129'uncu maddesiyle Britanya İmparatorluğu'na sadece mezarlık olarak kullanım hakkı verildiği, bütünüyle Gelibolu Yarımadası Tarihî Millî Parkı ile Kabatepe Tarihi Sit Alanı içinde kalan Anzak alanının sadece 409 hektar olduğu, mezarlıklar da dahil olmak üzere, kullanım hakkı verilen araziyi teftiş ettirme hakkının ise aynı maddenin 2 numaralı bendi gereğince Türkiye Cumhuriyeti hükümetine tanındığı belirtilmektedir. Dolayısıyla Bakanlığımca hayata geçirilecek 'bakı noktası' peyzaj düzenleme projelerinin mezarlıklar ve anıtlar için Lozan Anlaşması ile yabancılara kullanım hakkı verilen arazilerle herhangi bir ilişkisi bulunmamaktadır. Tarihî Milli Park alanındaki her türlü faaliyet, uluslararası anlaşmalara, Türkiye Cumhuriyeti Kanunları'na ve Uzun Devreli Gelişme Planı hükümlerine uygun olarak gerçekleştirilmektedir."

Bakanlıklar arası bu sert yazışmaların arasında ilginç yazılardan biri de, Avustralya Büyükelçiliği'nin Anafartalar yolu inşaatı konusundaki notadan sonra Dışişleri Bakanlığı İkili Siyasi İlişkiler Genel Müdürü Süha Umar imzasıyla Çevre ve Orman Bakanlığı'na gönderilmiş. Anzak törenlerinde Başbakan Erdoğan ile Avustralya Başbakanı Howard'ın mutabakata vardığı konuları hatırlatan yazıda "Çanakkale Anma Törenleri öncesinde ulusal ve uluslararası basın yayın organlarına da olumsuz biçimde yansıyan Anzak Koyu'ndaki yol ve istinat duvarı çalışmalarının konu son gelişmeler ışığında yeniden değerlendirilinceye kadar durdurulmasının yararlı ve gerekli olduğuna Bakanlığımız da katılmaktadır." deniyor.

Diğer yandan, bakanlıklar arasında gerçekleşen bu tür yazışmaların aksine Avustralya resmî makamları 04-09 Ağustos 2005 tarihleri arasında Çevre ve Orman Bakanlığı'ndan gelen proje ekibine Canberra Türkiye Büyükelçisi Tansu Okandan'ın katıldığı toplantıda hem proje hem de Anafartalar yolu dolayısıyla Türkiye'ye teşekkür etmiş. Aynı görüşmede tahkimat duvarı ve bölgede çalışan inşaat şirketinin tüm ziyanlarının karşılanması sözü de verilmiş.

Avustralya Çevre ve Miras Bakanı Ian Cammpbell ile Muharip Gaziler Bakanı De Anne Kelly'in de onayladığı işbirliği ve sözler ise Türkiye'de bakanlıkların yazışmalarına yansımamış. Yani Avustralya tarafı bölgede yapılan Tarihî Millî Park çalışmalarıyla ilgili sorun olmadığı görüşlerini beyan etmiş ama bu proje sahibi Çevre ve Orman Bakanlığı yetkililerine iletilmemiş. Çevre ve Orman Bakanlığı'ndan bir yetkilinin tabiriyle Avustralya resmî makamları ile bakanlık arasında Anafartalar sahil yolu (Anzak Koyu yolu) ile ilgili her türlü mutabakat sağlanmasına rağmen Dışişleri Bakanlığı'nın ilgili yazıları adeta mutabakatı yok sayar nitelikte kaleme alınmış. Projeye yakın aynı isim "Mutabakatlara rağmen Avustralya makamları sorun varmış gibi bilgilendirilmiş. Proje değil, Türkiye'yi uluslararası arenada zora sokan asıl budur." diyor.

Görünen o ki diplomatik kıskaç ve Türkiye'nin kurumları arasındaki yaklaşım farklılığı projenin kalan safhalarında da sürecek. Sahi, 'Çanakkale Savaşları' tarihin derinliklerine gömülmemiş miydi?

TARİHÎ HARİTALAR NASIL KAYBOLDU?

Gelibolu 1973'te Milli Park ilân edilir. Yarımada ile ilgili ilk ciddi hata 1994'teki yangından sonra yapılır. Dönemin cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in talimatıyla doğal müze, şehitlikler ve tabyalarla dolu alanda ağaçlandırma kararı alınır. Bu karar, tarihî dokunun tahrip edilmesi anlamına gelen işlere de sebep olur. Makineli ağaçlandırma da dahil alanda kontrolsüz bir çalışma yürütülür. Türkiye'nin en büyük ağaçlandırma kampanyası çerçevesinde bölge, yangına karşı en riskli ağaç türü olan çamlarla donatılır. Bazı orman mühendisleri bunun 'bir ormancılık faciası' olduğu uyarıları yapar ancak bunlar dikkate alınmaz. Üstelik bütün bu çalışmalar Cumhurbaşkanı oluru, MGK kararı ile uygulanır.

Metrekareye 6 bin merminin düştüğü, 250 bin vatan evladının 'Çanakkale Geçilmez' dediği bölge; kaybettiği siperleri, tarihî dokusu ile ilk kez ciddi tahribata uğrar. Yapılanları vahim hatalar olarak değerlendiren bir uzman "Sorumlular hakkında soruşturma açılmalı." diyor. Bunların ardından bölgenin kurtarılması için farklı bir seferberlik başlatılır. Gelibolu Barış Parkı yapılarak şehitliklerin, tabyaların ve tarihî dokunun düzenlenmesi ve kurtarılması kararı alınır. Gelibolu Milli Park alanında yapılacak bu çalışmalar için 19 Mayıs 1997'de uluslararası fikir ve tasarım yarışması düzenlenir.

Yarışma 3 Haziran 1998'de sonuçlanır. Norveçli bir firmanın ana plan projeleri tekemmül (geliştirilmek) üzere Ortadoğu Üniversitesi heyetine verilir. Prof. Dr. Raci Bademli başkanlığındaki heyetin çalışmaları sonucunda oluşan Uzun Devreli Gelişme Planı (UDGP) 23 Aralık 2003'te Milli Savunma, Kültür ve Turizm ile Bayındırlık ve İskan bakanlıklarının uygun görüşleri alınarak Çevre ve Orman Bakanlığı'nca onaylanarak yürürlüğe konur.

ODTÜ'nün yaptığı çalışmalar esas alınarak 1/5000'lik haritalar tamamlanır ve Gelibolu Milli Parkı Uzun Devreli Gelişme Planı'nın uygulamasına geçilir. Çanakkale Zaferi'nin 90. yılına bir yıl kala başlayan hummalı çalışma için Başbakanlık Tanıtma Fonu'ndan ayrılan 21 trilyon liraya, Milli Parklar Genel Müdürlüğü'ne tahsis edilen 4 trilyon lira ilave edilerek işe başlanır. Bugün 28 gerçek şehitlikten dördü ihya edilerek projeye uygun şehitlikler haline getirildi.

Park ve tarihi iyileştirme çalışmaları Çanakkale'de turist ve ziyaret açısından adeta patlama meydana getirdi. 2001'de 250 bin kişinin ziyaret ettiği Gelibolu Yarımadası'nı 2005'te 2,5 milyon kişi ziyaret etti. Günde 700 otobüsün geldiği yarımada hem tarihî turistik yönüyle hem milli duruş ve bilincin yeniden ihya edilmesi açısından adeta Türk halkının barometresi oldu.


Bazı uzmanlara göre diplomatik savaşın perde arkasında Türkiye'de bu çalışmaların başlamasından sonra oluşan 'Çanakkale geçilmez' düsturuna sahip çıkan Türk milletinin duyarlılığının kırılması da var. Kimilerine göre ise İngiliz, Avustralya ve Yeni Zelanda politikalarının 1915'ten beri perde arkasında peşinde olduğu toprak taleplerinin gündeme getirilmesi yatıyor.

Osmanlı haritaları bulundu, legendlar Avustralya'dan getirtildi

Çalışmalara temel oluşturan ve Genelkurmay Başkanlığı Askerî Tarihî Strateji Etüd Merkezi'nde bulunan 1914-1916 tarihli Şevki Paşa Haritaları esas alınarak gerçek şehitliklerin yeri tam koordinatlarıyla belirlenir. Osmanlı'nın savaştığı alanlarda savaş öncesi ve sonrası yaptırdığı ayrıntılı harita çalışmalarından biridir Şevki Paşa Haritaları. Çanakkale Savaşı'ndan önce ve savaş sonrası tabyaların coğrafi ve fiziki mekanların tamamını kapsayan detaylı haritalar adeta Çanakkale'deki direniş öyküsünün öncesinde ve sonrasında çekilen fotoğraflarıdır.

Tarihçiler ve restorasyon yapanlar bu haritaları baz alarak orijinal şehitliklerin bulunduğu mekanlarda çalışmalarını sürdürüyor. Şevki Paşa haritalarının bulunması ve çalışmaya dahil edilmesinde de ilginç gelişmeler yaşanır. Legend olarak adlandırılan harita kılavuz bilgilerinin olmaması nedeniyle bir müddet çalışmalar aksar. Sonra legendların Avustralya'ya götürüldüğü öğrenilir. Bilgilerin talep edilmesinden sonra ise orijinal haritanın bilgileriyle çalışmalara başlanır. Kulislerdeki bir başka iddia ise Osmanlı devrinde yapılan ayrıntılı haritaların Lozan'a imza atan taraf ülkelere sızdırıldığı şeklinde. Sadece Anzak bölgesinde söz hakkına sahip olmalarına karşın taraf ülkelerin Gelibolu'nun tamamına yönelik eleştiriler iletmesinin arkasında da bunun yattığı ileri sürülüyor.

Şehitliklerin başladığı ilk tepe olan Alçıtepe'den başlamak üzere Behramlı Köyü yakınındaki Şahindere Şehitliği, Soğanlıdere Şehitliği, Kozadere Şehitliği ve Anafartalar Şehitliği ihya edildi bugüne kadar. 21 şehitlik daha yapılacak. Bunlardan 7'sinin 18 Mart 2006 tarihinden önce bitirilmesi hedefleniyor. Genelkurmay Başkanlığı arşivlerine göre 330 bin hektarlık Gelibolu Yarımadası'nda 46'sı Türk mezarlık ve sembolik anıtı ile 32'si yabancı askerlere ait yetmişten fazla mezar alanı bulunuyor.

TOPRAK TALEPLERİ NEREYE DAYANIYOR?

1918 Mondros Anlaşması sonucu Gelibolu'daki mevzileri ele geçiren İngilizler, savaş sırasında kullanılan 19 mezarlığı düzenler. Bir yıl sonra (1919) mütareke döneminde Avustralya'dan bir heyet gelir. Savaş alanlarını fotoğraflar ve kendilerine karşı Kanlısırt'ta savaşan Binbaşı Zeki Bey rehberliğinde gezerler, sonraki yıllarda mezarlıklar düzenlenir. Aynı yıl Fransız sömürgesi Senegal'den gelen askerler, sekiz Fransız mezarlığını Morto koyunda bir araya getirir. Üç binden fazla askerin gömülü olduğu ve bugün Fransız mezarlığı olarak bilinen anıt ise 1926 yılında tamamlanır.

İngilizlerin mezarlıklar ve etrafındaki savaş alanlarına ait toprak talepleri ise 1922'li yıllara uzanıyor. Bu talepler Lozan'da sadece mezarlık kullanım hakkıyla sınırlandırılır. 1924 yılında Seddülbahir'deki Gözcü Baba Tepesi'ne 33 metrelik Helles anıtı dikilir. Burası İngilizlerin ilk ayak bastıkları ve son terk ettikleri yerdir. Yeni Zelandalılar ise muharebede ölenler anısına Conkbayırı'na 20 metrelik bir anıt diker. Ağustos 1915 muharebelerinde büyük kayıplar veren Yeni Zelandalıların Çanakkale Savaşı'nda son ulaştığı nokta bugün anıtın dikildiği yerin 60 metre aşağısıydı. İngilizlerin 1924, Yeni Zelandalıların 1925, Fransızların 1926'da anıt diktiği şehitler coğrafyasına 57. Alay'a 'Size ölmeyi emrediyorum' diyen Mustafa Kemal Atatürk'ün anıtı ise 1980'li yıllarda dikilir. Çanakkale Şehitler abidesi ise 1960'lı yıllara gelindiğinde dikilecektir.

Gelibolu'daki toprak talepleri Lozan görüşmelerinin perde arkasına da yansımış. İngiliz heyeti başkanı Lord Curzon ile Türk heyeti başkanı İsmet İnönü arasında görüşmeler sürerken ilginç diyaloglar yaşanır. Askerî tarih kaynaklarına göre, Curzon, ittifak devletlerinin Anafartalar'da çıkartma yaptığı bugün Anzak Koyu olarak adlandırılan bölgedeki 436 hektar toprağı resmen ister. İsmet Paşa, Ankara ile temaslarından sonra Türkiye'nin dört bir yanında nümayiş (gösteriler) yapılır. İsmet Paşa konunun tekrar gündeme gelmesi üzerine barış görüşmelerinden çekileceği restini çeker.

Anlaşmayı yarıda bırakma resti üzerine Lozan Antlaşması'nın en detaylı maddeleri arasında yer alan 124'ten 136. maddeye kadar olan mezarlık kısmı yazılır. Çanakkale'de ölen ittifak devletleri askerlerinin kemiklerinin toplanacağı kemiklik ve mezar alanları tek tek belirlenir. Antlaşmada Türk toprağı olarak teyit edilen alanda İngiltere, Fransa, İtalya, Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda ve Türkiye'nin mezarlıklarının tayin edilmesi talep edilir. Talep edilen şehitlik alanlarının tamamı Lozan şartları çerçevesinde ilgili ülkelere sağlanır. Bugün Avustralya, Yeni Zelanda ve İngiliz mezarlarının, Türk askerlerinin şehitliklerinden daha bakımlı ve düzenli olmasının ardında da bu taleplerin öncelikli olarak yerine getirilmiş olmasının payı var.

Haber: Fatih Uğur
Kaynak: www.aksiyon.com.tr
 


î Başa
Şu Çılgın Türkler'i MİT mi yazdırdı? - internethaber
26 Ekim 2005 09:45  
î Başa Prof. Yalçın Küçük bu iddiası ortalığı karıştıracak gibi. Küçük'e göre ulusalcı cephenin 'başucu' kitabı olan 'Şu Çılgın Türkler' sipariş üzerine yazdırılmış...

     Zaman zaman ortaya attığı ilgi çekici tezlerle büyük fırtınalar koparan Yalçın Küçük'ten bir 'ezber bozucu' iddia daha geldi. Kitaba 'Kemalizmin cenaze töreni' nitelemesi yapan Yalçın Küçük, "Şu Çılgın Türkler ancak ana okullarında okutulabilir" dedi... Yeni Aktüel'de Alper Görmüş'ün sorularını yanıtlayan Yalçın Küçük bakın neler söyledi:

Alper Görmüş: Bu durumda, Kemalizmin gecikmiş bir cenaze töreni dediğiniz "Şu Çılgın Türkler" kitabını aynı zamanda Mustafa Kemal'in tanrılaştırılması sürecinin zirvesi gibi görüyorsunuz; doğru mu?

Yalçın Küçük: Tabii... Aslında yazdıklarını ancak ana okulundu okutabilirsiniz. Size bir gözlemimi de aktarayım: Bazen Ankara'da yemekler yiyoruz, gazeteciler falan... Bu yemeklere bazen bu hükümetin bazı bakanları da katılıyor. Gene bir yemekteydik, kitap yeni çıkmıştı ve masadaki herkes "Şu Çılgın Türkler" almıştı. Dört-beş kişiydik ve hepsi, Abdüllatif Şener bey hariç, aldık bıraktık dedi. O da, henüz okumaya başlamamıştı, madem öyle ben de okumayayım, dedi.

Alper Görmüş: Tuhaf. Gazeteciler öyle konuşup başka türlü yazıyor demek ki. Yazdıkları gazetelerde "Şu Çılgın Türkler" güzellemesinden geçilmiyor...

Yalçın Küçük: Zaten kimdir bu Turgut Özakman? Kemalizm'le hiçbir ilgisi bulunmayan hükümetler döneminde turizm genel müdürlüğü yapmıştır. Bu hükümetler döneminde devlet tiyatroları genel müdürlüğü yapmıştır. TRT'nin en ideolojik dönemlerinde evvela daire başkanı, sonra genel müdür yardımcısı ve genel müdür vekili olmuştur. Bu bilgileri yan yana getirdiğimiz zaman, Turgut Özakman'ın d evletin istihbarat güçlerince çok güvenilen, çok beğenilen bir insan olduğunu düşünmek durumundayız. 1997'de bana karşı yazdığı "Vahdettin" kitabı öyledir. Genelkurmay yahut istihbarat, devletin iç çalışmasıdır bu. "Sen bunu yap" demişlerdir.
Hosted by www.Geocities.ws

1