21.10.2005 - 12:39:21
Kabardey-Balkar
Cumhuriyeti’nin başkenti Nalçik'te öldürülen ve şu anda adli tıp morgunda
bulunan 87 militan cesedinden 26'sının kimlikleri belirlendi.
Kabardey-Balkar adli tıp bürosu
başkanı Azret Meçukayev, İtar-Tass'a yaptığı açıklamada, 13-14 Ekim tarihlerinde
Nalçik'te öldürülen 87 militandan 26'sının kimliğinin belirlendiğini yanan on
cesedin kimliğinin belirlenmesi için DNA testi yapılması gerektiğini söyledi.
Yandığı söylenen on cesedle birlikte toplam 61 cesed ise, kimliğinin
belirlenmesi için bekletiliyor.
Bu arada, militanların akrabaları, ölen
yakınlarının cesetlerini alabilmek için günlerdir eylem yapıyorlar, ve
Kabardey-Balkar Devlet Başkanı Arsen Kanokov ile görüşmeye çalışıyorlar.
Çatışmalar sırasında hayatını
kaybeden 10 sivilin cesedi ise yakınlarına verildi, 35 güvenlik memurunun cesedi
ise saldırının hemen ardından defnedilmişti.
Rus televizyonu NTV'nin
haberine göre ise bölgede yürütülen operasyonlar sonucu gözaltına alınan
zanlılardan 22'sinin saldırıya katıldıkları kesinleşti, halen gözaltında tutulan
20'den fazla kişinin ise Nalçik olaylarına karışıp karışmadığı hakkında
araştırmalar devam ediyor.
Öte yandan Caucasus Times'in haberine göre,
13 Ekim Nalçik saldırıları ile ilgili tüm televizyon kanallarında,
'saldırganlardan ele geçirilmiş biri' olarak gösterilen ve üst kıyafetleri
çıkarılmış halde yayınlanan kişinin Nalçik 1. İtfaiye Karakolu müdürü olduğu
sonradan belirlendi. Caucasus Times'ın Kabardey-Balkar Devlet İtfaiye Hizmetine
dayanarak bildirdiği haberine göre, işine giderken gözaltına anılan Rustem
Maluhov, operasyon alanında ele geçirilmiş gibi lanse edildi ve elbiseleri
çıkartılarak tüm televizyon kanallarında, tutuklanmış bir militan gibi
gösterildi. Malukhov'un tutuklanmış bir militan olduğu haberi Avrupa
televizyonlarında dahi çıktı, merkez gazetelerinden birinde de ellerinde
kelepçelerle, 'Tutuklanan militan sorguya götürülüyor' başlığıyla yayınladı. Bu
yanlışlık, itfaiye teşkilatının ısrarlı bir şekilde devreye girmesiyle
giderildi.
Bölgedeki kaynaklar, diğer tutukluların çoğunun da aynı durumda olduğunu belirtiyorlar ve bir şekilde gözaltına alınan kişilerin suçsuzluğunu ispatlayana kadar akla karayı seçtiğini vurguluyorlar.
Malukhov'un, yaşadıklarına rağmen
Kenjeli Badim Jekamukhov'a göre daha şanslı olduğunu belirten Caucasus Times,
yeğenini almak için Nalçik'e anaokuluna gelen Jekamukhov'un ise öldürüldüğünü
hatta cesedinin ailesinin tüm başvurularına rağmen halen militan cesetleri
arasında tutulmakta olduğunu da belirtiyor.
Kabardey Balkar Parlamentosu
ise dün Nalçik olaylarını gizli oturumla görüştü ama bir komisyon kurulmasına
bile gerek duymadı. Özgürlük Radyosu'na açıklamada bulunan Kabardey-Balkar
Parlamentosu basın sekreteri İrina Mezova, parlamento başkanından, bazı
parlamenterlerin Nalçik saldırıları hakkında özel bir komisyon oluşturulmasının
gerekli olmadığı düşüncesinde olduklarını, duyduğunu söyledi. Mezova'nın
ifadesine göre, bu parlamenterler, Nalçik saldırısının güvenlik organlarınca
soruşturması ve halledilmesi gerektiğini düşünüyorlar.
KU/CT/ÖZ/AK
21.10.2005 - 14:39:52
İçişleri Bakanı Abdülkadir
Aksu’nun önceki gün başlayan Moskova ziyaretinde, Rusya İçişleri Bakanı
Türkiye’nin Movladi Udugov’u kendilerine iade etmesini istedi.
İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu,
Rusya Federasyonu İçişleri Bakanı Raşid Nurgaliyev'in resmi davetlisi olarak
Rusya'yı ziyaret ediyor. İki bakanın görüşmelerdeki ana gündem maddeleri
uluslararası terörizmle mücadele, uluslar arası suç gruplarıyla mücadele,
uyuşturucu kaçakçılığı, kanunsuz insan ticareti ve suçluların iadesi konuları
oldu. Görüşmede, Rus bakan Nurgaliyev, Türkiye'den Çeçen direnişinin önemli
isimlerinden ve meşru Çeçen hükümetinin Enformasyon Bakanı Movladi Udigov'un
kendilerine iade edilmesini istedi.
Rusya içişlerinden görüşmeyle ilgili
bilgi veren kaynak, 'Başsavcılığımız iade dosyasını gönderdi, ancak her zaman
Udugov'un Türkiye'de olmadığı cevabı geliyor. Bizim bilgilerimize göre de,
Udugov gerçekten sürekli Türkiye'de yaşamıyor, ancak Türkiye'de düzenli
aralıklarla çok sık bulunuyor' dedi.
Movladi Udugov, ikinci Rus Çeçen
savaşının başından bu yana Rusya'da en çok arananlar listesinde. Çeçenistan'ın
ilk Devlet Başkanı Cohar Dudayev döneminde birinci basın sekreteri olan Udugov,
Sadullayev hükümetinde de, basın ve enformasyon bakanlığı görevini yürütüyor.
KU/ÖZ/AK
21.10.2005 - 11:41:36
Rusya’nın en önemli insan
hakları kuruluşlarından Memorial çalışanları, Kabardey-Balkar'ın başkenti
Nalçik'i ziyaret ederek 13-14 Ekim olaylarının görgü tanığı sivillerle görüştü.
Memorial, bu görüşmelerde elde edilen bilgileri, bir bildiriyle tüm Rusya’ya
duyurdu. Bildiride, olayların sebepleri irdelenirken, polis de açıkça
suçlandı.
Görgü tanıklarının ifadelerine göre, şehre saldıranların çoğunluğu 17-20 yaşlarındaki yerli gençlerden oluşuyordu. Spor kıyafetli veya kotlu olan beş kişilik gruplar, taksilerle hareket ediyordu. Öldürülen militanlar arasında bir İnguş, iki Rus ve üç Oset bulunuyor, diğerleri Kabardey ve Balkar kökenli. î Başa Saldırının püskürtülmesi esnasında ölenler de, çoğunlukla bu gençlerdi. Onların çoğu iyi bir şekilde ateş edemiyordu bile. Öldürülenlerin önemli bir kısmı öğrenci ve mutlu aile çocukları. Genç militanların çoğu Nalçik'in bir semtinde yoğun olarak yaşıyorlardı.
Havaalanında ve FSB binasında ise görünüşleri ile daha profesyonel görünen kamuflajlı on kişilik gruplar savaştı. Şehir halkının ifadesine göre, onlar arasından öldürülen yok ve görüldüğü kadarıyla da serbestçe şehirden gittiler.
Yerli halkın düşüncesine göre, yerli gençlerin toplu katılımlarına İnguşetya ve Beslan saldırıları sonrasında yerel hükümetin sergilediği davranışlar sebep oldu. 2004-2005 yıllarında Kabardey-Balkar'da tüm mescitler -aralarında Volnıi Aul ve Aleksandrovka gibi büyük camilerin de bulunduğu- kapatıldı. Köy camileri yerel polisler tarafından sadece Cuma namazı için açılıyordu ve namazdan sonra yeniden kilit vuruluyordu.
Hükümetin baskıları sonucunda yer altında varlığını sürdürmek zorunda kalan Müslüman gençler, böylece alternatif dini cemaatlere geçmeye başladı. Kabardey-Balkar Din İdaresini kabul etmeyen Yermuk'un genç yayıcılarının ifadesine göre, resmi kurumlara komünist, sarhoş ve devlet güvenlik memurları kuruldu.
Alternatif dini cemaatlerin liderleri arasında Astemirov, Mukojev, Kudayev vardı ve bu şahısları Kabardey-Balkar halkı, eğitimli, otuz yaşlarında sorumluluğunu bilen insanlar olarak vasıflandırıyordu. Ancak Beslan olaylarından sonra Mukojev ve Kudayev, Ürdün'e gitmek zorunda kaldı.
Olayın en önemli sebebinin ne olduğu sorulan Kabardey-Balkarlılar, polis baskılarını ve suçluların cezalandırılmamasını gösterdi. Kabardey Balkar İnsan Hakları Merkezi’nden alınan bilgiye göre, 'Önleme tedbirleri çok geniş olarak yapıldı: 2005 Mart ayının başında Kabardey-Balkar'da onbinlerce insan kontrol edildi, onlarcası tutuklandı. Vahhabizmle mücadele, Müslümanları takibe dönüştü. Bu bahaneyle, üniformalıların baskıları ve yerel ticarete müdahaleleri arttı. Gözaltına alınanların dövülmesi ve işkenceye maruz bırakılması adet haline dönüştü.'
Bir de bilindiği gibi, geçtiğimiz aylarda 400 Kabardey-Balkarlı Müslüman, avukat Larisa Dorogova aracılığıyla Putin'e, devlet ve sivil organizasyonlara dilekçe göndermiş ve insan haklarına riayet edilen bir ülkeye gidebilmeleri konusunda kendilerine müsaade edilmesini istemişti.
KU/ÖZ/AK
î Başa MEHMET ŞEVKET EYGİ'YE GÖRE TÜRKİYE'DE MÜSLÜMANLAR İŞTE BÖYLE BİR MEDYAYA SAHİP OLMALI... - Haber Vitrini - 21 Ekim 2005 ''Bu memleketi babalarının çiftliği, atalarının mandırası gibi gören bir zihniyet vardır.Türkiye’nin millî bir basına ihtiyacı vardır.Türkiye’de basın tekelleşmiş, kartelleşmiştir.Müslümanlar çeşitli provokasyonlar, yönlendirmeler ile balkanlaştırılmış bulunuyor. Bu durumdaki Müslümanların yukarıda anlattığım iki günlük gazeteyi ve bir haftalık dergiyi yayınlamaları çok zordur.'' 21 Ekim 2005 Cuma 11:31
|
|
MEHMET ŞEVKET
EYGİ'NİN MİLLİ GAÇZETE'DEKİ YAZISI:
MÜSLÜMANLAR VE MEDYA
Bu yazımda günlük gazete ve haftalık dergi
konusunu ele alacağım. Televizyon konusunda ihtisasım yoktur, ondan bahs
etmeyeceğim.
Madde 1: Bu memlekette bütün Müslümanları
temsil eden bir “Yüksek İslâm Konseyi” olsaydı, bu raporu o makama takdim
ederdim.
Madde 2: Türkiye Müslümanlarının iki günlük
gazete çıkartması gerekir.
Birincisi: En az bir milyon satışı olan son
derece tesirli ve ağırlıklı bir halk ve kitle gazetesi. İkincisi: Satışı
üç yüz binden az olmamak şartıyla çok ciddî, başlığı dahil hiç renk
kullanmayan (reklamlarda kullanılabilir) çok ciddî, çok seviyeli bir
yüksek tabaka gazetesi.
Madde 3: Türkiye’nin nüfusu, bizdeki basın
hürriyeti, Müslümanların maddî imkânları, potansiyelleri böyle iki gazete
çıkartmaya müsaittir. Ancak vicdanları, şuurları ve kültürleri yeterli
değildir.
Madde 4: Bu iki gazete de “Müslüman
gazeteleri” olmayacak, Türkiye’nin tamamının, bütünlüğünün gazeteleri,
yani “Türkiye gazeteleri” olacaktır. Ülkemizde yayınlanan bazı büyük
gazeteleri, Sabataycılar idare ettikleri halde, bunlar Sabataycı gazete
hüviyetiyle çıkartılmamaktadır.
Madde 5: Bu ülkede çoğunluğu teşkil eden
Müslümanların hür, izzetli, haysiyetli bir şekilde yaşayabilmeleri,
“ikinci sınıf” vatandaş statüsünden kurtulup birinci sınıf vatandaş
statüsüne geçebilmeleri için medya sahasındaki çarpıklığın mutlaka
düzeltilmesi gerekir.
Madde 6: Yukarıda beyan ettiğim iki büyük
gazeteyi yayınlayabilmek için Müslümanların dünya çapında (Sadece Türkiye
çapında olmaları yetmez) büyük, vasıflı, güçlü, üstün
gazeteciler-medyacılar yetiştirmesi gerekir. Dört beş yabancı dil bilen,
Türkçe’yi, Fuzulî Divanı’nı 1928’den önceki baskısından okuyup
anlayabilecek derecede edebî ve kültürel yazılı Türkçe’yi iyi bilen, engin
bir genel kültürü ve derin bir millî kültürü olan şahsiyetli gazeteciler.
Madde 7: Bu gazetelerde sekter, taraflı yayın
yapılmayacak, meselâ başörtüsü konusunda yapılan yayınlarda başörtüsü
lehinde olanların fikir ve görüşleri yanında aleyhinde olanlarınkilere de
yer verilecektir.
Madde 8: Bu iki gazete bir şahsın, bir
cemaatin, bir kliğin, bir tarikatın hizmetinde olmayacak Türkiye’yi bir
bütün olarak ele alacaktır.
Madde 9: Bu iki gazete kesinlikle yalana,
iftiraya, düzmece haberlere yer vermeyecektir.
Madde 10: Bu iki gazete halkın yüzde 99’unun
güvenini kazanacaktır.
Madde11: Ülkedeki bütün haksızlıkları,
kokuşmayı, rüşveti, hortumlamayı, devlet ve belediye bütçelerinin
talanını, haram ve kara para birikimini, hukuka ve ahlâka aykırı
zenginleşmeyi bütünüyle tenkit edecek, bunlarla mücadele edecektir.
“Onların hırsızı kötü, benim hırsızım iyi” zihniyeti geçerli olmayacaktır.
Madde 12: Gerçek tarikatlar dışında bu
gazetenin idarecileri ve meslek erbabı hiçbir dinî hizbe, fırkaya,
cemaate, zümreye, sekte, gruba mensup bulunmayacaktır. Şayet bir tarikata
mensup iseler tarikatçılık yapmayacaklar, sadece tarikatlı olarak
kalacaklardır, gazeteyi mensubu bulundukları tarikata âlet
etmeyeceklerdir.
Madde 13: Bu iki gazete, yayına başladıkları
tarihten en geç bir yıl içinde ülke, halk, kimlik, tarih, kültür olarak
Türkiye’nin bir tür vekili ve temsilcisi durumuna gelecektir.
Madde 14: Bu iki gazeteyi âlet ederek hiçbir
şahsın zenginleşmesine imkân verilmeyecektir. Bunun için, bütün üst düzey
çalışanlarının her yıl mal ve servet beyanları yayınlanacaktır.
Madde 15: Bu iki gazete ülkedeki
çeşitlilikler arasında millî barış ve toplumsal uzlaşma için çalışacaktır.
Türklerle Kürtleri, Sünnîlerle Alevîleri, dindarlarla lâikleri, sağcılarla
solcuları barış içinde yaşamaya, uzlaşmaya, ülkeye-millete-devlete zarar
vermemeye dâvet edecek ve bu maksatla ne yapılması gerekiyorsa yapacaktır.
Madde 16: Bu iki gazete tarihî ârızaların ve
kazaların taraftarlığını yapmayacak, tarihî devamlılık için çalışacaktır.
Madde 17: Bu iki gazete hukukun üstünlüğü,
evrensel insan hakları, ahlâk ve fazilet için çalışacaktır.
Madde 18: Satışı bir milyon olan gazete 1
liraya, üç yüz bin satışı olan yüksek seviyedeki gazete 2 liraya
satılacaktır.
Madde 19: Gazete çalışanları içinde, ülkedeki
sayıları oranında çeşitli unsurlardan eleman bulunacaktır.
Madde 20: Gazeteler Müslümanlar hakkında
özeleştiri yapacak, islâmî kesimdeki yanlışlıkları olumlu bir şekilde
tenkit edecek, halkı uyaracaktır.
Madde 21:Türkiye’de son yirmi beş yıl
içindeki büyük haram ve kara para ve servet birikimi üzerinde duracak,
iftira etmemek ve yalan yazmamak şartıyla bu konuda sorgulama yapacaktır.
Madde 22: Her hâl ü kârda iki gazete de
popülizm yapmayacak, olmayacak dualara âmin demeyecek, gerçekçi olacaktır.
Madde 23: Bu iki gazetenin yayınları ses
getirecek, son derece tesirli olacaktır.
HAFTALIK dergiye gelince:
(1) Yetmiş iki milyonluk Türkiye’de haftalık
bir haber-yorum-magazin dergisi en az 500 bin satmalıdır.
(2) Böyle bir dergide tarih, seyahat ve
kültür yazılarına da yer verilecektir.
(3) Bu derginin fiyatı 1 liradan fazla
olmayacaktır.
(4) İyi kağıda basılacak ve her sayısı 200
sayfadan az olmayacaktır.
(5) Kesinlikle sekse, sansasyona, yalan
dolana, kışkırtmaya yer vermeyecektir.
(6) Her sayısında siyaset, kültür, iktisat,
memleket meseleleriyle ilgili merak, dikkat, ilgi çekici ciddî dosyalar
yayınlayacaktır.
(7) Sağlam ve gerçek bilgiler, belgeler ile
yolsuzlukların, hırsızlıkların, gayr-i meşru zenginleşmelerin üzerine
gidecektir.
(8) Hiçbir iktidara yağcılık yapmayacak,
daima muhalif kalacak, lâkin olumlu muhalefet yapacaktır.
(9) Ülkedeki bütün çeşitliliklere açık
olacaktır.
(10) Günlük iki gazete ile ilgili birçok
madde bu dergi için de geçerlidir.
*
Çok yazdım, bir kere daha tekrar ediyorum:
Türkiye’nin Müslüman halkı medya konusundaki
geriliğini, aczini, yetersizliğini telâfi edemezse selâmete çıkamaz, kendi
vatanında hür ve haysiyetli bir hayat süremez. Çünkü medya bizde “BİRİNCİ
KUVVET” olmuştur. Bu kuvvete sahip olmayan, bu kuvveti kontrol etmeyene
hakk-ı hayat yoktur.
Müslümanlar elli yıldan beri medya konusunda
bocalayıp duruyor. Bendeniz 1950’de (veya 51’de) İstanbul sokaklarında
günlük olarak çıkmaya hazırlanan BÜYÜK DOĞU gazetesinin afişlerini görmüş
bir kimseyim.O günden bugüne yarım asrı aşan bir zaman geçti. Gazete
konusunda Müslümanlar bir şeyler yaptılar ama yukarıda anlattığım iki
günlük gazete gibi gazeteler çıkartamadılar.
Günlük gazete ve haftalık gazete konusunda
üstünlük, sayıca çok küçük bir azınlık olan (Yüzde bir veya iki)
PEMBELERDEDİR.
Evet demokrasi var, hürriyet var, onların da
gazete ve dergi çıkartmaya hakları var ama ortada başka bir açıdan büyük
bir çarpıklık ve garabet var.
PEMBELER, bazen doğrudan doğruya, bazen
dolaylı olarak çoğunluğun temel haklarına aykırı yayın yapıyorlar.
Pembeler tarihî kaza ve ârızaları sürdürmek için çalışıyorlar. Pembeler,
millî birlik, millî barış, toplumsal uzlaşma için gereği gibi
çalışmıyorlar.
Bir an bile unutulmamalıdır ki, bu memlekette
Müslümanlara ve Türklere ACI SOĞAN diyen güçlüler ve dişliler vardır.
Bu memleketi babalarının çiftliği, atalarının
mandırası gibi gören bir zihniyet vardır.
Türkiye’nin millî bir basına ihtiyacı vardır.
Türkiye’de basın tekelleşmiş,
kartelleşmiştir.
Müslümanlar çeşitli provokasyonlar,
yönlendirmeler ile balkanlaştırılmış bulunuyor. Bu durumdaki Müslümanların
yukarıda anlattığım iki günlük gazeteyi ve bir haftalık dergiyi
yayınlamaları çok zordur.
Ülkelerinin, milletlerinin, devletlerinin
ayakta durmasını, yücelmesini isteyen iyi niyetli Türkiyelilerin, zikri
geçen iki gazetenin ve bir derginin hasretini çekmesi gerekir.
Bu organlar olmadan kurtulamayız. Böyle
gazete ve dergilerimiz yoksa, seçimleri biz kazansak bile ülkeyi biz idare
edemeyiz, kendi vatanımızda hür, izzetli, haysiyetli bir hayat
süremeyiz. |
î Başa REYTİNG REKORTMENİ DİZİLERİN SENARİSTİ BEYİN KANAMASI GEÇİRDİ - Haber Vitrini - 21 Ekim 2005 Türk televizyon tarihine damgasını vuran Süper Baba, İkinci Bahar, Unutma Beni ve Yabancı Damat gibi dizilerin senaristi Sulhi Dölek ölümle pençeleşiyor. Beyin kanaması geçiren Dölek önceki gece Gümüşsüyü Askeri Hastanesi'ne kaldırıldı. 21 Ekim 2005 Cuma 11:16
|
|
Türk televizyon
tarihine damgasını vuran Süper Baba, ikinci Bahar, Unutma Beni ve Yabancı
Damat gibi dizilerin senaristi Sulhi Dölek ölümle pençeleşiyor. Beyin
kanaması geçiren Dölek önceki gece Gümüşsüyü Askeri Hastanesi'ne
kaldırıldı. 57 yaşındaki senarist, Deniz Harp Okulu ve Michigan
Üniversitesi mezunu. 1989 yılına kadar, gemi inşa yüksek mühendisi olarak
Deniz Kuvvetleri'nde çeşitli görevlerde bulunan yazar 1969'da Varlık
Dergisi'nde çalışmaya başladı. Aynı yıl, ''Dünya Dönmüyor Artık'' adlı tek
perdelik bir oyunla Yusuf Ziya Ortaç ödülünü kazandı. Sonraki yıllarda
Milliyet, Cumhuriyet gibi gazetelerle Çivi, Nokta, Tempo ve Diyojen gibi
haftalık dergilerde yazılar yazan Dölek'in çok sayıda romanı var.
Senaryolarıyla birçok ödül kazanan ünlü senaristin sağlık durumu
ciddiyetini koruyor.
(VATAN) |
î Başa MECLİS KOMİSYONUNDA İŞTE BU İLGİNÇ PARA TOPLAMA ÖYKÜLERİ KONUŞULDU - Haber Vitrini - 21 Ekim 2005 Haşim Bayram'dan Meclis Araştırma Komisyonu'nda ilginç öyküler: Fransa'da biri duvarı yıktı, içinden kasa çıktı. Hollanda'da bahçeye gulden gömülüydü. 21 Ekim 2005 Cuma 12:20
|
|
ANKARA -
Kombassan Holding'in Yönetim Kurulu Başkanı Haşim Bayram, yaklaşık 128 bin
kişiden 800 milyon avro parayı nasıl topladığını Meclis Araştırma
Komisyonu'na anlattı. Bayram, bir keresinde para vermek için kendisini
evine çağıran bir kişinin, derin dondurucudaki butun içine sakladığı 700
bin franktan ödeme yaptığını söyledi.
TBMM'de İslami holdinglerle ilgili sorunları
araştırmak üzere kurulan araştırma komisyonunun tutanaklarına göre, kısa
bir süre önce komisyona bilgi veren Bayram, üniversiteyi bitirinceye kadar
yedi kişilik ailesiyle yaşadığı yedi metrekarelik tek odalı evde başlayıp
holding patronluğuna uzanan yaşam hikâyesini ve Kombassan Holding'e
halktan nasıl para topladığını anlattı.
Ortak sayısı azaldı
Tutanaklara göre, zaman zaman CHP'li komisyon
üyelerini sinirlendiren Bayram, isim vermeden ve sayılarını belirtmeden
emekli Genelkurmay başkanlarına rüşvet suçlamasında bulunurken, 28 Şubat
sürecindeki askerlere, SPK'ya ve bazı Hazine yetkililerinin de kendilerini
engellediği suçlaması yöneltti. Ancak, 28 Şubat sürecinde kendilerine
yatırılan paralarda artış olduğunu, yaklaşık 128 bin kişiden 800 milyon
avro para topladığını, şirketlerinin bugünkü varlığının ise 2 milyar avro
olduğunu ileri süren Bayram, ortak sayısının şu an 78 bine düştüğünü
vurguladı.
Haşim Bayram'ın tutanaklara yansıyan bazı
sözleri ise şöyle:
TÜRK İŞÇİLERİN PARASI: Bugün işçilerimizin
yastık altında en az 250-300 milyar dolar parası var. Resmiyetteki
paraları ise 40-50 milyar dolar. Bunun 50 milyar doları gelse, Türkiye
uçar.
PARALAR BUTTA: Bu paraların nasıl tutulduğuna
dair üç örnek vereyim. İsviçre'de rastladım, kimsenin aklına gelmez bu.
Adam hayvanın butunu oymuş, muşambanın içine sokmuş üst üste frankları,
sonra buta yerleştirmiş, 700 bin frank; ondan sonra tıkaç yapmış etten,
derin dondurucuya atıvermiş. Buradan çıkarıp 50 bin frankını verdi.
ÇATIDAKİ ZULA: Fransa'nın Lyon şehrindeyim.
Toplantıda anlattım, paraların yastık altında kalmasının ekonomiye bir
faydası yok, gelin güçlerinizi birleştirin, diye. Bir tanesi, 'Hocam bizim
eve gidelim' dedi. Allah sizi inandırsın, çatı katında duvarı yıktı,
yıkılan gizli duvarın içinden gizli bir kasa çıktı. Kasada 3 milyon 300
bin mark. Bu paranın 150 bin markını verdi bana.
GULDEN DOLU ÇÖMLEK: Hollanda'dan bir
hemşerimiz, bizim Kazım Karabekirli bir kadın, kocası iş kazası geçirmiş,
1 milyon 150 bin gulden devletten şey almışlar. O götürdü beni evinin
bahçesine, bir bel verdi elime, 'kaz şurayı' dedi. Şöyle sundurma gibi bir
şey, kazdım bir metre toprağın altında çömlek, guldenleri muşambaların
içine sarıp çömleğe koymuş. Çömlekte 1 milyon 150 bin gulden var. 100
binini bana verdi, kalanını çömleğe attı.
EMİRDAĞLILAR ÜÇ ÇUVALLA GELDİ: Afyon
Emirdağ'ın bir beldesi var. Hamburg'da bunlar gemi işçisi, tersane işçisi
yüz aile. Bunlar 150 milyon mark biriktirmişler. Bir gün üç çuvalla
geldiler yanıma. Ben de bir kahvehanede oturuyorum orada. Çuvalları
koydular ve dediler ki; ''Biz Emirdağ'ın filan beldesinin aileleriyiz. Bu
üç çuvalın içinde 150 milyon mark var, al bunu, bizim oraya fabrika kur.''
RÜŞVET SUÇLAMASI: Biz o kadar zulüm yedik ki,
bunları açıklamadık. Bize, ülkenin çeşitli yerlerinden, kademelerinden,
şey olan, en yüksek kademe, Genelkurmay Başkanlığı yapmış adamlar bile
''Biz sizi kurtarırız, ama şu kadar para verin..'' 10 milyon, 20 milyon,
30 milyon dolar gibi paralar, çok yüksek rakamlar.
RUS BİLİM AKADEMİSİ BAŞKANI BAYRAM'A
ÇALIŞMIŞ: 1996-97'de askeriyeye 16 askeri proje götürdük. Ben Japon,
Fransız, Belaruslu vesaire bir sürü bilim adamı çalıştırdım. Rus Bilim
Akademisi Başkanı bizim maaşlı elemanımızdı. Çünkü o sırada Rusya'da bir
profesörün maaşı 30 dolar, doktorun maaşı ise sadece 10 dolardı. Biz 1000
dolar verdik, 3 bin dolar verdik; dedik, siz bizim maaşlı elemanımızsınız.
Şu anda Aselsan'ın ürettiği o dürbünler vesaire, patenti bize ait. Biz
istesek yaptırmayız onları.
SPK'YA SUÇLAMA: (28 Şubat sürecinde) Ali
İhsan Karacan (dönemin Sermaye Piyasası Kurulu-SPK Başkanı) askeri
brifingten çıkıyor, ''Derhal Kombassan'ın dosyalarını getirin''. Hemen
çağırıyor iki tane adam, uzman.. Şimdi SPK'da hep böyledir; iki rapor
hazırlarlar, bir müspet, bir menfi. Hangisini emrederlerse öyle yapar;
böyle bir düzen var orada.
VERGİ KAÇIRMA, VERGİDEN KAÇ: Bütün dünyada
vergi okutulurken, 'vergiden kaçınacaksın, ama vergi kaçırmayacaksın'.. Bu
ilk cümledir hukukta. Vergiyi kesinlikle kaçırmayacaksın, çünkü vergi
kutsaldır, ama vergiden kaçınacaksın. Biz de ortaklarımıza 'kâr payı'
yerine 'değer artışı' adı altında ödeme yaptık. Değer artışı dersen vergi
yok.
2000'E KADAR İLAHTIM: 2000'e kadar bakın,
hâşâ, ilah gözüyle bakıyorlardı bize. Ama ne olduysa 2000 yılında tabii
tılsım döndü. Sahtekâr şirketler çıktılar ortaya, insanları aldattılar.
Hakikaten, Avrupa'daki o iyi niyetli adamların çoğunu aldattılar.
94 KRİZİNDE ALANYA'NIN ÜÇTE BİRİNİ ALDIK:
1994 yılında çıkan ekonomik krizde biz Alanya'nın üçte birini satın
almıştık hemen hemen. Elimizde para vardı. Hâlâ orayı sata sata
bitiremedik. Bu krizde de (2001) elimizde 600-700 milyon dolar para vardı.
Eğer o para, para olarak kalsaydı, belki Türkiye'nin üçte biri bizimdi şu
anda. Yani, siz o büyük holdinglerin idarecilerini çok kafalı falan
zannetmeyin. İnanın ilkokul üç çocukları kadar beyinleri bile yok onların;
ama şartlar onlardan yana.
(radikal) |
Amerikan yönetimi, daha doğrusu Neocon-siyonist ittifakı bugünlerde İslam'ı merkeze alan yeni bir kampanya başlattı. El Kaide'nin Kuzey Afrika'dan Endonezya'ya uzanan coğrafyaya Hilafeti getirmeye çalıştığını, dolayısıyla engellenmesi gerektiğini duyurdu. Ne kadar kutsal bir savaş verdiklerini açıklamaya çalıştı. Müslüman coğrafyaya yönelik saldırganlığını meşrulaştırmaya çalıştı.
Ardından aslında 'İslamofaşitler'e karşı savaş yürüttüklerini duyurdu. ABD politikalarına boyun eğmeyenler İslamcı faşistler olarak tanımlandı. Şer ittifakının öteden beri küresel düzeyde yürüttüğü savaşı kavramsallaştırma sıkıntısı vardı.
Bunu başaramadılar. Terörle savaş, İslamcı terörizm, küresel terör, El Kaide, sonsuz adalet ve daha bir sürü söylem. Ama Soğuk Savaş'ta olduğu gibi, dünyayı peşlerine takacak bir söylem üretemediler, bir kavram bulamadılar, yaptıklarını tanımlayamadılar, insanlığı ikna edemediler. George Bush ve ekibi, bir çok kez yaptıkları açıklamalarda savaşın yıllar alacağını, iyilik ve kötülüğün savaşı olduğunu, medeniyeti kurtarma mücadelesi olduğunu dile getirdi. Ama yine de beklenen etkiyi gösteremedi.
Son buluşları İslamofaşist olmalı. Buna sarıldılar. Her fırsatta dile getirip yaygınlaştırmaya, Müslümanların bir bölümünü bu kavramla tanımlayıp düşman safına itmeye çalışıyorlar. Neo-con tezlerin dini muhafazakarlıktan ziyade ırkçı/faşist tezlerden kaynaklandığını bilmeyen var mı?
Reagan yönetiminin Savunma Bakan Yardımcısı Frank Gaffney Jr. The Washington Times gazetesinde 27 Eylül'de çıkan "İslamcı Türkiye'ye hayır" başlıklı yazısında aynı ithamlar vardı. Bu kişi, "Avrupai değerlerden hızla uzaklaşan" Türkiye'nin, bir "İslamofaşist ülke haline dönüşmekte olduğu"nu, bu nedenle de AB'den uzak tutulması gerektiğini savundu.
Bu yazıdan sonra ABD Başkanı George Bush da tartışmaya katıldı. Türkiye için de "ılımlı İslam ülkesi" diyen Bush, ABD'nin "İslamofaşist tehdit altında olduğu"nu iddia etti.
İslamofaşizm kavramını ilk kez, aynı gazetenin editörü olan ve neo-conları destekleyen Tony Blankley "Batı'nın son şansı: medeniyetler savaşını kazanacak mıyız" başlıklı kitapta kullanılmış. İlk kez kimin kullandığı değil ama son günlerde kavram üzerinden yürütülen kampanya önemli. Washington Times'ın üslendiği rol, Bush'un aynı sözleri tekrarlaması ve son olarak geçenlerde Ankara'da Suriye ve İran pazarlıkları yapan Stephen Hadley'nin açıklamaları, ABD'nin İslam'la yaşadığı sorunun ne kadar derin olduğunu göstermesi açısından ibret verici.
Bakın ne diyor Bush'un Güvenlik Danışmanı Hadley:
"Terörle savaşı İslam'ın ruhunu kurtarmak için yapılıyor. Bu düşünceler savaşında 'Ilımlı İslamcılar'ı, teröristler tarafından ortaya atılan deforme olmuş İslam görüşüne karşı çıkmaları için cesaretlendirmeliyiz. İslam'ın ruhu için ideolojik bir savaş veriliyor. Bu Müslüman dünyanın destek ve bağlılığı için ideolojik bir mücadeledir. Bu mücadeleyi kazanmak, İslamiyet içindeki aşırı seslere doğru meydan okumayı içeriyor. Bu, dünya çapında ses vererek Müslümanların yapması gereken bir meydan okumadır. Teröristlerin çarpıttığı İslam versiyonu ile mücadelede, Irak ve Afganistan'da demokrasi inşa edilmesi 'şiddeti besleyen umutsuzluk için panzehir' sağlayacaktır…" (Radikal 20/10/2005)
Bush'un güvenlik danışmanı bile İslam, Müslümanlar ve İslam dünyası üzerinde bu kadar belirgin ayırımlar, tanımlamalar yapabiliyor. Kimin iyi Müslüman, kimin kötü Müslüman olduğuna dair fetvalar verebiliyor. Müslüman öncülerin ise sesi bile çıkmıyor. Irkçı düşüncelerini maharetle kamufle ettikleri yetmiyormuş gibi, dünyayı kana bulamaları yetmiyormuş gibi, Müslümanları sınıflara ayırıyor, tanımlıyor, mahkum ediyor, cezalandırıyor, ödüllendiriyor…
Bütün güvenlik doktrinlerini medeniyet düşmanlığı ön kabulüyle hazırlayan bu ideolojik çete, Türkiye ve bir çok Müslüman ülkeyi medeniyetler barışı için seferber etti. Temel tezleri hem İslam dünyasının direncini bir daha ayağa kalkamayacak şekilde kırmak hem de "İslam kendi içinde çatışacak" tezini gerçekleştirmek. Bunu Irak'ta başardılar. Şii-Sünni Arap-Kürt çatışması onlarca yıl kontrol edilemeyecek kadar derinleşti. Aynı tezi bütün bölgeye yayacaklar. Sırada Pakistan, Türkiye, Suriye, İran ve Suudi Arabistan var. Etnik çözülmenin, mezhep eksenli çözülmenin yakıcı örneklerini buralarda da göreceğiz.
Hadley, bir güvenlik uzmanı değil sanki Müslüman dünyanın yol göstericisi, öncüsü... Bu coğrafyanın siyasi öncülerinde, aydınlarında, dini liderliklerinde bu suskunluk devam ettiği müddetçe, bu ezik karakter etkili olduğu müddetçe, bu tembellik, sorumsuzluk, atalet, fırsatçılık, aç gözlülük, doyumsuzluk devam ettiği müddetçe Hadley'yi ya da bir başkasını bir gün İstanbul'a Halife bile tayin ederler.
Kim hayır diyecek ki..?
î Başa İsviçre’de Ayasofya kilise olsun kampanyası - Milli Gazete - 21 Ekim 2005 İsviçre Zürih Üniversitesi’nde akademisyen olduğu belirtilen Angeliki Papagika tarafından internette başlatılan bir kampanyada, Ayasofya’nın kilise haline dönüştürülmeden Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne (AB) üye olmaması gerektiği savunuluyor. Papagika, 1 milyon imza toplanırsa AB Parlamentosu’nun Türkiye’ye bu konuda baskı yapabileceğini söyledi. HABER MERKEZİ İsviçre Zürih Üniversitesi’nde akademisyen olduğu bildirilen Angeliki Papagika tarafından internette başlatılan bir kampanyada, Ayasofya’nın kilise haline dönüştürülmeden Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne (AB) üye olmaması gerektiği savunuluyor. Site, AB’yi, Türkiye’ye “Ayasofya’nın tekrar kilise haline dönüştürülmesi” için baskı yapmaya çağırıyor. Papagika, 1 milyon imza toplanırsa AB Parlamentosu’nun Türkiye’ye bu konuda baskı yapabileceğini söyledi. www.hagiasophiablog.com adresinde yayın yapan sitede, Ayasofya’nın bir kilise olarak inşa edildiği ve tekrar eski haline dönüştürülmesi gerektiğine dikkat çekiliyor. Ayasofya’ya ikinci Kudüs benzetmesi yapan Papagika, İstanbul’un fethinden sonra cami haline dönüştürülerek orijinal atmosferini kaybettiğini öne sürüyor. Papagika’nın bu girişimi Ortodokslar arasında çok çabuk yankı buldu. Ortadokslar Kilisenin kimin kontrolü altında olması gerektiğini bile tartışmaya başladı. Bazı Ortodokslar Ayasofya’nın Yunanistan’a verilmesini savunurken, bazıları Fener Rum Patrikhanesi’ne bağlı olması gerektiğini düşünüyor. | |||||||||
|
î Başa "Why Do Priests & Preachers Enter ISLAM?"
|
|
Saddam Hüseyin, bir zamanlar ülkesinde ve Ortadoğu'da kendisinden korkulan adam. Amerika ve İngiltere için bölgeyi kana bulayan adam. Irak'ın otuz beş yıllık sorgulanamaz lideri. Arap dünyasının kahramanı, kıtlığını çektikleri lider örneği. Gücün sembolü.
Irak'ın işgali ile saltanatı yıkıldı. İhbarla/ihanetle yakalandı. Aşağılanarak televizyona çıkarıldı. Amerika için inanılmaz bir kamuoyu çalışması oldu.
Hapsedildi… Hapis süresince kendisiyle pazarlıklar yapıldı. ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld'in getirdiği mesaj çok açıktı. Beyaz Saray'dan gelen mesajda, idam edilmesi tartışılan, dünyanın en kötü diktatörü olduğu yolunda korkunç bir medya operasyonu yürütülen adama yalvarış vardı: "Direnişçileri durdur. Etkini kullan ve Sünni direnişi durdur. Biz de seni ve aileni ciddi miktarda ekonomik destekle bir başka ülkeye gönderelim. Özgür yaşa." Red cevabı aldılar. Hücrede yaşayan adamın direnişi durdurma gücü de yoktu zaten…
Dün mahkeme önüne çıkarıldı. Kim, hangi yetkiyle, hangi meşruiyetle bu mahkemeyi kurdu, bir siyasi lideri yargılıyor?
Bir ülkeyi işgal ediyorlar, malvarlığına/kaynaklarına el koyuyorlar, halkını katledip öldürüyorlar, demokrasi adına parçalıyorlar, o ülkede yaşayan herkesi birbirine düşman ediyorlar. Ardından kurduklarını düşündükleri düzenin meşru olduğunu iddia ediyorlar.
Seçimler palavra, yönetim komedi, oy sayımları skandal, iktidar yaptıkları şaklaban… Bağdat'ta bir tiyatro oynanıyor. Seyircisi bütün dünya olan. İbretle izlenen...
Böyle bir otoritenin yargı yetkisi yoktur. Hele uluslararası nitelikteki bir davaya bakma yetkisi hiç yoktur. Böyle bir yargı hangi hukuki zemine dayanıyor, hakimleri kim nasıl atıyor, savunma hakkı ne durumda?… Hiç biri belli değil. Şu an kimin yargıladığı bile belli değil.
Halepçe katliamından etnik temizlik ve işkenceye, rakiplerin öldürülmesinden Kuveyt'in işgali ve Irak-İran savaşı sırasında işlenen suçlara kadar çok sayıda suçu var. Dün ilk olarak 1982'de kendisine yönelik suikast girişiminin ardından Bağdat'ın kuzeyindeki Şii kasabası Duceyl'de 143 kişinin idam edilmesi, 399 ailenin alıkonması ve bin 500 kişinin hapsedilerek işkence görmesinden sorumlu tutuldu.
İran-Irak savaşından sorumlu tutulacak. Halepçe katliamından ve kimyasal silah kullanımından sorumlu tutulacak. Şiiler'e, Kürtler'e hatta kendi çevresine yaptığı zulümleri sorgulanacak. Eski rejime, Saddam Hüseyin'e, yönetim kadrosuna karşı öfkesi olan herkes elindeki dosyayı mahkemenin gündemine sokmaya çalışacak.
O bir zalimdi, diktatördü, cinayetler işledi, bazı etnik çevrelerin nefretini kazandı, Kürt ayrılıkçılığına karşı sert önlemler kullandı. Kimyasal silah kullanmak, toplu idamlar, Kürtlere yönelik katliam, Şiiler'e yönelik katliam ve cinayetler.. Hakkında çok suçlama var.
Soykırımla, katliamla, kitle imha silahı kullanmakla, insanlık suçu işlemekle suçlanan bir lider böyle mi yargılanır? ABD ve İngiltere'nin yazdığı bir senaryo oynanıyor. Uluslararası mahkeme yerine Bağdat'ta, saygın yargıçlar yerine inat olsun diye bir Kürt yargıç karşısında, savunma hakkının engellendiği bir tiyatro..
Mahkeme, gizlilikleri açığa çıkarmak, adaleti ortaya koymak için değil, bazı şeyleri gizlemek için kuruldu. ABD'nin Saddam'ı nasıl silahlandırdığı, kitle imha silahlarını ona neden verdiği, Halepçe'deki katliama neden ses çıkarmadığı, Kürtleri ve Şiileri neden yarı yolda bırakıp kıyıma uğrattığı, Irak'a kimyasal silah malzemeleri transfer eden Amerikalı, Avrupalı şirketlerin nasıl gizleneceği ve daha bir sürü şey.
Demokrasi ve adalet için geldiler! Diktatörü devirdiler.
Yüz binde fazla sivil öldürdüler. Katliamlar yaptılar. Sabotajlar düzenlediler. Cinayetler işlediler. Tecavüzler yaptılar. Sistematik işkence uyguladılar. Esir kamplarını ölüm kamplarına dönüştürdüler. Felluce'de ve Tel Afer'de kimyasal silahlar kullandılar. Hem de, daha önce acı çekenlerle birlikte. Kürt güçleri ve Şii Bedir Tugaylarıyla birlikte. Kıyım yaptılar, insanlık suçları işlediler.
Birinci Körfez Savaşı'nda üç yüz bine yakın Iraklı öldürdüler. Kuveyt-Bağdat otoyolu ölüm otobanı olmuştu. Kilometrelerce uzanan ceset tarlası... Silahlarını bırakıp evlerine giden askerler kıyıma uğratıldı. O zaman kitle imha silahları kullandılar, katliam yaptılar.
Afganistan işgalinde de aynısını yaptılar. Esirleri konteynerlara doldurup kurşuna dizdiler, hücrelerinde asitle yaktılar, dışarı çıkıp boğdular ve gruplar halinde çöle götürülüp kurşuna dizdiler. Binlerce insanı bu şekilde öldürdüler. Bu ne suçu? İnsanlık suçu? Kim yargılayacak? Mezar-ı Şerif çevresindeki toplu mezarların hesabını kimler verecek?
Saddam yargılayabilirler. Ama bu uluslararası bir mahkemede olabilir. Ondan nefret edenlerin yaptığı yargılamadan adalet çıkmaz. Onlar bunun ne anlama geldiğini bile bilmiyor. Adil bir yargının kurdukları gayri meşru yönetime değer kazandıracağını bile öngöremiyorlar. Çünkü bir çete mantığı ile hareket ediyorlar.
Zulüm görenler iktidarı eline alınca kendisine zulmedenlerden daha zalim oluyor. Saddam'ı yargılayabilirler. Ama işgalden bu yana Irak'taki insanlık suçlarını, Felluce ve Tel Afer'deki katliamları, Samarra, Ramadi ve Bağdat'taki insanlık suçlarını, sayısız insanın kaçırılmasını, Kuzey Irak'taki işkence merkezlerinde yaşananları, cesetlerin Dicle nehrine atılmasını, kadınlara tecavüz edilmesini, kızların kaçırılmasını kim yargılayacak? Saddam gitti, nasıl bir Irak kurdular? Öldürülen Iraklı onlarca akademisyenin listesi önümde duruyor.
Diktatörü devirenlerin demokrasisinin ne olduğunu gördük. Zulme uğrayanların nasıl katliam yaptıklarını gördük. Kardeşlerini nasıl boğazladıklarını gördük. Efendilerinden aldıkları talimatları nasıl yerine getirdiklerini, kardeşlerinin eşlerini savaş ganimeti olarak alabildiklerini gördük.
Saddam'ı yargılıyorlar. Yargılasınlar. Yargılanmalı. Onca acının bedelini ödemeli. O bir diktatör ve suçlu.
Ama onları kim yargılayacak? Yargılanmayacaklarını mı sanıyorlar?
Şişli 2. Asliye Ceza Mahkemesi'nce hazırlanan 5 sayfalık gerekçeli kararda, iddianame, sanıklar ve avukatlarının savunmaları ile bilirkişi raporuna değinilirken, Hrant Dink'e ceza verilmesinin gerekçesi de detaylı şekilde anlatıldı.
Kararda, düşünce özgürlüğü ve ifade özgürlüğünün sınırsız olmadığı belirtilerek, “Her şeyin bir sınırı vardır. Bu sınırlama bazen yasayla, bazen de ahlak kurallarıyla olur. Aşağılayıcı, incitici nitelikte ifade özgürlüğü söz konusu olmaz” denildi. Bu tür ifadelere hiçbir hukuk düzeninin izin vermeyeceği vurgulanan kararda, şöyle devam edildi:
"BU TOPRAK KANLA SULANDI"
“Her ülkenin kendine göre değerleri vardır. Öyle ülke vardır ki bayrağından şort yaparsın, hoşgörülür. Öyle ülke vardır ki ineğine dokunursun, infial yaratır. Öyle millet vardır ki kan dedin mi akla bu toprakların her santiminde bulunan ecdat kanı gelir.
Bu toprağın her karesi kanla sulanmıştır. Atatürk, bu vatanın bu kanla
kurtulduğunu gayet iyi bildiği için, gençliğe her zor koşulda muhtaç olduğu
kudretin bu kanda olduğunu söylemiştir. Oysa sanık, bu kanın zehirli olduğunu
ifade etmiştir. Bu Türk atalarına, şehitlere, milleti meydana getiren değerlere
saygısızlıktır ve tabii ki aşağılayıcı, inciticidir.”
GENÇLİĞE
HİTABE'DEKİ ÇARPITMA
Atatürk'ün, “Nutuk” adlı eserindeki
“Gençliğe Hitabe”den de alıntılara yer verilen kararda, sanık Dink'in, Agos
Gazetesi'ndeki ”Ermenistan ile Tanışmak” başlıklı yazısında, “Ey Türk gençliği,
birinci vazifen Türk bağımsızlığını, Türk Cumhuriyeti'ni sonsuzluğa değin
korumak ve savunmaktır” ile başlayıp “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil
kanda mevcuttur” şeklinde sona eren “Gençliğe Hitabe”deki sözleri, ince ve
ustalıkla çarpıtarak, Türklüğü incitici ve aşağılayıcı niteliğe bürüdüğü iddia
edildi.
"SUÇ SABİT"
Yazıda geçen “zehirli kan” tabirinin “pis kan” anlamına da geldiği belirtilen kararda, aşağılayıcı mahiyette ifade özgürlüğü söz konusu olamayacağı için bu yönüyle suçun sabit olduğu kaydedildi.
Kararda, sanık Dink'in, “Gençliğe Hitabe”deki “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur” sözünü “Türk'ten boşalacak zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan Ermeni'nin Ermenistan'la kuracağı asil damarında mevcuttur” şeklinde ustalıkla değiştirerek, “Tabir yerinde ise tavşan kaç, tazı tut demiştir” denildi.
Kararda, sanığın yazında “Ermeni kimliğinin pekiştirilmesi” gayesine hizmet
ettiği ve Ermeni gençlerinin Ermenistan'a seyahat etmelerini bu amaçla tavsiye
ettiği vurgulanarak, bu şekilde özel kast unsurunun oluştuğu da
belirtildi.
Gerekçeli kararın sonunda, Hrant Dink'in “Türklüğü neşren tahkir
ve tezyif etmek” suçundan 6 ay hapis cezasına çarptırıldığı belirtilerek,
sanığın sabıkasız oluşu ileride bir daha suç işlemeyeceği konusunda mahkemece
olumlu kanaat uyandırdığından cezasının ertelendiği kaydedildi.
Kararda, gazetenin Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Karin Karakaşlı'nın ise beraat ettiği hatırlatıldı.
| Haberin adresi: http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=167294 |
18/10/2005
î Başa Hal böyleyken, bu belayı, insanlara iş imkânı sağlıyor diye pazarlamaya çalışmak, en hafif tabirle aymazlıktan başka bir şey değil. Bir ülkenin kaynaklarını talan etmeye girişenler, tabii 3-5 bin kişilik istihdam sağlarlar. Ancak, sermaye dünyasının amacı kârı azami kılmak, bunun için de emeğin maliyetini mümkün mertebe düşürmektir. O nedenle, üç/beş kişiye iş imkânı diye pazarlanmaya çalışılan, bir ülkenin kaynaklarının talana açılması ve halkının köleleştirilmesinden başka bir şey değildir. Amaç istihdam olsaydı, tarıma yapılan desteklere yasak gelmezdi. Boşversinler bu palavraları!
Nuray Mert
Mesela, milliyetçi sağ siyaset söyleminin yaptığı aşağı yukarı budur. Sadece milliyetçiler de değil, sağcıların liberal olmayan kesimi, sermeyeyi değil, sermayenin ırkını, milletini, dinini sorgulamaya heveslidir. Kimine göre sermaye yerliyse, kimine göre Müslüman'sa sorun yoktur. Nitekim, AKP'nin içinden çıktığı siyasi gelenek, Müslüman sermayeci idi, İslamcılık epeyce bir zamandır, 'her mahallede bir Müslüman milyarder yaratma' ideolojisine dönüşmüştü. İktidar olunca liberalleşme süreçlerini hızla tamamlamaları bu nedenle çok kolay oldu. Sermayenin dini, milleti ve özellikle de, 'imanı' olmadığını gördüler, tümüyle sermayeye teslim oldular, şimdi başkalarını sermaye ırkçılığı ile suçlar hale geldiler.
Ömürleri boyunca, dünyayı Yahudilerin idare ettiğine inananlar, işin böyle olmadığını anladıklarında, söyleyecek sözleri kalmadı, bu sefer, Yahudi veya değil, sermayeye tapınmaya başladılar. Irkçılık ve bu anlamda dincilik, insani olmamasının ötesinde, tam da bu nedenle feci bir şeydir. Zulmün nereden kaynaklandığını teşhis edemediği için, gün gelir karşı çıktığını ilan ettiği şeyin propagandasını yapmaya başlar.
Bugün dünya, sermeye faşizminin egemenliği altında inim inim inliyor. Kimse bunu 'ekonominin gereği' safsatası ile satmaya kalkmasın. Sermaye dünyası kirli bir dünyadır, her şeye kâr/zarar açısından bakar, tek amacı dünyadaki her şeyi para ile alınır-satılır hale getirmek, parası olanın her şeyi yapmaya hakkı olduğu bir dünya düzeni kurmaktır. Bakın, bu uğurda bir ülkeyi göz göre göre işgal ettiler, diğerlerinin başına binbir çorap örüyorlar. Sıradaki ülkelere gözdağı veriyorlar. Şimdilerde Suriye'ye muasallat oldular, orayı nasıl karıştıracaklarının hesabını yapıyor, üstelik bunu tüm dünyaya ilan ediyorlar.
Hal böyleyken, bu belayı, insanlara iş imkânı sağlıyor diye pazarlamaya çalışmak, en hafif tabirle aymazlıktan başka bir şey değil. Bir ülkenin kaynaklarını talan etmeye girişenler, tabii 3-5 bin kişilik istihdam sağlarlar. Ancak, sermaye dünyasının amacı kârı azami kılmak, bunun için de emeğin maliyetini mümkün mertebe düşürmektir. O nedenle, üç/beş kişiye iş imkânı diye pazarlanmaya çalışılan, bir ülkenin kaynaklarının talana açılması ve halkının köleleştirilmesinden başka bir şey değildir. Amaç istihdam olsaydı, tarıma yapılan desteklere yasak gelmezdi. Boşversinler bu palavraları!
Son olarak, evet, sermayenin dini, milleti yok, ama merkez ülkeleri, devletleri, orduları var. Yani iş, sol liberallerin iddia ettikleri gibi de değil. Uluslararası sermaye, bizim gibi ülkelere bodoslama girmenin yollarını buluyor, bu ülkelerdeki iktidarlar da onlara kapıları sonuna kadar açıyor, ama bunu yaparken sırtını merkez ülkelerdeki siyasi-askeri iktidarına dayıyor.
Oralarda, liberal ekonominin kuralları işlemiyor, tarım sektörü de destekleniyor, emek piyasası da (eskisi kadar olmasa da) belli bir dengede tutuluyor. Aksi takdirde, sınırlar, gümrükler toptan ortadan kalkardı.
Sermeye faşizmi, tüm dünyada, almış başını gidiyor, ama bu faşizmin en karanlığı yine bizim gibi merkez ülkelerin dışındaki ülkelerde yaşanacak. Bu koşullar altında, direniyor gibi gözükenlerden milliyeçi olanlar, yani, sermeyenin ırkını, dinini teşhis ederek tavır belirlemeye çalışanlar, küresel sermeyenin küçük komisyoncuları olmanın/veya buna aday olmanın ötesine gidemiyor. Sermeyeyi topyekûn sorgulamak ihtiyacı duyanların büyük bir kısmı ise, milliyeçilik tuzağına düşmemek için, işin merkez ülkeler boyutunu hiç gündeme getirmemeye devam ediyor (AB tartışmalarında takınılan tavırlar bunun en güzel örneği oldu). Solda da, bu takıntıdan dolayı ciddi bir siyasal-toplumsal muhalefet üretilemiyor. Olan bu coğrafyada ve merkez ülkelerin dışında yaşayan tüm insanlığa oluyor.
© RADİKAL internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve
benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı
veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse
bile izin alınmadan kullanılamaz.