TESLİME TOSUN-Ali GÜLER Konya DHA

|
|
| ||||||||||||||||||||
| ||||||||||||||||||||||
Atatürk Üniversitesi Kazım Karabekir Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı'ndan bir öğrenci, bitirme tezi olarak ünlülerin son sözlerini derledi. AÜ öğrencisi Osman Çoban tarafından hazırlanan "Ünlülerin son sözleri, son mesajları" başlıklı bitirme tezinde, 157 ünlünün sözleri yer alıyor. Çoban, tezin önsözünde, amacını "ünlülerin 'son' olduğunu bilerek veya bilmeyerek verdikleri mesajları bir araya toplayıp duyurmak, insanların bu sözlerle kendi hayatına yeni bir şekil vermesine küçük de olsa bir katkıda bulunmak" diye özetledi. Bazı ünlülerin son sözleri şöyle: l Rus edebiyatçı Anton Çehov: "Çok zamandır şampanya içmemiştim." l Ünlü karikatürist Cemal Nadir: "Ah iyi olsam, terliklerimi giysem, şu odada dolaşsam, şu köşeye geçsem, resimlerimi yapsam." l İngiliz Kralı 2. Charles: "Ölümüm çok uzun sürdü, umarım beni affedersiniz." l Fransız ressam Eugene Delacroix: "Mezarıma ne resim ne heykel ne de fotoğraf, hiçbir şey koymayınız." l İdam edilen Fatin Rüştü Zorlu: "Allah memleketi korusun, millete zeval vermesin, haydi Allahaısmarladık." l Ünlü edebiyatçı Gogol: "Bir merdiven çabuk bir merdiven getirin."
ARTIK ÇOK GEÇ
î Başa
KUZEY KAFKAS KARAÇAY TÜRKLERİNİN KÜLTÜRÜ- BAĞIMSIZLIK YOLUNUN
TEMELİ
Türkiye Türkçe’sine Aktaran; Ufuk TAVKUL**s
Selamünaleyküm Değerli Türkler,
Hürmetli Kardeşlerim,
Birbirimizi görmek mutluluktur. Fakat kasım ayının ikinci Karaçaylıların iki kat acılı günleridir. onu söylemeden geçemeyeceğim. 2 Kasım 1828 tarihinde Karaçay’da Hasavka avaşında Rus İmparatorluğu Karaçay’ı zorla kendi topraklarına katmıştır. Ondan sonra 115 yıl boyunca savaşıp Karaçay’ı Rus yapamamışlar, Hristiyan yapamamışlar, asimile edememişlerdir. 2 Kasım 1943 tarihinde Rus Komünist İmparatorluğu ise Türk ve Müslüman Karaçay halkını ana yurdundan söküp Orta Asya’ya sürüp, 558 parçaya ayırıp darmadağın etmiştir. Fakat onlar Özbek, Kırgız, Kazak Türklerinin içinde Karaçay aslını kaybetmeden 1957 yılına kadar yaşamış ve Kafkasya’daki ata yurduna dönmüşlerdir. Dönmekle birlikte onlara devlet olma hakkı verilmediğinden, bugün yurdumuzda yurtsuzlar diye yaşıyoruz.
î Başa Karaçay Türkleri-Karaçay halkı en eski halklarından biridir. Antropolojik yönden Kafkas ırkındandır. Tarihte bilinen eski “Koban kültürünü” meydana getiren kavimlerdendir. Koban kültürünün en parlak dönemi ise günümüzden Üç bin yıl önce dayanmaktadır. Kafkasya binlerce yıldan beri Türk Kavimlerinin yurdu olmuştur. Tarih, etnografya, arkeoloji ilimleri Karaçay Türklerinin ve onların atalarının beşbin yıldan beri Kafkasya’da yaşadıklarına şahitlik etmektedir. Kaziy Laypan, İsmail Mızı, Hanabiy Bici, İbrahim Şaman, Soslanbek Bayçora, Mahti Curtubay gibi bilim adamları bu görüştedir. Türk dili yüzyıllardan beri kafkas halklarının ortak dili olmuştur.
1922-1923 yıllarında Dağıstan Cumhuriyeti’nin Yönetimleri Moskava’ya yazdıkları mektupta Türk dilinin Türk Dilinin yüzyıllardan beri Kafkasya’da ortak dil olduğunu ,Rus dilinin Rus imparatorluğunun dili olması sebebiyle ,Dağıstan’ın Türk Dilini kabul ettiği bildirilmişti. Böylece Türkiye’den öğretmenler çağrılıp Kuzey Kafkasya’da ders verdirilmişti.
Fakat 1930’lu yıllarda bu fikri savunan Kafkasyalıları “Pantürkist olmakla suçlayıp,yok etmeye başladılar.1936-1937 yıllarında Latin alfabesini kaldırıp, yerine Rus kril alfabesini yerleştirdiler. Bu siyasi hareketin ne şartla yapıldığı belliydi.
1. Arap Alfabesinden, Kuran harflerinden ayırarak, halkı İslâm dininden, müslümanlıktan ayırmaya çabaladılar.
2. Latin Alfabesinden ayırarak, Türkiye’den Türkçülükten ayırmaya uğraştılar,
3. Kril-Slav alfabesini yerleştirerek, halkları Ruslaştırmayı, asimile etmeyi amaçladılar.
Böylelikle 1930’lu yıllara kadar Kafkas halklarının ortak dili olan Türkçeye, onunla birlikte Türk ve müslüman kafkas
halklarına zulmün en ağırı uygulanmaya başladı.1930’lı yıllarda Türkçenin Kafkas halklarının ortak dili olması kaldırıldı.
1943 yılında Kafkasya’nın Türk ve Müslüman halkı Karaçaylılar sürgüne gönderildi. Ondört yıl süren sürgünde eziyet çekip, yurtsuz kalsa da, İslâm dinimiz, Allah’ın koruduğu Karaçay- Türk dilimiz muhafaza edildi.
Dünyada her şey değişiyor, dünya kendiside değişiyor.Ancak Rusun emperyalist, şovenist asimilasyon siyaseti hiç değişmiyor. Rus Çarlık İmparatorluğunun İki başlı kartalı uçarak gelip bugünkü “demokrat” Rusya’nın başına konup, doğuya da, batıya da uğursuz bakışlar fırlatıyor.
Çarlık Rusyası, Karaçay da dahil olmak üzere, başka milletleri, başka yurtları zorla, kılç gücüyle kendisine kattı. Çarlığın milli siyaseti şöyleydi; “Rus olmayan halkların devletlerini kökünden yok etmek, kültürlerini yok etmek, ana dillerini yok etmek, gelişmsine izin vermemek, böylece en sonunda Ruslaştırmak.” (Rusya Komünist Partisinin 10. toplantısının dökümanlarından).
Komünist Partisi Çarlığın halklara karşı beslediği niyeti açıklarken, keşke kendisi o halkları korumaya çalışsaydı. Komünizm Çarlıktan daha büyük bir felaket olarak çıktı dünyanın karşısına Komünist İmparatorluğu Karaçay’ı yediden yetmişe esir edip , Orta Asya’ya sürdü. Bugünkü “demokrat” Rusya , çarlığın ve komünistlerin çektirdikleri eziyetleri düzeltmek yerine, halklara yeni eziyetler çektirmeye uğraşıyor. Önceden eziyet çektirdiği halklardan şimdi korkuyor .Rusya Silahlı kuvvetlerinin “sürgüne gönderilmiş halklardan orduda silah kullanma eğitimi gören birliklere asker alınmaması emri” buna şahittir. Onların İkisini de ben “Üyge İgilik” adlı gazetemde yayımladım.
Rusya Kara Kuvvetleri Komutanı Karaçay asıllı Vladimir Mahamedovi Semenov’un gerekçe gösterilmeden görevden alınması buna şahittir. Rusya pasaportlarından milliyet hanesinin kaldırılması buna şahittir. Hristiyan propagandası yapmak amacıyla, Karaçay dilinde yazılmış İncil ve Hristiyanlık kitaplarının binlercesinin Karaçay köylerinde bedava dağıtılması buna şahittir.
Yirminci yüzyıl sona eriyor. Fakat Rus imparatorluğu yayın yolu ile, asker-silah gücü ile dilimizi, dinimizi yok etmeye çalışıyor. Batılı Hristiyan devletler bu duruma aldırmasalar da, Türkiye’nin bize aldırmaması kabul edilemez.
Rusya Kafkasya’yı silah zoruyla kendisine katıncaya kadar, Karaçay büyük Türk dünyasının bir parçası idi. Rus’ya katıldığından beri dışarı açılan sınırları kapatılıp , kendi başına kaldı. Onun büyük Türk milletinden olduğu, kökünün çok derinlere uzandığı unutturulmaya çalışıldı... İki yüzyıldan beri, Ona söyledikleri şu oldu:
“Karaçay, senin toprakların yüksük kadardır. Dilini dağlardan çıkınca kimse anlamaz. Senin yarının yoktur. Ne kadar çabuk Rus olursan, senin için o kadar iyidir”
î Başa Kafkasya’nın ezelden beri Türk yurdu, Türk dili olduğundan, Karaçay dilinde, Yani Türkçeyi dünyada iki yüz milyon İnsanın konuştuğundan, Karaçay’ın İstanbul’u kendi başkenti olarak kabul ettiğinden, Türkiye’de gezmek için Karaçaylıya gerek olmadığından da bir iki sözle keşke bahsedilse...
Rus İmparatorluğu bizi yutup asimile etmek istedi. Rahat yutabilmek için bir halkı Karaçay, Malkar diye İkiye böldü. Onları başka halklara birleştirdi ve birbirine düşürdü.
Karaçay 1943 yılında sürgüne gönderilinceye kadar kendi özerk bölgesine sahipti. Okullarda birinci sınıftan yedinci sınıfa kadar bütün dersler Karaçay Türkçesinde veriliyordu. Rus dili ve edebiyatı yabancı dil olarak okutuluyordu. Bugün ise, Karaçay-Çerkes cumhuriyetinde Karaçay dili ve Edebiyatı dersi yabancı dil olarak okutulmaktadır. Bütün dersler Rusça verilmektedir.
1991 yılında Karaçay-Çerkes Bilimsel Araştırmalar Enstitüsünde çalışan Karaçaylı bilim adamları ayrımcılığa dayanamayarak, ayaklanmışlardı. Ne için?
- 40 yıl boyunca o enstitü tek bir Karaçaylıya master ya da doktora yapma imkânı tanımadı. Karaçay biliminin gelişmesine engel oldu. Birer bahane ile Karaçaylı bilim adamlarını işten attı.
- Bilimsel yazıların Karaçay Türkçesi ile yazılmasına izin vermedi.
Karaçay bilim adamlarını isyan ettiren İşte bu davranışlar oldu. Moskova’dan gelen komisyonlar bile Karaçay bilim adamlarının haklı olduklarını kabul ettiler. Fakat iş, Karaçay bilim adamlarının enstitüden kovulmalarıyla sonuçlandı. Bağımsızlığımız, her şeyimiz işte buna göredir.
Karaçay Yazarlar Birliğinin toplanabileceği bir binası yoktur.
Karaçay ressamlarının çalışacağı bir atölye yoktur.
î Başa Sürgüne gönderilinceye kadar yedi gazete çıkan Karaçay’da bugün haftada bir kere yayımlanan tek bir gazete vardır. Karaçay dilinde çıkan bir dergi yoktur.
Sürgüne kadar Karaçay bölgesinde yılda 16 ders kitabı, 58 edebî kitap yayımlanırken , bugün hemen hemen hiç kitap çıkmamaktadır.
Okullarda çocuklar komünistlerin zamanında yayımlanan kitapları kullanmaktadırlar. Onlarda ise ne yazdığı bellidir.
Çarlık İmparatorluğu Karaçay Türklerini 2 Kasım 1828 tarihinde Havaska savaşında yenip kendisine kattı.
Komünist İmparatorluğu, yine Kasım ayının İkisinde, 1943 yılında Karaçay Türklerini yurtlarından sürdü.
Bugün de sahte “demokrat” Rusya İmparatorluğu Karaçay Türklerinin Stalin tarafından ortadan kaldırılan özerk cumhuriyet haklarını geri vermeyerek, kültürünü, dilini, dinini ortadan kaldırmaya, açıkçası milliyetini yok etmeye çalışıyor.
Bu durumda biz Allah’a, kendimize ve türk dünyasına güveniyoruz. Fakat Türkiye’nin bize gereken önemi vermemesi bizi üzüyor.
Biz, Kafkasların ve Avrupa’nın en yüksek olan MİNGİ TAV’da Elbruz Dağında yaşayan Karaçay-Malkar Türkleri olarak şuna inanıyoruz:
İnşallah Türk dünyası birleşecek ve gelişecek.
Biz yılmadan çalışırsak, Türkiye de yardım ederse, Türk dili Kafkasya’da eskiden olduğu gibi, yine ortak dil olacak.
Kafkasya’dan, Karaçay’ın karlı dağlarından en sıcak selam ve hürmetlerimle.
* Karaçay yazarlar Birliği Genel Sekreteri, Moskova-RUSYA FEDERASYONU
** Devlet Arşivleri Uzmanı, ANKARA-TÜRKİYE.
| ||||||||||||||||
î Başa AKP iktidarından Museviler memnun Türkiye Museviler’i, AKP Hükümeti’nden memnun olduğunu her fırsatta dile getirerek AKP hükümetine methiyeler düzüyor. î Başa Türk Musevi Cemaati Onursal Başkanı Bensiyon Pinto, “Şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Ben bugüne değin bize bu kadar içtenlikle yaklaşan başka bir hükümet görmedim. Bugünkü hükümet, bize en büyük desteği veriyor” dedi HABER MERKEZİ/İSTANBUL Türkiye, Museviler’i AKP Hükümeti’nden memnun olduğunu her fırsatta dile getiriyor. Washington Times’ın Yazarı Frank J. Gaffney’in geçtiğimiz günlerde yazdığı ‘İslamcı Türkiye’ye Hayır’ başlıklı yazıya tepki gösteren Museviler, AKP hükümetine övgüler düzüyorlar. Bu tepkilerden birine Hürriyet Gazetesi Yazarı Ahmet Hakan Coşkun dün köşesinde yer verdi. Türk Musevi Cemaati Onursal Başkanı Bensiyon Pinto ile bir görüşme yapan Coşkun, Pinto’nun görüşlerini okuyucularıyla paylaştı. Pinto şunları söylüyor: “Şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Ben bugüne değin bize bu kadar içtenlikle yaklaşan başka bir hükümet görmedim. Bugünkü hükümet, bize en büyük desteği veriyor. Vatandaşlık muamelesi görmenin mutluluğunu yaşıyoruz. Dini azınlıklara bu kadar değer veren başka bir hükümet gelmedi” ‘Başbakan, Museviler’e sahip çıkıyor’ Pinto’nun bu ifadelerinin ardından î Başa Coşkun yazıya şöyle devam ediyor: “Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Yahudi düşmanlığına karşı sağlam bir duruşu olduğunu söyleyen Pinto, ‘Erdoğan her fırsatta Yahudi düşmanlığının yanlışlığına dikkat çekiyor’ dedi. Pinto, Washington Times’ta çıkan yazı nedeniyle yapılan çalışmaları
da anlattı. Cemaat adına gazeteye bir açıklama gönderilmiş ve Gaffney’in
yazısının gerçekleri yansıtmadığı, maksatlı olduğu vurgulanmış. Türk
Musevi Cemaati Onursal Başkanı sıfatıyla Pinto da Washington Times’a bir
mektup göndermiş. Ayrıca Türk Musevi Cemaati’nin yazıdan duyduğu
rahatsızlık, Amerikan Yahudi cemaatlerine de yansıtılmış. Bensiyon Pinto
bu konuda aynen şunu söyledi: ‘Amerikan Yahudi cemaatlerine ‘Bu
rezaletleri durdurun’ diye tepki gösterdik.’ Sonuç şudur: Yahudi
asıllı yazar Gaffney’in provokasyonu geri tepmiştir. Hem de Türk Musevi
cemaati eliyle” Öte yandan benzer bir tepki de, Türk Musevi Cemaati Başkanı Silvyo Ovadya’dan geldi. Ovadya, şunları söyledi: “ Bizler, kişi ya da cemaat olarak yetkililerden ne bir ayrımcılık, ne de adil olmayan bir davranış gördük. Başbakanımız, Türkiye’nin birçok değişik bölgesinde anti-Semitizmi kınayan ve bunun hiçbir şekilde kabul edilemeyeceğini açıkça belirten konuşmalar yapmıştır.” İsrail’den yeni ataklar İçerideki Musevilerden AKP iktidarına teşekkürler yağarken, İsrail Dışişleri Bakanlığı Özel Projeler Sorumlusu Büyükelçi Mose Kamhi de, Türkiye’nin, İsrail ile yüksek teknoloji üretimi ve pazarlamasında işbirliği yapabileceklerini bildirdi. Zamanlama açısından önem taşıyan açıklamada Büyükelçi Mose Kamhi, Türkiye ile İsrail arasında gelecek yıl Mart ayında kutlanacak olan Serbest Ticaret Anlaşması’nın 10’uncu yılı nedeniyle yaptığı açıklamada, bu 10 yılın, yalnız ekonomik ve ticaret alanlarında değil, birçok düzeyde iki ülke arasında kapsamlı ve çok boyutlu bir işbirliğinin yoğun ivme kazandığı bir dönem olarak anılarda yer alacağını, anlaşmanın salt ticaret bağlantılarının ötesinde, ülkelerin ilişkilerine yeni bir boyut kazandırdığını kaydetti. Yüksek teknoloji Türkiye ile İsrail arasındaki ticaret hacminin gerçek işbirliği potansiyelini tam olarak yansıtmadığını anlatan Büyükelçi Kamhi, iki ülkenin yüksek teknoloji konusunda işbirliği yapması gerektiğini, bu konuda İsrail’in her türlü yardımı yapacağını kaydetti. Kamhi, şöyle devam etti: ‘’Yalnız birbirimizden mal ve hizmet alıp satmakla yetinmeyerek, ortak çabalarla ürünler geliştirip yeni pazarlara sunmalıyız. Bugünlerde bizi bekleyen, İsrail’in Yüksek Teknoloji’deki başarılarını Türkiye’nin endüstriyel girişimciliğini ve üretici potansiyelini birleştirerek Yüksek Teknolojiye dayalı sanayi ve ortak AR-GE faaliyetlerine girmektir. Bu isbirliginin emsalleri mevcuttur. Şekil itibariyle, iki ülkenin yetkili kurumları bu iş için ortak ve özerk bir fon (İsrail-ABD, İsrail-İngiltere örneklerinde olduğu gibi) veya karma bütçe (İsrail-İtalya) oluştururlar. Bu tür bir uygulama İsrail’den Türkiye’ye teknoloji transferini sağlayacak dolayısıyla Türk-İsrail ilişkilerinin pekişmesine somut katkısı olacaktır. Erdoğan imzaladı Nitekim, Türkiye ile İsrail arasında, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Sayın Tayyip Erdoğan’ın ziyareti sırasında, 2 Mayıs 2005 gününde iki devlet arasında sanayi alanında AR-GE işbirliği çerçeve anlaşması imzalanmıştır. Anlaşmanın yaşama geçirilmesi için geriye kalan, Türkiye ve İsrail’de ratifikasyon ve nota teatisi işlemleri, Türkiye’de bu anlaşmanın işlevinden sorumlu kılınacak kurumun yetkilendirilmesi ve her iki ülkenin de gereken bütçeyi ayırmalarıdır.” | ||||||||
| Elbette
memnun olacaklar! Türkiye´de yaşayan yahudi vatandaşlarımızın özellikle AKP iktidarından memnuniyeti düşüdürücü! Ne yani üç yıl evvel bizim bilmediğimiz sorunlarımı vardı? Anladığım kadarıyle bir jest niteliği taşıyor bu açıklamalar! Ancak İsrail devletinin AKP iktidarından hoşnut olmasını da doğal karşılamak lazım! Malum Tel-Aviv ile "kırmızı telefon hattı" olan kaç devlet var dünyada? | ||||||||
î Başa Batı’ya kul-köle olmayı bırakın... 2.5 milyarlık İslam Alemi bizi bekliyor - Milli Gazete - 4 Ekim 2005 î Başa Aslımıza dönelim Avrupa Birliği sevdasına tüm değerlerinden vazgeçmeyi göze alan AKP Hükümeti’ne en güzel uyarılardan birisi Suudi Arabistan’ın Başkenti Cidde’de gerçekleştirilen 9. Uluslararası İş Forumu Kongresi’nden geldi: AB kapısında vakit kaybedeceğiniz yerde İslâm Birliği için adım atarak lider ülke olabilirsiniz. Lider ülke olmak mümkün Cidde’de düzenlenen 9. Uluslararası İş Forumu Kongresi, kapanış bildirgesiyle İslâm dünyasına ve Türkiye’ye yeni ufuklar açtı. AB’ye girmek için bütün kırmızı çizgileri bir kenara bırakan AKP hükümetine de önemli bir uyarı niteliği taşıyan Kongre’de, İslâm Birliği’nin sağlayacağı faydalar dile getirildi. Kongre’ye 15 ülkeden 700’ü aşan sayıda işadamı katıldı. Kongre, Türkiye’ye “lider ülke” vasfını kazandıracak bir yapının bulunduğunu gösteriyor. î Başa Türkiye için ışık, İslâm ülkelerinde Uluslararası İş Forumu Kongresi’nin kapanış bildirisini açıklayan IBF Başkanı Erol Yarar, “İslâm ülkeleri arasındaki ticaret ve işbirliği bağlarının kuvvetlendirilmesi konusunda ciddi ilerlemeler sağlandı. Daha iyi işbirliği ve daha fazla ekonomik entegrasyonun gerçekleşmesini istiyoruz” dedi. Kongredeki kaynaşma ve beraberliğin, AB’ye kapıkulu yapılmaya çalışılan Türkiye için önemli bir işaret olduğu belirtiliyor. Resul Serdar Ataş Cidde’de düzenlenen 9. Uluslararası İş Forumu (IBF) Kongresi, yayınlanan kapanış bildirisiyle sona erdi. Hazırlanan kapanış bildirisini açıklayan IBF Başkanı Erol Yarar, görüşmelerin çok faydalı geçtiğini belirterek, “İslam ülkeleri arasındaki ticaretin geliştirilmesi için işadamları arasında önemli çalışmalar oldu. İslam ülkeleri ve insanları arasında, daha iyi anlayış ve işbirliği ile daha fazla ekonomik entegrasyonun gerçekleşmesini istiyoruz” dedi. Suudi Arabistan’ın Cidde kentinde gerçekleştirilen 9. IBF Kongresi 15 ülkeden 700’den fazla uluslararası ve Suudi Arabistanlı işadamının katılımıyla Cidde Ticaret Odası ve Suudi Arabistan’ın ev sahipliğinde gerçekleştirildi. Forumun kapanış bildirisini basın toplantısıyla açıklayan IBF Başkanı Erol Yarar, forumun gerçekleştirilmesi için, İslam Konferansı Teşkilatı Genel Sekreteri Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu ve İslam Kalkınma Bankası Başkanı Dr. Ahmed Muhammed Ali’ye katkılarından dolayı teşekkür ederek, şunları söyledi. “Cidde’de yapılan 9. IBF Kongresi, aynı zamanda dünyanın dört bir tarafından gelen işadamları ve işkadınlarına, bireysel ticaret ve yatırım olanaklarını bir dizi ticari toplantılarla geliştirme imkanı sağladı. 1995 yılında Pakistan’ın Lahor kentinde kurulan ve o günden bugüne Türkiye’de MÜSİAD tarafından ev sahipliği yapılan IBF, Müslüman milletler arasındaki ticaret ve işbirliği bağlarının kuvvetlendirilmesi konusundaki hedeflerine ulaşmada ciddi ilerleme kaydetmiştir. Bununla aynı zamanda üye ülkelerin iktisadi ve sosyal kalkınmalarında da katkıda bulunmuşlardır.” İslam dünyasında bilgi paylaşımı ve etkileşim fırsatları Yarar, iki gün süren İş Forumu’nda, İslam dünyasından işadamlarının mal, hizmet ve yeni projelerin değişmesi şeklinde karşılıklı faydası olan konferans ve fuarlarla iş ağları kurma, bilgi paylaşımı ve etkileşim fırsatları oluşturma çabalarına devam etmesi kararlarını aldıklarını belirterek, anlaştıkları konuları şöyle sıraladı: “Forumda, stratejik araştırma merkezleri ve eğitim ve insan kaynaklarına yapılacak yatırımlarla, fikir ve telif haklarının sağlanmasına, tarife dışı engeller, çifte vergilendirme, doğrudan ve dolaylı nakliye, kurumsal yetersizlikler, vizelerde yaşanan sıkıntı ve gecikmeler ve ülke mevzuatlarının ülkeler arasında ve yerel olarak bir ahenge kavuşturulmasının kuvvetli bir şekilde desteklenmesine karar verilmiştir.” IBF Başkanı Erol Yarar, İslam dünyasında finans ve bankacılık kurumlarının hissedilebilir ve acil bir şekilde, ticaret ve üretim başta olmak üzere iş dünyasının taleplerine finans kurumlarının karşılıklı olarak birbirlerini tanımaları, ticaret ve finans enstrümanlarının oluşturulması, ortak projelerin finansmanı ve para transferlerinin kolaylaştırılması yoluyla cevap vermelerinin kuvvetli bir şekilde tavsiye edilmesine karar verildiğini de sözlerine ekledi. Yarar’ın verdiği bilgiye göre, 10. IBF Kongresi, MÜSİAD organizasyonunda 22-25 Kasım 2006 tarihleri arasında İstanbul’da yapılacak. KOBİ’lerin desteklenmesi istendi İstihdam sağlama ve küresel rekabet için yerel kaynakların ataletten kurtarılmasında oynadıkları önemli rolden hareketle KOBİ’lerin desteklenmesine de kapanış bildirisinde yer veren Erol Yarar, şöyle dedi: “İş dünyası olarak teknoloji-merkezli pazarlarda görülebilir bir iz bırakabilmek için büyük projeleri desteklemenin teşvik edilmesine, İslam Konferansı Teşkilatı üyesi ülkelerin kollektif olarak ortak bir para fonu ve ortak bir pazar planlamaları ve geliştirmelerinin teşviki ve iş dünyasına sürekli olarak fakirliğin kaldırılması, sosyal adalet, çevre konularını önemsemeleri ve insan gelişimi ve iyileşmesine olan ihtiyacın hatırlatılmasına karar verildi.” Cidde Forumu’nun meyveleri alınmaya başlandı Cidde’de iki gün süren ve Türkiye’den MÜSİAD üyesi 110 işadamının katıldığı Uluslararası İş Forumu ilk somut sonuçlarını veriyor. Gaziantepli Türk firması, Suudi Arabistanlı şirkete 3 milyonluk halı satma anlaşması imzaladı. Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği’nin (MÜSİAD) halı üreticisi üyelerinden Yağızsa İç ve Dış Ticaret Pazarlama Ltd, Suudi Arabistan’a 3 milyon dolarlık halı satacak. Gaziantepli şirket olan Yağızsa Genel Müdürü Selahattin Yağız ile Samed Al Anize Trade firmasının yönetcisi arasında imzalanan sözleşmeye, MÜSİAD Başkanı Ömer Bolat ve IBF Başkanı Erol Yarar da şahit olarak katıldı. Şirket, 3 milyon dolar karşılığında Arabistan’a 650 bin metrekare halı ihraç edecek. Suudi Arabistan’da halen iki mağazası bulunan Çilek Mobilya ise iki olan mağaza sayısını, 25’e çıkartmak için görüşmelere başladı. | ||||||
| Sitemim
var! Türkiye AB yolculuğunun ikinci aşamasına dondurulmuş (sembolikte olsa saat durdurmanın ne anlama geldiğini biir açıklasa) saat ayarı ile başlanmış oldu, hayırlı olur inşallah! Bundan böyle Türkiye her istediği uluslararası organizasyonları realize edemez veya katılamaz..Çünkü çerçeve belgesi bu tip kararların alınmasında kendi ortak iç ve dış politikasına uygun olup olmadığına bakacak ve onay/red diyecektir.. Bu arada Türk olmayan müslüman zenginlere sitemim var! Maldiv, Kanarya, Bahama vb yerlere yatırım yaparken nüfusunun %99,99´u müslüman olan Türkiye´den neden uzak duruyorlar..Paralarını Batı Bankalarında toplayıp yine batının ekonomik ve siyasi amaçlarına hizmet etmiyorlarmı? |
hüseyin
sevilengül | |||||
| Insallah
o günleride görecez Ahhhh keske. Nerde o Günler. AB AKP nin beynini yikamis. Insallah Saadet iktidarinda buda gerceklesecek. Yeni Osmanli imparoturlugunu kuracaz. Selam ve dua ile... | ||||||
![]() |
î Başa Müzakere yok, adaptasyon var
Müzakere çerçeve metninde en fazla tartışma konusu olan “İmtiyazlı Ortaklık” konusuna açıklık getiren Recai Kutan, “Metin imtiyazlı ortaklığın bütün şartlarını içermektedir. Bu hususta 17 Aralık zirvesinden daha da ileri gidilmiştir. Bu yüzden imtiyazlı ortaklık ifadesinin metinden çıkartılması bir anlam ifade etmez. Avrupa açıkça Türkiye’yi hazmedemeyeceğini, bunun için tam üyeliğin hemen hemen imkansız olduğunu ifade ederken, serbest dolaşımın mümkün olmayacağını deklare edip, müzakereler sürecinde Türkiye’den taleplerin karşılanmasını beklediklerini metne dahil etmiştir” diye konuştu.
AKP’den taviz üstüne taviz
Gerek 6 Ekim’de gerekse 17 Aralık zirvesinden sonra, Avrupa’nın Türkiye’den “Ermeni soykırımının tanınması, Kıbrıs’ın Rumlara terk edilmesi, Patrikhaneye ekümenik statüsü verilmesi, Kürtlere ve Alevilere azınlık statüsü tanınması ve Fırat ve Dicle havzasının yönetiminin uluslararası bir yönetime devredilmesi gibi” inanılmaz taleplerinin olduğunun görüldüğünü kaydeden Recai Kutan, bu haince tuzaklara rağmen AKP Hükümeti’nin teslimiyetçi bir yaklaşım sergilemeye devam ettiğini söyledi.
ANKARA BÜROSU
Saadet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan, AKP iktidarının
Türkiye’ye zafer havasıyla sunmaya çalıştığı Müzakere tartışmalarını “tam bir
tiyatro oyunu” olarak nitelendirdi. Avrupa Birliği’nin Avusturya eliyle
“İyi Polis-Kötü Polis” oyununu oynayarak Türkiye’yi baskı altına almayı
başardığını belirten Kutan, verilen tavizlerin türkiye yok olma noktasına
götürecek tavizlerin verildiğini vurguladı. Kutan, “Türkiye böylece yok olma
noktasına getirilecek, bütün tavizler verildikten sonra Türkiye ekonomik yönden
esaret altına girecek, manevi değerlerinden soyutlanacak ve siyasi yönden
parçalanma noktasına getirilecektir. Bu ifadelerimizi ağır bulanlara bir asır
önce Osmanlı’nın son dönemindeki hadiseleri yeniden gözden geçirmelerini tavsiye
ederim. O zaman da batılılaşma sevdası koskoca altıyüz yıllık Osmanlı’yı sadece
on yıl gibi kısa bir zamanda yük etmişti. AKP hükümeti, her türlü baskıya boyun
eğerek taviz üstüne taviz verdiği bu yolda ülkemizi benzer bir uçuruma
götürmektedir” uyarısında bulundu.
AKP’den taviz üstüne taviz
Parti Genel merkezi’nde bir basın toplantısı düzenleyerek 3 Ekim müzakere süreciyle ilgili gelişmeleri değerlendiren Recai Kutan, 3 Ekim öncesi yaşanan senaryonun 6 Ekim 2004 ilerleme raporu ve 17 Aralık zirvesinde yaşanan senaryonun bir benzeri olduğunu söyledi. 6 Ekim İlerleme Raporu ve 17 Aralık zirve kararlarının içerdiği tuzaklara rağmen bir bayram havasıyla Türk kamuoyuna sunulduğunu hatırlatan Kutan, kısa süre sonra ise Türkiye’nin karşı karşıya bırakıldığı feci tablonun ortaya çıktığını vurguladı. Gerek 6 Ekim’de gerekse 17 Aralık zirvesinden sonra, Avrupa’nın Türkiye’den “Ermeni soykırımının tanınması, Kıbrıs’ın Rumlara terk edilmesi, Patrikhaneye ekümenik statüsü verilmesi, Kürtlere ve Alevilere azınlık statüsü tanınması ve Fırat ve Dicle havzasının yönetiminin uluslar arası bir yönetime devredilmesi gibi” inanılmaz taleplerinin olduğunun görüldüğünü kaydeden Recai Kutan, bu haince tuzaklara rağmen AKP Hükümeti’nin teslimiyetçi bir yaklaşım sergilemeye devam ettiğini söyledi.
Lüksemburg’ta da aynı tiyatro
Lüksemburg’ta da Türkiye’nin benzer bir senaryo ile karşı karşıya bırakıldığını belirten Saadet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan, “Lüksemburg’ta yine bir tiyatro oynanmıştır. İyi Polis-Kötü polis oyunu oynanarak Türkiye baskı altına alınmış ve AB’nin istediği her türlü taviz elde edilmiştir” dedi Müzakere çerçeve metninde en fazla tartışma konusu olan “İmtiyazlı Ortaklık” konusuna da değinen Recai Kutan, “Metin imtiyazlı ortaklığın bütün şartlarını içermektedir. Bu hususta 17 Aralık zirvesindeki gibi hatta daha da ileri gitmiştir. Bu yüzden imtiyazlı ortaklık ifadesinin metinden çıkartılması bir anlam ifade etmez. Avrupa açıkca Türkiye’yi hazmedemeyeceğini, bunun için tam üyeliğin hemen hemen imkansız olduğunu ifade ederken, serbest dolaşımın mümkün olmayacağını deklare edip, müzakereler sürecinde Türkiye’den taleplerin karşılamasını beklediklerini metne dahil etmiştir. Yani ismi konulmamasına rağmen imtiyazlı ortaklık fiilen kabul edilmiştir. Türkiye bundan böyle söylendiği gibi müzakere etmeyecek, sadece Avrupa Birliği’ne adapte olma çabasına başlayacaktır” diye konuştu. Müzakere Çerçeve Metninde, Türkiye’nin bütün sınır ihtilaflarının giderilmesi, bundan önce yaptığı uluslar arası ikili anlaşmaların yok sayılacağı anlamına gelen düzenlemelerin yer aldığını hatırlatan Kutan, bunun anlamının, D-8’lerin, İslam ülkeleri ile yapılan ikili anlaşmaların yok sayılacağı, ege ve Kıbrıs meselesinin Yunanlıların lehine çözüleceği demek olduğunu vurguladı.
AKP küresel mihraklara teslim oldu
Böylesi önemli bir süreçte Milli İrade’nin de hiçe sayıldığını kaydeden Kutan, Hükümetin bu konuyu TBMM gündemine getirmemesini ve muhalefete bilgi verilmemesini eleştirerek, “Hatta öyle ki Bakanlar Kurulu bile toplanmadı. Bu ne bizim Milli İrade anlayışıdır” dedi. AKP iktidarını Türkiye’yi küresel mihraklara teslim olmakla suçlayan Kutan, şöyle konuştu: “AKP anlayışı ile Türkiye hiçbir direnç göstermeden küresel mihraklara teslim olmakta, iktisadi değerlerini uluslar arası sermayeye peşkeş çekmekte, medeniyetler arası diyalog söylemleri ile bizi biz yapan manevi değerlerimizin yozlaşmasına zemin hazırlamakta hatta destek vermektedir” diye konuştu.
| |
î Başa BABACAN VE REHN BERABER TATİL YAPMIŞ! - Haber Vitrini Lüksemburg hattında kopma noktasına gelen diplomasi trafiğinin perde arkasında AB başmüzakerecisi Ali Babacan ile Avrupa Komisyonu Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn'in yakınlığı rol oynadı. 05 Ekim 2005 Çarşamba 10:30
| |
|
Ankara-Lüksemburg
hattında kopma noktasına gelen diplomasi trafiğinin perde arkasında AB
başmüzakerecisi Ali Babacan ile Avrupa Komisyonu Genişlemeden Sorumlu
Üyesi Olli Rehn'in yakınlığı rol oynadı. VATAN'ın edindiği bilgilere göre,
Babacan'ın başmüzakereci olarak atanmasının ardından samimiyet kuran
ikili, dostluklarını Rehn'in geçtiğimiz Ağustos'ta yaptığı tatil davetiyle
pekiştirdi.
î Başa
Babacan, herkesten gizli eşi ve
çocuklarıyla Finlandiya'ya uçtu. İki aile Rehn'in Finlandiya'nın
kuzeyindeki kasaba evinde bir hafta tatil yaptı.
Babacan da, Rehn'i bir sonraki tatil için
Türkiye'ye davet etti. Müzakereleri ortak yürütecek olan ikilinin sıcak
ilişkilerinin İngiltere ve Ankara arasında ses tonlarının da yükselmesine
sebep olan krizi aşmakta rol oynadığı belirtiliyor.
Rehn bu gece Türkiye'te geliyor
3 Ekim kararının ardından Fin diplomat,
Türkiye ile müzakerelerin işleyiş süreciyle ilgili olarak resmi
görüşmelerde bulunmak üzere Türkiye'ye geliyor.
Orhan Pamuk hayranı çıktı
î Başa
Türkiye konusundaki sıcak mesajlarıyla
Ankara'yı rahatlatan Rehn, aynı zamanda bir Orhan Pamuk hayranı. Daha önce
Pamuk'la da tanışan Rehn, ''Kar'' romanında anlatılan Kars'ı çok merak
ediyor.
Bu nedenle Ankara'ya iletilen ilk taslak
programında Kars'a gitmesi de öngörüldü. Ancak Pamuk'a açılan dava
nedeniyle bunun yanlış anlaşılacağını düşünerek programı iptal etti. Fin
diplomat bunun yerine Abdullah Gül'e jest olması için Gül'ün memleketi
Kayseri'yi programına aldı.
Hükümet de Ankara'dan Kayseri'ye yapılacak bu
ziyaret için emniyetin bir helikopterini tahsis etti. Gül'ün de bir jest
yaparak makam arabasıyla Rehn'i Kayseri'ye götürebileceği belirtildi.
(VATAN) |
î Başa IRAK'TA TECAVÜZ EDİLEN TÜRK KADINLARI!.. - Haber Vitrini Yayın organları nedense inanılmaz işkence ve insanlık dışı davranışların sürdüğü Telafer’e bir türlü yaklaşamıyor... 05 Ekim 2005 Çarşamba 02:18
|
|
Yayın organları nedense inanılmaz işkence ve insanlık dışı davranışların sürdüğü Telafer’e bir türlü yaklaşamıyor... Şu ana kadar kadın-erkek, genç-yaşlı, çoluk çocuk 8 bin Telaferli Amerikan işkencehanelerinden geçmiş durumda, yüzlerce kadına tecavüz edildi, ediliyor... Bu inanılmaz insanlık ayıbı, Irak’taki direnişin bir anda milli kimlik kazanmasına da neden oldu... Kasım Ömer şöyle diyor: î Başa ‘Şu anda, Türkmen, Kürt, Sünni ve Şii’lerin tek bir amaçla katıldığı Milli Türkmen İslam Ordusu’nun direnişçi sayısı 600 bine varmış durumda. Bu ordu, aslında milli bir ordudur, İslâm kimliği tamamen yapıştırıcı nitelik taşımaktadır ve Amerikalılar’ın dediği gibi El-Kaide gibi örgütlerle hiçbir bağlantısı yoktur. Aralarında
önemli Avrupa ülkelerinin de bulunduğu Amerika’nın Irak’taki varlığından
rahatsız tüm devletler bu orduya destekte bulunuyor. Bana isimlerini
saydırmayın, herkes anlar. Amerikalılar, yükselen direniş karşısında artık
kendilerini bir kez daha Vietnam’da görmeye başladılar, üç günlük bir
ateşkes ilan edilse helikopterlerine binip kaçacaklar...’
![]() |
î Başa Emin ÇÖLAŞAN - Hürriyet !!!... !!!... !!! | |||
(SEVGİLİ okuyucularım, önce şunu söyleyeyim: Bu yazıyı dün AB olayında net bir sonuç alınmadan önce yazıyorum.) Bir gazetecinin bugüne kadar ısrarla
yazdıkları, ısrarla savunduğu görüşlerin tümüyle doğru çıkması
sonrasında ‘ben dememiş miydim’ demesi yakışıksızdır. Belki de
ayıptır. Ancak ben bugün bir kez daha sizlerin önünde bu yakışıksız (!)
davranışta bulunacağım, ayıp edeceğim!
| |||
î Başa Ver Hırvatistan’ı al Türkiye’yi - Hürriyet - 4 Ekim 2005 - Yalçın Doğan | ||
OSMANLI topu eritiliyor, kilise çanı olarak yeniden dökülüyor, Viyana’nın en ünlü kiliselerinden birine yerleştiriliyor. Viyana’nın tepelerinden kentin merkezine
inen caddelerden birinin adı, Türk Siperleri
Caddesi. | ||
î Başa Avrupa, Osmanlı'nın yıkılışından bu yana, Türkiye ile ilgili hiçbir konuda bu kadar zorlanmamıştı. Avrupa Birliği, kuruluşundan bu yana kendi içinde de hiçbir karar için bu kadar zorlanmadı. Avrupa, önceden karar verilen, üstelik Türkiye için tam üyeliği garanti etmeyen müzakere sürecinin başlatılması için neden bu kadar kriz yaşadı?
Çünkü "evet" ya da "hayır"ın maliyeti, en az Türkiye kadar kendisi için de ağır olacak. "Evet" kararı Avrupa için köklü bir değişim anlamına geliyor, Avrupa Birliği'nin kuruluş felsefesinde derin değişimi ifade ediyor. Birlik bu kararla ilk kez Avrupa kıtasının dışına taşacak, sınırları Ortadoğu'ya, Kafkaslar'a dayanacak. Brüksel güçlü bir küresel aktör olarak öne çıkacak. Bu, bir çok bölgede ABD'yi sınırlayacak. Türkiye'nin İran'la sınırı, Suriye ile sınırı Avrupa sınırları haline gelecek. Böyle bir Avrupa imparatorluğuna kimlerin, hangi ülkelerin liderlik edeceği büyük bir soruna dönüşecek. Genişleyen Avrupa'nın merkezi zayıflıyor. Almanya ve Fransa'nın öncü rolü darbe yiyor. ABD ile birlikte hareket eden ülkelerin etkisi ve gücü artıyor. Fransa ve Avusturya gibi ülkelerin direnci, Alman sağının direnci burada anlamlı. Onlar, Türkiye ile birliğin Avrupalı karakterinin yara alacağını, kontrolünün ellerinden çıkacağını biliyorlar. Bu yönüyle direndikleri aslında Türkiye değil, AB içindeki Amerika bloku. Çünkü Birlik çevrede güçlenirken merkezde zayıflayacak.
Evetle birlikte Türkiye'nin tercihlerini Avrupa ortak dış politikasına yaklaştırması durumunda Kıbrıs, Doğu Akdeniz, Irak-Suriye/Filistin, Kafkaslar/Orta Asya'da ciddi bir AB nüfuzu göreceğiz. Enerjiden politikalarından güvenlik stratejilerine kadar küresel eğilimlerin temel çizgilerinde ciddi renk değişiklikleri ortaya çıkacak. Avrupa'nın Hristiyan karakteri yumuşayacak. Jeopolitik hedefleri öne alan, imparatorluğu doyurmak ve yaşatmak için yayılan bir güç göreceğiz. Yani artık daha ihtiraslı bir Avrupa imparatorluğu izleyeceğiz. Siyasi, askeri ve ekonomik alanda daha etkili bir Avrupa göreceğiz. Ancak Avrupa sağı güçlenir, şimdilik kazançlı gibi görünen jeopolitikçilerin etkisini kırıp birliğe medeniyet ekseninden bakanları öne çıkarırsa hesaplar yeniden bozulabilir.
Türkiye, AB ortak dış politikasına değil de birlik için İngiltere ile birlikte yeni bir Amerikan bloku oluşturma tercihine yakınlaşırsa işte o zaman Avrupa içinde kıyamet kopacak. Irak işgaliyle başlatılan "yeni Avrupa" projesinin bir parçası olursa bölünme, parçalanma, saflaşma o zaman gündeme gelecek. Avrupa'nın çekirdek ülkeleri, merkez Avrupa, yani Almanya, Fransa, Avusturya, Belçika gibi ülkeler, müzakere sürecinde Türkiye'nin eğilimini ölçecek. Ankara, birlik içinde "yeni İngiltere olma" eğilimine girerse işte o zaman merkez ülkelerin ciddi direnciyle karşılaşacak. Ancak bu ülkelerin o zaman bugünkü kadar direnmeleri mümkün olmayacak. AB sürecini bugünkü kadar bile yönetme iradeleri olmayacak.
Hayır denseydi, Avrupa içinde derin bir kriz yaşanacaktı. Türkler, 1683'deki Viyana kuşatmasından sonra ikinci kez Avrupa'da durdurulmuş, Avrupa dışına itilmiş olacaktı. Birlik kıta içine hapsolacak, bir Alman-Fransız eksenine dönüşecekti. Avrupa Türkiye'nin hinterlandında ağır darbe yiyecekti. Balkanlar'da Türkiyesiz ABD'ye direnemeyecekti. Ortadoğu'da Türkiyesiz hiçbir şey yapamayacaktı. Kafkaslar ve Orta Asya'da büyük oranda silinecekti. Tıpkı 11 Eylül saldırılarıyla bölgeden silinmesinde olduğu gibi.
Bu yönüyle AB'nin Türkiye'yi "şu an için" hayır deme lüksü yoktu. Öne sürülen çekincelerin çoğu müzakere sürecinde zaten Türkiye'nin önüne çıkacaktı. Avusturya'nın dediği oldu, Hırvatistan'la müzakerelerin önü açıldı. Kıbrıs için 5. madde üzerindeki Türkiye vetosu kırıldı. İmtiyazlı ortaklık ifadesi kabul geri çekildi. Ancak hazmetme sorunu ileride çok tartışılacak. Hazmetme gizli bir imtiyazlı ortaklık anlamına gelebilir.
İngiltere Dışişleri Bakanı Jack Straw, Türkiye'ye hayır demenin medeniyetler çatışmasına kapı açmak olacağını söyledi. Türkiye'nin AB üyeliğine yönelik en temel tezi de medeniyetler diyaloğu. Peki Türkiye-AB ortaklığında bu kaygının ne kadar etkisi var? Muhafazakar Avrupa'nın zaten böyle bir derdi yok. Türkiye ile yakınlaşmayı savunan Avrupa solu ise jeopolitik hedefleri öne çıkarıyor. Medeniyetler çatışması tezini İslam dünyasına yönelik Amerikan-İngiliz müdahaleleri ile tartışmaya başladık. Gariptir, medeniyetler çatışması tezini işleyen, bütün güvenlik stratejilerini bu teze göre şekillendiren iki ülke diğer taraftan da medeniyetler diyaloğunu siyasal kazanca dönüştürüyor.
Türkiye ile müzakerelerin başlatılması, medeniyetler çatışması tezini boşa çıkarabilecek mi? ABD/İngiltere ile Müslüman dünya arasındaki krizi giderecek mi? Hiç de öyle olmayacağını biliyoruz.
Zorlu ve ucu görünmeyen bir müzakere süreci izleyeceğiz. Şu ana kadar Avrupa için ABD ve İngiltere'nin tezleri öne geçti. Türkiye'nin hedefi zaten müzakereleri başlatmaktı. Bundan sonrası için hesaplar daha farklı.