ANA SAYFA

GÜNCEL İNDEKS

 

 


- Genelkurmay Başkanı’na açık mektup ! - Haber3 - 25 Ekim 2005
  ~ Prof. Aşkın ile ilgili olarak basınımıza sızan iddialar doğru mu, değil mi? Bunları daha bilmiyoruz.
  ~ Muhterem Paşam... Prof. Yücel Aşkın'ın çok cerbezeli, çok kararlı, çok öfkeli sahipleri var.
  ~ Orhan Pamuk isimli bir yazarımız, bir konuşmasında Sabateist olduğunu söylemişti. Bu adamın herzelerini de okumuşsunuzdur.
  ~ Yani Orhan Pamuk da, devletimize-milletimize sövüp saydığı için, arkasında toplananlar oldu. Muhterem Paşam, Orhan Pamuk da sahipsiz değildir.
  ~ İSTANBUL'da yayınlanan Agos gazetesinin başyazarı Hrant Dink, Atatürk'e ve Türklüğe kafa tuttu. Atatürk'ün meşhur vecizesini, Erivan markalı ökçesinin altında ezerek şöyle yazdı:
  ~ Arkasından ne oldu biliyor musunuz MuhteremPaşam, kendilerini ömürleri boyunca hep Atatürkçü, hep ilerici, hep Cumhuriyetçi ve laik olarak gösteren bazı yazar çizerlerimiz, Türk'ün zehirli kanı yerine Ermeni'nin asil kanını Ermenistan'da koymak isteyen Hrant Dink'in gazetesi önünde bir basın toplantısı yaparak onu göklere çıkardı
  ~ Yani şunu söylemek istiyorum Aziz Paşam, Türkiye'de Türk'e sövüp sayan Hrant Dink de sahipsiz değildir.
  ~ Devletimize, milletimize, vatanımıza tam on yıl, büyük hizmetlerde bulunan merhum Adnan Menderes'e ve arkadaşlarına, Yassıada'da reva görülen büyük zulmün binde biri, şimdi bu İmralı'daki katile uygulansa, bütün Avrupa devletleri ayağa kalkar.
  ~ Menderes ve arkadaşları, adeta yamyam çığlıkları arasında ipe götürüldükleri zaman, bizim rektörlerimiz, profesörlerimiz, Barolar Birliğimiz, Atatürk maskeli, laik ve Cumhuriyet türkülü yazarlarımız, Avrupalı dostlarımız acaba İsviçre dağlarında kayak safasına mı çıkmışlardı?
  ~ Görüyorum ki, kim noksansız bir şuurla, Türklüğü, İslam'ı ve vatanı seviyorsa ve bunun mücadelesini veriyorsa, bu memlekette sahipsizdir.
  ~ İşte şimdi de şanlı ordumuzdan, hakikaten şanlı, şerefli, vatansever bir ilim adamımız Tabip Alb. Prof. Dr. Mustafa Kahramanyol, rezil bir iftiraya uğrayarak, dehşetli bir komplo karşısında kalarak YAŞ kararıyla ordumuzdan atılmıştır.
  ~ Babasını Yugoslavya'da Komünist militanlara şehit veren Mustafa Kahramanyol, Türkiye'yi geriye götürmek için mi okudu albay ve profesör oldu? Türkiye'de ve Avrupa'da bu büyük vatanperverimize, bu adam gibi adam ilim adamımıza kim sahip çıkıyor? Siz bu zulmü neden önlemiyorsunuz Muhterem Paşam? Bu vatanın tertemiz evlatları hep sahipsiz mi kalacaklar?

- AK PARTİLİ TOPRAK, REKTÖR AŞKIN'A ''ERMENİ KÖKENLİ'' DEDİĞİ İDDİALARINI YALANLADI... Haber Vitrini 

- AKP'Lİ VEKİLDEN EŞİNE AHLAKSIZ TEKLİF - haber vitrini
  ~ AKP milletvekili İbrahim Özal'a boşanma davası açan Didar Özal'dan çarpıcı iddialar: Eşim kendinden 15 yaş küçük asistanıyla imam nikahı yaptı. Bana da 'Üçümüz birlikte yaşayalım' diye ahlaksız teklifte bulundu.

- Van Gölü’nde bin başlı canavar - Milli Gazete   
  ~ Bütün girinti ve çıkıntıları ile ‘rektör Yücel Aşkın vakası’, hukuk devleti olmanın nasıl da mucizevi dönüşümler gerektirdiğini vurguluyor.

- 25’lik sevgiliye kandı - Hürriyet - 25 Ekim 2005
  ~ Danışmanıyla ilişki yaşayan AKP’li milletvekili İbrahim Özal’ın boşanma davası açtığı eşi Gülümser Didar Özal, ‘Danışman evli olduğunu bilmesine rağmen eşimi tuzağına düşürdü’ dedi. Didar Özal, eşinin ‘Evliyken danışmanımla birlikte olmadım’ açıklamasını da yalanladı.

- YÖK, bir grup çapulcunun ekmeğine yağ sürdü! - Milli gazete 

- Fatih'in bedduası - behiç kılıç - internethaber - 25 Ekim 2005 
  ~ Mustafa Kemal Paşa
  ~ 'İstanbul Türklerin elinden harp ve darp ile çıkmayacak ama, öyle bir zaman gelecek ki emlak ve arazileriniz satılacak. Bu suretle İstanbul Türk malı olmaktan çıkacak!'

- The İmam'ı kimler protesto ediyor? - internethaber

- Rektör'den kaçamak cevaplar - internethaber

- Nihal Atsız yeterince Türk değil! - internethaber

- 'Davet'e Erdoğan tepkisi - 25 Ekim 2005

- BİR İLK... SEZER, REKTÖRLERİ KÖŞK'E DAVET ETTİ... - Haber Vitrini  
  ~ Cumhurbaşkanı Sezer, göreve geldiğinden bu yana ilk kez vereceği 29 Ekim Cumhuriyet Resepsiyonu'na 77 üniversite rektörünü eşli olarak davet etti. Prof. Aşkın'ın eşi Doç. Oya Aşkın'ın da davete gidebileceği belirtildi.

- ŞENİBE, NALÇİK SALDIRISINI RADYO LİBERTY’E DEĞERLENDİRDİ - ajans kafkas

- EYLEMCİLERİN AİLELERİ YENİDEN HÜKÜMET BİNASI ÖNÜNDE - ajans kafkas
  ~ Aileler, çocuklarının cesetlerinin kendilerine verilmesi için Duma Başkanı Boris Grızlov'a, RF İnsan Hakları Sorumlusu Vladimir Lukin'e, Rusya Müftüler Konseyi Başkanı Ravil Gaynutdin'e birer mesaj göndererek aracı olmasını istediler.
  ~ Kabardey Balkarlı ünlü avukatlardan ve ismi en son, ülkeyi terk etmek isteyen 400 müslümanın dilekçesinde yer alan Larisa Dorogova'dan ilginç bir açıklama geldi, bugün. Eylemcilerin cesetlerinin ailelerine teslim edilmesini isteyen avukat Dorogova, 13 Ekim Nalçik eylemcilerinin terörist olarak kabul edilemeyeceğini, çünkü onların sivil yerleri ele geçirmediğini, askeri yerleri vurduğunu söyledi.

- Kartele cevap: İşte belge - Vakit gazetesi - 24 Ekim 2005 
  ~ Rektör Yücel Aşkın'ın babasının adı Ahmet Necip, annesinin adı da Emine Nezahat... Ancak, dedesinin adı Mehmet Yakup, babaannesinin adı da Ayşe Huriye... Mehmet Yakup ve Ayşe Huriye'nin nüfuslarında, "muhtedi" yazılı... Yani, "din" değiştirmişler!.. Mehmet Yakup, sadece din değil, "isim" de değiştirmiş... Değişiklikten önceki adı, Agop Vartovyan idi!..

- MESCİD KAPATIP, İNCİL DAĞITMIŞ - vakit gazetesi - 24 Ekim 2005
  ~ Bunlardan en dikkat çekici olanı ise Yücel Aşkın'ın üniversite içinde rektörlüğün himayesinde tertiplenen bir seminerde, katılımcılara İncil dağıttırması. Raporda yeralan bilgilere göre, 17-28 Şubat 2003 tarihleri arasında YYÜ'de görevli Öğretim Elemanları ve Van Milli Eğitim Müdürlüğü bünyesinde görev yapan İngilizce öğretmenlerine yönelik düzenlenen seminerde Hrıstiyanlık propagandası yapıldı. ABD'li bir grup tarafından organize edilen seminer sonunda sözlü telkinlere ilaveten her katılımcıya birer İncil dağıtıldı.

- Ziya Ul Hak dönemi - 24 Ekim 2005

- KAFKASYA'NIN YENİ ALEV TOPU KABARDEY-BALKAR - Ajans Kafkas
  ~ Çarın gözü Çerkes kamasında
  ~ 1957'de Kruşçev sürgüne gönderilen halkların haklarını iade edince Balkarlar geri döndü ama dört köyleri iade edilmedi. Cumhuriyetin adı da eski haline döndü. O gün bugündür her hassas dönemde Balkarlar 'benim köyüm' diye tutturuyor. 14 yıllık sürgünden sonra Balkarların Moskova'ya karşı öfke birikiminin nedeni de bu.
  ~ Yarmuk, 2004'te artan uyuşturucu ve alkol bağımlılığı, fahişelik, fakirlik, suç, işsizlik ve şiddetten sorumlu tuttukları yerel yönetim ile Çeçenya'da sivilleri katleden Rus güçlerine savaş ilan eden bildiriyle ortaya çıktı.
  ~ Özetle Putin, Çeçenya sopasıyla Kafkas cumhuriyetlerini yeterince sindirdi. İki yıl içinde cumhuriyetlerin özerkliklerini perçinleyen yerel anayasalar tamamen budandı. Şiddet dalgasıyla Putin, SSCB dağılırken kaşıkla verilen hakları kepçeyle almayı daha da sürdürecek.

- Bilkent Üniversitesi Tarih Bölümü'nün kurucusu Prof. Halil İnalcık: Avrupa, tarihi boyunca Türkiye'siz olamamıştır - Milliyet - 24 Ekim 2005
 
 
 
 


î Başa
Genelkurmay Başkanı’na açık mektup ! - Haber3 - 25 Ekim 2005
Tercüman gazetesiden Yavuz Bülent Bakiler, Genelkurmay Başkanı Org. Özkök’e mektup yazdı.
Sitenize Haber3.com'un son dakika menüsünü ekleyebilirsiniz. Ayrıntılı bilgi için tıklayın...
Genelkurmay Başkanımıza açık mektup

MUHTEREM Paşam! Van Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yücel Aşkın ile ilgili gelişmeleri elbette biliyorsunuz. Tamamen adli mercilerin verdiği bir tevkif kararı üzerine bütün rektörlerimiz ayağa kalktı. Önce toplu olarak Adalet Bakanlığı'na gittiler. Sonra Van'da gövde gösterisi yaptılar.
î Başa Prof. Aşkın ile ilgili olarak basınımıza sızan iddialar doğru mu, değil mi? Bunları daha bilmiyoruz.
 
Ama ortada ayan beyan bir büyük gerçek var ki o da şu: Prof. Dr. Yücel Aşkın, kat'iyyen sahipsiz değil. Onu, şiddetle ve öfkeyle savunanlar çok. Cumhuriyet tarihimizde ilk defa 70 rektörümüz, adeta bir Köroğlu edasıyla ortaya çıkıyorlar. Rektörlerle birlikte, koskoca CHP de Yücel Aşkın'a kol kanat geriyor. Derken Barolar Birliği de bir vaveyla koparıyor. Hani ellerinden gelse, işin içine karıştırdıkları Atatürk, Cumhuriyet, laiklik konularını biraz daha alevlendirip, yeni bir 27 Mayıs darbesi daha yaptıracaklar. Diyeceğim şudur î Başa Muhterem Paşam... Prof. Yücel Aşkın'ın çok cerbezeli, çok kararlı, çok öfkeli sahipleri var.
î Başa Orhan Pamuk isimli bir yazarımız, bir konuşmasında Sabateist olduğunu söylemişti. Bu adamın herzelerini de okumuşsunuzdur.
Avrupa basınına haykırdı ki, Türkler, bir milyon Ermeni'yi, otuzbin Kürt'ü öldürdüler. Bu Orhan Pamuk hakkında, Şişli Asliye Ceza Mahkemesi dava açar açmaz Türkiye'den ve Avrupa'dan birtakım kişiler ve kuruluşlar kıyamet kopardılar. Hatta neredeyse, Avrupa Birliği'ne girmemizi bile Orhan Pamuk davasına bağlayan düzenbazlar da horozlandılar.
î Başa Yani Orhan Pamuk da, devletimize-milletimize sövüp saydığı için, arkasında toplananlar oldu. Muhterem Paşam, Orhan Pamuk da sahipsiz değildir.

Sarmaş dolaş
î Başa İSTANBUL'da yayınlanan Agos gazetesinin başyazarı Hrant Dink, Atatürk'e ve Türklüğe kafa tuttu. Atatürk'ün meşhur vecizesini, Erivan markalı ökçesinin altında ezerek şöyle yazdı:
- Türk'ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan, Ermeni'nin, Ermenistan'da kuracağı asil damarda mevcuttur!
Gördünüz mü Hrant'ın yediği naneyi? Şişli 2. Asliye Mahkemesi, bu adamı, Türklüğe hakaretten hem altı aya mahkum etti, hem de verdiği cezayı tecil yoluna gitti. î Başa Arkasından ne oldu biliyor musunuz MuhteremPaşam, kendilerini ömürleri boyunca hep Atatürkçü, hep ilerici, hep Cumhuriyetçi ve laik olarak gösteren bazı yazar çizerlerimiz, Türk'ün zehirli kanı yerine Ermeni'nin asil kanını Ermenistan'da koymak isteyen Hrant Dink'in gazetesi önünde bir basın toplantısı yaparak onu göklere çıkardı
 ve Adalet Ağaoğlu başta olmak üzere malum ve meşhur Atatürkçülerimiz (!) Hrant Dink ile sarmaş dolaş oldu. î Başa Yani şunu söylemek istiyorum Aziz Paşam, Türkiye'de Türk'e sövüp sayan Hrant Dink de sahipsiz değildir.
Bu memlekette Leyla Zana ve saz arkadaşlarının da otuzbin kişinin kanı üzerinde oturan Apo'nun da sahipleri vardır Sayın Paşam. Türk'e, Kürt'e, İslam'a ve Türkiye'ye düşman olan bütün şer kuvvetler bu kişilere, içeride ve dışarıda kol kanat germektedirler.

î Başa Devletimize, milletimize, vatanımıza tam on yıl, büyük hizmetlerde bulunan merhum Adnan Menderes'e ve arkadaşlarına, Yassıada'da reva görülen büyük zulmün binde biri, şimdi bu İmralı'daki katile uygulansa, bütün Avrupa devletleri ayağa kalkar.
î Başa Menderes ve arkadaşları, adeta yamyam çığlıkları arasında ipe götürüldükleri zaman, bizim rektörlerimiz, profesörlerimiz, Barolar Birliğimiz, Atatürk maskeli, laik ve Cumhuriyet türkülü yazarlarımız, Avrupalı dostlarımız acaba İsviçre dağlarında kayak safasına mı çıkmışlardı?
Zulmü kim önleyecek?

HAYIR! Hayır! Hayır!
Menderes'in sahibi milletti. Millet de meydanlarda yoktu. Suskundu.
î Başa Görüyorum ki, kim noksansız bir şuurla, Türklüğü, İslam'ı ve vatanı seviyorsa ve bunun mücadelesini veriyorsa, bu memlekette sahipsizdir.
Binbir ihanetle, binbir tuzakla, binbir zulümle karşı karşıyadır. 3 Mayıs 1944 Türkçülük davasında büyük vatanseverlerimiz hem de vatana ihanet suçuyla tabutluklara tıkılmadılar mı? 12 Eylül 1980 darbesinden sonra, binlerce idealist ve ülkücü Türk, yıllarca bir hiç uğruna hapishanelerde çürüyüp sonunda beraat etmediler mi?

î Başa İşte şimdi de şanlı ordumuzdan, hakikaten şanlı, şerefli, vatansever bir ilim adamımız Tabip Alb. Prof. Dr. Mustafa Kahramanyol, rezil bir iftiraya uğrayarak, dehşetli bir komplo karşısında kalarak YAŞ kararıyla ordumuzdan atılmıştır.
Kahramanyol'a yüklenen suç irtica suçudur. î Başa Babasını Yugoslavya'da Komünist militanlara şehit veren Mustafa Kahramanyol, Türkiye'yi geriye götürmek için mi okudu albay ve profesör oldu? Türkiye'de ve Avrupa'da bu büyük vatanperverimize, bu adam gibi adam ilim adamımıza kim sahip çıkıyor? Siz bu zulmü neden önlemiyorsunuz Muhterem Paşam? Bu vatanın tertemiz evlatları hep sahipsiz mi kalacaklar?

Halka Olaylara Tercüman [ Yavuz Bülent BAKİLER ]
 




î Başa
AK PARTİLİ TOPRAK, REKTÖR AŞKIN'A ''ERMENİ KÖKENLİ'' DEDİĞİ İDDİALARINI YALANLADI... Haber Vitrini 


AK Parti Aksaray Milletvekili Ramazan Toprak, Van 100. Yıl Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yücel Aşkın'ın ''Ermeni kökenli'' olduğu yönünde bir ifade kullanmadığını belirterek, ''Sözlerim çarpıtıldı'' dedi.
25 Ekim 2005 Salı 11:50

 

DEVLET ARIK

ANKARA (İHA) - AK Parti Aksaray Milletvekili Ramazan Toprak, Van 100. Yıl Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yücel Aşkın'ın ''Ermeni kökenli'' olduğu yönünde bir ifade kullanmadığını belirterek, ''Sözlerim çarpıtıldı'' dedi.

Toprak, TBMM'de düzenlediği basın toplantısında Münih'te düzenlediği basın toplantısında hükümet le YÖK arasındaki gerginlikle ilgili dile getirdiği sözlerin çarpıtıldığını söyledi. Haberin yer aldığı gazetede kendisiyle ilgili gerçekdışı ifadelerin ve yorumların yapıldığını belirten Toprak, NATO Parlamenter Asamblesi Bilim ve Teknoloji Alt Komite Toplantısı nedeniyle Isparta Milletvekili Emin Bilgiç ile birlikte bulundukları Münih'te 20 Ekim Perşembe günü akşam saatlerinde Türk vatandaşlarıyla sohbet toplantısı düzenlediklerini bildirdi. Oteldeki sohbet toplantısına tesadüfen Hürriyet Gazetesi muhabiri Celal Özcan'ın da katıldığını hatırlatan Toprak, gündemlerinin bölgedeki Türk vatandaşlarının sorunları ve 3 Ekim müzakere süreci olduğunu dile getirdi. Toplantıdaki bir sivil toplum örgütü liderinin Ermeni soykırım iddiaları konusunda kendisi hakkında Münih kentinde dava açıldığını söylediğini, bunun üzerine kendisinin de bir bilgilendirme yaptığını anlatan Toprak, Erzurumlu birinin 1. Dünya Savaşı sırasında babalarının ve dedelerinin maruz kaldığı Ermeni saldırılarından bahsetmesi üzerine, ortamda bir Ermeni aleyhtarlığı havasının doğduğunu söyledi.

Bu sırada gazetecinin, Van 100. Yıl Üniversitesi Rektörü hakkındaki tartışmaları gündeme getirdiğini, kendisinin ise bu olayın YÖK ile yargı arasında bir sorun olduğunu, hükümetle bu konunun ilişkilendirilmemesi gerektiğini söylediğini dile getiren AK Partili Toprak, ''Ayrıca Türkiye'de yaşayan Ermeni vatandaşlar dahil diğer azınlıkların Türk devletine, milletine ve vatandaşlık sorumluluğuna uygun davrandıkları sürece saygı duyacağımızı, kimin hangi kökenli olduğunun bizi ilgilendirmediğini, böyle bir yaklaşımın yanlış olacağını ifade ettim. Hatta Dışişleri Komisyonu'nda dinlediğimiz Ermeni asıllı tarih araştırmacısı Levon Panos Debagyan'ın örnek bir vatandaşımız olduğunu, keza bir gazetenin haberine atıf yaparak Ermeni asıllı olduğunu iddia ettiği rektörün, 6-7 yıldır ülkeyi geren olaylarla gündemde kalmasının bizleri çok rahatsız ettiğini söyledim. Gazeteci biz böyle bir haber duymadık deyince ben de gazetenin adını ve haber yayın tarihini söyleyerek bu iddiayı yazdığını söyledim'' diye konuştu.

Toprak, sözlerinin çarpıtıldığını ve gerçeği gölgeleyen bir haber haline dönüştürüldüğünü vurgulayarak, haberin iyi niyetten uzak bir şekilde hazırlandığını söyledi. Toprak haberde geçen ''Başbakan Erdoğan bu rektörleri yakında görevden alacak'' yönündeki sözlerinin tamamiyle yalan olduğunu kaydetti. Hukukçu olarak bir rektörün atanması sürecinde bulunmayan Başbakanlık makamını sürece dahil etmesinin söz konusu olamayacağını ifade eden Toprak, ''Bu sözler ne tarafımdan ve ne de orada bulunan kişilerce asla sarf edilmemiştir'' dedi.

Rektör Yücel Aşkın hakkındaki iddialarda taraflardan birinin YÖK diğerinin ise yargı makamı olduğuna işaret eden Toprak, hükümetin bu haberlerle konunun muhatabı haline getirilmeye çalışıldığını kaydetti. Toprak, ''Konuşmaların bahsettiğimiz şekilde geçtiğine orada başkonsolosumuzun da aralarında bulunduğu diğer tüm katılımcılar şahittir'' açıklamasında bulundu.

Toprak bir gazetecinin ''Sohbet toplantısının kaset çözümlerinin açıklanacağı belirtiliyor. Açıklanırsa pişman olur musunuz?'' yönündeki sorusu üzerine, ''Umarım kaset çözümü olur. Ben de dava açarım'' karşılığını verdi.

 




î Başa
AKP'Lİ VEKİLDEN EŞİNE AHLAKSIZ TEKLİF - haber vitrini


î Başa AKP milletvekili İbrahim Özal'a boşanma davası açan Didar Özal'dan çarpıcı iddialar: Eşim kendinden 15 yaş küçük asistanıyla imam nikahı yaptı. Bana da 'Üçümüz birlikte yaşayalım' diye ahlaksız teklifte bulundu.
25 Ekim 2005 Salı 11:15

 

AKP Milletvekili İbrahim Özal, VATAN gazetesinde yayınlanan Asistanıyla imam nikahı kıydı' haberini yalanlamış, asılsız olduğunu söylemişti. Ancak Didar Özal'ın avukatı Erdal Kılbaşoğlu aracılığıyla Sarıyer Adliyesi'ne verdiği boşanma dilekçesi, Özal'ın asistanı Ayşe Muhtaroğlu ile imam nikahı kıydığını kanıtladı. İşte Didar Özal'ın 5 sayfalık boşanma dilekçesinden çarpıcı açıklamalar:

Şahitler 2 AKP'li

''İmam nikahında eşimin şahitliğini, biri AKP üst düzey yöneticisi olmak üzere 2 milletvekili yapmıştır. Sayın milletvekillerinin isimlerini yargılamanın ileri aşamalarında delilleri ile birlikte ortaya sunacağım. İmam nikahı Türkiye Cumhuriyeti'nde suç sayılmaktadır. Milletvekilleri eşimin evli olduğunu biliyordu. Onlar da yargılansın.''

Üçlü ilişki yaşayalım

''Eşimin Ayşe Muhtaroğlu ile dini nikah yaptığını, cep telefonuna gelen mesajla öğrendim. Bana deyim yerindeyse ahlaksız bir teklifte bulundu. Asistanına aşık olduğunu, benden de sevgilisini tanımamı ve ikinci eş olarak kabul etmemi ve bu şekilde birlikte yaşamaya izin vermemi istedi. Eğer teklifini kabul edersem bana karşı boşanma davası açmayacağını söyledi.''

(vatan)

 


î Başa
Van Gölü’nde bin başlı canavar - Milli Gazete   

î Başa Bütün girinti ve çıkıntıları ile ‘rektör Yücel Aşkın vakası’, hukuk devleti olmanın nasıl da mucizevi dönüşümler gerektirdiğini vurguluyor.
Ortada bir ‘gizli bilgi’ geziyor veya gezdiriliyor: - Derin ağabeyler rektörün bazı bağlantı ve çalışmalarında çok önemli bir ‘milli mesele’ açısından sakıncalar belirlemişler. Mevcut yasalar ve AB sürecinin oluşturduğu iklimde bu sakıncaları sakınca saymak bile tepki göreceği için daha somut bir suçlama tercih ediliyor.
Nicedir duyumunu aldığım ‘milli mesele’ iddiasının neyi içerdiği, bir milletvekilinin ‘rektör Ermeni kökenli’ sözü ile de açıklık kazandı.
Gülünç ama gerçek; yaşanan süreç ne yargı süreci, ne de değil! Zanlının masumluğundan şüphe ediyorsunuz ama onun suçunu araştıranları da masum hissedemiyorsunuz! Başkalarına haksızlık etmekten sakınma kültürünün yok edildiği bir ülke, değil hukuk devleti, en ilkel türüyle dahi devlet olamaz!.. Atatürk karşıtlığı adına değil, hukuk bilincimizin temellenişindeki arızaları ayıklamak arzusuyla İstiklal Mahkemeleri’nden başlayarak, Yassıada’da iki kere durarak, baştan sona yargıç sicillerini didik didik etmedikçe bu uğurdaki taleplerimiz samimi bir ‘bağımsız yargı isteği’ dahi sayılmaz. Herkesin kendi yandaşlık hakikatini silah veya uyuşturucu gibi kullandığı bir ülkede kabile ve aşiret kılıklı kurumların toplamı devlet olamaz!
24.10.2005 / ÖMER LÜTFİ METE / SABAH
 


î Başa
25’lik sevgiliye kandı - Hürriyet - 25 Ekim 2005


Taner YENER / İSTANBUL

î Başa Danışmanıyla ilişki yaşayan AKP’li milletvekili İbrahim Özal’ın boşanma davası açtığı eşi Gülümser Didar Özal, ‘Danışman evli olduğunu bilmesine rağmen eşimi tuzağına düşürdü’ dedi. Didar Özal, eşinin ‘Evliyken danışmanımla birlikte olmadım’ açıklamasını da yalanladı.

AKP İstanbul Milletvekili İbrahim Özal’ın eşi Gülümser Didar Özal, eşinin danışman sevgilisi için ilk kez konuştu. Bayan Özal, ‘Eşime danışman olarak atanan Ayşe Muhtaroğlu, evli ve 3 çocuk babası olduğunu bilmesine rağmen, 15 yaş büyük eşimi (İbrahim Özal 40 yaşında) tuzağına düşürdü. Bu kadının ahlaki değerlerini kamuoyunun takdirine bırakıyorum’ dedi.

EŞİNİ YALANLADI

Gülümser Didar Özal,
avukatı Erdal Kılbaşoğlu aracılığıyla yaptığı yazılı basın açıklamasında eşinin, ‘Bir /_newsimages/612744.jpgduygusal yakınlık yaşadık. Bu ilişkinin yaşanmasının ardından bayan arkadaşım buradaki görevinden ayrıldı. Konuyu eşime anlattım. Ayrılma kararı aldığımdan beri annemin evinde kalıyorum. Boşanma işleminden sonra hayatımızı birleştirebiliriz’ şeklindeki açıklamalarının gerçeği yansıtmadığını ifade etti.

ÇOCUKLAR ETKİLENDİ

İbrahim Özal’
ın boşanmak için mahkemeye başvurduğu eşi Gülümser Didar Özal, çocukların ruhsal dengelerinin etkilenmemesi için davanın açıldığı geçtiğimiz şubat ayından itibaren büyük çaba sarf ettiklerini söyledi. Bayan Özal, şöyle konuştu:

Eşim İbrahim’e çocuklarımızın bu durumdan etkilenebileceğini, bu nedenle basına bilgi vermemesini ilettim. Kendisi de bu teklifimi kabul etti. Ancak birkaç gün sonra basında yer alan haber ve kendisinin yaptığı açıklamalarla karşılaştım. Bu haberlerden dolayı çocuklarımızı ve ben olağanüstü derecede olumsuz etkilendik.

‘HATA’ DEMİŞTİ

TBMM tarafından
İbrahim’e danışman olarak atanan Ayşe Muhtaroğlu’nun eşimin evli ve 3 çocuk babası olduğunu bilmesine rağmen, kendisini bir şekilde tuzağına düşürerek, kendisinden 15 yaş büyük eşimle birlikte olması eşimin ve özellikle bu kadının ahlaki değerleriyle Türk örf ve adetlerine saygı derecelerini kamuoyunun takdirine bırakıyorum. Oysa bana da ‘Bu haberden önce birkaç kez kadından ayrıldığını ve o kadının bir hata olduğunu, bir daha asla o kadına dönmeyeceğini’ ifade etmişti.

OLAĞAN GÖSTERİLDİ

Bu sözlerden sonra 15 yıllık evliliğimiz ortada iken gazete yoluyla bu kadına eşim tarafından evlenme teklifinde bulunulmuştur. Böylece evliliğimiz basitleştirilmiş olay son derece olağan gösterilmiştir. Bu da ben ve çocuklarımda telafisi güç hatta imkansız zararlara sebebiyet vermiştir.

EŞİM GEÇİNDİRİYOR

‘Kadın danışmanıyla yakınlaştı ve bu yakınlık birlikteliğe dönüştü sonra da danışman ayrılarak özel sektörde işe girdi’ şeklindeki iddia da bu kadar masum ve gerçek değildir. Çünkü danışman işten ayrıldı gibi gösterilmiştir. Gerçekte ise her ay İbrahim tarafından banka yoluyla kendisine para ödenmekte, başka bir ifadeyle İbrahim’den geçinmekte ve kendisini kullanmaktadır.

Kocasını suçladı

GÜLÜMSER Didar Özal, eşi İbrahim Özal’ın, önceki açıklamalarının aksine, boşanma davası açmadan çok önce Ayşe Muhtaroğlu’yla birlikte olduğunu söyledi. Özal, ‘Boşanma davası açıldığından beri eşimle ayrı yaşıyorum, iddiası da yine doğru değildir. Çünkü boşanma davası Şubat 2005’te açıldı. Yaklaşık 1 ay öncesine kadar beraber yaşıyorduk. Hatta Temmuz 2005 tarihinde eşim, eşimin annesi ve kız kardeşleri ile birlikte tatile gittik’ dedi.
 
YÖK, bir grup çapulcunun ekmeğine yağ sürdü!


î Başa
YÖK, bir grup çapulcunun ekmeğine yağ sürdü! - Milli gazete 


Umarım Aşkın’la ilgili iddialar sadece iddia olarak kalır. Aksi taktirde, YÖK başta olmak üzere, herkes bu davanın altında kalır!
6 aydır devam eden bir soruşturma söz konusu. Rektör Aşkın’ı ‘siyasi kurban’ seçen siyasi baskı altındaki (!) yargıçlar neden bu kadar bekledi? Aşkın, Azerbaycan’dan döndüğü gün, gözaltına alınarak mahkemeye çıkarılabilirdi. Aşkın’ı gözüne kestirenler, 90 gün neden bekledi?  İş çığırından çıktı bir kere... Bu saatten sonra kim ne söylerse söylesin boş... Kavgayla, gürültüyle, güç gösterisiyle, Van’a gidip meydan okumakla kimse bir yere varamaz. Varılmadı da!  YÖK’ün Van ziyareti hiçbir şeyi değiştirmedi... Değiştirmediği gibi, bu işten nemalanmak isteyen bir grup çapulcunun ekmeğine yağ sürdü.  Biraz sabır, akla kara bir süre sonra ortaya çıkacak. Aşkın’ın bir suçu yoksa, en geç 20 gün Umarım Aşkın’la ilgili iddialar sadece iddia olarak kalır. Aksi taktirde, YÖK başta olmak üzere, herkes bu davanın altında kalır!
24.10.2005 / HADİ ÖZIŞIK / STAR


î Başa
Fatih'in bedduası - behiç kılıç - internethaber - 25 Ekim 2005 
     Olay tarih sayfalarında ayni ile vakidir ve de tek satırı uydurma değildir. Efendim mesele Fatih Sultan Mehmet Han'ın bedduasıdır..

Meselenin özüne girmeden belirtmek isterim ki, bu beddua da bir nevi Atatürk'ün gençliğe hitabı ile paralellik arz etmektedir!.. Nasıl ki î Başa Mustafa Kemal Paşa 'Dikkatli ol ey millet içinize sızmış mütareke orostopolları memleketin başına çorap örmek için pusuya yatacaktır' uyarısını yapma ihtiyacı duymuş sa, Fatih Sultan Mehmet Han'da Çağ değiştiren fütuhatı, gözünün nuru İstanbul'u bir gün küffara peşkeş çekebilecek namertlerin olabileceğini varsaymış ve şehr-i beddua ile sağlama almak istemiş!..

O hikaye şöyledir...

Cennetmekan Sultan buyurmuştur ki;
'İstanbul'da edindiğim yerleri satanlar Allah'ın gazabına uğrasınlar..'
Sultan Han'ı cellallendiren ve endişelendiren olay şudur. Bizans düşürülünce zindanda bir keşişe rastlanır. Mahpusluğunun sebebi araştırılınca bu keşişin gelecekten de haber veren bir saray görevlise olduğu anlaşılır. Bizans İmparatoru Konstantin kendisine fal baktırmış, şehrin düşeceğini söyleyince İmparatorun gazabına uğramış. Fatih de kendisine İstanbul'un geleceğini sorar.. Keşiş kehanetini anlatır..
 
î Başa 'İstanbul Türklerin elinden harp ve darp ile çıkmayacak ama, öyle bir zaman gelecek ki emlak ve arazileriniz satılacak. Bu suretle İstanbul Türk malı olmaktan çıkacak!'

Fatih endişesini yaradana havale eder..
 
'Allah'ın gazabına uğrasınlar...'

Aradan 550 küsur sene geçmiştir..

Şimdi soruyoruz...

-Devletlum acaba bu beddua adamı çarpar mı?..
-Burnumdan aşşağ Kasımpaşa!..
-Yaşa valla, no'olcak yani?..
-Kadir Bey sar bakim Şeyh kardeşime ordan Boğaz'a nazır iki gökdelenlik arazi, hadi kardeşim..

 İşte bu kadar ..

Çağ değiştiren Koca Padişah semalardan olan bitene bakıp mezarında ters döne döne vantilatör hızıyla yer değiştiredursun!.

Konstantin de zevkten Fener tepesinde sirtaki de!..

Sebebi bellidir bu işlerin...

Bildiğiniz gibi geçtiğimiz dönemin 'delikanlı'sına göre AB ye giden yol Diyarbakır'dan geçiyordu. Bu dönemin üslubunda konsept genişledi şimdi Diyarbakır'dan devam edip, AB'ye Dubai üzerinden gidileceği kanaati hakim olmuş durumda.... Sata sata AB'ye giriyoruz inşaallah...

Galataport'lar, Dubai Kuleleri, Boğaz'a köprüler..

Son müjdeyi elbette biliyorsunuz...

İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Dubai International Properties'in İstanbul'daki ortak yatırımlarının ilk halkasını, Levent'te inşa edilecek iki gökdeleni kapsayan yarım milyar dolarlık ''Dubai Towers İstanbul'' oluşturacak.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Dubai International Properties'in İstanbul'daki ortak yatırımlarının ilk halkası düzenlenen bir basın toplantısı ile açıklandı.

Verilen bilgiye göre, 5 milyar dolarlık yatırımın ilk aşamasında, 500 milyon dolarlık ''Dubai Towers İstanbul'' inşa edilecek.

İş, yaşam merkezi olarak gerçekleştirilecek projede, 5 yıldızlı otel, ofis alanları, eğlence ve alışveriş merkezi yer alacak. Projenin 2008'de tamamlanması planlanıyor.

Bütün bu çabalar ne için, millet için!..

Milletimizin beş yıldızlı otel,eğlence, alışveriş ihtiyacı için büyükşehir ve 'abi'miz deli gibi seferberlik halinde, Dubai dolarları akacak, istihdam artacak nur topu gibi gökdelenlerimiz olacak, Ne mutlu AKP'liyim diyene de olacak..!

İsmet Paşa'nın yanında çektirdiği resimleri gazetecilere göstererek sosyal demokrat AKP'li olduğunu göğsünü gere gere anlatan bir değerli zenginimiz Cevahir bey, geçenlerde ekonomimize kazandırdığı Avrupa'nın en büyük çarşısını açtı. Teveccuhünü bu çarşı üzerine yoğunlaştıran halkımız yüzünden, önündeki cadde trafiği felç olmuş durumda.. Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül şöyle diyor..
 
''Bitmeyen inşaatların yarattığı görüntü kirliliği ve sağlanamayan istihdam var. Sadece Şişli'de bu şekilde yarım kalmış 70'in üzerinde inşaat bulunuyor. Tatlıcı'nın binası 20 yıldır devam ediiyor. Bir de E5 ve TEM'de ilerlerken gördüğümüz kabası çıkılmış ama ince işçiliği yapılmamış binalar... Bundan böyle firmalara inşaatları için belirli bir bitiriliş tarihi verilsin Hatta bu tarihe uymayanlara ciddi miktarda para cezası verilsin. Aksi halde yarım kalan binalar savaştan yeni çıkmışız gibi duracak..

Büyük binalar bitirilmediği için devreye giremiyor. İstihdam sağlanamıyor. Bunun dışında geceleri özellikle tinercilerin veya tehlikeli kişilerin alanları oluyor. Bina bitmediği için belediyelere arsa olarak emlak vergisi veriyorlar. Halbuki bina bittiğinde verdiği vergi yüzde 110 artış gösterecek."

Hikaye öküze öykünen kurbağa hikayesidir!..

Film artisti olmaya hevesli kızın Manukyana sermaye olup mutluluğu yakalama hikayesi de diyebilirsiniz!..

Tabii bu durum şairlerimize de ilham verecek...

'Sana bugün bir başka Kowers'den baktım aziz İstanbul'
Diye başlayacaklar...

'Yol böyle ittiri ottan bir şehir be yahu!.'
Diyecekler..

Fatih Sultan Mehmet Han ne demişti?.
 


î Başa
The İmam'ı kimler protesto ediyor? - internethaber
25 Ekim 2005 10:01  
Büyük iddialarla çekilen The İmam'a beklenen rağbet olmadı. Filmin yönetmeni İsmail Güneş ise The İmam'ın boş salonlara oynamasında faturayı Milli Görüşçüler'e çıkardı.

     Senaryosunu Ömer Lütfi Mete'nin yazdığı başrollerini Eşref Ziya Terzi, Ahmet Yenilmez, Emin Gürsoy ve Mete Dönmezer'in paylaştığı 'The İmam' adlı filmin yönetmeni İsmail Güneş, filmin gişesinin 60 binlerde olmasını ramazan ayında gösterime girmesine bağladı. Güneş, Milli Görüşçü bir grubun da topluca filme gitmeme kararı aldığını söyledi.

Ramazan yanlış zaman

Yapımcı şirketin filmi ramazan ayının atmosferine uygun olduğunu düşünerek 14 Ekim'de gösterime soktuğunu belirten Güneş, "İnsanlar oruç tuttukları için günün 3 seansı boş kaldı. Sadece 14.00 ve 19.30 seansları iş yaptı. Film çok güzel bir ambians yakalamıştı, insanların merakı vardı, ancak kimse gitmedi. Eğer ramazan sonrası film bir yerlerde kalmışsa insanlar gidecek diye düşünüyorum. Gişenin düşük olması yanlış zamanlamadan kaynaklandı" dedi.

Niye Akmerkez'de oynamıyor?

Güneş, filmin başrol oyuncusu Eşref Ziya Terzi'nin "Adları bende saklı bir grup topluca filme gitmeme kararı almış. Bu film neden Akmerkez ve Capitol gibi yerlerde gösterilmiyor?" sözleriyle ilgili de şunları söyledi:

"Eşref çekindi, protestocuların kim olduğunu söylemedi. Ama ben o grubun adını açıklayayım. Milli Görüşçü olduğunu söyleyen bir grup, 'Bu film Yahudi sinemalarında oynuyor. O yüzden protesto ediyoruz' dedi. Böyle komik şey olur mu? Hangi çağda yaşıyoruz? O zaman uçağa, arabaya binmeyin, yemek yemeyin. Hiçbir şey yapmamamız lazım o zaman. Filmde Hacı Feyzullah'ı görmüşler, aynada kendilerini gördükleri için rahatsız olmuşlar.

Başbakan vermişse eline sağlık

İsmail Güneş, 'The İmam'a örtülü ödenekten maddi destek alıp almadığıyla ilgili soru üzerine de şu yanıtı verdi:
"Adı üstünde, örtülü ödenek, bir şey söylemem imkânsız. Ama artık hükümet Türk sinemasına örtüsüz ödenek versin. Bu film örtülü ödenek almışsa, Başbakan'ı tebrik ederim. Başbakan bile açıklayamaz, vermişse eline sağlık."

'Camia yargılanamaz'

İmam Hatip Liseleri Mezunları Mensupları Derneği (ÖNDER) Başkanı İbrahim Solmaz ise şunları söyledi: "Filmi izledim ve mükemmel bulmadım. Ama ilkler kolay olmaz, başarılı da buluyoruz. Gişesinin düşük olması ise imam hatip mezunlarına bağlanamaz. Camianın filmi olmadığı için camia yargılanamaz. Zaten izlenme ihtimali olan saatte teravih namazı kılınıyor. Dindar camiada, sinema kültürü de pek yok."

Haber: İlknur Gülmez
Kaynak: www.milliyet.com.tr
 


î Başa
Rektör'den kaçamak cevaplar - internethaber
25 Ekim 2005 09:40  
Rektör Yücel Aşkın'ın savcılık ifadesi basına sızdırıldı. Sorumluluğu başkasının üzerine yükleyen Rektör Aşkın'ın en çok kullandığı cevap ise 'Haberim yok' oldu...

     Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Yücel Aşkın'ın savcılık ifadesi basına sızdırıldı. Sorumluluğu başkalarının üzerine yükleyen Rektör Aşkın ifadesinde en çok "Haberim yok" cümlesini kullandı. Aşkın, sorumluluğu Hazine, Tıp Fakültesi ile İdari ve Mali İşler Müdürlüğü'ne bıraktı. İşte savcılığın Rektör Yücel Aşkın'a sorduğu sorular ve cevaplar...

Aşkın, sorgusunda, sorumluluğu kâh Hazine'nin, kâh Tıp Fakültesi'nin, kâh İdari ve Mali İşler Daire Başkanlığı'nın üzerinde bırakıyor. Gelir Kayıt Evrak Defteri'nin imha edilmesi talimatını kendisinin vermediğini söylüyor. İşte sorular ve cevaplar:

1998 yılında imzalanan bir protokole ek 6 tane daha yaptınız. Ancak daha sonra bu ek protokolleri Maliye Bakanlığı ve Sayıştay onayına sunmadınız?

*
Ek protokol yeni ödeme ve külfet getirmediğinden, Sayıştay vizesine gerek yoktur. Zaten benim bunlardan haberim yok. Görev İdari ve Mali İşler Daire Başkanlığı'nındır.

Neden ek protokol yapıldı?

*
Güncelleme amacıyla

Cihazlar neden eksik alındı?

*
Teslim alan ben değilim. Tıp Fakültesi yetkilileri.

Teslim Komisyonu'nun geçmişe yönelik olarak kurulmasını siz mi istediniz? Kimlere talimat verdiniz?

*
Gelecek malların teslimi konusunda ben yazı yazdım. Ancak geçmişe yönelik evrak hazırlanması konusunda kimseye talimat vermedim.

Malzemelerin parçaları eksik olduğundan dolayı cihazları kurmadığınız iddiası vardır?

*
Bu Tıp Fakültesi'nin sorunudur.

Kurmadığınız malzemenin ödemesini neden yaptınız? Neden kabul ettiniz?

*
Geçici kabul yapılmıştır. Bana bu malzemelerin teslim alındığı yazıldığı için, ben geçici kabulü imzaladım.

Kurulmayan bir malzemenin geçici kabulden itibaren Hazine garantisi işlemeye başlamaktadır. Ve geçici kabulün Hazine'ye bildirilmesinden sonra, Hazine, parayı ödemektedir. Neden garantiyi haksız olarak başlattınız? Neden parayı ödettiniz?

*
Parayı ödeme konusu Maliye'nin işidir. Benimle alâkalı değildir. Malzemelerin kurulması Tıp Fakültesi'nin işidir.

Giden Evrak Defteri'ni yeniden düzenlediniz. Kiminle beraber yaptınız?

*
Haberim yok.

Bazı evraklar evinizde bulundu. Neden sakladınız?

*
Fotokopidir. Asıllarından haberim yok.

Süresi 9 ay olan sözleşme neden bugüne kadar uzatıldı?

*
Hazine'nin ödemeyi aksatmasından kaynaklandı.

Neden geri teknoloji teslim aldınız?

*
Teknoloji Tıp Fakültesi'nin işidir.

Malzeme eksik olduğu için Radyoloji cihazı kurulmadı. Neden eksik teslim aldınız?

*
Tıp Fakültesi yetkililerinin işidir.

Gümrükten malları teslim alan kişilere verilen yetki belgesini neden sakladınız?

*
Yetki belgesini saklamadım.

Evrak sahteciliği yapanlar hakkında soruşturma neden başlatmadınız?

*
Savcılık bana bildirmediği için başlatmadım.

Defterin imhasını sizin istediğiniz iddia ediliyor.

*
Ben talimat vermedim.

Mehmet Ümit Ayral ifadesinde "Rektör ek protokolün imzalanmasını önerdi" diyor. Ne diyorsunuz?

*
Haberim yok.

Geçici kabulle 4 milyon 450 bin dolarlık malzeme alındı. Ancak 11 milyon 630 bin dolar ödendi. Bu paranın içinde, gelen, fakat eksik olduğu için kurulamayan 5 milyon 784 bin dolarlık malzeme var. Kurulmamış malzemenin garantisi işletilmeye başlandı. 1 milyon 440 bin dolar ayrıca ödendi. Bunun karşılığı olan malzeme ortada yok. Nedir bu aksaklıklar?

*
Hazine'den kaynaklanmıştır.

Bazı idari personel üzerinde cebir ve şiddet kullandığınız, yerlerini değiştirdiğiniz, onlara zorla evrak imzalattığınız veya imzalamayanların yerlerini değiştirdiğiniz; yine bazı akademik personeli sürgün ettiğiniz iddiası mevcut.

*
Bazı akademik personel disiplin ve uyumsuzluk nedeniyle dekanlığın talebi ile YÖK'ün onayı üzerine gönderildi. İdari personel üzerinde baskı yapmadım.

Neden ilk sözleşmede yer alan 650 bin dolar eğitim amaçlı parayı almamak üzere ek protokol yaptınız?

*
Bununla Van'a bir bina kazandırdık. Bu eğitime gerek yoktu. Zaten İdari ve Mali İşlerin ve Tıp Fakültesi'nin talebi ile bu değişiklik gerçekleşti.

Kaynak: www.bugun.com.tr
 


î Başa
Nihal Atsız yeterince Türk değil! - internethaber
25 Ekim 2005 09:08  
Türkçü Nihal Atsız'ın oğlu Yağmur'un kafataslarını nasıl öçtüğünü anlatan kitabına Prof. Reha Oğuz Türkkan'dan itiraz var.Türkkan'a göre Nihal Atsız yeterince Türk değil.

     Gazeteci-yazar Prof. Reha Oğuz Türkkan, Türkçülük davasında birlikte yargılandığı Atsız’ın kafatası ölçtüğüne dair iddiaların doğru olmadığını söyledi. Asıl kendisinin Atsız’ın kafatasını ölçtüğünü belirten Prof. Türkkan, ‘Yeterince Türk çıkmadı ve çok bozuldu’ dedi. Ünlü tarihçi ve Türkçü Nihal Atsız’ın oğlu Yağmur Atsız’ın, babasının nasıl kafatası ölçtüğüne dair yazısına gazeteci-yazar Prof. Reha Oğuz Türkkan’dan itiraz geldi.
     
     Türkkan, kendisinin Atsız’ın yakın bir arkadaşı olduğunu hatırlatarak, ‘Atsız’ın ırkçı olduğunda şüphe yok. Fakat tanıdığım Atsız’ın ne yazılarında, ne de konuşmalarında ‘kafatasçılık’ izine rastlamadım. Yağmur Bey’in de en azından o senelerde, babasının ‘brakisefal, dolikosefal’ gibi tabirler kullandığı tek bir yazısını gösterebileceğini sanmam’ dedi. Türkkan, Sorbonne’de Antropoloji okuduğunu kaydederek, o esnada bir ‘Antropometri (kafatası ölçüm aleti)’ pergeli edindiğini, Türkiye’ye dönünce şakayla da karışık olsa asıl kendisinin kafatası ölçtüğünü söyledi. Prof. Türkkan, şöyle devam etti:
     
     ‘Bir gün, kafatası ölçümünün insanın Türk olup olmadığını anlamak için değil, bir toplumun çoğunluğunun hangi tür kafatası sahibi olduğunu tespit için yapıldığını arkadaşlarıma anlatıyordum. Atsız Bey, Cihat Savaşer, Fehiman Altan ve Necdet Sançar’ın da yer aldığı bir gruptu. Arkadaşlar kendilerinin kafatasını ölçmemi istediler. Ölçtüm. Atsız’ınki 81.4 çıktı. Halbuki Türklerin de dahil olduğu ‘brakisefallik’ 84’ten başlar. Atsız’ın fena halde canı sıkıldı. Ben de ölçtüğüme pişman oldum. Belki Yağmur Bey’in aklında bu olaylar kalmıştır ve aradan yıllar geçtiği için yanlış hatırlıyordur.’
     
     Türkkan, 1944 Türkçülük Davası esnasında kendisinin antropometri pergeline de el konulduğunu, beraat ettikten sonra ise bütün ısrarlarına rağmen bu aleti geri alamadığını söyledi. Orta öğretim yıllarındaki tarih kitaplarında Türkler’in brakisefal olduğunu gösteren kafatası örneklerinin yer aldığını hatırlatan Türkkan, Prof. Afet İnan’ın İsviçre’de yaptığı doktorasında da bol bol kafatası ölçümü bulunduğunu ifade etti. Türkkan, Ermeniler’in Türkler gibi ‘brakisefal’ kafatası yapısına sahip olduğunu, ancak boyun kısımlarının biraz daha yassı olduğunu sözlerine ekledi.
     
     81.4
     
     Prof. Türkkan: ‘Ölçtüm. Atsız’ın kafatası 81.4. Halbuki Türklerin de dahil olduğu ‘brakisefallik’ 84’ten başlıyor.’
     
     84 ve üstü Türk
     
     REHA Oğuz Türkkan’ın verdiği bilgiye göre, kafatasının cinsini belirlemek için ‘antropometri pergeli’ ile önce kafatasının genişlik ve uzunluk açısı ölçülüyor. Daha sonra çıkan rakamlar yüzle çarpılıp birbirine bölünüyor. Buna göre belirlenen kafatası tipleri şöyle sıralanıyor:
     
     65-75 arası: Dolikosefal (uzun kafatası)
     
     79-84 arası: Mezzosefal (orta yuvarlaklıkta kafatası)
     
     84 ve üstü: Brakisefal (yuvarlak kafatası)
     
     Doktorası için ölçüm istemiş
     
     TÜRKİYE’de ilk antropolojik çalışmalar, Atatürk’ün isteği üzerine 1924’te, Türkiye Antropoloji Tetkikat Merkezi’nin kurulması ile başladı. Daha sonra Türk Antropoloji Müessesesi adını alan bu kurum, 30’lu yılların sonunda Ankara’daki Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’ne bağlanarak Antropoloji ve Etnoloji Enstitüsü olarak faaliyetlerini sürdürdü. Antropoloji Müessesesi’nin araştırma görevlileri, 1937’de, Türkiye’nin on değişik bölgesinde, yaklaşık 60 bin kadın ve erkek üzerinde incelemeler yaptılar.
     
     Bu araştırmanın yapılmasının bir sebebi de, Atatürk’ün manevi kızı Afet İnan’ın Cenevre’de sürdürdüğü doktora çalışması sırasında karşılaştığı güçlükleri çözmekti. Çalışmalarda Sefalometri’ye (kafatası ölçümü) ağırlık verilmekle birlikte, tüm vücut ölçümleri de yapılacak, elde edilen bilgiler Afet Hanım’a da gönderilecekti. Daha sonra profesör olacak Afet İnan ise bu bilgileri, 1939’da Cenevre’de Fransızca olarak basılan ‘Recherches sur les Caracteres anthropologiques des population de la Turqui’ adlı eserinde de kullanacaktır.
     
     Haber: Sefa Kaplan
     Kaynak: www.hurriyetim.com.tr
 
 
 


î Başa
'Davet'e Erdoğan tepkisi - 25 Ekim 2005

ANKARA Milliyet


Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in, 29 Ekim Resepsiyonu'na tüm üniversite rektörlerini davet etmesine Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'dan ilginç bir yorum geldi. Erdoğan, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı'nı unutarak, "Adama derler ki bayram değil, seyran değil..." dedi. Erdoğan, Kuveyt, Yemen ve İngiltere'yi kapsayan seyahatine çıkmadan önce Esenboğa Havalimanı'nda soruları yanıtladı.

'Muhatabına sorun'
Hükümetle YÖK arasında Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektör Prof. Dr. Yücel Aşkın'ın tutuklanmasıyla başlayan gerginliğin ardından, Sezer'in "29 Ekim Resepsiyonu"na tüm rektörleri davet etmesinin sorulması üzerine Erdoğan, şöyle yanıt verdi: "Birincisi bu sorunun muhatabı değilim. Soruyu muhatabına sorarsanız iyi olur. İkincisi de adama derler ki; bayram değil, seyran değil..."
 




î Başa
BİR İLK... SEZER, REKTÖRLERİ KÖŞK'E DAVET ETTİ... - Haber Vitrini  
 
'Ermenistan'ın kendisinin olduğunu ileri sürdüğü Van'daki üniversiteye. yVüğeulodkuy uıaeutloluluısitnmnunılieülıorütrmrıEkuytkalırulveüolde'eı(Aükükd)ıBrdruıDru'kytkıTrüal'ey'eı'öueilaıoözteıVüğeulıos'a ü ğ ılttlkikü u uık''nakıç ad m ,ıTrüal'eyuluıpküçkikuğko u uıasunşnitnmnıblüıtöueğteıblieıblieıoözteıMroirğkuısiokıblieı(alısanitkalıdepalieüıckğl'lıakpkdd üğko ,ıİucliıtkm dd üğko ,ıH ülodl'kui aıasufeükuoikü ıveütlüddğeolıoö'ieul'süıiklailaıkt uk)ıblüıVüğeulıvkdkutkş ıüeadöüısikükaıkdk'kckao u.ıYsionzinaılttlko 'ikıdndnaikut m utkıokvnuğk'kıakiakckao u.ıA'ü ckıEkuytkalırulveüolde'eıüeadöüıVüğeulısitnmnıglzieueüeaıkdku 'sü,ıVüğeulısitnmnıkç aikukükaıkdkuokıbnıaktküıosünuısiğkz.ıAdkdrüayruıgeuçilmlueıhldkbedlulıhkd üi 'sünğ.ıGkfied,ıtkikiedıveıhkddkıh 'kued.ıDeviedluıeuıdepeolutealieülıbö'ieısinüok...ıCnğhnübkşaku ısinüaeuıeşluluıteıVüğeulısitnmnıTrüaığet'ko utkılttlkıetliğlşdl.ıVüğeulıH ülodl'kuaeu,ıMroirğkuısikblilü,ıH ülodl'kuıtkısikblilü.ıBnukıalğoeıblüışe'ıtl'eğez.ıFkakdıul'eıEkuykıözeiilaieıbnıtöueğıüeadöüısikükaıkdku 'süıveıbnüktkıtkıİoikğıaküş d ıMlo'sueüilaı'kui o ıfkkil'edieüeılğzkıkd 'sü.ıEeıbnuikü ı'kpküaeuıteıakğns'nukıAdkdrüaçr;ıTrüaıveıMroirğkuısikükaıdku d i 'sü.ıİşdeı'kikuıvküokıbnütkıtnüğkaıveıtnünğtkuışrpheieuğeaıikz ğ.yıo.  


î Başa Cumhurbaşkanı Sezer, göreve geldiğinden bu yana ilk kez vereceği 29 Ekim Cumhuriyet Resepsiyonu'na 77 üniversite rektörünü eşli olarak davet etti. Prof. Aşkın'ın eşi Doç. Oya Aşkın'ın da davete gidebileceği belirtildi.
24 Ekim 2005 Pazartesi 08:55

 

Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Prof. Yücel Aşkın'ın tutuklanması ve Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer'in YÖK kararıyla öğretim mesleğinden çıkarılmasıyla hükümetle rektörler arasındaki gerginlikte yeni bir aşamaya gelindi. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, göreve geldiğinden bu yana ilk kez vereceği 29 Ekim Cumhuriyet Resepsiyonu'na 77 üniversite rektörünü davet etti.

Cumhuriyet'in ilan edilişinin 82. yıldönümü dolayısıyla yapılacak resepsiyona tüm rektörlerin katılacağı öğrenilirken, tutukluluğu süren Aşkın'ın yerine, vekâleten görevlendirilen Prof. Dr. Ali Fuat Doğu'nun katılacağı belirtildi. Aşkın'ın eşi Doç. Oya Aşkın'ın da resepsiyona gidebileceği kaydedildi.

Sezer'in daveti, YÖK Başkanı Prof. Erdoğan Teziç başkanlığında Van'a giden rektörler arasında memnuniyet yarattı.

Erdoğan'a eşsiz davet

Sezer'in ilk kez tüm rektörleri Çankaya Köşkü'ne davet etmesi, hükümet-YÖK arasındaki gerginliğin tırmandığı günlere rastlaması açısından dikkat çekici bulundu. Siyasi kulislerde, Sezer'in bu davetle ''Cumhuriyet'in üniversiteleri'' tezini vurguladığı belirtiliyor.

Rektörlere ''eşli'' davetiye gönderilmesi dikkat çekerken, Sezer'in daha önceki yıllarda olduğu gibi Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ı yine ''eşsiz'' davet etmesi bekleniyor. Resepsiyonda Erdoğan, Dinçer'in profesörlük unvanının alınması nedeniyle YÖK'e sert tepki göstermesinin ardından rektörlerle ilk kez karşı karşıya gelecek.

Süleyman Demirel de cumhurbaşkanlığı döneminde, Cumhuriyet resepsiyonlarına sadece Ankara ve İstanbul rektörlerini davet etmişti.

(MİLLİYET)



î Başa
ŞENİBE, NALÇİK SALDIRISINI RADYO LİBERTY’E DEĞERLENDİRDİ - ajans kafkas

24.10.2005 - 15:44:21
Kabardey-Balkar Cumhuriyetinin tanınmış sosyologlarından ve Kafkas Halkları Konfederasyonu eski Başkanı Musa Şenibe, Nalçik'te yaşananlarla ilgili olarak Radyo Liberty'e konuştu.

'Ben bunların yaşanmasına hayret etmedim’ diyerek sözlerine başlayan Musa Şenibe, ‘RF Devlet Başkanı Vladimir Putin'in eski Devlet Başkanımız Valeri Kokov'la arası hep iyi olarak gösterildi, Kokov sürekli Putin'i ziyaret etti, Putin, Kokov'a hediyeler ve ödüller sundu, biz de Adıgeler olarak bunun sonuçlarının bizim için iyi olacağını düşündük, ancak yanıldığımızı gördük, onların asıl amaçları Adıgeleri yok etmekmiş. Putin, Adıgeleri birbirine kırdırmak için Kokov'a ve ekibine iyi davranmış’ diye konuştu.

Şenibe'ye göre, Rusların Adıgeleri Adıgelere kırdırmak için düşündüğü yol şu şekilde kurgulandı; Kabardey-Balkar Cumhuriyeti’ndeki Balkarların geçim kaynakları daha iyi korundu, Rusların yaşadığı iki bölgede ise tüm eski çiftlikler ve tarım araç- gereçleri korundu, Adıgelerin tüm çiftlikleri ise yok edildi, işsizliğin had safhalara ulaştığı bölgede içkinin fiyatı sudan ucuz hale getirildi, içki resmen insanların başından aşağı döküldü, bunun yanı sıra ülkeye uyuşturucu maddeler de ulaştırıldı, son adımda ise inananlar için 'vehhabi' adlandırılması ortaya atıldı.

Şenibe, vehhabilerle savaşmaları için bölgeye gönderilen parayı kullanan polisin, ülkede vahhabi olmadığını yani savaşacağı kimse olmadığını gördükten sonra kendiliğinden harekete geçtiğini söyledi, konuşmasının devamında, Kabardey-Balkar'da vahhabizmin nasıl oluşturulduğunu, daha önceden yazılmış olan bir makaleye sık sık atıf yaparak anlattı.

Şenibe'nin ‘Kabardey-Balkar'a felaketler getiren adam’ diye adlandırdığı İçişleri Bakanı Haçim Şogenov, makaleye göre, dönemin müftüsü Şefik Pşihaçev'e ülkedeki vahhabilerin bir listesinin hazırlanması talimatı veriyor. O da kendisine ve Din İdaresine karşı gelen gençlerden oluşan 50 kişilik bir liste hazırlıyor ve Şogenov'a götürüyor, ancak içişleri bakanı, ‘Sen deli misin, bundan başka vahhabi yok mu, bize bunun için şu kadar para gönderdiler, benim maaşımı şu kadar arttırdılar’ diyor. Ayrıca listeyi polislere vermesini, onların gerekeni yapacaklarını söylüyor. Bakandan emir alan polisler ise bölgedeki tüm camilere giderek orada namaz kılmakta olanların hepsini, ellerindeki vahhabi listesine kaydediyor. Böylelikle 50 kişilik liste bir anda 500'ü aşıyor. Bunların ardından ise Kokov televizyon aracılığıyla, ‘Ülkede felaket yaratabilecek herkesin ismi elimizde, onların sayısı 400 kadar…’ açıklamasında bulunuyor.

Ancak daha sonradan elde edilen bilgilerde görüldü ki, bu listeye, alkol ve uyuşturucu bağımlısı kişiler dahi kaydedilmiş.

Musa Şenibe'ye göre Moskova, Kabardey-Balkar'a neden para gönderdiğini iyi biliyordu, yerel organlar ise gönderilen parayı hak etmiş olmak için bu 400 kişi ile mücadele etmeye başladı. Polis, ülkede olan her olayda, bu 400 kişinin evine gitmeye, onları zorla alıp emniyete getirmeye, işkence etmeye, hapiste tutmaya, mescitlerden alınan gençlerin kemiklerini, dişlerini kırmaya başladı. Ve fitil yavaş yavaş alevlendi.
Şenibe ayrıca üç-dört sene önce sarhoş polislerin, bir mescide giderek oradaki gençleri zorla emniyete götürdüklerini, saçlarını haç şeklinde tıraş ettiklerini de hatırlatıyor ve yine birkaç ay önce 400 Müslümanın başka bir ülkeye sığınma talebi ile yetkililere başvurduklarını da ekliyor.

Nalçik olayları ve gelişmelerinin, Kokov ve ekibi tarafından yazıldığını öne süren Şenibe, ‘O gençlerin bir eyleme hazır oldukları, Putin ve polis tarafından çok iyi biliniyordu, çünkü 8 Ekim tarihinde, bölgeye başka yerlerden birlikler sevk edilmeye başlanmıştı’ iddiasında da bulunuyor ve ekliyor; ‘Ben, Nalçik'te yaşanan olaylarda, iki suçsuz insanın polislerce bile bile öldürüldüğünü biliyorum ve bu konuda delil ve şahitlerim de var.’

Eylemi gerçekleştirenlere duyulacak öfke ve kızgınlığın daha büyük olması amaçlandığı için çok sayıda kişinin öldürüldüğünü anlatan Şenibe, şu anki durumla ilgili olarak da bir başka ikazda bulunuyor: ‘Uzun yıllardır savaşın devam ettiği Çeçenistan’da ceset ticareti yaygın olarak yapılıyor. Şu anda da Nalçik saldırılarında ölenlerin cesetlerinin verilmesi reddediliyor, ancak ben gizlice cesetlerin ailelerine satılabileceğini düşünüyorum.’

Nalçik eylemlerinde Adıgelerin Adıgelerle savaştırıldığını ifade eden Şenibe, ‘Bu olaylara katılan Balkar sayısı azdı, Ruslar ise birkaç kişi idi’ diye konuştu ve ve tüm yaşananların Kokov ekibin tarafından hazırlandığını, olayların merkezinde bulunan, olayların fikir babasının önceki hükümetin ardından yeni hükümette de görevinde bırakılan İçişleri Bakanı Haçim Şogenov olduğunu ısrarla vurguladı.

Şenibe, Şogenov ve arkadaşları için, ‘Onlar şimdi kahraman, Rusya'dan yakın bir dönemde yaptıkları dolayısıyla ödül almaları da bizi şaşırtmayacak’ ifadesini kullandı.

13-14 Ekim tarihinde yaşanan olayların orada kalmayacağını da söyleyen Şenibe, eylemi gerçekleştiren grupların benzerlerinin meydana getirilmesi çalışmalarının devam ettirileceğine inandığını da kaydetti.

Musa Şenibe ayrıca Adıgelere yönelik 19. yüzyıl Rusya politikasının bugünde aynen devam ettiğini hatırlattı, Şenibe'ye göre, o zaman ‘Çerkesya'yı Çerkesler olmadan istiyoruz’ diyen Ruslar, şimdi o politikalarını ‘Kafkasya bize Kafkas halkları olmadan lazım’a döndürdüler.


ÖZ/AK



î Başa
EYLEMCİLERİN AİLELERİ YENİDEN HÜKÜMET BİNASI ÖNÜNDE - ajans kafkas

24.10.2005 - 15:58:11
13 Ekim Nalçik saldırılarında ölen çocuklarının cesetlerini almak isteyen anne babalar, bugün yeniden hükümet binası önünde toplandı.

13 Ekim Nalçik eylemini gerçekleştiren gençlerin cesetlerini almak isteyen yakınları, sabah saatlerinden itibaren yeniden hükümet binası önünde toplanmaya başladı. Cesetlerin kendilerine verilmesini ve uygun şekilde defnetmeyi isteyen militanların yakınlarıyla, hiçbir resmi yetkili ise görüşmüyor.

î Başa Aileler, çocuklarının cesetlerinin kendilerine verilmesi için Duma Başkanı Boris Grızlov'a, RF İnsan Hakları Sorumlusu Vladimir Lukin'e, Rusya Müftüler Konseyi Başkanı Ravil Gaynutdin'e birer mesaj göndererek aracı olmasını istediler.

Anne babaların gönderdiği mesajlarda, 'Çocuklarımızın cesetleri verilsin. Biz Rusya vatandaşı değil miyiz, biz hayatımız boyunca devlet için çalışmadık mı. Biz neden suçluyuz' ifadeleri de yer alıyor.

Yine Rusya Müftüler Konseyi Başkanı Gaynutdin'e gönderilen mesajda, 'Cesetlerin verilmemesi, ölenleri cezalandırmak değil, yaşayanları cezalandırmaktır. Eylemcilerin anne babaları, eşleri ve çocukları suçsuzdur. Hiçbir anne- baba, bile bile oğlunun böyle bir eyleme katılmasına müsaade etmezdi' deniliyor.

Bina önünde toplanan anne babalardan bazıları, kendilerine verilmesi reddedilen cesetlerin uygun olmayan şartlarda bekletildiklerini ve tanınmayacak hale geldiklerini söylüyorlar.

Bu arada î Başa Kabardey Balkarlı ünlü avukatlardan ve ismi en son, ülkeyi terk etmek isteyen 400 müslümanın dilekçesinde yer alan Larisa Dorogova'dan ilginç bir açıklama geldi, bugün. Eylemcilerin cesetlerinin ailelerine teslim edilmesini isteyen avukat Dorogova, 13 Ekim Nalçik eylemcilerinin terörist olarak kabul edilemeyeceğini, çünkü onların sivil yerleri ele geçirmediğini, askeri yerleri vurduğunu söyledi.



CT/ÖZ/AK

 


î Başa
Kartele cevap: İşte belge - Vakit gazetesi - 24 Ekim 2005 


î Başa Rektör Yücel Aşkın'ın babasının adı Ahmet Necip, annesinin adı da Emine Nezahat... Ancak, dedesinin adı Mehmet Yakup, babaannesinin adı da Ayşe Huriye... Mehmet Yakup ve Ayşe Huriye'nin nüfuslarında, "muhtedi" yazılı... Yani, "din" değiştirmişler!.. Mehmet Yakup, sadece din değil, "isim" de değiştirmiş... Değişiklikten önceki adı, Agop Vartovyan idi!..
Kartel gazeteleri ve Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Prof. Yücel Aşkın'ın eşi Yrd. Doç. Dr. Oya Aşkın, Yücel Aşkın'ın yolsuzluklarını ortaya çıkaran gazetemizi hedef aldı.
Eşinin rektörlük yaptığı üniversitede Ziraat Fakültesi öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Oya Aşkın, eşi Yücel Aşkın'ın sonradan "Müslüman" olmuş ve "adını değiştirmiş" Ermeni kökenli bir dedenin torunu olduğu ortaya çıkaran gazetemizin haberini çarpıttı. Oya Aşkın, Yücel Aşkın'ın dedesi Agop Vartovyan'ın, Ermeni kökenli olup olmadığını açıklayamadı. Söz konusu iddialar üzerine Oya Aşkın'a ulaşmaya çalıştık. Ancak, Prof. Yücel Aşkın koruması, görüşemeyeceğimizi söyledi.
Gazetemize konuşmaktan kaçan Oya Aşkın, kartel gazetelerine yaptığı açıklamada, "Onur kırıcı şeyler. Böyle konuşmakla ne yapmak istiyorlar anlamıyorum" iddiasında bulundu. Oya Aşkın, eşi Yücel Aşkın'ın annesinin Bursalı Nezahat Hanım, babası Necip Aşkın'ın ise İstanbullu ünlü bir keman sanatçısı olduğunu söyleyerek haberimizi doğruladı, ancak dedesinin kimliğini açıklamaktan kaçındı.
AGOP VARTOVYAN KİMDİR?
Güllü Agop olarak tanınan Agop Vartovyan, tiyatro oyuncusu ve yönetmendir. 1840-1902 yılları arasında İstanbul'da yaşayan Güllü Agop, kurduğu ve yönettiği topluluklarla dikkat çekti.
Vartovyan, ilk olarak 1861-1862 yılları arasında, Balıkhane'de memurken Ermenice oyunlar sergileyen Naum Efendi yönetimindeki Şark Tiyatrosu'nda sahneye çıktı. Tiyatro deneyimini ve bilgisini geliştirdikten sonra, bir süre İzmir'de genç Ermenilerin oluşturdugu amatör bir grubun yönetmenliğini üstlenen Agop, daha sonra İstanbul'da Asya Kumpanyası ile Gedikpaşa'da ve Üsküdar'da Ermenice oyunlar sergiledi.
1869 yılında Gedikpaşa Tiyatrosu'nda ona asıl ününü sağlayan Osmanlı Topluluğu'nu kurdu. Güllü Agop, tiyatrosunda Türkçe oyunlar oynamaya önem verdi. 1870 yılında Sadrazam Ali Paşa'nın desteğiyle, saraydan, on yıl boyunca İstanbul'da Türkçe oyun oynayacak tek tiyatro olma imtiyazını aldı. Güllü Agop, 1880 yılında on yıllık imtiyazın sona ermesiyle etkinliği azalan Gedikpaşa Tiyatrosu'ndan ayrıldı.
Bir süre Mınakyan'la birlikte Şehzadebaşı'ndaki başka bir tiyatroda çalışmaya başladı. 1882 yılında Sultan II. Abdülhamid Han'ın emriyle Mızıka-yı Hümayun'a alındı. Bu arada Güllü Yakub Efendi adını aldı ve İslâmiyet'i seçti... Hayatının sonuna kadar sarayda yaşayan Güllü Agop'un kabri, Beşiktaş'ta Yahya Efendi Mezarlığı'nda bulunmaktadır.
 


î Başa
MESCİD KAPATIP, İNCİL DAĞITMIŞ - vakit gazetesi - 24 Ekim 2005


Tıp Fakültesi'ne alınan tıbbi cihaz ihalesinde usulsüzlük yaptığı gerekçesiyle tutuklanan ve YÖK tarafından "Tarikatçı kadrolaşmayı durdurduğu için hedef seçildi" iddiasıyla savunulan Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Yücel Aşkın'ın, üniversite içinde İncil bile dağıttırdığı ortaya çıktı.
Van Milletvekili Hacı Biner tarafından hazırlanarak TBMM Milli Eğitim Komisyonu'na sunulan ve şu an komisyon gündeminde olan raporda, Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nde Aşkın'ın yaptığı akıl almaz icraatlar bir bir sıralanıyor.
î Başa Bunlardan en dikkat çekici olanı ise Yücel Aşkın'ın üniversite içinde rektörlüğün himayesinde tertiplenen bir seminerde, katılımcılara İncil dağıttırması. Raporda yeralan bilgilere göre, 17-28 Şubat 2003 tarihleri arasında YYÜ'de görevli Öğretim Elemanları ve Van Milli Eğitim Müdürlüğü bünyesinde görev yapan İngilizce öğretmenlerine yönelik düzenlenen seminerde Hrıstiyanlık propagandası yapıldı. ABD'li bir grup tarafından organize edilen seminer sonunda sözlü telkinlere ilaveten her katılımcıya birer İncil dağıtıldı.
 TBMM Milli Eğitim Komisyonu gündeminde olan raporda yer verilen usulsüzlükler arasında rektörün eşinin altına özel araç tahsis edilmesinden, evine faturası devlet tarafından ödenen telefon bağlatmasına, üniversite bütçesinden gereksiz yurtdışı gezileri yapmasından üniversitenin kadrolu işçilerine evinde hizmetçi olarak çalıştırmasına ve eşine haketmediği halde yüksek dereceden maaş ödetmesine kadar birçok konu yer alıyor.
Yücel Aşkın'ın icraatları, sadece bunlarla da sınırlı değil... Yücel Aşkın'ın, üniversite bahçesine "Haç'lı heykeller" diktirmesinden sonra, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Ziraat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Fırat Cengiz'in de, "2 yıl önce fakülte içindeki mescidi kapattım" diyerek övündüğü ortaya çıktı.
Rektör Aşkın'ın, "mescid kapatmakla" övünen Dekan Fırat Cengiz'i kollaması ve üniversite bahçesine "Haç'lı heykeller" diktirmesi manidar bulundu. Bu arada; "fakültedeki mescidin kapatılmasına" tepki gösteren imam Bilal Bağlan, "Mescidi Ramazan'da kapatıp, oruç yiyenlere sigara içme yeri yaptılar. 3 hafta sonra Cuma hutbesinde, 'Bu kutsal ayda bu mescidi kapattılar. Ben bu zihniyeti anlayamıyorum. Buraya 10 tane Hıristiyan öğrenci gelse ve kilise isteseler onlara kilise açarlar' dedim. Üniversite yönetimi beni müftülüğe şikâyet etti. Görevimden alındım ve sürüldüm. O zamandan beri 8 cami dolaştım. Söylediğime pişman değilim" şeklinde konuştu.
 


î Başa
Ziya Ul Hak dönemi - 24 Ekim 2005
http://www.storyofpakistan.com/articletext.asp?artid=A110&Pg=3
General Zia announcing that Islamic laws would be enforced in the country
When General Zia-ul-Haq took over as the Chief Martial Law Administrator on July 5, 1977, Islamization was given a new boost. General Zia-ul-Haq was a practicing Muslim who raised the slogan of Islam. The Islamic sentiment has always been fully alive in Pakistan. Various governments have used this to their benefit. There are people who doubt Zia's reasons for raising the Islamic slogan; whether it was for political purposes to counter balance Bhutto's appeal or was it to enforce Islam in its true sense.

In his first address to the nation, he declared that Islamic laws would be enforced and that earnest attention would be devoted towards establishing the Islamic society for which Pakistan had been created. General Zia wanted to bring the legal, social, economic and political institutions of the country in conformity with the Islamic principles, values and traditions in the light of Quran and Sunnah, to enable the people of Pakistan to lead their lives in accordance to Islam.

The Government of Zia-ul-Haq took a number of steps to eradicate non-Islamic practices from the country. He introduced the Zakat, Ushr, Islamic Hadood and Penal Code in the country. The Government invited eminent scholars to compile laws about Islamic financing. The Zakat and Ushr Ordinance to Islamize the economic system was promulgated on June 20, 1980. It covered only Islamic organizations, associations and institutions. Zakat was to be deducted from bank accounts of Muslims at the rate of 2.5 percent annually above the balance of Rupees 3,000. Ushr was levied on the yield of agricultural land in cash or kind at the rate of 10 percent of the agricultural yield, annually.

The Government appointed Central, Provincial, District and Tehsil Zakat Committees to distribute Zakat funds to the needy, poor, orphans and widows. Shias were exempted from Zakat deduction from their accounts due to their own religious beliefs. The Zakat was to be deducted by banks on the first day of Ramazan.

 
 
General Zia-ul-Haq was a practicing Muslim who raised the slogan of Islam
A Federal Shariah Court was established to decide cases according to the teachings of the Holy Quran and Sunnah. Appeals against the Lower and High Courts were to be presented before the Shariah Court for hearing. Blasphemy of the Holy Prophet (S. A. W.) would now be punishable by death instead of life imprisonment.

Zia-ul-Haq selected his Majlis-i-Shoora in 1980. It was to be the Islamic Parliament and act as the Parliament of Pakistan in place of the National Assembly. Most of the members of the Shoora were intellectuals, scholars, ulema, journalists, economists and professionals belonging to different fields of life. The Shoora was to act as a board of advisors for the President.

A number of other Islamization programs were carried out including the teaching of Islamic Studies and Arabic, which were made compulsory. Pakistan Studies and Islamic Studies were made compulsorily for B. A., B. Sc., Engineering, M. B. B. S., Commerce, Law and Nursing students. For professional studies, extra marks were given to people who were Hafiz-e-Quran. The first Ombudsman was appointed to rectify the misadministration of the Federal Government, officials and agencies.

A Shariah Council consisting of ulema was established to look into the constitutional and legal matters of the State in order to bring them in line with Islamic thought. Since Islam does not allow interest, On January 1, 1980, Muhammad Zia-ul-Haq introduced a "Profit and Loss Sharing System" according to which an account holder was to share the loss and profit of the bank. The media was also targeted. Television especially was brought under the Islamization campaign, news in Arabic were to be read on both television and radio, female anchor persons were required to cover their heads, the Azan was relayed regularly on radio and television to announce time for prayers.

In the armed forces, the status of the religious teachers was raised to that of a Commissioned Officer. This was done to attract highly qualified individuals from the universities and religious institution to serve on such assignments.

 

 

Teaching the Holy Quran was made compulsory in schools
As the government grew further in its Islamic leanings, the numbers of mosques were increased. Ordinance for the sanctity of Ramazan was introduced to pay reverence to the holy month of Ramazan. The Ordinance forbade public drinking and eating during the holy month of Ramazan. A three months imprisonment and a fine of Rupees 500 were imposed for violating the Ordinance. A program to ensure the regularity of prayers called the Nizam-i-Salaat was launched by General Zia himself.

Zia's Government introduced the Hadood Ordinance for the first time in Pakistan, which meant the punishments ordained by the Holy Quran or Sunnah on the use of liquor, theft, adultery and qazf. Under this Ordinance, a culprit could be sentenced to lashing, life imprisonment and in some cases, death by stoning.

The Islamic laws of Zia also included laws for women. Zia put forward the theory of "Chadar Aur Chaar Devari" and this was to be applied to women. Thus, for the first time, a woman could be flogged for adultery. If a rape was reported, four witnesses were to be provided otherwise, legally, the rape could be termed adultery. Another law, The Law of Evidence, under the Shariah laws proposed that the testimony of a woman was not equal to that of a man. In legal matters, two women would have to stand witness against the testimony of one man. The status of women was thus arbitrarily cut in half by Zia. There was little consensus amongst Muslim authorities over this law. The lack of consensus among the re1igious authorities combined with countrywide protests forced Zia to hold back on making the Shariah law the law of the country.

General Zia-ul-Haq wanted to make Pakistan the citadel of Islam so that it could play an honorable and prominent role for the Islamic world. The steps taken by General Zia were in this direction and had a long-term impact; the Zakat tax introduced by General Zia still holds and so does many of his the other laws.



î Başa
KAFKASYA'NIN YENİ ALEV TOPU KABARDEY-BALKAR - Ajans Kafkas

24.10.2005 - 10:20:47
FEHİM TAŞTEKİN

Kabardey-Balkar'daki kanlı baskın yine Çeçenlere mal edildi. Ama Rusya'ya bağlı özerk cumhuriyetteki rahatsızlık, Kabardey ve Balkarların çekişmesi ile Moskova'nın baskı politikalarında yatıyor. 'Vahhabi' ilan edilen Sünniler de giderek marjinalleşiyor.

î Başa Çarın gözü Çerkes kamasında

Kabardey-Balkar, Rusya Federasyonu içerisinde dilimlenmiş yedi Kuzey Kafkasya cumhuriyetinden biri. Düne kadar Kremlin'in gözünde Kaf Dağı'nın 'huzur' adacığıydı. Aslında bu bir tılsımdı ve 13 Ekim'de 130 kişinin yaşamına mal olan başkent Nalçik'teki gariplikler yumağı bir baskınla bozuldu. Ama kansere yakalanınca 14 yıldır hiç soğutmadan oturduğu koltuğuna 16 Eylül'de veda eden eski Devlet Başkanı Valeri Kokov'un Moskova'nın eline tutuşturduğu Demoklesin kılıcıyla herkesi sindirmiş olmasının bir sonucuydu bu 'huzur'. Aldatıcıydı. Nalçik sokakları işsizlikten canına tak demiş yumruğu sıkılı insanlarla doluydu. Etnik çatışmalarsa zaten istasyonda hareket emrini bekleyen tren misali...

Asıl kavga Ruslarla değil

Kabardey-Balkar tüm Kafkasya'da olduğu gibi her an bir etnik çatışmayı alevleyebilecek mayınlarla dolu. Bu mayınlar 'böl-parçala-yönet ve zamanı gelince birbirine kırdır'ın ruhuna uygun olarak Sovyet liderleri tarafından ustalıkla döşenmişti. Batı ve Osmanlı literatürüne 'Çerkesler' diye giren Adıgeler, en az 5-7 bin yıllık kadim vatanlarında Bolşevik ihtilali sonrası kurulan üç cumhuriyete yani Adıgey, Kabardey-Balkar ve Karaçay-Çerkes'e pay edildi. Yine Adıgelerin bir boyu olup Karadeniz kıyılarında yaşayan Şapsığlar da Krasnodar-Kray sınırlarına hapsoldu. Şimdi Kabardeyler, yüzde 50'lik nüfuslarıyla Kabardey-Balkar'ın egemen etnik öğesi. Ve Çerkeslerin çoğunlukta olduğu tek cumhuriyet. Kabardey-Balkar'da 900 binlik nüfusun yüzde 30'unu oluşturan 'etkisiz' element Ruslar bir yana asıl etnik kırılma noktasında yüzde 10'la Balkarlar (ya da Balkarlılar var. Aslında Balkarların da kaderi Adıgelerden farklı değil. Onlar da milletler coğrafyasına neşter atıldığında kardeşleri Karaçaylılardan ayrı düştü. (Balkarların aksine Karaçaylılar, Karaçay-Çerkes'te çoğunlukta.)

Dağılmanın temelleri

Yalın bir saptama ile Kabardey-Balkar'daki potansiyel etnik kavga, bu ülkeyi 19. yüzyılda gasp etmiş Ruslarla yerliler arasında değil. (Özellikle Çerkes diasporasında hâlâ canlı olan Ruslarla beklenen tarihsel hesaplaşma, Çeçenya'daki vahşete rağmen Kabardey-Balkar'ın gündeminden çok uzak. Bu cumhuriyette her zaman çatışma, Kabardey ve Balkarlar arasında beklendi. Bunun tarihsel ve güncel nedenleri var. Kafkasya'da hemen tüm etnik grupların katılımıyla 1918'de Rusya'dan bağımsız kurulan Kuzey Kafkas Cumhuriyeti'nin kısa sürede dağıtılması sonrası bugünkü cumhuriyetlerin temelleri atıldı. 1922'de oluşturulan Kabardey-Balkar özerk bölgesi, 1936'da cumhuriyet statüsüne yükseldi. Balkarlar Nazilerle işbirliği yaptıkları gerekçesiyle 1944'te Çeçen ve İnguşlar gibi Orta Asya ve Sibirya'ya sürülmüş, cumhuriyetten Balkar ifadesi çıkartılmıştı.

î Başa 1957'de Kruşçev sürgüne gönderilen halkların haklarını iade edince Balkarlar geri döndü ama dört köyleri iade edilmedi. Cumhuriyetin adı da eski haline döndü. O gün bugündür her hassas dönemde Balkarlar 'benim köyüm' diye tutturuyor. 14 yıllık sürgünden sonra Balkarların Moskova'ya karşı öfke birikiminin nedeni de bu.

Öte yandan Prenses Maria'yı Çar Korkunç İvan'a eş olarak verip barışçıl yol seçseler de sürgünler yüzünden Kabardeylerin yüreklerinde üzeri küllenmiş acı olduğu da bir gerçek.

Balkarlardaki rahatsızlığın güncel boyutuna gelince; İktidardan dışlanmışlık, fırsatları paylaşmadaki eşitsizlik Balkarların Kabardeylere diş bilemesinde önemli etken. Tabii cumhuriyette işsizlik yüzde 20 civarında. Dağlık bölgelerde bu rakam yüzde 70'lere fırlıyor. Aylık gelir ortalaması 130 doları geçmiyor. Suç oranında ise federasyon genelinde dördüncü sırada. İşsizlik oranı Balkarlarda daha fazla. Ülke bütçesi Dağıstan ve İnguşetya kadar olmasa da Moskova'ya bağımlı. 226 milyon dolar olan 2005 bütçesinin 118 milyon dolarını merkez karşılıyor. (Dağıstan'da bu oran yüzde 90.)

Özerklik isyanları

Balkarlar 1991'de Balkar Özerk Bölgesi kurmak için harekete geçti ve kendi bölgelerinde bir referandum düzenledi. Kabardeyler de buna Kabardey Özerk Bölgesi restiyle yanıt verdi. Bu karambolde Kafkas Dağlı Halklar Konfederasyonu da tüm Kafkasya'yı birleştirme hedefiyle bir süre ortalığı kasıp kavurdu. Ama sonuçta büyük patron Rusya'nın ağırlığını koymasıyla kimse hedefine ulaşamadı. 1996'da Balkarlar yeniden özerklik ilan etse de Moskova'dan yüz bulamadıkları gibi isyanın lideri General Sufyan Bappayev, Kokov tarafından kamu göreviyle 'içselleştirildi'. Özerklik rüzgârı estiren Balkarların Töre hareketi de zamanla eriyip gitti. Balkarlar en son geçen temmuzda Nalçik'in Balkar bölgesinde belediye sınırı operasyonu nedeniyle ayaktaydı.

Kokov'un baskıcı politikalarına ne Balkar ne de Kabardey muhalefeti dayanamazken, şiddet yepyeni bir olguyu doğurdu. Kokov, Rus güvenlik ve istihbarat birimlerinin sonsuz desteğiyle, camiye giden, başörtüsü takan herkesi Vahhabi ilan edip terör estirdi. Yüzde 80'i Sünni Müslüman olan bir ülkede dini talepler tekmelendi. Kira kontratları bitti diye camilere kilit vuruldu. 1830'da 113 olan cami sayısı bugün köylerdekiler dahil 10-15 civarında. Üstelik imamların aylık 14 dolarlık maaşları da ocaktan beri ödenmiyor. Köydeki camilerin kapısındaki kilit sadece cuma polis tarafından açılıyor. 1993'te İslam Merkezi diye resmen kayıtlı olan Kabardey-Balkar Cemaati kaydı yenilenmeyip artan baskılarla yeraltına itildi. Kokov'un hışmına uğrayan ve camide tekmelenen dindar gençler kendilerine yeni sığınaklar buldu. Yerel güvenlik birimlerine göre, şimdi cumhuriyette kendini İslam'la ifade eden en az 20 grup var. Bunlardan en öne çıkanı ise Yarmuk. Balkarların bu örgütlerde ağırlıklı olması onların Balkar özerkliği sevdasından vazgeçip İslamcı radikalizme kaydıklarına da yorulabilir. İşin ilginç yanı Balkarlar şimdi hem Moskova hem yerel yönetime karşı Kabardeylerle omuz omuza.

Yarmuk meselesi

î Başa Yarmuk, 2004'te artan uyuşturucu ve alkol bağımlılığı, fahişelik, fakirlik, suç, işsizlik ve şiddetten sorumlu tuttukları yerel yönetim ile Çeçenya'da sivilleri katleden Rus güçlerine savaş ilan eden bildiriyle ortaya çıktı.

İlk ciddi eylemini 200 kişiyle Aralık 2004'te Çegem'de karakol basıp dört polis öldürüp, 250 kadar silahı alıp kaçırarak yaptı. Çeçen lider Şamil Basayev, Yarmuk'u Kafkas Cephesi'nin Kabardey kolu olarak görüyor. Yarmuk'un üzerinde kalan Nalçik'teki son baskına da Basayev kendisinin rehberlik ettiğini söylüyor. Elbette Basayev'in 'Rusya'nın durdurmaya yanaşmadığı Çeçenya'daki 'savaşı tüm Kafkasya'ya yayacağız' tehdidine paralel olarak son dönemlerde Dağıstan ve İnguşetya'da artan şiddet olaylarının Çeçenya ile bağlantıları yok demek gerçekçi değil. Aslan Mashadov'un öldürülmesinin ardından Çeçen direniş lideri olan Abdulhalim Saydulayev, 16 Mayıs'ta İnguşetya, Kuzey Osetya, Kabardey-Balkar ve Karaçay Çerkes ile Rusların çoğunlukta olduğu Krasnodar Kray ve Stavropol Kray'dan oluşan 'Kafkas Cephesi'ni kurduğunu ilan etmişti. Hedef Basayev'in dediği gibi cepheyi yaymak.

Kremlin'in hesapları

Sonuç olarak bu örgütleri ortaya çıkaran yerel nedenler olsa da asıl önemlisi, şiddete 10 kat şiddetle yanıt veren Moskova'nın hesaplarının ne olduğu, ya da bu kişileri nasıl kullandığı. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, her şiddet olayının ardından yönetimi merkezileştirmeye yönelik bir adım daha atması tesadüf değil. Mesela 2004'teki Beslan katliamının ardından Putin, özerk cumhuriyetlerde devlet başkanlarının halkları tarafından seçilmesine son verdi. Kokov'un yerine gelen Kabardey asıllı Moskovalı işadamı ve Duma'nın plan ve bütçe komisyonu başkan yardımcısı Arsen Kanokov, Putin'in atadığı ilk devlet başkanı. Nalçik'teki cami ve bir kilisenin inşasını finanse eden Kanokov'un, mevcut politikaların militarizmi beslediğini söylemesi umut verici olsa da işe yarayacağı şüpheli. Çünkü Kremlin'in şiddeti durdurma politikası yok. En basitinden "Nalçik'te öldürülen insanların cesetlerini yakınlarına iade etmezseniz sivil barışı sağlayamayız" diye yakaran Kanokov'un sesini duyan olmadı; Rus güvenlik güçleri 'teröristin cesedi gizlice gömülür' hükmünden şaşmadı.

Yeni 'Çeçenizasyon'

î Başa Özetle Putin, Çeçenya sopasıyla Kafkas cumhuriyetlerini yeterince sindirdi. İki yıl içinde cumhuriyetlerin özerkliklerini perçinleyen yerel anayasalar tamamen budandı. Şiddet dalgasıyla Putin, SSCB dağılırken kaşıkla verilen hakları kepçeyle almayı daha da sürdürecek.

Vahhabi damgası yiyen sıradan insanların evlerinin devlet tarafından havaya uçurulduğu bir şiddet saçmalığı almış başını giderken, kolay kolay kimse bu sürece dur deme cesaretini gösteremeyecek. Ve ayrıca Çarlık Rusyası'nın Kafkas halklarını birbirine düşürmeden Kafkasya'yı elde tutamayacağı aşikâr. Putin'in de dedeleri gibi Çerkes'e karşı Çerkes kamasını kullanıyor. Bu Çeçenya'da tuttu. Putin'in beslediği Ramzan Kadirov şimdi Çeçen direnişçilerle savaşı Ruslardan devraldı. Bunun adı 'Çeçenizasyon'. Yarmukvari grupların yerel yönetimleri hedef alması haliyle yeni 'Çeçenizasyonlar'ı akla getirmiyor. Velhasılı yüzyıllardır savaşların eksik olmadığı Kafkasya uğursuz talihiyle yine baş başa.

 


î Başa
Bilkent Üniversitesi Tarih Bölümü'nün kurucusu Prof. Halil İnalcık: Avrupa, tarihi boyunca Türkiye'siz olamamıştır - Milliyet - 24 Ekim 2005


Prof. İnalcık, "Avrupa'da ticaret, kapitalizmin doğuşu Avrupa'nın 16. yüzyıl içinde Osmanlı ile ticaretine dayanıyordu. Avrupa'da kapitalizmin doğuşuna büyük katkıda bulunduk. Avrupa kamuoyu bunları bilmiyor. Sadece Türklerin barbarlığını hatırlıyor" diyor

SOHBET ODASI - DERYA SAZAK


DERYA SAZAK: Yaşayan en önemli tarihçilerden biri olarak Türkiye'nin 3 Ekim'de başlayan AB müzakere sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz? Tanzimat'tan bu yana süregelen ikiyüz yıllık 'Batılılaşma serüveni' tam üyelikle sonuçlanabilecek mi? Türkiye AB kapısını bu defa, 'İslami kimliği' öne çıkan bir iktidarla çalıyor.
HALİL İNALCIK: Türkiye Cumhuriyeti bir hanedan yada imparatorluk değildir. Atatürk ile Batılı devlet ve toplum olma kararı aldık.
Laik bir anayasal sistemine sahibiz. Medeni Kanunu, Avrupa'nın hukuk düzenini kabul etmişiz. Herhangi bir İslam devleti değiliz. Hükümet de kökeni 'İslami parti' olmasına rağmen bu gerçeğe göre hareket ediyor.

Ilımlı İslam?..
Yok, o olmaz. Memleketin bugünkü iktidarla İslami bilince varması tamamen toplumsal bir olgudur. Batı Avrupa ve ABD bunu kasten karıştırıyor.
Türkiye'yi, azınlıkları ezen, insan hakları olmayan, Kilise ve Hıristiyanlara karşı yapıda gösterip reformlara zorluyorlar.

Dinsel yaklaşım
Tanzimat 'garpçılığı'...
Bunları 1923'te aşmışız. Türkiye Cumhuriyeti, yeni bir devlettir. Bize, Osmanlı'ya yaptıkları bağnazlıkları, yürüttükleri politikaları yüklemesinler. Tanzimat devrindeki tutumlarını sergiliyorlar.

O zaman da bir 'Şark meselesi' varmış.
Bugün de 'Şark meselesi' zihniyetiyle hareket ediyorlar. Osmanlı devlet sistemi dine dayalıydı. Türkiye Cumhuriyeti kuruluşundan itibaren laiktir. Avrupa'da Türkiye'nin üyeliğine karşı çıkanlar dinsel yaklaşım sergiliyor. Papa, 'Müslüman Türkiye'yi AB'ye almayın' diye mesaj veriyor.

'Hıristiyan birlik ' vurgusu gelecekte Türkiye'yi etkiler mi?
Fransa, referandum istiyor. Referandum şartı, Katolik halkın, Türkiye'ye 'hayır' demesine bugünden ortam hazırlamaktır. İtalya'dan da aynı işaretler geliyor: 'AB gündemine Kıbrıs meselesini ve sözde Ermeni soykırım meselesini almıştır' diye yazıyorlar. Avrupa Parlamentosu'ndan karar çıkartıyorlar. Bu haksız bir şeydir.

Üçüncü dünya harbi
Din meselesi öne çıkarsa Huntington'ın 'medeniyetler çatışması' tezi geçerlik kazanmaz mı, Batı bu tehlikeyi 11 Eylül'de görmedi mi?
Bush'un ilk tepkisi 'Haçlı Seferi'nden söz etmek olmuştu. Batı'daki bağnaz Hıristiyan tepkiler Türkiye'nin üyeliği önünde ciddi engel.
Avrupa'nın Kürt meselesine dönük kaygıları da devam ediyor. PKK nedeniyle Türkiye'de yeniden iç savaş ortamı doğabileceğini öne sürüyorlar.
Amerika bu bölgedeki Kürtlerin en yakın silah arkadaşıdır. Kuzey Irak'ta Kürt devletinin altyapısını Amerika hazırladı. Talabani'yi Irak'ın başına getirdi. ABD'nin Ortadoğu'da 'ikinci İsrail' kurma planı var. Bu senaryo Türkiye için felaket olur. Üçüncü dünya harbi çıkar.

Sömürgeleştirme
Türkiye'nin kendi Kürtlerinden niye korkusu olsun? PKK terörüne rağmen, halk ayrılıkçı tuzağa düşmedi. AB sürecindeki demokratikleşme çabalarından Kürtler de olumlu yönde etkilenmiyor mu?
Erdoğan Kürt sorununu çözmeye yönelik girişimde bulundu. Diyarbakır'a gitmeden siyasi mesajlar verdi. 52 belediye başkanı toplanıp deklarasyon yayımladı. Başbakan'a yabancı bir memlekete gider gibi tavır aldılar. Bu bir olgudur. Barzani, kuzey Irak'ta kendine ayrı bir hudut çiziyor.
PKK artık Şırnak'ta faaliyette bulunmuyor, Iğdır'da, Mersin'de bayrak açıyorlar. Son bir harita gördüm; Doğu Anadolu'nun kuzeyi Ermenistan, güneyi Kürdistan! Bunlar süper güçlerin sömürgeleştirme politikası. Böl ve yönet. ABD'nin 11 Eylül'den sonra uygulamaya koyduğu Büyük Ortadoğu Projesi'ne dikkat etmeliyiz.

ABD'nin Irak'ta başı belada; her gün yüzlerce insan ölüyor. Irak iç savaşa sürükleniyor.
Bir Arap dünyası var. Ancak Amerika'nın politikasının vazgeçilmezleri de var. Biri Ortadoğu'da hâkim olmak. Petrol ve Rusya'nın Kafkaslardan inip yayılmasını önlemeye dönük jeostratejisi nedeniyle, ABD Türkiye'nin ittifakını terk edemez. Avrupa'nın Kürt meselesine bakışı daha platoniktir. Demokrasi ve insan haklarına endekslidir.

'Ilımlı İslam olmaz'
ABD, 11 Eylül saldırılarını fırsat olarak kullandı; Afganistan ve Irak'a yerleşti. Avrupa bu coğrafyada ABD'yi tek başına bırakmak ister mi? Türkiye'nin üyeliği, Avrupa'nın sınırlarını egemenlik alanını genişletecek.
Diplomaside en olumsuzu düşüneceksiniz. Ona göre tedbir alacaksınız.

1 Mart tezkeresinin Meclis'ten geçmeyişini nasıl yorumluyorsunuz?
İyi oldu. Girseydik batağa saplanacaktık. ABD ordusuna izin verseydik, Arap dünyasını karşımıza alacaktık. Saddam Arap dünyası için kahramandır. Irak politikasında Türkiye için çok tehlikeli bir vaziyet var. ABD, Irak'ın başına Talabani'yi getirerek konfederasyonun yolunu açtı. Kürtler davaları için tüm Irak devletini kullanabilme şansına erişiyor.

ABD yönetiminin Erdoğan'a verdiği desteğe ne diyorsunuz, 'ılımlı İslam'ı Ortadoğu rejimlerine yayma stratejisi mi?
Ilımlı İslam diye bir şey olamaz. Bir İslam vardır, bir de köktenci İslam.

'Bir tek Schröder kaldı bizi savunan'

Avrupa nasıl bakıyor? 'Üçüncü Viyana kuşatması', 'Anne Türkler geliyor' korkusu abartılı değil mi?
Türklere hâlâ Haçlı seferleri ruhuyla bakan çevreler var. Barbaros Hayrettin bir donanma ile 1543'te Nice'e Fransa'ya yardıma gitti. Fransa Korsika'yı bizim sayemizde aldı. Fransa, Türk donanmasının ikmalini üzerine almıştı. Osmanlı ordusundan 30 bin kişiyle kışı Tulon'da geçirdiler. Fransa yardım sözünü tutmuyor. Barbaros İtalya sahillerindeki halkı esir ediyor. Fidye alıyor, yiyecek temin ediyor.

Birleşik Avrupa fikri, güçlü olduğu dönemde Osmanlı izlerini de taşıyor anlaşılan, 1815'te Viyana Kongresi'nde Avrupa'nın istikrarı için Osmanlı Devleti de birliğe katma fikri doğmuş.
Avrupa tarih boyunca Türkiye'siz olamamıştır. Avrupa'da ticaret, kapitalizmin doğuşu Avrupa'nın 16. yüzyıl içinde Osmanlı ile ticaretine dayanıyordu. Avrupa'da kapitalizmin doğuşuna büyük katkıda bulunduk. Avrupa kamuoyu bunları bilmiyor. Sadece Türklerin barbarlığını hatırlıyor.

Unutulanlar
Rönesans'ta da 13. yüzyıldan itibaren İslamiyetin etkisinden söz edilir. Batı ortaçağ karanlığında yaşarken, Doğu'da bilim, teknoloji ve felsefede ilerleme yaşanıyordu.
Yok, hümanizm bambaşka. Avrupa'nın siyasi coğrafyasına 16. yüzyılda Osmanlı'nın etkisi nasıl olmuş anlatayım. Papalık ve Habsburg imparatorluğu bütün Avrupa'yı bir bütün olarak düşünüyor. Türklere karşı Haçlı seferleri yeniden canlandırılmak istenince milli devlet şuuru uyanıyor. Avrupa'da ulus devletler böyle ortaya çıkıyor.

Türkiye'nin AB üyeliğine bugün en karşıt ülke Fransa. Neden?
Fransa halkı tarihi bilmiyor. Birinci Fransçois esir edilip Madrid'e götürüldüğünde annesi Kanuni'ye 'Oğlumu kurtar' diye mektup yazdı. Şimdi bunlar unutuluyor. Almanya'da Protestanlığın yerleşmesinde de Osmanlı'nın etkisi büyük. Yeni Papa çok muhafazakâr. Haçlı ruhuna sahip bir kafada, Müslüman bir ülkenin Avrupa'daki Hıristiyan birliğe giremeyeceğini savunuyor. Bir tek Schröder kaldı Türkiye'yi savunan.

Köktendincilik korkusu
Time, 'Türbanlı Mona Lisa' resmini kapak yapmıştı, Avrupa'da İslamcı yükselişin etkilerinden söz ederek. Avrupa'nın 'kimlik krizi' diye... 11 Eylül sonrası 'terör' saldırıları da bu korkuyu besliyor.
Türkiye alınmazsa köktendinciliğe kayar mı diye de bir korku var.

Sonuçta tam üyelik müzakereleri başladı, 3 Ekim tarihsel bir eşik değil mi?
Evet ama üyelik garanti değil. Müzakerelerin ucu açık. İmtiyazlı ortaklığa da gidilebilir. Gümrük Birliği bir nevi kapitülasyon rejiminin devamıdır. AB'ye üye olacağız diye Avrupa'nın sömürge memleketi durumuna düşmemeliyiz.

İmtiyazlı ortaklık?..
Ekonomik bağımlılık demektir. Bir de Kıbrıs ve Ege sorunları var. Yunanistan'ın bir 'Megali ideası' var. Karamanlis'in felsefesi Türkiye'yi kapıda bekleterek bütün sorunları AB'nin desteğiyle çözmektir. Son anda veto hakkını elinde tutuyor.

'Tamamen diz çökmüşseniz kaybedersiniz'

Türkiye hep 'kaybetme' noktasında mı, gelecek on yılda kendi politikalarını gücünü AB'ye kabul ettirme şansı olmayacak mı? Tarih boyunca korkularımızla yaşamışız. 90 yılllık Cumhuriyet, ulusal çıkarlarımızı koruyacak güçte değil mi?
Elbette ama şunu yapmayalım, Ermeni meselesinde daha anlayışlı davranmak, Patriğe istediği ekümenlik sıfatını tanımak, Heybeliada Ruhban Okulu'nu açmak sadece kayıplara zemin hazırlamaktır. Ne Yunanistan'ı ne Avrupayı tatmin edebilir, ne de AB'ye girişi garanti edebiliriz. Tamamen hayal.

Türkiye AB dışında kalırsa bu tür sorunlarla karşılaşmayacak mı?
Taviz vermekle de problemler çözülmez. Bizim zayıf noktamız, zaafımız şu : 'AB'ye girmek için sanki her şeyi kabul eder durumdayız.' Uluslararası bir müzakerede eğer elinizde koz yoksa, tam manasıyla diz çökmüşseniz hiçbir şey elde edemezsiniz, daima kaybedersiniz. Sözde Ermeni soykırımını tanı, Kıbrıs'ı bırak. Hayır efendim bırakmayız diyoruz, ama bir taraftan da AB'ye girme sevdasından vazgeçmiyoruz.
Ben AB'ye karşı değilim. Ama taviz vermekle ikna edebilir miyiz? Bunun korkuyla ilgisi yok. Hiçbir devlet, antlaşmalarla perçinleşmiş haklarından vazgeçemez. Vazgeçerse kendi varlığı tehlikeye düşer, parçalanır. Sevr'e gideriz!

Ekümenlik, Lozan'ı deler

Rum Ortodoks Kilisesi'ne ekümenlik hakkı tanınırsa İstanbul Vatikan gibi mi olur?
Evvela haklarınızdan vazgeçiyorsunuz, Lozan'la Patriğin statüsü tayin edilmiştir. Lozan'a bir delik açıyorsunuz. Ruhban okulu da patrikliğin bu davaları için bir basamaktır.

Türkiye'nin sancıları '3. Tanzimat' olarak nitelendiriliyor...
Tanzimat bir iflas ifade eder. 1876'da o kadar taviz verdik ki... Bugün Türkiye için en büyük tehlike ekonomik krizdir. Borçlarımızı ödeyemeyecek duruma gelirsek AB'nin, ABD'nin her dediğini kabul etme noktasına geliriz.

Bugünkü iktidar, İslamı, toplum hayatında daha etkin kıldıkça, Batı ile aramızda AKP'nin başörtüsüne özgürlük şeklinde algıladığı, kadınların giderek kapandığı bir 'modernite' krizi doğmaz mı?
Türkiye şimdiden içeride iki kampa bölünmüş halde, İslamcı ve Atatürkçü birbirine selam bile vermiyor. Son zamanlarda demokrasi yönünde gelişmeler oldu. Türkiye'de iç ve dış tehditler karşısında ordusuna dayanan dar bir milliyetçilik felsefesi vardı, yıkıldı. İslami kanat, tabanı din bakımından tatmin etmek için imam hatipler, her apartmana mescit gibi popülist tedbirlere başvurursa tepki görür. Erdoğan yüksek devlet menfaatlerini öne alıyorsa o zaman bu gibi popülist tedbirlere başvurmaz ve devlet adamı sıfatı kazanır.

'Cumhuriyet çocukları bunlar'

Türkiye AB üyesi olmaya çalışırken İslama kayabilir mi?
Bakın devletin İslamlaşması demek hilafet demektir ama biz laik Türkiye'yiz. Hükümetimiz de bu görüşe bağlı kalırsa Türkiye için selamettir, ama tabana taviz vermek gibi popülist bir politika güderse o zaman tehlikedir.
Başbakanımız'ın, Hilmi Özkök'ün beyanları açıkça gösteriyor ki, laik karakterimizi terk edemeyiz. Türkiye'nin bölünmezliği, Kıbrıs gibi ulusal meselelerde hükümet ile ordu arasında bir işbirliği mutlaka gerekiyor.
Erdoğan'ın, 'Artık bayrağa sarılı şehit cenazeleri görmek istemiyoruz', PKK'ya karşı önlem alacağız' demesi önemli bir kararı gösteriyor. Üniter Türk devleti esasından vazgeçelim diye bir düşünce yok.

İmparatorluğun son dönemindeki 'Türkleşmek, İslamlaşmak, muasırlaşmak' felsefesi Osmanlı'yı kurtarmaya yetmedi. Bugün hâlâ ümmetçiliği savunanlar var.
Erbakan tekrar iktidara gelseydi ümmetçilik düşüncesi belki devam ederdi. Bu genç ekip öyle gözükmüyor. Cumhuriyet çocukları bunlar. Devletimizin zaruretlerini benimsediler. Atatürk'ün söylediği gibi din, vicdan işidir. Bunu benimsediler.
Tüm vatandaşlar Cumhuriyetimizin, devletimizin değerini bilerek, Türkiye'nin ulusal çıkarlarından ödün vermeden Avrupa ile birlik yolunda ilerlemeliyiz.

KİMDİR?
Halil İnalcık, 1916 doğumlu. Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi mezunu (1940). 1956-1972 yılları arasında Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde öğretim üyeliği yaptı. 1972-1986 döneminde ABD'de Chicago Üniversitesi'nde Osmanlı Tarihi dersleri verdi. Columbia, Princeton, Harvard gibi dünyanın önde gelen üniversitelerinde konuk profesör olarak çalıştı. Türkiye'ye dönüşünde Bilkent Üniversitesi Tarih Bölümü'nü kurdu. Osmanlı tarihi üzerinde çok sayıda eseri bulunan Prof. Halil İnalcık'ın 17 kitap ve 300'den fazla makalesi bulunuyor. İnalcık, 1991'de Dışişleri Bakanlığı yüksek nişan ve madalyası ile ödüllendirildi.


Hosted by www.Geocities.ws

1