î Başa GENELKURMAYBAŞKANI BAŞKANI ÖZKÖK: ADETA SABRIMIZ ÖLÇÜLMEKTEDİR - Haber Vitrini - 28 Ekim 2005 î Başa Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı mesajında, ''Son dönemde Silahlı Kuvvetlere yönelik maksatlı yıpratma kampanyası yürütülmektedir. Adeta sabrımız ölçülmektedir'' dedi. 28 Ekim 2005 Cuma 13:30
|
|
Orgeneral Özkök,
mesajında içinde yaşamakta olunan coğrafyada, gelecekte neler
olabileceğini de sürekli değerlendirmenin önemini vurgulamak istediğini
belirtti.
YIPRATMA KAMPANYASI YÜRÜTÜLÜYOR
''Çünkü tarih bu coğrafyada; öngörülemeyen
ancak barındırdığı uluslara acı yaşatan ve ibret alınması gereken onlarca
olayla doludur. Bu sebeple, Türkiye gibi etrafı çok sayıda
istikrarsızlıklarla dolu bir coğrafyada yaşayan bir ülkenin, güvenliğini
sağlamak ve menfaatlerine yönelik tehditleri caydırmak için her bakımdan
güçlü Silahlı Kuvvetlere sahip olması hayati önem taşımaktadır'' diyen
Orgeneral Özkök, Türkiye gibi etrafı çok sayıda istikrarsızlıklarla dolu
bir coğrafyada yaşayan bir ülkenin, güvenliğini sağlamak ve menfaatlerine
yönelik tehditleri caydırmak için her bakımdan güçlü Silahlı Kuvvetlere
sahip olmasının hayati önem taşıdığını belirtti. Bu gerçeğe rağmen son
zamanlarda belirli çevrelerce Silahlı Kuvvetlerle ilgili maksatlı bir
yıpratma kampanyasının yürütüldüğünü kaydeden Özkök şöyle dedi:
TSK’NIN SABRI ÖLÇÜLÜYOR
î Başa
''Bu çevreler son dönemde, özellikle
toplumu bir arada tutan ortak değerleri ve ülkü birliğini aşındırmaya,
ulusal onurumuzu zedelemeye ve toplumsal uyumun sağladığı ilave gücü yok
etmeye yönelik söylemlerde bulunmakta, bunu başarmak için de Türk Silahlı
Kuvvetlerinin ulus ile olan bağlarını zayıflatmaya ve onun saygınlığına
gölge düşürmeye çalışmaktadırlar.
Hatta bunlardan bazıları Silahlı Kuvvetlerle
uğraşmayı misyon edinerek, adeta Türk Silahlı Kuvvetleri’nin sabrını
ölçmektedirler.
Ancak unutulmamalıdır ki, güvenlik içerisinde
olmadan ne refah, ne özgürlükler, ne demokrasi ve ne de yeni nesiller için
garanti edilmiş bir gelecek vardır.
Türk Ordusu; hizmetinde olduğu Türk ulusunun
birlik ve beraberliğinin, var oluşumuzun, devletin ülkesi ve milletiyle
bölünmez bütünlüğünün, Anayasa ile müesses Cumhuriyet Rejiminin ve ulusal
menfaatlerimizin en önemli ve kararlı koruyucusu; gelecekte sahip olmamız
gereken özgüvenin ve içinde yaşadığımız bu zor coğrafyada üniter bir
devlet olarak ayakta kalabilmenin en etkin kurumudur.''
Türkiye Cumhuriyeti’nin 82 nci kuruluş yıl
dönümünü kutlamanın gurur ve heyecanı içinde bulunduklarını belirten
Orgeneral Özkök, tarihteki büyük devletlerin kendi toplumlarında
oluşturdukları ortak idealler ve yarattıkları toplumsal sinerjiyle o günkü
güçlerine ve büyüklüklerine ulaşmış olduklarını belirtti.
(milliyet) |
î Başa Üzeyir Garih'in ölümü ile Galataport bağlantısı var mı? - 28 Ekim 2005 - kuvvaimilliye.net [ 26.09.2005 ] |
î Başa
Meclisi feshetmesini isteyen ve Atatürk Türkiyesi Adına,
Cumhurbaşkanı Sezer’i, Göreve Davet Ediyoruz! diye başlayan Kuvva-i Milliye
internet sitesinde Erdoğan'a şok sorular yöneliyor. Galataport, Haydarpaşa port
projelerinde İsak Alaton'un Ofer erdogan arasındaki ilişkide rol oynadığı ima
edilerek erdoğana bir çok şok soru yöneltilmiş.
| ||
î Başa
Kanuna karşı resmen hile
yapılarak düzenlenen Ermeni konferansı ile ilgili haberleri dikkatle
izliyorum. Bütün kanalların AKP ve Ermeni yanlısı yayın yapması bana
"Allah Allah bu nasıl bir düşmanlık" dedirtiyor. İçimizde resmen yılanlar
besliyoruz. Kanuna karşı
resmen hile yapılarak düzenlenen Ermeni konferansı ile ilgili haberleri
dikkatle izliyorum. Bütün kanalların AKP ve Ermeni yanlısı yayın yapması
bana "Allah Allah bu nasıl bir düşmanlık" dedirtiyor. İçimizde resmen
yılanlar besliyoruz. |
|
|
|
| |||||||||||||
| |||||||||||||||
|
|
| |||||||||||||
| |||||||||||||||
î Başa Kendi maaşını kendi belirleyen, istedikleri personelin akademik geleceğini ve iş hayatını belirleyen rektörler üniversiteleri tam bir krallık gibi yönetiyor. Döner sermayenin aslan payı ise elbetteki rektörlerin
Rektörler üniversitelerine devletin genel bütçeden verdiği paranın dışında, üniversite imkanlarını kullanarak da bir bütçe oluşturabiliyor. Üniversiteyi aynı zamanda ticari bir işletme kurumuna da çeviren döner sermaye sistemi, rektörlerin elindeki en büyük güç. Ayrıca sözkonusu işletmelerin gelirlerinin pay edilmesi "Dağıtım Esasları Yönergesi" ile tamamen üniversite yönetimine ait. Bünyesinde Tıp Fakültesi bulunan bir üniversitelerin gelirleri trilyonlarca lirayı bulabiliyor. Döner sermaye maaşının azlığından yakınan üniversite hocaları, sağlık çalışanları için ikinci bir maaş olurken, sadece akademik ve idari konumundan dolayı en yüksek payı rektörler elde ediyor. Üniversitenin emrinde çalışan diğer öğretim görevlilerinin aksine rektörler döner sermaye paylarını kendileri belirliyor ve aylık gelirlerini istedikleri miktara çekebiliyorlar. î Başa Bugün bir çok üniversitede rektörlerin aylık 20 milyar liraya varan pay aldıkları biliniyor.
Rektöre aslan payı
Fiili bir çalışma karşılığında verilmesi gereken döner sermayeden gerçekte rektörlerin pay alıp alamayacakları bile tartışmalı. Ancak üniversite yönetim kuruluna giren herkes, yine kendilerinin aldıkları bir kararla döner sermayeden pay alabiliyorlar. Tıp fakültesi hastanelerinde bir rektör, 420 milyon lira döner sermaye payı alan bir hemşireden 50 kat daha fazla pay alabilmekte bu ise çalışanlarca huzursuzluğun başlıca nedenleri arasında. Yüksek Öğrenim Kanunu'nun "Üniversitelerin Uygulama Alanına Yardımı" başlıklı 37.maddesinde yükseköğretim kurumları dışındaki kuruluş veya kişilerce, üniversite içinde veya hizmetin gerektirdiği yerde, üniversiteler ve bağlı birimlerden istenecek bilimsel görüş, proje, araştırma ve benzeri hizmetler ile üniversitede ve üniversiteye bağlı kurumlarda, hasta muayene ve tedavisi ve bunlarla ilgili tahliller ve araştırmalar üniversite yönetim kurulunca kabul edilecek esaslara bağlı olmak üzere yapılabiliyor.
Ellerinde sınırsız yetki var
Bu hususta alınacak ücretler ilgili yükseköğretim kurumunun döner sermayesine gelir kaydediliyor. Bu gelirler rektörün oluşturduğu yönetim kurulu kararı ve yine rektörün onayı ile kullanılabiliyor. Rektörlerin üniversiteleri demokratik bir biçimde yönetim kurulları ile yönettiği düşünülür. Oysa 2547 sayılı YÖK Kanunu'ndan sınırsız destek alan rektörlerin ellerinde sınırsız bir cezalandırma yetkisi vardır ve bir rektör kendisiyle paralel düşünmeyen bir bilim adamına bilimsel özerklik(!) çerçevesinde farklı yöntemlerle bu yetkiyi kullanabilir. Rektörlerin hep tartışılan ve cezalandırma olarak nitelenen uygulamalarından öne çıkanlar:
Sürekli onaylayan kurullar
Üniversitelerin yönetimlerinin rektör tarafından yürütüleceğini belirten 4.11.1981 tarihli ve 2547 sayılı kanunda, üniversitedeki yönetim kurullarının "rektöre yardımcı kurullar" olduğu ifade ediliyor. Üniversite yönetim kurulu üyeleri, fakülte dekanlarından oluşan senato tarafından seçimle getirilirken, "Üniversite yönetimi ile ilgili rektörün getireceği konularda karar almak" gibi ilginç bir onaylama görevi yerine getiriyor.
19 Mayıs'ta kıyım yaşandı
î Başa Ondokuz Mayıs Üniversitesi'nde (OMÜ) geçen yıl öğretim üyesi ihtiyacı sebebiyle 381 öğretim üyesinin atamasını yapan Rektör Prof. Dr. Ferit Bernay, bir yandan da yıllarını okula vermiş 13 profesör, 11 doçent, 34 yardımcı doçentin işlerine son verdi.
Rektör Bernay, öğretim üyelerinin işine 2547 sayılı kanunun 33 / a bendine dayanarak son verdiğini belirtirken, aynı kanun maddesi, diğer üniversitelerde öğretim üyelerini işten çıkarma değil, atamalarını yapma şeklinde yorumlanıyor ve uygulanıyor. OMÜ hakkında TBMM'de bir araştırma komisyonu kuruldu ve komisyon çalışmaya devam ediyor. OMÜ'de antidemokratik uygulamaları protesto etmek için yürüyüş düzenleyen OMÜ öğretim üyeleri, rektörün hukuka aykırı tüm uygulamaları hakkında hazırladıkları bir dosyayı da YÖK'e sundular. YÖK'te bekleyen dosyada Bernay'ın, yakını olan Ticaret Lisesi öğretmenlerini üniversitede görevlendirdiği, Bernay'ın atadığı yardımcı doçentlerin birçoğunun bu kadro için yeterlilik taşımadığı, bazı kadrolara kazanması istenmeyen kişilerin başvurularının engellendiği gibi çarpıcı iddialar yer aldı.
Krallık gücünü rektörler nereden alıyor?
Yüksek Öğretim Kurulu, üniversitelerin akademik başarısı, siyasallaşma gibi konular son günlerde Türkiye'nin gündemine damgasını vurdu. î Başa Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yücel Aşkın'ın milyonlarca dolarlık usulsüzlük, çete kurmak, ihaleye fesat karıştırmak ve tarihi eser kaçakçılığı iddialarıyla cezaevine gönderilmesi ise bardağı taşıran son damla oldu.
Olayı üniversite camiasına yapılan bir hareket olarak nitelendiren YÖK, "Van çıkarması" ile Prof. Aşkın'a destek verirken, olayı "cumhuriyet karşıtlığı"na getirip siyasi iktidarı suçlamaktan geri kalmadı. Öte yandan YÖK'ün Başbakanlık Müsteşarı Prof. Ömer Dinçer'in "öğretim üyeliği yapma hakkını elinden alma" kararı bir yandan karşı hamle olarak nitelendirilirken diğer yandan genelde YÖK'ün özelde ise üniversite rektörlerinin yetkilerinin sınırını tartışmaya açtı. Kendi maaşını belirleyen, kadro açan, dilediği personelin çalışma süresini azaltıp-kısaltan, akademik geleceğini belirleyen, döner sermayenin dağılımını yaparken en fazla payı kendilerine ayıran rektörlerin yetkilerini masaya yatırıyoruz.
Kiliseden üniversiteye Rektör
"Recteur", eski Roma dilinde kilisede idari söz sahibi olan papaza deniyordu. Kilisede söz sahibi olanlar zamanla üniversitede söz sahibi olmaya başlayınca anlam da değişti ve bugün artık "üniversitenin tüzel kişiliğini temsil eden, yönetimden, eğitim ve öğretimin düzenli yürütülmesinden sorumlu profesör" anlamını taşıyor.
î Başa KIZDIKLARINI İŞSİZ BIRAKIYORLAR
Kendilerinin de defalarca YÖK'e rektörlerle ilgili başvuruda bulunduğunu belirten Tüm Öğretim Üyeleri Derneği (TÜMÖD) Başkanı Prof. Dr. Tahir Hatipoğlu, "Susulması gereken yerde susmayan YÖK, rektörleri 'öteki' diye gördüğü öğretim üyelerine karşı adeta bir savunma çemberine alıyor. Bu çemberi aşmak mümkün değil. Yasalara göre dilekçelere yanıt vermek zorunlu iken YÖK ve rektörler, kendisine bağlı profesörlere ve sivil örgütlere yanıt verme tenezzülünde bulunmuyor" dedi. Rektörler tarafından sürgün edilen öğretim görevlilerinin derneklerine yoğun şikayetleri olduğunu söyleyen î Başa Prof. Dr. Hatipoğlu YÖK'ün öğrencisine, öğretim üyesine, memuruna sahip çıkmazken yargıya rağmen rektörlerine sahip çıktığına dikkat çekti ve "YÖK artık, yüksek öğretimin kurulu değil Rektörleri Koruma Kurulu (RKK) haline dönüştü" diye konuştu.
Akademik yönden yükselmenin sadece rektöre bağlı olduğunu kaydeden Prof. Hatipoğlu, "Mesela 10-12 yıllık bir doçent ama "Ben profesör olamıyorum" diyor. Neden olamıyor, çünkü kadro ilanı çıkmalı. Kadro ilanı verme yetkisi de sadece rektöre ait. Dolayısıyla kızdığı adama kadro vermiyor doçent, profesör olamıyor" dedi. Rektörlerin cezalandırma şekillerinden bir diğerinin de "kadro yenilememek" olduğunu belirten Hatipoğlu, "Kadroları her yıl uzatma yetkisi rektörün elindedir. Üniversitedeki adamlar da bu sistemde kullaşıyor. Adam rektörün hoşuna gitmeyecek bir şey söylese ne oluyor? Sonraki seneye görev alamıyor, işsiz kalıyor" dedi.
TÜRK-EĞİTİM SEN GENEL BAŞKANI
ÖZCAN:
Rektörlerin saltanatı yıkılmalı
Rektörlerin YÖK başkanlığında adeta saltanat sürdüğünü belirten Şuayip
Özcan, "Bu saltanat ülkenin geleceği, gençliğin geleceği için mutlaka yıkılmalı"
dedi. Rektörlerin, YÖK'te yeni bir düzenleme girişimi ortaya çıktığında
"yetkilerin ellerinden gideceği" korkusuna kapıldıklarını belirten Özcan şöyle
konuştu: "Üniversitelerin üzerine YÖK, öğretim üyelerinin üzerinde de rektörler
Demoklesin kılıcı gibi duruyor. Bizim üniversitelerimiz çok büyük gelirler elde
ediyorlar. Bu gelirlerle çok büyük araştırmalara dev bütçeler mi ayırıyorlar,
yoksa dev döner sermaye paylaşmalarına mı gidiyorlar? Maalesef ikincisi oluyor."
ESKİ YÖK BAŞKANI MEHMET
SAĞLAM:
En büyük silahları intihal
Rektörlerin
tartışılan uygulamalarının daha çok kanunların yanlış yorumlanmasından
kaynaklandığını söyleyen Mehmet Sağlam, "7 sene 19 Mayıs Üniversitesi'nde
rektörlük yaptım, bana istediğim öğretim görevlileri ile çalışma fırsatı veren
bu yasayı hiç kullanmadım. Bugün bir çok rektör keyfi olarak bu yasayı
kullanıyor" şeklinde konuştu. İntihal soruşturmalarının da rektörlerin elinde
son yıllarda adeta bir silah gibi kullanıldığını söyleyen Sağlam şöyle devam
etti: "Bizde hedef alınan bir insanın ders kitabı bile bahane edilip intihal
suçlamasıyla cezalandırılmaya çalışılır. Yeter ki rektörle arası açılsın."
Sezer'in maaşını geçen rektör
î Başa Gazi Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Kadri Yamaç'ın, döner sermayeden aldığı payı iki katına çıkarması, üniversite camiasında "maaşını belirleme yetkisi" konusunda örnek gösteriliyor. Tıp fakültesi döner sermayesinden 2004'ün Ağustos ayı için 6 milyar 500 milyon TL döner sermaye payı alan rektör Yamaç, bu yıl ağustos ayında 13 milyar 258 milyon TL aldı. Yamaç'ın geliri rektörlük maaşıyla birlikte 15 milyar TL'yi aşıyor. Bu rakam, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in 13 milyar 690 milyon TL'lik maaşını da geride bıraktı.
'Bilimsel katkı payı'
Bazı öğretim üyeleri, rektör Yamaç'ın hiçbir katkısı bulunmadan bu payı aldığını öne sürerken, GÜ Döner Sermaye İşletmesi'nin, Sağlık Araştırma ve Uygulama Merkezi Dağıtım Esasları Yönergesi'ne göre tıp fakültesindeki öğretim üyeleri ile idari kadrodaki öğretim üyelerine, mesai dışında döner sermayeye yaptıkları doğrudan gelir getirici katkılara ek olarak "bilimsel katkı payı" ödenmesine karar verildiği, rektör Yamaç'ın gelirine de yüzde 250 bilimsel katkı payı eklendiği öğrenildi.
Mesai dışı gelir daha fazla
Bilimsel katkı payı dağıtımına esas olan puanlamada, fakülte ve yönetim kurulu üyelerine 15, bölüm başkanlarına 20, anabilim dalı başkanlarına 10 puan verilirken, rektöre unvanından dolayı 150, idari katkı payı için 600, bilimsel katkı payı olarak da yüzde 250 olmak üzere toplam 1000 puan veriliyor. Yamaç'ın, döner sermaye gelirinin 3 milyar lirasını mesai içi, 10 milyar lirasını da mesai dışı aldığı belirtilirken, üniversitesindeki bir çok öğretim görevlisi ise "Rektör fakülteye bir gün bile gelmedi, hiç hasta muayene etmedi. Buna rağmen döner sermayeden en yüksek geliri alıyor. Bu, emeğe saygısızlık" diye tepki gösteriyorlar.
GAZİ ÜNİVERSİTESİ DÖNER SERMAYESİ'NDEN ALINAN
PAYLAR
2004 Ağustos döner sermaye geliri
Rektör Kadri
Yamaç 6.530 YTL
Dekan Sedef Tunaoğlu 5.653 YTL
Dekan Yard. Ayşe Dursun
5.661 YTL
Dekan Yard. Hayri Tekin 4.543 YTL
Başhekim Mustafa Şare 4.201
YTL
Başhekim Yard. Ferit Taneri 6.109 YTL
Başhekim Yard. Süleyman Uslu
5.765 YTL
2005 Ağustos döner sermaye geliri
Rektör Kadri Yamaç 13.258 YTL
Dekan
Sedef Tunaoğlu 8.969 YTL
Dekan Yard. Ayşe Dursun 9 .224 YTL
Dekan Yard.
Hayri Tekin 12.713 YTL
Başhekim Mustafa Şare 7.871 YTL
Başhekim Yard.
Ferit Taneri 11.408 YTL
Başhekim Yard. Süleyman Uslu 6.731 YTL
'Döner' kaynak
2547 sayılı Yükseköğretim kanunun 58.maddesi uyarınca faaliyette bulunan üniversitelerin Döner Sermaye İşletmesi, tüm eğitim, öğretim araştırma ve uygulama birimlerinin faaliyet alanları ise şöyledir:
Yarın: Yolsuzlukla anıldılar
|
| ||||||||||||||
| |||||||||||||||
| |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Akşam yazarı Engin Ardıç tabu olan İzmir yangınını ele aldı. En koyu Atatürkçü Falih Rıfkı Atay'ın bu konuyla ilgili yazılarının bile sansürlendiğini yazan Ardıç, Paşaya laf etmek yazısıyla kimseni konuşmaya cesaret edemediği konuları ele aldı. Yazı: Engin Ardıç Kaynak: www.aksam.com.tr -Yirmi yıl kadar önce Nokta Dergisi’ndeki “izlenimler” sayfamda “İzmir yangınını” anlatmak istediğimde, Allah selamet versin Adil Özkol “yazmayın Engin Bey” demişti, “askeri istihbarat sizi kara listeye alır”... Askerliğimi yapalı epey geçmiş olduğundan ve “yedeksubay okulundan çavuş çıkarılmak” gibi bir korkum bulunmadığından, şaşmıştım... İzmir yangını “tabu” konulardan biriydi. Belki de bunun için, “en koyu Atatürkçü” Falih Rıfkı Atay’ın o çok ünlü “Çankaya” adlı eserinden bile, “İzmir’i niçin yakmıştık?” diye başlayan paragraf yeni baskılarda çıkarılmış, Falih Rıfkı sansür edilmişti. Turgut Özakman hayranları bunları bilmezler... Bizde öyle çılgınlıklar vardır ki o kitaba sığmaz. Yeni kuşaklar aval aval bakacaklardır, “bizi ilgilendirmez” diyeceklerdir ama, eskilerden kime sorarsanız size İzmir’i Nurettin Paşa’nın yaktırdığını söyleyecektir. Meşhur “Sakallı Nurettin”... Doğru mu yalan mı, o ayrı... Karşı çıkanlar açıklama getirsinler: Bize okullarda İzmir’i Yunan ordusunun “kaçarken yaktığı” öğretildi, oysa Yunan ordusu 8 Eylül günü çekilmiş, ordumuz şehre 9 Eylül sabahı girmiş, yangın 11 Eylül günü başlamış, 12 ve 13 Eylül günleri yayılmış, 15 Eylül günü sönmüştür. Sıkıysa, Atatürk’ün İzmir’e girdiğinde önce Kraemer Palas oteline yerleştiğini, sonra, “yangının yaklaşması” üzerine Uşaklıgil’lerin Göztepe’deki köşküne geçtiğini ve Latife Hanım’la da o gün orada tanıştığını inkâr edin, size gülsünler. î Başa Niçin yangında Rum, Ermeni ve Frenk mahalelleri yanıyor da Türk ve Yahudi mahallelerine bir kıvılcım düşmüyor? Elbette yangını “şehirde gizlenmiş Yunan ordusu artıklarının” başlattığı şeklinde bir iddia da vardır ama, heriflerin “kendi soydaşlarının” evlerini yakıp Türk mahallesine hiçbir zarar vermemeleri tuhaf değil midir? Nurettin Paşa’nın İzmir metropoliti Hrisostomos’u da Kemeraltı çarşısında linç ettirdiği söylenir. Metropolit masum muydu? Hayır. Yunan ordusuna kucak açmıştı, fakat Osmanlı “tebaı” olduğu için hain konumuna düşmüştü ve yargılanması gerekirdi. Çok çok büyük bir ihtimalle idam kararı verilecekti. Burada korkunç olan, linç “ettirme” eylemidir. Nurettin Paşa daha sonra İzmit’te de Ali Kemal’i linç ettirdi. Ali Kemal masum muydu? Hayır. Kurtuluş savaşına başından beri şiddetle karşı çıkmakla kalmamış, sürekli hakaret de etmişti. Yalnızca “yanlış ata oynamakla” kalmamış, doğru ata tekme de atmıştı. Yargılanması gerekirdi, ceza çok çok büyük ihtimalle idam olacaktı. İstiklal Mahkemesi’nden ya beraat çıkardı ya idam. “Basın şehidi” midir? Hayır. Linç edilmesi çirkindir. Nitekim Atatürk de (Gazi Mustafa Kemal Paşa desem şimdi gene kızacaklar), İsmet Paşa da, Nurettin Paşa’nın yaptıklarına şiddetli tepki gösterdiler. Basında kaç gündür süren “Ali Kemal tartışmasını” gülerek izliyorum. Ali Kemal’e kızan ulusalcılar, Nurettin Paşa’ya laf etmeye cesaret edemiyorlar. Çünkü “iyi sıhhatte olsunlardan” ödleri patlıyor. Memlekette demokrasi var ya, ondan herhalde... Şimdi beni kara listeye alacak olan arkadaşlar, hemen başuçlarında duran Nutuk’u açsınlar ve orada Atatürk’ün Nurettin Paşa hakkında söylediklerini okusunlar. Atatürk’ün yerden yere vurduğu bir adamı savunmak için beni kim kara listeye alacaksa alsın da tarihe bir güldürü anıtı olarak geçsin. Bir de bana bildirsinler, Avrupa Birliği’nde “generaller eleştirilemez” şeklinde bir uygulama var mıdır? Örneğin Viyana’yı ele geçiremediği için Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’ya da kızamayacak mıyız? Attila İlhan gibi bir sivil bile eleştirilemediğine göre, olsa gerek! Özür dilerim. Bütün söylediklerimi geri alıyorum. | |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
î Başa
Boğaziçi’ndeki ‘soykırım konferansı’ hakkında
durdurma kararı veren Hâkim Yaman, İstanbul’dan Elazığ’a sürüldü - Tercüman - 24
Ekim 2004
Mehmet AYDIN / İSTANBUL
î Başa
EYLÜL ayında Boğaziçi Üniversitesi’nde düzenlenecek
Ermeni Konferansı hakkında durdurma kararı veren Mahkeme Başkanı Sadettin Yaman,
üye hakim olarak Elazığ’a gönderildi. Karara muhalefet şerhi koyan üye hakim
Fetih Sayın ise Danıştay Tetkik Hakimliği’ne atandı.
Hâkimler ve
Savcılar Yüksek Kurulu’nun 28 Temmuz 2005’teki yetkilendirmesiyle İstanbul 4.
İdare Mahkemesi’nin başkanlık görevini üstlenen Yaman, Boğaziçi Üniversitesi’nde
yapılmak istenen Ermeni Konferansı’yla ilgili “durdurma” kararı vermişti. Üye
Hakim Fetih Sayın, “Toplantı yapılmasına ilişkin kararın idari yargı yerlerinde
dava konusu edilebilecek nitelikte olmadığı”nı belirterek karara “muhalefet”
şerhi koymuştu. Yaman’ın durdurma kararı, büyük tepkilere sebep olmuştu. Sabancı
ve Boğaziçi üniversiteleri yürütmeyi durdurma kararının iptali için hemen
itirazlarda bulunmuşlardı.
Hukukçular Birliği Yönetim Kurulu Üyesi
Avukat Kemal Kerinçsiz’in başvurusu üzerine iptal kararı alınan Ermeni
Konferansı, daha sonra Adalet Bakanı Cemil Çiçek’in “Başka yerde yapılabilir”
işaretiyle 24-25 Eylül’de Bilgi Üniversitesi’nde gerçekleştirilmişti. Yürütmeyi
Durdurma Kararı ise 26 Eylül’de İstanbul Bölge İdare Mahkemesi’nce
kaldırılmıştı.
Başbakan da tepkiliydi
Yaman’ın kararı,
Başbakan Erdoğan tarafından da tepki görmüştü. Erdoğan, “Özellikle demokratik
bir ülkede düşüncenin, fikrin açıklanacağı bir organizasyonda bu şekilde bir
kararın alınmasını tasvip etmem mümkün değil”demişti.
Ödül ve
ceza
Tüm bu gelişmelerin ardından gözler, 13 Ekim’de Adalet
Bakanlığı’nın İdari Yargı Kararnamesi’ne çevrildi. Bakanlığın sessiz sedasız
yaptığı atamayla Yaman, başkanlık görevinden alındı. Yerine de üye hakim Sebahat
Turan başkan olarak atandı. Bakanlık, aynı kararname ile karara muhalefet şerhi
koyan Üye Hakim Fetih Sayın’ı da adeta ödüllendirdi. Sayın Danıştay Tetkik
Hakimliği’ne atandı. Bakanlık, Yaman’ı başkanlıktan alıp üye hakimliğe atamakla
kalmadı, geçtimiz cuma günü yeni bir kararname ile 2. Bölge olan Elazığ İdare
Mahkeme Üyeliği’ne gönderildi. Adeta sürgün edilen Yaman, 20 gün rapor aldı.
Yaman’ın atamanın iptali için dava açacağı belirtiliyor.
Kişiye özgü
karar alındı
MAHKEMEYE başvurarak Ermeni Konferansı’nı durdurma
kararı aldıran Hukukçular Birliği Yönetim Kurulu Üyesi Avukat Kemal Kerinçsiz,
bu durumun, “ödüllendirme ve cezalandırma” olduğunu belirterek atama kararlarına
tepki gösterdi. Kerinçsiz, “Atama kararları, senede bir veya zaruret halinde en
fazla iki kez çok sayıda kişiyi kapsayacak şekilde alınır. Bu da özellikle Adli
Tatil’e denk getirilir. Burada kişiye özgü karar alınmıştır. Birinci Bölge olan
İstanbul’da görev yapmaya hak kazanmış bir hukuk adamının, 2. Bölge olan
Elazığ’a atama yapılması pek görülmüş bir şey değildir. Bu sürgündür, burada
şahsi bir cezalandırma vardır. Bu kararı kınıyoruz” dedi.
|
|
| |||||||||||||
| |||||||||||||||
î Başa AKP’li Çömez’den hükümete uyarı - Milli gazete - 27 Ekim 2005 î Başa Gazetemizin 1 yıldır ısrarla kamuoyuna duyurduğu “GAP sularının uluslararası gündeme devri talebi” konusu AKP’de yankı buldu. AKP Balıkesir Milletvekili Turhan Çömez, AB’nin GAP sularıyla ilgili talebinin tehlikelerine dikkat çekerek “Akılcı politikalar üretmek lazım” dedi. GAP’ı almak istiyorlar AKP hükümetinin sürdürdüğü dış politika sonucu gelinen nokta, iktidar milletvekillerini bile “konuşmak” zorunda bıraktı. Irak’ta yaşananların Türkiye’yi yakından ilgilendirdiğini söyleyen AKP Milletvekili Çömez, “Avrupa, Kuzey Irak’taki olası Kürt devletine karşı en büyük kozumuzu elimizden almaya çalışıyor. Türkiye su kaynaklarının ancak yüzde 30’unu kullanıyor. Gelecekte su, petrolden daha önemli hale gelecek. AB sürecinde 6 Ekim İlerleme Raporu, Katılım Ortaklığı Belgesi ve Müzakere Çerçeve Belgesi’nde Türkiye’nin GAP bölgesindeki çok önemli su kaynakları uluslararası bir iradeye alınmak isteniyor” dedi. Akılcı politika gerek Halkın yanısıra, iktidarın icraatlarından rahatsızlık duyan birçok milletvekilinin Erdoğan baskısı sebebiyle ses çıkaramadıklarına dikkat çekilirken, AKP içerisinde zaman zaman gerçekleri dile getiren isimlerin ortaya çıktığı görülüyor. “Kuzey Irak’ta neler oluyor?” konulu bir konferansta konuşan Çömez, “Dayatmalar ile elimiz kolumuz bağlanmak isteniyor. Kuzey Irak’ta Türkmenlerin etkinliği azaltılırken Telafer’de katliamlar yapıldı. Dış politikamız uzun yıllar hamasi nutuklarla sürdürüldü. Dış siyaset öngörüyle, vizyonlarla yapılmalı. Türkiye, Irak konusunda akılcı politikalar üretmeli” şeklinde konuştu. KAYSERİ AKP Balıkesir Milletvekili Turhan Çömez, “Avrupa, Kuzey Irak’taki olası Kürt devletine karşı su kaynaklarımız konusundaki en büyük kozumuzu elimizden almaya çalışıyor” dedi. Çömez, Erciyes Üniversitesi’nde düzenlenen “Kuzey Irak’ta Neler Oluyor?” konulu konferansta yaptığı konuşmada, Irak’ın 112.5 milyar varil kesin, 250 milyar varil de olası petrol rezervine sahip olduğuna, bu nedenle uzun yıllardır savaşların eşiği haline geldiğine dikkati çekti. Irak’ta yaşanan gelişmelerin her yönüyle Türkiye’yi yakından ilgilendirdiğini ifade eden Çömez, Irak ve çevresindeki ülkeleri gelecekte su sorununun beklediğini söyledi. Çömez, Türkiye’nin ise “Irak’tan gelecek olası tehlikelere karşı en büyük kozunun, su kaynakları olduğunu” belirtti. Türkiye’nin su kaynaklarının ancak yüzde 30’unu kullandığını, gelecekte suyun petrolden daha önemli hale geleceğini vurgulayan Çömez, şunları söyledi: “Su kaynaklarımız Kuzey Irak’ta kurulabilecek olası Kürt devletine karşı elimizdeki en büyük kozumuz. Türkiye, 1992’de imzalanan Helsinki Sınıraşan Sular Sözleşmesi’ne dahil değil. Ancak AB sürecinde 6 Ekim İlerleme Raporu, Katılım Ortaklığı Belgesi ve Müzakere Çerçeve Belgesi’nde, Türkiye’nin GAP bölgesindeki çok önemli su kaynakları uluslararası bir iradeye alınmak isteniyor. Bu dayatma ile Avrupa, Kuzey Irak’taki olası Kürt devletine karşı su kaynaklarımız konusundaki en büyük kozumuzu elimizden almaya çalışıyor.” Türkmenlerin etkinliği azaldı Irak’taki savaştan sonra Kuzey Irak’ta Türkmenlerin etkinliği azaltılırken Kürtlerin güç kazanmaya başladığını hatırlatan Çömez, Türkmenlerin yaşadığı Tellafer’de katliamlar yapıldığını, Kerkük’e dışardan taşınan Kürtlerin yerleştirildiğini belirtti. “Kuzey Irak’ta Kürtlerin güçlenmesinin Türkiye açısından terör tehlikesini beraberinde getirebileceğini” kaydeden Çömez, şöyle devam etti: “Irak Anayasası ile Kerkük’ün özel statüsü ortadan kaldırıldı. Dışardan getirilen Kürtler buraya yerleştirildi. 2007’de Kerkük’te referandum yapılacak. Buraya yerleştirilen Kürtler, referandumda tabii ki Federal Kürt yapısına dahil olmak isteyecek. Kerkük’ün yıllık petrol geliri, 11 milyar dolar civarında. Bu ekonomik güç Federal Kürt yapısına dahil olursa, olası Kürt devleti için zemin hazırlanacak. Bu durum da Türkiye açısından terör tehlikesine yol açacaktır.” Türkiye’de dış politikanın “uzun yıllar hamasi nutuklarla sürdürüldüğünü, dış siyasetin öngörüyle vizyonlarla yapılması gerektiğini” belirten Çömez, “Türkiye, Irak konusunda akılcı politikalar üretmeli” dedi. (a.a) | |||||||||
| |||
|
Ey Ak Partiye oy veren..
Tayyip'e gönül veren İktidarı eleştirdiğimiz için gönül koyan
aziz kardeşlerimiz..
Acizane tavsiyemiz şudur.. Yazdıklarımızı karşı cephenin bir kalemşörü olarak algılamayı sürdürürken bir nebze de olan bitenin, ortaya atılanların muhasebesin yapmaya çalışınız.. Biz diyoruz ki; î Başa Neden bu ülkeyi yönetmek için koltuk sahibi,iktidar sahibi olanlar, partileri farklı, isimleri farklı olsa da aynı tür,yadırganacak olayların kahramanları gibi hareket ediyorlar.. Neden her iktidarın adı bir süre sonra önemli yolsuzluk olayları ile anılır hale geliyor, neden hesap soracağız diye gelenler bir süre sonra hesap sorulacak duruma düşüyorlar ve neden her iktidara gelen,bu ülkenin şaibeli sermaye sahipleri ile kısa sürede kolkola görüntü verebiliyorlar, yani neden hortum erbabı 'gelen ağam giden paşam'
üslubu ile her gelen iktidarın rozetini yakasına takarak iktidar sahipleri
tarafından pir-ü pak hale geleiliyor.. İşte biz bunları soruyoruz... Hortumları kestik diye millete verilen müjdeler,dudaklarda alaycı gülümsemelerle karşılanırken, adaletsiz gelir dağılımı sürerken, bir tarafta her türden safahat, israf vur patlasın çal oynasın sürerken, yoksulluktan çıldırma noktasında bulunanların her türlü çılgınlığı göze alması giderek artarken.. İktidarı eleştirmek mi günahtır!?. î Başa Sessiz kalıp küpünü doldurma çareleri aramak mı?. Lafı uzatmayayım ve iktidar partisinin bir mensubu iken istifa edip Anavatan Partisi Genel Başkanı olarak siyasete devam eden Erkan Mumcu'nun mecliste söylediklerine bakalım. Denilecekleri biliyorum.. 'İstediğini alamadı da küstü, şimdi intikam alıyor' Ben bilmem, ben işittiğime bakarım... Ben bu sözler bütün mecliste milletvekillerine karşı söylendi mi, Başbakan bu sözleri silmek için ne yaptı, Mumcu'nun iddiaları millet vicdanında yok edildi mi ona bakarım.? İsteyen de istediği gibi baksın.. İşte bu yüzden hakim matbuatın yok saydığı, üstünkörü geçtiği bu iddiaları hatırlamakta yarar vardır. Erkan Mumcu; ''Siz bu muhasebeyi bugün burada yapmayacaksınız ama bu muhasebeden hiçbir zaman kaçamayacaksınız. Ahirete inanıyorsanız, -ki inanıyorsunuz-, vallahi billahi bundan sorulacaksınız'' Diye bütün AKP?lilere karşı bas bas bağırdı, delikanlılık bu lafıh altında kalmaya izin vermez beyim.. Ve dahası Mumcu, ahirete varmadan da sorulacak bir hesabın ağır envanterini meclis salonuna getirdi.. Kendisinin de bir zamanlar mensubu olduğu Bakanlar Kurulu'nun hoş olmayan, milleti kara kara düşündürecek icraatlarından ipuçları verdi ve de.. 'Kültür ve Turizm Bakanı olduğu dönemde Galataport ihalesinin bir an önce sonuçlandırılması doğrultusunda kendisine baskı yapıldığını söyledi.' İyi mi, hoş mu?!! Mumcu'ya göre ortada 'Galataport, Kuşadası Limanı ve TÜPRAŞ'la ilgili olarak belgelenebilir ve ispatlanabilir yalanlar var' ve. ''Bugün parmak üstünlüğü nedeniyle sorulamayan hesap, parmak üstünlüğünün bittiği gün mutlaka sorulacaktır. Bu hesap, çok ağır olacak'' İlginç olan, her üç olaydaki iddialar da aynı üç sorumluyu işaret ediyor!. Başbakan'ın Sami Ofer ile önce görüşmediği, sonra ''görüştüysem ne oldu, hesap mı vereceğim'' anlamına gelen sözleri söylediğini hatırlatan Mumcu ''Elbette hesap vereceksiniz. Milletin hak ve hukukunu koruduğunuz konusunda bizim ciddi şüphelerimiz var. Şüpheden öte belgelerimiz var'' dedi. Mumcu sözlerinin ispatının Bakanlar Kurulu tutanaklarında bulunduğunu ve belgelerin bakanların elinde olduğunu ifade etti. Ve Galataport denilen ucube!.. Mumcu, alınan imtiyazların hukuka aykırılığı ve uygulanma biçiminin açık seçik delilli olduğunu ve bunun hesabının hukuken sorulacağını savundu. Projenin ilk halinde tarihi manzaraya hakim ve İstanbul siluetini bütün dünyaya gösterebilecekleri Avrupa'nın en büyük meydanının bulunduğunu anlatan Mumcu'nun şu sözleri dehşet vericidir... ''Marifetlerini başka işlerde de görebileceğimiz, bu kürsüden adını başka projelerde konuşacağımız isimlerin girişimleriyle 7 numaralı antrepo müze haline getirilmiş, 6 numaralı antrepo satılmış ve meydan projesi yok edilmiştir. İstanbul'un tarihi kimliğine ve İstanbul şehrine ihanet edilmiştir. Kim tarafından, 'İstanbul benim aşkım' diyen bir başbakan tarafından...'' Mumcu'ya göre 'asıl büyük facia' TÜPRAŞ da.. Anavatan Lideri ne göre '7 Ocak'ta alınan ÖYK kararının, kamuoyuna açıklanmaması için kaleme alınmadı' ve sordu; ''Ofer-Kutman ikilisi nereden biliyordu böyle bir kararı aldığınızı? Nereden biliyordu var mı işte, bu görüşmelerden biliyorlardı'' Mumcu, ''Unakıtan'ın Genel Kurul'u yanılttığını'' da öne sürdü. Erkan Mumcu, Galataport Projesi'nin bir an önce sonuçlandırılması konusunda hem resmi yazıyla, hem de şifahen kendisine baskı yapıldığını bildirdi. Mumcu, Kuşadası Limanı ihalesinde özelleştirmenin Maliye Bakanlığı'na bağlı olmadığının önemli olmadığını belirterek, ''Önemli olan, ikinci olan firmaya ihalenin verildiği zamandır'' dedi. Ve ne oldu?!. Mumcu konuştukça AKP'liler kurtuluşu genel kurul salonunu terketmekte buldular.. Mumcu arkalarından.. ''Nereye kaçarsanız kaçın vicdanınız sizinle birlikte gelecek ve o vicdanınızla birlikte bir gün sizden hesap sorulacak. Onun için bu meseleden kaçış yok. Gelin, bunun hakikatini hep birlikte araştıralım. Paranın peşinde değilim. Götürdüğünüz şey, milletin vicdanından o kadar derin bir şeydir ki bu işlerden birkaç yüz milyon sebeplenmeyi düşünen herkese söylüyorum; sebeplendikleriniz sizin olsun. Gelin, geri dönün, hala geri dönme imkanınız var'' Diye seslendi ''Başbakan ve Bakanlar Kurulu üyelerine Kuranıkerim'in Maun suresini okumalarını'' tavsiye etti. Bendinez de arz ettiğim gibi 'vicdan muhasebesi' diyorum.. Kime?.. Aziz vatandaşlarıma... |
Kürde fırsat verme Ya rab!
Dehre sultan olmasın.
Ayağını çarık sıksın
Asla iflah olmasın.
Vur sopayı al haracı
Karnı bile doymasın.
Şol çeşmeden gavur içsin, rum içsin,
Kürde nasip olmasyn.
(Yavuz Sultan Selim)
|
|
| |||||||||||||
| |||||||||||||||
|
| |||||||||||||||||||||
| ||||||||||||||||||||||
25.10.2005 - 17:43:15
Kavkazki Uzel'e
açıklamalarda bulunan Rusya Bilimler Akademisi Etnoloji ve Antropoloji Enstitüsü
öğretim görevlisi ve tarih doktoru Ahmet Yarlıkov, Kabardey-Balkar'da meydana
gelen eylemlerin arkasırndaki güçlerden biri olmakla suçlanan Yermuk'un aslında
sanal bir örgüt olduğunu söyledi.
Ahmet Yarlıkov Kavkazki Uzel'e
yaptığı açıklamada, 'Ben Yermuk'un hayali ve efsanevi olduğunu düşünüyorum.
Çünkü defalarca Kabardey-Balkar'da bulundum ve Yermük üzerine çalıştım, ancak
Yermuk'un tam olarak ne olduğunu anlayabilmiş değilim. Böyle bir örgütü de
bulamadım’ diye konuştu.
Güvenlik organlarında bile Yermuk olduğuna
inanılmadığını ve tüm eylemlerin Camagat’e yüklendiğini anlatan Yarlıkov,
‘Camagat ise zanları kendisinden uzaklaştırmak için tüm açıklamaları özellikle
Yermuk adıyla yaptı’ ifadesini kullandı.
Ahmet Yarlıkov, ülkenin güvenlik
organlarının bile bu konuda karışıklık içinde olduğunu da belirtti ve ‘Mesela,
onlara göre, Nalçik Narkotik Şubesine düzenlenen baskının organizatörü Anzor
Astemirov, Cemaagat’te Musa Mukojev'den sonra ikinci adam idi. Şimdi ise hükümet
Anzor Astemirov'u, her şeyi düzenlemekle suçluyor ve Yermuk sorumluluğunu da ona
yıkıyor' dedi.
Yarlıkov'un iddiasına göre, Yermuk'un var olması herkes
için faydalı, çünkü Yermuk, direnişçi sitelerinde sorumluluğu ondan daha fazla
söz edilmesi amacıyla üzerine alıyor, direnişçiler içinse Yermuk’tan söz etmek,
birliklerinin genişliğini göstermek için çok faydalı.
Yermuk'tan farklı olarak Cemagat’in gerçek bir organizasyon olduğunu anlatan Yarlıkov, cemaatin sayısını 10 bin civarı olarak veriyor. Bu örgütün, sorumlu, akıllı ve Rusya hukuk alanında legal olarak çalışmaya hazır olan insanlardan oluştuğunu kaydeden Yarlıkov, şunları ekliyor; î Başa ‘Onlar kesinlikle yeraltına inmeyi düşünmüyordu, aksine onlar kendilerini yüksek sesle ilan etmişlerdi. Fakat maalesef hükümet baskı yolunu seçti. Sonuç olarak da Musa Mukojev yer altına inmeye zorlandı, bir çok Müslüman da onunla gitti.
Şu anda onların nerede olduğu
bilinmiyor. Ve eğer onlar Çeçenistan'da Basayev'e sığındılar ise durum çok
acıklı. Bu maalesef hükümetten gizlenmenin ve baskılardan kaçmanın da tek
yolu.’
Nalçik sonrasına da projeksiyonlar yapan Ahmet Yarlıkov,
Kabardey-Balkar'da Cemagat’e karşı devam eden baskıların yeni patlamalara yol
açabileceği ikazını yaptı ve yine Kuzey Kafkasya ülkelerinin bir çoğunda
yürütülen politikanın, Cemagat’in taraftarlarını daha aktif karşılık vermeye
tahrik ettiğini vurguladı.
KU/ÖZ/AK
| |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Türk milletinin ölüm kalım mücadelesi verdiği Çanakkale, bugünlerde diplomatik bir savaşın tam ortasında. Yedi düvelin top dövdüğü, 11 ayda 500 bin insanın hayatını kaybettiği, kahramanlık destanlarının yazıldığı Gelibolu, kimilerinin Lozan Antlaşması'na dayandırdığı, kimilerinin 'diplomatik fırsatçılık' diye tabir ettiği taleplerle karşı karşıya. Türkiye'nin, Gelibolu Yarımadası Tarihî Millî Parkı projesi çerçevesinde doksan yıldır ihmal edilen şehitliklerle ilgili çevre düzenlemesine başlamasının ardından yoğunlaşan diplomatik talep ve kıskacın başaktörleri Avustralya, Yeni Zelanda ve İngiltere. İddiaya göre, 'kendi mezarlarının zarar gördüğü' gerekçesinden hareketle projeye müdahil olan bu ülkeler, daha Lozan Anlaşması imzalanırken en hararetli tartışmalara konu olan Gelibolu'daki 409 hektarlık Anzak Bölgesi'ne 'özel statü' istiyor. Ülkeler arasında 'nota vermeye' kadar varan, üstelik Dışişleri, Çevre ve Orman, Kültür ve Turizm bakanlıklarının da dahil olduğu ilginç bir tartışma yaşanıyor perde gerisinde. Gelibolu için “kültürel miras statüsü” talebi Birinci Dünya Savaşı'nın mağlubu Osmanlı'nın son cephesiydi Çanakkale. Türk milleti, Çanakkale kara ve deniz savaşlarında gösterdiği güçlü direnişle adeta yeniden dirildi. Çanakkale 1915'te yüz binlerce kişilik işgal gücünün püskürtüldüğü; Anadolu'yu işgal girişiminde en çetin savaşların yaşandığı yer oldu. Milli Mücadele ateşinin ilk alevlenişinin simgesi haline gelen Gelibolu Yarımadası'nda yarım milyon insan kayboldu ya da hayatını kaybetti. Mehmetçik'in 'Çanakkale geçilmez' dediği yarımada ile ilgili istekler, mezarlık tartışmaları ve toprak talepleri Lozan Anlaşması'nın görüşme sürecinde gündeme gelmişti. İngiltere heyeti başkanı Lord Curzon, 'çıkartma yaptıkları toprakları' açıkça talep etmiş ancak Türkiye'nin itirazına takılmıştı. Türkiye'nin Aralık 2003'te başlattığı Gelibolu Yarımadası Tarihî Millî Park Projesi ile Lozan'a imza atan devletlerin gözü Çanakkale'de yürütülen restorasyon ve yeniden yapılandırma çalışmalarına döndü. Projenin başlamasından sonra bölgede mezarlıkları bulunan ülkelerin de belli noktalarda katılımıyla birçok aşama bugüne kadar başarıyla tamamlandı. İşte, tartışmalar da projenin ilerleyen safhalarında kendini gösterdi. İlk olarak, Avustralya, "409 hektarlık Anafartalar sahilinin Avustralya kültürel mirası ilân edilmesi" yönündeki talebini 2004'ün başlarında Dışişleri Bakanlığı'na iletti. "On binlerce yeni turist gelecek" ifadesiyle kimi bürokratlarca bayram havasında karşılanan bu teklif, Dışişleri Bakanlığı'nda konunun görüşüldüğü bir toplantıda Çevre ve Orman Bakanlığı'ndan yetkililerin uyarılarıyla son anda engellendi. Ülkeler arası işbirliği anlaşması imzalanması için protokol hazırlanması beklenen bu toplantıda bir bürokratın itirazı, kültürel miras talebinin ardındaki gerçekleri bir bir ortaya koydu. Avustralya hükümetinin "ulusal miras alanı" ilân edilmesine ilişkin 88 sayılı 2003 tarihli Çevre ve Miras Mevzuatı üzerinde yapılan inceleme akıllara zarar bir sonuç çıkardı. Mevzuatın, 34BA Ulusal Miras Alanlarının İlân Edilmesi başlıklı maddesinde miras ilân edilen yerlerin içinde meydana gelen olaylara Avustralya mahkemelerinin bakması öngörülüyor; miras ilânı ile adeta yönetim, yargı ve asayiş yetkileri de alınabiliyordu. "Çanakkale geçilmez" denen topraklarda başka bir ülkenin mahkemelerinin yetkili olması, uluslararası hukuk ve diplomasi lisanında basitçe "toprak kaybedilmesi" anlamına gelebilecekti. Bunun öğrenilmesinden sonra söz konusu taleple ilgili görüşmeler olumsuz sonuçlandı. Sular bununla da durulmadı. Lozan'a taraf bu ülkelerin, Dışişleri Bakanlığı başta olmak üzere ilgili bakanlıklara ilettiği bilgi notlarının, uyarı yazılarının ardı arkası kesilmedi. 24-25 Nisan Anzak Günü'nde yapılan şafak ayini törenleri bu sene devlet başkanları seviyesinde katılımla gerçekleştirildi. İngiliz Veliaht Prensi Charles, Avustralya Başbakanı John Howard, Yeni Zelanda Başbakanı Helen Clark'ın ve diğer ülke bakanlarının yoğun ilgi gösterdiği bu törenlerden sonra Tarihî Millî Park çalışmaları merkezli ilginç bir tartışma başladı. Anzak Koyu'ndaki yol genişletme çalışmalarını müteakip Avustralya hükümetinin Türkiye'ye gönderdiği nota ve talep yazıları art arda geldi. Dışişleri'nden ‘proje’yi durdur genelgesi Tartışmalar Dışişleri Bakanlığı'nın Abdullah Gül imzalı, 11 Ağustos 2005 tarihli gizli ve hizmete özel ibareli genelgesiyle farklı bir boyuta taşındı. Genelgede Tarihî Millî Parkı'n bütün çalışmaların acilen durdurulması istendi. Gerekçe ise Lozan Anlaşması'nın hükümlerinin ihlal edilmemesi için azami gayret gösterilmesi şeklinde açıklanıyordu. Ancak metnin yazımından, uyarıların iletildiği makama kadar uzanan ayrıntılar, perde arkasında ciddi diplomatik hatalar zinciri olduğunun ve bir savaşın yaşandığının işaretçisiydi. Genelge, "Bakanlığım teknik konularda uzman olmamakla beraber, derlenen ve özenle değerlendirilen bilgi ve kanıtlar, Gelibolu Yarımadası Milli Parkı'nda Türkiye'nin koruması gereken çok değerli doğal ve tarihî mirasın ciddi biçimde zarar görmesine yol açan ve bundan böyle de yakın geçmişteki yaklaşım sürdürüldüğü takdirde, açmaya devam edebilecek olan uygulamalar bulunduğu güçlü izlenimi doğurmuştur." ifadeleriyle başlıyordu. Ardından gelen cümlelerde ise Türkiye'nin Lozan Anlaşması'nda Gelibolu Milli Parkı'nı koruma ve bu amaçla işbirliği yapma yükümlülüğü üstlendiğine dikkat çekiliyordu. Oysa yarımada 1973 yılında "Milli Park" ilân edilmişti. Üstelik Lozan Anlaşması'nda sadece bugün Anzak Koyu olarak da adlandırılan Anafartalar Sahili'ndeki topraklarla ilgili özel hükümler bulunuyordu. 33 bin hektarlık Gelibolu Yarımadası'nın bu ülkelerle birlikte yönetileceği gibi bir hüküm yoktu. Yani hem teknik, hem coğrafî hem de tarihî değişiklik ve gerçekleri dikkate almadan yazılan bu diplomatik yazı, Türkiye'yi Lozan'da bile üstlenmediği ciddi bir yükümlülük ve hatayla karşı karşıya bırakabilecek hüviyetteydi. Gereği için Başbakanlık'a, bilgi için Genelkurmay Başkanlığı ile İçişleri, Kültür ve Turizm, Çevre ve Orman bakanlıklarına gönderilen genelgenin hazırlama gerekçeleri arasına, anma törenlerine katılan yabancı ülkelerin vatandaşlarının bölge ve ülke ekonomisine sürekli katkı yapmalarının güvence altına alınması da eklenmişti. Tarihî yarımadayı ihya etme projesine dört elle sarılan Çevre ve Orman ile Kültür ve Turizm bakanlıkları çalışanlarına göre daha da vahimi bu gerekçelere dayandırılarak son satırlarda dile getirilen şu taleplerdi: "Halen yarımadada Milli Park içinde sürdürülmekte olan her türlü proje uygulama çalışmasının vakit geçirmeksizin tümüyle askıya alınması; henüz ihalesi yapılmamış ve uygulamasına başlanmamış diğer projelerin de ihalelerinin durdurulması ve uygulamalarına başlanmaması..." Avustralyalı gazeteci Sallers'in yazısı Projeyi yürüten bakanlıkların çalışanlarını bile şoke eden bu genelgeden cesaret alan uyarı yazıları, nota ve cevaplar gecikmedi. Avustralya Büyükelçiliği'nin 08 Eylül 2005 tarih ve 2005/247 sayılı nota yazısı da bunlardan biriydi. Büyükelçiliğin Gelibolu'da yaşayan Bill Sallers adlı gazetecinin Avustralya Muharip Gaziler Bakanlığı'na gönderdiği uyarı yazısıyla, Anzak bölgesi olarak adlandırılan yerde yapılacak her türlü çalışma konusunda Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile Avustralya Başbakanı John Howard'ın 26 Nisan 2005'teki törenler sonrasında vardıkları mutabakat görüşmeleri hatırlatılıyordu. İddiaya göre Başbakanlık, Avustralya makamlarına bölgede yapılacak çalışmalarda 'ortak tarihi araştırma' vaadinde bulunmuştu. Notada Sallers'in altı sorusunun cevaplanması ve hassasiyetlerin dikkate alınması isteniyordu. Bölgede inşa edilecek bakı teraslarının konu edildiği büyükelçilik notasında bir başka iddia da yerini aldı. O da Başbakan Erdoğan ile Avustralya Başbakanı Howard'ın 26 Nisan tarihli görüşmelerde Türk tarafının proje çerçevesinde ortak tarihi araştırma konusunda işbirliği taahhüdünde bulunduğu iddiasıydı. 57. Alay Şehitlikleri'nin yeniden ihyası çerçevesinde yapılan çalışmaların yürütüldüğü alanlarla komşu olan Anzak Koyu çevresinde oluşturulan bu tartışma ve taleplere detaylı bir cevap verildi. Orman Bakanlığı'nın konunun serencamını anlattığı yazısında ilgili ülkenin nota yazısı ve Dışişleri'nin genelgesinde yer alan hususlar acilen düzeltildi. Çünkü yazışmalarla Avustralya ile Türkiye arasında olumsuz bir hava oluşturularak, projenin durdurulması yönünde tam bir diplomatik kriz ve savaş başlatılmak üzereydi. 57. Alay Şehitliği'nin çevresinde "gerçek şehitliklerin üstüne otopark yapılıyor" söylenti ve haberleri de ilginç şekilde Sallers'in bu yazıyı yazdığı ve notaların gönderildiği tarihlere rastlayacaktı. Orman Bakanlığı'ndan bir yetkilinin tabiriyle, "Anafartalar sahili ile ilgili talepler; genelge ve bu yazıların ardından adeta tekrar palazlandı." Oysa bu taleplere karşı en iyi cevabı Lozan Anlaşması'nın kendisi veriyor. Anlaşmanın 128. maddesi şu hükmü içeriyor: "Türk Hükümeti, İngiliz İmparatorluğu, Fransız ve İtalya hükümetlerine karşı, kendi ülkesinde, bunların, savaş alanında can vermiş ya da yaralanmış, kaza ve hastalık yüzünden ölmüş askerleri ve denizcileriyle, tutsakken ölen askerlere veya gözaltındayken ölen sivillere ait mezarları, mezarlıkları, kemiklikleri ve onları anmak için dikilmiş anıtları kapsayan toprak parçalarını (arsaları) bu hükümetlerin kullanımına ayrı ayrı ve sürekli olarak bırakmayı yükümlenir. Bunun gibi, Türk Hükümeti, 130'uncu maddede öngörülen Komisyonlara, bir araya toplama mezarlıkları (cimetières de groupement), kemiklikler kurmak ya da anıtlar dikmek için ileride gerekli görülecek toprak parçalarını da, sözü geçen bu hükümetlerin kullanımına bırakacaktır. Türk Hükümeti, bundan başka, söz konusu mezarlara, mezarlıklara, kemikliklere ve anıtlara giriş serbestliği tanımayı ve gerekirse, buralarda cadde ve yollar yapılmasına izin vermeyi yükümlenir. Yunan Hükümeti de, kendi ülkesine ilişkin olarak, aynı yükümleri kabul eder." Mezarlıklar Türk toprağı Avustralya resmî makamlarının talepleriyle gündeme gelen 'özel statülü bölge' beklenti ve iddialarına karşı ise Lozan'ın şu lafızlarıyla egemenlik haklarının sınırı da çiziliyor: "Yukarıda belirtilen hükümler, böyle bir amaçla bırakılmış olan toprak parçaları üzerinde, duruma göre, Türk ya da Yunan egemenliğine halel vermez.” Bu ifadelerle mezarlık yerlerinin Türk toprağı olduğuna dikkat çekilip, egemenlikle ilgili hak taleplerinin olamayacağı kesin bir dille ifade ediliyor. Peki egemenlik tanınmayan bir alanda Avustralya'nın kültürel miras talebi ile kendi hukuk kurallarını Türk topraklarında işletmesi kabul edilseydi sonuç ne olacaktı? Üstelik sadece Anafartalar Koyu'nun belli bir kesimi için mezar yapımı ve kemikliklerin arazi kullanım hakkı için tanınan bir anlaşma hükmü Dışişleri Bakanlığı'nın genelgesi ve ilgili ülkelerin talepleri gerekçe gösterilerek nasıl 33 bin hektarlık Gelibolu Yarımadası'nın tamamını kapsayan tarihî bir projeyi durdurma gerekçesi sayılabilirdi? İddia edildiği gibi, Mustafa Kemal Atatürk'ün "Sizlere ölmeyi emrediyorum." dediği ve tamamı şehit düşen 57. Alay'a ait şehitliğin yanı başındaki yabancı asker mezarlıklarının zarar görmesi söz konusu muydu? Mutabakata rağmen bakanlıklar yanlış bilgilendirilmiş Tarihî Milli Park projesini yürüten Çevre ve Orman Bakanlığı'nın buna cevabı kesin ve net. Bakanlığa göre, "Proje uygulamalarında uluslararası bir yarışmayla belirlenen ve daha sonra Ortadoğu Teknik Üniversitesi'nce geliştirilen ana planlara uyuluyor." Konuyu yakından takip eden yetkililer, özellikle Dışişleri Bakanlığı'ndaki bazı yetkililerin yanlış yorumları nedeniyle gereksiz bir sorumluluğun Türkiye Cumhuriyeti'nin omuzlarına yüklenmek istendiğini savunuyor. Bakan Osman Pepe imzasıyla Dışişleri Bakanlığı Afrika ve Doğu Asya Genel Müdür Yardımcılığı'na iletilen Ekim 2005 tarihli yazı ise gerçekten dikkate değer: "Bilindiği üzere; Kabatepe-Arıburnu-Conkbayırı cephesinin Kabatepe'den Saros sahili boyunca kuzeyde Arıburnu ve Büyük Anafarta sahiline ulaşan Anzak alt bölgesi, 1924 Lozan Anlaşması'nın 129'uncu maddesiyle Britanya İmparatorluğu'na sadece mezarlık olarak kullanım hakkı verildiği, bütünüyle Gelibolu Yarımadası Tarihî Millî Parkı ile Kabatepe Tarihi Sit Alanı içinde kalan Anzak alanının sadece 409 hektar olduğu, mezarlıklar da dahil olmak üzere, kullanım hakkı verilen araziyi teftiş ettirme hakkının ise aynı maddenin 2 numaralı bendi gereğince Türkiye Cumhuriyeti hükümetine tanındığı belirtilmektedir. Dolayısıyla Bakanlığımca hayata geçirilecek 'bakı noktası' peyzaj düzenleme projelerinin mezarlıklar ve anıtlar için Lozan Anlaşması ile yabancılara kullanım hakkı verilen arazilerle herhangi bir ilişkisi bulunmamaktadır. Tarihî Milli Park alanındaki her türlü faaliyet, uluslararası anlaşmalara, Türkiye Cumhuriyeti Kanunları'na ve Uzun Devreli Gelişme Planı hükümlerine uygun olarak gerçekleştirilmektedir." Bakanlıklar arası bu sert yazışmaların arasında ilginç yazılardan biri de, Avustralya Büyükelçiliği'nin Anafartalar yolu inşaatı konusundaki notadan sonra Dışişleri Bakanlığı İkili Siyasi İlişkiler Genel Müdürü Süha Umar imzasıyla Çevre ve Orman Bakanlığı'na gönderilmiş. Anzak törenlerinde Başbakan Erdoğan ile Avustralya Başbakanı Howard'ın mutabakata vardığı konuları hatırlatan yazıda "Çanakkale Anma Törenleri öncesinde ulusal ve uluslararası basın yayın organlarına da olumsuz biçimde yansıyan Anzak Koyu'ndaki yol ve istinat duvarı çalışmalarının konu son gelişmeler ışığında yeniden değerlendirilinceye kadar durdurulmasının yararlı ve gerekli olduğuna Bakanlığımız da katılmaktadır." deniyor. Diğer yandan, bakanlıklar arasında gerçekleşen bu tür yazışmaların aksine Avustralya resmî makamları 04-09 Ağustos 2005 tarihleri arasında Çevre ve Orman Bakanlığı'ndan gelen proje ekibine Canberra Türkiye Büyükelçisi Tansu Okandan'ın katıldığı toplantıda hem proje hem de Anafartalar yolu dolayısıyla Türkiye'ye teşekkür etmiş. Aynı görüşmede tahkimat duvarı ve bölgede çalışan inşaat şirketinin tüm ziyanlarının karşılanması sözü de verilmiş. Avustralya Çevre ve Miras Bakanı Ian Cammpbell ile Muharip Gaziler Bakanı De Anne Kelly'in de onayladığı işbirliği ve sözler ise Türkiye'de bakanlıkların yazışmalarına yansımamış. Yani Avustralya tarafı bölgede yapılan Tarihî Millî Park çalışmalarıyla ilgili sorun olmadığı görüşlerini beyan etmiş ama bu proje sahibi Çevre ve Orman Bakanlığı yetkililerine iletilmemiş. Çevre ve Orman Bakanlığı'ndan bir yetkilinin tabiriyle Avustralya resmî makamları ile bakanlık arasında Anafartalar sahil yolu (Anzak Koyu yolu) ile ilgili her türlü mutabakat sağlanmasına rağmen Dışişleri Bakanlığı'nın ilgili yazıları adeta mutabakatı yok sayar nitelikte kaleme alınmış. Projeye yakın aynı isim "Mutabakatlara rağmen Avustralya makamları sorun varmış gibi bilgilendirilmiş. Proje değil, Türkiye'yi uluslararası arenada zora sokan asıl budur." diyor. Görünen o ki diplomatik kıskaç ve Türkiye'nin kurumları arasındaki yaklaşım farklılığı projenin kalan safhalarında da sürecek. Sahi, 'Çanakkale Savaşları' tarihin derinliklerine gömülmemiş miydi? TARİHÎ HARİTALAR NASIL KAYBOLDU? Gelibolu 1973'te Milli Park ilân edilir. Yarımada ile ilgili ilk ciddi hata 1994'teki yangından sonra yapılır. Dönemin cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in talimatıyla doğal müze, şehitlikler ve tabyalarla dolu alanda ağaçlandırma kararı alınır. Bu karar, tarihî dokunun tahrip edilmesi anlamına gelen işlere de sebep olur. Makineli ağaçlandırma da dahil alanda kontrolsüz bir çalışma yürütülür. Türkiye'nin en büyük ağaçlandırma kampanyası çerçevesinde bölge, yangına karşı en riskli ağaç türü olan çamlarla donatılır. Bazı orman mühendisleri bunun 'bir ormancılık faciası' olduğu uyarıları yapar ancak bunlar dikkate alınmaz. Üstelik bütün bu çalışmalar Cumhurbaşkanı oluru, MGK kararı ile uygulanır. Metrekareye 6 bin merminin düştüğü, 250 bin vatan evladının 'Çanakkale Geçilmez' dediği bölge; kaybettiği siperleri, tarihî dokusu ile ilk kez ciddi tahribata uğrar. Yapılanları vahim hatalar olarak değerlendiren bir uzman "Sorumlular hakkında soruşturma açılmalı." diyor. Bunların ardından bölgenin kurtarılması için farklı bir seferberlik başlatılır. Gelibolu Barış Parkı yapılarak şehitliklerin, tabyaların ve tarihî dokunun düzenlenmesi ve kurtarılması kararı alınır. Gelibolu Milli Park alanında yapılacak bu çalışmalar için 19 Mayıs 1997'de uluslararası fikir ve tasarım yarışması düzenlenir. Yarışma 3 Haziran 1998'de sonuçlanır. Norveçli bir firmanın ana plan projeleri tekemmül (geliştirilmek) üzere Ortadoğu Üniversitesi heyetine verilir. Prof. Dr. Raci Bademli başkanlığındaki heyetin çalışmaları sonucunda oluşan Uzun Devreli Gelişme Planı (UDGP) 23 Aralık 2003'te Milli Savunma, Kültür ve Turizm ile Bayındırlık ve İskan bakanlıklarının uygun görüşleri alınarak Çevre ve Orman Bakanlığı'nca onaylanarak yürürlüğe konur. ODTÜ'nün yaptığı çalışmalar esas alınarak 1/5000'lik haritalar tamamlanır ve Gelibolu Milli Parkı Uzun Devreli Gelişme Planı'nın uygulamasına geçilir. Çanakkale Zaferi'nin 90. yılına bir yıl kala başlayan hummalı çalışma için Başbakanlık Tanıtma Fonu'ndan ayrılan 21 trilyon liraya, Milli Parklar Genel Müdürlüğü'ne tahsis edilen 4 trilyon lira ilave edilerek işe başlanır. Bugün 28 gerçek şehitlikten dördü ihya edilerek projeye uygun şehitlikler haline getirildi. Park ve tarihi iyileştirme çalışmaları Çanakkale'de turist ve ziyaret açısından adeta patlama meydana getirdi. 2001'de 250 bin kişinin ziyaret ettiği Gelibolu Yarımadası'nı 2005'te 2,5 milyon kişi ziyaret etti. Günde 700 otobüsün geldiği yarımada hem tarihî turistik yönüyle hem milli duruş ve bilincin yeniden ihya edilmesi açısından adeta Türk halkının barometresi oldu. Bazı uzmanlara göre diplomatik savaşın perde arkasında Türkiye'de bu çalışmaların başlamasından sonra oluşan 'Çanakkale geçilmez' düsturuna sahip çıkan Türk milletinin duyarlılığının kırılması da var. Kimilerine göre ise İngiliz, Avustralya ve Yeni Zelanda politikalarının 1915'ten beri perde arkasında peşinde olduğu toprak taleplerinin gündeme getirilmesi yatıyor. Osmanlı haritaları bulundu, legendlar Avustralya'dan getirtildi Çalışmalara temel oluşturan ve Genelkurmay Başkanlığı Askerî Tarihî Strateji Etüd Merkezi'nde bulunan 1914-1916 tarihli Şevki Paşa Haritaları esas alınarak gerçek şehitliklerin yeri tam koordinatlarıyla belirlenir. Osmanlı'nın savaştığı alanlarda savaş öncesi ve sonrası yaptırdığı ayrıntılı harita çalışmalarından biridir Şevki Paşa Haritaları. Çanakkale Savaşı'ndan önce ve savaş sonrası tabyaların coğrafi ve fiziki mekanların tamamını kapsayan detaylı haritalar adeta Çanakkale'deki direniş öyküsünün öncesinde ve sonrasında çekilen fotoğraflarıdır. Tarihçiler ve restorasyon yapanlar bu haritaları baz alarak orijinal şehitliklerin bulunduğu mekanlarda çalışmalarını sürdürüyor. Şevki Paşa haritalarının bulunması ve çalışmaya dahil edilmesinde de ilginç gelişmeler yaşanır. Legend olarak adlandırılan harita kılavuz bilgilerinin olmaması nedeniyle bir müddet çalışmalar aksar. Sonra legendların Avustralya'ya götürüldüğü öğrenilir. Bilgilerin talep edilmesinden sonra ise orijinal haritanın bilgileriyle çalışmalara başlanır. Kulislerdeki bir başka iddia ise Osmanlı devrinde yapılan ayrıntılı haritaların Lozan'a imza atan taraf ülkelere sızdırıldığı şeklinde. Sadece Anzak bölgesinde söz hakkına sahip olmalarına karşın taraf ülkelerin Gelibolu'nun tamamına yönelik eleştiriler iletmesinin arkasında da bunun yattığı ileri sürülüyor. Şehitliklerin başladığı ilk tepe olan Alçıtepe'den başlamak üzere Behramlı Köyü yakınındaki Şahindere Şehitliği, Soğanlıdere Şehitliği, Kozadere Şehitliği ve Anafartalar Şehitliği ihya edildi bugüne kadar. 21 şehitlik daha yapılacak. Bunlardan 7'sinin 18 Mart 2006 tarihinden önce bitirilmesi hedefleniyor. Genelkurmay Başkanlığı arşivlerine göre 330 bin hektarlık Gelibolu Yarımadası'nda 46'sı Türk mezarlık ve sembolik anıtı ile 32'si yabancı askerlere ait yetmişten fazla mezar alanı bulunuyor. TOPRAK TALEPLERİ NEREYE DAYANIYOR? 1918 Mondros Anlaşması sonucu Gelibolu'daki mevzileri ele geçiren İngilizler, savaş sırasında kullanılan 19 mezarlığı düzenler. Bir yıl sonra (1919) mütareke döneminde Avustralya'dan bir heyet gelir. Savaş alanlarını fotoğraflar ve kendilerine karşı Kanlısırt'ta savaşan Binbaşı Zeki Bey rehberliğinde gezerler, sonraki yıllarda mezarlıklar düzenlenir. Aynı yıl Fransız sömürgesi Senegal'den gelen askerler, sekiz Fransız mezarlığını Morto koyunda bir araya getirir. Üç binden fazla askerin gömülü olduğu ve bugün Fransız mezarlığı olarak bilinen anıt ise 1926 yılında tamamlanır. İngilizlerin mezarlıklar ve etrafındaki savaş alanlarına ait toprak talepleri ise 1922'li yıllara uzanıyor. Bu talepler Lozan'da sadece mezarlık kullanım hakkıyla sınırlandırılır. 1924 yılında Seddülbahir'deki Gözcü Baba Tepesi'ne 33 metrelik Helles anıtı dikilir. Burası İngilizlerin ilk ayak bastıkları ve son terk ettikleri yerdir. Yeni Zelandalılar ise muharebede ölenler anısına Conkbayırı'na 20 metrelik bir anıt diker. Ağustos 1915 muharebelerinde büyük kayıplar veren Yeni Zelandalıların Çanakkale Savaşı'nda son ulaştığı nokta bugün anıtın dikildiği yerin 60 metre aşağısıydı. İngilizlerin 1924, Yeni Zelandalıların 1925, Fransızların 1926'da anıt diktiği şehitler coğrafyasına 57. Alay'a 'Size ölmeyi emrediyorum' diyen Mustafa Kemal Atatürk'ün anıtı ise 1980'li yıllarda dikilir. Çanakkale Şehitler abidesi ise 1960'lı yıllara gelindiğinde dikilecektir. Gelibolu'daki toprak talepleri Lozan görüşmelerinin perde arkasına da yansımış. İngiliz heyeti başkanı Lord Curzon ile Türk heyeti başkanı İsmet İnönü arasında görüşmeler sürerken ilginç diyaloglar yaşanır. Askerî tarih kaynaklarına göre, Curzon, ittifak devletlerinin Anafartalar'da çıkartma yaptığı bugün Anzak Koyu olarak adlandırılan bölgedeki 436 hektar toprağı resmen ister. İsmet Paşa, Ankara ile temaslarından sonra Türkiye'nin dört bir yanında nümayiş (gösteriler) yapılır. İsmet Paşa konunun tekrar gündeme gelmesi üzerine barış görüşmelerinden çekileceği restini çeker. Anlaşmayı yarıda bırakma resti üzerine Lozan Antlaşması'nın en detaylı maddeleri arasında yer alan 124'ten 136. maddeye kadar olan mezarlık kısmı yazılır. Çanakkale'de ölen ittifak devletleri askerlerinin kemiklerinin toplanacağı kemiklik ve mezar alanları tek tek belirlenir. Antlaşmada Türk toprağı olarak teyit edilen alanda İngiltere, Fransa, İtalya, Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda ve Türkiye'nin mezarlıklarının tayin edilmesi talep edilir. Talep edilen şehitlik alanlarının tamamı Lozan şartları çerçevesinde ilgili ülkelere sağlanır. Bugün Avustralya, Yeni Zelanda ve İngiliz mezarlarının, Türk askerlerinin şehitliklerinden daha bakımlı ve düzenli olmasının ardında da bu taleplerin öncelikli olarak yerine getirilmiş olmasının payı var. Haber: Fatih Uğur Kaynak: www.aksiyon.com.tr | |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
| |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Zaman zaman ortaya attığı ilgi çekici tezlerle büyük fırtınalar koparan Yalçın Küçük'ten bir 'ezber bozucu' iddia daha geldi. Kitaba 'Kemalizmin cenaze töreni' nitelemesi yapan Yalçın Küçük, "Şu Çılgın Türkler ancak ana okullarında okutulabilir" dedi... Yeni Aktüel'de Alper Görmüş'ün sorularını yanıtlayan Yalçın Küçük bakın neler söyledi: Alper Görmüş: Bu durumda, Kemalizmin gecikmiş bir cenaze töreni dediğiniz "Şu Çılgın Türkler" kitabını aynı zamanda Mustafa Kemal'in tanrılaştırılması sürecinin zirvesi gibi görüyorsunuz; doğru mu? Yalçın Küçük: Tabii... Aslında yazdıklarını ancak ana okulundu okutabilirsiniz. Size bir gözlemimi de aktarayım: Bazen Ankara'da yemekler yiyoruz, gazeteciler falan... Bu yemeklere bazen bu hükümetin bazı bakanları da katılıyor. Gene bir yemekteydik, kitap yeni çıkmıştı ve masadaki herkes "Şu Çılgın Türkler" almıştı. Dört-beş kişiydik ve hepsi, Abdüllatif Şener bey hariç, aldık bıraktık dedi. O da, henüz okumaya başlamamıştı, madem öyle ben de okumayayım, dedi. Alper Görmüş: Tuhaf. Gazeteciler öyle konuşup başka türlü yazıyor demek ki. Yazdıkları gazetelerde "Şu Çılgın Türkler" güzellemesinden geçilmiyor... Yalçın Küçük: Zaten kimdir bu Turgut Özakman? Kemalizm'le hiçbir ilgisi bulunmayan hükümetler döneminde turizm genel müdürlüğü yapmıştır. Bu hükümetler döneminde devlet tiyatroları genel müdürlüğü yapmıştır. TRT'nin en ideolojik dönemlerinde evvela daire başkanı, sonra genel müdür yardımcısı ve genel müdür vekili olmuştur. Bu bilgileri yan yana getirdiğimiz zaman, Turgut Özakman'ın d evletin istihbarat güçlerince çok güvenilen, çok beğenilen bir insan olduğunu düşünmek durumundayız. 1997'de bana karşı yazdığı "Vahdettin" kitabı öyledir. Genelkurmay yahut istihbarat, devletin iç çalışmasıdır bu. "Sen bunu yap" demişlerdir. | |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||