î Başa İsrail, Türkiye’den kaçırılan paralarla kuruldu - Milli Gazete - 14 Ekim 2005 î Başa Prof. Dr. Cemal Anadol: Türkiye’nin 11 Eylül’ünü Yahudiler yaptı. PROF. DR. CEMAL ANADOL: "İşportacı Yahudi’yi, fabrikatör yaptık" "Türkiye’nin 11 Eylül’ünü Yahudiler yaptı. " RÖPORTAJ: İSLAM ARSLAN E-posta: [email protected] Prof. Dr. Cemal Anadol kimdir?Enver Paşa, İngiliz General Towsend’i esir alan Halil Paşa ve Sütlüce Faciası’nda ölen Nuri Paşa ile kan bağı var. Gazeteci, yazar, atletizm hakemi, basketbol hakemi… İş hayatı ve sendikalar konusunda yazı yazan en eski yazar, hayatta olan en eski polis muhabiri. Pek çok gazetede ve dergide muhabirlik ve yazarlık yaptıktan sonra şimdilerde Azerbaycan’da yayın yapan Respublika Gazetesi’nin Türkiye temsilciliğini ve aylık Yeni Kuvayı Milliye Dergisi’nde başyazarlık yapıyor. 1933 İstanbul doğumlu olan yazarın onlarca kitabı bulunuyor. Tarihin Işığında Ermeni Dosyası, Türk Kültür ve Medeniyeti, Atatürk ve Sanat, Köroğlu, Türkiye'de Din ve Vicdan Hürriyeti, Çeçenler - Çağımızın Gerçek Kahramanları, Türkler - Tarihe Hükmeden Millet, Yunus Emre - Gönüller Sultanı, İsrail ve Siyonizm Kıskacında Türkiye bunlardan bazıları. (İ.A) SUNUŞ: ‘İsrail ve Siyonizm Kıskacında Türkiye’ kitabından dolayı Asil Sami Aci adlı Yahudi bir vatandaşın şikayeti üzerine hakkında 312. maddeden dava da açılan Prof. Dr. Cemal Anadol ile Siyonizm’i ve diğer pek çok konuyu konuştuk. Prof. Dr. Anadol, Ariel Şaron’a ‘alçak’ derken, Siyonizm’in kanlı yüzünü ve hedeflerini anlatıyor. Türkiye’nin yeraltı zenginliklerinin çıkarılmasının kimler tarafından engellendiğini, Yahudiliğin din kitaplarında ‘Yahova sahtekârdır’ dendiğini, Türkiye’nin 11 Eylül’ü olarak nitelendirilebilecek bir olayı Nuri Paşa Hadisesi’nin (Sütlüce Katliamı) detaylarını, İsrail’in Türkiye’den kaçırılan paralarla kurulduğunu, Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi’nin kim tarafından Mason Locası olarak nitelendirildiğini, İsrail Parlamentosu’ndaki Nil’den Fırat’a kadar uzanan haritayı, ekonominin kötü olmasından dolayı pazarlardan meyve sebze artıkları toplayan müdürleri, şefleri anlatan Cemal Anadol, iktidarlara özel toplantılarda neleri yapacaklarının, neleri yapmayacaklarının söylendiğini belirtti. Anadol, Dinlerarası Diyalog hakkında ise oldukça farlık bir yaklaşım sergiliyor. (İ.A) ‘Yahova, namussuzdur’ diye kendileri yazmışlar… Kitabınızın adı ‘İsrail ve Siyonizm Kıskacında Türkiye’ … Dur bir dakika. Birinci kitabım Siyonizm’in Oyunları. Otuz sene evvel çıktı. Bu kitaptaki pek çok şey orada da vardır. Ancak hiç kimsenin sesi çıkmadı. Çıkmazdı. Çünkü, arada temel kaynaklar var. Kur’an-ı Kerim var. Çocuk oyuncağı değil. Şurayı bir parça oku. (Bana, Ahmet Tekin’in yazdığı Kur’an’ın Anlaşılmasına Doğru adlı kitabının ek bölümünde yer alan indeksten Yahudilerle ilgili ayetleri okutuyor. Seslice okuyorum. Bölümde; “Yahudiler, Yahudi olmayan herkese düşmandırlar, Yahudiler, Tevrat’ı tahrif (değiştirmek) etmişlerdir, Yahudiler anlaşmalara uymazlar, Yahudilerden dost olmaz, Yahudilere sır verilmez, …” vb … yazıyor. İ.A) Kur’an-ı Kerim bu. Herhangi birinin yazdığı yazı değil. Yahudilerin bazı kitapları var. Kendileri hazırlamışlar. Tevrat, Muharref Tevrat’tır. Tahrif edilmiş Tevrat’tır. Bunların kitapları çeşit çeşittir. Hıristiyanların kitapları da öyle çeşit çeşittir. Yahve veya Yahova, onların Allah’ıdır. Yahve, ahlaksızdır, Yahve, namussuzdur, Yahve bilmem nedir diye kendileri yazmışlar. Bunu kendileri mi söylüyor? Tabi. Çeşitli kitapları var ya onların. Talmudları falan. Şaron, dünyanın en alçak adamıdır O kitaplarda ‘Yahova sahtekârdır’ falan mı deniyor? Tabi, tabi. Benim kitabı okursanız görürsünüz. Kim ne diyebilir? Bugün Ariel Şaron ortada. Yetimhaneleri bombalıyor. Hastaneleri bombalıyor. Çocuğu getiriyor, kurşuna diziyor. Televizyonlar gösteriyor. Dünyanın en alçak adamlarından bir tanesi, Ariel Şaron. Biz yazmışız. Yazmayalım mı? Ne yazdınız? Bunları yazmışız. Bush da Putin de alçaktır Ariel Şaron alçaktır diye mi yazdınız. Budur işte… Bunun gibi insanlık düşmanları çok. Bugün Rusların başındaki adam da insanlık düşmanı. ABD’nin başındaki adam da insanlık düşmanı. Bunlar günün birinde hesabını verecekler bunun. Aynı şekilde Sırp kasabı falan da var. Yahudiler rahatsız olmuyor mu yazdıklarınızdan? Yahudiler… Orada (kitapta) bazı şeyler var. Onların üzerinde hiç duramıyorlar. Duramazlar. ‘Bile bile hakaret ediyor’ diyorlar. ‘Bizi küçültüyor’ vesaire diyorlar. Hâlbuki kendi kitaplarında geçiyor. Mesela, Nuri Paşa Hadisesi var kitapta. Türkiye’nin 11 Eylül’ünü Yahudiler yaptı Ne zaman oluyor bu olay? 1948 senesinde. Arap-İsrail harbinin en civcivli zamanı. Meşhur kahraman Nuri Paşa. Yani Kafkas İslam Ordusu’nun komutanıyken Azerbaycan’a gidip orada Hükümet kurmuş olan adam. 1948’de bir hadise oldu. (Olay, 2 Mart 1949’da olmuştu. İ.A) Ben o zaman 15 yaşındaydım. Nuri Paşa Mısır’a gitti. Külliyetli miktarda silah ve cephane siparişi aldı. Buraya geldiği günün ertesi günü silah fabrikasında yangın çıktı. O tarihte 30 tane Yahudi çalışıyordu orada. 30 kişiden hiçbirisi fabrikada yoktu. Tıpkı ikiz kuleler hadisesi gibi. İkiz kulelerdeki Yahudiler de olaylar sırasında yoktu. Fabrikada bir kapı açıktı o sırada. Eğer o kapı kapanmazsa İstanbul’un büyük bir kısmı havaya uçabilirdi. Nuri Paşa içeriye girdi kapıyı kapattı. Paramparça oldu. Parçası bile bulunamadı. Hükümet ört bas etti. İsmet İnönü Hükümeti. İsmet İnönü’nün başka olayları da var biliyorsunuz. Yunanlılar, Ege Adalarını ‘Işıkları sizden görünüyor’ diyerek bize vermek istedikleri zaman ‘Dünyayı karşıma alamam’ demişti. İşportacı Yahudi’yi, fabrikatör yaptık Yahudilerle ilgili mağdur halk izlenimi var Hayır. Mağdur değil. Problem bizde. Eskici Yahudi’yi, işportacı Yahudi’yi fabrikatör Yahudi yaptık. Cumhuriyet tarihi boyunca biz bu adamları böyle yaptık. Mesela Ermenistan’da hiç Türk yok. Türkiye’de 70 bin Ermeni var. Bu bir tezat teşkil etmiyor mu? Ayrıca bazı milletlerin kendi devletleri var. İsrail, Türkiye’den kaçırılan paralarla kuruldu Bu devletler nasıl bir yapıda? 1948’de kurulmuş olan İsrail. İsrail, Türkiye’den kaçırılan paralarla kuruldu. Buna niye itiraz etmiyorlar. İsrail’in dörtte biri Türkiye’den kaçırılan paralarla finanse edilmiştir. Sonuçta ‘Gerçekleri yazıyorum’ diyorsunuz. Ayrıca “En büyük sömürücü Yahudilerdir” diyorsunuz. Bunu açar mısınız biraz? Dünyadaki hadiselere bakarsanız görürsünüz. Kuklanın ipleri Yahudi’nin elinde Kitabınızda Siyon Protokolleri, Bilderberg falan geçiyor. Masonlardan bahsediyorsunuz. Bunları kukla varsayarsak, kuklacı Yahudiler mi diyorsunuz? Tabi tabi… Kuklanın ipleri Yahudi’nin elinde. Milli Olimpiyat Komitesi, Mason Locasıymış Mesela Bilderberg toplantılarına Devlet Bakanı Ali Babacan da katılmıştı. Bu toplantılarda ne konuşulduğu ve ayrıntılar kesinlikle söylenmiyor. Ve katılanlar ülkelerinde önemli yerlere geliyorlar diye bir kanaat var. Örnek, Mesut Yılmaz. Başbakan oldu. Ne dersiniz? Benim başımdan da geçti. Gazeteci Haluk Sam vardı. Öldü. Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi’nde. Onunla zaman zaman dalaşırdık. Zaman zaman da güzel konuşurduk. Dedi ki ‘Biz mason locasıyız. Bize kimse karışamaz’ Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi için söylediği söz. Ben de bunu manşet yaptım, Bizim Anadolu Gazetesi’nde. Olimpiyatlarda etkin olan kitleden bahsediyoruz değil mi? Tabi. Devletin oluk gibi para akıttığı bir yer. Ben uluslararası atletizm hakemiyim. Uluslararası atletizm hakemi olmak için Dönme, Mason ya da Yahudi olmak lazım değil. Yalnız Atletizm’de lazım değil. Basketbol’da lazım. Neden? Kaç kişi uluslararası hakem olmuşsa onların hepsi ya Yahudi’dir ya Mason’dur ya da Sabetaist’tir. Ya da karısı Yahudi’dir. Siyonizm işte bu Pek çok kişi ‘Her şeyi Siyonistler yapıyor’ deyince bunu söyleyenler saplantılı insanlar olarak niteleniyor. Zaman zaman, falan hükümet filan hükümet zamanında devlet adamlarımız İsrail’e gidiyor. Knesset’te arkalarına baksınlar Başbakan Erdoğan da gitmişti. Gidenleri Knesset’te (İsrail Parlementosu) götürüyorlar. Adam orada oturuyor. Arkasına dönüp baksa Nil’den Fırat’a kadar uzanan harita var. İsrail Meclisi’nde Türkiye’yi de içine alan bir harita mı var? Evet. Siyonizm işte bu. Siyonizm’in hedefi bu. Peki, bunu T.C. Başbakan’ı bilmiyor mu? Bilmesi lazım. Ben okuduğuma göre onun da bilmesi lazım. Şimdi öyle bir mesele ki bu. Oraya giden adamlar, bunu bilmezler mi? Yani nasıl Rumların Enosis ideali varsa. Yahudilerin de Ermenilerin de idealleri var. Biz de bu idealler arasında hala dostluk peşinde koşuyoruz bu adamlarla. Sizce mümkün mü bu? Türkiye’ye İMF yetkilileri geliyor. Al onu içeriye, biraz sıkıştır Yahudi olduğunu göreceksin. Bunların hepsinin başında Yahudiler var. Şefler, müdürler pazardan artık topluyor Türkiye’nin ekonomik sorunlarını kim oluşturuyor? Para onların elindeyse, parayı yönlendirmeyi de onlar mı yapıyor? Tabi. Adam resmi dairede çalışıyor. Müdür olmuş, şef olmuş. Bekliyor. Pazar kapansın da. Gitsin o çürük meyveleri, sebzeleri alsın, götürsün, yemek yapsın diye. Türkiye’de 23 milyon insan açlık sınırında. Bunun sebebi de işte, Yahudiler. Paraya da karışıyor. ‘Sizi AB’ye alacağız’ da demiyor. Biz kendi kendimize gelin-güvey oluyoruz. Adamlar öyle bir iş yapıyorlar ki. Bütün tarım ürünlerini çıkarttırmıyorlar. Kendilerine göre çıkartıyorlar. Bor… Bütün madenler … Toryum falan … Hepsi kapandı. Şimdi Türkiye hiçbir şey çıkaramaz. Hiçbir şey yapamaz. Kendi ülkemizin madenlerini… İzin vermez ki. Kendi kapatıyor zaten. Kuklanın ipleri başka yerde Türkiye yaklaşık 3 yıl önce tek başına bir iktidara devredildi. Evet, olsun. Bu iktidar ‘Ben şunları yapacağım, şunları yapmayacağım’ diyerek mi; ya da ‘Sen şunları yapacaksın, şunları yapmayacaksın’ mı deniyor? Özel toplantılar oluyor ya. Orada söylüyorlar onlara zaten. Yapmayacaksın. Falan ya da filan meseleyi yapmak onların elinde değil. Onu dışardan zaten hallediyorlar. Kuklanın ipleri başka yerde. Dinlerarası Diyalog hakkında ne düşünüyorsunuz? Olmaz öyle şey! Diyalog. Ne diyalogu !? BİTTİ…
Sütlüce Faciası hakkında kısa bilgi… 2 Mart 1949. Piyade mermisi, piyade havanı ve kapsül üreten Nuri Killigil'e (Nuri Paşa) ait İstanbul-Sütlüce'deki mühimmat fabrikasında aralıklarla iki büyük patlama oldu. Milli Savunma Bakanlığı'nın denetimi altında bulunan fabrikada çıkan yangın, çevrede büyük paniğe yol açtı. Yangının baruthaneye sıçramasıyla yerle bir olan fabrikada 6'sı itfaiye eri olmak üzere 35 kişi öldü. Ölenler içinde fabrikanın sahibi ve Enver Paşa'nın kardeşi olan Nuri Killigil de vardı. (İ.A) | |||||||||
Numan Kurtulmuş:
î Başa Batı uygarlığı çöküyor - Milli Gazete - 14 Ekim 2005 Saadet Partisi Kartal İlçe Başkanlığı’nın Geleneksel İftar Programı’nın konuğu Saadet Partisi GİK Üyesi Prof. Dr. Numan Kurtulmuş’tu. İnsanlığın, belki de 300 yılda bir gerçekleşen gelişmelerle karşı karşıya olduğunu belirten î Başa Kurtulmuş: “Son 20 yıldır hakim olan Batı uygarlığı, artık çökmektedir. Batı’da aileler çatırdıyor. Nüfus yaşlanıyor, boşanmalar artıyor. Din ve geleneksel değerler toplumu terkediyor. Ancak, Türkiye, dünyanın en sağlam aile yapılarına sahip” diye konuştu. İSLAM ARSLAN / İSTANBUL Saadet Partisi Kartal İlçe Başkanlığı’nın geleneksel iftar programı geniş bir katılımla gerçekleştirildi. Kartal İlçe Teşkilatı Yönetimi ve İlçe Başkanı Cihat Arslanoğlu’nun ev sahipliğinde, Büklü Düğün Salonu’nda gerçekleştirilen iftar programına Saadet Partisi Genel İdare Kurulu (GİK) Üyesi Prof. Dr. Numan Kurtulmuş, İstanbul İl Başkanı Osman Yumakoğulları, İl Başkan Yardımcısı Halis Özdemir’in yanı sıra çok sayıda davetli ve partili katıldı. Saadet Partisi Genel İdare Kurulu (GİK) Üyesi Prof. Dr. Numan Kurtulmuş, iftar sonrası yaptığı konuşmada, yaşadığımız çağın çok önemli olduğunu ve insanlığın belki 300 yılda bir olan olay ve gelişmelerle yüz yüze olduğunu belirtti. Dünyanın hızlı bir değişim geçirdiğini belirten Kurtulmuş, “Bu değişim esas itibarıyla bize bir şeyi söylüyor. Son 200 yıldır bütün dünyada hâkim olan Batı Uygarlığı’nın, bugün karşı karşıya kaldığımız bütün olayları topladığımızda çökmekte olduğunu görürüz. Batı, medeniyet değerleri olarak çöküyor” diye konuştu. Batı yaşlı, biz genç Türkiye’nin gençlik potansiyeline vurgu yapan Kurtulmuş, 2025 yılına geldiğimiz zaman Avrupa’nın birçok ülkesinde sokakta dolaşan dört vatandaştan ikisinin 65 yaşın üzerinde olacağını söyleyerek “ABD’de de nüfus iyice yaşlanıyor. Batıda aileler çatırdıyor. Amerika’nın belli bölgelerinde, mesela Kaliforniya Eyaleti’nde boşanma oranları yüzde 80’e ulaşmış durumda. Avrupa’da bu oran yüzde 50’nin üzerine çıkmış. Ahlaki değerler ortadan kayboluyor. Avrupa’da hemcinslerin evliliğine izin verelim mi, vermeyelim mi tartışması yapılıyor. Diğer taraftan dinin ve geleneksel değerlerin toplumdan tamamen kalktığını görüyoruz” şeklinde konuştu. Kurtulmuş, Batının durumunu ortaya koyduktan sonra “Türkiye, dünyanın en sağlam aile yapılarına sahip” dedi. Dünyanın, Milli Görüşçülere ihtiyacı var î Başa Irak’ta masum insanlara ateş eden, öldüren ABD askerinin aslında kendi medeniyetinin ve medeniyetsizliğinin temellerine ateş ederek bitişini ilan ettiğinin altını çizen Numan Kurtulmuş, “Sakın ha gözünüz kamaşmasın, sakın ha gönlünüz kaymasın. Esas itibarıyla dünyanın size şimdi ihtiyacı var. Türkiye’ye her zamankinden çok sorumluluk düşüyor. î Başa
Sorumluluk, Türkiye’nin beyni olan, kalbi olan siz Milli
Görüşçülere düşüyor. Önce, şu zihin tutulmasına, zihin kaymasına
uğrayanları, toplumda zihnini, gönlünü batı uygarlığına kaptıranları hep
birlikte uyaracağız. Biz yenilmedik. Yenildik falan diyenler, bu iş bitti
diyenler gitsinler evlerinde ağlasınlar. Bu iş şimdi başlıyor. Türkiye,
yeni bir güç olarak şimdi lazım. İnsanlığa, bizim medeniyetimiz, Müslüman
uygarlığı şimdi lazımdır. İnsanlığın geleceğine kuvvet verecek üç temel
değeri bir araya getireceğiz. Bunlardan birincisi özgürlüktür. Özgürlüğü
herkes için isteyeceğiz. İkincisi herkes için adalet isteyeceğiz. Ve
üçüncüsü herkes için refahı isteyeceğiz.” şeklinde konuştu.
Batı bize hürriyet vermez Saadet Partisi İstanbul İl Başkanı Osman Yumakoğulları da, AB’nin milletimizin sorunlarını çözemeyeceğini belirterek “Bu milletin evlatlarının ihtiyacı olan hürriyete, özgürlüklere, insan haklarına bu milletin kendisi karar vermelidir ve verecektir. Batının göstermiş olduğu yolda bize verilecek olan hürriyetlerle bir yere varmak mümkün değildir” ifadelerini kullandı. Ülkemizdeki yeraltı kaynaklarının nitelikli bir şekilde kullanılmadığını söyleyen Yumakoğulları, “Bu güne kadar verilen raporlarda Türkiye’de doğalgaz yok, petrol yok Türkiye, petrol denizi üzerinde falan değil, petrol okyanusu üzerindedir.” dedi. | |||||||||
ÜSKÜDAR Emniyet Mahallesi’ndeki oturdukları evlerinden Kısıklı’da tamamlanmak üzere olan villalarına taşınmaya hazırlanan Erdoğan Ailesi, ellerindeki daireleri de bir bir satıyor. î Başa Emine Erdoğan’ın satışa çıkan babadan kalma gayrimenkullerinden Karacaahmet’teki Gülbaran Apartmanı’nın üst katı satıldı.
97 milyar liraya
Bulgaristan göçmeni Kadir Çavuş’a satılan evin parası 5 kardeş arasında
bölüştürüldü. Emine Erdoğan ve kardeşleri Hüseyin, Hasan, Eyüp, Ali Gülbaran
arasında bölüştürülen paradan Emine Hanım’ın payına 19 milyar lira
düştü.
î Başa
2001’de annesi Hayriye Gülbaran’ı, geçen yıl da 72 yaşındaki
babası Cemal Gülbaran’ı kaybeden Emine Erdoğan’ın, babadan kalma Gülbaran
Apartmanı’nın orta katı ile yine aynı mahallede 60 metrekarelik bir dairesi
satışa çıkarıldı.
YAZLIK MÜŞTERİ BEKLİYOR
Bunların yanı sıra
Cemal Gülbaran’a ait Yalova Armutlu Dereağzı’ndaki 80 metrekarelik yazlığı da
satışa çıkardıklarını söyleyen Emine Erdoğan’ın ağabeyi Eyüp Gülbaran,
Karacaahmet’te satışa çıkardıkları 60 metrekarelik dairenin 60 milyar,
Armutlu’daki yazlığın da 35-40 milyar değerinde olduğunu kaydetti.
Millî Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin
Erbakan:
î Başa Dünyanın özlediği barış ortamını ancak İslam Medeniyeti tesis eder - Milli Gazete - 13 Ekim 2005 î Başa Hurafelerle saadet olmaz î Başa Saadet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan’ın Müslüman Büyükelçilere verdiği iftara şeref konuğu olarak katılan Millî Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan, insanlığın beklediği ve özlediği barışın ancak İslâm medeniyetiyle tesis edilebileceğini söyledi. Dünya üzerinde yaşanan zulüm ve katliamların tesadüfi ve arızi
sebeplerden dolayı meydana gelmediğini anlatan Erbakan, “Bütün bunların
sebebi; medeniyetlerin özünde, temelinde yatmaktadır. Batının
hurafeleriyle insanlığa saadet getirmek mümkün değildir”
dedi. Çare İslâm medeniyeti Son zamanlarda İslâm ülkelerinde meydana gelen felaketlere dikkat çeken Erbakan, Tsunami ve Pakistan’da meydana gelen büyük deprem felaketinde hayatlarını kaybeden Müslümanlara Allah’tan rahmet diledi. Millî Görüş Lideri, maddi gücün batının eline geçmesinden sonra insanlığın huzur, barış ve özgürlükten uzaklaştığını kaydetti. İnsanlığın “acaba yarın hangi ülke işgal edilecek, nerede katliam yapılacak” tedirginliği içinde yaşadığını belirten Erbakan, “Bu kara tablonun çaresi İslâm medeniyetidir” diye konuştu. RAMAZAN KAYA Dünya üzerinde yaşanan zulüm ve katliamların tesadüfî ve arızi sebeplerden dolayı meydana gelmediğini bildiren Milli Görüş Lideri ve 54. Hükümetin Başbakanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan, “Bütün bunların sebebi; medeniyetlerin özünde, temelinde yatmaktadır. İnsanlığın beklediği, özlediği barış; ancak İslam medeniyetiyle tesis edilebilir. Batının hurafeleriyle insanlığa saadet getirmek mümkün değildir” dedi. Saadet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan’ın Müslüman Büyükelçilere verdiği iftara şeref konuğu olarak katılan Prof. Dr. Necmettin Erbakan, dünya üzerinde yaşanan zulüm, kan, gözyaşı ve katliamlara dikkat çekti. Son zamanlarda İslam ülkelerinde meydana gelen felaketlere de dikkat çeken Erbakan, Tsunami ile Pakistan’da meydana gelen büyük deprem felaketinde hayatlarını kaybeden Müslümanlara Allah’tan rahmet diledi. Pek çok İslam ülkesinde ve Müslüman beldesinde Müslümanların katliamlara ve zulümlere duçar kaldığını belirten Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan, maddi gücün batının eline geçmesinden sonra insanlığın huzur, barış ve özgürlükten uzaklaştığını kaydetti. 2. Dünya savaşının ardından toplanan Yatla Konferansı’nı hatırlatan Erbakan, orada ortaya konanların asla gerçekleşmediğini, insanlığın beklediği barış ve huzurun ancak İslam medeniyetiyle gerçekleşebileceğini dile getirerek, “İnsanlık barış, özgürlük ve huzur için toplanan Yalta Konferansı’nın ardından asla huzuru ve barışı görememiştir. Ancak yeni savaşlar, yeni zulümler, katliamlar, acılar ve gözyaşları yaşanmıştır. Ey batı hani sen yeryüzüne barışı ve adaleti getirecektin. Tam tersine tek kutuplu bir dünya meydana geldikten sonra Bosna Hersek savaşı, Irak savaşları, Irak-İran savaşları, Afganistan savaşları, Çeçenistan savaşları ve yeryüzünün her tarafında Müslümanlara karşı yapılmış olan zulümler, katliamlar kan gölü halini aldı. Adaleti bulamadık, barışı bulamadık, özgürlüğü bulamadık. İşte şimdi bulunduğumuz noktada adalete, barışa doğru gitmek şöyle dursun; acaba yarın hangi ülke işgal edilecek, nerede hangi katliamlar yapılacak diye büyük bir tedirginlik içerisinde insanlık yeni vahşetleri beklemektedir. İş batının eline kalırsa işte bu noktalara geliyor. Acı bir şekilde 1,5 asra yakın bir zamandır bu gerçekleri yaşıyoruz. Bunun böyle olmasının sebebi tesadüfî değildir, arızi sebeplerden dolayı değildir. Bunun sebebi; medeniyetlerin özünde, temelinde yatmaktadır. İnsanlığın beklediği, özlediği barış; ancak İslam Medeniyetiyle tesis edilebilir. Batının hurafeleriyle insanlığa saadet getirmek mümkün değildir” diye konuştu. Saadet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan ise Müslümanların muhatap olduğu sıkıntıları dile getirdi. Pakistan’da meydana gelen deprem felaketinin bütün İslam âlemini büyük acılara gark ettiğini bildiren Kutan, bütün İslam âleminin bu felaket karşısında el ele vermesiyle acıların hafifleyeceğini, yıkımın yaralarının daha çabuk sarılacağını söyledi. Zulüm gören, katliamlara maruz kalan Müslümanların da en kısa zamanda huzura, barışa kavuşmasını temenni eden Kutan, “Pakistan’da meydana gelen deprem felaketinden dolayı acımız büyüktür. Dünya üzerinde maalesef pek çok yerde gözyaşı var, acılar var, kan ve zulüm var. Bu zulümlere maruz kalan ülkelerin çok büyük bir bölümü de Müslüman ülkelerdir, Müslüman kardeşlerimizin yaşadığı yerlerdir. Yine bu mübarek ay hürmetine Cenab-ı Hak’tan bu ülkelere ve beldelere en kısa zamanda huzur, barış, iyilik ve güzellikler niyaz ediyorum” dedi. Uzun zamandan beri Türkiye’de bulunan ve büyükelçilerin duayeni olan Filistin Büyükelçisi Fuat Yasin ise yaptığı konuşmada, yaşanan acıların biran evvel sona ermesini diledi. Müslümanların yaşadıkları sıkıntılardan ve problemlerden kurtulabilmesi için Erbakan’ın Başbakanlığı döneminde Müslüman ülkelerin önüne büyük bir ufuk olarak koyduğu D-8 projesine sahip çıkarak geliştirmesi gerektiğini dile getiren Yasin, “Sayın Erbakan’ın Başbakan olduğu dönemde bütün Müslüman ülkelerin önüne koyduğu büyük bir ufuk vardı. O da bildiğiniz gibi 8 tane nüfusu 60 milyondan fazla Müslüman ülkenin bir araya getirilmesiyle kurulmuş olan D-8’dir. Bu o kadar büyük ve geniş bir projeydi ki; eğer üzerinde yeteri ve gereği kadar durabilseydik, geliştirip insanlığın hizmetine sunabilseydik bütün İslam âleminin bugün konuştuğumuz sıkıntılarının, problemlerinin hiçbirisi kalmazdı” şeklinde konuştu. Saadet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan’ın verdiği iftar davetine Saadet Partisi Başkanlık Divanı Üyeleri başta olmak üzere Suudi Arabistan Büyükelçisi Muhammed R. A. Al, Türkmenistan Büyükelçisi Nur Bedri Amanmuradov, Mısır Büyükelçisi Omar Metwally, Filistin Büyükelçisi Fuad Yasin, Nijerya Büyükelçisi Senatör Adamu A. Wazari, Lübnan Büyükelçisi Georges Habib Siam, Umman Büyükelçisi Muhammed Nasser ile çok sayıda müsteşar ile büyükelçilik görevlisi katıldı. | ||||||
î Başa Yeni Amerikan yüzyılının sonu - Milli Gazete - 13 Ekim 2005 Washington Times’taki yazısıyla Türkiye’yi karıştıran Frank J. Gaffney Jr. hiç de öyle sıradan biri değil. î Başa 3 Haziran 1997’de yayınlanan “Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi”nin (PNAC) ilk bildirisine imza koyan 25 kişi arasında yer alıyor. Diğer imzacılardan bazıları şöyle: Başkan Yardımcısı Dick
Cheney, Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, Dünya Bankası Başkanı Paul
Wolfowitz, Florida Valisi Jeb Bush, düşünür Francis Fukuyama, Ulusal
Güvenlik Konseyi üst düzey yöneticisi Elliott Abrams, eski Eğitim Bakanı
William J. Bennett, Dışişleri Müsteşar Yardımcısı Paula Dobriansky,
işadamı Steve Forbes, Irak Büyükelçisi Zalmay Khalilzad, Cheney’in
Başdanışmanı I. Lewis Libby. Projenin hedefleri çok açıktı: Dünyada ekonomik ve siyasi özgürlüğü geliştirmek ve ABD’nin çıkarlarına uygun yeni bir dünya düzeni kurmak… 11 Eylül saldırılarının ardından, özellikle Irak Savaşı ile ABD’nin (dolayısıyla dünyanın) dümeni, “Neo-con” (Yeni muhafazakârlar) diye bilinen bu parlak sağcı şahsiyetlerin eline geçti… Gaffney Jr, Wolfowitz, Richard Perle, Harold Rhode, Michael Rubin gibi Neo-conlar Türkiye’ye hep yakın olmuşlardı. Neo-conlar ilk başlarda AKP’ye de açık destek verdiler. 1 Mart Tezkeresi’nden sonra şimdi tam “barış sağlandı galiba” derken bazıları işi “İslamofaşizm” suçlamasına kadar vardırıyor. Artık her Neo-con kendi bacağından asıldığı için bunda yadırganacak pek bir şey yok. Çünkü bunlar siyasi/entelektüel bir kaygıdan ziyade, bazı batık Türk bankacılarına destek çıkma gayretiyle böyle konuşuyorlar. 12.10.2005 / RUŞEN ÇAKIR / VATAN | |||||||||
î Başa Rabbimiz bir aşk mayası çalmıştı yüreğine - Milli Gazete - 13 Ekim 2005 ALPER GENCER Sevgili Üstadım, Ahir bir vakte düşmüşsün diyorlar, yüreğin ışıltılar saçarak dünya gözünden yitmiş. Bedeninin soğuduğunu haber veriyorlar, kanın damarlarında durduğunu, akmadığını… Sisin dağıldığından bahsediliyor bulvarlarda, ölümün yaşama dahil olmadığından… Sen onları hoş gör sevgili üstadım, sen onları hoş gör, onlar "Şair" nedir bilmiyorlar! Onlar ayrılığı sevdaya dahil etmiyorlar çünkü, ölümünü yaşamına dahil edemedikleri gibi. Oysa üstadım, biz yalnızlıktan doğduk, o dağdağalı sudan… Biz biliriz bedenimizde Rabbimizin mahkumu olduğumuzu. Biz biliriz Rabbimizden koparıldığımız bu yerde, elimizde en çok hüzün bulunduğunu. Bunu sevdamıza dahil edip biliriz, şükredip biliriz, bir kavuşma sabrıyla dolarak biliriz. Hani mecbur olduğun biri vardı, bilemezsin dediğin, kimi sevsem sensin dediğin biri, hayret ettiğin! Biz, o hayretten düşmeyenlerdeniz sevgili üstadım, bir avuç kıvılcımla dolanan divanelerdeniz, bizi tanır mısın? Tanışacağız… Sonra İstanbul’a döneceğiz tekrar, çevremizde her şey mısralardan yapılmışçasına şiir, sokaklarda Mohikanlar gibi ateşler yakacağız! Elimizden gelen bu çünkü üstadım, hepimiz iki kişiyiz! Seni bir yağmur götürdü, bunu biliyoruz. Şimdi ne vakit yağmur yağsa onda senin payın var, seni de hatırlayacağız. Bir keresinde; "hayat zamanda iz bırakmaz/ bir boşluğa düşersin bir boşluktan/ birikip yeniden sıçramak için/ elde var hüzün" demiştin. Seni haksız çıkarsak kızar mısın üstadım? Çünkü senin bıraktığın iz, yüreklerimizin aşkla bir başka yüreğe sokulduğu anlarda karşımızda dimdik duruyor. Maşukumuza kimi zaman senin mısralarınla sokuluyoruz. Issız sokaklarda, öksüren sokak lambalarının altında hırsla çakıyoruz kibritimizi, sigaramız yanarken senin mısraların geçiyor aklımızdan. Hepimiz Pia’ya aşığız, hepimiz aşığız sevgili üstadım. İşte bu yüzden biz senin, birikip yeniden sıçramak için yaptığın hamleleri yüreğimizde hep hissedeceğiz. Şimdi Hızır gibi bitiyorsun şiirlerini şakıyan dudakların yanında. Korkacak bir şey yok hesap tamam! Sen borcunu ödedin, aşıkları yalnız bırakmadın hiç. İnsanlar ideolojilerden bahsediyor, savaştan, türlü ayrılıklardan… İki gönlün hukuku hesabın dip suyunda yüzüyor artık. Biz seni siretinden bildik üstadım, Rabbimiz bir aşk mayası çalmıştı yüreğine! Biz, aşktan bahsedenlerin dergahındanız, senin üzerine bağdaş kurduğun güzelliğin, hüznün… Allah biliyor ya, birbirimiz için her zaman ayırdığımız bir yerimiz vardı, şiir deniz gibi kımıldıyordu: "varsa devran içinde devran bu devranın devranıyız biz o canan ki cananından taşra düşmüştür cananıyız biz" "Gitti!" diyenleri hoş gör, onlar "şair" nedir bilmiyorlar. Senin hepimizi beklediğin yerde şiirler okumak için sabırsızlandığını… Sevmenin büyük bir ibadet olduğundan bahsediliyor, aşkın yürekleri canlı tuttuğundan. Yüreğin "Allah’ın Evi" olduğunu söyleyenler var, senin yüreğinin aşk ile dolu olduğunu… Aziz bir ayda hakkın rahmetine kavuşmuşsun. "Ayrıldı!" diyenler var, sen onları hoş gör sevgili üstadım, onlar "Ölüm" nedir bilmiyorlar. Bekle, daha kavuşacağız! | ||||||||
15 Ekim'de Irak'ta yapılacak Anayasa referandumuna paralel biçimde Suriye'ye yönelik baskılar tırmanırken, ABD'nin "Şam'da yeni yönetim" ve "yeni lider" arayışı sürerken, bölge ülkeleri nefeslerini tutmuş Suriye ile ilgili süreci izlerken dün Şam'dan gelen haber heyecanı artırdı. Suriye İçişleri Bakanı Gazi Kenan, makam odasında intihar etti. Bakan'ın, Birleşmiş Milletler'in Refik Hariri suikastiyle ilgili raporunu açıklamasına az bir süre kala intihar etmesi kafaları karıştırdı.
20 yılını Lübnan'da geçiren, Suriye ordusunu komuta eden, Lübnan'da iktidarları değiştiren, suikastle öldürülen Refik Hariri'yi iki kez başbakan yapan Kenan, eski ekibin, Suriye derin devletinin önemli isimlerindendi. İntiharından hemen sonra iki soru akla geldi:
1- Hariri suikastinde bir rolü var mıydı? BM Raporunda suçlanacağı için mi intihar etti? Ya da Şam yönetiminin kendini yargılamasından veya teslim etmesinden korktuğu için mi intihar etti?
2- Devlet Başkanı Beşşar Esad'ın reformlarına direnen ekibin içinde olması, Lübnan'da kazandığı gücün ve imtiyazlı konumunun yeni Suriye için tehlike teşkil etmesi, hatta değişimi tehdit etmesi nedeniyle ortadan kaldırılmış olabilir mi? Öldürülmüş ya da intihara zorlanmış olabilir mi?
Ölümünden birkaç saat önce Lübnan'ın Sesi radyosuna konuşur. "Hariri suikastiyle hiçbir ilgisi olmadığını" söyler. "Yirmi yıl Lübnan'a hizmet ettiğini, iç savaşı durdurduğunu, 12 bin şehit verdiklerini ama Lübnan'ın bütün bunların karşılığında nankörlük yaptığını" söyler, hayal kırıklıklarını ortaya koyar, sitemlerini ifade eder. Ve bunu "son açıklaması" olarak niteler. Medyada fazla görünmeyen, açıklamalar yapmayan Kenan'ın bu sözleri 'Hariri konusundaki son sözleri olarak mı söyledi yaksa yaşamının son sözleri olarak mı söyledi' bilinmiyor ama bu yayından birkaç saat sonra odasında öldü.
İntihar mı etti? Öldürüldü mü? İntihara mı zorlandı? Neden?
Kendisini tanıyanlar çok gururlu olduğunu, kolay kolay intihar etmeyecek bir kişiliğe sahip olduğunu, ancak gururu nedeniyle böyle bir yola başvurabileceğini söylüyor.
Gazi Kenan, Hariri soruşturmasıyla ilgili BM komisyonuna ifade verdi. Orada da Lübnan radyosuna söylediği gibi, suikastle ilgisi olmadığını söyledi. Ancak Lübnan'daki pozisyonu suikastle ilgili suçlanma ihtimalini ortaya koyuyor. Bu nedenle ABD'deki malvarlığı dondurulmuş. Bir oğlu Amerika'da okuyor, öyle dondurulacak bir malvarlığı da (en azından bilinen) yok.
Gazi Kenan, Beşşar Esad'ın önündeki engellerden biriydi. Kendisi Lübnan radyosuna konuştuğu sırada Beşşar Esad da, CNN International'da, Christian Amanpour'a konuşuyordu. Oldukça kapsamlı bir söyleşi yayınlandı. Esad; "Hiçbir Suriyeli'nin Hariri suikastına karışmadığını, karışan varsa da onun vatana ihanet içinde sayılacağını ve yargılanacağını" söyledi.
Bazıları intiharın arkasında bu açıklamanın olabileceğini söylüyor. Lübnan radyosunda Kenan, CNN'de Beşşar Esad.. İkisi de aynı konuda açıklama yaptı. Kenan suikastle ilgisi olmadığını, Beşşar ise ilgisi olan varsa vatana ihanetle yargılanacağını söyledi. CNN, bu açıklamayı, İçişleri Bakanı'nın suikastle bağlantısı olduğuna yordu.
Beşşar Esad'ın Gazi Kenan'ı tasfiye etmek istediği, ondan kurtulmak istediği biliniyor. Suriye ordusu 29 yıl sonra Lübnan'dan çekilince, Esad onu istihbarat daire başkanı, sonra da İçişleri Bakanı yaptı. BM soruşturması olmasaydı haziran ayındaki Baas Kongresi'nde yönetimden uzaklaştırılacaktı. Ama soruşturma bunu engelledi.
Esad'ın kendini teslim edeceğinden mi korktu?
Temizleneceğinden mi korktu?
Eski gücünü kaybetmesini mi hazmedemedi?
En önemlisi de hayatının önemli bir bölümünü verdiği Lübnan davasını kaybetmeye, bunca savaş ve kayıplardan sonra Lübnan'dan adeta kovulmaya, üstelik suikast soruşturmalarına konu olmaya mı tahammül edemedi.
İntiharının, Hariri suikastiyle, Suriye'deki değişimin kendisini ve kendisi gibileri dışlamasıyla, Esad'ın CNN'deki açıklamasıyla belki de hiç ilgisi yok. Onuruna düşkün bir adam, gurur yüzünden de intihar edebilir. Kim bilir? Hariri suikasti gibi Ortadoğu'da bir garip intihar/suikast daha yaşandı.
İsrail kaynakları, (zaten ABD'nin Lübnan ve Suriye ile ilgili bütün iddiaları İsrail kaynaklıdır) Gazi Kenan'la birlikte Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı Komutanı ve Beşşar Esad'ın kardeşi Mahir Esad, Esad'ın eniştesi Asıf Şevket, Özel İstihbarat birimi şefi General Rusum Gazali hakkında iddiaların BM raporunda yer aldığını öne sürüyor. Gerçekten bir kanıt var mı?
Ya da dünya, işgal öncesi Irak'la ilgili iddialarda olduğu gibi, yeni bir mizansenle mi karşı karşıya? Bence öyle. BM Hariri suikastini çözemeyecek. Sadece Suriye'yi resmen suçlayacak. Bu da bir ülkeye saldırı için gerekçe olacak. Irak için böyle yapmadılar mı? Peki ne oldu Irak'la ilgili iddialara? Hani kitle imha silahları? Suriyeli birkaç kişi suikastten sorumlu olsa ve bu kanıtlansa bile bir ülkeye müdahale sebebi sayılamaz ama bunlar sayacak.
Türkiye'de bile birçoğu şu anda ellerini ovuşturuyor. Bazıları ise Suriye'yi de bir ticari meta olarak görüyor. İnsan, vatan, toprak, din, iman, ahlak, kültür, tarih, insani değerler onların umurunda mı?
15 Ekim'den sonra Irak'ta ciddi gelişmeler bekliyor bizi. Kasımdan itibaren ise, ABD ve İsrail'in Suriye dosyası açılıyor. Irak'ta olduğu gibi Suriye'de de "cehennemin kapıları" açılıyor.
ABD ve İsrail, Türkiye dahil bölge ülkeleriyle pazarlığa başladı bile.
î Başa 'AVRUPA BİRLİĞİ DÜŞÜNCESİ TÜRK KORKUSUNDAN DOĞMUŞTU...' - Haber Vitrini - 13 Ekim 2005 Murat Bardakçı: "Birçok krallıkla prenslikten meydana gelen ve tarih boyunca birbirleriyle savaşan Avrupalılar arasında ‘Avrupalı olma’ fikrinin doğup yayılmasında Osmanlılar’ın durdurulmaz ilerleyişi karşısında Hristiyanlar’ın bu çaresizliği vardı..." 13 Ekim 2005 Perşembe 07:34
|
|
Bugün üyesi olmaya çalıştığımız Avrupa Birliği’nin temelini Türk
korkusu oluşturmuş ve Türkler’i Avrupa’dan atmak için birlik fikri,
asırlar önce ortaya atılmıştı. Bugünkü birliğin ilk fikir babası, Bohemya
Kralı George Podiebrad idi ve Podiebrad, 1462’de Avrupa’da hem iç barışı
sağlamak, hem de Türkler’i kovmak hayaliyle bir ‘Avrupa Birliği’
kurulmasını teklif etmişti. Günümüzde várolan Avrupa Birliği, temelini
Kral Podiebrad’ın işte bu düşüncesinden alıyor.
BUGÜN üyesi olmaya çalıştığımız Avrupa Birliği’nin
temelini Türk korkusu oluşturmuş ve Türkler’i Avrupa’dan atmak için birlik
fikri, asırlar önce ortaya atılmıştı.
Avrupalılar’ı Türk ‘tehdidi’ ile tanıştıran kişi, Batı
Hunları’nın beşinci yüzyılda yaşayan lideri Attila idi. Attila, Avrupa’yı
hallaç pamuğu gibi atıp Roma kapılarına kadar dayandı, ancak 453 yılında
ölmesinden sonra Türk tehlikesi birkaç asır için sona erdi.
Hristiyanlar için ikinci Türk tehlikesi, 11. yüzyılda
Selçuklular’ın Anadolu’ya akınlarıyla başladı. Türkiye Selçukluları’nın
kurucusu Kutalmışoğlu Süleyman Şah, 11. yüzyılın ikinci yarısında
Anadolu’yu İznik’e kadar fethedip İstanbul’u da tehdit edince, Haçlı
Seferleri başladı. Bizans bu seferler sayesinde bir müddet daha devam etti
ama Türk tehlikesi bitmemişti.
Moğollar’ın önünden kaçan yüzbinlerce Türkmen, Ege
bölgesini fethederek burada çeşitli beylikler kurdular. Türkmen
beyliklerinden olan Osmanlılar, Marmara bölgesini kısa sürede almalarından
sonra, Rumeli’ye geçtiler. Avrupalı Hristiyanlar, Türkler’in Bizans’ı
sıkıştırıp Balkanlar’ı da fethetmeleri üzerine yeniden Haçlı seferleri
düzenlediler, ancak Osmanlılar’ı hiçbir güç durduramadı.
Osmanlılar, 1402 ile 1413 yılları arasındaki Fetret
devrinde taht kavgalarıyla uğraştıktan sonra, kendilerini toparlayarak
yeniden Balkanlar’da fütuhata başladılar. Fatih’in babası olan İkinci
Murad, Haçlılar’ı 1444’te Varna’da, 1448’de de İkinci Kosova Meydan
Muharebesi’nde mağlup etti. Bütün bunların akabinde Fatih Sultan Mehmed’in
1453’te İstanbul’u fethi ise Avrupa’da büyük bir şok yarattı.
İstanbul’un fethinden sonra Avrupa için ‘Türk tehlikesi’
daha da büyüdü. Fatih Sultan Mehmed fetihlerine devam ederken, İtalya’dan
Sırbistan’a kadar uzanan Avrupa ülkeleri sıranın kendilerine geldiğine
inanıyor ve korkuyorlardı. Kilise váizleri şehir şehir dolaşarak Doğu
Roma’nın başkentinin insanların günahları yüzünden Türkler’in eline
geçtiği, eğer sapkınlıklar bırakılıp dine dönülmezse, Fatih’in Roma’ya
kadar geleceğini anlatıyorlardı.
Fatih, İstanbul’dan sonra ilerlemeye devam ederek Ege
adalarını, Sırbistan’ı, Hırvatistan’ı, Bosna’yı, Yunanistan’ı,
Arnavutluk’u, Karadağ’ı, ve Romanya’nın bir bölümünü de
fethetti.
Osmanlı ilerleyişi ve karşısında bir şey yapılamayışı,
Avrupalılar üzerinde öyle bir yılgınlık yarattı ki, bu dünyanın
Türkler’in, ahiretin ise Hristiyanlar’ın olduğuna inanmaya başladılar.
Türk korkusu, zamanla tam bir kábusa dönüştü. Osmanlılar’ın ilerlemesi,
Avrupalılar’a göre yaklaşan kıyametin habercisiydi ve bu ortamda, ortaya
yepyeni fikirler atıldı. Planlardan biri Bohemya Kralı George Podiebrad’a
aitti ve Podiebrad, 1462’de Avrupa’da hem iç barışı sağlamak, hem de
Türkler’i kovmak hayaliyle bir ‘Avrupa Birliği’ kurulmasını teklif etti.
Bu düşünce, aslında daha önceleri de ortaya atılmıştı. ‘İláhi Komedya’nın
yazarı olan İtalyan şair Dante, 14. yüzyılın başlarında tek bir Avrupa
fikrini ileri sürmüş, hukukçu Pierre DuBois da 15. asırda bu fikri biraz
daha ileri götürerek, ‘Türkler’e karşı rahatça savaşabilecek Avrupa’
düşüncesini savunmuştu. George Podiebrad ise, Türkler’in ilerlemesini
engellemek için Avrupa Birliği’nin oluşturulmasını öngören büyük bir
planla ortaya çıkan ilk kraldı.
Kral Podiebrad’ın planı, sürekli bir genel meclisi, bütün
üyelerden alınan vergilerle desteklenen milletlerüstü bir askeri gücü,
müşterek bir para birimi ve milletlerarası bir mahkemesi olan sürekli bir
Hristiyan prensler birliği idi. Podiebrad hem Roma’daki Papa’ya, hem de
Osmanlı Sultanı’na karşıydı.
Birçok krallıkla prenslikten meydana gelen ve tarih
boyunca birbirleriyle savaşan Avrupalılar arasında ‘Avrupalı olma’
fikrinin doğup yayılmasında Osmanlılar’ın durdurulmaz ilerleyişi
karşısında Hristiyanlar’ın bu çaresizliği vardı. Bohemya Kralı, fikrini
gerçekleştiremeden 22 Mart 1471’de öldü. Ancak Podiebrad’ın düşünceleri
Avrupalı aydınlar tarafından daha sonra sürekli şekilde geliştirildi ve
‘Avrupa Birliği’ olarak ortaya çıktı.
/Murat BARDAKÇI -
HÜRRİYET |
î Başa Dev dalgalar Sri Lanka'yı, Malezya kıyılarını, Sumatra Adası'nı, Banda Açe'yi hatta saatler süren yolculuktan sonra Doğu Afrika kıyılarını vurdu. Bir çok kenti yıktı, kasabayı yok etti, köyü haritadan sildi. Binlerce, on binlerce insanı yuttu. Deniz binlerce insanı alıp götürdü.
Şiddetli kasırga, Katrina; Meksika Körfezi'ni vurdu. Gemiler kayboldu, petrol kuyuları kapandı, kıyıdaki rafineriler yıkıldı. Kıyı kentleri metrelerce yükseklikte sular altında kaldı. Sayısı bilinmeyen insan hayatını kaybetti. Bölgeye günlerce su, gıda ve sağlık yardımı ulaştırılamadı.
Stan kasırgası aynı şekilde Orta Amerika'yı, Guatemala'yı vurdu. Toprak kaymaları binlerce can aldı, köyler toprak altında kaldı, insanlar sel sularına kapılıp kayboldu. Orta Amerika, Doğu Asya kıyıları sayısız kasırga ve tayfuna yenik düştü. Tsunami, Katrina ve Stan gibi büyük felaketlerin hepsi son on ayda yaşandı. Yüz binlerce insan sadece son on ayda öldü.
Atlas Okyanusu, Hint Okyanusu ve Büyük Okyanus insanoğluna ağır bedeller ödetiyor. Depremler, kasırgalar, seller, yeryüzünün her köşesinde giderek daha etkili oluyor, daha fazla can ve mal kaybına yol açıyor. Dünya bir felaketten diğerine sürükleniyor. Amerika'da bitiyor Çin'de başlıyor, Bangladeş'te bitiyor, Hindistan'da başlıyor. Bazıları medyanın yoğun ilgisini çekerken bazılarından öylesine söz ediliyor. î Başa Ama bir gerçek var ki, felaketlerin sayısı ve etkisi her geçen gün daha da artıp güçleniyor. İnsanoğlu'nun tabiata verdiği zarar felaket olarak geri dönüyor ve insanoğlundan intikam alıyor.
î Başa Ormanları yok eden, küresel ısınmayı tetikleyen her şeyi yapan, tabiata hükmetmek için onu acımasızca sömüren, atmosfere müdahale eden, deniz dalgalarının gücünü silaha dönüştürmeye çalışan, suni depremler üzerinden çalışan, deniz dibinde nükleer denemeler yapan, yerkürenin dengesini bozacak her girişimde bulunan insanoğlu, felaketler karşısında ne kadar da savunmasız kalıyor.
1940-45 arasında Tsunami dalgalarını silaha dönüştürme üzerinde çalışıldı. Çalışma, Yeni Zelanda açıklarında Auckland Ünivarsitesi uzmanları öncülüğünde yapıldı. 1999'da bu gizli çalışmaları içeren arşiv belgeleri serbest bırakıldı. 25 Eylül 1999'da The New Zeland Herald gazetesinde yayınlanan Eugene Bingham imzalı yazıda, büyük bir askeri sır olan Tsunami bombası'ndan söz ediliyor. 1973'te Avustralya'da ölen Prof. Thomas Leech, ABD'nin sualtı patlamalar ve dalgalar projelerinde çalışır. Amaçları su altında tsunami dalgaları oluşturmaktır. Bu çalışmalar 1940'larda yapıldığına göre bugün ulaşılan teknoloji çok daha ileri düzeyde olmalı.
î Başa Tsunami, kasırga, deprem ve atmosferik olaylara insan müdahalesi artık mümkün. Deprem de oluşturabilirler, tsunami de, kasırga da… Ama bu gerçek, yaşanan felaketlerin insan ürünü olduğu anlamına gelmiyor.
İngiliz Guardian gazetesi, felaketlerdeki artış oranını istatistiklerle verdi. Geçen yıl dünya genelinde 128 büyük sel felaketi, 121 kasırga ve tayfun, 42 deprem ve tsunami meydana geldi. Orman yangınları gibi diğer felaketler da katıldığında 2004 yılında resmi rakamlara göre 360 doğal felaket yaşandı. 1995'ten 2004'e kadar felaketlerde 901 bin 177 kişi hayatını kaybetti. Bundan önceki on yılda bu sayı 643 bin civarındaydı. İstatistik, Afrika'nın bir çok bölgeden daha güvenli olduğunu gösteriyor. 95-2004 arası doğal felaketlerden Afrika'da 48 bin kişi ölürken Avrupa'da 64 bin kişi öldü. Yani Avrupa daha çok tehlike altında.
Tsunami'de yaşadığımız acıyı Şimdi Pakistan'da yaşıyoruz. Binlerce insan, çoğu çocuk, öğrenci hayatını kaybetti. Resmi rakamlar daha az ama ölü sayısının 50 bini geçtiği belirtiliyor. Okul enkazlarından çok sayıda çocuk cesedi çıkıyor. Mesela, Batagram bölgesinde bir okul enkazından 100 çocuğun cesedi çıkarıldı. Yine bir başka bölgede bir başka okulda 100 kız öğrenci enkaz altında kurtarılmayı bekliyor.
î Başa Fakirlik, çaresizlik, kimsesizlik… Keşmir halkı bütün dünyadan ama özellikle Müslüman dünyadan yardım bekliyor. Türkiye'den çok sayıda kurtarma ekibi, görevlisi bölgede. Yardım kuruluşları bölgede. Hem kurtarma çalışmaları yapılıyor hem yiyecek, barınma ve sağlık yardımı yapılıyor.
Uluslararası İnsani Yardım Teşkilatı İHH, 50 personeli ile bölgede. Muzafferabad'da sıcak yemek verilen 2 aşevi kurmuş. Bir mobil sağlık ekibi var. Üç bölgenin ihtiyaçları İHH tarafından karşılanıyor. 650 ailenin kalacağı üç çadır kent kuruyor. Yine İslamabad'da 2 bin 500 kişiye iftar veriyor. Depremin vurduğu Kuzey Pakistan'da bulunan bir bölgede 600 kişiye yemek dağıtıyor. Çadır, battaniye, sağlık ve gıda yardımları yapıyor.
î Başa Pakistan halkına, Keşmir'e kardeş olduğumuzu, yanlarında olduğumuzu gösterelim. Onlar bunu yaptı…
î Başa Araştırmacı – Yazar Aytunç Altındal: "Türkiye’yi dolma kalemle işgal ediyorlar" - Milli Gazete - 11 Ekim 2005 NAİM İPEK - KONYA î Başa Araştırmacı – Yazar Aytunç Altındal, Türkiye’nin AB sürecini, Müslüman Türklerin Anadolu’dan atılması için tezgahlandığını belirterek, Türkiye’nin masa başında satıldığını vurguladı. î Başa
Altındal, “Çünkü; Türkiye, topla tüfekle işgal edilemez. Dolma
kalemle işgal edilir. Türkiye’nin her zaman bir hain kontenjanı olmuştur
ama bu dönem çok fazla. Türkiye, tarihinin en kritik dönemini yaşıyor.
Ayağa kalkmalıyız. Bu ek protokolün Meclis’ten geçmemesi gerekiyor. Eğer
geçerse, medeniyetimizi vermiş oluruz ve medeniyetsiz kalırız” dedi.
Saadet Partisi Konya İl Gençlik Kolları tarafından organize edilen
Millî Görüş Haftası Etkinlikleri çerçevesinde Araştırmaca-Yazar Aytunç
Altındal, dünyadaki siyasi olayların perde arkasında yaşananlar hakkında
konferans verdi. Fuar Kültür Merkezi’nde düzenlenen konferansa, Saadet
Partisi Konya İl Başkanı Zülfikar Gazi, Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar
Merkezi (ESAM) Konya Şube Başkanı Prof. Dr. Ali Akmaz, Meram Eski Belediye
Başkanı Mustafa Özkan ve çok sayıda vatandaş katıldı. Saadet Partisi Konya İl Gençlik Kolları Başkanı Avukat Mustafa Derbentli’nin açılış konuşmasıyla başlayan programda ESAM Konya Şube Başkanı Ali Akmaz, ekonomik, siyasi ve sosyal gelişmeler hakkında kısa bir değerlendirmede bulundu. Prof. Dr. Akmaz, Avrupa Birliği başlangıç çerçevesinin ilmik ilmik incelenmesi gerektiğini vurgulayarak, ülkenin bağımsızlığı, sosyal ve ekonomik açıdan ülkenin darboğaza sürüklenmek istendiğini açıkladı. Araştırmacı-Yazar Aytunç Altındal, Avrupa Birliği projesinin oluşturulma nedenlerini tek tek anlattı. Altındal, Batı medeniyetinin geliştirilip 21. yüzyılı çıkartabilmesi için geliştirilen bir projenin ‘AB projesi’ olduğunu belirtti. Batı’nın kendisini geliştirmek için oluşturduğu projenin Türkiye için ‘medeniyet değiştirme’ projesi olduğunu ifade eden î Başa Altındal, “Bu proje Türkiye’ye, medeniyet değiştirme projesi olarak sunuluyor. Batı için kendini geliştirme, Türkiye için medeniyet değiştirme projesi. Peki, medeniyette ne var? Din, dil ve kültür var. Avrupa Birliği ile yapılmak istenen Türkiye’nin medeniyetini değiştirmesidir ve bize sunulan kriterler de bunların gerçekleştirilmesini amaçlıyor” şeklinde konuştu. “Amaç, Türkiye’nin yönetici kademesine devşirmeleri getirmek” î Başa Ek protokolü Meclis’ten geçirmek isteyen iktidar partisi milletvekillerine ‘o maddeleri okuyun da utanın’ diye seslenen Altındal, ruhban okulunun açılması, Alevi ve Kürtlerin azınlık statüsüne koyulması, Ermeni soykırımı tasarısı gibi maddelerin kabulünden sonra Türkiye’nin yine AB’ye giremeyeceğini şu sözlerle açıkladı: “Müktesebatı sindiremezsiniz, diyorlar. Çünkü, o müktesebat Müslümanlığı bitirmek için. Amaçları, 15 yıl sürecek müzakere sonunda, ülkenin yönetimine devşirme, dönme ve masonları getirmek. Bir buçuk milyon insanı Hıristiyanlaştırıp, Türkiye’yi sömürmek. Ancak, bu kıvama geldikten sonra Türkiye’yi birliğe alabilirler. Bir buçuk milyon devşirmenin başında bulunduğu bir Müslüman ülke, onların istediği. İşte, burada Millî Görüş olayı ortaya çıkıyor. Millî Görüş, üç beş kelime ile anlatılabilecek bir şey değil, bir varoluş tarzıdır." “Milli Görüş gömleğini çıkaranlar, çıplak kalır” Konuşmalarında sık sık ‘Milli Görüş gömleğini çıkarttık’ diyen Başbakan Tayip Erdoğan’ı, "Milli Görüş gömleğini çıkaranlar ya çıplak kalır ya da gayri Milli Görüş gömleği giyer" diyerek eleştiren Altındal, "Bu kişilere sorduğunuzda; biz gerekirse müzakere masasından kalkarız, diyorlar. 17 Aralık’ta yaptığını, müzakere masasında yapamazsın. Oturdun mu, kalkıp gidemezsin. Türkiye’nin AB’ye girmesi için Vatikan ve Papalıktan izin alması gerektiğini söylüyorlar. Bunu şu an görevde bulunan Papa, 89 yılında yayınlanan bir kitabında açıklıyor. O zaman Papa değildi, şimdi Papa oldu. Başbakan Erdoğan’ın bu konudaki görüşlerini soruyorlar. Erdoğan’da ‘o eskidendi, şimdi değişti’ diyor. Papa senin gibi değil ki, değişsin. Çünkü, Papa olduktan sonraki kitabında da, Türkiye’nin AB’ye girmesini istemiyor" değerlendirmesinde bulundu. Altındal, ayrıca Vatikan’ın Türkiye’den toprak talebi olduğunu ve bu isteklerin müzakere masasında tek tek Türkiye’nin önüne konulacağını aktardı. | |||||||||
î Başa Avrupa, Türkiye’nin aslına dönmesinden korkuyor - Milli Gazete - 11 Ekim 2005 î Başa KKTC’nin 1. Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, emperyal güçlerin Türkiye’nin aslına dönmesinden korktuğunu söyledi. AB’nin, Türkiye’de Sevr Anlaşması’nın uygulanmasını istediğini kaydeden Denktaş, “Kendilerini garantiye almak için Kıbrıs’ı Yunanistan’a vermek istiyorlar. Türkiye’yi parçalamak istiyorlar” dedi. î Başa
Ek protokol metninin kabul edilmesi durumunda KKTC’nin çok zor
durumda kalacağını anlatan eski Cumhurbaşkanı Denktaş, Girit’te
yapılanların Kıbrıs’ta da sahneye konmaya çalışıldığına dikkat çekti.
Denktaş, Türkiye’nin deklarasyonuna karşı 24 AB ülkesinin yayınladığı
deklarasyonun Türkiye’yi bağlayacağını söyledi ve “Türkiye buna ne kadar
dayanabilir?” diye sordu.
ANKARA KKTC eski Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, Ek Protokol metninin kabul edilmesi durumunda KKTC’nin çok zor durumda kalacağını söyledi. Sincan Sivil Toplum Kuruluşları tarafından düzenlenen “Kıbrıs’ın Dünü-Bügünü-Yarını” konulu konferansa katılan Denktaş, 21 yaşında başladığı Kıbrıs mücadelesinin 81 yaşına gelmesine rağmen çözülmediğini söyledi. Denktaş’ın salona girişi sırasında bir grup genç tarafından “Kıbrıs Türktür; Türk kalacak” şeklinde slogan atıldı. Denktaş, Türkiye’nin Ek Protokolü kabul etmeyeceğini deklarasyonla ifade ettiğini, buna karşılık 24 AB ülkesinin karşı deklarasyon yayınladıklarına dikkat çekti. AB ülkelerinin yayınladıkları deklarasyonun Türkiye’yi bağlayacağını belirterek, Türkiye’nin buna ne kadar dayanabileceğinin önemli olduğunu kaydetti. Denktaş, Annan Planı’nın Kıbrıs’ta Türk askerinin çıkarılmasını, yerine yabancı askerlerin getirilmesinin istendiğini belirterek, Girit’te yapılanların Kıbrıs’ta yapılmak istendiğini söyledi. î Başa Girit’te ilk olarak bir kaç isyan çıktığını, daha sonra sorunun Osmanlı Devleti’nin askerinin çekilmesiyle çözüleceğinin emperyalist devletler tarafından söylendiğini ve bunun gerçekleştirildiğini kaydetti. î Başa
ABD ve Avrupa Devletleri’nin Kıbrıs’ı Yunanistan’a vermek
istediklerini öne süren Denktaş, Kıbrıs’ın jeopolitik konumun çok önemli
olduğunu ve bunun Türkiye’ye bırakılmak istenmediğini kaydetti. Denktaş,
emperyal güçlerin Türkiye’de kökten dinci bir yönetimin gelmesinden
korktuğu için Kıbrıs konusunda kendisini garantiye almak için adayı
Yunanistan’a vermek istediğini kaydetti. Avrupa Birliği’nin Türkiye’de Sevr anlaşmasının uygulanmasını istediğini iddia eden Denktaş, “Bazı vilayetlere özerklik verilmek isteniyor. Türkiye parçalanmak isteniyor. Kalan küçük Türkiye’yi bile yanlarında tutmak istiyorlar” dedi. (cha) | ||||||
| |
| Bülent Ecevit’in başlattığı ve
günlerdir devam eden ‘Vahideddin hain miydi, değil
miydi?’ tartışmasına, sanki bu konunun bir gün gündeme
geleceğini düşünmüş olan Sultan Vahideddin,
İtalya’nın Sanremo kasabasında 1925 yılında kaleme aldığı yazıyla bizzat
katılıyor ve hakkındaki suçlamalara cevap veriyor. Murat Bardakçı’nın yıllar önce yazdığı ve padişahın özel evraklarına dayanan tek belgesel kitap olan ‘Şahbaba’da, bakın Sultan Vahideddin neler diyor... Yorum sizin... MEMLEKETE PARATONER OLDUM: ‘Karşınızda köklerinden koparılmış, bir girdapla sahile fırlatılıp atılmış bir kazazede var. Ben bu kargaşa içerisinde önümde daha ne kadar yol kaldığından habersizim ve bu işin neticesini de sadece Allah biliyor. ...Ne yapabiliriz ki? Kader, bu konuda düşündüğümden farklı bir yol çizdi.Ben, dindar bir insanım. ...Vazifemi çok karmaşık bir dönemde, bir insanın yapabileceği en iyi biçimde tamamladığıma bütün yüreğimle ve kat’iyetle inanıyorum.İnsanın zaafları da söz konusu... ‘Beşer şaşar’ ifadesinin doğru olduğunu çok iyi biliyorum ama, aşılması zaten imkánsız olan savaş zamanının engellerini ve daha sonra mütareke ile ortaya çıkan güçlükleri yenemediysem de, memleketimin iyiliği için yapmam gereken her şeyi yaptığımı iddia ediyorum.î Başa Mütareke yıllarında ortaya çıkan bütün fácialara ve olaylara karşı gerçi kalkan olamadım ama paratoner vazifesi gördüm ve öyle zannediyorum ki, bütün musibetleri de üzerime çektim. Kendimi feda ederek vatanı kurtarmaya çalıştım. Ama gelin görün ki, bugün yaşayan kurban benim; daha doğrusu fedakárlığın kurbanı!’ KAÇMADIM, HİCRET ETTİM: ‘Her tarafı istilá eden inkılap ve ihtiras içerisinde bunaldım. Bana teklif edilen şekildeki hiláfete ne karşı koyma, ne de başeğme imkánı görmeyerek kamuoyunda sükûn ve durumda açıklık belirinceye kadar tehlikeli bölgeden geçici olarak ayrılmaya karar verdim. Gitmekle, vekili olduğum şánı yüce peygamberin yaptığını yaptım, kaçmadım, hicret ettim.’ İHANET ETMEDİM: ‘Talih ve kader bizi vatanımızdan ayırdı ve nihayet gurbetlere attı. Allah’ın takdiri ve kısmetimiz böyleymiş. ...Gerçi málum sebepler yüzünden dinime, vatanıma ve milletime arzu ettiğim kadar hizmete vakit ve imkán bulamadım ise de, asla ihanet etmedim. î Başa Şimdi burada zelil ve sefil bir halde kalmaktansa, Anadolu’da at sırtında olmalıydık. Ecdádımın sarıkları, aynı zamanda kefenleriydi. ...Anadolu’ya gidip ordunun başına geçmem konusunu dünürüm Sadrazam Tevfik Paşa’ya açtığım zaman, büyük bir muhalefete uğradım. ‘Böyle bir avantüre giremezsiniz. Biz, Mustafa Kemal Paşa ile haberleştik. Zaferden sonra, size bağlılığını bildirecek. Onun istemediği, sadece Damad Ferid Paşa’dır. Galip gelirse zafer sizin, Allah göstermesin yenilirse de bu yenilgi onun hesabına olacaktır. Vaktiyle Enver ve Talát yenilmişlerdi ve onların hatalarını düzeltmek için galip devletlerle şimdi siz mücadele içerisindesiniz. Anadolu’ya gidip mağlup olursanız vaziyeti kim kurtarır?’ deyip Anadolu’ya gitmeme máni oldu.’ î Başa ÜÇ BÜYÜK HATA YAPTIM: ‘Ben de insanım, hata etmediğim iddiasında bulunamam ve başlıca üç hatamı itiraf ederim: Birincisi, rahmetli biraderim Sultan Reşad’dan sonra saltanat makamını kabul etmem. İkincisi, mütareke hükümetlerine, başta Ferid Paşa olmak üzere Tevfik, İzzet, Ali Rıza ve Salih Paşalar gibi milletin ve devletin kalbur üstü isimlerine talihimi bağlayarak aldanmam. Üçüncüsü; devleti kuran ve halis muhlis Türk olan Osmanoğulları’nın memleketten sürgün edilip Hiláfetin ortadan kaldırılacağına asla inanmak istememem. ...Böyle bir tecrübeden sonra insanın vicdanının nasıl temizlendiğini, inancının ve tevekkülünün yeniden nasıl doğduğunu bilemezsiniz.’ î Başa PAŞA’YI BEN GÖNDERDİM: ‘Bugün içinde bulunduğum ve hak etmediğim düşmanlıktan rahatlık ve mutluluk duyuyorum. ...Bu, bana huzur da getiriyor. Eğer yaşarsam ve mücadeleden muzaffer çıkarsam, ‘bir kötülüğe batıp çıkmıştım’ diye teselli bulacağım. Düşmanlığa karşı mücadelenin yoğun, acı verici ama dayanılmaz olmadığına inandığım için kendimi feda ederek çok sevdiğim memleketimi kurtarmış olmaktan mutluluk duyacağım. Memleket sevgim bana, İstanbul düşman süngüleri altındayken Mustafa Kemal Paşa’yı Yunanlıların üzerine göndermek gibi ağır bir kararı aldırarak iláhi bir mutluluğun da zevkini tattırdı.’ SEVR’İ İMZALAMAYACAKTIM: ‘O Sevr Andlaşması ki, elime ilk aldığımda keskin bir acı ve korkulu bir ürperti hissettim. ...Sevr bana göre ne bir andlaşmaydı ne de bir pakttı; kötülüğün baştan aşağı ta kendisiydi.Bana gelince; mecburi ve geçici imza taktiğiyle biraz zaman kazanmaya çalıştım. Saltanat Şûrası’nı da zaten her türlü mes’uliyeti üzerime alarak galipleri ve zaferlerinden sonra Türkiye’ye karşı aşırı düşmanca bir tavır içine giren bu memleketlerin kamuoyunu biraz sakinleştirmek için teşkil etmiştim. Gelişmeleri bu şekilde beklerken biraz zaman kazanmaya çalıştım, zira olayların gidişatını normale sadece zaman çevirebilirdi....Eğer işler kötü gider ve bu oyalamakta muvaffak olamazsam, andlaşmayı imzalamaktansa tahttan feragat etmeye kararlıydım.’ HAZİNEYİ ALMADIM: ‘İstanbul’u terkederken Osmanoğulları’na ait bulunan ve benim için çok büyük kıymet taşıyan eşyaları yanıma almayı düşünmedim. Bu sebeple, yabancı bir memlekette şimdi beş parasız, yüzüstü ve ızdırap içinde kaldık.’ |
| |
| î Başa
Eğer bu ülkede milletin vicdanını derinden
yaralayan çuval olayının intikamını almayı; demokratik düzen içinde sadece
kendisine söylenilen görevin sınırları içinde kalma mazeretiyle bedel
ödemekten kurtulacağını varsayan anayasal bilumum kurum ve kuruluşlar
filmcilere, senaristlere ve artizlere bırakıyorlarsa yüce divan
tartışmalarının hakikaten yeri ve zamanı gelmiştir ey millet… Çünkü "Kurtlar Vâdisi" film haline de getirilecekmiş ve konusu Irak'ta geçecek olan senaryosunda vâdinin "ağır abi"si Polat Alemdaroğlu "çuval"ın intikamını alacakmış! Bu açıdan ben Bahçeli'nin çıkışıyla başlayan ve Erdoğan'ın cevabıyla devam eden Yüce Divan muhabbetinin son derece gerekli ve yararlı olduğunu düşünüyorum. Ancak vücudu tepeden tırnağa saran bu kanser illetini kökünden halletmenin de sadece Yüce Divan olgusu ile çözülmeyeceğine inanıyorum. İstiklâl Mahkemeleri gereklidir. Özel şartlar, özel çözümler gerektirir. *** Bakın 5 Ağustos 2005 tarihli ve "İspanyol kadar Türk Olamamak"başlıklı yazısında Hüseyin Mümtaz ne demişti? "Karar vereceksin. Türksen, bağımsız devletsen, bağımsız kalmak istiyorsan. İçeride ve dışarıda. Dahili ve harici bedhahlara karşı.. Ona göre davranacaksın. Bağımsızsan ve bağımsızlığını korumak istiyorsan.. Bağımsızlık Mahkemeleri kuracaksın.. Eski dilde bağımsızlık, İstiklal demektir. Yâni İstiklal Mahkemeleri.. Sonra da ''tek dişi kalmış'' AİHM filan dinlemeden adam asacaksın. Kararlı duracaksın, adam gibi duracaksın, adam olacaksın.. Sevr'e değil, Lozan'a sahip olacaksın". *** Yine, 31 Temmuz 2004 günü yazdığı "Van'da Devlet" başlıklı yazısında şunları yazmış: "Akepe, ANAP'lı bakanlar ve başbakanı da yine ''akçalı konular'' yüzünden yüce divana sevk ediyor. Ülkeyi bölüp-parçalamayı öngören ilk üç uyum paketini çıkardıkları içindeğil. Öcalan'ı asmadıkları için değil... Ben şaşırmadım.. Biz 44 sene önce don-bebek yüzünden Menderes-Zorlu-Polatkan'ı asmış bir milletin çocuklarıyız. Başbakanlıktaki kasadan bilmem kimin donu çıkmış. Salim Başol Kore'ye neden asker gönderdi de şu kadar vatan evlâdının sebepsiz yere şehit olmasına yol açtığı sorusunu hiç yöneltmemiş. Biz hep politikacının ahlakını sorgulamışız. Uyguladığı politikanın ahlâksızlığını değil." *** ("Cumhuriyet'in En Uzun 6 Ayı" .. Hüseyin MÜMTAZ. Kum Saati Yayınları. İstanbul Aralık 2004. Sayfa 141.) Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğü ayaklar altına alınıyorsa… Anayasa'nın; devletin nitelikleri, bayrağı, başkenti ve milli marşı ile ilgili ve değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek başlangıç maddeleri tartışmaya açılıyorsa… İstiklal Mahkemelerinin kurulması elzem hâle gelmiş demektir. Hem İstiklâl Mahkemeleri kurulmalıdır… Hem de kapısının üzerine… "Yalnız Allah'tan Korkar" yazılmalıdır… Tıpkı Kurtuluş savaşı'nda olduğu gibi… *** Şimdi de geliyoruz nedenlerine… Eskiden elimiz yüreğimizde MGK Toplantılarını beklerdik, kimi 7.5, kimi de 9 saat süren… Önce ekmekler değil ama MGK "bozuldu". MGK'nın "olağan" toplantıları iki aya çekildi. Sonra yapısı değiştirildi, AB'ye uyduruldu… Sırada asker üyelerin sayısının azaltılması değil, külliyen kaldırılması var, hiç şaşırmayın. Çerçeve Belge pazarlıklarının; ilk defa Genelkurmay Başkanı'nın dillendirdiği gibi "bedel ödeme" bâbında Parti Genel Merkezinde yapılmış olması uzun vâdede onun işareti değil de nedir? *** Şimdi ise hacı yolu bekler gibi AB'nin bilmem ne raporlarını gözlüyoruz. Erdoğan, Gül ve Çiçek boşuna dememişler meğer "17 Aralık'tan sonra yeni bir düzen başladı" diye... Önce 2004'ün 6 Ekim İlerleme raporlarını bekledik. Sonra yine 2004'ün 17 Aralık'ını, ve sonra 2005'in 3 Ekim'ini. Duyduk ki hükümet bu defa gözünü 9 Kasım'a dikmiş.. 9 Kasım'da yeni ilerleme raporu yayınlanacakmış. Çünkü yeni "özel komiser" Rehn'in özellikle üzerinde durduğu dört başlık var ve bunlar şöyle sıralanıyormuş: İfade özgürlüğü, Kadın hakları, Sendikal özgürlükler ve Azınlık vakıflarının malları. Eğer bir ilerleme olmazsa bu dört başlıktaki sıkıntının Türkiye ile ilgili ilerleme raporunda yer alması bekleniyormuş, bu da bu noktada müzakerelerin kesintiye uğrama ihtimali ortaya çıkarıyormuş. Çünkü Avrupa Konseyi geçen seneki 17 Aralık zirvesinde kalıcı insan hakları ihlalleri ve demokrasi zafiyeti olması durumunda müzakerelerin kesilebileceğini hükme bağlamışmış... Evet Dengir birisinin dediği gibi asker artık bizi bağlamıyor ama AB bağlıyor. *** Lâf aramızda ey millet "Mustafaoli" iyi ki geldi. Neler öğrendik, neler... Mantı yemeğe gittiği Kayseri'de "Tören bitti, şimdi çalışma zamanı" dedikten sonra iki büyük edepsizlik yaptı. 1. "Ek protokolün Mecliste onaylanacağı teminatını hükümetten aldım" dedi, 2. Avrupa'da iktidar ile muhalefetin anlaşmasının bir uzlaşma kültürü olduğunun altını çizdikten sonra muhalefete de seslenerek, hükümetle uzlaşma çağrısında bulundu. Yâni hem Yasama'nın işine karıştı, hem demokratik sistemimizi sorguladı, muhalefete talimat verdi. Bahçeli ne diyor? "Başbakan polemik yapmasın. Madem öyle Abdullah Öcalan hainini asmadığım için beni Yüce Divan'a göndersin". Erdoğan cevap veriyor; "Ana muhalefet lideri veya diğer marjinal gruplar kendilerine göre bazı şeyler oluşturuyorlar. Artık yetişemedikleri için üzüme... Bundan sonra kendilerine göre işte 'bu yol Yüce Divan'a çıkar' diyorlar. Bir yerden kendilerini tatmin edecekler. Başka çareleri kalmadı. Biz siyasetin ne olduğunu çok iyi biliriz. Biz siyasetin dilini çok iyi bilir, anlarız. Bu yola çıkarken, biz bunun bedelinin ne olduğunu bilerek çıktık." Eskiden anayasayı tağyir, tebdil ve ilgaya teşebbüsün sonu belliydi. Şimdilerde nasıldır hiç haberim yok. *** Bakın Bahçeli ne yapmıştı. Ocak 2000'de 57'inci Hükümetin koalisyon ortakları, üç kafadarlar; başbakanlıkta 7.5 saatlik bir toplantı yapmışlar ve Öcalan dosyasını başbakanlıkta bekletme kararı almışlardı. Bağımsız Türk yargısının kesinleşmiş idam kararını onay için Yasamaya göndermemişlerdi. Yürütme'de bile görüşmeye gerek duymamışlardı. Üç ahbap çavuşlar kendilerine, anayasada olmayan bir yetkiyi vehmederek; hâttâ açıkça anayasayı ayaklar altına alarak dosyayı bekletmişlerdi. Anayasada "liderler zirvesi" diye bir kurum,kurumsallaşmış bir yapı var mıdır? Demek ki anayasa 57'inci hükümet zamanında bizzat ortaklar eliyle rafa kaldırılmıştır. Peki anayasada "Parti Genel Merkezi" diye bir kurum var mıdır? Erdoğan da Çerçeve Belge pazarlıklarını Başbakanlık'ta, Bakanlar kurulu'nda değil, MYK'da yürütmüştür. Bırakınız devletin diğer "bedel ödemeyeceğini" zanneden kurumlarını; fakat Yüce Meclisi bile kaale almamıştır. *** Almadığını Finli Mustafa'dan, Mustafa Oli'den öğreniyoruz. Olli Rehn, Kayseri Ticaret Odası'nda düzenlediği basın toplantısında, Türkiye'nin imzaladığı gümrük birliğini AB'nin yeni 10 üyesine genişleten ek ptorokolün Meclis tarafından onaylanması için hükümetten güvence aldığının söylüyor ve bu onay olmazsa, katılım müzakerelerin olumsuz etkileneceğini belirtiyor. Yâni hükümetten (Yürütme); Meclis (Yürütme) çalışmalarını etkileyeceği konusunda söz almış, teminat, güvence almış… Anayasamıza göre hükümetin böyle bir yetkisi yoktur ey okuyucu... Ek protokol ne? GB Ek Protokolü; Rumların da diğer 24 AB ülkesi gibi Türkiye tarafından tanınmasını öngörüyor. AB, hükümetin mektubunu yeterli görmüyor, meclisten de çıkmasını istiyor. Ve iş(p)in ucu gelip Kıbrıs'a dayanıyor. Daha düne kadar Erdoğan "Önce çözüm sonra tanınma" diyordu. 3 Ekim'den sonra ise bir adım gerileyerek "Önce izolasyonların kaldırılması, sonra tanıma" demeye başladı.(NTV) Mustafa Oli ânında cevap verdi. "Evet, izolasyonların kaldırılması için çalışıyoruz ama tanımayı buna bağlamak yanlış. Bu yeni bir durum olur, müzakereler türbülansa girer." Derken Erdoğan ile Rehn Havaalanı'nda "karşılaşıyorlar". 45 dakikalık karşılaşmanın arkasından bir gazetecinin, "Ek protokol'ün TBMM'ye getirilmesi konusunda bir mutabakata varıldı mı? Bu konu görüşmede gündeme geldi mi?" şeklindeki sorusu üzerine bir gün önce Murat Akgün'e "gereği yok" demiş olduğu için sıkıntısı yüzüne vuran Erdoğan, "Bu konuyu Bakanlar Kurulu'nda arkadaşlarla görüşeceğiz. Onun 'timing'i noktasında kararı ondan sonra vereceğiz" diyor. Erdoğan, "Bir an önce gelmesi noktasında bir ısrar var mı?" sorusuna ise "O konuda, bir süre noktasında Rehn'in böyle bir açıklaması olmadı. Ama 'tabii bir an önce geçerse isabetli olur' diyorlar" şeklinde karşılık veriyor. Bize de bu son derece çapraşık Türkçeyi çözmek kalıyor. Oli Rehn Kayseri'de "sınır sorunları çözülmeli"derken; canım yurdumun bir başka köşesinde aynı anda denetlemelerde bulunan Avrupa Parlamentosu İnsan Hakları Alt Komitesi Başkanı Helene Flautre, Kürtçe'nin devlet okullarında rahatlıkla okutulabilmesi gerektiğini savunuyor. Olli Rehn Orhan Pamuk'u ziyaret ediyor. Hrant Dink'i neden etmiyor? Olli Rehn kadın derneklerinin dertlerini dinliyor. Şehit Aileleri ile neden görüşmüyor? *** Ve iş kıymetli okuyucu gelip "timingine sonra karar verilecek olan" Ek Protokolün onayına dayanıyor. Yâni Kıbrıs'a. Ve "Yüce Divan" bu işi kesmez ey okuyucu... Ancak İstiklâl Mahkemeleri paklar… Son söz olarak; Râmazan-ı şerif dolayısı ile üç mübarek iftar vakti sorusu… 1. Hıristiyan Büyükelçiler acaba Ankara gibi başka "Müslüman ülke" başkentlerinde de Ramazan boyunca Müslümanlara, Müslümanlar da onlara ahkâmlı iftar yemekleri veriyorlar mı? 2. "Dinler arası diyalog" ve cemaati olmayan harap kiliseleri onarıp cemaat icat ettikten sonra yeniden ibadete açma modası diğer Müslüman ülkelerde de mevcut mu? 3. Filistinli Baş Müzakereci Nebil Şaat'a 2003 yılında Mısır'ın Şarm El Şeyh beldesinde "Tanrı bana, George Afganistan'daki teröristlerle savaş, dedi. Gittim savaştım. George Irak'taki despotluğu bitir, dedi. Bitirdim. Şimdi bana, Filistinliler'in devlet kurmasını sağla ve Orta Doğu'ya barış getir, dediğini hissediyorum. Bunu da yapacağım..." diyen Bush ile bizdeki "İbrahimî dinli" ve kerameti kendinden menkul birtakım nevzuhur şeyhlerin büyük bir işbirliği sergileyerek "stratejik ortak" olmaları tamamen tesadüf mü yoksa "amentüde birleşmeleri"nden mi? Bilene "icazet" verilecektir. |
|
î Başa Astsubay... Az-subay! - Milli Gazete Hiyerarşinin olduğu yerde adalet ve eşitlik olmaz ki. O yüzden, nice kanun, yönetmelik vesaire “yalancı”dır. Basbayağı yalan söylerler. Böyle bir örneğin daha da iyi farkına vardım. OYAK Erdemir ihalesini (hayırlısıyla) kazanıp ben de “Ne deve, ne kuş!”u yazınca, muvazzaf ve emekli astsubayların feryadı ulaştı dört bir yandan. Onların da maaşlarından yüzde 10’lar mecburi kesiliyor... Onlar da vazife hayatları süresince OYAK’ın yüzde 50-60 kaynağını oluşturuyor... Lakin, nedense, bir türlü yönetime giremiyorlardı. Oysa OYAK kanunu adalet ve eşitliği öngörmüştü. Oysa “OYAK’ın ortak değerleri” arasında “adalet” vardı... Ama astsubaylara göre durum adil değildi. Oysa OYAK yönetimine göre “Bireysel eşitlik” vardı,... Ama astsubaylar bir türlü eşit olup yönetime gelemiyordu. Oysa “OYAK’ın ortak değerleri” arasında “üyelerin mutluluğu” vardı... Ama astsubaylar mutlu değillerdi. Dava da açmışlar, neredeyse Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yolunu tutmak üzereydiler. Holdingin yönetimi nasıl oluşur derseniz; kağıt üstünde üç asker, dört sivil, bir de genel müdür olmalıydı ki... Askerin rütbesi, sivilin durumu ayrıca belirtilmemişti…Astsubayların iddiası; holding bir yana, bağlı 40 kadar şirket ve iştirakin onca yönetim, denetleme vesair kurullarına da kimlerin nasıl tayin edildiğinin, hangi hiyerarşinin, rütbe ve yakınlıkların etkili olduğunun da tartışma götürdüğü yönündeydi… 9.10.2005 / UMUR TALU / SABAH î Başa Bir Ofer’e bir Şeyh’e! - Milli Gazete - 10 Ekim 2005 “İstanbul da varsın Dubaileşsin!” ve dünya uygarlık tarihinin en büyük katliamını birlikte yapalım Şeyh’im! Yeter ki, 5 milyar dolar gelsin, alışveriş artsın, Şeyh’imiz kazansın! 650 metre yükseklikte 3 kule dikerek, Şeyhim geçelim Tayvan’daki 508 metrelik Taipei binasını ve “Dünyanın en yüksek gökdeleni İstanbul şehrinde” olsun! Rant zenginliği doğsun Şeyhim... Ayrıcalıklı projelerle kent rantı peydahlansın... Birazı Yahudi Ofer’in kasasına birazı da Arap Şeyhim Maktum’un heybesine dolsun! İstanbul’da içinde 530 çok değerli profesörlerle uzmanların yer aldığı İstanbul Metropolitan Planlama Merkezi (IPM) kuruldu... Kent arazilerini, belediyenin kıymetli arsalarını, değerli kamu binalarını, yüksek kazançlı projelerini, Ofer gibi, Şeyh El Maktum gibi tanıdıklara, yandaşlara, iktidarın yerli ve yabancı yardakçılarına, küresel sermayeyi arkasına almış egemenlere yedirmemek üzerine 52 atölye oluşturdular “proje ve fizibilite” üretiyorlar. Onları boşver Şeyh’im! 9.10.2005 / NECATİ DOĞRU / VATAN | ||||||||
Utku Çakırözer
TESLİME TOSUN-Ali GÜLER Konya DHA
