î Başa Genelkurmay Başkanı’na açık mektup ! - Haber3 - 25 Ekim 2005 | |
|
| |
|
Genelkurmay Başkanımıza açık mektup
MUHTEREM Paşam! Van Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yücel Aşkın ile ilgili gelişmeleri elbette biliyorsunuz. Tamamen adli mercilerin verdiği bir tevkif kararı üzerine bütün rektörlerimiz ayağa kalktı. Önce toplu olarak Adalet Bakanlığı'na gittiler. Sonra Van'da gövde gösterisi yaptılar. î Başa Prof. Aşkın ile ilgili olarak basınımıza sızan iddialar doğru mu, değil mi? Bunları daha bilmiyoruz. Ama ortada ayan beyan bir büyük gerçek var ki o da şu: Prof. Dr.
Yücel Aşkın, kat'iyyen sahipsiz değil. Onu, şiddetle ve öfkeyle savunanlar
çok. Cumhuriyet tarihimizde ilk defa 70 rektörümüz, adeta bir Köroğlu
edasıyla ortaya çıkıyorlar. Rektörlerle birlikte, koskoca CHP de Yücel
Aşkın'a kol kanat geriyor. Derken Barolar Birliği de bir vaveyla
koparıyor. Hani ellerinden gelse, işin içine karıştırdıkları Atatürk,
Cumhuriyet, laiklik konularını biraz daha alevlendirip, yeni bir 27 Mayıs
darbesi daha yaptıracaklar. Diyeceğim şudur î Başa
Muhterem Paşam... Prof.
Yücel Aşkın'ın çok cerbezeli, çok kararlı, çok öfkeli sahipleri var.
î Başa Orhan Pamuk isimli bir yazarımız, bir konuşmasında Sabateist olduğunu söylemişti. Bu adamın herzelerini de okumuşsunuzdur. Avrupa basınına haykırdı ki, Türkler, bir milyon Ermeni'yi, otuzbin
Kürt'ü öldürdüler. Bu Orhan Pamuk hakkında, Şişli Asliye Ceza Mahkemesi
dava açar açmaz Türkiye'den ve Avrupa'dan birtakım kişiler ve kuruluşlar
kıyamet kopardılar. Hatta neredeyse, Avrupa Birliği'ne girmemizi bile
Orhan Pamuk davasına bağlayan düzenbazlar da horozlandılar.
î Başa
Yani Orhan Pamuk da, devletimize-milletimize sövüp saydığı için,
arkasında toplananlar oldu. Muhterem Paşam, Orhan Pamuk da sahipsiz
değildir.
Sarmaş dolaş î Başa İSTANBUL'da yayınlanan Agos gazetesinin başyazarı Hrant Dink, Atatürk'e ve Türklüğe kafa tuttu. Atatürk'ün meşhur vecizesini, Erivan markalı ökçesinin altında ezerek şöyle yazdı: - Türk'ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan, Ermeni'nin, Ermenistan'da kuracağı asil damarda mevcuttur! Gördünüz mü Hrant'ın yediği naneyi? Şişli 2. Asliye Mahkemesi, bu adamı, Türklüğe hakaretten hem altı aya mahkum etti, hem de verdiği cezayı tecil yoluna gitti. î Başa Arkasından ne oldu biliyor musunuz MuhteremPaşam, kendilerini ömürleri boyunca hep Atatürkçü, hep ilerici, hep Cumhuriyetçi ve laik olarak gösteren bazı yazar çizerlerimiz, Türk'ün zehirli kanı yerine Ermeni'nin asil kanını Ermenistan'da koymak isteyen Hrant Dink'in gazetesi önünde bir basın toplantısı yaparak onu göklere çıkardı ve Adalet Ağaoğlu başta olmak üzere malum ve meşhur
Atatürkçülerimiz (!) Hrant Dink ile sarmaş dolaş oldu. î Başa
Yani şunu
söylemek istiyorum Aziz Paşam, Türkiye'de Türk'e sövüp sayan Hrant Dink de
sahipsiz değildir.
Bu memlekette Leyla Zana ve saz arkadaşlarının da otuzbin kişinin kanı üzerinde oturan Apo'nun da sahipleri vardır Sayın Paşam. Türk'e, Kürt'e, İslam'a ve Türkiye'ye düşman olan bütün şer kuvvetler bu kişilere, içeride ve dışarıda kol kanat germektedirler. î Başa Devletimize, milletimize, vatanımıza tam on yıl, büyük hizmetlerde bulunan merhum Adnan Menderes'e ve arkadaşlarına, Yassıada'da reva görülen büyük zulmün binde biri, şimdi bu İmralı'daki katile uygulansa, bütün Avrupa devletleri ayağa kalkar. î Başa
Menderes ve arkadaşları, adeta yamyam çığlıkları arasında ipe
götürüldükleri zaman, bizim rektörlerimiz, profesörlerimiz, Barolar
Birliğimiz, Atatürk maskeli, laik ve Cumhuriyet türkülü yazarlarımız,
Avrupalı dostlarımız acaba İsviçre dağlarında kayak safasına mı
çıkmışlardı?
Zulmü kim önleyecek? HAYIR! Hayır! Hayır! Menderes'in sahibi milletti. Millet de meydanlarda yoktu. Suskundu. î Başa Görüyorum ki, kim noksansız bir şuurla, Türklüğü, İslam'ı ve vatanı seviyorsa ve bunun mücadelesini veriyorsa, bu memlekette sahipsizdir. Binbir ihanetle, binbir tuzakla, binbir zulümle karşı karşıyadır. 3
Mayıs 1944 Türkçülük davasında büyük vatanseverlerimiz hem de vatana
ihanet suçuyla tabutluklara tıkılmadılar mı? 12 Eylül 1980 darbesinden
sonra, binlerce idealist ve ülkücü Türk, yıllarca bir hiç uğruna
hapishanelerde çürüyüp sonunda beraat etmediler mi?
î Başa İşte şimdi de şanlı ordumuzdan, hakikaten şanlı, şerefli, vatansever bir ilim adamımız Tabip Alb. Prof. Dr. Mustafa Kahramanyol, rezil bir iftiraya uğrayarak, dehşetli bir komplo karşısında kalarak YAŞ kararıyla ordumuzdan atılmıştır. Kahramanyol'a yüklenen suç irtica suçudur. î Başa
Babasını Yugoslavya'da
Komünist militanlara şehit veren Mustafa Kahramanyol, Türkiye'yi geriye
götürmek için mi okudu albay ve profesör oldu? Türkiye'de ve Avrupa'da bu
büyük vatanperverimize, bu adam gibi adam ilim adamımıza kim sahip
çıkıyor? Siz bu zulmü neden önlemiyorsunuz Muhterem Paşam? Bu vatanın
tertemiz evlatları hep sahipsiz mi kalacaklar? Halka Olaylara Tercüman [ Yavuz Bülent BAKİLER ] |
î Başa AK PARTİLİ TOPRAK, REKTÖR AŞKIN'A ''ERMENİ KÖKENLİ'' DEDİĞİ İDDİALARINI YALANLADI... Haber Vitrini AK Parti Aksaray Milletvekili Ramazan Toprak, Van 100. Yıl Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yücel Aşkın'ın ''Ermeni kökenli'' olduğu yönünde bir ifade kullanmadığını belirterek, ''Sözlerim çarpıtıldı'' dedi. 25 Ekim 2005 Salı 11:50
|
|
DEVLET ARIK
ANKARA (İHA) - AK Parti Aksaray Milletvekili
Ramazan Toprak, Van 100. Yıl Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yücel Aşkın'ın
''Ermeni kökenli'' olduğu yönünde bir ifade kullanmadığını belirterek,
''Sözlerim çarpıtıldı'' dedi.
Toprak, TBMM'de düzenlediği basın
toplantısında Münih'te düzenlediği basın toplantısında hükümet le YÖK
arasındaki gerginlikle ilgili dile getirdiği sözlerin çarpıtıldığını
söyledi. Haberin yer aldığı gazetede kendisiyle ilgili gerçekdışı
ifadelerin ve yorumların yapıldığını belirten Toprak, NATO Parlamenter
Asamblesi Bilim ve Teknoloji Alt Komite Toplantısı nedeniyle Isparta
Milletvekili Emin Bilgiç ile birlikte bulundukları Münih'te 20 Ekim
Perşembe günü akşam saatlerinde Türk vatandaşlarıyla sohbet toplantısı
düzenlediklerini bildirdi. Oteldeki sohbet toplantısına tesadüfen Hürriyet
Gazetesi muhabiri Celal Özcan'ın da katıldığını hatırlatan Toprak,
gündemlerinin bölgedeki Türk vatandaşlarının sorunları ve 3 Ekim müzakere
süreci olduğunu dile getirdi. Toplantıdaki bir sivil toplum örgütü
liderinin Ermeni soykırım iddiaları konusunda kendisi hakkında Münih
kentinde dava açıldığını söylediğini, bunun üzerine kendisinin de bir
bilgilendirme yaptığını anlatan Toprak, Erzurumlu birinin 1. Dünya Savaşı
sırasında babalarının ve dedelerinin maruz kaldığı Ermeni saldırılarından
bahsetmesi üzerine, ortamda bir Ermeni aleyhtarlığı havasının doğduğunu
söyledi.
Bu sırada gazetecinin, Van 100. Yıl
Üniversitesi Rektörü hakkındaki tartışmaları gündeme getirdiğini,
kendisinin ise bu olayın YÖK ile yargı arasında bir sorun olduğunu,
hükümetle bu konunun ilişkilendirilmemesi gerektiğini söylediğini dile
getiren AK Partili Toprak, ''Ayrıca Türkiye'de yaşayan Ermeni vatandaşlar
dahil diğer azınlıkların Türk devletine, milletine ve vatandaşlık
sorumluluğuna uygun davrandıkları sürece saygı duyacağımızı, kimin hangi
kökenli olduğunun bizi ilgilendirmediğini, böyle bir yaklaşımın yanlış
olacağını ifade ettim. Hatta Dışişleri Komisyonu'nda dinlediğimiz Ermeni
asıllı tarih araştırmacısı Levon Panos Debagyan'ın örnek bir vatandaşımız
olduğunu, keza bir gazetenin haberine atıf yaparak Ermeni asıllı olduğunu
iddia ettiği rektörün, 6-7 yıldır ülkeyi geren olaylarla gündemde
kalmasının bizleri çok rahatsız ettiğini söyledim. Gazeteci biz böyle bir
haber duymadık deyince ben de gazetenin adını ve haber yayın tarihini
söyleyerek bu iddiayı yazdığını söyledim'' diye konuştu.
Toprak, sözlerinin çarpıtıldığını ve gerçeği
gölgeleyen bir haber haline dönüştürüldüğünü vurgulayarak, haberin iyi
niyetten uzak bir şekilde hazırlandığını söyledi. Toprak haberde geçen
''Başbakan Erdoğan bu rektörleri yakında görevden alacak'' yönündeki
sözlerinin tamamiyle yalan olduğunu kaydetti. Hukukçu olarak bir rektörün
atanması sürecinde bulunmayan Başbakanlık makamını sürece dahil etmesinin
söz konusu olamayacağını ifade eden Toprak, ''Bu sözler ne tarafımdan ve
ne de orada bulunan kişilerce asla sarf edilmemiştir'' dedi.
Rektör Yücel Aşkın hakkındaki iddialarda
taraflardan birinin YÖK diğerinin ise yargı makamı olduğuna işaret eden
Toprak, hükümetin bu haberlerle konunun muhatabı haline getirilmeye
çalışıldığını kaydetti. Toprak, ''Konuşmaların bahsettiğimiz şekilde
geçtiğine orada başkonsolosumuzun da aralarında bulunduğu diğer tüm
katılımcılar şahittir'' açıklamasında bulundu.
Toprak bir gazetecinin ''Sohbet toplantısının
kaset çözümlerinin açıklanacağı belirtiliyor. Açıklanırsa pişman olur
musunuz?'' yönündeki sorusu üzerine, ''Umarım kaset çözümü olur. Ben de
dava açarım'' karşılığını verdi.
|
î Başa AKP'Lİ VEKİLDEN EŞİNE AHLAKSIZ TEKLİF - haber vitrini î Başa AKP milletvekili İbrahim Özal'a boşanma davası açan Didar Özal'dan çarpıcı iddialar: Eşim kendinden 15 yaş küçük asistanıyla imam nikahı yaptı. Bana da 'Üçümüz birlikte yaşayalım' diye ahlaksız teklifte bulundu. 25 Ekim 2005 Salı 11:15
|
|
AKP Milletvekili
İbrahim Özal, VATAN gazetesinde yayınlanan Asistanıyla imam nikahı kıydı'
haberini yalanlamış, asılsız olduğunu söylemişti. Ancak Didar Özal'ın
avukatı Erdal Kılbaşoğlu aracılığıyla Sarıyer Adliyesi'ne verdiği boşanma
dilekçesi, Özal'ın asistanı Ayşe Muhtaroğlu ile imam nikahı kıydığını
kanıtladı. İşte Didar Özal'ın 5 sayfalık boşanma dilekçesinden çarpıcı
açıklamalar:
Şahitler 2 AKP'li
''İmam nikahında eşimin şahitliğini, biri AKP
üst düzey yöneticisi olmak üzere 2 milletvekili yapmıştır. Sayın
milletvekillerinin isimlerini yargılamanın ileri aşamalarında delilleri
ile birlikte ortaya sunacağım. İmam nikahı Türkiye Cumhuriyeti'nde suç
sayılmaktadır. Milletvekilleri eşimin evli olduğunu biliyordu. Onlar da
yargılansın.''
Üçlü ilişki yaşayalım
''Eşimin Ayşe Muhtaroğlu ile dini nikah
yaptığını, cep telefonuna gelen mesajla öğrendim. Bana deyim yerindeyse
ahlaksız bir teklifte bulundu. Asistanına aşık olduğunu, benden de
sevgilisini tanımamı ve ikinci eş olarak kabul etmemi ve bu şekilde
birlikte yaşamaya izin vermemi istedi. Eğer teklifini kabul edersem bana
karşı boşanma davası açmayacağını söyledi.''
(vatan) |
î Başa
Danışmanıyla ilişki yaşayan AKP’li milletvekili İbrahim
Özal’ın boşanma davası açtığı eşi Gülümser Didar Özal, ‘Danışman evli olduğunu
bilmesine rağmen eşimi tuzağına düşürdü’ dedi. Didar Özal, eşinin ‘Evliyken
danışmanımla birlikte olmadım’ açıklamasını da yalanladı.
duygusal
yakınlık yaşadık. Bu ilişkinin yaşanmasının ardından bayan arkadaşım buradaki
görevinden ayrıldı. Konuyu eşime anlattım. Ayrılma kararı aldığımdan beri
annemin evinde kalıyorum. Boşanma işleminden sonra hayatımızı birleştirebiliriz’
şeklindeki açıklamalarının gerçeği yansıtmadığını ifade
etti.![]() |
| |
| Olay tarih sayfalarında ayni ile vakidir ve de tek
satırı uydurma değildir. Efendim mesele Fatih Sultan Mehmet
Han'ın bedduasıdır.. Meselenin özüne girmeden belirtmek isterim ki, bu beddua da bir nevi Atatürk'ün gençliğe hitabı ile paralellik arz etmektedir!.. Nasıl ki î Başa Mustafa Kemal Paşa 'Dikkatli ol ey millet içinize sızmış mütareke orostopolları memleketin başına çorap örmek için pusuya yatacaktır' uyarısını yapma ihtiyacı duymuş sa, Fatih Sultan Mehmet Han'da Çağ değiştiren fütuhatı, gözünün nuru İstanbul'u bir gün küffara peşkeş çekebilecek namertlerin olabileceğini varsaymış ve şehr-i beddua ile sağlama almak istemiş!.. O hikaye şöyledir... Cennetmekan Sultan buyurmuştur ki; 'İstanbul'da edindiğim yerleri satanlar Allah'ın gazabına uğrasınlar..' Sultan Han'ı cellallendiren ve endişelendiren olay şudur. Bizans düşürülünce zindanda bir keşişe rastlanır. Mahpusluğunun sebebi araştırılınca bu keşişin gelecekten de haber veren bir saray görevlise olduğu anlaşılır. Bizans İmparatoru Konstantin kendisine fal baktırmış, şehrin düşeceğini söyleyince İmparatorun gazabına uğramış. Fatih de kendisine İstanbul'un geleceğini sorar.. Keşiş kehanetini anlatır.. î Başa 'İstanbul Türklerin elinden harp ve darp ile çıkmayacak ama, öyle bir zaman gelecek ki emlak ve arazileriniz satılacak. Bu suretle İstanbul Türk malı olmaktan çıkacak!' Fatih endişesini yaradana havale eder.. 'Allah'ın gazabına uğrasınlar...' Aradan 550 küsur sene geçmiştir.. Şimdi soruyoruz... -Devletlum acaba bu beddua adamı çarpar mı?.. -Burnumdan aşşağ Kasımpaşa!.. -Yaşa valla, no'olcak yani?.. -Kadir Bey sar bakim Şeyh kardeşime ordan Boğaz'a nazır iki gökdelenlik arazi, hadi kardeşim.. İşte bu kadar .. Çağ değiştiren Koca Padişah semalardan olan bitene bakıp mezarında ters döne döne vantilatör hızıyla yer değiştiredursun!. Konstantin de zevkten Fener tepesinde sirtaki de!.. Sebebi bellidir bu işlerin... Bildiğiniz gibi geçtiğimiz dönemin 'delikanlı'sına göre AB ye giden yol Diyarbakır'dan geçiyordu. Bu dönemin üslubunda konsept genişledi şimdi Diyarbakır'dan devam edip, AB'ye Dubai üzerinden gidileceği kanaati hakim olmuş durumda.... Sata sata AB'ye giriyoruz inşaallah... Galataport'lar, Dubai Kuleleri, Boğaz'a köprüler.. Son müjdeyi elbette biliyorsunuz... İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Dubai International Properties'in İstanbul'daki ortak yatırımlarının ilk halkasını, Levent'te inşa edilecek iki gökdeleni kapsayan yarım milyar dolarlık ''Dubai Towers İstanbul'' oluşturacak. İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Dubai International Properties'in İstanbul'daki ortak yatırımlarının ilk halkası düzenlenen bir basın toplantısı ile açıklandı. Verilen bilgiye göre, 5 milyar dolarlık yatırımın ilk aşamasında, 500 milyon dolarlık ''Dubai Towers İstanbul'' inşa edilecek. İş, yaşam merkezi olarak gerçekleştirilecek projede, 5 yıldızlı otel, ofis alanları, eğlence ve alışveriş merkezi yer alacak. Projenin 2008'de tamamlanması planlanıyor. Bütün bu çabalar ne için, millet için!.. Milletimizin beş yıldızlı otel,eğlence, alışveriş ihtiyacı için büyükşehir ve 'abi'miz deli gibi seferberlik halinde, Dubai dolarları akacak, istihdam artacak nur topu gibi gökdelenlerimiz olacak, Ne mutlu AKP'liyim diyene de olacak..! İsmet Paşa'nın yanında çektirdiği resimleri gazetecilere göstererek sosyal demokrat AKP'li olduğunu göğsünü gere gere anlatan bir değerli zenginimiz Cevahir bey, geçenlerde ekonomimize kazandırdığı Avrupa'nın en büyük çarşısını açtı. Teveccuhünü bu çarşı üzerine yoğunlaştıran halkımız yüzünden, önündeki cadde trafiği felç olmuş durumda.. Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül şöyle diyor.. ''Bitmeyen inşaatların yarattığı görüntü kirliliği ve sağlanamayan istihdam var. Sadece Şişli'de bu şekilde yarım kalmış 70'in üzerinde inşaat bulunuyor. Tatlıcı'nın binası 20 yıldır devam ediiyor. Bir de E5 ve TEM'de ilerlerken gördüğümüz kabası çıkılmış ama ince işçiliği yapılmamış binalar... Bundan böyle firmalara inşaatları için belirli bir bitiriliş tarihi verilsin Hatta bu tarihe uymayanlara ciddi miktarda para cezası verilsin. Aksi halde yarım kalan binalar savaştan yeni çıkmışız gibi duracak.. Büyük binalar bitirilmediği için devreye giremiyor. İstihdam sağlanamıyor. Bunun dışında geceleri özellikle tinercilerin veya tehlikeli kişilerin alanları oluyor. Bina bitmediği için belediyelere arsa olarak emlak vergisi veriyorlar. Halbuki bina bittiğinde verdiği vergi yüzde 110 artış gösterecek." Hikaye öküze öykünen kurbağa hikayesidir!.. Film artisti olmaya hevesli kızın Manukyana sermaye olup mutluluğu yakalama hikayesi de diyebilirsiniz!.. Tabii bu durum şairlerimize de ilham verecek... 'Sana bugün bir başka Kowers'den baktım aziz İstanbul' Diye başlayacaklar... 'Yol böyle ittiri ottan bir şehir be yahu!.' Diyecekler.. Fatih Sultan Mehmet Han ne demişti?. |
| |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Senaryosunu Ömer Lütfi Mete'nin yazdığı başrollerini Eşref Ziya Terzi, Ahmet Yenilmez, Emin Gürsoy ve Mete Dönmezer'in paylaştığı 'The İmam' adlı filmin yönetmeni İsmail Güneş, filmin gişesinin 60 binlerde olmasını ramazan ayında gösterime girmesine bağladı. Güneş, Milli Görüşçü bir grubun da topluca filme gitmeme kararı aldığını söyledi. Ramazan yanlış zaman Yapımcı şirketin filmi ramazan ayının atmosferine uygun olduğunu düşünerek 14 Ekim'de gösterime soktuğunu belirten Güneş, "İnsanlar oruç tuttukları için günün 3 seansı boş kaldı. Sadece 14.00 ve 19.30 seansları iş yaptı. Film çok güzel bir ambians yakalamıştı, insanların merakı vardı, ancak kimse gitmedi. Eğer ramazan sonrası film bir yerlerde kalmışsa insanlar gidecek diye düşünüyorum. Gişenin düşük olması yanlış zamanlamadan kaynaklandı" dedi. Niye Akmerkez'de oynamıyor? Güneş, filmin başrol oyuncusu Eşref Ziya Terzi'nin "Adları bende saklı bir grup topluca filme gitmeme kararı almış. Bu film neden Akmerkez ve Capitol gibi yerlerde gösterilmiyor?" sözleriyle ilgili de şunları söyledi: "Eşref çekindi, protestocuların kim olduğunu söylemedi. Ama ben o grubun adını açıklayayım. Milli Görüşçü olduğunu söyleyen bir grup, 'Bu film Yahudi sinemalarında oynuyor. O yüzden protesto ediyoruz' dedi. Böyle komik şey olur mu? Hangi çağda yaşıyoruz? O zaman uçağa, arabaya binmeyin, yemek yemeyin. Hiçbir şey yapmamamız lazım o zaman. Filmde Hacı Feyzullah'ı görmüşler, aynada kendilerini gördükleri için rahatsız olmuşlar. Başbakan vermişse eline sağlık İsmail Güneş, 'The İmam'a örtülü ödenekten maddi destek alıp almadığıyla ilgili soru üzerine de şu yanıtı verdi: "Adı üstünde, örtülü ödenek, bir şey söylemem imkânsız. Ama artık hükümet Türk sinemasına örtüsüz ödenek versin. Bu film örtülü ödenek almışsa, Başbakan'ı tebrik ederim. Başbakan bile açıklayamaz, vermişse eline sağlık." 'Camia yargılanamaz' İmam Hatip Liseleri Mezunları Mensupları Derneği (ÖNDER) Başkanı İbrahim Solmaz ise şunları söyledi: "Filmi izledim ve mükemmel bulmadım. Ama ilkler kolay olmaz, başarılı da buluyoruz. Gişesinin düşük olması ise imam hatip mezunlarına bağlanamaz. Camianın filmi olmadığı için camia yargılanamaz. Zaten izlenme ihtimali olan saatte teravih namazı kılınıyor. Dindar camiada, sinema kültürü de pek yok." Haber: İlknur Gülmez Kaynak: www.milliyet.com.tr | |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
| |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Yücel Aşkın'ın savcılık ifadesi basına sızdırıldı. Sorumluluğu başkalarının üzerine yükleyen Rektör Aşkın ifadesinde en çok "Haberim yok" cümlesini kullandı. Aşkın, sorumluluğu Hazine, Tıp Fakültesi ile İdari ve Mali İşler Müdürlüğü'ne bıraktı. İşte savcılığın Rektör Yücel Aşkın'a sorduğu sorular ve cevaplar... Aşkın, sorgusunda, sorumluluğu kâh Hazine'nin, kâh Tıp Fakültesi'nin, kâh İdari ve Mali İşler Daire Başkanlığı'nın üzerinde bırakıyor. Gelir Kayıt Evrak Defteri'nin imha edilmesi talimatını kendisinin vermediğini söylüyor. İşte sorular ve cevaplar: 1998 yılında imzalanan bir protokole ek 6 tane daha yaptınız. Ancak daha sonra bu ek protokolleri Maliye Bakanlığı ve Sayıştay onayına sunmadınız? * Ek protokol yeni ödeme ve külfet getirmediğinden, Sayıştay vizesine gerek yoktur. Zaten benim bunlardan haberim yok. Görev İdari ve Mali İşler Daire Başkanlığı'nındır. Neden ek protokol yapıldı? * Güncelleme amacıyla Cihazlar neden eksik alındı? * Teslim alan ben değilim. Tıp Fakültesi yetkilileri. Teslim Komisyonu'nun geçmişe yönelik olarak kurulmasını siz mi istediniz? Kimlere talimat verdiniz? * Gelecek malların teslimi konusunda ben yazı yazdım. Ancak geçmişe yönelik evrak hazırlanması konusunda kimseye talimat vermedim. Malzemelerin parçaları eksik olduğundan dolayı cihazları kurmadığınız iddiası vardır? * Bu Tıp Fakültesi'nin sorunudur. Kurmadığınız malzemenin ödemesini neden yaptınız? Neden kabul ettiniz? * Geçici kabul yapılmıştır. Bana bu malzemelerin teslim alındığı yazıldığı için, ben geçici kabulü imzaladım. Kurulmayan bir malzemenin geçici kabulden itibaren Hazine garantisi işlemeye başlamaktadır. Ve geçici kabulün Hazine'ye bildirilmesinden sonra, Hazine, parayı ödemektedir. Neden garantiyi haksız olarak başlattınız? Neden parayı ödettiniz? * Parayı ödeme konusu Maliye'nin işidir. Benimle alâkalı değildir. Malzemelerin kurulması Tıp Fakültesi'nin işidir. Giden Evrak Defteri'ni yeniden düzenlediniz. Kiminle beraber yaptınız? * Haberim yok. Bazı evraklar evinizde bulundu. Neden sakladınız? * Fotokopidir. Asıllarından haberim yok. Süresi 9 ay olan sözleşme neden bugüne kadar uzatıldı? * Hazine'nin ödemeyi aksatmasından kaynaklandı. Neden geri teknoloji teslim aldınız? * Teknoloji Tıp Fakültesi'nin işidir. Malzeme eksik olduğu için Radyoloji cihazı kurulmadı. Neden eksik teslim aldınız? * Tıp Fakültesi yetkililerinin işidir. Gümrükten malları teslim alan kişilere verilen yetki belgesini neden sakladınız? * Yetki belgesini saklamadım. Evrak sahteciliği yapanlar hakkında soruşturma neden başlatmadınız? * Savcılık bana bildirmediği için başlatmadım. Defterin imhasını sizin istediğiniz iddia ediliyor. * Ben talimat vermedim. Mehmet Ümit Ayral ifadesinde "Rektör ek protokolün imzalanmasını önerdi" diyor. Ne diyorsunuz? * Haberim yok. Geçici kabulle 4 milyon 450 bin dolarlık malzeme alındı. Ancak 11 milyon 630 bin dolar ödendi. Bu paranın içinde, gelen, fakat eksik olduğu için kurulamayan 5 milyon 784 bin dolarlık malzeme var. Kurulmamış malzemenin garantisi işletilmeye başlandı. 1 milyon 440 bin dolar ayrıca ödendi. Bunun karşılığı olan malzeme ortada yok. Nedir bu aksaklıklar? * Hazine'den kaynaklanmıştır. Bazı idari personel üzerinde cebir ve şiddet kullandığınız, yerlerini değiştirdiğiniz, onlara zorla evrak imzalattığınız veya imzalamayanların yerlerini değiştirdiğiniz; yine bazı akademik personeli sürgün ettiğiniz iddiası mevcut. * Bazı akademik personel disiplin ve uyumsuzluk nedeniyle dekanlığın talebi ile YÖK'ün onayı üzerine gönderildi. İdari personel üzerinde baskı yapmadım. Neden ilk sözleşmede yer alan 650 bin dolar eğitim amaçlı parayı almamak üzere ek protokol yaptınız? * Bununla Van'a bir bina kazandırdık. Bu eğitime gerek yoktu. Zaten İdari ve Mali İşlerin ve Tıp Fakültesi'nin talebi ile bu değişiklik gerçekleşti. Kaynak: www.bugun.com.tr | |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
| |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Gazeteci-yazar Prof. Reha Oğuz Türkkan, Türkçülük davasında birlikte yargılandığı Atsız’ın kafatası ölçtüğüne dair iddiaların doğru olmadığını söyledi. Asıl kendisinin Atsız’ın kafatasını ölçtüğünü belirten Prof. Türkkan, ‘Yeterince Türk çıkmadı ve çok bozuldu’ dedi. Ünlü tarihçi ve Türkçü Nihal Atsız’ın oğlu Yağmur Atsız’ın, babasının nasıl kafatası ölçtüğüne dair yazısına gazeteci-yazar Prof. Reha Oğuz Türkkan’dan itiraz geldi. Türkkan, kendisinin Atsız’ın yakın bir arkadaşı olduğunu hatırlatarak, ‘Atsız’ın ırkçı olduğunda şüphe yok. Fakat tanıdığım Atsız’ın ne yazılarında, ne de konuşmalarında ‘kafatasçılık’ izine rastlamadım. Yağmur Bey’in de en azından o senelerde, babasının ‘brakisefal, dolikosefal’ gibi tabirler kullandığı tek bir yazısını gösterebileceğini sanmam’ dedi. Türkkan, Sorbonne’de Antropoloji okuduğunu kaydederek, o esnada bir ‘Antropometri (kafatası ölçüm aleti)’ pergeli edindiğini, Türkiye’ye dönünce şakayla da karışık olsa asıl kendisinin kafatası ölçtüğünü söyledi. Prof. Türkkan, şöyle devam etti: ‘Bir gün, kafatası ölçümünün insanın Türk olup olmadığını anlamak için değil, bir toplumun çoğunluğunun hangi tür kafatası sahibi olduğunu tespit için yapıldığını arkadaşlarıma anlatıyordum. Atsız Bey, Cihat Savaşer, Fehiman Altan ve Necdet Sançar’ın da yer aldığı bir gruptu. Arkadaşlar kendilerinin kafatasını ölçmemi istediler. Ölçtüm. Atsız’ınki 81.4 çıktı. Halbuki Türklerin de dahil olduğu ‘brakisefallik’ 84’ten başlar. Atsız’ın fena halde canı sıkıldı. Ben de ölçtüğüme pişman oldum. Belki Yağmur Bey’in aklında bu olaylar kalmıştır ve aradan yıllar geçtiği için yanlış hatırlıyordur.’ Türkkan, 1944 Türkçülük Davası esnasında kendisinin antropometri pergeline de el konulduğunu, beraat ettikten sonra ise bütün ısrarlarına rağmen bu aleti geri alamadığını söyledi. Orta öğretim yıllarındaki tarih kitaplarında Türkler’in brakisefal olduğunu gösteren kafatası örneklerinin yer aldığını hatırlatan Türkkan, Prof. Afet İnan’ın İsviçre’de yaptığı doktorasında da bol bol kafatası ölçümü bulunduğunu ifade etti. Türkkan, Ermeniler’in Türkler gibi ‘brakisefal’ kafatası yapısına sahip olduğunu, ancak boyun kısımlarının biraz daha yassı olduğunu sözlerine ekledi. 81.4 Prof. Türkkan: ‘Ölçtüm. Atsız’ın kafatası 81.4. Halbuki Türklerin de dahil olduğu ‘brakisefallik’ 84’ten başlıyor.’ 84 ve üstü Türk REHA Oğuz Türkkan’ın verdiği bilgiye göre, kafatasının cinsini belirlemek için ‘antropometri pergeli’ ile önce kafatasının genişlik ve uzunluk açısı ölçülüyor. Daha sonra çıkan rakamlar yüzle çarpılıp birbirine bölünüyor. Buna göre belirlenen kafatası tipleri şöyle sıralanıyor: 65-75 arası: Dolikosefal (uzun kafatası) 79-84 arası: Mezzosefal (orta yuvarlaklıkta kafatası) 84 ve üstü: Brakisefal (yuvarlak kafatası) Doktorası için ölçüm istemiş TÜRKİYE’de ilk antropolojik çalışmalar, Atatürk’ün isteği üzerine 1924’te, Türkiye Antropoloji Tetkikat Merkezi’nin kurulması ile başladı. Daha sonra Türk Antropoloji Müessesesi adını alan bu kurum, 30’lu yılların sonunda Ankara’daki Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’ne bağlanarak Antropoloji ve Etnoloji Enstitüsü olarak faaliyetlerini sürdürdü. Antropoloji Müessesesi’nin araştırma görevlileri, 1937’de, Türkiye’nin on değişik bölgesinde, yaklaşık 60 bin kadın ve erkek üzerinde incelemeler yaptılar. Bu araştırmanın yapılmasının bir sebebi de, Atatürk’ün manevi kızı Afet İnan’ın Cenevre’de sürdürdüğü doktora çalışması sırasında karşılaştığı güçlükleri çözmekti. Çalışmalarda Sefalometri’ye (kafatası ölçümü) ağırlık verilmekle birlikte, tüm vücut ölçümleri de yapılacak, elde edilen bilgiler Afet Hanım’a da gönderilecekti. Daha sonra profesör olacak Afet İnan ise bu bilgileri, 1939’da Cenevre’de Fransızca olarak basılan ‘Recherches sur les Caracteres anthropologiques des population de la Turqui’ adlı eserinde de kullanacaktır. Haber: Sefa Kaplan Kaynak: www.hurriyetim.com.tr | |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
ANKARA Milliyet|
'Ermenistan'ın kendisinin
olduğunu ileri sürdüğü Van'daki üniversiteye. yVüğeulodkuy
uıaeutloluluısitnmnunılieülıorütrmrıEkuytkalırulveüolde'eı(Aükükd)ıBrdruıDru'kytkıTrüal'ey'eı'öueilaıoözteıVüğeulıos'a
ü ğ ılttlkikü u uık''nakıç ad m ,ıTrüal'eyuluıpküçkikuğko u
uıasunşnitnmnıblüıtöueğteıblieıblieıoözteıMroirğkuısiokıblieı(alısanitkalıdepalieüıckğl'lıakpkdd
üğko ,ıİucliıtkm dd üğko ,ıH ülodl'kui aıasufeükuoikü
ıveütlüddğeolıoö'ieul'süıiklailaıkt uk)ıblüıVüğeulıvkdkutkş
ıüeadöüısikükaıkdk'kckao u.ıYsionzinaılttlko 'ikıdndnaikut m
utkıokvnuğk'kıakiakckao u.ıA'ü
ckıEkuytkalırulveüolde'eıüeadöüıVüğeulısitnmnıglzieueüeaıkdku
'sü,ıVüğeulısitnmnıkç
aikukükaıkdkuokıbnıaktküıosünuısiğkz.ıAdkdrüayruıgeuçilmlueıhldkbedlulıhkd
üi 'sünğ.ıGkfied,ıtkikiedıveıhkddkıh
'kued.ıDeviedluıeuıdepeolutealieülıbö'ieısinüok...ıCnğhnübkşaku
ısinüaeuıeşluluıteıVüğeulısitnmnıTrüaığet'ko utkılttlkıetliğlşdl.ıVüğeulıH
ülodl'kuaeu,ıMroirğkuısikblilü,ıH
ülodl'kuıtkısikblilü.ıBnukıalğoeıblüışe'ıtl'eğez.ıFkakdıul'eıEkuykıözeiilaieıbnıtöueğıüeadöüısikükaıkdku
'süıveıbnüktkıtkıİoikğıaküş d ıMlo'sueüilaı'kui o ıfkkil'edieüeılğzkıkd
'sü.ıEeıbnuikü
ı'kpküaeuıteıakğns'nukıAdkdrüaçr;ıTrüaıveıMroirğkuısikükaıdku d i
'sü.ıİşdeı'kikuıvküokıbnütkıtnüğkaıveıtnünğtkuışrpheieuğeaıikz
ğ.yıo.
î Başa Cumhurbaşkanı Sezer, göreve geldiğinden bu yana ilk kez vereceği 29 Ekim Cumhuriyet Resepsiyonu'na 77 üniversite rektörünü eşli olarak davet etti. Prof. Aşkın'ın eşi Doç. Oya Aşkın'ın da davete gidebileceği belirtildi. 24 Ekim 2005 Pazartesi 08:55
|
|
Van Yüzüncü Yıl
Üniversitesi Rektörü Prof. Yücel Aşkın'ın tutuklanması ve Başbakanlık
Müsteşarı Ömer Dinçer'in YÖK kararıyla öğretim mesleğinden çıkarılmasıyla
hükümetle rektörler arasındaki gerginlikte yeni bir aşamaya gelindi.
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, göreve geldiğinden bu yana ilk kez
vereceği 29 Ekim Cumhuriyet Resepsiyonu'na 77 üniversite rektörünü davet
etti.
Cumhuriyet'in ilan edilişinin 82. yıldönümü
dolayısıyla yapılacak resepsiyona tüm rektörlerin katılacağı öğrenilirken,
tutukluluğu süren Aşkın'ın yerine, vekâleten görevlendirilen Prof. Dr. Ali
Fuat Doğu'nun katılacağı belirtildi. Aşkın'ın eşi Doç. Oya Aşkın'ın da
resepsiyona gidebileceği kaydedildi.
Sezer'in daveti, YÖK Başkanı Prof. Erdoğan
Teziç başkanlığında Van'a giden rektörler arasında memnuniyet yarattı.
Erdoğan'a eşsiz davet
Sezer'in ilk kez tüm rektörleri Çankaya
Köşkü'ne davet etmesi, hükümet-YÖK arasındaki gerginliğin tırmandığı
günlere rastlaması açısından dikkat çekici bulundu. Siyasi kulislerde,
Sezer'in bu davetle ''Cumhuriyet'in üniversiteleri'' tezini vurguladığı
belirtiliyor.
Rektörlere ''eşli'' davetiye gönderilmesi
dikkat çekerken, Sezer'in daha önceki yıllarda olduğu gibi Başbakan Recep
Tayyip Erdoğan'ı yine ''eşsiz'' davet etmesi bekleniyor. Resepsiyonda
Erdoğan, Dinçer'in profesörlük unvanının alınması nedeniyle YÖK'e sert
tepki göstermesinin ardından rektörlerle ilk kez karşı karşıya gelecek.
Süleyman Demirel de cumhurbaşkanlığı
döneminde, Cumhuriyet resepsiyonlarına sadece Ankara ve İstanbul
rektörlerini davet etmişti.
(MİLLİYET) |
24.10.2005 - 15:44:21
Kabardey-Balkar
Cumhuriyetinin tanınmış sosyologlarından ve Kafkas Halkları Konfederasyonu eski
Başkanı Musa Şenibe, Nalçik'te yaşananlarla ilgili olarak Radyo Liberty'e
konuştu.
'Ben bunların yaşanmasına hayret etmedim’ diyerek sözlerine başlayan Musa Şenibe, ‘RF Devlet Başkanı Vladimir Putin'in eski Devlet Başkanımız Valeri Kokov'la arası hep iyi olarak gösterildi, Kokov sürekli Putin'i ziyaret etti, Putin, Kokov'a hediyeler ve ödüller sundu, biz de Adıgeler olarak bunun sonuçlarının bizim için iyi olacağını düşündük, ancak yanıldığımızı gördük, onların asıl amaçları Adıgeleri yok etmekmiş. Putin, Adıgeleri birbirine kırdırmak için Kokov'a ve ekibine iyi davranmış’ diye konuştu.
Şenibe'nin ‘Kabardey-Balkar'a felaketler getiren adam’ diye adlandırdığı İçişleri Bakanı Haçim Şogenov, makaleye göre, dönemin müftüsü Şefik Pşihaçev'e ülkedeki vahhabilerin bir listesinin hazırlanması talimatı veriyor. O da kendisine ve Din İdaresine karşı gelen gençlerden oluşan 50 kişilik bir liste hazırlıyor ve Şogenov'a götürüyor, ancak içişleri bakanı, ‘Sen deli misin, bundan başka vahhabi yok mu, bize bunun için şu kadar para gönderdiler, benim maaşımı şu kadar arttırdılar’ diyor. Ayrıca listeyi polislere vermesini, onların gerekeni yapacaklarını söylüyor. Bakandan emir alan polisler ise bölgedeki tüm camilere giderek orada namaz kılmakta olanların hepsini, ellerindeki vahhabi listesine kaydediyor. Böylelikle 50 kişilik liste bir anda 500'ü aşıyor. Bunların ardından ise Kokov televizyon aracılığıyla, ‘Ülkede felaket yaratabilecek herkesin ismi elimizde, onların sayısı 400 kadar…’ açıklamasında bulunuyor.
Ancak daha sonradan elde edilen bilgilerde görüldü ki, bu listeye, alkol ve uyuşturucu bağımlısı kişiler dahi kaydedilmiş.
Musa Şenibe'ye göre Moskova,
Kabardey-Balkar'a neden para gönderdiğini iyi biliyordu, yerel organlar ise
gönderilen parayı hak etmiş olmak için bu 400 kişi ile mücadele etmeye başladı.
Polis, ülkede olan her olayda, bu 400 kişinin evine gitmeye, onları zorla alıp
emniyete getirmeye, işkence etmeye, hapiste tutmaya, mescitlerden alınan
gençlerin kemiklerini, dişlerini kırmaya başladı. Ve fitil yavaş yavaş
alevlendi.
Şenibe ayrıca üç-dört sene önce sarhoş polislerin, bir mescide
giderek oradaki gençleri zorla emniyete götürdüklerini, saçlarını haç şeklinde
tıraş ettiklerini de hatırlatıyor ve yine birkaç ay önce 400 Müslümanın başka
bir ülkeye sığınma talebi ile yetkililere başvurduklarını da ekliyor.
Nalçik olayları ve gelişmelerinin, Kokov ve ekibi tarafından yazıldığını
öne süren Şenibe, ‘O gençlerin bir eyleme hazır oldukları, Putin ve polis
tarafından çok iyi biliniyordu, çünkü 8 Ekim tarihinde, bölgeye başka yerlerden
birlikler sevk edilmeye başlanmıştı’ iddiasında da bulunuyor ve ekliyor; ‘Ben,
Nalçik'te yaşanan olaylarda, iki suçsuz insanın polislerce bile bile
öldürüldüğünü biliyorum ve bu konuda delil ve şahitlerim de var.’
Eylemi
gerçekleştirenlere duyulacak öfke ve kızgınlığın daha büyük olması amaçlandığı
için çok sayıda kişinin öldürüldüğünü anlatan Şenibe, şu anki durumla ilgili
olarak da bir başka ikazda bulunuyor: ‘Uzun yıllardır savaşın devam ettiği
Çeçenistan’da ceset ticareti yaygın olarak yapılıyor. Şu anda da Nalçik
saldırılarında ölenlerin cesetlerinin verilmesi reddediliyor, ancak ben gizlice
cesetlerin ailelerine satılabileceğini düşünüyorum.’
Nalçik eylemlerinde
Adıgelerin Adıgelerle savaştırıldığını ifade eden Şenibe, ‘Bu olaylara katılan
Balkar sayısı azdı, Ruslar ise birkaç kişi idi’ diye konuştu ve ve tüm
yaşananların Kokov ekibin tarafından hazırlandığını, olayların merkezinde
bulunan, olayların fikir babasının önceki hükümetin ardından yeni hükümette de
görevinde bırakılan İçişleri Bakanı Haçim Şogenov olduğunu ısrarla vurguladı.
Şenibe, Şogenov ve arkadaşları
için, ‘Onlar şimdi kahraman, Rusya'dan yakın bir dönemde yaptıkları dolayısıyla
ödül almaları da bizi şaşırtmayacak’ ifadesini kullandı.
13-14 Ekim
tarihinde yaşanan olayların orada kalmayacağını da söyleyen Şenibe, eylemi
gerçekleştiren grupların benzerlerinin meydana getirilmesi çalışmalarının devam
ettirileceğine inandığını da kaydetti.
Musa Şenibe ayrıca Adıgelere
yönelik 19. yüzyıl Rusya politikasının bugünde aynen devam ettiğini hatırlattı,
Şenibe'ye göre, o zaman ‘Çerkesya'yı Çerkesler olmadan istiyoruz’ diyen Ruslar,
şimdi o politikalarını ‘Kafkasya bize Kafkas halkları olmadan lazım’a
döndürdüler.
ÖZ/AK
24.10.2005 - 15:58:11
13 Ekim Nalçik
saldırılarında ölen çocuklarının cesetlerini almak isteyen anne babalar, bugün
yeniden hükümet binası önünde toplandı.
13 Ekim Nalçik eylemini
gerçekleştiren gençlerin cesetlerini almak isteyen yakınları, sabah saatlerinden
itibaren yeniden hükümet binası önünde toplanmaya başladı. Cesetlerin
kendilerine verilmesini ve uygun şekilde defnetmeyi isteyen militanların
yakınlarıyla, hiçbir resmi yetkili ise görüşmüyor.
î Başa
Aileler,
çocuklarının cesetlerinin kendilerine verilmesi için Duma Başkanı Boris
Grızlov'a, RF İnsan Hakları Sorumlusu Vladimir Lukin'e, Rusya Müftüler Konseyi
Başkanı Ravil Gaynutdin'e birer mesaj göndererek aracı olmasını istediler.
Anne babaların gönderdiği mesajlarda, 'Çocuklarımızın cesetleri verilsin. Biz Rusya vatandaşı değil miyiz, biz hayatımız boyunca devlet için çalışmadık mı. Biz neden suçluyuz' ifadeleri de yer alıyor.
Yine Rusya Müftüler Konseyi
Başkanı Gaynutdin'e gönderilen mesajda, 'Cesetlerin verilmemesi, ölenleri
cezalandırmak değil, yaşayanları cezalandırmaktır. Eylemcilerin anne babaları,
eşleri ve çocukları suçsuzdur. Hiçbir anne- baba, bile bile oğlunun böyle bir
eyleme katılmasına müsaade etmezdi' deniliyor.
Bina önünde toplanan anne
babalardan bazıları, kendilerine verilmesi reddedilen cesetlerin uygun olmayan
şartlarda bekletildiklerini ve tanınmayacak hale geldiklerini söylüyorlar.
Bu arada î Başa Kabardey Balkarlı ünlü avukatlardan ve ismi en son, ülkeyi terk etmek isteyen 400 müslümanın dilekçesinde yer alan Larisa Dorogova'dan ilginç bir açıklama geldi, bugün. Eylemcilerin cesetlerinin ailelerine teslim edilmesini isteyen avukat Dorogova, 13 Ekim Nalçik eylemcilerinin terörist olarak kabul edilemeyeceğini, çünkü onların sivil yerleri ele geçirmediğini, askeri yerleri vurduğunu söyledi.
CT/ÖZ/AK
| General Zia announcing that Islamic laws would be enforced in the country |
In his first address to the nation, he declared that Islamic laws would be enforced and that earnest attention would be devoted towards establishing the Islamic society for which Pakistan had been created. General Zia wanted to bring the legal, social, economic and political institutions of the country in conformity with the Islamic principles, values and traditions in the light of Quran and Sunnah, to enable the people of Pakistan to lead their lives in accordance to Islam.
The Government of Zia-ul-Haq took a number of steps to eradicate non-Islamic practices from the country. He introduced the Zakat, Ushr, Islamic Hadood and Penal Code in the country. The Government invited eminent scholars to compile laws about Islamic financing. The Zakat and Ushr Ordinance to Islamize the economic system was promulgated on June 20, 1980. It covered only Islamic organizations, associations and institutions. Zakat was to be deducted from bank accounts of Muslims at the rate of 2.5 percent annually above the balance of Rupees 3,000. Ushr was levied on the yield of agricultural land in cash or kind at the rate of 10 percent of the agricultural yield, annually.
The Government appointed Central, Provincial, District and Tehsil Zakat Committees to distribute Zakat funds to the needy, poor, orphans and widows. Shias were exempted from Zakat deduction from their accounts due to their own religious beliefs. The Zakat was to be deducted by banks on the first day of Ramazan.
![]() |
| General Zia-ul-Haq was a practicing Muslim who raised the slogan of Islam |
Zia-ul-Haq selected his Majlis-i-Shoora in 1980. It was to be the Islamic Parliament and act as the Parliament of Pakistan in place of the National Assembly. Most of the members of the Shoora were intellectuals, scholars, ulema, journalists, economists and professionals belonging to different fields of life. The Shoora was to act as a board of advisors for the President.
A number of other Islamization programs were carried out including the teaching of Islamic Studies and Arabic, which were made compulsory. Pakistan Studies and Islamic Studies were made compulsorily for B. A., B. Sc., Engineering, M. B. B. S., Commerce, Law and Nursing students. For professional studies, extra marks were given to people who were Hafiz-e-Quran. The first Ombudsman was appointed to rectify the misadministration of the Federal Government, officials and agencies.
A Shariah Council consisting of ulema was established to look into the constitutional and legal matters of the State in order to bring them in line with Islamic thought. Since Islam does not allow interest, On January 1, 1980, Muhammad Zia-ul-Haq introduced a "Profit and Loss Sharing System" according to which an account holder was to share the loss and profit of the bank. The media was also targeted. Television especially was brought under the Islamization campaign, news in Arabic were to be read on both television and radio, female anchor persons were required to cover their heads, the Azan was relayed regularly on radio and television to announce time for prayers.
In the armed forces, the status of the religious teachers was raised to that of a Commissioned Officer. This was done to attract highly qualified individuals from the universities and religious institution to serve on such assignments.
Zia's Government introduced the Hadood Ordinance for the first time in Pakistan, which meant the punishments ordained by the Holy Quran or Sunnah on the use of liquor, theft, adultery and qazf. Under this Ordinance, a culprit could be sentenced to lashing, life imprisonment and in some cases, death by stoning. The Islamic laws of Zia also included laws for women. Zia put forward the theory of "Chadar Aur Chaar Devari" and this was to be applied to women. Thus, for the first time, a woman could be flogged for adultery. If a rape was reported, four witnesses were to be provided otherwise, legally, the rape could be termed adultery. Another law, The Law of Evidence, under the Shariah laws proposed that the testimony of a woman was not equal to that of a man. In legal matters, two women would have to stand witness against the testimony of one man. The status of women was thus arbitrarily cut in half by Zia. There was little consensus amongst Muslim authorities over this law. The lack of consensus among the re1igious authorities combined with countrywide protests forced Zia to hold back on making the Shariah law the law of the country. General Zia-ul-Haq wanted to make Pakistan the citadel of Islam so that it could play an honorable and prominent role for the Islamic world. The steps taken by General Zia were in this direction and had a long-term impact; the Zakat tax introduced by General Zia still holds and so does many of his the other laws. |
|
|
24.10.2005 - 10:20:47
FEHİM TAŞTEKİN
Kabardey-Balkar'daki kanlı baskın yine Çeçenlere mal edildi. Ama
Rusya'ya bağlı özerk cumhuriyetteki rahatsızlık, Kabardey ve Balkarların
çekişmesi ile Moskova'nın baskı politikalarında yatıyor. 'Vahhabi' ilan edilen
Sünniler de giderek marjinalleşiyor.
î Başa Çarın gözü Çerkes kamasında
Kabardey-Balkar, Rusya
Federasyonu içerisinde dilimlenmiş yedi Kuzey Kafkasya cumhuriyetinden biri.
Düne kadar Kremlin'in gözünde Kaf Dağı'nın 'huzur' adacığıydı. Aslında bu bir
tılsımdı ve 13 Ekim'de 130 kişinin yaşamına mal olan başkent Nalçik'teki
gariplikler yumağı bir baskınla bozuldu. Ama kansere yakalanınca 14 yıldır hiç
soğutmadan oturduğu koltuğuna 16 Eylül'de veda eden eski Devlet Başkanı Valeri
Kokov'un Moskova'nın eline tutuşturduğu Demoklesin kılıcıyla herkesi sindirmiş
olmasının bir sonucuydu bu 'huzur'. Aldatıcıydı. Nalçik sokakları işsizlikten
canına tak demiş yumruğu sıkılı insanlarla doluydu. Etnik çatışmalarsa zaten
istasyonda hareket emrini bekleyen tren misali...
Asıl kavga
Ruslarla değil
Kabardey-Balkar tüm
Kafkasya'da olduğu gibi her an bir etnik çatışmayı alevleyebilecek mayınlarla
dolu. Bu mayınlar 'böl-parçala-yönet ve zamanı gelince birbirine kırdır'ın
ruhuna uygun olarak Sovyet liderleri tarafından ustalıkla döşenmişti. Batı ve
Osmanlı literatürüne 'Çerkesler' diye giren Adıgeler, en az 5-7 bin yıllık kadim
vatanlarında Bolşevik ihtilali sonrası kurulan üç cumhuriyete yani Adıgey,
Kabardey-Balkar ve Karaçay-Çerkes'e pay edildi. Yine Adıgelerin bir boyu olup
Karadeniz kıyılarında yaşayan Şapsığlar da Krasnodar-Kray sınırlarına hapsoldu.
Şimdi Kabardeyler, yüzde 50'lik nüfuslarıyla Kabardey-Balkar'ın egemen etnik
öğesi. Ve Çerkeslerin çoğunlukta olduğu tek cumhuriyet. Kabardey-Balkar'da 900
binlik nüfusun yüzde 30'unu oluşturan 'etkisiz' element Ruslar bir yana asıl
etnik kırılma noktasında yüzde 10'la Balkarlar (ya da Balkarlılar var. Aslında
Balkarların da kaderi Adıgelerden farklı değil. Onlar da milletler coğrafyasına
neşter atıldığında kardeşleri Karaçaylılardan ayrı düştü. (Balkarların aksine
Karaçaylılar, Karaçay-Çerkes'te çoğunlukta.)
Dağılmanın
temelleri
Yalın bir saptama ile Kabardey-Balkar'daki potansiyel etnik kavga, bu ülkeyi 19. yüzyılda gasp etmiş Ruslarla yerliler arasında değil. (Özellikle Çerkes diasporasında hâlâ canlı olan Ruslarla beklenen tarihsel hesaplaşma, Çeçenya'daki vahşete rağmen Kabardey-Balkar'ın gündeminden çok uzak. Bu cumhuriyette her zaman çatışma, Kabardey ve Balkarlar arasında beklendi. Bunun tarihsel ve güncel nedenleri var. Kafkasya'da hemen tüm etnik grupların katılımıyla 1918'de Rusya'dan bağımsız kurulan Kuzey Kafkas Cumhuriyeti'nin kısa sürede dağıtılması sonrası bugünkü cumhuriyetlerin temelleri atıldı. 1922'de oluşturulan Kabardey-Balkar özerk bölgesi, 1936'da cumhuriyet statüsüne yükseldi. Balkarlar Nazilerle işbirliği yaptıkları gerekçesiyle 1944'te Çeçen ve İnguşlar gibi Orta Asya ve Sibirya'ya sürülmüş, cumhuriyetten Balkar ifadesi çıkartılmıştı.
î Başa 1957'de Kruşçev sürgüne gönderilen halkların haklarını iade edince Balkarlar geri döndü ama dört köyleri iade edilmedi. Cumhuriyetin adı da eski haline döndü. O gün bugündür her hassas dönemde Balkarlar 'benim köyüm' diye tutturuyor. 14 yıllık sürgünden sonra Balkarların Moskova'ya karşı öfke birikiminin nedeni de bu.
Öte yandan Prenses Maria'yı Çar Korkunç İvan'a eş olarak verip barışçıl yol seçseler de sürgünler yüzünden Kabardeylerin yüreklerinde üzeri küllenmiş acı olduğu da bir gerçek.
Balkarlardaki
rahatsızlığın güncel boyutuna gelince; İktidardan dışlanmışlık, fırsatları
paylaşmadaki eşitsizlik Balkarların Kabardeylere diş bilemesinde önemli etken.
Tabii cumhuriyette işsizlik yüzde 20 civarında. Dağlık bölgelerde bu rakam yüzde
70'lere fırlıyor. Aylık gelir ortalaması 130 doları geçmiyor. Suç oranında ise
federasyon genelinde dördüncü sırada. İşsizlik oranı Balkarlarda daha fazla.
Ülke bütçesi Dağıstan ve İnguşetya kadar olmasa da Moskova'ya bağımlı. 226
milyon dolar olan 2005 bütçesinin 118 milyon dolarını merkez karşılıyor.
(Dağıstan'da bu oran yüzde 90.)
Özerklik isyanları
Balkarlar 1991'de Balkar Özerk Bölgesi kurmak için harekete geçti ve kendi bölgelerinde bir referandum düzenledi. Kabardeyler de buna Kabardey Özerk Bölgesi restiyle yanıt verdi. Bu karambolde Kafkas Dağlı Halklar Konfederasyonu da tüm Kafkasya'yı birleştirme hedefiyle bir süre ortalığı kasıp kavurdu. Ama sonuçta büyük patron Rusya'nın ağırlığını koymasıyla kimse hedefine ulaşamadı. 1996'da Balkarlar yeniden özerklik ilan etse de Moskova'dan yüz bulamadıkları gibi isyanın lideri General Sufyan Bappayev, Kokov tarafından kamu göreviyle 'içselleştirildi'. Özerklik rüzgârı estiren Balkarların Töre hareketi de zamanla eriyip gitti. Balkarlar en son geçen temmuzda Nalçik'in Balkar bölgesinde belediye sınırı operasyonu nedeniyle ayaktaydı.
Kokov'un baskıcı
politikalarına ne Balkar ne de Kabardey muhalefeti dayanamazken, şiddet yepyeni
bir olguyu doğurdu. Kokov, Rus güvenlik ve istihbarat birimlerinin sonsuz
desteğiyle, camiye giden, başörtüsü takan herkesi Vahhabi ilan edip terör
estirdi. Yüzde 80'i Sünni Müslüman olan bir ülkede dini talepler tekmelendi.
Kira kontratları bitti diye camilere kilit vuruldu. 1830'da 113 olan cami sayısı
bugün köylerdekiler dahil 10-15 civarında. Üstelik imamların aylık 14 dolarlık
maaşları da ocaktan beri ödenmiyor. Köydeki camilerin kapısındaki kilit sadece
cuma polis tarafından açılıyor. 1993'te İslam Merkezi diye resmen kayıtlı olan
Kabardey-Balkar Cemaati kaydı yenilenmeyip artan baskılarla yeraltına itildi.
Kokov'un hışmına uğrayan ve camide tekmelenen dindar gençler kendilerine yeni
sığınaklar buldu. Yerel güvenlik birimlerine göre, şimdi cumhuriyette kendini
İslam'la ifade eden en az 20 grup var. Bunlardan en öne çıkanı ise Yarmuk.
Balkarların bu örgütlerde ağırlıklı olması onların Balkar özerkliği sevdasından
vazgeçip İslamcı radikalizme kaydıklarına da yorulabilir. İşin ilginç yanı
Balkarlar şimdi hem Moskova hem yerel yönetime karşı Kabardeylerle omuz omuza.
Yarmuk meselesi
î Başa Yarmuk, 2004'te artan uyuşturucu ve alkol bağımlılığı, fahişelik, fakirlik, suç, işsizlik ve şiddetten sorumlu tuttukları yerel yönetim ile Çeçenya'da sivilleri katleden Rus güçlerine savaş ilan eden bildiriyle ortaya çıktı.
İlk ciddi eylemini 200
kişiyle Aralık 2004'te Çegem'de karakol basıp dört polis öldürüp, 250 kadar
silahı alıp kaçırarak yaptı. Çeçen lider Şamil Basayev, Yarmuk'u Kafkas
Cephesi'nin Kabardey kolu olarak görüyor. Yarmuk'un üzerinde kalan Nalçik'teki
son baskına da Basayev kendisinin rehberlik ettiğini söylüyor. Elbette
Basayev'in 'Rusya'nın durdurmaya yanaşmadığı Çeçenya'daki 'savaşı tüm
Kafkasya'ya yayacağız' tehdidine paralel olarak son dönemlerde Dağıstan ve
İnguşetya'da artan şiddet olaylarının Çeçenya ile bağlantıları yok demek
gerçekçi değil. Aslan Mashadov'un öldürülmesinin ardından Çeçen direniş lideri
olan Abdulhalim Saydulayev, 16 Mayıs'ta İnguşetya, Kuzey Osetya, Kabardey-Balkar
ve Karaçay Çerkes ile Rusların çoğunlukta olduğu Krasnodar Kray ve Stavropol
Kray'dan oluşan 'Kafkas Cephesi'ni kurduğunu ilan etmişti. Hedef Basayev'in
dediği gibi cepheyi yaymak.
Kremlin'in hesapları
Sonuç olarak bu
örgütleri ortaya çıkaran yerel nedenler olsa da asıl önemlisi, şiddete 10 kat
şiddetle yanıt veren Moskova'nın hesaplarının ne olduğu, ya da bu kişileri nasıl
kullandığı. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, her şiddet olayının ardından
yönetimi merkezileştirmeye yönelik bir adım daha atması tesadüf değil. Mesela
2004'teki Beslan katliamının ardından Putin, özerk cumhuriyetlerde devlet
başkanlarının halkları tarafından seçilmesine son verdi. Kokov'un yerine gelen
Kabardey asıllı Moskovalı işadamı ve Duma'nın plan ve bütçe komisyonu başkan
yardımcısı Arsen Kanokov, Putin'in atadığı ilk devlet başkanı. Nalçik'teki cami
ve bir kilisenin inşasını finanse eden Kanokov'un, mevcut politikaların
militarizmi beslediğini söylemesi umut verici olsa da işe yarayacağı şüpheli.
Çünkü Kremlin'in şiddeti durdurma politikası yok. En basitinden "Nalçik'te
öldürülen insanların cesetlerini yakınlarına iade etmezseniz sivil barışı
sağlayamayız" diye yakaran Kanokov'un sesini duyan olmadı; Rus güvenlik güçleri
'teröristin cesedi gizlice gömülür' hükmünden şaşmadı.
Yeni
'Çeçenizasyon'
î Başa Özetle Putin, Çeçenya sopasıyla Kafkas cumhuriyetlerini yeterince sindirdi. İki yıl içinde cumhuriyetlerin özerkliklerini perçinleyen yerel anayasalar tamamen budandı. Şiddet dalgasıyla Putin, SSCB dağılırken kaşıkla verilen hakları kepçeyle almayı daha da sürdürecek.
Vahhabi damgası yiyen sıradan insanların evlerinin devlet tarafından havaya uçurulduğu bir şiddet saçmalığı almış başını giderken, kolay kolay kimse bu sürece dur deme cesaretini gösteremeyecek. Ve ayrıca Çarlık Rusyası'nın Kafkas halklarını birbirine düşürmeden Kafkasya'yı elde tutamayacağı aşikâr. Putin'in de dedeleri gibi Çerkes'e karşı Çerkes kamasını kullanıyor. Bu Çeçenya'da tuttu. Putin'in beslediği Ramzan Kadirov şimdi Çeçen direnişçilerle savaşı Ruslardan devraldı. Bunun adı 'Çeçenizasyon'. Yarmukvari grupların yerel yönetimleri hedef alması haliyle yeni 'Çeçenizasyonlar'ı akla getirmiyor. Velhasılı yüzyıllardır savaşların eksik olmadığı Kafkasya uğursuz talihiyle yine baş başa.
SOHBET ODASI -
DERYA SAZAK
Avrupa nasıl bakıyor? 'Üçüncü Viyana kuşatması', 'Anne
Türkler geliyor' korkusu abartılı değil mi?
'Tamamen diz çökmüşseniz kaybedersiniz'