ANA SAYFA

GÜNCEL İNDEKS

 

 


- ''Ursula hanıma bileziği ben hediye ettim''
  ~ AVUSTURYA Dışişleri Bakanı Ursula Plassnik'in kolundan hiç çıkarmadığı ‘Urfa işi’ gümüş bileziği 4 yıl önce Şanlıurfa Vali Yardımcısı Yalçın Bulut'un hediye ettiği ortaya çıktı.

- Yazık... Milli Gazete 
  ~ “Türkiye’nin yeni arayışlara yönelmesini önlememiz gerekiyordu.”

- Haydi Allahaısmarladık! - Yeni Şafak 

- KUZEY KAFKAS KARAÇAY TÜRKLERİNİN KÜLTÜRÜ- BAĞIMSIZLIK YOLUNUN TEMELİ
  ~ Karaçay Türkleri-Karaçay halkı en eski halklarından biridir. Antropolojik yönden Kafkas ırkındandır. Tarihte bilinen eski “Koban kültürünü” meydana getiren kavimlerdendir. Koban kültürünün en parlak dönemi ise günümüzden Üç bin yıl önce dayanmaktadır. Kafkasya binlerce yıldan beri Türk Kavimlerinin yurdu olmuştur. Tarih, etnografya, arkeoloji ilimleri Karaçay Türklerinin ve onların atalarının beşbin yıldan beri Kafkasya’da yaşadıklarına şahitlik etmektedir. Kaziy
  ~ Kafkasya’nın ezelden beri Türk yurdu, Türk dili olduğundan,  Karaçay dilinde, Yani Türkçeyi dünyada iki yüz milyon İnsanın  konuştuğundan, Karaçay’ın İstanbul’u kendi başkenti olarak kabul ettiğinden, Türkiye’de gezmek için Karaçaylıya gerek olmadığından da bir iki sözle keşke bahsedilse...
  ~ Sürgüne gönderilinceye kadar yedi gazete çıkan Karaçay’da bugün haftada bir kere yayımlanan tek bir gazete vardır. Karaçay dilinde çıkan bir dergi yoktur.

- Avrupa, tarihte Avusturya’ya biçtiği rolü yine oynatıyor - Milli Gazete
  ~ “İmtiyazlı Üyelik” ve Hırvatistan konusundaki ısrarlarıyla AB Müzakere Çerçeve Belgesi sürecini kilitleyen Avusturya ile Türk kavimleri arasındaki tarihi ilişkiler, yüzlerce yıl öncesine dayanıyor. Avarlar ve Peçenekler gibi Türk kavimlerinin Avrupa’daki ilerleyişini durdurmak amacıyla kurdurulan Avusturya, Haçlı seferlerinde de büyük rol oynadı.

- AKP iktidarından Museviler memnun
  ~ Türk Musevi Cemaati Onursal Başkanı Bensiyon Pinto, “Şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Ben bugüne değin bize bu kadar içtenlikle yaklaşan başka bir hükümet görmedim. Bugünkü hükümet, bize en büyük desteği veriyor” dedi
  ~ Coşkun yazıya şöyle devam ediyor: “Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Yahudi düşmanlığına karşı sağlam bir duruşu olduğunu söyleyen Pinto, ‘Erdoğan her fırsatta Yahudi düşmanlığının yanlışlığına dikkat çekiyor’ dedi.

- Batı’ya kul-köle olmayı bırakın... 2.5 milyarlık İslam Alemi bizi bekliyor - Milli Gazete - 4 Ekim 2005
  ~ Aslımıza dönelim
  ~ Türkiye için ışık, İslâm ülkelerinde

- AB’nin diline doladığı “Türkiye’yi hazmetme” meselesinin iç yüzü ortaya çıktı - Milli Gazete - 5 Ekim 2005
  ~ Kutan’dan tarihi uyarı: Unutmayın! Batılılaşma sevdası, 600 yıllık Osmanlı İmparatorluğu’nu on yılda yok etti...
  ~ Müzakere yok, adaptasyon var

- "Elbrus dağı civarında Karaçay adlı asil ve cesur bir Türk kabilesi yaşıyordu" Leon No. Tolstoy
  ~ "Daha sonraları Hıristiyanlıkta bulduğum gerçeği, yani insanların ışıktan çok karanlığı sevdiğini, karanlık işlerle uğraşanların ışıktan nefret ettiklerini ve yaptıkları işlerin aydınlığa çıkmasından korktukları için de ışığa doğru ilerlemediklerini kavradım."

- BABACAN VE REHN BERABER TATİL YAPMIŞ! - Haber Vitrini 
  ~ Babacan, herkesten gizli eşi ve çocuklarıyla Finlandiya'ya uçtu. İki aile Rehn'in Finlandiya'nın kuzeyindeki kasaba evinde bir hafta tatil yaptı.
  ~ Türkiye konusundaki sıcak mesajlarıyla Ankara'yı rahatlatan Rehn, aynı zamanda bir Orhan Pamuk hayranı. Daha önce Pamuk'la da tanışan Rehn, ''Kar'' romanında anlatılan Kars'ı çok merak ediyor.

- IRAK'TA TECAVÜZ EDİLEN TÜRK KADINLARI!.. - Haber Vitrini 
  ~ ‘Şu  anda, Türkmen, Kürt, Sünni ve Şii’lerin tek bir amaçla katıldığı Milli Türkmen İslam Ordusu’nun direnişçi sayısı 600 bine varmış durumda. Bu ordu, aslında milli bir ordudur, İslâm kimliği tamamen yapıştırıcı nitelik taşımaktadır ve Amerikalılar’ın dediği gibi El-Kaide gibi örgütlerle hiçbir bağlantısı yoktur.

- Emin ÇÖLAŞAN - Hürriyet
  ~ Bunlar bizi aralarına hiçbir zaman almayacaklar. Bizi kullanacaklar, küçük düşürecekler, bizimle oyun oynayacaklar ve 15-20 yıl sonra reddedecekler.
  ~ ‘İsteklerimiz kabul edilmezse masaya gitmeyiz haaa! Geri adım atmayız!.. Duruşumuzu aynen koruyacağız!.. Vereceğimizi verdik, yeni bir şey isterlerse yokuz...’
  ~ Ermeni soykırımını kabul et, Kıbrıs Rum Kesimi’ni tanı, askerlerini geri çek, Rum Patriği’nin ekümenik olduğunu kabul et, azınlık vakıflarına istediklerini ver...
  ~ ‘....Vaziyeti düzeltmek için mutlaka Avrupa’dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa’nın emellerine göre yapmak, bütün dersleri Avrupa’dan almak gibi birtakım zihniyetler belirdi.
  ~ Halbuki, hangi istiklal vardır ki, ecnebilerin nasihatleriyle, ecnebilerin planlarıyla yükselebilsin?
  ~ Tarih böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir.’

- Ver Hırvatistan’ı al Türkiye’yi - Hürriyet - 4 Ekim 2005 - Yalçın Doğan 

- Two Americans, a German win Nobel Physics Prize for explaining light
  ~ "With the aid of light, we can orient

- Atlantik'ten Hazar'a aç bir imparatorluk! - Yeni Şafak - İbrahim Karagül -  
  ~ Avrupa, Osmanlı'nın yıkılışından bu yana, Türkiye ile ilgili hiçbir konuda bu kadar zorlanmamıştı. Avrupa Birliği, kuruluşundan bu yana kendi içinde de hiçbir karar için bu kadar zorlanmadı. Avrupa, önceden karar verilen, üstelik Türkiye için tam üyeliği garanti etmeyen müzakere sürecinin başlatılması için neden bu kadar kriz yaşadı?
 
 


î Başa
''Ursula hanıma bileziği ben hediye ettim''

      TESLİME TOSUN-Ali GÜLER Konya DHA

      î Başa AVUSTURYA Dışişleri Bakanı Ursula Plassnik'in kolundan hiç çıkarmadığı ‘Urfa işi’ gümüş bileziği 4 yıl önce Şanlıurfa Vali Yardımcısı Yalçın Bulut'un hediye ettiği ortaya çıktı.
  Şimdi Konya Vali Yardımcısı olan Yalçın Bulut, 2001 yılının mayıs ayında Avusturya Dışişleri Bakan Yardımcısı olarak Şanlıurfa'yı Ursula Plassnik'le 4 saat birlikte olduklarını ve güzel bir dostluk kurduklarını söyledi. Vali Yardımcısı Yalçın Bulut, Plassnik'e ziyaretin anısına ‘Urfa işi’ akıtma gümüş bileziği hediye ettiğini, onun da bu armağanı çok beğendiğini söyledi.
      Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu olan ve Amerika'da bir yıl dil eğitimi gören Konya Vali Yardımcısı Yalçın Bulut, Avusturya Dışişleri Bakanı Ursula Plassnik ile tanışmalarını, sohbetlerini ve ‘Urfa işi’ hediye bileziğin hiyakeyesini DHA'ya anlattı. Bulut, “Şanlıurfa Vali Yardımıcısı olarak görev yaparken, yurtdışında eğitim gördüğüm ve yabancı dil bildiğim için şu anda Afyon Valisi olan o dönemin Şanlıurfa Valisi Muzaffer Dilek, bu tür ziyaretlerde üst düzey konuklara refakatçı olarak beni görevlendirirdi. 2001 yılının Mayıs ayıydı. Avusturya Başbakanı ve şu anki Dışişleri Bakanı olan o dönemki Dışıişleri Bakan Yardımcısı Ursula Plassnik Urfa'ya ziyaret gerçekleştirdi'' dedi.
      Ziyaretin, Güneydoğu Anadolu Projesi ile ilgili olduğunu ana ekonomik gelişmelerin ele alındığını kaydeden Yalçın Bulut, şunları öyledi:
      “Urfa'nın Hıristiyanların gözünde önemli bir yeri var. Kutsal özelliği var. Hıristiyanlar için önemli. Ursula, Başbakanıyla birlikte Balıklıgölü gezmek istedi. Valimiz, Başbakan'a eşlik etti. Bana da ‘Ursula hanıma eşlik edin’ dedi öyle tanışmış olduk. Bu gezi 4- 5 saat sürdü. Hem Urfa'yı tanıttım, hem de birbirimizi tanımış olduk. Ben devletimizin imkanlarıyla ABD'de bir yıl dil eğitimi görmüştüm, iki yıl master eğitimi yaptmıştım. Doktoraya başlamıştım bir kaç ay sonra bırakmıştım. Bunları anlattım. O da Avusturya'da siyasal bilgiler okumuş, daha sonra ABD'de master yapmış ve bugünlere geldiğini anlatmıştı. Böylece ortak bir yönümüz olduğu ortaya çıkmıştı.''
     
     'BİLEZİĞİ SON ANDA HEDİYE ETTİM'

      Yalçın Bulut, Türkiye'nin müzakarelere başlamasını geciktiren Avusturya Dışişleri Bakanı Ursula Plassnik'in kolundan hiç çıkarmadığı ‘Urfa işi’ gümüş bileziğin hikayesini de şöyle anlattı:
      “Bu insanlarla tanıştık, makul insanlar, Türkiye düşmanı değiller. Türkiye dışında Türklere ön yargıları var. Ursula hanımda bunun hissetmedim. Birkaç saat boyunca sohbetimizde, halkımızdan, kültürümüzden, dinimizden, halkımızdan, Avrupa'daki insanlarımızdan sohbet ettik. Ursula hanımı bize son derece yakın gördüm. Hiçbir önyargı taşımadığını gördüm. Gezi sonunda ayrılma vakti gelmişti. 5- 10 dakika kalmıştı. Kısa sürede yaşadığımız bu dostluğu pekişterecek hediye almak aklıma geldi o anda. Hemen o kalabıkta Vali beye güçlükle yaklaşarak, ‘Birşeyi unutmayalım, bu insanlar ayrılacak Urfa'dan biraz sonra, İbrahim Peygamber'in cömrtliğiyle tanınan bir yer burası. Onlara bir hediye alalım’ dedim. Vali bey meşguldu. Yanında Avusturya Başbakanı, tepesinde sıcak vardı. ‘Ne yaparsan yap’ dedi. Onurlu bir görev verilmiş edasıyla koştum o İbrahim Peygamber'in mağarasının karşısında bir hediyelik eşya satan mağazadan alel acele birşeyler seçmeye çalıştım. Bayanların takılardan hoşlanacağını düsünürek, birkaç gün önce eşime hediye aldığım aklıma geldi. Eşime alıdğım altın bileziğin hemen hemen aynısı olan gümüş bileziği aldım. Satıcıya ‘Hemen en güzel şekliyle paketle ağır misafire vereceğim’ dedim. Koşarak kafileye yetiştim. Otomobile binmek üzereyken ‘Size bir sürprizim var’ dedim. ‘Nedir?’ dedi. O telaş anında incelik gösterdi, paketi açtı, koluna taktı. Hep saklayacağını takacağını söyledi. Bunun ardından 1-2 dakika sonra Urfa'dan ayrıldı.''
     
     'URFALI ERKEKLERİ TÜRBANLI SANDI'

      Yalçın Bulut, Şanlıurfa gezileri sırasında Plassnik'in, başlarına poşu takan Güneydoğulu erkekleri görünce kendisine “Burada erkeler bile başörtüsü takıyor'' dediğini söyledi. Bulut, “Ben de kendisine durumu izah ettim. ‘Bu yörede sadece musülmanlar yok. Bazı ilçeleremiz ortadan bölünmüş. Bir tarafı Suriye, bir tarafı Türkiye içinde o yörede sadece müslüman değil, hıristiyan Araplar, daha aşağıda yahudiler var. Buradakiler tarih boyunca başlarına sarık, başörtüsü, poşu gibi şeyler bağlamıstır. Sıcaktan korunmak için böyleler’ diye anlattım. İkna oldu'' diye konuştu.
     
     'EŞİM KISKANDI, KARTVİZİTİNİ YIRTTIM'

      Evli ve 4 çocuk babası Yaçın Bulut, Ursula Plassnik'e bilezik hediye ettiğini eşine de anlattığını belirterek, “öğretmen olan eşim Mualla Bulut bu bilezik olayını kıskandı ama ben ‘Sana altınını aldım. Ona gümüşünü’ dedim. Ursula hanımla birbirimize kartvizitlerimizi vermiştik. Hanım bunu görünce ‘Bu senin ne işine yarayacak?’ dedi. Anladım ki kıskanıyor. Ben de o gün yırttım attım. Ama geçen hafta bu haberle olaylar gündeme gelince hanıma ‘Senin yüzünden bir dostumu kaybettim’ dedim'' dedi.
     
     'BİLEZİĞİN HATIRINA YEŞİL IŞIK YAKMIŞTIR'

      Gazetelerde Bakan Plassnik'in kolundaki gümüş bileziğin fotoğraflarını görünce o günleri hatırlayan Yalçın Bulut, 3 Ekim gecesini ise şöyle anlattı:
      “Avusturya sürekli tam üyelik isteğimizi reddiyor, imtiyazlı ortaklık teklif ediyordu. Herşeyimizi bozacak genel bir hava hakimdi. Ursula hanımdan duyduklarıma inanamadım. Ursula hanım Türkler hakkında önyargısı yok olmuş, gerçek bilgilere sahip birisidir. Evde eşime ‘Ben Ursula hanımı doğru tanıdıysam bunları söylemiyordur. Mutlaka bize yeşli ışık yakacaktır. Urfa'da hediye ettiğimiz akıtma gümüş bileziğin hatırına bize yeşil ışık yakacaktır’ dedim. Eşim de ‘Unutmuştur bile’ dedi. Ancak müzakereler başladı. Bugün de gazetelerde haberi görünce o hoş anılar hatırladım.''
     
     PLASSNİK MANTIKLIDIR

      Ursula Plassnik'i mantıklı birisi olarak tanımlayan Bulut, “Gerçekten de makul, mantıklı, çok bilgili, dışa dönük bir kişiliği vardı. Kendi fikirleriyle başbaşa kalıp, sizin hakkınzda öyle karar veren biri değil. Doğru neredeyse inceleyen, araştıran, soran iyice tatmin olduktan sonra karar veren birisi gibi geldi. Ben bu intibayı 3-4 saatlik gezi boyunca edindim. Belki insanları kısa sürede değerlendirmek hata olabilir.'' dedi.
      Yalçın Bulut, “Bazen uluslarası krizleri kişisel dostluklar, küçük hediyeler çözmüştür. Tarihte bu çok yaşanmıştır. Urfa gezisi gündeme gelince bizim için onların için de güzel anılarla dolu bir geziydi'' dedi.
     
     HANIM İZİN VERİRSE ARARIM

      Yalçın Bulut, Ursula Plassnik'i aramak istediğini ancak eşi Mualla Bulut'tan çekindiğini söyleyerek, “Bundan sonra hanım izin verirse ararım'' diye espri yaptı. Bulut, “Kaybettik kartı, diyelim belki buluruz bir yerden. Türkiye adına değilse kendi adıma tebrik yazarım. Türkiye adına konuşacak büyüklerimiz var'' diye konuştu.
 
Hakan Albayrak


î Başa
Yazık... Milli Gazete 
Hakan Albayrak
06.10.2005
Avrupa Birliği, şahsen beni kahkahayla güldüren şu komik Avusturya manevrasıyla Türklere karşı hıncını bir kere daha faş eyleyerek kültür ve medeniyet ırkçısı kamuoyuna “Merak etmeyin, Muhammedilerle aramızdaki kan davasını unutmuş değiliz, kimlerle muhatap olduğumuzu çok iyi biliyoruz, Türkiye’yi müzakere masasına davet edersek bunu sakın yanlış anlamayın, siyaset yapıyoruz ve siyasetimiz son tahlilde Türkiye’nin işini bitirmeye matuftur” mesajını verdikten sonra, anlı-şanlı müzakere sürecini başlatma lütfunda bulundu!
Hiç unutmam; Almanya Dışişleri Bakanı Joscka Fischer, Türkiye’nin AB’ye tam üyelik müracaatının kabul edildiği günlerde, “Siz ne yaptınız? Olacak şey mi bu?” diye itiraz eden çevrelere şöyle bir tüyo vermişti: î Başa “Türkiye’nin yeni arayışlara yönelmesini önlememiz gerekiyordu.”
Yani: “Türkiye’yi AB kapısında oyalayalım, buradan ümidini kestirmeyelim, aksi takdirde D-8 gibi projelerle kendi yolunu çizip yeni bir dünya kurmaya kalkabilir.”
Hakkını yemeyelim şimdi; Fischer, tıpkı başbakanı Gerhard Schröder gibi, Türkiye’nin AB’ye tam üye olmasını samimiyetle arzu ediyor.
Arzu ediyor, çünkü Avrupa’nın küresel çapta ABD ile siyasi rekabete girebilmek için Ortadoğu’ya mutlaka sarkması gerektiğini ve bunun da ancak Türkiye üzerinden gerçekleşebileceğini düşünüyor.
“Türkiye yanlısı” Avrupalıların kafasındaki veya hayalindeki- Türkiye, Avrupa’nın emperyal vizyonunu canlandıracak, bu vizyona hizmet edecek, hatta varlığını Avrupa emperyalizmine armağan edecek bir Türkiye’dir.
Böyle bir Türkiye olmayı içimize sindirebiliyorsak, Allah bin türlü belamızı versin.
Amerikan uşağı bir Türkiye olmayı içimize sindirebiliyorsak da Allah bin türlü belamızı versin.
Bu bir yana…
Diyelim ki AB’ye tam üyelik Türkiye’nin yararınadır ve diyelim ki Türkiye gerçekten de AB’ye girecek; en iyimser siyasi gözlemciler bunun 2019’dan önce mümkün görünmediğini söylemiyorlar mı?
14 yıl sonra Avrupa Birliği diye bir şeyin kalacağı ne malum?
Avrupa siyasetinin duayenlerinden Helmut Schmidt, birliğin 10-15 yıl içinde dağılacağını tahmin ediyor.
Dağılırsa ne olacak?
Türkiye ne yapacak, nereye gidecek?
Avrupa’ya bu kadar angaje olmanın ve bu angajmana alternatif mahiyetinde ABD bağlantısından başka bir şeye sahip olmamanın fevkalade tehlikeli (ayrıca fevkalade haysiyet kırıcı) bir durum olduğunu hepimiz idrak etmeliyiz.
AB ve ABD ile mevcut münasebetleri bir şekilde devam ettirmenin gereğine inansak bile, bu münasebetlerdeki pozisyonumuzu güçlendirmek ve şartlar değiştiğinde kendimizi orta yerde yapayalnız bulmamak için komşularımız Suriye ve İran’dan başlayarak Müslüman Ortadoğu ve genel olarak İslâm dünyası ile entegrasyonu stratejik bir hedef olarak önümüze koymalıyız.
Dahası, bütün Asya’ya, bütün Afrika’ya, ayrıca Güney Amerika’ya potansiyel müttefik gözüyle bakmalı ve bu potansiyeli harekete geçirmek için gerekli bağlantıları (siyasi, ekonomik, kültürel, duygusal) kurmak için canla başla çalışmalıyız.
Son yıllardaki bazı gelişmeler (özellikle Suriye ile yakınlaşma, İslâm dünyasının kalbine bir hançer gibi saplanan İsrail fitnesine gösterilen tepki ve Afrika açılımı), bende, hükümetin böyle bir iradeye sahip olduğu intibaını uyandırmıştı; fakat Suriye siyasetindeki ani değişiklik, hariciyede estiği iddia edilen Afrika rüzgarından bir daha haber alınamaması, Siyonist sermayeye duyulan tepkinin “Yahudi düşmanlığı” diye yaftalanması vs, vs, vs, böyle bir iradenin ya hiç var olmadığını, ya da ABD’nin bir “püf”üyle yıkılacak kadar zayıf olduğunu gösteriyor.
Yazık...
 


î Başa
Haydi Allahaısmarladık! - Yeni Şafak 

Atatürk Üniversitesi Kazım Karabekir Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı'ndan bir öğrenci, bitirme tezi olarak ünlülerin son sözlerini derledi. AÜ öğrencisi Osman Çoban tarafından hazırlanan "Ünlülerin son sözleri, son mesajları" başlıklı bitirme tezinde, 157 ünlünün sözleri yer alıyor. Çoban, tezin önsözünde, amacını "ünlülerin 'son' olduğunu bilerek veya bilmeyerek verdikleri mesajları bir araya toplayıp duyurmak, insanların bu sözlerle kendi hayatına yeni bir şekil vermesine küçük de olsa bir katkıda bulunmak" diye özetledi. Bazı ünlülerin son sözleri şöyle: l Rus edebiyatçı Anton Çehov: "Çok zamandır şampanya içmemiştim." l Ünlü karikatürist Cemal Nadir: "Ah iyi olsam, terliklerimi giysem, şu odada dolaşsam, şu köşeye geçsem, resimlerimi yapsam." l İngiliz Kralı 2. Charles: "Ölümüm çok uzun sürdü, umarım beni affedersiniz." l Fransız ressam Eugene Delacroix: "Mezarıma ne resim ne heykel ne de fotoğraf, hiçbir şey koymayınız." l İdam edilen Fatin Rüştü Zorlu: "Allah memleketi korusun, millete zeval vermesin, haydi Allahaısmarladık." l Ünlü edebiyatçı Gogol: "Bir merdiven çabuk bir merdiven getirin."

ARTIK ÇOK GEÇ

  • İngiliz şair Lord Byron: "Her şey bitti, artık çok geç."
  • Oscar Wild: "Ya duvar kağıdı gidiyor, ya da ben."
  • Victor Hugo: "Siyah bir ışık görüyorum."
  • Pakistanlı şair İkbal: "Haşa ben ölümden korkmuyorum. Çünkü ben Müslümanım. Her Müslümana yakışan da ölümü tebessümle karşılamaktır. Hakikaten ölüm ebediyet alemine açılan ilk perdedir."
  • Filozof Kant: "İşte bu iyi."
  • Avusturyalı bestekar Joseph Heidin: "Bu müthiş harp beni bitirdi."
  • Vatan şairi Namık Kemal: "Biraz dinleneyim."
  • Atatürk: "Ve Aleykümselam."
  • KARL MARKS: Son söz aptallar içindir.
  • ALPARSLAN TÜRKEŞ: Camları açın. Daralıyorum.
  • PEYAMİ SAFA: İşte bu fena.
  • Goethe'nin son sözü, "Biraz daha ışık" olmuş.


  • î Başa
    KUZEY KAFKAS KARAÇAY TÜRKLERİNİN KÜLTÜRÜ- BAĞIMSIZLIK YOLUNUN TEMELİ

     

    Bilal Laypan ULU*

    Türkiye Türkçe’sine Aktaran; Ufuk TAVKUL**s

     

                Selamünaleyküm Değerli Türkler,

     

                Hürmetli Kardeşlerim,

           Birbirimizi görmek mutluluktur. Fakat kasım ayının ikinci Karaçaylıların iki kat acılı günleridir. onu söylemeden geçemeyeceğim. 2 Kasım 1828 tarihinde Karaçay’da Hasavka avaşında Rus İmparatorluğu Karaçay’ı zorla kendi topraklarına katmıştır. Ondan sonra 115 yıl boyunca savaşıp Karaçay’ı Rus yapamamışlar, Hristiyan yapamamışlar, asimile edememişlerdir. 2 Kasım 1943 tarihinde Rus Komünist İmparatorluğu ise Türk ve Müslüman Karaçay halkını ana yurdundan söküp Orta Asya’ya sürüp, 558 parçaya ayırıp darmadağın etmiştir. Fakat onlar Özbek, Kırgız, Kazak Türklerinin içinde Karaçay aslını kaybetmeden 1957 yılına kadar yaşamış ve Kafkasya’daki ata yurduna dönmüşlerdir. Dönmekle birlikte onlara devlet olma hakkı verilmediğinden, bugün yurdumuzda yurtsuzlar diye yaşıyoruz.

     

            î Başa Karaçay Türkleri-Karaçay halkı en eski halklarından biridir. Antropolojik yönden Kafkas ırkındandır. Tarihte bilinen eski “Koban kültürünü” meydana getiren kavimlerdendir. Koban kültürünün en parlak dönemi ise günümüzden Üç bin yıl önce dayanmaktadır. Kafkasya binlerce yıldan beri Türk Kavimlerinin yurdu olmuştur. Tarih, etnografya, arkeoloji ilimleri Karaçay Türklerinin ve onların atalarının beşbin yıldan beri Kafkasya’da yaşadıklarına şahitlik etmektedir. Kaziy Laypan, İsmail Mızı, Hanabiy Bici, İbrahim Şaman, Soslanbek Bayçora, Mahti Curtubay gibi bilim adamları bu görüştedir.   Türk dili yüzyıllardan beri kafkas halklarının ortak dili olmuştur.

    1922-1923 yıllarında Dağıstan Cumhuriyeti’nin Yönetimleri Moskava’ya yazdıkları mektupta  Türk dilinin Türk Dilinin yüzyıllardan beri Kafkasya’da ortak dil olduğunu ,Rus dilinin Rus imparatorluğunun dili olması sebebiyle ,Dağıstan’ın Türk Dilini kabul ettiği bildirilmişti.  Böylece Türkiye’den öğretmenler çağrılıp Kuzey Kafkasya’da ders verdirilmişti.

     

        Fakat 1930’lu yıllarda bu fikri savunan Kafkasyalıları  “Pantürkist  olmakla suçlayıp,yok etmeye başladılar.1936-1937 yıllarında Latin alfabesini kaldırıp, yerine Rus kril alfabesini yerleştirdiler. Bu siyasi hareketin ne şartla yapıldığı belliydi.

     

         1. Arap Alfabesinden, Kuran harflerinden ayırarak, halkı İslâm dininden, müslümanlıktan ayırmaya çabaladılar.

         2. Latin Alfabesinden ayırarak, Türkiye’den Türkçülükten ayırmaya uğraştılar,

         3. Kril-Slav alfabesini yerleştirerek, halkları Ruslaştırmayı, asimile etmeyi amaçladılar.

     

            Böylelikle 1930’lu yıllara kadar Kafkas halklarının ortak dili olan Türkçeye, onunla birlikte Türk ve müslüman kafkas

    halklarına zulmün en ağırı uygulanmaya başladı.1930’lı yıllarda Türkçenin Kafkas halklarının ortak dili olması kaldırıldı.

     

            1943 yılında Kafkasya’nın Türk ve Müslüman halkı Karaçaylılar sürgüne gönderildi. Ondört yıl süren sürgünde eziyet çekip, yurtsuz kalsa da, İslâm dinimiz, Allah’ın koruduğu Karaçay- Türk dilimiz muhafaza edildi.

     

            Dünyada her şey değişiyor, dünya kendiside değişiyor.Ancak Rusun emperyalist, şovenist asimilasyon siyaseti hiç değişmiyor. Rus Çarlık İmparatorluğunun İki başlı kartalı uçarak gelip bugünkü “demokrat”  Rusya’nın başına konup, doğuya da, batıya da uğursuz bakışlar fırlatıyor.

     

            Çarlık Rusyası, Karaçay da dahil olmak üzere, başka milletleri, başka yurtları zorla, kılç gücüyle kendisine kattı. Çarlığın milli siyaseti şöyleydi;  “Rus olmayan halkların devletlerini kökünden yok etmek, kültürlerini yok etmek, ana dillerini yok etmek, gelişmsine izin vermemek, böylece en sonunda Ruslaştırmak.” (Rusya Komünist Partisinin 10. toplantısının dökümanlarından).

     

            Komünist Partisi Çarlığın halklara karşı beslediği niyeti açıklarken, keşke kendisi o halkları korumaya çalışsaydı. Komünizm Çarlıktan daha büyük bir felaket olarak çıktı dünyanın karşısına Komünist İmparatorluğu Karaçay’ı yediden yetmişe esir edip , Orta Asya’ya sürdü. Bugünkü “demokrat” Rusya , çarlığın ve komünistlerin çektirdikleri eziyetleri düzeltmek yerine, halklara yeni eziyetler çektirmeye uğraşıyor. Önceden eziyet çektirdiği halklardan şimdi korkuyor .Rusya Silahlı kuvvetlerinin “sürgüne gönderilmiş halklardan  orduda  silah kullanma eğitimi gören birliklere asker alınmaması emri”  buna şahittir. Onların İkisini de ben “Üyge İgilik” adlı gazetemde yayımladım.

     

            Rusya Kara Kuvvetleri Komutanı Karaçay asıllı Vladimir Mahamedovi Semenov’un gerekçe gösterilmeden görevden alınması buna şahittir. Rusya pasaportlarından milliyet hanesinin kaldırılması buna şahittir. Hristiyan propagandası yapmak amacıyla, Karaçay dilinde yazılmış İncil ve Hristiyanlık kitaplarının binlercesinin Karaçay köylerinde bedava dağıtılması buna şahittir.

     

    Yirminci yüzyıl sona eriyor. Fakat Rus imparatorluğu yayın yolu ile, asker-silah gücü ile dilimizi, dinimizi yok etmeye çalışıyor. Batılı Hristiyan devletler bu duruma aldırmasalar da, Türkiye’nin bize aldırmaması kabul edilemez.

     

    Rusya Kafkasya’yı silah zoruyla kendisine katıncaya kadar, Karaçay büyük Türk dünyasının bir parçası idi. Rus’ya katıldığından beri dışarı açılan sınırları kapatılıp , kendi başına kaldı. Onun büyük Türk milletinden olduğu, kökünün çok derinlere uzandığı unutturulmaya çalışıldı... İki yüzyıldan beri, Ona söyledikleri şu oldu:

     

            “Karaçay, senin toprakların yüksük  kadardır. Dilini dağlardan çıkınca kimse anlamaz. Senin yarının yoktur. Ne kadar çabuk Rus olursan, senin için o kadar iyidir”

     

            î Başa Kafkasya’nın ezelden beri Türk yurdu, Türk dili olduğundan,  Karaçay dilinde, Yani Türkçeyi dünyada iki yüz milyon İnsanın  konuştuğundan, Karaçay’ın İstanbul’u kendi başkenti olarak kabul ettiğinden, Türkiye’de gezmek için Karaçaylıya gerek olmadığından da bir iki sözle keşke bahsedilse...

     

            Rus İmparatorluğu bizi yutup asimile etmek istedi. Rahat yutabilmek için bir halkı Karaçay, Malkar diye İkiye böldü. Onları başka halklara birleştirdi ve birbirine düşürdü.

     

            Karaçay 1943 yılında sürgüne gönderilinceye kadar kendi özerk bölgesine sahipti. Okullarda birinci sınıftan yedinci sınıfa kadar bütün dersler Karaçay Türkçesinde veriliyordu. Rus dili  ve edebiyatı yabancı dil olarak okutuluyordu. Bugün ise, Karaçay-Çerkes cumhuriyetinde Karaçay dili ve Edebiyatı dersi yabancı dil olarak okutulmaktadır. Bütün dersler Rusça verilmektedir.

     

            1991 yılında Karaçay-Çerkes Bilimsel Araştırmalar Enstitüsünde çalışan Karaçaylı bilim adamları ayrımcılığa dayanamayarak, ayaklanmışlardı. Ne için?

     

            - 40 yıl boyunca o enstitü tek bir Karaçaylıya master ya da doktora yapma imkânı tanımadı. Karaçay biliminin gelişmesine engel oldu. Birer bahane ile Karaçaylı bilim adamlarını  işten attı.

     

     

    -          Bilimsel yazıların Karaçay Türkçesi ile yazılmasına izin vermedi.

     

            Karaçay bilim adamlarını isyan ettiren İşte bu davranışlar oldu. Moskova’dan gelen komisyonlar bile Karaçay bilim adamlarının haklı olduklarını kabul ettiler. Fakat iş, Karaçay bilim adamlarının enstitüden kovulmalarıyla sonuçlandı. Bağımsızlığımız, her şeyimiz işte buna göredir.

     

         Karaçay Yazarlar Birliğinin toplanabileceği bir binası yoktur.

         Karaçay ressamlarının çalışacağı bir atölye yoktur.

     

     

            î Başa Sürgüne gönderilinceye kadar yedi gazete çıkan Karaçay’da bugün haftada bir kere yayımlanan tek bir gazete vardır. Karaçay dilinde çıkan bir dergi yoktur.

     

            Sürgüne kadar Karaçay bölgesinde yılda 16 ders kitabı, 58 edebî kitap yayımlanırken , bugün hemen hemen hiç kitap çıkmamaktadır.

     

            Okullarda çocuklar komünistlerin zamanında yayımlanan kitapları kullanmaktadırlar. Onlarda ise ne yazdığı bellidir.

     

            Çarlık İmparatorluğu Karaçay Türklerini 2 Kasım 1828 tarihinde Havaska savaşında yenip kendisine kattı.

     

            Komünist İmparatorluğu, yine Kasım ayının İkisinde, 1943 yılında Karaçay Türklerini yurtlarından sürdü.

     

            Bugün de sahte “demokrat” Rusya İmparatorluğu Karaçay  Türklerinin Stalin tarafından ortadan kaldırılan özerk cumhuriyet haklarını geri vermeyerek, kültürünü, dilini, dinini ortadan kaldırmaya, açıkçası milliyetini yok etmeye çalışıyor.

     

            Bu durumda biz Allah’a, kendimize ve türk dünyasına güveniyoruz. Fakat Türkiye’nin bize gereken önemi vermemesi bizi üzüyor.

     

            Biz, Kafkasların ve Avrupa’nın en yüksek olan MİNGİ TAV’da Elbruz Dağında yaşayan Karaçay-Malkar Türkleri olarak şuna inanıyoruz:

     

            İnşallah Türk dünyası birleşecek ve gelişecek.

     

            Biz yılmadan çalışırsak, Türkiye  de yardım ederse, Türk dili Kafkasya’da eskiden olduğu gibi, yine ortak dil olacak.

     

            Kafkasya’dan, Karaçay’ın karlı dağlarından en sıcak selam ve hürmetlerimle.

     

    * Karaçay yazarlar Birliği Genel Sekreteri, Moskova-RUSYA  FEDERASYONU

    ** Devlet Arşivleri  Uzmanı, ANKARA-TÜRKİYE.

    İşin özü ‘Haçlı Ruhu’


    î Başa
    Avrupa, tarihte Avusturya’ya biçtiği rolü yine oynatıyor - Milli Gazete

    İşin özü ‘Haçlı Ruhu’

    Haçlı Seferleri’nin önemli oyuncusu
    î Başa “İmtiyazlı Üyelik” ve Hırvatistan konusundaki ısrarlarıyla AB Müzakere Çerçeve Belgesi sürecini kilitleyen Avusturya ile Türk kavimleri arasındaki tarihi ilişkiler, yüzlerce yıl öncesine dayanıyor. Avarlar ve Peçenekler gibi Türk kavimlerinin Avrupa’daki ilerleyişini durdurmak amacıyla kurdurulan Avusturya, Haçlı seferlerinde de büyük rol oynadı.

    Tarihin etkisinden kurtulamadılar

    Uludağ Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı Prof. Dr. Yusuf Oğuzoğlu; “Avusturya, Panslavist güç birliği oluşturmak üzere hep Balkanları kışkırtmıştır. İkinci Viyana Kuşatması’nın ardından hep Türk karşıtı oluşumlarda yer almıştır. Bugünkü tavırları da tarihsel geçmişe sahiptir. Avusturya’nın ulusal kimliği yoktur, Germen kültürünün etkisinde kalmıştır” dedi. BURSA “İmtiyazlı üyelik” ve Hırvatistan konusundaki ısrarlarıyla AB Müzakere Çerçeve Belgesi sürecini adeta kilitleyen Avusturya ile Türk kavimleri arasındaki tarihi ilişkiler, yüzlerce yıl öncesine dayanıyor. Avarlar ve Peçenekler gibi Orta Asya’dan gelen Türk kavimlerin Avrupa’daki ilerleyişini durdurmak amacıyla kurulduğu bilinen Avusturya, Haçlı seferlerinin oluşumunda da önemli rol oynadığı bildirildi. Uludağ Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Başkanı Prof. Dr. Yusuf Oğuzoğlu, Türk kavimleri ve Avusturya arasındaki tarihsel ilişkilere dair Hun Türkleri’nin 5. ve 6. yüzyıllarda Atilla’nın önderliğinde Macaristan’a yerleştiğini söyledi. Bu süreçte Batı Hunları’nın Roma’ya kadar ilerleyebildiklerini vurgulayan Oğuzoğlu, Hun Türkleri’nin ardından Orta Asya’dan gelen Türkçe konuşan topluluklar olan Avarlar ve Peçenekler’in Orta Avrupa ve Balkanlar’ı baskı altına aldığını bildirdi. Oğuzoğlu, bu kavimlerin Avrupa’daki ilerleyişini durdurmak amacıyla, Kutsal Roma İmparatorluğu bünyesinde bir kraliyet olarak Avusturya’nın kurulduğunun bilindiğine işaret ederek, “Osmanlı sürecinde kargaşa içindeki Balkanlar’a Anadolu’dan çok sayıda Türkmen göçü oldu. Sırpsındığı, Kosova, Niğbolu ve Varna savaşlarında hep haçlı kuvvetleri bu yeni nüfusu atmak istediler. 1526 yılında Mohaç zaferinden sonra Macaristan’ın Avusturya’dan alınması bu endişenin gereğidir” dedi. Kutsal Roma İmparatorluğu’nun topraklarını korumak amacıyla düzenlenen Haçlı seferlerinde de Avusturya’nın etkin rol oynadığını anlatan Oğuzoğlu, şöyle konuştu: “Atilla’dan başlayarak, Türkler’in elindeki alanlarla komşu olmuş Avusturya, ulusal kimliği olan bir devlet değildir. Germen kültürünün etkisinde kalmıştır. Avusturya, Türkler’e karşı kurulan birçok siyasi oluşumun içinde yer almıştır. 2. Viyana kuşatmasından sonra bu ülkenin Türkler ile bir sınırdaşlığı kalmamıştır. Ancak, Türklere karşı panslavist güç birliği oluşturmak üzere hep Balkanlar’ı kışkırtmıştır. Özet olarak söylemek gerekirse, Avusturya’nın bugünkü sert siyasal tavrı, tarihsel bir geçmişe sahiptir.”(a.a)

    AKP iktidarından Museviler memnun


    î Başa
    AKP iktidarından Museviler memnun


    Türkiye Museviler’i, AKP Hükümeti’nden memnun olduğunu her fırsatta dile getirerek  AKP hükümetine methiyeler düzüyor. î Başa Türk Musevi Cemaati Onursal Başkanı Bensiyon Pinto, “Şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Ben bugüne değin bize bu kadar içtenlikle yaklaşan başka bir hükümet görmedim. Bugünkü hükümet, bize en büyük desteği veriyor” dedi

    HABER MERKEZİ/İSTANBUL
    Türkiye, Museviler’i AKP Hükümeti’nden memnun olduğunu her fırsatta dile getiriyor. Washington Times’ın Yazarı Frank J. Gaffney’in  geçtiğimiz günlerde yazdığı ‘İslamcı Türkiye’ye Hayır’ başlıklı yazıya tepki gösteren Museviler,  AKP hükümetine övgüler düzüyorlar. Bu tepkilerden birine Hürriyet Gazetesi Yazarı Ahmet Hakan Coşkun dün köşesinde yer verdi. Türk Musevi Cemaati Onursal Başkanı Bensiyon Pinto ile bir görüşme yapan Coşkun, Pinto’nun görüşlerini okuyucularıyla paylaştı. Pinto şunları söylüyor:  “Şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Ben bugüne değin bize bu kadar içtenlikle yaklaşan başka bir hükümet görmedim. Bugünkü hükümet, bize en büyük desteği veriyor. Vatandaşlık muamelesi görmenin mutluluğunu yaşıyoruz. Dini azınlıklara bu kadar değer veren başka bir hükümet gelmedi”

    ‘Başbakan, Museviler’e sahip çıkıyor’
    Pinto’nun bu ifadelerinin ardından î Başa Coşkun yazıya şöyle devam ediyor: “Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Yahudi düşmanlığına karşı sağlam bir duruşu olduğunu söyleyen Pinto, ‘Erdoğan her fırsatta Yahudi düşmanlığının yanlışlığına dikkat çekiyor’ dedi.
    Pinto, Washington Times’ta çıkan yazı nedeniyle yapılan çalışmaları da anlattı. Cemaat adına gazeteye bir açıklama gönderilmiş ve Gaffney’in yazısının gerçekleri yansıtmadığı, maksatlı olduğu vurgulanmış. Türk Musevi Cemaati Onursal Başkanı sıfatıyla Pinto da Washington Times’a bir mektup göndermiş. Ayrıca Türk Musevi Cemaati’nin yazıdan duyduğu rahatsızlık, Amerikan Yahudi cemaatlerine de yansıtılmış. Bensiyon Pinto bu konuda aynen şunu söyledi: ‘Amerikan Yahudi cemaatlerine ‘Bu rezaletleri durdurun’ diye tepki gösterdik.’ Sonuç şudur:  Yahudi asıllı yazar Gaffney’in provokasyonu geri tepmiştir. Hem de Türk Musevi cemaati eliyle”
    Öte yandan benzer bir tepki de, Türk Musevi Cemaati Başkanı Silvyo Ovadya’dan geldi. Ovadya, şunları söyledi: “ Bizler, kişi ya da cemaat olarak yetkililerden ne bir ayrımcılık, ne de adil olmayan bir davranış gördük. Başbakanımız, Türkiye’nin birçok değişik bölgesinde anti-Semitizmi kınayan ve bunun hiçbir şekilde kabul edilemeyeceğini açıkça belirten konuşmalar yapmıştır.”

    İsrail’den yeni ataklar
    İçerideki Musevilerden AKP iktidarına teşekkürler yağarken, İsrail Dışişleri Bakanlığı Özel Projeler Sorumlusu Büyükelçi Mose Kamhi de, Türkiye’nin, İsrail ile yüksek teknoloji üretimi ve pazarlamasında işbirliği yapabileceklerini bildirdi.
    Zamanlama açısından önem taşıyan açıklamada Büyükelçi Mose Kamhi, Türkiye ile İsrail arasında gelecek yıl Mart ayında kutlanacak olan Serbest Ticaret Anlaşması’nın 10’uncu yılı nedeniyle yaptığı açıklamada, bu 10 yılın, yalnız ekonomik ve ticaret alanlarında değil, birçok düzeyde iki ülke arasında kapsamlı ve çok boyutlu bir işbirliğinin yoğun ivme kazandığı bir dönem olarak anılarda yer alacağını, anlaşmanın salt ticaret bağlantılarının ötesinde, ülkelerin ilişkilerine yeni bir boyut kazandırdığını kaydetti.

    Yüksek teknoloji
    Türkiye ile İsrail arasındaki ticaret hacminin gerçek işbirliği potansiyelini tam olarak yansıtmadığını anlatan Büyükelçi Kamhi, iki ülkenin yüksek teknoloji konusunda işbirliği yapması gerektiğini, bu konuda İsrail’in her türlü yardımı yapacağını kaydetti.
    Kamhi, şöyle devam etti:
     ‘’Yalnız birbirimizden mal ve hizmet alıp satmakla yetinmeyerek, ortak çabalarla ürünler geliştirip yeni pazarlara sunmalıyız. Bugünlerde bizi bekleyen, İsrail’in Yüksek Teknoloji’deki başarılarını Türkiye’nin endüstriyel girişimciliğini ve üretici potansiyelini birleştirerek Yüksek Teknolojiye dayalı sanayi ve ortak AR-GE faaliyetlerine girmektir.
    Bu isbirliginin emsalleri mevcuttur. Şekil itibariyle, iki ülkenin yetkili kurumları bu iş için ortak ve özerk bir fon (İsrail-ABD, İsrail-İngiltere örneklerinde olduğu gibi) veya karma bütçe  (İsrail-İtalya) oluştururlar. Bu tür bir uygulama İsrail’den Türkiye’ye teknoloji  transferini sağlayacak dolayısıyla Türk-İsrail ilişkilerinin pekişmesine somut katkısı olacaktır.

    Erdoğan imzaladı
    Nitekim, Türkiye ile İsrail arasında, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Sayın Tayyip Erdoğan’ın ziyareti sırasında, 2 Mayıs 2005 gününde iki devlet arasında sanayi alanında AR-GE işbirliği çerçeve anlaşması imzalanmıştır. Anlaşmanın yaşama geçirilmesi için geriye kalan, Türkiye ve İsrail’de ratifikasyon ve nota teatisi işlemleri, Türkiye’de bu anlaşmanın işlevinden sorumlu kılınacak kurumun  yetkilendirilmesi ve her iki ülkenin de gereken bütçeyi ayırmalarıdır.”
      Yorum EkleHaberi YazdırArkadaşa Gönder
      Yorum   Elbette memnun olacaklar!
    Türkiye´de yaşayan yahudi vatandaşlarımızın özellikle AKP iktidarından memnuniyeti düşüdürücü! Ne yani üç yıl evvel bizim bilmediğimiz sorunlarımı vardı? Anladığım kadarıyle bir jest niteliği taşıyor bu açıklamalar! Ancak İsrail devletinin AKP iktidarından hoşnut olmasını da doğal karşılamak lazım! Malum Tel-Aviv ile "kırmızı telefon hattı" olan kaç devlet var dünyada?
     
    Aslımıza dönelim


    î Başa
    Batı’ya kul-köle olmayı bırakın... 2.5 milyarlık İslam Alemi bizi bekliyor - Milli Gazete - 4 Ekim 2005

    î Başa Aslımıza dönelim

    Avrupa Birliği sevdasına tüm değerlerinden vazgeçmeyi göze alan AKP Hükümeti’ne en güzel uyarılardan birisi Suudi Arabistan’ın Başkenti Cidde’de gerçekleştirilen 9. Uluslararası İş Forumu Kongresi’nden geldi: AB kapısında vakit kaybedeceğiniz yerde İslâm Birliği için adım atarak lider ülke olabilirsiniz.

    Lider ülke olmak mümkün
    Cidde’de düzenlenen 9. Uluslararası İş Forumu Kongresi, kapanış bildirgesiyle İslâm dünyasına ve Türkiye’ye yeni ufuklar açtı. AB’ye girmek için bütün kırmızı çizgileri bir kenara bırakan AKP hükümetine de önemli bir uyarı niteliği taşıyan Kongre’de, İslâm Birliği’nin sağlayacağı faydalar dile getirildi. Kongre’ye 15 ülkeden 700’ü aşan sayıda işadamı katıldı. Kongre, Türkiye’ye “lider ülke” vasfını kazandıracak bir yapının bulunduğunu gösteriyor.

    î Başa Türkiye için ışık, İslâm ülkelerinde
     Uluslararası İş Forumu Kongresi’nin kapanış bildirisini açıklayan IBF Başkanı Erol Yarar, “İslâm ülkeleri arasındaki ticaret ve işbirliği bağlarının kuvvetlendirilmesi konusunda ciddi ilerlemeler sağlandı. Daha iyi işbirliği ve daha fazla ekonomik entegrasyonun gerçekleşmesini istiyoruz” dedi. Kongredeki kaynaşma ve beraberliğin, AB’ye kapıkulu yapılmaya çalışılan Türkiye için önemli bir işaret olduğu belirtiliyor.

    Resul Serdar Ataş
    Cidde’de düzenlenen 9. Uluslararası İş Forumu (IBF) Kongresi, yayınlanan kapanış bildirisiyle sona erdi. Hazırlanan kapanış bildirisini açıklayan IBF Başkanı Erol Yarar, görüşmelerin çok faydalı geçtiğini belirterek, “İslam ülkeleri arasındaki ticaretin geliştirilmesi için işadamları arasında önemli çalışmalar oldu. İslam ülkeleri ve insanları arasında, daha iyi anlayış ve işbirliği ile daha fazla ekonomik entegrasyonun gerçekleşmesini istiyoruz” dedi.
    Suudi Arabistan’ın Cidde kentinde gerçekleştirilen 9. IBF Kongresi 15 ülkeden 700’den fazla uluslararası ve Suudi Arabistanlı işadamının katılımıyla Cidde Ticaret Odası ve Suudi Arabistan’ın ev sahipliğinde gerçekleştirildi.
    Forumun kapanış bildirisini basın toplantısıyla açıklayan IBF Başkanı Erol Yarar, forumun gerçekleştirilmesi için, İslam Konferansı Teşkilatı Genel Sekreteri Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu ve İslam Kalkınma Bankası Başkanı Dr. Ahmed Muhammed Ali’ye katkılarından dolayı teşekkür ederek, şunları söyledi.
    “Cidde’de yapılan 9. IBF Kongresi, aynı zamanda dünyanın dört bir tarafından gelen işadamları ve işkadınlarına, bireysel ticaret ve yatırım olanaklarını bir dizi ticari toplantılarla geliştirme imkanı sağladı. 1995 yılında Pakistan’ın Lahor kentinde kurulan ve o günden bugüne Türkiye’de MÜSİAD tarafından ev sahipliği yapılan IBF, Müslüman milletler arasındaki ticaret ve işbirliği bağlarının kuvvetlendirilmesi konusundaki hedeflerine ulaşmada ciddi ilerleme kaydetmiştir. Bununla aynı zamanda üye ülkelerin iktisadi ve sosyal kalkınmalarında da katkıda bulunmuşlardır.”

    İslam dünyasında bilgi paylaşımı ve etkileşim fırsatları
    Yarar, iki gün süren İş Forumu’nda, İslam dünyasından işadamlarının mal, hizmet ve yeni projelerin değişmesi şeklinde karşılıklı faydası olan konferans ve fuarlarla iş ağları kurma, bilgi paylaşımı ve etkileşim fırsatları oluşturma çabalarına devam etmesi kararlarını aldıklarını belirterek, anlaştıkları konuları şöyle sıraladı:
    “Forumda, stratejik araştırma merkezleri ve eğitim ve insan kaynaklarına yapılacak yatırımlarla, fikir ve telif haklarının sağlanmasına, tarife dışı engeller, çifte vergilendirme, doğrudan ve dolaylı nakliye, kurumsal yetersizlikler, vizelerde yaşanan sıkıntı ve gecikmeler ve ülke mevzuatlarının ülkeler arasında ve yerel olarak bir ahenge kavuşturulmasının kuvvetli bir şekilde desteklenmesine karar verilmiştir.”
    IBF Başkanı Erol Yarar, İslam dünyasında finans ve bankacılık kurumlarının hissedilebilir ve acil bir şekilde, ticaret ve üretim başta olmak üzere iş dünyasının taleplerine finans kurumlarının karşılıklı olarak birbirlerini tanımaları, ticaret ve finans enstrümanlarının oluşturulması, ortak projelerin finansmanı ve para transferlerinin kolaylaştırılması yoluyla cevap vermelerinin kuvvetli bir şekilde tavsiye edilmesine karar verildiğini de sözlerine ekledi. Yarar’ın verdiği bilgiye göre, 10. IBF Kongresi, MÜSİAD organizasyonunda 22-25 Kasım 2006 tarihleri arasında İstanbul’da yapılacak.

    KOBİ’lerin desteklenmesi istendi
    İstihdam sağlama ve küresel rekabet için yerel kaynakların ataletten kurtarılmasında oynadıkları önemli rolden hareketle KOBİ’lerin desteklenmesine de kapanış bildirisinde yer veren Erol Yarar, şöyle dedi:
    “İş dünyası olarak teknoloji-merkezli pazarlarda görülebilir bir iz bırakabilmek için büyük projeleri desteklemenin teşvik edilmesine, İslam Konferansı Teşkilatı üyesi ülkelerin kollektif olarak ortak bir para fonu ve ortak bir pazar planlamaları ve geliştirmelerinin teşviki ve iş dünyasına sürekli olarak fakirliğin kaldırılması, sosyal adalet, çevre konularını önemsemeleri ve insan gelişimi ve iyileşmesine olan ihtiyacın hatırlatılmasına karar verildi.”

    Cidde Forumu’nun meyveleri alınmaya başlandı
    Cidde’de iki gün süren ve Türkiye’den MÜSİAD üyesi 110 işadamının katıldığı Uluslararası İş Forumu ilk somut sonuçlarını veriyor. Gaziantepli Türk firması, Suudi Arabistanlı şirkete 3 milyonluk halı satma anlaşması imzaladı.
    Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği’nin (MÜSİAD) halı üreticisi üyelerinden Yağızsa İç ve Dış Ticaret Pazarlama Ltd, Suudi Arabistan’a 3 milyon dolarlık halı satacak.
    Gaziantepli şirket olan Yağızsa Genel Müdürü Selahattin Yağız ile Samed Al Anize Trade firmasının yönetcisi arasında imzalanan sözleşmeye, MÜSİAD Başkanı Ömer Bolat ve IBF Başkanı Erol Yarar da şahit olarak katıldı.
    Şirket, 3 milyon dolar karşılığında Arabistan’a 650 bin metrekare halı ihraç edecek. Suudi Arabistan’da halen iki mağazası bulunan Çilek Mobilya ise iki olan mağaza sayısını, 25’e çıkartmak için görüşmelere başladı.
     
        Sitemim var!
    Türkiye AB yolculuğunun ikinci aşamasına dondurulmuş (sembolikte olsa saat durdurmanın ne anlama geldiğini biir açıklasa) saat ayarı ile başlanmış oldu, hayırlı olur inşallah! Bundan böyle Türkiye her istediği uluslararası organizasyonları realize edemez veya katılamaz..Çünkü çerçeve belgesi bu tip kararların alınmasında kendi ortak iç ve dış politikasına uygun olup olmadığına bakacak ve onay/red diyecektir.. Bu arada Türk olmayan müslüman zenginlere sitemim var! Maldiv, Kanarya, Bahama vb yerlere yatırım yaparken nüfusunun %99,99´u müslüman olan Türkiye´den neden uzak duruyorlar..Paralarını Batı Bankalarında toplayıp yine batının ekonomik ve siyasi amaçlarına hizmet etmiyorlarmı?
     

    hüseyin sevilengül
    04 Ekim 2005
    11:55

      Yorum   Insallah o günleride görecez
    Ahhhh keske. Nerde o Günler. AB AKP nin beynini yikamis. Insallah Saadet iktidarinda buda gerceklesecek. Yeni Osmanli imparoturlugunu kuracaz. Selam ve dua ile...
     
    Parçalama oyunu


    î Başa
    AB’nin diline doladığı “Türkiye’yi hazmetme” meselesinin iç yüzü ortaya çıktı - Milli Gazete - 5 Ekim 2005

    Parçalama oyunu

    î Başa Kutan’dan tarihi uyarı: Unutmayın! Batılılaşma sevdası, 600 yıllık Osmanlı İmparatorluğu’nu on yılda yok etti...

    Lüksemburg tiyatrosu


    Saadet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan, AKP iktidarının Türkiye’ye zafer havasıyla sunmaya çalıştığı Müzakere tartışmalarını “tam bir tiyatro oyunu” olarak nitelendirdi. Avrupa Birliği’nin Avusturya eliyle  “İyi Polis-Kötü Polis” oyununu oynayarak Türkiye’yi baskı altına  almayı başardığını belirten Kutan, “Türkiye böylece yok olma noktasına getirilecek, bütün tavizler verildikten sonra Türkiye ekonomik yönden esaret altına girecek, manevi değerlerinden soyutlanacak ve siyasi yönden parçalanma noktasına getirilecektir. Bu ifadelerimizi ağır bulanlara bir asır önce Osmanlı’nın son dönemindeki hadiseleri yeniden gözden geçirmelerini tavsiye ederim” dedi.

    î Başa Müzakere yok, adaptasyon var  

    Müzakere çerçeve metninde en fazla tartışma konusu olan “İmtiyazlı Ortaklık” konusuna açıklık getiren Recai Kutan, “Metin imtiyazlı ortaklığın bütün şartlarını içermektedir. Bu hususta 17 Aralık zirvesinden daha da ileri gidilmiştir. Bu yüzden imtiyazlı ortaklık ifadesinin metinden çıkartılması bir anlam ifade etmez. Avrupa açıkça Türkiye’yi hazmedemeyeceğini, bunun için tam üyeliğin hemen hemen imkansız olduğunu ifade ederken, serbest dolaşımın mümkün olmayacağını deklare edip, müzakereler sürecinde Türkiye’den taleplerin karşılanmasını beklediklerini metne dahil etmiştir” diye konuştu.

    AKP’den taviz üstüne taviz  

    Gerek 6 Ekim’de gerekse 17 Aralık zirvesinden sonra, Avrupa’nın Türkiye’den “Ermeni soykırımının tanınması, Kıbrıs’ın Rumlara terk edilmesi, Patrikhaneye ekümenik statüsü verilmesi, Kürtlere ve Alevilere azınlık statüsü tanınması ve Fırat ve Dicle havzasının yönetiminin uluslararası bir yönetime devredilmesi gibi” inanılmaz taleplerinin olduğunun görüldüğünü kaydeden Recai Kutan, bu haince tuzaklara rağmen AKP Hükümeti’nin teslimiyetçi bir yaklaşım sergilemeye devam ettiğini söyledi.

    ANKARA BÜROSU
    Saadet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan, AKP iktidarının Türkiye’ye zafer havasıyla sunmaya çalıştığı Müzakere tartışmalarını “tam bir tiyatro oyunu” olarak nitelendirdi. Avrupa Birliği’nin Avusturya eliyle  “İyi Polis-Kötü Polis” oyununu oynayarak Türkiye’yi baskı altına  almayı başardığını belirten Kutan, verilen tavizlerin  türkiye yok olma noktasına götürecek tavizlerin verildiğini vurguladı. Kutan, “Türkiye böylece yok olma noktasına getirilecek, bütün tavizler verildikten sonra Türkiye ekonomik yönden esaret altına girecek, manevi değerlerinden soyutlanacak ve siyasi yönden parçalanma noktasına getirilecektir. Bu ifadelerimizi ağır bulanlara bir asır önce Osmanlı’nın son dönemindeki hadiseleri yeniden gözden geçirmelerini tavsiye ederim. O zaman da batılılaşma sevdası koskoca altıyüz yıllık Osmanlı’yı sadece on yıl gibi kısa bir zamanda yük etmişti. AKP hükümeti, her türlü baskıya boyun eğerek taviz üstüne taviz verdiği bu yolda ülkemizi benzer bir uçuruma götürmektedir” uyarısında bulundu.

    AKP’den taviz üstüne taviz

    Parti Genel merkezi’nde bir basın toplantısı düzenleyerek 3 Ekim müzakere süreciyle ilgili gelişmeleri değerlendiren Recai Kutan, 3 Ekim öncesi yaşanan senaryonun 6 Ekim 2004 ilerleme raporu ve 17 Aralık zirvesinde yaşanan senaryonun bir benzeri olduğunu söyledi. 6 Ekim İlerleme Raporu ve 17 Aralık zirve kararlarının içerdiği tuzaklara rağmen bir bayram havasıyla Türk kamuoyuna sunulduğunu hatırlatan Kutan,  kısa süre sonra ise Türkiye’nin karşı karşıya bırakıldığı feci tablonun ortaya çıktığını vurguladı. Gerek 6 Ekim’de gerekse 17 Aralık zirvesinden sonra, Avrupa’nın Türkiye’den “Ermeni soykırımının tanınması, Kıbrıs’ın Rumlara terk edilmesi, Patrikhaneye ekümenik statüsü verilmesi, Kürtlere ve Alevilere azınlık statüsü tanınması ve Fırat ve Dicle havzasının yönetiminin uluslar arası bir yönetime devredilmesi gibi” inanılmaz taleplerinin olduğunun görüldüğünü kaydeden Recai Kutan, bu haince tuzaklara rağmen AKP Hükümeti’nin teslimiyetçi bir yaklaşım sergilemeye devam ettiğini söyledi.

    Lüksemburg’ta da aynı tiyatro

    Lüksemburg’ta da Türkiye’nin benzer bir senaryo ile karşı karşıya bırakıldığını belirten Saadet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan, “Lüksemburg’ta yine bir tiyatro oynanmıştır. İyi Polis-Kötü polis oyunu oynanarak Türkiye baskı altına alınmış ve AB’nin istediği her türlü taviz elde edilmiştir” dedi Müzakere çerçeve metninde en fazla tartışma konusu olan “İmtiyazlı Ortaklık” konusuna da değinen Recai Kutan, “Metin imtiyazlı ortaklığın bütün şartlarını içermektedir. Bu hususta 17 Aralık zirvesindeki gibi hatta daha da ileri gitmiştir. Bu yüzden imtiyazlı ortaklık ifadesinin metinden çıkartılması bir anlam ifade etmez. Avrupa açıkca Türkiye’yi hazmedemeyeceğini, bunun için tam üyeliğin hemen hemen imkansız olduğunu ifade ederken, serbest dolaşımın mümkün olmayacağını deklare edip, müzakereler sürecinde Türkiye’den taleplerin karşılamasını beklediklerini metne dahil etmiştir. Yani ismi konulmamasına rağmen imtiyazlı ortaklık fiilen kabul edilmiştir. Türkiye  bundan böyle söylendiği gibi müzakere etmeyecek, sadece Avrupa Birliği’ne adapte olma çabasına başlayacaktır” diye konuştu. Müzakere Çerçeve Metninde, Türkiye’nin bütün sınır ihtilaflarının giderilmesi, bundan önce yaptığı uluslar arası ikili anlaşmaların yok sayılacağı anlamına gelen düzenlemelerin yer aldığını hatırlatan Kutan, bunun anlamının, D-8’lerin, İslam ülkeleri ile yapılan ikili anlaşmaların yok sayılacağı, ege ve Kıbrıs meselesinin Yunanlıların lehine çözüleceği demek olduğunu vurguladı.

    AKP küresel mihraklara teslim oldu

    Böylesi önemli bir süreçte Milli İrade’nin de hiçe sayıldığını kaydeden Kutan, Hükümetin bu konuyu TBMM gündemine getirmemesini ve muhalefete bilgi verilmemesini eleştirerek, “Hatta öyle ki Bakanlar Kurulu bile toplanmadı. Bu ne bizim Milli İrade anlayışıdır” dedi. AKP iktidarını Türkiye’yi küresel mihraklara teslim olmakla suçlayan Kutan, şöyle konuştu: “AKP anlayışı ile Türkiye hiçbir direnç göstermeden küresel mihraklara teslim olmakta, iktisadi değerlerini uluslar arası sermayeye peşkeş çekmekte, medeniyetler arası diyalog söylemleri ile bizi biz yapan manevi değerlerimizin yozlaşmasına zemin hazırlamakta hatta destek vermektedir” diye konuştu.

     


    î Başa
    "Elbrus dağı civarında Karaçay adlı asil ve cesur bir Türk kabilesi yaşıyordu" Leon No. Tolstoy
    (Mahmut Aslanbek, Karaçay ve Malkar Türklerinin Faciası - Ankara 1952)
     
    î Başa "Daha sonraları Hıristiyanlıkta bulduğum gerçeği, yani insanların ışıktan çok karanlığı sevdiğini, karanlık işlerle uğraşanların ışıktan nefret ettiklerini ve yaptıkları işlerin aydınlığa çıkmasından korktukları için de ışığa doğru ilerlemediklerini kavradım."
    Lev N. Tolstoy (Tolstoy - Ünlü Yazarın İslam Peygamberi ile ilgili Kayıp Risalesi - Hz. Muhammed - Gizlenen Kitap - 2005 - Kara Kutu Yayınları - www.karakutuyayinlari.com)
    "Muhammed her zaman Evangelizm'in (Hıristiyanların) üstüne çıkıyor. O, insanı Allah saymıyor ve kendini de Allah ile bir tutmuyor. Müslümanların Allah'tan başka ilahı yoktur ve Muhammed onun peygamberidir. Burada hiçbir muamma ve sır yoktur." Lev Nikoloyeviç Tolstoy (Tolstoy - Ünlü Yazarın İslam Peygamberi ile ilgili Kayıp Risalesi - Hz. Muhammed - Gizlenen Kitap - 2005 - Kara Kutu Yayınları - www.karakutuyayinlari.com)
    Politika  
     



    î Başa
    BABACAN VE REHN BERABER TATİL YAPMIŞ! - Haber Vitrini 


    Lüksemburg hattında kopma noktasına gelen diplomasi trafiğinin perde arkasında AB başmüzakerecisi Ali Babacan ile Avrupa Komisyonu Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn'in yakınlığı rol oynadı.
    05 Ekim 2005 Çarşamba 10:30

     

    Ankara-Lüksemburg hattında kopma noktasına gelen diplomasi trafiğinin perde arkasında AB başmüzakerecisi Ali Babacan ile Avrupa Komisyonu Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn'in yakınlığı rol oynadı. VATAN'ın edindiği bilgilere göre, Babacan'ın başmüzakereci olarak atanmasının ardından samimiyet kuran ikili, dostluklarını Rehn'in geçtiğimiz Ağustos'ta yaptığı tatil davetiyle pekiştirdi.

    î Başa Babacan, herkesten gizli eşi ve çocuklarıyla Finlandiya'ya uçtu. İki aile Rehn'in Finlandiya'nın kuzeyindeki kasaba evinde bir hafta tatil yaptı.

    Babacan da, Rehn'i bir sonraki tatil için Türkiye'ye davet etti. Müzakereleri ortak yürütecek olan ikilinin sıcak ilişkilerinin İngiltere ve Ankara arasında ses tonlarının da yükselmesine sebep olan krizi aşmakta rol oynadığı belirtiliyor.

    Rehn bu gece Türkiye'te geliyor

    3 Ekim kararının ardından Fin diplomat, Türkiye ile müzakerelerin işleyiş süreciyle ilgili olarak resmi görüşmelerde bulunmak üzere Türkiye'ye geliyor.

    Orhan Pamuk hayranı çıktı

    î Başa Türkiye konusundaki sıcak mesajlarıyla Ankara'yı rahatlatan Rehn, aynı zamanda bir Orhan Pamuk hayranı. Daha önce Pamuk'la da tanışan Rehn, ''Kar'' romanında anlatılan Kars'ı çok merak ediyor.

    Bu nedenle Ankara'ya iletilen ilk taslak programında Kars'a gitmesi de öngörüldü. Ancak Pamuk'a açılan dava nedeniyle bunun yanlış anlaşılacağını düşünerek programı iptal etti. Fin diplomat bunun yerine Abdullah Gül'e jest olması için Gül'ün memleketi Kayseri'yi programına aldı.

    Hükümet de Ankara'dan Kayseri'ye yapılacak bu ziyaret için emniyetin bir helikopterini tahsis etti. Gül'ün de bir jest yaparak makam arabasıyla Rehn'i Kayseri'ye götürebileceği belirtildi.

    (VATAN)

     
     


    î Başa
    IRAK'TA TECAVÜZ EDİLEN TÜRK KADINLARI!.. - Haber Vitrini 


    Yayın organları nedense inanılmaz işkence ve insanlık dışı davranışların sürdüğü Telafer’e bir türlü yaklaşamıyor...
    05 Ekim 2005 Çarşamba 02:18

     

    Yayın organları nedense inanılmaz işkence ve insanlık dışı davranışların sürdüğü Telafer’e bir türlü yaklaşamıyor...  Şu ana kadar kadın-erkek, genç-yaşlı, çoluk çocuk 8 bin Telaferli Amerikan işkencehanelerinden geçmiş durumda, yüzlerce kadına tecavüz  edildi, ediliyor... Bu inanılmaz insanlık ayıbı, Irak’taki direnişin bir anda milli kimlik kazanmasına da neden oldu... Kasım Ömer şöyle diyor: î Başa ‘Şu  anda, Türkmen, Kürt, Sünni ve Şii’lerin tek bir amaçla katıldığı Milli Türkmen İslam Ordusu’nun direnişçi sayısı 600 bine varmış durumda. Bu ordu, aslında milli bir ordudur, İslâm kimliği tamamen yapıştırıcı nitelik taşımaktadır ve Amerikalılar’ın dediği gibi El-Kaide gibi örgütlerle hiçbir bağlantısı yoktur.

     Aralarında önemli Avrupa ülkelerinin de bulunduğu Amerika’nın Irak’taki varlığından rahatsız tüm devletler bu orduya destekte bulunuyor. Bana isimlerini saydırmayın, herkes anlar. Amerikalılar, yükselen direniş karşısında artık kendilerini bir kez daha Vietnam’da görmeye başladılar, üç günlük bir ateşkes ilan edilse helikopterlerine binip kaçacaklar...’

     


    î Başa
    Emin ÇÖLAŞAN - Hürriyet
    !!!... !!!... !!!
      
    [email protected]
     

    (SEVGİLİ okuyucularım, önce şunu söyleyeyim: Bu yazıyı dün AB olayında net bir sonuç alınmadan önce yazıyorum.)

    Bir gazetecinin bugüne kadar ısrarla yazdıkları, ısrarla savunduğu görüşlerin tümüyle doğru çıkması sonrasında ‘ben dememiş miydim’ demesi yakışıksızdır. Belki de ayıptır. Ancak ben bugün bir kez daha sizlerin önünde bu yakışıksız (!) davranışta bulunacağım, ayıp edeceğim!

    Burada iddialı olarak bir kez daha vurguluyorum. Yıllardan beri şu görüşü savundum:

    î Başa Bunlar bizi aralarına hiçbir zaman almayacaklar. Bizi kullanacaklar, küçük düşürecekler, bizimle oyun oynayacaklar ve 15-20 yıl sonra reddedecekler.

    Müzakerelerin başlaması (eğer başlarsa) hiç önemli değil. Türkiye Cumhuriyeti’nin başına daha nice çoraplar örecekler. Henüz işin başındayız ve kaç gündür yaşadıklarımızı gördünüz.

    Şu anda AB’nin 25 üyesi var. Hangisini kapılarında böyle süründürdüler? Hangisini böyle aşağıladılar?

    Ama kabahat onlarda değil. Kabahatin tümü bizi yönetenlerde. Siz bunların peşinden böyle koşarsanız, teslim bayrağını böyle çekerseniz, bunca ödün verirseniz, el kapılarında yalvarıp yakarırsanız, olacağı işte budur.

    Sizin Ankara’dan gönderdiğiniz tehdit mesajları onları ilgilendirmez.

    ***

    Kaç günden beri bize yaşatılan şu aldatmacaya bakın! Sanki AB’nin 24 üyesi bizden yana da, bir tek Avusturya karşı! Oysa hiç ilgisi yok. Kendi aralarında işbölümü yaptılar. Ötekiler açık oynamıyor, karşımızda kötü polis rolünde sadece Avusturya’yı buluyoruz. İyi polis rolünü İngiltere üstlenmiş!

    Bizimkilerin güvendiği dağlara kar yağdı! Öteki iyi polisler ortalıktan toz oldu, ses veremedi! Nerede bizim Başbakan’ın ‘sevgili dostu’, her fırsatta sarmaş dolaş olduğu, öpüşüp koklaştığı İtalya Başbakanı? Nerede Almanya? Nerede bizi pohpohlayan ötekiler? Ağızlarını hiç açtılar mı?

    Bizimkiler ise Ankara’dan esip gürlüyor:

    î Başa ‘İsteklerimiz kabul edilmezse masaya gitmeyiz haaa! Geri adım atmayız!.. Duruşumuzu aynen koruyacağız!.. Vereceğimizi verdik, yeni bir şey isterlerse yokuz...’

    Nereye gitmezsiniz? Her yere, hem de koşa koşa gidersiniz. Hangi geri adımı atmazsınız? Bugüne kadar AB’nin karşısında bir tek ileri adım atabildiniz mi? Hangi duruşu korursunuz? Ortada duruş mu kaldı?

    ***

    Bizler bu konuları yazarken, Türkiye’yi yönetenleri burada yüzlerce kez uyarırken, ‘Yapmayın, bu kadar ödün vermeyin, bunların karşısında böyle alttan almayın’ diye neredeyse yalvarırken, umurlarında bile değildi. Başımıza geleceği bizler biliyorduk. Onlar da tahmin ediyor ve korkuyordu ama renk vermiyordu.

    Şimdi korktukları başlarına geldi, her şey açığa çıktı.

    Müzakereler başlasa bile, canımızı her gün yakacaklar. Karşımıza her seferinde karşılanması mümkün olmayan isteklerle gelecekler.

    î Başa Ermeni soykırımını kabul et, Kıbrıs Rum Kesimi’ni tanı, askerlerini geri çek, Rum Patriği’nin ekümenik olduğunu kabul et, azınlık vakıflarına istediklerini ver...

    Güneydoğu ve Kürt sorunu işin cabası.

    Bu işin sonu yok sevgili okuyucularım.

    Ama göreceksiniz, tüm acı koşullara rağmen bizimkiler müzakere masasına oturmayı kabul ederse, birileri -işin birkaç adım sonrasını düşünmeden ve aynen 17 Aralık sonrasında olduğu gibi- Türkiye’de yeniden ‘bayram’ ilan edecek. ‘Zafer çığlıkları’ atılacak. Bekleyin, az kaldı!

    Bir ülkenin başka ülkeler karşısında böylesine küçülmesinin, onlara yalvarmasının zaferi!

    Henüz işin en başındayız ve olanları hep birlikte gördünüz.

    Böyle bir hadiseyi, değil Cumhuriyet döneminde, Osmanlı’nın çöküş döneminde bile yaşamadık.

    ***

    Yazımı Mustafa Kemal Paşa’nın taaa 1922 yılında, 6 Mart günü yaptığı bir konuşmayla bitiriyorum. Belki bazı aymazlara ders olur:

    î Başa ‘....Vaziyeti düzeltmek için mutlaka Avrupa’dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa’nın emellerine göre yapmak, bütün dersleri Avrupa’dan almak gibi birtakım zihniyetler belirdi.

    î Başa Halbuki, hangi istiklal vardır ki, ecnebilerin nasihatleriyle, ecnebilerin planlarıyla yükselebilsin?

    î Başa Tarih böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir.’

    Ne yazık ki şimdi kaydediyor!

     



    î Başa
    Ver Hırvatistan’ı al Türkiye’yi - Hürriyet - 4 Ekim 2005 - Yalçın Doğan 
     
      
     

    OSMANLI topu eritiliyor, kilise çanı olarak yeniden dökülüyor, Viyana’nın en ünlü kiliselerinden birine yerleştiriliyor.

    Viyana’nın tepelerinden kentin merkezine inen caddelerden birinin adı, Türk Siperleri Caddesi.

    1683’de Viyana’yı ikinci kuşatmadan kurtaran Jan Sobjeski’nin heykeli, en fazla ziyaret edilen yerlerden biri.

    Türk kahvesinin yanında bir bardak su ile servis edildiği tek Avrupa ülkesi Avusturya.

    19. Yüzyılın Avusturya Macaristan İmparatorluğu rüyasıyla hala yaşayan ülke, yine Avusturya.

    Tarihten gelen Türk kabusu günümüzde aşırı milliyetçi duygularla pekişiyor. Buna Avusturya’nın başka AB ülkelerince taşaron olarak kullanılması ekleniyor. Ve bizi AB kapısında çok ciddi zorlamayla karşı karşıya bırakıyor.

    TEMİZ KAĞIDI

    17 Aralık’ta verdiği sözü, Batı’nın değer yargılarını ayaklar altına alarak unutan, Türkiye’ye bugün normalin ötesinde güçlük çıkartan Avusturya’nın derdi, sadece Türkiye’yi engellemek değil. Aynı zamanda, İngiltere ile Hırvatistan pazarlığı yapmak. Lüksemburg’da kapalı kapılar ardında, bir de bu pazarlık yürüyor.

    Eski Avusturya Macaristan İmparatorluğu hayali, Viyana’da Hırvatistan’ın AB’ye kabulünü ön plana çıkartıyor. İngiltere buna karşı çıkıyor. Karşı çıkmasının nedeni, Hırvatistan’lı bir generalin savaş suçlusu oarak aranması.

    Konuyu Uluslararası Adalet Divanı adına, İsviçre’li bir kadın hukukçu araştırıyor. Generalin bulunmasıyla ilgili olarak, kadın hukukçu ‘Hırvatistan yardımcı olmuyor’ diyor. Londra ise, Hırvatistan’dan temiz kağıdı istiyor.

    Hırvatistan’ı AB’de görmek için canını dişine takan Avusturya, İngiltere’nin bu direnişine Türkiye restiyle karşılık veriyor. ‘Ver Hırvatistan’ı, al Türkiye’yi’ bilek güreşi.

    ANKARA’NIN NATO DİRENİŞİ

    Ankara ise, verilen sözlerin bu ölçüde yüzsüzce unutulması karşısında, uzun süredir ilk kez geri adım atmıyor. ‘Yeter artık’ parolasıyla.

    Bu parolanın somutlaştığı konu, AB’nin Çerçeve Belgede Güney Kıbrıs’ın NATO üyeliğinde ısrarı karşısında, ‘hayır’ demesi. AB, Güney Kıbrıs’ın NATO üyeliğine alınmasını, bu yönde söz vermesini ve Türkiye’nin veto hakkından vazgeçmesini istiyor.

    Oysa, Ankara’nın Kıbrıs sorununda elindeki önemli kozlarından biri bu. Böyle bir kozu, daha ilk aşamada harcamayı aklının köşesinden geçirmiyor. Ve doğru yapıyor.

    Lüksemburg’da Viyana’nın direnişi var, ama bunun karşısında da, Ankara’nın direnmesi var. Haberler hep Viyana’nın iknası noktasında toplanıyor. Ama, bir başka diplomatik trafik, Ankara’nın bu konuda iknasında yoğunlaşıyor.

    Avrupa’da adı bile geçmeyen, bu kompleks altında kıvranan Avusturya’nın eline şimdi bir fırsat geçiyor. AB’deki veto hakkını kullanarak, dünya aleme, ‘bakın, ben ne kadar önemli bir ülkeyim’ mesajı verme gösterisinde.

    Merkel’in vazgeçme sinyali

    İMTİYAZLI ortaklık
    formülünün mucidi, Hıristiyan Demokrat lider Merkel şu sırada, partisi içinde güç günler yaşıyor. Çevresi, seçimi kaybetmesinde Merkel’in bu formülünün önemli rol oynadığını düşünüyor.

    Geçen hafta İstanbul’a yakın bir yerde, bir Alman vakfının toplantısı yapılıyor. Buraya Almanlar ve Türkler katılıyor. Almanlar arasında Hıristiyan Demokratlar da var.

    Seçim sonrasının geniş özetini aktardıktan sonra, Almanlar’ın bu toplantıda dile getirdiklerine göre, Merkel, Türkiye için imtiyazlı ortaklık formülünden vazgeçme eğiliminde.

    Avusturya’daki seçimde iktidardaki Avusturya Halk Partisi altmış yıldır yönettiği eyalette seçim kaybediyor. İmtiyazlı ortaklığı savunma şampiyonu şimdi Viyana. Bu formülü savunarak, halkın karşısına milliyetçi bir tutumla çıkmak, Almanya’dan sonra Avusturya’da da iktidara yaramıyor.

    Merkel’in bu dersi alması için, seçimi kaybetmesi gerekiyor. Kaderin cilvesi, aynı dersi önceki gün Avusturya Başbakanı Schüssel alıyor.



    î Başa
    Two Americans, a German win Nobel Physics Prize for explaining light
     
        by Jurgen Hecker
        = (PICTURE) =
        ATTENTION - STORY announced as Nobel-physics,3rdlead, ADDS
    details, quotes ///
       
        STOCKHOLM, Oct 4 (AFP) - Americans Roy J. Glauber and John L.
    Hall as well as German Theodor W. Haensch won the 2005 Nobel Physics
    Prize for groundbreaking work on understanding light, a quest as old
    as humanity itself, the Royal Swedish Academy of Sciences said on
    Tuesday.
        "As long as humans have populated the Earth, we have been
    fascinated by optical phenomena and gradually unravelled the nature
    of light," the Academy said. î Başa "With the aid of light, we can orient
    ourselves in our daily lives or observe the most distant galaxies of
    the universe."
        Optics has become the tool of the physicist dealing with light
    and Glauber, an 80-year-old physics professor at Harvard University,
    took half the Nobel prize for establishing the basis of quantum
    optics, which explained the fundamental difference between sources
    of light such as light bulbs and lasers, it said.
        Glauber, who was on the staff of the Manhattan Project which
    developed the nuclear bomb for the United States during World War
    II, has been at Harvard since 1976 and a visiting scientist in
    several countries, including Switzerland, Denmark and France.
        Hall and Haensch shared the other half for advancing the
    development of laser-based precision spectroscopy, a field that
    opens the way to the next generation of GPS navigation and
    ultra-precise atomic clocks.
        "Lasers with extremely sharp colours can now be constructed,"
    the Academy said of the work of Hall, 71, and Haensch, 63.
        Hall works at the University of Colorado and the National
    Institute of Standards and Technology while Haensch is a physics
    professor at the Ludwig-Maximilians-Universitaet in Munich, Germany,
    and runs the Max-Planck-Institut fuer Quantenoptik in Garching.
        Their work made it possible to develop "extremely accurate
    clocks" and improve satellite-based navigation systems (GPS) for
    anything from car and boat trips to distant journeys through space,
    the Academy said.
        How light emitted by a candle differs from the beam produced by
    a laser in a CD player, or how the already stunning accuracy of
    atomic clocks could be improved, were among questions this year's
    laureates had tackled successfully, the Academy said.
        Glauber's pioneering work on applying quantum physics to optical
    phenomena is over four decades old, being first reported in 1963.
        The landmark development by Hall and Haensch of the so-called
    optical frequency comb technique is much more recent, dating from
    the late 1990s, and shed new light on the difference between matter
    and anti-matter, as well as allowing to measure time with
    unsurpassed precision.
        The 2005 prize comes exactly a century after Albert Einstein's
    "annus mirabilis" -- the miracle year in which the German-born
    genius wrote papers that smashed barriers to knowledge about the
    physical universe and reshaped our perception of it.
        Among Einstein's achievements was ground-breaking work on the
    nature of light, a foundation on which all three of this year's
    Nobel winners built their work.
        Light was first described in the mid-19th century as a form of
    waves.
        Einstein, in his theory of the so-called photo-electric effect,
    also identified light as "lumpy" form, made of particles of energy
    called photons. He won the 1921 Nobel Prize for this.
        The 2005 laureates will receive a gold medal and share a cheque
    for 10 million Swedish kronor (1.1 million euros, 1.3 million
    dollars) at the formal prize ceremony held, as tradition dictates,
    on December 10, the anniversary of the death in 1896 of the prize's
    creator Alfred Nobel.
        On Monday, the Nobel Medicine Prize went to Australian research
    duo Barry J. Marshall and J. Robin Warren for their pioneering 1982
    discovery that ulcers are caused by bacteria, and not stress and
    lifestyle as previously thought, and are therefore best treated with
    antibiotics.
        The Chemistry Prize will be announced on Wednesday and the Peace
    Prize on Friday. The Economics Prize is scheduled for October 10,
    while the date for the Literature Prize has yet to be announced but
    it is traditionally on Thursday.
        jh/po/ec
       
     AFP 041151 GMT OCT 05
     


    î Başa
    Atlantik'ten Hazar'a aç bir imparatorluk! - Yeni Şafak - İbrahim Karagül -  

    î Başa Avrupa, Osmanlı'nın yıkılışından bu yana, Türkiye ile ilgili hiçbir konuda bu kadar zorlanmamıştı. Avrupa Birliği, kuruluşundan bu yana kendi içinde de hiçbir karar için bu kadar zorlanmadı. Avrupa, önceden karar verilen, üstelik Türkiye için tam üyeliği garanti etmeyen müzakere sürecinin başlatılması için neden bu kadar kriz yaşadı?

    Çünkü "evet" ya da "hayır"ın maliyeti, en az Türkiye kadar kendisi için de ağır olacak. "Evet" kararı Avrupa için köklü bir değişim anlamına geliyor, Avrupa Birliği'nin kuruluş felsefesinde derin değişimi ifade ediyor. Birlik bu kararla ilk kez Avrupa kıtasının dışına taşacak, sınırları Ortadoğu'ya, Kafkaslar'a dayanacak. Brüksel güçlü bir küresel aktör olarak öne çıkacak. Bu, bir çok bölgede ABD'yi sınırlayacak. Türkiye'nin İran'la sınırı, Suriye ile sınırı Avrupa sınırları haline gelecek. Böyle bir Avrupa imparatorluğuna kimlerin, hangi ülkelerin liderlik edeceği büyük bir soruna dönüşecek. Genişleyen Avrupa'nın merkezi zayıflıyor. Almanya ve Fransa'nın öncü rolü darbe yiyor. ABD ile birlikte hareket eden ülkelerin etkisi ve gücü artıyor. Fransa ve Avusturya gibi ülkelerin direnci, Alman sağının direnci burada anlamlı. Onlar, Türkiye ile birliğin Avrupalı karakterinin yara alacağını, kontrolünün ellerinden çıkacağını biliyorlar. Bu yönüyle direndikleri aslında Türkiye değil, AB içindeki Amerika bloku. Çünkü Birlik çevrede güçlenirken merkezde zayıflayacak.

    Evetle birlikte Türkiye'nin tercihlerini Avrupa ortak dış politikasına yaklaştırması durumunda Kıbrıs, Doğu Akdeniz, Irak-Suriye/Filistin, Kafkaslar/Orta Asya'da ciddi bir AB nüfuzu göreceğiz. Enerjiden politikalarından güvenlik stratejilerine kadar küresel eğilimlerin temel çizgilerinde ciddi renk değişiklikleri ortaya çıkacak. Avrupa'nın Hristiyan karakteri yumuşayacak. Jeopolitik hedefleri öne alan, imparatorluğu doyurmak ve yaşatmak için yayılan bir güç göreceğiz. Yani artık daha ihtiraslı bir Avrupa imparatorluğu izleyeceğiz. Siyasi, askeri ve ekonomik alanda daha etkili bir Avrupa göreceğiz. Ancak Avrupa sağı güçlenir, şimdilik kazançlı gibi görünen jeopolitikçilerin etkisini kırıp birliğe medeniyet ekseninden bakanları öne çıkarırsa hesaplar yeniden bozulabilir.

    Türkiye, AB ortak dış politikasına değil de birlik için İngiltere ile birlikte yeni bir Amerikan bloku oluşturma tercihine yakınlaşırsa işte o zaman Avrupa içinde kıyamet kopacak. Irak işgaliyle başlatılan "yeni Avrupa" projesinin bir parçası olursa bölünme, parçalanma, saflaşma o zaman gündeme gelecek. Avrupa'nın çekirdek ülkeleri, merkez Avrupa, yani Almanya, Fransa, Avusturya, Belçika gibi ülkeler, müzakere sürecinde Türkiye'nin eğilimini ölçecek. Ankara, birlik içinde "yeni İngiltere olma" eğilimine girerse işte o zaman merkez ülkelerin ciddi direnciyle karşılaşacak. Ancak bu ülkelerin o zaman bugünkü kadar direnmeleri mümkün olmayacak. AB sürecini bugünkü kadar bile yönetme iradeleri olmayacak.

    Hayır denseydi, Avrupa içinde derin bir kriz yaşanacaktı. Türkler, 1683'deki Viyana kuşatmasından sonra ikinci kez Avrupa'da durdurulmuş, Avrupa dışına itilmiş olacaktı. Birlik kıta içine hapsolacak, bir Alman-Fransız eksenine dönüşecekti. Avrupa Türkiye'nin hinterlandında ağır darbe yiyecekti. Balkanlar'da Türkiyesiz ABD'ye direnemeyecekti. Ortadoğu'da Türkiyesiz hiçbir şey yapamayacaktı. Kafkaslar ve Orta Asya'da büyük oranda silinecekti. Tıpkı 11 Eylül saldırılarıyla bölgeden silinmesinde olduğu gibi.

    Bu yönüyle AB'nin Türkiye'yi "şu an için" hayır deme lüksü yoktu. Öne sürülen çekincelerin çoğu müzakere sürecinde zaten Türkiye'nin önüne çıkacaktı. Avusturya'nın dediği oldu, Hırvatistan'la müzakerelerin önü açıldı. Kıbrıs için 5. madde üzerindeki Türkiye vetosu kırıldı. İmtiyazlı ortaklık ifadesi kabul geri çekildi. Ancak hazmetme sorunu ileride çok tartışılacak. Hazmetme gizli bir imtiyazlı ortaklık anlamına gelebilir.

    İngiltere Dışişleri Bakanı Jack Straw, Türkiye'ye hayır demenin medeniyetler çatışmasına kapı açmak olacağını söyledi. Türkiye'nin AB üyeliğine yönelik en temel tezi de medeniyetler diyaloğu. Peki Türkiye-AB ortaklığında bu kaygının ne kadar etkisi var? Muhafazakar Avrupa'nın zaten böyle bir derdi yok. Türkiye ile yakınlaşmayı savunan Avrupa solu ise jeopolitik hedefleri öne çıkarıyor. Medeniyetler çatışması tezini İslam dünyasına yönelik Amerikan-İngiliz müdahaleleri ile tartışmaya başladık. Gariptir, medeniyetler çatışması tezini işleyen, bütün güvenlik stratejilerini bu teze göre şekillendiren iki ülke diğer taraftan da medeniyetler diyaloğunu siyasal kazanca dönüştürüyor.

    Türkiye ile müzakerelerin başlatılması, medeniyetler çatışması tezini boşa çıkarabilecek mi? ABD/İngiltere ile Müslüman dünya arasındaki krizi giderecek mi? Hiç de öyle olmayacağını biliyoruz.

    Zorlu ve ucu görünmeyen bir müzakere süreci izleyeceğiz. Şu ana kadar Avrupa için ABD ve İngiltere'nin tezleri öne geçti. Türkiye'nin hedefi zaten müzakereleri başlatmaktı. Bundan sonrası için hesaplar daha farklı.


    Hosted by www.Geocities.ws

    1