ANA SAYFA

GÜNCEL İNDEKS

 

 


- GENELKURMAYBAŞKANI BAŞKANI ÖZKÖK: ADETA SABRIMIZ ÖLÇÜLMEKTEDİR - Haber Vitrini - 28 Ekim 2005 
  ~ Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı mesajında, ''Son dönemde Silahlı Kuvvetlere yönelik maksatlı yıpratma kampanyası yürütülmektedir. Adeta sabrımız ölçülmektedir'' dedi.
  ~ ''Bu çevreler son dönemde, özellikle toplumu bir arada tutan ortak değerleri ve ülkü birliğini aşındırmaya, ulusal onurumuzu zedelemeye ve toplumsal uyumun sağladığı ilave gücü yok etmeye yönelik söylemlerde bulunmakta, bunu başarmak için de Türk Silahlı Kuvvetlerinin ulus ile olan bağlarını zayıflatmaya ve onun saygınlığına gölge düşürmeye çalışmaktadırlar.

- Üzeyir Garih'in ölümü ile Galataport bağlantısı var mı? - 28 Ekim 2005 - kuvvaimilliye.net
  ~ Meclisi feshetmesini isteyen ve Atatürk Türkiyesi Adına, Cumhurbaşkanı Sezer’i, Göreve Davet Ediyoruz! diye başlayan Kuvva-i Milliye internet sitesinde Erdoğan'a şok sorular yöneliyor. Galataport, Haydarpaşa port projelerinde İsak Alaton'un Ofer erdogan arasındaki ilişkide rol oynadığı ima edilerek erdoğana bir çok şok soru yöneltilmiş.
  ~ Galataport Projesi’ne ortak Büyükşehir Belediye Başkanı kimdir?
  ~ Turizm Eski Bakanı
  ~ Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’na verdiğiniz yetkilerle Anayasayı ihlal ettiniz mi?
  ~ Arkanızdaki Siyonist Cunta TSK’dan ve yargıdan sizi koruruz korkmadan devam edin dedi mi? Bu garantiyi ne karşılığında size verdi?
  ~ Birkaç soru da ordumuza?
  ~ İsrail ile imzalanan stratejik işbirliği anlaşması çerçevesinde İsrail’in AKP ve Recep Tayyip Erdoğan’la ilgili istekleri, telkinleri ve teskinleri var mı?
  ~ Sayın Cumhurbaşkanı, kendisinin ve Genel Sekreteri’nin Yüce Divan’a sevkini isteyerek aklanmalıdır.
  ~ Sayın Cumhurbaşkanı, ayrıca Sayın Genel Sekreteri ile ilgili iddiaları araştırmalı ve cevap vermelidir.
  ~ Sayın Cumhurbaşkanı, Sayın Nehrozoğlu’nun kendi yerine Cumhurbaşkanlığı yaptığı yolundaki iddiaları da cevaplandırmalıdır.

- Zaman Daralıyor, Panik Büyük !.. - Vedat Yenerer - 28 Ekim 2005 
  ~ Kanuna karşı resmen hile yapılarak düzenlenen Ermeni konferansı ile ilgili haberleri dikkatle izliyorum. Bütün kanalların AKP ve Ermeni yanlısı yayın yapması bana "Allah Allah bu nasıl bir düşmanlık" dedirtiyor. İçimizde resmen yılanlar besliyoruz.

- “Acımayın, Yıkın!” - Milli Gazete 
  ~ Galataport projesine ortak olduğu söylenilen büyükşehir belediye başkanı kimdir?
  ~ Üzeyir Garih’in ölümüyle Galata ve Haydarpaşa limanları projeleri arasında ne gibi ilişkiler vardır?
  ~ Alaton’un, Sami Ofer’le kurulan ilişkilerdeki rolü nedir?

- Bunlar ne biçim üniversitedir - Mehmet Şevket Eygi - Milli Gazete 

- Rektörler döner sermaye zengini - 28 Ekim 2005 - Yeni Şafak 
  ~ Kendi maaşını kendi belirleyen, istedikleri personelin akademik geleceğini ve iş hayatını belirleyen rektörler üniversiteleri tam bir krallık gibi yönetiyor. Döner sermayenin aslan payı ise elbetteki rektörlerin
  ~ Bugün bir çok üniversitede rektörlerin aylık 20 milyar liraya varan pay aldıkları biliniyor.
  ~ Ondokuz Mayıs Üniversitesi'nde (OMÜ) geçen yıl öğretim üyesi ihtiyacı sebebiyle 381 öğretim üyesinin atamasını yapan Rektör Prof. Dr.
  ~ Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yücel Aşkın'ın milyonlarca dolarlık usulsüzlük, çete kurmak, ihaleye fesat karıştırmak ve tarihi eser kaçakçılığı iddialarıyla cezaevine gönderilmesi ise bardağı taşıran son damla oldu.
  ~ KIZDIKLARINI İŞSİZ BIRAKIYORLAR
  ~ Prof. Dr. Hatipoğlu YÖK'ün öğrencisine, öğretim üyesine, memuruna sahip çıkmazken yargıya rağmen rektörlerine sahip çıktığına dikkat çekti ve "YÖK artık, yüksek öğretimin kurulu değil Rektörleri Koruma Kurulu (RKK) haline dönüştü" diye konuştu.
  ~ Gazi Üniversitesi Rektörü Prof. Dr.

- Kaside: Nermin Erbakan - Milli Gazete 
  ~ Hiç kimse,

- Engin Ardıç resmi tarihi ters yüz etti - internethaber
  ~ Niçin yangında Rum, Ermeni ve Frenk mahalelleri yanıyor da Türk ve Yahudi mahallelerine bir kıvılcım düşmüyor?

- Boğaziçi’ndeki ‘soykırım konferansı’ hakkında durdurma kararı veren Hâkim Yaman, İstanbul’dan Elazığ’a sürüldü - Tercüman - 24 Ekim 2004 
  ~ EYLÜL ayında Boğaziçi Üniversitesi’nde düzenlenecek Ermeni Konferansı hakkında durdurma kararı veren Mahkeme Başkanı Sadettin Yaman, üye hakim olarak Elazığ’a gönderildi. Karara muhalefet şerhi koyan üye hakim Fetih Sayın ise Danıştay Tetkik Hakimliği’ne atandı.

- Uçak Sanayii Kurmak mı, Galataport mu? - Milli Gazete 
  ~ Uçak sanayiini kurmak mı, gerçek kalkınmadır, yoksa Galataport ihalesi yapmak mı? Ah keşke Galataport heveslileri bu ikisi arasındaki farkı bir anlayabilseler... Türkiye bu hallere düşmezdi.
  ~ Biz, Türk milleti olarak, elbette Japonya’nın başardığı devrimden daha âlâsını yapacak kabiliyetlere sahip idik. Ama ülkeyi yönetenlerin çoğunun ne yazık ki bu tarakta bezleri yoktu.
  ~ Mustafa Kemal Paşa; 1923 yılında, yâni Millî Mücadele kazanılır kazanılmaz, şu özetlediğimiz gerçekleri görmüş, “Savaş sonucunda siyâsi egemenliğimizi kazanmış olmamız bize yetmez, biz vakit kaybetmeden Ağır sanayimizi kurmalıyız, siyasi bağımsızlığımızı, ekonomik bağımsızlığımızla takviye etmeliyiz” diyerek, Sanayi Teşvik Kanunu’nu çıkartarak, gerçek anlamda çağ atlamanın işaretini vermişti.
  ~ ülkemizin sanayileşmesini ve Atatürk’ün deyimiyle “Çağdaş Uygarlık Seviyesi’nin Üzerine Çıkmasını” kıskanan emperyalistler ve o emperyalistlerle işbirliği yapan bedbahtlar, Ağır Sanayi hamlemizi iptal ettirebilmek için yapmadıklarını bırakmadılar.
  ~ Bir Alman işadamı bir arkadaşımıza: (Sizin milletiniz ne yapıp yapıp Sayın Erbakan’ı tek başına iktidara getirmeli, çünkü dünyada sanayi ve teknoloji devrimi yapacak 10 kişi varsa, Sayın Erbakan onlardan birisidir) demişti.
  ~ Milletimizin gerçek mânâda kalkınmasında, tekerimize taş konmasaydı elbette ki, Türkiye bugün, Batı Almanya ve Japonya gibi bir ekonomi ve sanayi devi olacaktı.

- AKP’li Çömez’den hükümete uyarı - Milli gazete - 27 Ekim 2005 
  ~ Gazetemizin 1 yıldır ısrarla kamuoyuna duyurduğu “GAP sularının uluslararası gündeme devri talebi” konusu AKP’de yankı buldu. AKP Balıkesir Milletvekili Turhan Çömez, AB’nin GAP sularıyla ilgili talebinin tehlikelerine dikkat çekerek “Akılcı politikalar üretmek lazım” dedi.

- Erkan Mumcu'nun söyledikleri - Behiç Kılıç - internethaber 
  ~ Neden bu ülkeyi yönetmek için koltuk sahibi,iktidar sahibi olanlar, partileri farklı, isimleri farklı olsa da aynı tür,yadırganacak olayların kahramanları gibi hareket ediyorlar.. Neden her iktidarın adı bir süre sonra önemli yolsuzluk olayları ile anılır hale geliyor, neden hesap soracağız diye gelenler bir süre sonra hesap sorulacak duruma düşüyorlar ve neden her iktidara gelen,bu ülkenin şaibeli sermaye sahipleri ile kısa sürede kolkola görüntü verebiliyorlar,
  ~ Sessiz kalıp küpünü doldurma çareleri aramak mı?.

- Yavuz Sultan Selim'in Trabzon'da yaptırdığı bir çeşmeye yazdırdığı şiir, 1990'lı yıllarda söz konusu yazı çeşmeden silinmiş. (h.onur)

- AKP, 28 Şubat’ın alternatifi değil bizatihi kendisidir - Milli Gazete 
  ~ REFAHYOL hükümetine karşı acımasızca davranan basın-yayın kuruluşları ile 28 Şubatçı askeri kadronun en belirgin ismi bugünlerde AKP ile nasıl bir uyum ve iltisak oluşturmuş olabilirler? Bu iltisakların arka planında neler olmalıdır? Acaba bu iltisaklar AKP’nin iktidara gelmesinde etkili olmuş mudur?
  ~ 28 Şubat girşimine destek veren basın ve yayın kuruluşlarının şimdilerde AKP ile adeta can ciğer kuzu sarması olduklarını hatırlatmakta fayda var.
  ~ Ama o zamanki kudretli generalin bugünlerde AKP’ye açık veya örtülü destek veren açıklamalarını ve girişimlerini gazetelerden takip etmek mümkün.
  ~ 28 Şubat girişiminin askeri kadrosunun Türkiye’yi adeta bir kukla derecesinde Amerika-İsrail çizgisine çekmeye çalıştığı biliniyor. Ordunun ve diğer kurumlarının Amerika ve İsrail karşıtı olması gerekmez. Ama işbirliğinin ortak çıkarlar üzerine inşa edilmesi gerekir. Örneğin o dönemde PKK’ya destek veren Suriye’ye karşı İsrail ile bir miktar askeri işbirliği yapmak faydalı olabilirdi. Nitekim yapıldı da...
  ~ 28 Şubat’ın kudretli generalini kollayan Amerikalı Yahudi kuruluşlarının şimdilerde fanatizm derecesinde Başbakan Erdoğan ve arkadaşlarına destek verdiklerini dikkate almak lazımdır. Hatta bu kuruluşların Başbakan Erdoğan’a çok daha fazla ihtimam gösterdikleri aşikardır. Pekiyi 28 Şubat’ın uygulayıcıları ve mağdurları nasıl olmuş da aynı Yahudi kuruluşlarında buluşmuşlardır.
  ~ Amerika ve İsrail açısından AKP’yi daha kıymetli hale getiren ise, AKP’nin başarılı; buna karşılık söz konusu askeri kanadın ise başarısız olmasıdır. Çünkü söz konusu kudretli general bu politikaları kendi kurumuna tam olarak kabul ettirememiş; buna karşılık AKP büyük bir parlamento çoğunluğu ile iktidara gelmiş ve bu politikaları uygulayacağına söz vermiş gibi davranmaktadır.
  ~ 11 Mart 2005 hutbesinde ‘İslamiyet Allah indindeki tek dindir’ cümlesini Ankara’daki AB temsilcisinin protesto etmesi de aynı politikaların devamıdır.

- Yangın Yayılıyor - Mehmet Şevket eygi 
  ~ BU yazımda anlatacaklarım, ileride yapılacak ve olacak şeyler  değildir, çoktan yapılmaya başlanmıştır, çalışmalar hızla devam etmektedir. Yangın bütün şiddetiyle sürüyor, lakin alevleri ve dumanı henüz görülmemektedir, alttan için için yanıp tutuşmaktadır. Bu pek kısa girizgâhtan sonra şimdi sadede gelelim:
  ~ PONTUS BÖLGESİNE RUM NÜFUSU GETİRMEK İSTİYORLAR
  ~ DOĞU SINIRIMIZDA ERMENİ NÜFUZUNA VE GÖÇÜNE AÇIK BİR BÖLGE MEYDANA GETİRMEK İSTİYORLAR
  ~ Ermenistan bu toplantıda resmen Ani harabelerinin kendisine verilmesini istemiştir. Bunun üzerine müzakereler kesilmiştir. O zaman iktidarda Ecevit vardı, nisbeten milliyetçi idi...
  ~ Ermeniler, Rum megali ideacıları ve Kürt ayrılık hareketi ile işbirliği yapmaktadır. Anadolu’nun doğusunun ve güneydoğusunun bazı bölgeleri, ileride buralara Ermeni nüfusu yerleştirmek için planlı, kasıtlı bir şekilde boşaltılmaktadır.
  ~ İSTANBUL TÜRKLERDEN ALINMAK, ULUSLARARASI SERBEST ŞEHİR HALİNE GETİRİLMEK İSTENİYOR
  ~ TÜRKİYE’Yİ HIRİSTİYAN YAPMAK İSTİYORLAR
  ~ ÜLKEMİZDEKİ YOĞUN VE GENEL KOKUŞMA DIŞ DÜŞMANLARIMIZ TARAFINDAN DESTEKLENMEKTE, TEŞVİK EDİLMEKTEDİR
  ~ TÜRKİYEYİ BİR İSRAİL SÖMÜRGESİ HALİNE GETİRMEK İSTİYORLAR
  ~ Borç içinde kıvranan, borçlarının faizlerini ödemekte zorlanan ülkemiz İsrail’e, uçak ve tank tamiri gibi bahanelerle şimdiye kadar milyarlarca dolar ödeme yapmıştır. Müslüman veya İslâmcı görünen bazı pragmatistler ve arivistler Siyonistlerle kader birliği yapmıştır.
  ~ TÜRKİYE’NİN MİLLİ AHLÂKINI ÇÖKERTMEK İSTİYORLAR
  ~ SANAYİİMİZİ ÇÖKERTMEK İSTİYORLAR
  ~ Türkiye’yi bir sömürge, bir pazar haline getirmek, halkımızı bu pazarın ucuz işçileri veya köleleri durumuna düşürmek isteyen zihniyet ziraatimizi, hayvancılığımızı çökertmiştir. Gümrükler sıfırlandıktan sonra sanayiimizin bir kısmı büsbütün çökecektir.
  ~ EVRENSEL VE TEMEL İNSAN HAKLARINI MÜSLÜMAN ÇOĞUNLUK İÇİN TANIMAK İSTEMİYORLAR
  ~ EMELLERİNE ULAŞMAK İÇİN KÜRT HAREKETİNİ KURDURTMUŞLAR VE TEŞVİK ETMİŞLERDİR
  ~ Siyonistler, Haçlılar, emperyalistler, sömürücüler emellerine ulaşmak için ülkemizdeki bazı arivist İslâmcıları kullanmaktadır. Bu arivistler maddî menfaat ve şahsî ve nefsanî nüfuz karşılığında devletimizi sarsmak, ülkemizi parçalayıp bölmek, halkımızı birbirine düşürmek isteyen dış güçlerle ittifak halindedir.

- ‘NALÇİK EYLEMİNDE SUÇLANAN YERMUK CEMAATİ ASLINDA YOK!’ - ajans kafkas
  ~ ‘Onlar kesinlikle yeraltına inmeyi düşünmüyordu, aksine onlar kendilerini yüksek sesle ilan etmişlerdi. Fakat maalesef hükümet baskı yolunu seçti. Sonuç olarak da Musa Mukojev yer altına inmeye zorlandı, bir çok Müslüman da onunla gitti.

- Üç ülke Gelibolu'yu istedi - internethaber

- Şu Çılgın Türkler'i MİT mi yazdırdı? - internethaber
  ~ Prof. Yalçın Küçük bu iddiası ortalığı karıştıracak gibi. Küçük'e göre ulusalcı cephenin 'başucu' kitabı olan 'Şu Çılgın Türkler' sipariş üzerine yazdırılmış...
 




î Başa
GENELKURMAYBAŞKANI BAŞKANI ÖZKÖK: ADETA SABRIMIZ ÖLÇÜLMEKTEDİR - Haber Vitrini - 28 Ekim 2005 


î Başa Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı mesajında, ''Son dönemde Silahlı Kuvvetlere yönelik maksatlı yıpratma kampanyası yürütülmektedir. Adeta sabrımız ölçülmektedir'' dedi.
28 Ekim 2005 Cuma 13:30

 

Orgeneral Özkök, mesajında içinde yaşamakta olunan coğrafyada, gelecekte neler olabileceğini de sürekli değerlendirmenin önemini vurgulamak istediğini belirtti.

YIPRATMA KAMPANYASI YÜRÜTÜLÜYOR

''Çünkü tarih bu coğrafyada; öngörülemeyen ancak barındırdığı uluslara acı yaşatan ve ibret alınması gereken onlarca olayla doludur. Bu sebeple, Türkiye gibi etrafı çok sayıda istikrarsızlıklarla dolu bir coğrafyada yaşayan bir ülkenin, güvenliğini sağlamak ve menfaatlerine yönelik tehditleri caydırmak için her bakımdan güçlü Silahlı Kuvvetlere sahip olması hayati önem taşımaktadır'' diyen Orgeneral Özkök, Türkiye gibi etrafı çok sayıda istikrarsızlıklarla dolu bir coğrafyada yaşayan bir ülkenin, güvenliğini sağlamak ve menfaatlerine yönelik tehditleri caydırmak için her bakımdan güçlü Silahlı Kuvvetlere sahip olmasının hayati önem taşıdığını belirtti. Bu gerçeğe rağmen son zamanlarda belirli çevrelerce Silahlı Kuvvetlerle ilgili maksatlı bir yıpratma kampanyasının yürütüldüğünü kaydeden Özkök şöyle dedi:

TSK’NIN SABRI ÖLÇÜLÜYOR

î Başa ''Bu çevreler son dönemde, özellikle toplumu bir arada tutan ortak değerleri ve ülkü birliğini aşındırmaya, ulusal onurumuzu zedelemeye ve toplumsal uyumun sağladığı ilave gücü yok etmeye yönelik söylemlerde bulunmakta, bunu başarmak için de Türk Silahlı Kuvvetlerinin ulus ile olan bağlarını zayıflatmaya ve onun saygınlığına gölge düşürmeye çalışmaktadırlar.

Hatta bunlardan bazıları Silahlı Kuvvetlerle uğraşmayı misyon edinerek, adeta Türk Silahlı Kuvvetleri’nin sabrını ölçmektedirler.

Ancak unutulmamalıdır ki, güvenlik içerisinde olmadan ne refah, ne özgürlükler, ne demokrasi ve ne de yeni nesiller için garanti edilmiş bir gelecek vardır.

Türk Ordusu; hizmetinde olduğu Türk ulusunun birlik ve beraberliğinin, var oluşumuzun, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün, Anayasa ile müesses Cumhuriyet Rejiminin ve ulusal menfaatlerimizin en önemli ve kararlı koruyucusu; gelecekte sahip olmamız gereken özgüvenin ve içinde yaşadığımız bu zor coğrafyada üniter bir devlet olarak ayakta kalabilmenin en etkin kurumudur.''

Türkiye Cumhuriyeti’nin 82 nci kuruluş yıl dönümünü kutlamanın gurur ve heyecanı içinde bulunduklarını belirten Orgeneral Özkök, tarihteki büyük devletlerin kendi toplumlarında oluşturdukları ortak idealler ve yarattıkları toplumsal sinerjiyle o günkü güçlerine ve büyüklüklerine ulaşmış olduklarını belirtti.

(milliyet)

 


î Başa
Üzeyir Garih'in ölümü ile Galataport bağlantısı var mı? - 28 Ekim 2005 - kuvvaimilliye.net
[ 26.09.2005 ]
 

î Başa Meclisi feshetmesini isteyen ve Atatürk Türkiyesi Adına, Cumhurbaşkanı Sezer’i, Göreve Davet Ediyoruz! diye başlayan Kuvva-i Milliye internet sitesinde Erdoğan'a şok sorular yöneliyor. Galataport, Haydarpaşa port projelerinde İsak Alaton'un Ofer erdogan arasındaki ilişkide rol oynadığı ima edilerek erdoğana bir çok şok soru yöneltilmiş.

Kuvva-i Milliye sitesi ayrıca paşalara da sorular yöneltmiş.

www.kuvvaimilliye.net adresinden yayınlanan sitede aynen şöyle yazılmış.

Atatürk Türkiyesi Adına,

Cumhurbaşkanı Sezer’i, Göreve Davet Ediyoruz!

“VATANA İHANETİN BELGESİ Mİ OLURMUŞ?”

DEMEYİN!..



VE ŞU SORULARI DİKKATLE İNCELEYİN!


Sayın Başbakan’a çok açık ve net sorularımız var:


Direkt ve net!

Galataport Projesi’ne ne şekilde ortaksınız?

î Başa Galataport Projesi’ne ortak Büyükşehir Belediye Başkanı kimdir?

Bu ortaklık neyin karşılığı olmuştur?

Üzeyir Garih’in ölümü ile Galataport ve Haydarpaşaport Projeleri arasında sizin de bildiğiniz ne tür bağlantılar vardır?

î Başa Turizm Eski Bakanı Sayın Erkan Mumcu’nun istifası ile Galataport ve Haydarpaşaport Projeleri arasında bir ilişki var mıdır, varsa nedir?

î Başa Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’na verdiğiniz yetkilerle Anayasayı ihlal ettiniz mi?

“Galataport ve Haydarpaşaport” Projeleri için AKP kulislerinde ifade edilen rüşvet rakamları ve ortaklık biçimleri dışarıya nasıl sızmıştır?

Türk Telekom özelleştirmesinde Lübnan’da Saudi Öger’in dışında kimlerle görüştünüz?

Türk Telekom’da da Galataport ve Haydarpaşaport Projelerinde olduğu gibi ve kulislerinizde ifade edildiği gibi örtülü ortak mısınız?

İshak Alaton’un Sami Ofer ile ilişkinizde oynadığı rol nedir?

“Tüm dünyadaki Yahudi Lobilerin ve Masonların desteğini aldık. Türkiye’de her istediğimizi yapabiliriz. Ordu da Masonların kontrolünde, tüm paşalar ya Mason ya da Mason kontrolünde. İsrail’le stratejik işbirliği yapıldığı için Paşaları İsrail bağlantılarımız ile de bağladık. Masonlar, Mason Localarının kapatılmasının hesabını Kemalizmi, Atatürkçülüğü, Atatürk’ü Türkiye’den silerek intikamlarını Atatürk’ten alacaklar. İshak Alaton bana bu konuda teminat verdi” dediniz mi?

Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın Özelleştirme’den alınan rüşvet trafiğini yönetmek için tarafınızdan görevlendirildiği AKP kulislerinde dilden dile dolaşıyor. Kulislerinizdeki bu söylentilerin kaynağı nedir?

Şu anda Yüce Divan’da yargılanan Mesut Yılmaz ve diğer Bakanların yargılandıkları yolsuzluklar sizin karıştığınız iddia edilen yolsuzluklar yanında ne kadar önemlidir?

Hizbut Tahrir eylemlerinin ardında, sizi yakinen destekleyen bir ülkenin bulunduğu doğru mu? Ve bu ülke İngiltere mi?

3 Ekim’de başlaması tehlikeye düşen AB müzakerelerinden doğacak fiyaskoyu örtmek için PKK ile PKK’nın AKP içindeki uzantıları üzerinden pazarlık yaptınız mı?

Bu pazarlık, orduya sert bir açıklama yaptırarak, AB fiyaskosunu orduya mal etmeyi amaçlıyor muydu?

Hizbut Tahrir komplosu da orduya sert bir açıklama yaptırmak ve AB fiyaskosunu yine orduya mal etmek için iktidarınız ve dış destekçileriniz tarafından mı organize edildi?

Galataport ve Haydarpaşaport Projelerini 49 yıllık ödeme şarları ile Türk girişimcilere verseniz onlar bu projeleri gerçekleştirebilirler miydi?

Koç Grubu’nun baş ını çektiği konsorsiyumun aldığı Tüpraş’ın içindeki Shell’in %10 payı olduğuna inanıyor musunuz?

Hükümet olarak Tüpraş’ı alan konsorsiyumun içinde Shell’in gerçek payının % kaç olduğunu biliyor musunuz?

Yine partinizin kulislerinde Tüpraş’ta da Shell üzerinden örtülü ortak olduğunuz ileri sürülüyor. Tüpraş’a Shell üzerinden ortak mısınız?

Türk Telekom’un cirosuna bankaların promosyon olarak 1 milyar dolardan fazla verdiği biliniyor. Sadece hesap hareketlerinin promosyonu 1 milyar eden Türk Telekom’un satışının bu şartlar altında kar neresinde?

22 milyar dolar cirosu olan Tüpraş’ın bankalar üzerinden gerçekleştireceği işlemlerin promosyonu da yaklaşık 2 milyar dolar civarında. Bir yılda yaklaşık 2 milyar dolar banka promosyonu kazandıran Tüpraş’ın 4 milyar 140 milyon dolara satılmasının kar neresinde?

AB ülkelerinde devletin işlettiği kurumların ekonomideki oransal ağırlığı nedir? Hiç araştırdınız mı?

î Başa Arkanızdaki Siyonist Cunta TSK’dan ve yargıdan sizi koruruz korkmadan devam edin dedi mi? Bu garantiyi ne karşılığında size verdi?

PAŞALAR CEVAP VERMELİ !

î Başa Birkaç soru da ordumuza?

î Başa İsrail ile imzalanan stratejik işbirliği anlaşması çerçevesinde İsrail’in AKP ve Recep Tayyip Erdoğan’la ilgili istekleri, telkinleri ve teskinleri var mı?

Galataport ve Haydarpaşaport Projeleri’nin Vatan toprağının para ile satılması anlamına geldiğini biliyor musunuz? Bu konuyu araştırdınız mı?

Haydarpaşaport Projesi için Selimiye Kışlası’nın taşınacağı doğru mu?

Selimiye Kışlası’nın Haydarpaşaport Projesi kapsamında taşınması için çalışan paşaların isimlerini kamuoyuna açıklar mısınız?

Tüpraş, Türk Telekom ve daha birçok özelleştirmeden gelen rüşvet ve örtülü ortaklık konuları hiç MGK’da hükümete karşı dile getirildi mi?

Tüpraş’ın, Türk Telekom’un ve daha birçok KİT özelleştirmesi Milli Güvenliğimiz ile ilgili midir? İlgili ise bu konuda hükümetlere tavsiyeleriniz ne oldu?

Ülkenin güvenliğiyle, ülkenin varlıklarıyla ilgili görevlerinizi yerine getirdiğinize inanabilir misiniz?

Orduda bazı paşaların da hükümet gibi Milli Güvenlik Sorunu haline getirdiğine dair analizler yapıldı mı?

Haydarpaşaport ve Galataport Projeleri gerçekleştiğinde, buradaki alanların bir çoğuna Türk Devleti’nin görevlilerinin ve hatta güvenlik güçlerinin giremeyeceği doğru mu? Yani, Haydarpaşaport ve Galataport Projeleri “Diplomatik dokunulmazlık türü” bir zırhla korunacak mı? Korunacaksa bunun Milli Güvenliğe etkisini hiç araştırdınız mı?

Masonların orduya hakim olduğu doğru mu?

İsrail’in orduyu AKP’ye karşı etkisizleştirecek ilişkileri var mı? Bu ilişkiler nasıl oluştu?

Bu soruların cevapları, İtalya’daki P2 Mason Locası skandalını skandal olmaktan çıkaracak niteliktedir. Bu soruların sorulabilir olması ve tüm soruların kaynağının AKP kulisleri ve Sayın Başbakan’ın yakın çevresi olması ayrı bir vehameti ve skandalı ortaya koymaktadır.

Sayın Başbakan’ın ve yakın çevresinin tüm özelleştirme ihalelerini “zenginleşme”, “zenginleştirme” ve “devleti talan zihniyeti” Abdülhamit Han’ın yapmadığı işi yani Vatan toprağını satmayı AKP’nin yapması Recep Tayyip Erdoğan’ın Emanuel Karasu’ya dönüşmesi tam bir Vatana ihanet durumudur.

AKP’nin Kürtleri kullanan ülkelerle ve sözde İslamcı Örgütleri kullanarak ordunun bölünme ve rejim gibi endişelerini tahrik ederek TSK’yı sert çıkışlara zorlaması ve PKK ile AKP PKK’lı unsurlar üzerinden dolaylı pazarlık yaparak PKK’lıları kamu binalarına ve güvenlik güçlerine taşlatması da Vatana ihanettir.

Başbakan, AB sürecini, ABD ile ilişkileri, Kıbrıs’ta çözümü, Güneydoğu Sorunu’nu, Kuzey Irak’a yönelik politikayı, ekonomiyi, eğitimi, sağlığı ve a sayişi eline yüzüne bulaştırmıştır.

Başbakan ve AKP iktidarı Türkiye’yi yönetemeyeceğini ortaya koymuştur.

CUMHURBAŞKANI SEZER GÖREVE !

Bu durumda Sayın Cumhurbaşkanı’na bir takım görevler düşmektedir. Sayın Cumhurbaşkanı;

Meclisi feshetmelidir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, acilen Yüce Divan’a gidecek Başbakan, Bakanlar ve bürokratlarla ilgili fezlekeleri hazırlayarak TBMM’ye göndermelidir.

Sayın Cumhurbaşkanı, teknokratlar hükümeti için hazırlık yapmalıdır.

Sayın Cumhurbaşkanı, tahrip edilen devlet ve anayasa için çalışma grupları oluşturmalıdır.

Sayın Cumhurbaşkanı, geçici görev yapacak TBMM için çalışma başlatmalıdır.

Sayın Cumhurbaşkanı, yeni oluşan TBMM, göreve başlar başlamaz, istifa etmeli ve yeni Cumhurbaşkanı geçici meclis tarafından geçici meclisin görev süresi kadarlık bir süre için seçilmelidir.

î Başa Sayın Cumhurbaşkanı, kendisinin ve Genel Sekreteri’nin Yüce Divan’a sevkini isteyerek aklanmalıdır.

î Başa Sayın Cumhurbaşkanı, ayrıca Sayın Genel Sekreteri ile ilgili iddiaları araştırmalı ve cevap vermelidir.

î Başa Sayın Cumhurbaşkanı, Sayın Nehrozoğlu’nun kendi yerine Cumhurbaşkanlığı yaptığı yolundaki iddiaları da cevaplandırmalıdır.

Sayın basın mensupları, Sayın Cumhurbaşkanı’ndan istediklerimiz demokratik ve anayasaldır. Tekrar acizliğini, yeteneksizliğini ve liyakatsizliğini bildiğimiz bir siyasi yapıyı meclise taşımaktansa sistemin kendini revize etmesine Anayasal ortamda temin etmeliyiz.

Eğer bunu yapamazsak doğacak iç kargaşadan herkes sorumlu olacaktır.

Devletlerin çözüldüğü bir dönemden geçiyoruz.

Bu dönemi devletimizi, milletimizi ve vatanımızı bölerek değil yeniden reorganize ederek, yeniden birlik olarak ve yeniden Misak-ı Milli’yi teslim ve teyid ederek geçirmeliyiz.

Devletimiz, AKP’nin elinde kalırsa çözülüşü, talanı ve satışı kaçınılmaz olacaktır.

Onun için hiç kimse demokrasi edebiyatı yaparak Vatanın satışını, talanını ve devletin çözülüşünün tamamlanması için zaman kazanma hesabı yapmasın.

Unutulmasın ki, biz bu ülkenin sağduyusuyuz, sağduyulu insanlarıyız ve demokrasiye en çok biz ihtiyaç duyarız. Ancak demokrasi bir grubun işgali ile tekelci bir vaziyet kazanırsa yine demokrasi için Anayasa’yı kullanarak “normalleşmeyi” teklif ederiz. Ve gerekli süreçlere dahil oluruz.

Olayların olduğunda Başbakan konuşmuyor. Gündem değiştiğinde konuşan Başbakan değil, sıcağı sıcağına konuşmasını bekliyoruz.

Saygılar

kaynak. http://www.kuvvaimilliye.net/detay.asp?hid=185
 
 


î Başa
Zaman Daralıyor, Panik Büyük !.. - Vedat Yenerer - 28 Ekim 2005 

26 Eylül 2005 - 06:50:37 - 32 günlük

î Başa Kanuna karşı resmen hile yapılarak düzenlenen Ermeni konferansı ile ilgili haberleri dikkatle izliyorum. Bütün kanalların AKP ve Ermeni yanlısı yayın yapması bana "Allah Allah bu nasıl bir düşmanlık" dedirtiyor. İçimizde resmen yılanlar besliyoruz.




Kanuna karşı resmen hile yapılarak düzenlenen Ermeni konferansı ile ilgili haberleri dikkatle izliyorum. Bütün kanalların AKP ve Ermeni yanlısı yayın yapması bana "Allah Allah bu nasıl bir düşmanlık" dedirtiyor. İçimizde resmen yılanlar besliyoruz.
Bu arada kanalların AB temsilcileri de tamamen AB borazanı olmuş durumda. Tek görüşün temsil edildiği toplantı için "Bilim adamlarının toplantısı engelleniyor" şeklinde ifade kullananların tamamı yalancı ve Ermeni uşaklığı yapıyor. Devlet devlet olsa bunların bütün banka hesaplarını kontrol etmesi gerekirdi. Aklı başında hiç kimse durup dururken bu kadar milleti karşısına alıp elinde hiçbir belge olmadan, yalanla dolanla Türkiye''yi suçlamaz..
Devletin güvenlik birimleri hükümetin işine gelmeyen yazılar yazan gazetecileri dinleyip takip edeceğine, bu tipleri neden araştırmaz?
Bu toplantıda konuşan ve Türkiye''ye kin kusan Ermeni gazetecilerin bilimle ne ilgisi var. Katılanlara bir bakın. Hepsinin asker düşmanı olması, PKK ve Kürdistan''ı desteklemesi, yerli yabancı bütün zararlı cemiyetlerle içli dışlı olmaları ve onlar tarafından sevilmeleri bir tesadüf mü?
Dikkat edilecek olursa seçim yaklaştıkça dayatmalar ve emirvakiler son sürat artmaya başladı. Çünkü herkes biliyor. Bundan sonraki seçimde Tayip Erdoğan ve işbirlikçi arkadaşları bir daha tek başına iktidar olamayacak. Erdoğan başbakan olsa bile dışişleri bakanı yüzde yüz başka partiden ve ulusalcı olacak. Bunu ABD ve AB çok iyi biliyor ve hazır AKP iktidardayken batan gemiden mal kurtarır gibi hızlı hareket etmek istiyorlar. Ama millet artık buna izin vermiyor..
Yumurtayı kafasına koyuveriyor…
Bu arada Erdal İnönü''ye de yazıklar olsun
Ona mı kaldı Türkiye düşmanlarının toplantısını onurlandırmak
Kendisini uyanık ve akıllı zanneden ABD yönetiminin bu günlerde PKK konusunda Türkiye''ye yüz ellinci kez yardım edeceğini özel bir temsilci göndererek iletmesi de gözlerden kaçan çok önemli bir gelişmedir…
Binlerce adımın çalıştığı ABD konsolosluğu Türkiye''deki ABD düşmanlığının ne boyuta geldiğini muhakkak rapor ediyordur. Türkiye''yi kaybetme noktasına gelen ABD AKP gitmeden yeni gelecek olanların ağzına bal çalmaya hazırlanıyor. Öteden beri iddia ediyordum ABD Türkiye''nin gazını almak için abisini yanında kral hayatı yaşamak isteyen saygınlığı ve desteği kalmamış ve tükenmiş Osman Öcalan gibi birkaç PKK''lıyı Türkiye''ye verecektir.
Ermeni konferansına tepki gösterenlere bir bakın. Pişkinliğe ve milleti salak yerine koyma cesaretlerine şaşırmamak mümkün değil. Adamlar Ermenistan başbakanı''ndan daha Ermeni yanlısı konuşuyor ve Türk adalet sistemini yerden yere vuruyor. İsviçre ''nin yasaları Türkiye''den çok mu daha demokratik? Başbakan ve bir avuç destekçisi Türk bilim adamlarına tutuklama kararı çıkartan, Türk politikacılarını tutuklayan İsviçre''ye sesini çıkartamayacak kadar acz içinde .
Türkiye''deki son yasaları AB istiyor diye geceyarıları çıkartan AKP değil mi. Yargı ermeni konferansını engelleyen kararı alırken yasaları hiçe sayarak mı aldı.
Bu neyin infiali?
Ben size söyleyeyim..
Bu verilen sözlerin yerine getirilmesi için artık zamanın daralmasından ve işlerin istenildiği gibi gitmemesinden kaynaklanan infial
Efendim "Türkiye büyük itibar kaybetmişmiş.." Bunu söyleyenlerin sayısı da nedense 20''yi geçmiyor.
"Kimin gözünde kardeşim "diye soran hala yok
PKK''yı, ASALA''yı ve tüm bölücüleri destekleyen, Türkiye''yi parçalamaya çalışan, parlamentolarında soykırım yasalarını bir bir çıkaran ABD ve AB''nin gözünde mi itibar kaybediyoruz?
Canları cehennemin dibine…
Hadi be sende….
Haklı protestolar her gün büyüyerek devam etmelidir.
Bu millet uyandı. Zamanlarının azaldığını hem onlar, hem de biz biliyoruz. Her şeyi oldu bittiye getirmelerine izin vermeyeceğiz. Bizi ayak oyunları ile kandıramazlar. Bütün bu yaptıklarının, vıcık vıcık yalakalıklarının ve ihanetlerin hesabının sorulmayacağını zannedenler büyük bir gaflet içindedir.
İnsanımızın iyi niyetinin suistimal edilmesine ve ulusal çıkarları koruma konusunda iyice zaafa uğrayan, uğratılan devlet mekanizmalarının Türk insanının çıkarlarını göz ardı etmesine izin verilmeyecektir, verilmemelidir.!

 


î Başa
“Acımayın, Yıkın!” - Milli Gazete 
Afet Ilgaz
19.10.2005

Bu lâf, 2004 Eylülünde söylenmiş. Gazeteler ve TV arşivlerinde aranırlarsa bulunabilirler.

Türkiye’nin “beyt ül mal”ını, kendilerinin sık sık başvurdukları bir benzetmeyle “saçı bitmemiş yetim” hakkını, hem de mütebessim bir çehreyle, “evet ben yaparım” dercesine kürsülerden ilan eden Başbakan’ın en son sözünü unutamıyorum:

“Ben Türkiye’yi pazarlıyorum!”

“Acımayın, yıkın” talimatıyla bu beyan nasıl da birbirini tamamlıyor.

Bu lâftan bir adım önce, Galata, Haydarpaşa, Zeytinburnu bölgelerinin “liman” yapılma (onlar buna, çok lisan bilirlermiş gibi “Port” diyorlar) haberleri beni kederlere sürüklemişti. İstanbul kimliksiz, kişiliksiz bir şehir olacaktır. Üstelik buralara Türk devleti görevlileri, hatta güvenlik kuvvetleri giremeyecekti. Limanlarımızda kimin ne yaptığı bilinemeyecekti. Bu liman projeleri hakkında parti kulislerinde dile getirilen rüşvet iddiaları ve ortaklık biçimleri konuşulsa da kimsenin umurunda olmayacaktı. İsrail’in Haaretz Gazetesi şöyle yazdı:

“Ofer sadece İsrail’de değil tüm dünyada hükümetleri maymuna çevirmeyi biliyor.”

*

Gecekondu bir sosyal vakıadır. Bu yüzden ekrandaki, son günlerde çoğalan gecekondu yıkımlarını seyrederken tarafsız bakmaya çalışıyorduk. Evet, rant amacıyla yapılmış kaçak yapılar vardır ama şimdi karşımıza çıkan dev “rant”ın boyutlarıyla gecekonducular boy ölçüşemez. Hadiseleri daha yakından ve büyütülmüş olarak gördükçe, hatta onların “toprağımızı, İstanbul’u savunduklarını” bile düşünmeye başladım. Onlar bizim halkımızdı. Mesken sorunlarına kendi ürettikleri çözümlerle çareler bulmaya çalışıyorlardı. İstanbul’a gelip varoşlara yerleşmek de kendi kabahatleri değildi. Sanayileşmeyi takiben ve terör korkusundan köyünü bırakıp yollara düşen Türk sanayileşmesine iş güçleriyle katkıda bulunan kendi halkımızdı. Ekmeğini taştan çıkartmaya çalışan (Başbakan bir ara işsizlere bu tavsiyede de bulunmuştu “taşı sık suyunu çıkar, her şeyi bizden bekleme”) namuslu insanlardı. Varoşlar denilen kenar mahallelerde her türlü imkânsızlık içinde, okulsuz, yolsuz, vasıtasız, hatta susuz ve elektriksiz, hayata tutunmaya çalışıyorlardı. 8 milyonu aşkın kişi gecekondularda barınıyormuş, İstanbul’da. İşte bunların barınakları için veriliyor belediyelere o emir:

“Acımayın, yıkın!”

*

İstanbul’u, çokuluslu holdinglerin talimatına uygun olarak değiştirmeye kalkıyorlar şimdi. 1.000.000 metrekarelik bir “kamusal alan”, Dünya Ticaret Merkezi ve kurivazier liman adı altında elimizden çıkıyor. Hazine arazisine yapılan gecekonduların kamusal alana dikilecek turistik tesislerden yasallık açısından ne farkı var?

Şimdi bâzı sorular:

î Başa Galataport projesine ortak olduğu söylenilen büyükşehir belediye başkanı kimdir?

î Başa Üzeyir Garih’in ölümüyle Galata ve Haydarpaşa limanları projeleri arasında ne gibi ilişkiler vardır?

Türk Telekom’da da Galata ve Haydarpaşa liman projelerinde olduğu gibi, “örtülü ortaklıklar”dan konuşuluyor. Bunların aslı nedir?

î Başa Alaton’un, Sami Ofer’le kurulan ilişkilerdeki rolü nedir?

Yine kulislerde dolaşan söylentilere göre TÜPRAŞ’ta Shell üzerinden örtülü ortak olan resmî kişiler kimlerdir?

22 milyar dolar cirosu olan TÜPRAŞ’ın bankalar üzerinden gerçekleştireceği işlemlerin promosyonu yaklaşık 2 milyar dolar olduğuna göre, 4 milyar dolara satılmasının sebebi nedir? Böyle bir “kâr” anlayışı olabilir mi?

Telekom’un cirosuna bankaların promosyon olarak 1 milyar dolardan fazla verdiği biliniyorken Türk Telekom’un satışında “kâr”dan söz edilebilir mi? Özelleştirme idaresine verilmiş yetkilerle Anayasa ihlâl ediliyor mu, edilmiyor mu?

*

İlerde (Allah muhafaza esin) İstanbul Fener ve karşısında “Liman devleti”, “Haydarpaşa Gebze Demiryolu Devleti”, “Kurtköy ABDSilâhlı Güçleri Hava Alanı” devleti olarak mı bölünecek?

Biz Avrupa’da serbest dolaşım ararken Eminönü-Karaköy-Beşiktaş istikametinde pasaport göstermek ve ücret ödemek zorunda mı kalacağız?
 
Mehmet Şevket Eygi


î Başa
Bunlar ne biçim üniversitedir - Mehmet Şevket Eygi - Milli Gazete 
Mehmet Şevket Eygi
28.10.2005
ÜNİVERSİTELER bir ülkenin aklı ve vicdanıdır, beyni ve kalbidir. Üniversiteler halka ve idarecilere ışık tutarlar, üniversiteler iyiyi, güzeli, doğru olanı teşvik ederler; kötüyü, çirkini, yanlışı kötülerler. Bizdeki üniversiteler böyle midir? Uluslararası bir anket yapıldı ve dünyanın önde gelen 500 üniversitesi tesbit edildi. Bu listede bir tek Türk üniversitesi yoktu. Doğu Roma İmparatorluğunun, Osmanlı cihan devletinin mirasına sahip bir ülkenin üniversiteleri ne kadar çapsız ve vasıfsız ki, 500’lük listeye bir tanesi bile giremedi. Bizdeki üniversite ne yapar? Onun birtakım vazife ve misyonları vardır. Birincisi: Resmî ideolojiyi korumak, her ne bahasına olursa olsun korumak. İkincisi: Derin devletin hizmetinde ve emrinde bulunmak. Üçüncüsü: Resmî ideolojinin ve derin devletin istediği nesiller yetiştirmek. Dördüncüsü: Bizdeki şekliyle laikliği korumak. Peki bizim üniversitelerimiz laikliği korurken din ve inanç hürriyetini de koruyorlar mı? Heyhat! Korumaktan geçtik, baltalıyorlar bile. Üniversitelerimize başörtülü Müslüman öğrenci giremez. Bu uygulama medeniyete, demokrasiye, insan haklarına, hukuka tamamen aykırıdır. Dünyada, anayasalarında laiklik maddesi yazılı olan iki devlet vardır: Fransa ve Portekiz. İkisinde de, başları örtülü Müslüman kızlar üniversitelerde okuyabiliyorlar. Bizim üniversitelerimiz o kadar devrimcidir ki, başörtülü bir anne, oğlunun veya kızının diploma töreninde bulunmak için kampüsten içeri giremez. Kapıda ona “Kadın, başını aç, ondan sonra içeriye girebilirsin...” derler. Türkiye yakın tarihte, biri Sivas’ta, diğeri Başbağlar köyünde olmak üzere iki facia yaşadı. Sivas’ta bir provokasyon tezgâhlandı. Aziz Nesin, gazetesinde Salman Rüşdi’nin iğrenç kitabını tefrikaya başladı. Her sene şehir dışında yapılan Pir Sultan Abdal şenlikleri o sene hassaten ve kasden şehir içine kaydırıldı. Dindar Müslümanlar kışkırtıldı. Sonunda, kimin yaktığı veya yaktırdığı belli değil, bir otel yakıldı ve otuz küsur vatandaş dumandan boğuldu. Otel içinde acayip işler de oldu. Kışkırtıcılardan biri tabancasıyla iki kişiyi öldürdü. Bu hadiseden sonra birtakım üniversite profesörleri korkunç bir yaygara koparttılar, ortalığı velveleye verdiler. Şehirde bir av başlatıldı. Nihayet Devlet Güvenlik Mahkemesi duruşmalara başladı. Birtakım zanlılara cezalar verildi. Daha sonra bu cezalar az görüldü, idam cezasına çevrildi. Başbağlar köyünde sükûnet ve sessizlik hakimdi. Dağlar arasına sıkışmış sâkin bir Türk köyüydü burası. Sivas hadisesine cevap olmak üzere köy silahlı bir çete tarafından basıldı ve camiden çıkan otuz küsur Müslüman vahşice kurşuna dizilerek öldürüldü. Başbağlar hadisesi için üniversiteden bir inilti bile çıkmadı... Başbağlar köyü cinayetinin katilleri bulunmadı. Bir dava açıldı, o da kapandı gitti. Bir Selanik Dönmesi’ne, bir ateiste, bir cryptoya fiske vurulsa, üniversitelerimiz havalara çıkar. İstanbul Belediye Başkanı, Ziya Gökalp’in bir şiirini okudu diye 312’den mahkum oldu, hapse girdi, üniversiteden tıs yok. Adnan Menderes’in Dönme kökenli olduğu iddia ediliyor. Onun asılmasına sebep olanlar üniversitelerde yuvalanmışlardı ve onlar da Dönme idi. Dönmelerin Dönmelere bile merhameti yoktur bazı konularda. Adnan Menderes’in suçları nelerdi? Birincisi: İzmir’de ve Antalya’da iki kere “Bu memleket Müslümandır ve Müslüman kalacaktır. İslâm’ın bütün icapları yerine getirilecektir...” demişti. Böyle bir beyan idamlık bir suçtu... İkincisi: Büyük Millet Meclisi çatısı altında Demokrat Parti Meclis grubunda milletvekillerine hitaben “Arkadaşlar, millet size vekâlet vermiştir.Siz isterseniz Hilâfeti bile geri getirebilirsiniz...” demişti. Bu da idamlık bir suçtu. Üçüncüsü: Adnan Menderes’in Dönmeliği bırakıp gerçekten İslâm’a dönmüş olmasından şüpheleniyorlardı. Bu da idamlık bir suçtu. Nihayet Menderes iktidarını alaşağı ettirdiler ve uydurma bir mahkemede idama mahkum ettirip İmralı’da astırdılar. Seksen seneden beri Türk üniversiteleri bu ülkeye, bu halka, bu devlete bir tek Nobel veya benzeri uluslararası ödül kazandıramamıştır. İdeoloji çığırtkanlığı, devrimcilik, statükoculuk yapmaktan ilimle uğraşmaya vakitleri kalmıyor. Dünyanın hangi üniversitesinde ders okutan profesörler, doçentler, asistanlar o ülkede 1928’den önce yazılmış ve basılmış kitapları okuyamazlar. Böyle bir garabet bize mahsustur. Son derece devrimci, son derece ilerici, son derece çağdaş, son derece laik bir profesörümüze (Türkoloji bölümünde olmamak şartıyla) Türklerin en büyük klasik şairi Fuzulî’nin 1928’den önce basılmış Divanını veriniz. Aval aval bakacak ve okuyamayacaktır. Bu Divanın 1928’den sonra, Latin harfleriyle basılmış bir edisyonunu veriniz, yine doğru dürüst okuyup mânasını anlamayacaktır. Fransa’da bir üniversite profesörünün klasik bir Fransız yazarının 1928’den önce basılmış bir kitabını okuyamaması düşünülebilir mi? Bir İngiliz profesörünün, Shakespeare’in 1928’den önce basılmış bir kitabını okuyamaması ve anlayamaması mümkün müdür? Böyle bir garabet ve cehalet bize mahsustur ve elifi mertek sanan bu adamlar millete tepeden bakarlar ve akıl vermeye kalkarlar. 1928’den önce basılmış ve yazılmış Türkçe kitapları okuyup anlamayan bu adamlar üniversite kampüsü içinde küçük bir mescid açılmasına izin vermezler, kendilerinden önce açılmışsa kapatmak için ellerinden geleni yaparlar. Atatürk Atatürk derler, sonra içlerinden büyük bir kısmı, Atatürk rejimini devirmek için çalışmış, yakalanıp muhakeme edilmiş, onbeş sene zindanda kalmış, sonra özel bir afla hürriyetine kavuşturulmuş, bir punduna getirip Sovyetler Birliği’ne kaçmış, Moskova havaalanına inince gazetecilere “Sovyetler Birliği benim vatanımdır, beni Stalin yarattı...” demiş olan Nazım Hikmet’e övgüler düzerler. Onlara göre Nazım Hikmet büyük kahramandır, Moskova’daki mezarı büyük törenle Türkiye’ye getirilmeli ve kendisine büyük bir anıt-mezar yaptırılmalıdır. Bunların Atatürkçülüğü de şüpheli ve şaibelidir. Meşhur bir üniversitemizde Bakır Bakırgil adında bir profesör vardı. Bir vesile ile öğrendik ki, bu ad takmaymış, kendisi Rummuş, kimliğini gizliyormuş. Elbette bir Rum vatandaş profesör olabilir, buna hiç itirazımız yoktur. Ancak kimliğini gizlemeden. Bir Ermeni de profesör olabilir. Ancak o da ismini gizlemeyecek. Şu anda üniversitelerimizde isimlerini gizleyen kaç crypto var acaba? Bizim üniversitelerimiz nasıl adam olabilir, nasıl bizden de birkaç üniversite 500 üniversite listesine girebilir? Bunun bir takım şartları vardır: 1. İslâm dini ve dindar Müslümanlarla uğraşmayı bırakacaklar. 2. Bütün medenî dünyada olduğu gibi bizde de başörtüsüne izin verecekler. 3. Resmî ideoloji çığırtkanlığı yapmayacaklar. 4. Derin devletin kontrolünden çıkacaklar. 5. Tarihî kaza ve ârızaların fuzulî avukatlığını bırakacaklar. 6. Millî kimliğe, millî kültüre, millî kişiliğe öcü gibi bakmayacaklar. 7. İster tıp, isterse inşaat mühendisliği veya başka bir konuda profesör olsunlar, 1928’den önce basılmış bir Fuzulî Divanını kolayca okuyabilecekler ve mânâsını anlayabilecekler. İstanbul’da Beyazıt’ta tarihî üniversite binasının bahçe kapısı üzerinde Türkçe büyük bir kitabe vardır. Nice cart curt eden profesör o kitabede ne yazılı olduğunu bilmiyor. Çünkü okuyamıyor. Türkçe değil mi, niçin okuyamıyor? Okuyamıyor işte... Asıl fâcia budur. Rahmet Dileği ve Başsağlığı Hatice Nermin hanımefendi, her fâni cana mukadder olan ölümü tattı ve âhiret âlemine intikal etti. Cenab-ı Hak’tan ona ve ukbaya göçmüş bütün mü’minlere rahmet niyaz ediyor, başta muhterem Necmeddin Erbakan beyefendi olmak üzere yakınlarına ve sevenlerine başsağlığı diliyorum. Cenaze namazında bulunmak için Fatih Camiine gittim. Mabedin içi ve avlusu dolmuştu, bin zahmet parmaklıklar arkasındaki çimenlikte yer bulabildim. Gerçekten büyük bir sevgi ve bağlılık müşahade ediliyordu. Bugünkü Müslümanların her konuda vefalı oldukları söylenemez ama bu konuda vefa ve dostluklarını göstermişlerdi.
 


î Başa
Rektörler döner sermaye zengini - 28 Ekim 2005 - Yeni Şafak 

î Başa Kendi maaşını kendi belirleyen, istedikleri personelin akademik geleceğini ve iş hayatını belirleyen rektörler üniversiteleri tam bir krallık gibi yönetiyor. Döner sermayenin aslan payı ise elbetteki rektörlerin

Rektörler üniversitelerine devletin genel bütçeden verdiği paranın dışında, üniversite imkanlarını kullanarak da bir bütçe oluşturabiliyor. Üniversiteyi aynı zamanda ticari bir işletme kurumuna da çeviren döner sermaye sistemi, rektörlerin elindeki en büyük güç. Ayrıca sözkonusu işletmelerin gelirlerinin pay edilmesi "Dağıtım Esasları Yönergesi" ile tamamen üniversite yönetimine ait. Bünyesinde Tıp Fakültesi bulunan bir üniversitelerin gelirleri trilyonlarca lirayı bulabiliyor. Döner sermaye maaşının azlığından yakınan üniversite hocaları, sağlık çalışanları için ikinci bir maaş olurken, sadece akademik ve idari konumundan dolayı en yüksek payı rektörler elde ediyor. Üniversitenin emrinde çalışan diğer öğretim görevlilerinin aksine rektörler döner sermaye paylarını kendileri belirliyor ve aylık gelirlerini istedikleri miktara çekebiliyorlar. î Başa Bugün bir çok üniversitede rektörlerin aylık 20 milyar liraya varan pay aldıkları biliniyor.

Rektöre aslan payı

Fiili bir çalışma karşılığında verilmesi gereken döner sermayeden gerçekte rektörlerin pay alıp alamayacakları bile tartışmalı. Ancak üniversite yönetim kuruluna giren herkes, yine kendilerinin aldıkları bir kararla döner sermayeden pay alabiliyorlar. Tıp fakültesi hastanelerinde bir rektör, 420 milyon lira döner sermaye payı alan bir hemşireden 50 kat daha fazla pay alabilmekte bu ise çalışanlarca huzursuzluğun başlıca nedenleri arasında. Yüksek Öğrenim Kanunu'nun "Üniversitelerin Uygulama Alanına Yardımı" başlıklı 37.maddesinde yükseköğretim kurumları dışındaki kuruluş veya kişilerce, üniversite içinde veya hizmetin gerektirdiği yerde, üniversiteler ve bağlı birimlerden istenecek bilimsel görüş, proje, araştırma ve benzeri hizmetler ile üniversitede ve üniversiteye bağlı kurumlarda, hasta muayene ve tedavisi ve bunlarla ilgili tahliller ve araştırmalar üniversite yönetim kurulunca kabul edilecek esaslara bağlı olmak üzere yapılabiliyor.

Ellerinde sınırsız yetki var

Bu hususta alınacak ücretler ilgili yükseköğretim kurumunun döner sermayesine gelir kaydediliyor. Bu gelirler rektörün oluşturduğu yönetim kurulu kararı ve yine rektörün onayı ile kullanılabiliyor. Rektörlerin üniversiteleri demokratik bir biçimde yönetim kurulları ile yönettiği düşünülür. Oysa 2547 sayılı YÖK Kanunu'ndan sınırsız destek alan rektörlerin ellerinde sınırsız bir cezalandırma yetkisi vardır ve bir rektör kendisiyle paralel düşünmeyen bir bilim adamına bilimsel özerklik(!) çerçevesinde farklı yöntemlerle bu yetkiyi kullanabilir. Rektörlerin hep tartışılan ve cezalandırma olarak nitelenen uygulamalarından öne çıkanlar:

  • Akademik ünvan vermemek
  • Öğretim görevlisi kadrosunu yenilememek
  • Üniversitenin ücra bir köşesine görevlendirme yoluyla sürgün
  • YÖK aracılığıyla Türkiye'nin öteki ucuna görevlendirme (sürgün)
  • İntihal soruşturması açmak
  • Disiplin soruşturması ile cezalandırma

    Sürekli onaylayan kurullar

    Üniversitelerin yönetimlerinin rektör tarafından yürütüleceğini belirten 4.11.1981 tarihli ve 2547 sayılı kanunda, üniversitedeki yönetim kurullarının "rektöre yardımcı kurullar" olduğu ifade ediliyor. Üniversite yönetim kurulu üyeleri, fakülte dekanlarından oluşan senato tarafından seçimle getirilirken, "Üniversite yönetimi ile ilgili rektörün getireceği konularda karar almak" gibi ilginç bir onaylama görevi yerine getiriyor.

    19 Mayıs'ta kıyım yaşandı

    î Başa Ondokuz Mayıs Üniversitesi'nde (OMÜ) geçen yıl öğretim üyesi ihtiyacı sebebiyle 381 öğretim üyesinin atamasını yapan Rektör Prof. Dr. Ferit Bernay, bir yandan da yıllarını okula vermiş 13 profesör, 11 doçent, 34 yardımcı doçentin işlerine son verdi.

  • Rektör Bernay, öğretim üyelerinin işine 2547 sayılı kanunun 33 / a bendine dayanarak son verdiğini belirtirken, aynı kanun maddesi, diğer üniversitelerde öğretim üyelerini işten çıkarma değil, atamalarını yapma şeklinde yorumlanıyor ve uygulanıyor. OMÜ hakkında TBMM'de bir araştırma komisyonu kuruldu ve komisyon çalışmaya devam ediyor. OMÜ'de antidemokratik uygulamaları protesto etmek için yürüyüş düzenleyen OMÜ öğretim üyeleri, rektörün hukuka aykırı tüm uygulamaları hakkında hazırladıkları bir dosyayı da YÖK'e sundular. YÖK'te bekleyen dosyada Bernay'ın, yakını olan Ticaret Lisesi öğretmenlerini üniversitede görevlendirdiği, Bernay'ın atadığı yardımcı doçentlerin birçoğunun bu kadro için yeterlilik taşımadığı, bazı kadrolara kazanması istenmeyen kişilerin başvurularının engellendiği gibi çarpıcı iddialar yer aldı.

    Krallık gücünü rektörler nereden alıyor?

    Yüksek Öğretim Kurulu, üniversitelerin akademik başarısı, siyasallaşma gibi konular son günlerde Türkiye'nin gündemine damgasını vurdu. î Başa Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yücel Aşkın'ın milyonlarca dolarlık usulsüzlük, çete kurmak, ihaleye fesat karıştırmak ve tarihi eser kaçakçılığı iddialarıyla cezaevine gönderilmesi ise bardağı taşıran son damla oldu.

  • Olayı üniversite camiasına yapılan bir hareket olarak nitelendiren YÖK, "Van çıkarması" ile Prof. Aşkın'a destek verirken, olayı "cumhuriyet karşıtlığı"na getirip siyasi iktidarı suçlamaktan geri kalmadı. Öte yandan YÖK'ün Başbakanlık Müsteşarı Prof. Ömer Dinçer'in "öğretim üyeliği yapma hakkını elinden alma" kararı bir yandan karşı hamle olarak nitelendirilirken diğer yandan genelde YÖK'ün özelde ise üniversite rektörlerinin yetkilerinin sınırını tartışmaya açtı. Kendi maaşını belirleyen, kadro açan, dilediği personelin çalışma süresini azaltıp-kısaltan, akademik geleceğini belirleyen, döner sermayenin dağılımını yaparken en fazla payı kendilerine ayıran rektörlerin yetkilerini masaya yatırıyoruz.

  • Kiliseden üniversiteye Rektör

    "Recteur", eski Roma dilinde kilisede idari söz sahibi olan papaza deniyordu. Kilisede söz sahibi olanlar zamanla üniversitede söz sahibi olmaya başlayınca anlam da değişti ve bugün artık "üniversitenin tüzel kişiliğini temsil eden, yönetimden, eğitim ve öğretimin düzenli yürütülmesinden sorumlu profesör" anlamını taşıyor.

    î Başa KIZDIKLARINI İŞSİZ BIRAKIYORLAR

    Kendilerinin de defalarca YÖK'e rektörlerle ilgili başvuruda bulunduğunu belirten Tüm Öğretim Üyeleri Derneği (TÜMÖD) Başkanı Prof. Dr. Tahir Hatipoğlu, "Susulması gereken yerde susmayan YÖK, rektörleri 'öteki' diye gördüğü öğretim üyelerine karşı adeta bir savunma çemberine alıyor. Bu çemberi aşmak mümkün değil. Yasalara göre dilekçelere yanıt vermek zorunlu iken YÖK ve rektörler, kendisine bağlı profesörlere ve sivil örgütlere yanıt verme tenezzülünde bulunmuyor" dedi. Rektörler tarafından sürgün edilen öğretim görevlilerinin derneklerine yoğun şikayetleri olduğunu söyleyen î Başa Prof. Dr. Hatipoğlu YÖK'ün öğrencisine, öğretim üyesine, memuruna sahip çıkmazken yargıya rağmen rektörlerine sahip çıktığına dikkat çekti ve "YÖK artık, yüksek öğretimin kurulu değil Rektörleri Koruma Kurulu (RKK) haline dönüştü" diye konuştu.

  • Akademik yönden yükselmenin sadece rektöre bağlı olduğunu kaydeden Prof. Hatipoğlu, "Mesela 10-12 yıllık bir doçent ama "Ben profesör olamıyorum" diyor. Neden olamıyor, çünkü kadro ilanı çıkmalı. Kadro ilanı verme yetkisi de sadece rektöre ait. Dolayısıyla kızdığı adama kadro vermiyor doçent, profesör olamıyor" dedi. Rektörlerin cezalandırma şekillerinden bir diğerinin de "kadro yenilememek" olduğunu belirten Hatipoğlu, "Kadroları her yıl uzatma yetkisi rektörün elindedir. Üniversitedeki adamlar da bu sistemde kullaşıyor. Adam rektörün hoşuna gitmeyecek bir şey söylese ne oluyor? Sonraki seneye görev alamıyor, işsiz kalıyor" dedi.

    TÜRK-EĞİTİM SEN GENEL BAŞKANI ÖZCAN:
    Rektörlerin saltanatı yıkılmalı
    Rektörlerin YÖK başkanlığında adeta saltanat sürdüğünü belirten Şuayip Özcan, "Bu saltanat ülkenin geleceği, gençliğin geleceği için mutlaka yıkılmalı" dedi. Rektörlerin, YÖK'te yeni bir düzenleme girişimi ortaya çıktığında "yetkilerin ellerinden gideceği" korkusuna kapıldıklarını belirten Özcan şöyle konuştu: "Üniversitelerin üzerine YÖK, öğretim üyelerinin üzerinde de rektörler Demoklesin kılıcı gibi duruyor. Bizim üniversitelerimiz çok büyük gelirler elde ediyorlar. Bu gelirlerle çok büyük araştırmalara dev bütçeler mi ayırıyorlar, yoksa dev döner sermaye paylaşmalarına mı gidiyorlar? Maalesef ikincisi oluyor."

    ESKİ YÖK BAŞKANI MEHMET SAĞLAM:
    En büyük silahları intihal
    Rektörlerin tartışılan uygulamalarının daha çok kanunların yanlış yorumlanmasından kaynaklandığını söyleyen Mehmet Sağlam, "7 sene 19 Mayıs Üniversitesi'nde rektörlük yaptım, bana istediğim öğretim görevlileri ile çalışma fırsatı veren bu yasayı hiç kullanmadım. Bugün bir çok rektör keyfi olarak bu yasayı kullanıyor" şeklinde konuştu. İntihal soruşturmalarının da rektörlerin elinde son yıllarda adeta bir silah gibi kullanıldığını söyleyen Sağlam şöyle devam etti: "Bizde hedef alınan bir insanın ders kitabı bile bahane edilip intihal suçlamasıyla cezalandırılmaya çalışılır. Yeter ki rektörle arası açılsın."

    Sezer'in maaşını geçen rektör

    î Başa Gazi Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Kadri Yamaç'ın, döner sermayeden aldığı payı iki katına çıkarması, üniversite camiasında "maaşını belirleme yetkisi" konusunda örnek gösteriliyor. Tıp fakültesi döner sermayesinden 2004'ün Ağustos ayı için 6 milyar 500 milyon TL döner sermaye payı alan rektör Yamaç, bu yıl ağustos ayında 13 milyar 258 milyon TL aldı. Yamaç'ın geliri rektörlük maaşıyla birlikte 15 milyar TL'yi aşıyor. Bu rakam, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in 13 milyar 690 milyon TL'lik maaşını da geride bıraktı.

    'Bilimsel katkı payı'

    Bazı öğretim üyeleri, rektör Yamaç'ın hiçbir katkısı bulunmadan bu payı aldığını öne sürerken, GÜ Döner Sermaye İşletmesi'nin, Sağlık Araştırma ve Uygulama Merkezi Dağıtım Esasları Yönergesi'ne göre tıp fakültesindeki öğretim üyeleri ile idari kadrodaki öğretim üyelerine, mesai dışında döner sermayeye yaptıkları doğrudan gelir getirici katkılara ek olarak "bilimsel katkı payı" ödenmesine karar verildiği, rektör Yamaç'ın gelirine de yüzde 250 bilimsel katkı payı eklendiği öğrenildi.

    Mesai dışı gelir daha fazla

    Bilimsel katkı payı dağıtımına esas olan puanlamada, fakülte ve yönetim kurulu üyelerine 15, bölüm başkanlarına 20, anabilim dalı başkanlarına 10 puan verilirken, rektöre unvanından dolayı 150, idari katkı payı için 600, bilimsel katkı payı olarak da yüzde 250 olmak üzere toplam 1000 puan veriliyor. Yamaç'ın, döner sermaye gelirinin 3 milyar lirasını mesai içi, 10 milyar lirasını da mesai dışı aldığı belirtilirken, üniversitesindeki bir çok öğretim görevlisi ise "Rektör fakülteye bir gün bile gelmedi, hiç hasta muayene etmedi. Buna rağmen döner sermayeden en yüksek geliri alıyor. Bu, emeğe saygısızlık" diye tepki gösteriyorlar.

    GAZİ ÜNİVERSİTESİ DÖNER SERMAYESİ'NDEN ALINAN PAYLAR
    2004 Ağustos döner sermaye geliri
    Rektör Kadri Yamaç 6.530 YTL
    Dekan Sedef Tunaoğlu 5.653 YTL
    Dekan Yard. Ayşe Dursun 5.661 YTL
    Dekan Yard. Hayri Tekin 4.543 YTL
    Başhekim Mustafa Şare 4.201 YTL
    Başhekim Yard. Ferit Taneri 6.109 YTL
    Başhekim Yard. Süleyman Uslu 5.765 YTL

    2005 Ağustos döner sermaye geliri
    Rektör Kadri Yamaç 13.258 YTL
    Dekan Sedef Tunaoğlu 8.969 YTL
    Dekan Yard. Ayşe Dursun 9 .224 YTL
    Dekan Yard. Hayri Tekin 12.713 YTL
    Başhekim Mustafa Şare 7.871 YTL
    Başhekim Yard. Ferit Taneri 11.408 YTL
    Başhekim Yard. Süleyman Uslu 6.731 YTL

    'Döner' kaynak

    2547 sayılı Yükseköğretim kanunun 58.maddesi uyarınca faaliyette bulunan üniversitelerin Döner Sermaye İşletmesi, tüm eğitim, öğretim araştırma ve uygulama birimlerinin faaliyet alanları ise şöyledir:

  • Yükseköğretim kurumları dışındaki kuruluşlar ile gerçek ve tüzel kişilerce talep edilecek konularda bilimsel görüş vermek, proje hazırlama araştırma ve benzeri hizmetleri yapmak
  • Danışmanlık, deney, model deneyleri, bilgi işlem organizasyonu, iş değerlendirmesi, analiz, ölçme, muayene, teknik kontrol, exspertiz, ölçü ayarı yapmak ve bu hizmetlere ilişkin raporları düzenlemek.
  • Faaliyet alanı ile sınırlı olarak iş ve hizmet üretmek, satış merkezleri açmak, elde edilen ürünleri önceden Rektörün izini alınmak şartıyla pazarlamak ve satmak.
  • Kültür,sanat, tarım ve sağlık ile diğer bilimsel konularda araştırma, tetkik ve uygulama hizmetleri yapmak l Her türlü basım ve yayın hizmetlerini yerine getirmek.

    Yarın: Yolsuzlukla anıldılar

     


    î Başa
    Kaside: Nermin Erbakan - Milli Gazete 
    Doc. Dr. Oya Akgönenç
    28.10.2005

    Fırtınalı Olaylar:

    Bayramdan tam bir hafta önce idi. Kapı hızla vuruldu. Evde bulunan herkes heyecanlanmıştı. Dönem askeri ihtilal dönemiydi. Genelde darbeler mevcut iktidara karşı yapılırdı ama dönem darbe dönemi olduğu için korkulan başa geldi. Muhalefette olunmasına rağmen parti başkanı olarak Sn. Erbakan, tüm yönetim kurulu ile ilgili ve yetkili herkes tutuklanıp, cezaevine götürüldü.

    Çocuklar çok küçüktü. Zeynep, Elif ve Fatih, korku ve endişe içerisinde olanları seyrediyordu. O günlerde zatürreden muzdarip bulunan rahmetli Nermin hanım, çocukları da alıp, kocası ile birlikte  hapishaneye gitmek üzere hazırlanmaya başladı. Kendisini zorla ikna ettiler. Çabuk biter, bir hatadır. Vs. Vs diyerek sakinleştirdiler.

    Bayrama az kalmıştı, o zatürreli hali ile Nermin hanım, çocuklarını alarak çarşıya gitti. Onlara her zamanki gibi “bayramlıklar” aldı. Hatta yaşıtları olan amca çocuklarına da hediyeler alındı. Bayrama kadar babalarının döneceğini ve hep birlkte İstanbul’a gidip, ailece bayramı kutlayacaklarını anlatıyordu onlara.

    Sakindi, kararlıydı, güç verici idi. Her ne olursa olsun, başını eğmemeye ve çocuklarının asla eziklik duymamalarını sağlamaya kararlıydı. Verdiği mesaj sadece aile üyelerine değil tüm Türkiye’deki dava arkadaşlarına idi: Ezilmedik, yılmadık. Başımız dik yolumuza devam ediyoruz. İşte, böylesine bir yiğit kişiydi Nermin hanım.

    Ömrü boyunca büyük bir davaya yön, şekil ve dinamizm vermiş bir liderin eşi de böyle olmalıydı. Güçlü ve vakurdu. Aynen eşi sayın Erbakan gibi. Nermin hanımın bu sakin ve çelik gibi azminin yanı sıra çok yumuşak ve kibar bir kişiliğe sahipti. Hiçbir zaman paniğe kapılmazdı. Daima, sağduyu ve mantıkla hareket eder, olayları soğukkanlılıkla inceler, dikkatle takip ederdi. Onun azmini veya inancını sarsmak mümkün olmazdı. Tam bir dava insanı idi: İnançlı, azimli ve kararlı.

    Dava insanı Nermin Hanım:

    İniş ve çıkışlarla dolu, meşakkatli bir yol. Fırtınalı siyaset yılları, az insanın uğradığı kadar haksızlık ve yine de yılmadan, bıkmadan, ümidi kaybetmeden yapılan yeni atılımlar ve başarılar. İşte sayın Prof. Dr. Necmettin Erbakan ve muhterem eşi  Nermin Erbakan’ın hayatlarının özeti. Bir ideale, “bir dava”ya, bir millete ve “bir vatan”a adanmış hayatlar…

    24 yaşında çok zarif, çok sade ve çok vakur bir gelin olarak evinden çıkarken tüm komşularını hayranlık içinde bırakmış olan bu aydın ve güzel genç Türk hanımının bundan sonra  38 yıl sürecek şanlı ama meşakkatli bir hayata doğru gidişini seyrettiler. Nermin hanım artık hayatını sadece eşine ve çocuklarına değil ama bir millete, mazlum kitlelere ve büyük bir davaya adamak üzere  kocasının yanında yer  almış bulunuyordu.

    Son anına kadar da bu görevi şevkle, inançla ve azimle sürdürdü. Çocuklarını aynı inanç ve azimle yetiştirdi. Dava arkadaşları hanımları aynı heyecanla destekledi, örgütlenmelerinde yardımcı oldu. Onlara güç ve azim aşıladı. Her zaman bir kadın, bir eş, bir anne olarak hem güçlü, hem de maddi ve manevi olarak güzel olmalarını onlara önerdi.

    Yürütülen davanın ne kadar haklı olduğunu ve mutlaka her türlü fedakarlığa değdiğini, Milli Görüş davası için hiçbir fedakarlıktan kaçınılmaması gerektiğini savunurduı daima. Ve, sonuna kadar.

    Çok anlayışlı ve hoşgörülü idi ama tek affedemediği şey sadakatsizlik idi.  Davaya ihanet edenleri ve haklı davaya sadakat göstermeyenleri hiç bir zaman hoş görememiştir, haklı olarak.

    Toplum insanı Nermin Hanım:

    Kış o sene erken gelmişti. Fakir-fukara hazırlıksız yakalanmıştı kara, yağmura. Kadın kolları bütün güçleri ile kömür tedarik edip, paketlerle fakir ve muhtaçlara dağıtmaya çalışıyordu. Herkese haber verilmiş ve yapabilenlerden yardım istenmişti. Bir gün teşkilat kapısında yüklü bir miktar kömür paketleri bulundu. Dağıtılmak üzere bırakılmıştı ama bu yardım severin adı bırakılmamıştı. Uzun araştırmalar sonunda bizzat yüzyüze,”siz mi yolladınız?” sorusuna mahcup bir tarzda, “inşallah, işe yaramıştır, acaba kafi geldimi?” şeklinde bir cevap alınınca bu isimsiz kahramanın, yardım severin  Nermin hanım olduğu anlaşılmıştı.

    Yardım bekleyen fakirler nerede ve ne zaman ondan yardım istese hiç boş çevirmez, verdiği zaman da ya zarfın içinde veya avucunda ama avucu aşağı dönük olarak yani yardımı alanın gururunu da koruyarak verirdi, bunları. Ankara’da da, Diyarbakır’da da bu böyleydi. Mühim olan yardımın ulaşması ve bunun da İslam’ın önerdiği tavazuya uygun olarak yapılmış olması idi.

    Yine bir kış akşamı uçak Trabzon’a inmiş, gece saat 23:00. Partililer bekliyor, bir grup da Giresun’dan gelmiş mutlaka oraya götürmek istiyorlar. Sayın Nermin hanım çok yorgun ve üstüne üstlük hasta olmasına rağmen yardıma hazırdı.  Yeter ki teşkilatların şevki kırılmasın, yeter ki onlar ülkenin her yerinde dalga dalga dağılan çoşkudan nasiplerini alsınlar. Sonunda yine dava arkadaşları, onun sağlığını düşünerek programı daha dayanılabilir bir tempoya çekmeyi başarıyorlar.... O sırada Nermin hanımın tek derdi kendisi değil ama dava arkadaşlarının üzülüp-üzülmediği idi. İşte, rahmetli, böylesine fedakar ve diğergam bir insani yapıya sahipti.

    Siyaset insanı Nermin hanım:

    Türk toplumunun örf ve adetlerini çok iyi tanıyan ve anlayan bir kişi olarak Nermin hanım, hem hayatı boyunca tümüyle siyasetin  içinde olmuştur, hem de daima kendisini ikinci planda tutarak eşinin faaliyetlerini desteklemiştir. Hiç bir zaman medyaya konu olacak işler yapmamıştır. O herşeyi dikkatle düşünen, inceleyen ve mantık süzgecinden geçiren soğukkanlı yaklaşımı ile kendini ve ailesini idare etmiş ve daima en doğru olanı yapmıştır. î Başa Hiç kimse,  onu olmayacak bir hediyeyi kabul ederken veya söylenmeyecek bir sözü  söylerken veya beklenilmeyen çıkışlar yaparken  görmemiştir.  Çünkü sayın Nermin Erbakan, hakiki ve tam bir hanımefendi lakabına hakkıyla sahip olan bir kimse idi.

    Siyasette devamlılık ve azim şarttır. Nermin hanımda bunlar mevcuttu. Siyasette sabır ve hoşgörü şarttır. Nermin hanımda bunlar boldu. Doğru ve dürüst siyasette söz tutmak, vefa ve sadakat şarttır. Nermin hanımda bunların hepsi fazlası ile vardı. Tutamayacağı sözü vermez ama söz verdi ise hasta bile olsa mutlaka yapardı. Vefasızlığı affetmez, sadakatsizliği de asla kabul etmez, hoş görmezdi.  Tam anlamı ile yiğit bir yapıya sahipti, Nermin hanım.

    Aile insanı Nermin hanım:

    Doktorlar derhal anjiyo yapılmalı demişlerdi. Ne kadar mümkün ise o kadar çabuk olsun diyorlardı. Hayır dedi kararlı bir şekilde, “babanız gelene kadar bekleyeceğim.” Sonra damatlarını çağırdı, yanına. Onlara mutlaka söyleyecekleri vardı. “Eşleriniz Allah’ın size emanetidir, birbirinize iyi bakın” diye söz aldı onlardan. Kızlarına ve oğluna da aynı şeyleri söyledi ve bazı temel prensipleri vasiyet etti. Bunlarla yetiştirmişti onları, güzel ve mükkemmel kişiler olarak ama bir defa daha tekrarlamak istedi. “Babanıza iyi bakın, onu size emanet ediyorum” dedi. Herkes huşu içinde idi, kalplerinde gizli bir telaş... Acaba? “Anneciğim nasıl olsa sabaha konuşacağız üzme kendini şimdi” diyorlardı. Ama Nermin hanım mutlaka söyleyeceklerini söylemek istiyordu tam olarak. İki saat bekledikten sonra Erbakan hocamız geldi. Onunla da konuştu, vedalaştı. 38 yıllık sevgili eşi ile, dava arkadaşı, hayat yoldaşı ile helalleşti, çocukları da ona emanet etti... Fatih’i bekliyordu... Nihayet o da yetişti. Durumu bilmiyordu. Derste olduğu için Nermin hanım kimsenin onu telefonla çağırmasına izin vermemişti. Onunla da konuştu. Zaten, hiç bir şey Fatih’i bu sene Londra’da tutamamıştı. İlle burada olmak istiyordu. İyi ki de burada idi. Bütün bunlardan sonra girdi ameliyata, cesaretle, metanetle ve dudaklarında dualar ile.

    Sayın Kutan şöyle diyordu “Kirazlıdere hapishanesinde hafta sonlarını iple çekerdik. Eşlerimiz ve çocuklarımız gelir, yemek ve temiz çamaşır getirirler, hasret giderirdik. Hep gözümün önünde, bizler pencereden gelenlere bakıyoruz: Kapıdan Nermin hanım gözüktü. Fatih küçücük- kucağında, Elif desen keza- ufacık. Zeynep annesinin yanında, ona destek oluyor, küçük bir hanım. Ellerinde paketler. Nermin hanım sakin ve mütebessim ama gizli bir hüzün var o nur yüzünde. Sakin, vakur ve kararlı giriyor içeri.... Başı dik. Sanki “yılmadık, yıkılmadık, ezilmedik” diyor.

    Evet, bizler hepimiz bu mesajlarla hatırlayacağız Nermin hanımefendinin “Vefa, Sadakat ve Azimle” bıraktığı yolda yürümeye devam edeceğiz.

    Sayın hocamız, Millî Görüş’ün büyük lideri,  Prof. Dr. Necmettin Erbakan’a, evlatları Zeynep, Elif ve Fatih’in kendilerine ve ailelerine en derin tahassüslerimizi, başsağlığı dileklerimizi ailece sunarız. İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn.
     
     


    î Başa
    Engin Ardıç resmi tarihi ters yüz etti - internethaber
    27 Ekim 2005 10:25  
    Engin Ardıç 'Şu çılgın Türkler'in yazarı Turgut Özakman'a göndermede bulundu. İzmir'in kurtuluşunda çıkan yangını konu alan Ardıç resmi tarihi ters yüz etti.

         Akşam yazarı Engin Ardıç tabu olan İzmir yangınını ele aldı. En koyu Atatürkçü Falih Rıfkı Atay'ın bu konuyla ilgili yazılarının bile sansürlendiğini yazan Ardıç, Paşaya laf etmek yazısıyla kimseni konuşmaya cesaret edemediği konuları ele aldı.

    Yazı: Engin Ardıç
    Kaynak: www.aksam.com.tr

    -Yirmi yıl kadar önce Nokta Dergisi’ndeki “izlenimler” sayfamda “İzmir yangınını” anlatmak istediğimde, Allah selamet versin Adil Özkol “yazmayın Engin Bey” demişti, “askeri istihbarat sizi kara listeye alır”...

    Askerliğimi yapalı epey geçmiş olduğundan ve “yedeksubay okulundan çavuş çıkarılmak” gibi bir korkum bulunmadığından, şaşmıştım...

    İzmir yangını “tabu” konulardan biriydi.

    Belki de bunun için, “en koyu Atatürkçü” Falih Rıfkı Atay’ın o çok ünlü “Çankaya” adlı eserinden bile, “İzmir’i niçin yakmıştık?” diye başlayan paragraf yeni baskılarda çıkarılmış, Falih Rıfkı sansür edilmişti.

    Turgut Özakman hayranları bunları bilmezler... Bizde öyle çılgınlıklar vardır ki o kitaba sığmaz.

    Yeni kuşaklar aval aval bakacaklardır, “bizi ilgilendirmez” diyeceklerdir ama, eskilerden kime sorarsanız size İzmir’i Nurettin Paşa’nın yaktırdığını söyleyecektir. Meşhur “Sakallı Nurettin”... Doğru mu yalan mı, o ayrı...

    Karşı çıkanlar açıklama getirsinler: Bize okullarda İzmir’i Yunan ordusunun “kaçarken yaktığı” öğretildi, oysa Yunan ordusu 8 Eylül günü çekilmiş, ordumuz şehre 9 Eylül sabahı girmiş, yangın 11 Eylül günü başlamış, 12 ve 13 Eylül günleri yayılmış, 15 Eylül günü sönmüştür.

    Sıkıysa, Atatürk’ün İzmir’e girdiğinde önce Kraemer Palas oteline yerleştiğini, sonra, “yangının yaklaşması” üzerine Uşaklıgil’lerin Göztepe’deki köşküne geçtiğini ve Latife Hanım’la da o gün orada tanıştığını inkâr edin, size gülsünler.

    î Başa Niçin yangında Rum, Ermeni ve Frenk mahalelleri yanıyor da Türk ve Yahudi mahallelerine bir kıvılcım düşmüyor?

    Elbette yangını “şehirde gizlenmiş Yunan ordusu artıklarının” başlattığı şeklinde bir iddia da vardır ama, heriflerin “kendi soydaşlarının” evlerini yakıp Türk mahallesine hiçbir zarar vermemeleri tuhaf değil midir?

    Nurettin Paşa’nın İzmir metropoliti Hrisostomos’u da Kemeraltı çarşısında linç ettirdiği söylenir.

    Metropolit masum muydu? Hayır. Yunan ordusuna kucak açmıştı, fakat Osmanlı “tebaı” olduğu için hain konumuna düşmüştü ve yargılanması gerekirdi. Çok çok büyük bir ihtimalle idam kararı verilecekti.

    Burada korkunç olan, linç “ettirme” eylemidir.

    Nurettin Paşa daha sonra İzmit’te de Ali Kemal’i linç ettirdi.

    Ali Kemal masum muydu? Hayır. Kurtuluş savaşına başından beri şiddetle karşı çıkmakla kalmamış, sürekli hakaret de etmişti. Yalnızca “yanlış ata oynamakla” kalmamış, doğru ata tekme de atmıştı. Yargılanması gerekirdi, ceza çok çok büyük ihtimalle idam olacaktı. İstiklal Mahkemesi’nden ya beraat çıkardı ya idam.

    “Basın şehidi” midir? Hayır. Linç edilmesi çirkindir.

    Nitekim Atatürk de (Gazi Mustafa Kemal Paşa desem şimdi gene kızacaklar), İsmet Paşa da, Nurettin Paşa’nın yaptıklarına şiddetli tepki gösterdiler.

    Basında kaç gündür süren “Ali Kemal tartışmasını” gülerek izliyorum.

    Ali Kemal’e kızan ulusalcılar, Nurettin Paşa’ya laf etmeye cesaret edemiyorlar.

    Çünkü “iyi sıhhatte olsunlardan” ödleri patlıyor. Memlekette demokrasi var ya, ondan herhalde...

    Şimdi beni kara listeye alacak olan arkadaşlar, hemen başuçlarında duran Nutuk’u açsınlar ve orada Atatürk’ün Nurettin Paşa hakkında söylediklerini okusunlar. Atatürk’ün yerden yere vurduğu bir adamı savunmak için beni kim kara listeye alacaksa alsın da tarihe bir güldürü anıtı olarak geçsin.

    Bir de bana bildirsinler, Avrupa Birliği’nde “generaller eleştirilemez” şeklinde bir uygulama var mıdır? Örneğin Viyana’yı ele geçiremediği için Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’ya da kızamayacak mıyız?

    Attila İlhan gibi bir sivil bile eleştirilemediğine göre, olsa gerek! Özür dilerim. Bütün söylediklerimi geri alıyorum.



    î Başa
    Boğaziçi’ndeki ‘soykırım konferansı’ hakkında durdurma kararı veren Hâkim Yaman, İstanbul’dan Elazığ’a sürüldü - Tercüman - 24 Ekim 2004 


    î Başa EYLÜL ayında Boğaziçi Üniversitesi’nde düzenlenecek Ermeni Konferansı hakkında durdurma kararı veren Mahkeme Başkanı Sadettin Yaman, üye hakim olarak Elazığ’a gönderildi. Karara muhalefet şerhi koyan üye hakim Fetih Sayın ise Danıştay Tetkik Hakimliği’ne atandı.

    Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun 28 Temmuz 2005’teki yetkilendirmesiyle İstanbul 4. İdare Mahkemesi’nin başkanlık görevini üstlenen Yaman, Boğaziçi Üniversitesi’nde yapılmak istenen Ermeni Konferansı’yla ilgili “durdurma” kararı vermişti. Üye Hakim Fetih Sayın, “Toplantı yapılmasına ilişkin kararın idari yargı yerlerinde dava konusu edilebilecek nitelikte olmadığı”nı belirterek karara “muhalefet” şerhi koymuştu. Yaman’ın durdurma kararı, büyük tepkilere sebep olmuştu. Sabancı ve Boğaziçi üniversiteleri yürütmeyi durdurma kararının iptali için hemen itirazlarda bulunmuşlardı.

    Hukukçular Birliği Yönetim Kurulu Üyesi Avukat Kemal Kerinçsiz’in başvurusu üzerine iptal kararı alınan Ermeni Konferansı, daha sonra Adalet Bakanı Cemil Çiçek’in “Başka yerde yapılabilir” işaretiyle 24-25 Eylül’de Bilgi Üniversitesi’nde gerçekleştirilmişti. Yürütmeyi Durdurma Kararı ise 26 Eylül’de İstanbul Bölge İdare Mahkemesi’nce kaldırılmıştı.

    Başbakan da tepkiliydi

    Yaman’ın kararı, Başbakan Erdoğan tarafından da tepki görmüştü. Erdoğan, “Özellikle demokratik bir ülkede düşüncenin, fikrin açıklanacağı bir organizasyonda bu şekilde bir kararın alınmasını tasvip etmem mümkün değil”demişti.

    Ödül ve ceza

    Tüm bu gelişmelerin ardından gözler, 13 Ekim’de Adalet Bakanlığı’nın İdari Yargı Kararnamesi’ne çevrildi. Bakanlığın sessiz sedasız yaptığı atamayla Yaman, başkanlık görevinden alındı. Yerine de üye hakim Sebahat Turan başkan olarak atandı. Bakanlık, aynı kararname ile karara muhalefet şerhi koyan Üye Hakim Fetih Sayın’ı da adeta ödüllendirdi. Sayın Danıştay Tetkik Hakimliği’ne atandı. Bakanlık, Yaman’ı başkanlıktan alıp üye hakimliğe atamakla kalmadı, geçtimiz cuma günü yeni bir kararname ile 2. Bölge olan Elazığ İdare Mahkeme Üyeliği’ne gönderildi. Adeta sürgün edilen Yaman, 20 gün rapor aldı. Yaman’ın atamanın iptali için dava açacağı belirtiliyor.

    Kişiye özgü karar alındı

    MAHKEMEYE başvurarak Ermeni Konferansı’nı durdurma kararı aldıran Hukukçular Birliği Yönetim Kurulu Üyesi Avukat Kemal Kerinçsiz, bu durumun, “ödüllendirme ve cezalandırma” olduğunu belirterek atama kararlarına tepki gösterdi. Kerinçsiz, “Atama kararları, senede bir veya zaruret halinde en fazla iki kez çok sayıda kişiyi kapsayacak şekilde alınır. Bu da özellikle Adli Tatil’e denk getirilir. Burada kişiye özgü karar alınmıştır. Birinci Bölge olan İstanbul’da görev yapmaya hak kazanmış bir hukuk adamının, 2. Bölge olan Elazığ’a atama yapılması pek görülmüş bir şey değildir. Bu sürgündür, burada şahsi bir cezalandırma vardır. Bu kararı kınıyoruz” dedi.


    Mehmet AYDIN / İSTANBUL

     
    Süleyman Arif Emre


    î Başa
    Uçak Sanayii Kurmak mı, Galataport mu? - Milli Gazete 
    Süleyman Arif Emre
    27.10.2005
    î Başa Uçak sanayiini kurmak mı, gerçek kalkınmadır, yoksa Galataport ihalesi yapmak mı? Ah keşke Galataport heveslileri bu ikisi arasındaki farkı bir anlayabilseler... Türkiye bu hallere düşmezdi.
    Bu işin ilmini bilenler, kalkınmaya muhtaç ülkelere örnek olarak Japonya modelini gösterirler. Çünkü Japonya, önce batıdaki sanayileşme ve müsbet ilimlerde çağ atlama hamlelerinde, bu kalkınmaları yapacak elemanları yetiştirmekle işe başlamıştır. Batı teknolojisinin, araştırıcı, keşfedici, rakip teknolojileri sollayarak ileriye gidici aktivitesini, kendi ülkesinde başlatma becerisini göstermiştir.
    Daha açık bir ifâdeyle, taklitçiliğe iltifat etmemiş, asla aşağılık kompleksine kapılmamıştır.
    î Başa Biz, Türk milleti olarak, elbette Japonya’nın başardığı devrimden daha âlâsını yapacak kabiliyetlere sahip idik. Ama ülkeyi yönetenlerin çoğunun ne yazık ki bu tarakta bezleri yoktu.
    î Başa Mustafa Kemal Paşa; 1923 yılında, yâni Millî Mücadele kazanılır kazanılmaz, şu özetlediğimiz gerçekleri görmüş, “Savaş sonucunda siyâsi egemenliğimizi kazanmış olmamız bize yetmez, biz vakit kaybetmeden Ağır sanayimizi kurmalıyız, siyasi bağımsızlığımızı, ekonomik bağımsızlığımızla takviye etmeliyiz” diyerek, Sanayi Teşvik Kanunu’nu çıkartarak, gerçek anlamda çağ atlamanın işaretini vermişti.
    Ama ondan sonra gelenler, Bizim Ağır Sanayi kurmak neyimize, biz ancak bir tarım ülkesi olabiliriz diye, batılı uzmanların tavsiyelerine uyarak Sanayi Teşvik Kanununu rafa kaldırdılar.
    Sonrasını biliyorsunuz. Millî Görüş siyasi hareketine kadar, gerçek mânâda sanayileşme hamlesinden kimse söz etmedi. Ancak 1974 senesinde “Millî SelâmetPartisi-CHP koalisyonu” döneminde, Muhterem Prof. Dr. Necmeddin Erbakan, bu gecikmiş millî dâvâya el atmış ve 48 kişilik bir kadro ile girmiş olduğumuz koalisyonun, bir kanadı olarak mükemmel bir planlama ile Ağır Sanayi hamlesini çağın ihtiyaçlarını da nazara alarak yürürlüğe koymuştur.
    Ama bilindiği gibi, î Başa ülkemizin sanayileşmesini ve Atatürk’ün deyimiyle “Çağdaş Uygarlık Seviyesi’nin Üzerine Çıkmasını” kıskanan emperyalistler ve o emperyalistlerle işbirliği yapan bedbahtlar, Ağır Sanayi hamlemizi iptal ettirebilmek için yapmadıklarını bırakmadılar.
    Önce Millî Görüşü, koalisyondan uzaklaştırmak için Ecevit’i tahrik ederek koalisyonu bozdurdular. Bizler bu hileyi önlemek için Demirel ile koalisyon kurduk, hamlelerimize devam ettik. Bu sefer de yine dışardan ve içerden Millî Görüş kadrosunu meclisin dışına atmak için, Ana Muhalefet olan Ecevit’in ve bizim ortağımız olan Demirel’in imzasıyla 1977 senesinde bir erken seçim yaptırdılar, uzun etmeyelim, sonunda yine Meclis’te biz vardık. Koalisyon ortağı olarak Ağır Sanayi ve Manevi Gelişme hamlelerimize sahip çıktık.
    Ve bildiğiniz gibi AdaletPartisi’nden transfer edilen 12 kişinin katılımıyla, yapay bir Güneş Motel modeli hükümet iş başına getirildi. Hem Ağır Sanayi ve hem de Manevi gelişme reform ve hamleleri iptal ettirildi.
    î Başa Bir Alman işadamı bir arkadaşımıza: (Sizin milletiniz ne yapıp yapıp Sayın Erbakan’ı tek başına iktidara getirmeli, çünkü dünyada sanayi ve teknoloji devrimi yapacak 10 kişi varsa, Sayın Erbakan onlardan birisidir) demişti.
    î Başa Milletimizin gerçek mânâda kalkınmasında, tekerimize taş konmasaydı elbette ki, Türkiye bugün, Batı Almanya ve Japonya gibi bir ekonomi ve sanayi devi olacaktı.
    IMF gibi, Avrupa Birliği gibi, muhannetlere muhtaç duruma düşmeyecektik. Elâleme avuç açıp, parça parça “hem egemenliğimizi ve hem de vatanımızı ipotek altına sokmayacaktık.
    Bu konu bu makaleye sığmadı. Kaldığımız yerden devam edeceğiz. Ama Ağır Sanayi hamlesi ile, Galataport heveslilerine anlayacakları dilden bir misal vererek bugünkü yazımı bitiriyorum:
    Evet, belki Galataport’un ve 300 metrelik gökdelen kulelerinin yapımcıları, bizim insanlarımıza tepeden bakarak bıyık altından gülecekler. Ama eğer emperyalistler ve onların etkisi altından çıkamayanlar şunu bilsinler ki gerçek kalkınmanın yolu uçak sanayini kurmaktan ve teknolojide çağı yakalamaktan geçer. Galataport’tan-Zeyporttan ve (İstanbul Towers’tan) geçmez.
    AKP’li Çömez’den hükümete uyarı


    î Başa
    AKP’li Çömez’den hükümete uyarı - Milli gazete - 27 Ekim 2005 


    î Başa Gazetemizin 1 yıldır ısrarla kamuoyuna duyurduğu “GAP sularının uluslararası gündeme devri talebi” konusu AKP’de yankı buldu. AKP Balıkesir Milletvekili Turhan Çömez, AB’nin GAP sularıyla ilgili talebinin tehlikelerine dikkat çekerek “Akılcı politikalar üretmek lazım” dedi.

    GAP’ı almak istiyorlar
    AKP hükümetinin sürdürdüğü dış politika sonucu gelinen nokta, iktidar milletvekillerini bile “konuşmak” zorunda bıraktı. Irak’ta yaşananların Türkiye’yi yakından ilgilendirdiğini söyleyen AKP Milletvekili Çömez, “Avrupa, Kuzey Irak’taki olası Kürt devletine karşı en büyük kozumuzu elimizden almaya çalışıyor. Türkiye su kaynaklarının ancak yüzde 30’unu kullanıyor. Gelecekte su, petrolden daha önemli hale gelecek. AB sürecinde 6 Ekim İlerleme Raporu, Katılım Ortaklığı Belgesi ve Müzakere Çerçeve Belgesi’nde Türkiye’nin GAP bölgesindeki çok önemli su kaynakları uluslararası bir iradeye alınmak isteniyor” dedi.

    Akılcı politika gerek
    Halkın yanısıra, iktidarın icraatlarından rahatsızlık duyan birçok milletvekilinin Erdoğan baskısı sebebiyle ses çıkaramadıklarına dikkat çekilirken, AKP içerisinde zaman zaman gerçekleri dile getiren isimlerin ortaya çıktığı görülüyor. “Kuzey Irak’ta neler oluyor?” konulu bir konferansta konuşan Çömez, “Dayatmalar ile elimiz kolumuz bağlanmak isteniyor. Kuzey Irak’ta Türkmenlerin etkinliği azaltılırken Telafer’de katliamlar yapıldı. Dış politikamız uzun yıllar hamasi nutuklarla sürdürüldü. Dış siyaset öngörüyle, vizyonlarla yapılmalı. Türkiye, Irak konusunda akılcı politikalar üretmeli” şeklinde konuştu.

    KAYSERİ
    AKP Balıkesir Milletvekili Turhan Çömez, “Avrupa, Kuzey Irak’taki olası Kürt devletine karşı su kaynaklarımız konusundaki en büyük kozumuzu elimizden almaya çalışıyor” dedi.
    Çömez, Erciyes Üniversitesi’nde düzenlenen “Kuzey Irak’ta Neler Oluyor?” konulu konferansta yaptığı konuşmada, Irak’ın 112.5 milyar varil kesin, 250 milyar varil de olası petrol rezervine sahip olduğuna, bu nedenle uzun yıllardır savaşların eşiği haline geldiğine dikkati çekti.
    Irak’ta yaşanan gelişmelerin her yönüyle Türkiye’yi yakından ilgilendirdiğini ifade eden Çömez, Irak ve çevresindeki ülkeleri gelecekte su sorununun beklediğini söyledi. Çömez, Türkiye’nin ise “Irak’tan gelecek olası tehlikelere karşı en büyük kozunun, su kaynakları olduğunu” belirtti.
    Türkiye’nin su kaynaklarının ancak yüzde 30’unu kullandığını, gelecekte suyun petrolden daha önemli hale geleceğini vurgulayan Çömez, şunları söyledi:
    “Su kaynaklarımız Kuzey Irak’ta kurulabilecek olası Kürt devletine karşı elimizdeki en büyük kozumuz.
    Türkiye, 1992’de imzalanan Helsinki Sınıraşan Sular Sözleşmesi’ne dahil değil. Ancak AB sürecinde 6 Ekim İlerleme Raporu, Katılım Ortaklığı Belgesi ve Müzakere Çerçeve Belgesi’nde, Türkiye’nin GAP bölgesindeki çok önemli su kaynakları uluslararası bir iradeye alınmak isteniyor. Bu dayatma ile Avrupa, Kuzey Irak’taki olası Kürt devletine karşı su kaynaklarımız konusundaki en büyük kozumuzu elimizden almaya çalışıyor.”

    Türkmenlerin etkinliği azaldı
    Irak’taki savaştan sonra Kuzey Irak’ta Türkmenlerin etkinliği azaltılırken Kürtlerin güç kazanmaya başladığını hatırlatan Çömez, Türkmenlerin yaşadığı Tellafer’de katliamlar yapıldığını, Kerkük’e dışardan taşınan Kürtlerin yerleştirildiğini belirtti.
    “Kuzey Irak’ta Kürtlerin güçlenmesinin Türkiye açısından terör tehlikesini beraberinde getirebileceğini” kaydeden Çömez, şöyle devam etti:
    “Irak Anayasası ile Kerkük’ün özel statüsü ortadan kaldırıldı. Dışardan getirilen Kürtler buraya yerleştirildi. 2007’de Kerkük’te referandum yapılacak. Buraya yerleştirilen Kürtler, referandumda tabii ki Federal Kürt yapısına dahil olmak isteyecek.
    Kerkük’ün yıllık petrol geliri, 11 milyar dolar civarında. Bu ekonomik güç Federal Kürt yapısına dahil olursa, olası Kürt devleti için zemin hazırlanacak. Bu durum da Türkiye açısından terör tehlikesine yol açacaktır.”
    Türkiye’de dış politikanın “uzun yıllar hamasi nutuklarla sürdürüldüğünü, dış siyasetin öngörüyle vizyonlarla yapılması gerektiğini” belirten Çömez, “Türkiye, Irak konusunda akılcı politikalar üretmeli” dedi. (a.a)
     
    27 Ekim 2005    



    î Başa
    Erkan Mumcu'nun söyledikleri - Behiç Kılıç - internethaber 
         Ey Ak Partiye oy veren.. Tayyip'e gönül veren İktidarı eleştirdiğimiz için gönül koyan aziz kardeşlerimiz..

    Acizane tavsiyemiz şudur.. Yazdıklarımızı karşı cephenin bir kalemşörü olarak algılamayı sürdürürken bir nebze de olan bitenin, ortaya atılanların muhasebesin yapmaya çalışınız..

    Biz diyoruz ki;

    î Başa Neden bu ülkeyi yönetmek için koltuk sahibi,iktidar sahibi olanlar, partileri farklı, isimleri farklı olsa da aynı tür,yadırganacak olayların kahramanları gibi hareket ediyorlar.. Neden her iktidarın adı bir süre sonra önemli yolsuzluk olayları ile anılır hale geliyor, neden hesap soracağız diye gelenler bir süre sonra hesap sorulacak duruma düşüyorlar ve neden her iktidara gelen,bu ülkenin şaibeli sermaye sahipleri ile kısa sürede kolkola görüntü verebiliyorlar,
    yani neden hortum erbabı 'gelen ağam giden paşam' üslubu ile her gelen iktidarın rozetini yakasına takarak iktidar sahipleri tarafından pir-ü pak hale geleiliyor..

    İşte biz bunları soruyoruz...

    Hortumları kestik diye millete verilen müjdeler,dudaklarda alaycı gülümsemelerle karşılanırken, adaletsiz gelir dağılımı sürerken, bir tarafta her türden safahat, israf vur patlasın çal oynasın sürerken, yoksulluktan çıldırma noktasında bulunanların her türlü çılgınlığı göze alması giderek artarken..
    İktidarı eleştirmek mi günahtır!?.

    î Başa Sessiz kalıp küpünü doldurma çareleri aramak mı?.

    Lafı uzatmayayım ve iktidar partisinin bir mensubu iken istifa edip Anavatan Partisi Genel Başkanı olarak siyasete devam eden Erkan Mumcu'nun mecliste söylediklerine bakalım.

    Denilecekleri biliyorum..

    'İstediğini alamadı da küstü, şimdi intikam alıyor'

    Ben bilmem, ben işittiğime bakarım...

    Ben bu sözler bütün mecliste milletvekillerine karşı söylendi mi, Başbakan bu sözleri silmek için ne yaptı, Mumcu'nun iddiaları millet vicdanında yok edildi mi ona bakarım.?

    İsteyen de istediği gibi baksın..

    İşte bu yüzden hakim matbuatın yok saydığı, üstünkörü geçtiği bu iddiaları hatırlamakta yarar vardır.

    Erkan Mumcu;

    ''Siz bu muhasebeyi bugün burada yapmayacaksınız ama bu muhasebeden hiçbir zaman kaçamayacaksınız. Ahirete inanıyorsanız, -ki inanıyorsunuz-, vallahi billahi bundan sorulacaksınız''

    Diye bütün AKP?lilere karşı bas bas bağırdı, delikanlılık bu lafıh altında kalmaya izin vermez beyim..

    Ve dahası Mumcu, ahirete varmadan da sorulacak bir hesabın ağır envanterini meclis salonuna getirdi.. Kendisinin de bir zamanlar mensubu olduğu Bakanlar Kurulu'nun hoş olmayan, milleti kara kara düşündürecek icraatlarından ipuçları verdi ve de..

    'Kültür ve Turizm Bakanı olduğu dönemde Galataport ihalesinin bir an önce sonuçlandırılması doğrultusunda kendisine baskı yapıldığını söyledi.'

    İyi mi, hoş mu?!!

    Mumcu'ya göre ortada 'Galataport, Kuşadası Limanı ve TÜPRAŞ'la ilgili olarak belgelenebilir ve ispatlanabilir yalanlar var' ve.

    ''Bugün parmak üstünlüğü nedeniyle sorulamayan hesap, parmak üstünlüğünün bittiği gün mutlaka sorulacaktır. Bu hesap, çok ağır olacak''

    İlginç olan, her üç olaydaki iddialar da aynı üç sorumluyu işaret ediyor!.

    Başbakan'ın Sami Ofer ile önce görüşmediği, sonra ''görüştüysem ne oldu, hesap mı vereceğim'' anlamına gelen sözleri söylediğini hatırlatan Mumcu ''Elbette hesap vereceksiniz. Milletin hak ve hukukunu koruduğunuz konusunda bizim ciddi şüphelerimiz var. Şüpheden öte belgelerimiz var'' dedi.

    Mumcu sözlerinin ispatının Bakanlar Kurulu tutanaklarında bulunduğunu ve belgelerin bakanların elinde olduğunu ifade etti.

    Ve Galataport denilen ucube!..

    Mumcu, alınan imtiyazların hukuka aykırılığı ve uygulanma biçiminin açık seçik delilli olduğunu ve bunun hesabının hukuken sorulacağını savundu.
    Projenin ilk halinde tarihi manzaraya hakim ve İstanbul siluetini bütün dünyaya gösterebilecekleri Avrupa'nın en büyük meydanının bulunduğunu anlatan Mumcu'nun şu sözleri dehşet vericidir...

    ''Marifetlerini başka işlerde de görebileceğimiz, bu kürsüden adını başka projelerde konuşacağımız isimlerin girişimleriyle 7 numaralı antrepo müze haline getirilmiş, 6 numaralı antrepo satılmış ve meydan projesi yok edilmiştir. İstanbul'un tarihi kimliğine ve İstanbul şehrine ihanet edilmiştir. Kim tarafından, 'İstanbul benim aşkım' diyen bir başbakan tarafından...''

    Mumcu'ya göre 'asıl büyük facia' TÜPRAŞ da..

    Anavatan Lideri ne göre '7 Ocak'ta alınan ÖYK kararının, kamuoyuna açıklanmaması için kaleme alınmadı' ve sordu;

    ''Ofer-Kutman ikilisi nereden biliyordu böyle bir kararı aldığınızı? Nereden biliyordu var mı işte, bu görüşmelerden biliyorlardı''

    Mumcu, ''Unakıtan'ın Genel Kurul'u yanılttığını'' da öne sürdü.
    Erkan Mumcu, Galataport Projesi'nin bir an önce sonuçlandırılması konusunda hem resmi yazıyla, hem de şifahen kendisine baskı yapıldığını bildirdi. Mumcu, Kuşadası Limanı ihalesinde özelleştirmenin Maliye Bakanlığı'na bağlı olmadığının önemli olmadığını belirterek, ''Önemli olan, ikinci olan firmaya ihalenin verildiği zamandır'' dedi.

    Ve ne oldu?!.

    Mumcu konuştukça AKP'liler kurtuluşu genel kurul salonunu terketmekte buldular..

    Mumcu arkalarından.. 

    ''Nereye kaçarsanız kaçın vicdanınız sizinle birlikte gelecek ve o vicdanınızla birlikte bir gün sizden hesap sorulacak. Onun için bu meseleden kaçış yok. Gelin, bunun hakikatini hep birlikte araştıralım. Paranın peşinde değilim. Götürdüğünüz şey, milletin vicdanından o kadar derin bir şeydir ki bu işlerden birkaç yüz milyon sebeplenmeyi düşünen herkese söylüyorum; sebeplendikleriniz sizin olsun. Gelin, geri dönün, hala geri dönme imkanınız var''

    Diye seslendi

    ''Başbakan ve Bakanlar Kurulu üyelerine Kuranıkerim'in Maun suresini okumalarını'' tavsiye etti.

    Bendinez de arz ettiğim gibi 'vicdan muhasebesi' diyorum..

    Kime?.. Aziz vatandaşlarıma...
     


    î Başa
    Yavuz Sultan Selim'in Trabzon'da yaptırdığı bir çeşmeye yazdırdığı şiir, 1990'lı yıllarda söz konusu yazı çeşmeden silinmiş. (h.onur)
     

    Kürde fırsat verme Ya rab!

    Dehre sultan olmasın.

    Ayağını çarık sıksın

    Asla iflah olmasın.

    Vur sopayı al haracı

    Karnı bile doymasın.

    Şol çeşmeden gavur içsin, rum içsin,

    Kürde nasip olmasyn.

    (Yavuz Sultan Selim)

     
    Hasan Ünal


    î Başa
    AKP, 28 Şubat’ın alternatifi değil bizatihi kendisidir - Milli Gazete 
    Hasan Ünal
    26.10.2005
    î Başa REFAHYOL hükümetine karşı acımasızca davranan basın-yayın kuruluşları ile 28 Şubatçı askeri kadronun en belirgin ismi bugünlerde AKP ile nasıl bir uyum ve iltisak oluşturmuş olabilirler? Bu iltisakların arka planında neler olmalıdır? Acaba bu iltisaklar AKP’nin iktidara gelmesinde etkili olmuş mudur?
    AKP’li seçmenin önemli bir kısmı 28 Şubat olarak adlandırılan uygulamalardan duyduğu rahatsızlıklardan dolayı partisine oy vermiş olmalıdır. Bu açıdan bakıldığında oy veren vatandaşlar açısından 28 Şubat uygulamalarına duyulan bir tepki söz konusudur. Bu açıdan meseleye bakıldığında AKP 28 Şubat’a alternatif gibi görünür.
    Ancak bu çok genel değerlendirme yeterince doğru olmayabilir. Her genelleme gibi bazı doğruları bünyesinde taşısa da, pek çok yanlışı da içermektedir. Örneğin başörtüsü yasağına duyulan tepki, 28 Şubat döneminde adı açıklanmayan üst düzel genelkurmay yetkililerine dayanan haberler – bunların aslının olup olmadığı da meçhul – demokratik görünmeyen başka uygulamalar ortalama dindar ve muhafazakar insanlar arasında ciddi bir tepkiye yol açmıştı.
    Ancak AKP’nin bu uygulamalara son vermek iddiası ile iktidara gelmesine rağmen, ısrarla bu sorunların üzerine gitmemesi ve/veya gitmek istememesi akıllara başka sorular getirmektedir. Konuyu anlayabilmek için kapsamlı dış politika analizleri yapmak gerekecektir. Öncelikle 28 Şubat kavramından ne anladığımızı ortaya koymalıyız. 28 Şubat bana göre büyük ölçüde basın ve televizyonlar vasıtasıyla yürütülmüş ve bu harekata ordunun bir kesimi bazan açık bazan da kapalı biçimlerde destek vermiştir.
    î Başa 28 Şubat girşimine destek veren basın ve yayın kuruluşlarının şimdilerde AKP ile adeta can ciğer kuzu sarması olduklarını hatırlatmakta fayda var.
    28 Şubat’a destek veren askeri kesim sonraki yıllarda ordu içindeki ağırlığını kaybetti ve büyük ölçüde tasfiye edildi. î Başa Ama o zamanki kudretli generalin bugünlerde AKP’ye açık veya örtülü destek veren açıklamalarını ve girişimlerini gazetelerden takip etmek mümkün.
    Kabaca söylemek gerekirse, o zaman REFAHYOL hükümetine karşı acımasızca davranan basın-yayın kuruluşları ile 28 Şubatçı askeri kadronun en belirgin ismi bugünlerde AKP ile nasıl bir uyum ve iltisak oluşturmuş olabilirler? Bu iltisakların arka planında neler olmalıdır? Acaba bu iltisaklar AKP’nin iktidara gelmesinde etkili olmuş mudur?
    Bu soruları anlayabilmek ve AKP ile bu çevreler arasında nasıl bir iltisak kurulmuş olduğunu görebilmek için meselenin dış politika veçhesini iyi tahlil etmek gerekir. î Başa 28 Şubat girişiminin askeri kadrosunun Türkiye’yi adeta bir kukla derecesinde Amerika-İsrail çizgisine çekmeye çalıştığı biliniyor. Ordunun ve diğer kurumlarının Amerika ve İsrail karşıtı olması gerekmez. Ama işbirliğinin ortak çıkarlar üzerine inşa edilmesi gerekir. Örneğin o dönemde PKK’ya destek veren Suriye’ye karşı İsrail ile bir miktar askeri işbirliği yapmak faydalı olabilirdi. Nitekim yapıldı da...
    Ancak bu işi Türkiye’yi silah tedariki başta olmak üzere her alanda İsrail’e mahkum ve mecbur edecek bir noktaya taşımak ve İsrail’in Ortadoğu projelerinde Türkiye’yi taşeron gibi sunacak düzeylere götürmek kabul edilemez. Aynı şekilde dünya gücü Amerika’yı yok farzetmek mümkün olmayacağı gibi, Amerika ile ilişkilerde de ittifak esaslarını zedeleyecek şekilde hareket etmeyi kabullenmek doğru olamaz. Amerika’nın Ortadoğu projelerinin bekçisi haline dönüşmek Türkiye’nin çıkarına olmayabilir. Kısacası bu iki ülke ile değişik zaman ve mekanlarda ve değişik düzeylerde işbirliği yapılmasına hemen hemen hiç kimse karşı olmamakla birlikte, bu işbirliğinin patron-taşeron münasebeti haline dönüştürülmesine aklı başında her vatansever karşı çıkacaktır.
    İşte 28 Şubat’ı bu patron-taşeron ilişkisini isteyenler şeklinde tanımlamak doğru olacaktır. 28 Şubat sürecinde ortalama dindar-muhafazakar insanları rahatsız eden açıklama, girişim ve uygulamalarda ısrar edenlerin, aynı zamanda Türkiye’nin Amerika ve İsrail ile ilişkilerini bu şekilde yeniden yapılandırmak isteyenler olduğunu unutmamak gerekir. Meseleye bu dış politika perspektifinden bakıldığı zaman AKP’nin neden 28 Şubatın alternatifi değil bizatihi kendisi olduğu daha iyi anlaşılacaktır.
    î Başa 28 Şubat’ın kudretli generalini kollayan Amerikalı Yahudi kuruluşlarının şimdilerde fanatizm derecesinde Başbakan Erdoğan ve arkadaşlarına destek verdiklerini dikkate almak lazımdır. Hatta bu kuruluşların Başbakan Erdoğan’a çok daha fazla ihtimam gösterdikleri aşikardır. Pekiyi 28 Şubat’ın uygulayıcıları ve mağdurları nasıl olmuş da aynı Yahudi kuruluşlarında buluşmuşlardır.
    Bu noktada oluşan iltisak bizi AKP’nin 28 Şubat mağdurlarına neden yardımcı olamadığı sorusuna da götürecektir. AKP’nin Ortadoğu politikaları ve Amerika-İsrail ikilisine yönelik olarak geliştirdiği daha doğrusu kabul ettiği politikalar ile 28 Şubat’ta ön plana çıkan bir grup askerin yapmak istedikleri her bakımdan örtüşmektedir. î Başa Amerika ve İsrail açısından AKP’yi daha kıymetli hale getiren ise, AKP’nin başarılı; buna karşılık söz konusu askeri kanadın ise başarısız olmasıdır. Çünkü söz konusu kudretli general bu politikaları kendi kurumuna tam olarak kabul ettirememiş; buna karşılık AKP büyük bir parlamento çoğunluğu ile iktidara gelmiş ve bu politikaları uygulayacağına söz vermiş gibi davranmaktadır.
    Bu iltisaklar AKP’nin iktidara gelmesinde ve halen ayakta kalmasında birinci derecede önemli roller oynamış olmalıdır. Ama aynı iltisaklar AKP’nin sonunu da getirecektir. Örneğin bu kadar büyük cari açığa rağmen, büyükçe bir kısmı Amerika’dan içeri girmiş bulunan sıcak paranın geri gitmeye kalkışmamasının bu iltisaklar ile alakası olsa gerektir. Ve içerde tutulan bu para AKP’nin dış politikasını bir manada ipotek altına almış durumdadır. Suriye ve İran konularında istenenlerin tamamını yerine getireceği sözü veren AKP, eğer bu sözleri yerine getiremeyecek gibi davranacak olursa, o zaman bu para AKP’ye karşı kullanılacak atom bombası olacaktır.
    Burada sözü edilen dış politika iltisakları AKP’nin içerde 28 Şubat mağdurlarına yardımcı olacak düzenlemeler yapmasına da imkan vermiyor. AKP bu iltisaklar içerisine oldukça zayıf bir konumda katıldığı için pazarlık edememiş olması kuvvetle muvvetle muhtemeldir. Tek taraflı bir dikte etme yöntemi zaten sırıtıyor. AKP liderleri arada bir geçmişlerini hatırlayarak, Amerika-İsrail ikilisinin Ortadoğu’da yaptıklarını eleştirmeye kalkıştığı zaman kullandığı kelimeler adeta bir muhteva tahliline tabi tutulmakta ve milli muhtevalı-İslami nitelikte kelimeler kullanılmışsa, bunun bedeli AKP’ye ağır ödetilmektedir.
    Şeyh Yasin’in öldürülmesi üzerine İsrail aleyhine kullanılan ‘terörist devlet’ nitelemesine yol açan kelimelerin Erdoğan’ın Amerika ve İsrail ile ilişkilerini nasıl sarstığını ve bunun sonucunda İsrail’e özür gezisi düzenlendiğini hatırlayalım. Devamında Washington kapısı açıldı ve orada Erdoğan’a muhtemelen son bir kere uyarıda bulunuldu. Suriye ve İran konusunda biz ne diyorsak onları yap; yoksa...
    AKP’nin dışarıda oluşturduğu bu iltisaklar içerde başörtüsü ve benzeri konularda düzenlemeler yapmasına da mani oluyor. Çünkü bu konular AKP’ye dış destek sağlayan çevreler tarafından İslamcı bir zihniyetin unsurları olarak görülüyor ve AKP’ye karşı İslamcılıktan gerçekten vazgeçip vazgeçmediğini test etmek için vasıta olarak kullanılıyor. Bu yüzden büyük bir parlamento desteğine sahip olan AKP, başörtüsü düzenlemesi yapmaya cesaret edemiyor ve kurumlararası uzlaşma sağlanamaması gibi gerekçelere sarılıyor. Burada ima ettiği ordunun Kıbrıs, Kerkük, Ege ve Ermeni soykırımı konularındaki hiç bir tezini ciddiye almayan ve tam tersini yapan AKP’nin, mesele başörtüsü olunca orduyu dinlemesi manidardır. Gerçekte burada orduyu dinlemesi değil; böyle bir girişimin oluşturduğu kirli iltisaklar üzerinde yaratacağı olumsuz tesirler etkili oluyor. Ve bu yüzden bu konuların unutulması için gayret gösteriyor. Anavatan lideri Mumcu’nun ‘gel anayasayı istediğin gibi değiştirelim’ talebi ile karşılaşınca sinirleniyor; çünkü bu girişim AKP’nin konunun üstüne gitmek istemediği gerçeğini ortaya çıkarıyor.
    Aynı hususlar AB ile oluşturulan iltisaklarda da ortaya çıkıyor. AKP iktidara geldiği ve AB yanlısı politikalara yöneldiği için AB tarafı hükümetin içerde İslamcı diye gördüğü herhangi bir düzenleme yapmasına izin vermiyor. Başörtüsü konusu başta olmak üzere Müslümanların dini özgürlükleri konusunda Stalinist bir diktatörlük gibi davranan AB’nin politikaları başka nasıl izah edilebilir? Leyla Şahin davasında AİHM’nin oluşturduğu içtihat, zina tartışmaları sırasında AB yetkililerinin Başbakan Erdoğan’ın adeta burnunu sürten tavırları, ilerleme raporlarının dini özgürlükler kısmında sadece Hristiyan azınlıkların sorunlarından bahsedilmesi, misyonerlik faaliyetlerinin pratikte karşılaştığı güçlüklere dikkat çekilmesi; buna karşılık Müslümanların dini özgürlük sorunlarından bahsedilmemesi de aynı çerçevede ele alınmalıdır.
    î Başa 11 Mart 2005 hutbesinde ‘İslamiyet Allah indindeki tek dindir’ cümlesini Ankara’daki AB temsilcisinin protesto etmesi de aynı politikaların devamıdır.
    Yani AKP, İstanbul basın ve sermaye çevrelerinin arzu ettiği tarzda bir AB politikası izlemeye mecburdur. Bunun dışına çıkıp, AB sürecini Türkiye’deki laik uygulamaları yumuşatmak amacıyla kullanmaya kalkışacağı intibaı oluşan her girişimde AB tarafı en sert karşılıkları veriyor. Ertuğrul Özkök’ün müzakere sürecinde AKP’nin zihniyet testine tabi tutulacağını söylemesi boşuna değildir.
    Özetle söylemek gerekirse, AKP 28 Şubat’ın alternatifi değildir. AKP 28 Şubat sırasında yaşananların etkisiyle hızla gayri milli bir çizgiye gelmeyi içine sindirmiş ve 28 Şubat’ı Türkiye’de destekleyip; başarılı olamayan çevrelerle iltisaklar kurmuştur. Bu sayede 28 Şubat’ta istediklerini tam olarak yapamayan dış güçler AKP iktidarında gerçek 28 Şubat’ı iktidara getirmiş oldular. Bu iltisaklar sayesinde iktidara gelen ve iktidarda kalmaya çalışan AKP’yi yine bu iltisakların tasfiye etmesi ise kuvvetle muhtemeldir.
     


    î Başa
    Yangın Yayılıyor - Mehmet Şevket eygi 
    Mehmet Şevket Eygi
    26.10.2005
    î Başa BU yazımda anlatacaklarım, ileride yapılacak ve olacak şeyler  değildir, çoktan yapılmaya başlanmıştır, çalışmalar hızla devam etmektedir. Yangın bütün şiddetiyle sürüyor, lakin alevleri ve dumanı henüz görülmemektedir, alttan için için yanıp tutuşmaktadır. Bu pek kısa girizgâhtan sonra şimdi sadede gelelim:
    î Başa PONTUS BÖLGESİNE RUM NÜFUSU GETİRMEK İSTİYORLAR
    Samsun’dan Hopa’ya kadar olan Doğu Karadeniz Bölgemizi, Türkler tarafından zorla, barbarca metod ve fetihlerle sahiplenilmiş kendi toprakları olarak kabul ediyorlar ve bu bölgeyi yüzde yüz olmasa bile Rumlaştırmak istiyorlar. Yunanistan’da ve dünya üzerinde Pontus için çalışan onlarca dernek, enstitü, vakıf, kuruluş bulunmaktadır. Birkaç yüz Türk çocuğuna burs vermişler, Yunanistan’da tahsil yaptırtmaktadırlar, onları tekrar Hıristiyanlığa ve Rumluğa döndürmek istemektedirler.Bilhassa o bölgedeki hâlâ Rumca ve Ermenice konuşan bir kısım halk üzerinde durmaktadırlar.Yerli halktan bazı taraftarlar elde etmişlerdir.Bu maksatla büyük paralar harcamaktadırlar. Yayınladıkları kitaplarda o bölgede iki dinli (Dıştan Müslüman, içten Ortodoks Rum) Türkiyeliler olduğunu iddia etmektedirler. Yunanistan’da Pontus ile ilgili kitapların sayısı binlercedir.
    î Başa DOĞU SINIRIMIZDA ERMENİ NÜFUZUNA VE GÖÇÜNE AÇIK BİR BÖLGE MEYDANA GETİRMEK İSTİYORLAR
    Ermenistan’ın Türkiye topraklarının bir bölümü üzerinde istekleri vardır. Karabağ konusunda Azerilerle Ermeniler arasında bundan birkaç yıl evvel yurt haricinde yapılan gizli bir toplantıda Türkiye arabulucu olarak bulunuyordu. î Başa Ermenistan bu toplantıda resmen Ani harabelerinin kendisine verilmesini istemiştir. Bunun üzerine müzakereler kesilmiştir. O zaman iktidarda Ecevit vardı, nisbeten milliyetçi idi...
     î Başa Ermeniler, Rum megali ideacıları ve Kürt ayrılık hareketi ile işbirliği yapmaktadır. Anadolu’nun doğusunun ve güneydoğusunun bazı bölgeleri, ileride buralara Ermeni nüfusu yerleştirmek için planlı, kasıtlı bir şekilde boşaltılmaktadır.
    Ermeniler, birinci dünya savaşı esnasında kaybolan Ermeniler için Türkiye’den yüklü bir tazminat talep etmektedir.
    î Başa İSTANBUL TÜRKLERDEN ALINMAK, ULUSLARARASI SERBEST ŞEHİR HALİNE GETİRİLMEK İSTENİYOR
    Rumlar ve Yunanistan, İstanbul üzerindeki millî emellerinden bir an bile vaz geçmemişlerdir. Şu anda Yunanlılar İstanbul’un Fener bölgesinden mülk satın almaktadır. Bilindiği gibi burası yakın tarihlere kadar birRum mahallesi idi. Rumlar Ayasofya’nın ve şu anda cami olarak kullanılan eski kiliselerin kendilerine iade edilmesini istemektedir. Ayasofya’nın tekrar kilise yapılması için bir milyonluk bir imza kampanyası açılmıştır. İstanbul tehlikededir. Çelik Gülersoy’un vaktiyle Mine Kırıkkanat’a söylemiş olduğu şu cümleyi bir an bile hatırımızdan çıkartmayalım: “Mine hanım, gelecekler ve İstanbul’u bizden alacaklar...” (Radikal gazetesi... İnternet’te “Mine Kırıkkanat Çelik Gülersoy” isimlerinden yazıyı bulup okuyabilirsiniz.)
    î Başa TÜRKİYE’Yİ HIRİSTİYAN YAPMAK İSTİYORLAR
    ABD Başkanı Bush’un da aralarında bulunduğu agresif, fanatik, militan Evangelistler birkaç yıldan beri hummalı bir faaliyet içindedir. Bunlar İslâm dinini bir terör hareketi, Hazret-i Muhammed’i hâşâ terörist olarak görmektedirler. Yeryüzünden, bu arada Türkiye’den İslâm’ı kazımaya ahd ve peyman etmişlerdir. Bu agresif misyonerlerden ılımlı Hıristiyanlar (Katolikler ve saire) de şikayetçidir. Türkiye’de birtakım partiler, güçler, kuvvetli şahsiyetler bunlara destek vermekte, yaptıklarına göz yummaktadır. Agresif misyonerler, yurdumuzda her yıl milyonlarca dolar harcamaktadır.
    î Başa ÜLKEMİZDEKİ YOĞUN VE GENEL KOKUŞMA DIŞ DÜŞMANLARIMIZ TARAFINDAN DESTEKLENMEKTE, TEŞVİK EDİLMEKTEDİR
    Onların gayesi ülkemizi parçalamak, en az üç kısma ayırmaktır. İleride bu üç kısımdan sadece birini, Pembeler tarafından idare ve kontrol edilen batı kısmını AB’ye alacaklardır. Dış düşmanlarımız hedeflerine ulaşmak, Türkiye’yi çökertmek için kokuşmanın, hırsızlığın ne büyük bir güç ve alet olduğunu biliyorlar. “Bizimle işbirliği yapınız, bizim emellerimize hizmet ediniz, biz de sizin kendi ülkenizi soymanıza ses çıkartmayacağız...”
    î Başa TÜRKİYEYİ BİR İSRAİL SÖMÜRGESİ HALİNE GETİRMEK İSTİYORLAR
    Bu konuda hayli yol almışlardır. Yahudi iş adamları ülkemizin çeşitli bölgelerinde büyük yatırımlar yapmaktadır. Ofer ile yapılan gizli ve açık müzakereleri herkes öğrendi. Siyonistler bilhasa GAP bölgesiyle ilgilenmektedir. İsrail’in yaşaması, güçlenmesi, ayakta durması için Türkiye’nin desteği mutlaka şarttır. î Başa Borç içinde kıvranan, borçlarının faizlerini ödemekte zorlanan ülkemiz İsrail’e, uçak ve tank tamiri gibi bahanelerle şimdiye kadar milyarlarca dolar ödeme yapmıştır. Müslüman veya İslâmcı görünen bazı pragmatistler ve arivistler Siyonistlerle kader birliği yapmıştır.
    î Başa TÜRKİYE’NİN MİLLİ AHLÂKINI ÇÖKERTMEK İSTİYORLAR
    Ülkemizin ve halkımızın ahlâkî değerleri batılılarınkilere uymaz ve benzemez. Batıda zina serbest bırakılabilir, enseste (anne baba ve çocuklar arasındaki cinsel ilişkiler) ses çıkarılmaz, cinsel sapıklıklar hoşgörülür ama bizde bunlar olamaz. Avrupalılar bu konularda bize baskı yapmakta, bunlar olmazsa AB’ye giremezsiniz tehdidini savurmaktadır. İktidar bu baskılar karşısında Homoseksüeller ve Seviciler derneğinin hukuka ve ahlâka uygun olduğunu kabul ederek Avrupalılara başeğmiştir.
    î Başa SANAYİİMİZİ ÇÖKERTMEK İSTİYORLAR
    î Başa Türkiye’yi bir sömürge, bir pazar haline getirmek, halkımızı bu pazarın ucuz işçileri veya köleleri durumuna düşürmek isteyen zihniyet ziraatimizi, hayvancılığımızı çökertmiştir. Gümrükler sıfırlandıktan sonra sanayiimizin bir kısmı büsbütün çökecektir.
    Bir kısım sanayiimizi yaşatacaklardır. Bir tek şartla: Sermaye kendilerinden olacak, kârın arslan payını onlar alacaktır. Şu anda ülkemizin buğdayının, pirincinin, etinin, yemeklik yağının bir kısmı dışarıdan gelmektedir. Halbuki ülkemiz bu ihtiyaç maddelerinin tamamını üretecek kapasitededir. IMF, şeker pancarı ekimini kısıtlamış, şeker sanayiimiz darbelenmiştir.
    î Başa EVRENSEL VE TEMEL İNSAN HAKLARINI MÜSLÜMAN ÇOĞUNLUK İÇİN TANIMAK İSTEMİYORLAR
    Kürt milliyetçiliğini ve ayrılıkçı hareketleri destekliyorlar ama çoğunluğu teşkil eden Sünnilerin din, inanç, inandığı gibi yaşamak hak ve hürriyetlerini desteklemiyorlar. Müslümanların “Dinî dernek kurma yasağına” maruz bulunduğunu hiç dile getirmiyorlar. Türkiye’de gerçek bir laiklik olmadığını çok iyi bildikleri halde “Türkiye laikliğine” övgüler düzüyorlar ve bunu bütün İslâm dünyası için çok güzel bir örnek ve model olarak gösteriyorlar. “Zinayı bir suç olarak kabul etmeyeceksiniz ve ona ceza vermeyeceksiniz. Homoseksüellerin ve Sevicilerin temel hak ve hürriyetlerini tanıyacaksınız, Heybeliada’daki Rum rühban okulunu  açacaksınız” diyorlar, bu konularda ağır baskılar yapıyorlar ama hiçbir zaman “Müslümanlara dernek kurmak hakkı vereceksiniz, kapalı tutulan tarikatların ve tekkelerin tekrar açılmasına izin vereceksiniz, Müslümaların dinî hizmetlerini devlet baskısından ve tekelinden kurtaracaksınız, Müslüman cemaate din hürriyeti ve özerklik vereceksiniz, Müslümanların kılık kıyafet, tesettür, yazı ve alfabe gibi kültürel ve sosyal konularda Avrupa standartları seviyesinde serbestliğe sahip olmasına imkân tanıyacaksınız...” gibi sözler ve teklifler onlardan hiç duyulmamıştır.
    î Başa EMELLERİNE ULAŞMAK İÇİN KÜRT HAREKETİNİ KURDURTMUŞLAR VE TEŞVİK ETMİŞLERDİR
    Ayrılıkçı ve terörist Kürt hareketinin arkasında İsrail, misyonerlik, Haçlılık, emperyalizm ve vahşi kapitalizm bulunmaktadır. ASALA’nın faaliyetlerini durdurmuşlar, onun yerine PKK’yı sahneye koymuşlardır. İsrail’in ve Batı’nın destekleri olmasaydı PKK kesinlikle ayakta kalamazdı.  Kürtleri kullanıyorlar. Vaktiyle 19’uncu asrın son çeyreğinde ve yirminci asrın başlarında ayrılıkçı ve terörist Ermeni komitaların destekledikleri gibi. Vaktiyle Ermeniler onların tuzağına düşmüş ve büyük zarara uğramışlardı. Şimdi aynı oyun Kürtlere oynanmaktadır. Bilhassa Irak’ta ileride Kürtler büyük zarar ve ziyanla karşılaşacaktır.
    *
    î Başa Siyonistler, Haçlılar, emperyalistler, sömürücüler emellerine ulaşmak için ülkemizdeki bazı arivist İslâmcıları kullanmaktadır. Bu arivistler maddî menfaat ve şahsî ve nefsanî nüfuz karşılığında devletimizi sarsmak, ülkemizi parçalayıp bölmek, halkımızı birbirine düşürmek isteyen dış güçlerle ittifak halindedir.
     



    î Başa
    ‘NALÇİK EYLEMİNDE SUÇLANAN YERMUK CEMAATİ ASLINDA YOK!’ - ajans kafkas

    25.10.2005 - 17:43:15
    Kavkazki Uzel'e açıklamalarda bulunan Rusya Bilimler Akademisi Etnoloji ve Antropoloji Enstitüsü öğretim görevlisi ve tarih doktoru Ahmet Yarlıkov, Kabardey-Balkar'da meydana gelen eylemlerin arkasırndaki güçlerden biri olmakla suçlanan Yermuk'un aslında sanal bir örgüt olduğunu söyledi.

    Ahmet Yarlıkov Kavkazki Uzel'e yaptığı açıklamada, 'Ben Yermuk'un hayali ve efsanevi olduğunu düşünüyorum. Çünkü defalarca Kabardey-Balkar'da bulundum ve Yermük üzerine çalıştım, ancak Yermuk'un tam olarak ne olduğunu anlayabilmiş değilim. Böyle bir örgütü de bulamadım’ diye konuştu.

    Güvenlik organlarında bile Yermuk olduğuna inanılmadığını ve tüm eylemlerin Camagat’e yüklendiğini anlatan Yarlıkov, ‘Camagat ise zanları kendisinden uzaklaştırmak için tüm açıklamaları özellikle Yermuk adıyla yaptı’ ifadesini kullandı.
    Ahmet Yarlıkov, ülkenin güvenlik organlarının bile bu konuda karışıklık içinde olduğunu da belirtti ve ‘Mesela, onlara göre, Nalçik Narkotik Şubesine düzenlenen baskının organizatörü Anzor Astemirov, Cemaagat’te Musa Mukojev'den sonra ikinci adam idi. Şimdi ise hükümet Anzor Astemirov'u, her şeyi düzenlemekle suçluyor ve Yermuk sorumluluğunu da ona yıkıyor' dedi.

    Yarlıkov'un iddiasına göre, Yermuk'un var olması herkes için faydalı, çünkü Yermuk, direnişçi sitelerinde sorumluluğu ondan daha fazla söz edilmesi amacıyla üzerine alıyor, direnişçiler içinse Yermuk’tan söz etmek, birliklerinin genişliğini göstermek için çok faydalı.

    Yermuk'tan farklı olarak Cemagat’in gerçek bir organizasyon olduğunu anlatan Yarlıkov, cemaatin sayısını 10 bin civarı olarak veriyor. Bu örgütün, sorumlu, akıllı ve Rusya hukuk alanında legal olarak çalışmaya hazır olan insanlardan oluştuğunu kaydeden Yarlıkov, şunları ekliyor; î Başa ‘Onlar kesinlikle yeraltına inmeyi düşünmüyordu, aksine onlar kendilerini yüksek sesle ilan etmişlerdi. Fakat maalesef hükümet baskı yolunu seçti. Sonuç olarak da Musa Mukojev yer altına inmeye zorlandı, bir çok Müslüman da onunla gitti.

    Şu anda onların nerede olduğu bilinmiyor. Ve eğer onlar Çeçenistan'da Basayev'e sığındılar ise durum çok acıklı. Bu maalesef hükümetten gizlenmenin ve baskılardan kaçmanın da tek yolu.’

    Nalçik sonrasına da projeksiyonlar yapan Ahmet Yarlıkov, Kabardey-Balkar'da Cemagat’e karşı devam eden baskıların yeni patlamalara yol açabileceği ikazını yaptı ve yine Kuzey Kafkasya ülkelerinin bir çoğunda yürütülen politikanın, Cemagat’in taraftarlarını daha aktif karşılık vermeye tahrik ettiğini vurguladı.



    KU/ÖZ/AK

     


    î Başa
    Üç ülke Gelibolu'yu istedi - internethaber
     
    26 Ekim 2005 08:49  
    Nice insanlar şehit oldu Gelibolu'da. Adsız kahramanların yattığı bu topraklar için 2004 yılında üç ülkenin kendileri adına özel statü talebinde bulunduğunu biliyor muydunuz?

         Türk milletinin ölüm kalım mücadelesi verdiği Çanakkale, bugünlerde diplomatik bir savaşın tam ortasında. Yedi düvelin top dövdüğü, 11 ayda 500 bin insanın hayatını kaybettiği, kahramanlık destanlarının yazıldığı Gelibolu, kimilerinin Lozan Antlaşması'na dayandırdığı, kimilerinin 'diplomatik fırsatçılık' diye tabir ettiği taleplerle karşı karşıya. Türkiye'nin, Gelibolu Yarımadası Tarihî Millî Parkı projesi çerçevesinde doksan yıldır ihmal edilen şehitliklerle ilgili çevre düzenlemesine başlamasının ardından yoğunlaşan diplomatik talep ve kıskacın başaktörleri Avustralya, Yeni Zelanda ve İngiltere.

    İddiaya göre, 'kendi mezarlarının zarar gördüğü' gerekçesinden hareketle projeye müdahil olan bu ülkeler, daha Lozan Anlaşması imzalanırken en hararetli tartışmalara konu olan Gelibolu'daki 409 hektarlık Anzak Bölgesi'ne 'özel statü' istiyor. Ülkeler arasında 'nota vermeye' kadar varan, üstelik Dışişleri, Çevre ve Orman, Kültür ve Turizm bakanlıklarının da dahil olduğu ilginç bir tartışma yaşanıyor perde gerisinde.

    Gelibolu için “kültürel miras statüsü” talebi

    Birinci Dünya Savaşı'nın mağlubu Osmanlı'nın son cephesiydi Çanakkale. Türk milleti, Çanakkale kara ve deniz savaşlarında gösterdiği güçlü direnişle adeta yeniden dirildi. Çanakkale 1915'te yüz binlerce kişilik işgal gücünün püskürtüldüğü; Anadolu'yu işgal girişiminde en çetin savaşların yaşandığı yer oldu. Milli Mücadele ateşinin ilk alevlenişinin simgesi haline gelen Gelibolu Yarımadası'nda yarım milyon insan kayboldu ya da hayatını kaybetti.

    Mehmetçik'in 'Çanakkale geçilmez' dediği yarımada ile ilgili istekler, mezarlık tartışmaları ve toprak talepleri Lozan Anlaşması'nın görüşme sürecinde gündeme gelmişti. İngiltere heyeti başkanı Lord Curzon, 'çıkartma yaptıkları toprakları' açıkça talep etmiş ancak Türkiye'nin itirazına takılmıştı.

    Türkiye'nin Aralık 2003'te başlattığı Gelibolu Yarımadası Tarihî Millî Park Projesi ile Lozan'a imza atan devletlerin gözü Çanakkale'de yürütülen restorasyon ve yeniden yapılandırma çalışmalarına döndü. Projenin başlamasından sonra bölgede mezarlıkları bulunan ülkelerin de belli noktalarda katılımıyla birçok aşama bugüne kadar başarıyla tamamlandı.

    İşte, tartışmalar da projenin ilerleyen safhalarında kendini gösterdi. İlk olarak, Avustralya, "409 hektarlık Anafartalar sahilinin Avustralya kültürel mirası ilân edilmesi" yönündeki talebini 2004'ün başlarında Dışişleri Bakanlığı'na iletti. "On binlerce yeni turist gelecek" ifadesiyle kimi bürokratlarca bayram havasında karşılanan bu teklif, Dışişleri Bakanlığı'nda konunun görüşüldüğü bir toplantıda Çevre ve Orman Bakanlığı'ndan yetkililerin uyarılarıyla son anda engellendi.

    Ülkeler arası işbirliği anlaşması imzalanması için protokol hazırlanması beklenen bu toplantıda bir bürokratın itirazı, kültürel miras talebinin ardındaki gerçekleri bir bir ortaya koydu.

    Avustralya hükümetinin "ulusal miras alanı" ilân edilmesine ilişkin 88 sayılı 2003 tarihli Çevre ve Miras Mevzuatı üzerinde yapılan inceleme akıllara zarar bir sonuç çıkardı. Mevzuatın, 34BA Ulusal Miras Alanlarının İlân Edilmesi başlıklı maddesinde miras ilân edilen yerlerin içinde meydana gelen olaylara Avustralya mahkemelerinin bakması öngörülüyor; miras ilânı ile adeta yönetim, yargı ve asayiş yetkileri de alınabiliyordu.

    "Çanakkale geçilmez" denen topraklarda başka bir ülkenin mahkemelerinin yetkili olması, uluslararası hukuk ve diplomasi lisanında basitçe "toprak kaybedilmesi" anlamına gelebilecekti. Bunun öğrenilmesinden sonra söz konusu taleple ilgili görüşmeler olumsuz sonuçlandı. Sular bununla da durulmadı. Lozan'a taraf bu ülkelerin, Dışişleri Bakanlığı başta olmak üzere ilgili bakanlıklara ilettiği bilgi notlarının, uyarı yazılarının ardı arkası kesilmedi.

    24-25 Nisan Anzak Günü'nde yapılan şafak ayini törenleri bu sene devlet başkanları seviyesinde katılımla gerçekleştirildi. İngiliz Veliaht Prensi Charles, Avustralya Başbakanı John Howard, Yeni Zelanda Başbakanı Helen Clark'ın ve diğer ülke bakanlarının yoğun ilgi gösterdiği bu törenlerden sonra Tarihî Millî Park çalışmaları merkezli ilginç bir tartışma başladı. Anzak Koyu'ndaki yol genişletme çalışmalarını müteakip Avustralya hükümetinin Türkiye'ye gönderdiği nota ve talep yazıları art arda geldi.

    Dışişleri'nden ‘proje’yi durdur genelgesi

    Tartışmalar Dışişleri Bakanlığı'nın Abdullah Gül imzalı, 11 Ağustos 2005 tarihli gizli ve hizmete özel ibareli genelgesiyle farklı bir boyuta taşındı. Genelgede Tarihî Millî Parkı'n bütün çalışmaların acilen durdurulması istendi. Gerekçe ise Lozan Anlaşması'nın hükümlerinin ihlal edilmemesi için azami gayret gösterilmesi şeklinde açıklanıyordu. Ancak metnin yazımından, uyarıların iletildiği makama kadar uzanan ayrıntılar, perde arkasında ciddi diplomatik hatalar zinciri olduğunun ve bir savaşın yaşandığının işaretçisiydi.

    Genelge, "Bakanlığım teknik konularda uzman olmamakla beraber, derlenen ve özenle değerlendirilen bilgi ve kanıtlar, Gelibolu Yarımadası Milli Parkı'nda Türkiye'nin koruması gereken çok değerli doğal ve tarihî mirasın ciddi biçimde zarar görmesine yol açan ve bundan böyle de yakın geçmişteki yaklaşım sürdürüldüğü takdirde, açmaya devam edebilecek olan uygulamalar bulunduğu güçlü izlenimi doğurmuştur." ifadeleriyle başlıyordu.

    Ardından gelen cümlelerde ise Türkiye'nin Lozan Anlaşması'nda Gelibolu Milli Parkı'nı koruma ve bu amaçla işbirliği yapma yükümlülüğü üstlendiğine dikkat çekiliyordu. Oysa yarımada 1973 yılında "Milli Park" ilân edilmişti. Üstelik Lozan Anlaşması'nda sadece bugün Anzak Koyu olarak da adlandırılan Anafartalar Sahili'ndeki topraklarla ilgili özel hükümler bulunuyordu.

    33 bin hektarlık Gelibolu Yarımadası'nın bu ülkelerle birlikte yönetileceği gibi bir hüküm yoktu. Yani hem teknik, hem coğrafî hem de tarihî değişiklik ve gerçekleri dikkate almadan yazılan bu diplomatik yazı, Türkiye'yi Lozan'da bile üstlenmediği ciddi bir yükümlülük ve hatayla karşı karşıya bırakabilecek hüviyetteydi.

    Gereği için Başbakanlık'a, bilgi için Genelkurmay Başkanlığı ile İçişleri, Kültür ve Turizm, Çevre ve Orman bakanlıklarına gönderilen genelgenin hazırlama gerekçeleri arasına, anma törenlerine katılan yabancı ülkelerin vatandaşlarının bölge ve ülke ekonomisine sürekli katkı yapmalarının güvence altına alınması da eklenmişti.

    Tarihî yarımadayı ihya etme projesine dört elle sarılan Çevre ve Orman ile Kültür ve Turizm bakanlıkları çalışanlarına göre daha da vahimi bu gerekçelere dayandırılarak son satırlarda dile getirilen şu taleplerdi: "Halen yarımadada Milli Park içinde sürdürülmekte olan her türlü proje uygulama çalışmasının vakit geçirmeksizin tümüyle askıya alınması; henüz ihalesi yapılmamış ve uygulamasına başlanmamış diğer projelerin de ihalelerinin durdurulması ve uygulamalarına başlanmaması..."

    Avustralyalı gazeteci Sallers'in yazısı

    Projeyi yürüten bakanlıkların çalışanlarını bile şoke eden bu genelgeden cesaret alan uyarı yazıları, nota ve cevaplar gecikmedi. Avustralya Büyükelçiliği'nin 08 Eylül 2005 tarih ve 2005/247 sayılı nota yazısı da bunlardan biriydi. Büyükelçiliğin Gelibolu'da yaşayan Bill Sallers adlı gazetecinin Avustralya Muharip Gaziler Bakanlığı'na gönderdiği uyarı yazısıyla, Anzak bölgesi olarak adlandırılan yerde yapılacak her türlü çalışma konusunda Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile Avustralya Başbakanı John Howard'ın 26 Nisan 2005'teki törenler sonrasında vardıkları mutabakat görüşmeleri hatırlatılıyordu.

    İddiaya göre Başbakanlık, Avustralya makamlarına bölgede yapılacak çalışmalarda 'ortak tarihi araştırma' vaadinde bulunmuştu. Notada Sallers'in altı sorusunun cevaplanması ve hassasiyetlerin dikkate alınması isteniyordu. Bölgede inşa edilecek bakı teraslarının konu edildiği büyükelçilik notasında bir başka iddia da yerini aldı. O da Başbakan Erdoğan ile Avustralya Başbakanı Howard'ın 26 Nisan tarihli görüşmelerde Türk tarafının proje çerçevesinde ortak tarihi araştırma konusunda işbirliği taahhüdünde bulunduğu iddiasıydı.

    57. Alay Şehitlikleri'nin yeniden ihyası çerçevesinde yapılan çalışmaların yürütüldüğü alanlarla komşu olan Anzak Koyu çevresinde oluşturulan bu tartışma ve taleplere detaylı bir cevap verildi. Orman Bakanlığı'nın konunun serencamını anlattığı yazısında ilgili ülkenin nota yazısı ve Dışişleri'nin genelgesinde yer alan hususlar acilen düzeltildi. Çünkü yazışmalarla Avustralya ile Türkiye arasında olumsuz bir hava oluşturularak, projenin durdurulması yönünde tam bir diplomatik kriz ve savaş başlatılmak üzereydi. 57. Alay Şehitliği'nin çevresinde "gerçek şehitliklerin üstüne otopark yapılıyor" söylenti ve haberleri de ilginç şekilde Sallers'in bu yazıyı yazdığı ve notaların gönderildiği tarihlere rastlayacaktı.

    Orman Bakanlığı'ndan bir yetkilinin tabiriyle, "Anafartalar sahili ile ilgili talepler; genelge ve bu yazıların ardından adeta tekrar palazlandı." Oysa bu taleplere karşı en iyi cevabı Lozan Anlaşması'nın kendisi veriyor. Anlaşmanın 128. maddesi şu hükmü içeriyor: "Türk Hükümeti, İngiliz İmparatorluğu, Fransız ve İtalya hükümetlerine karşı, kendi ülkesinde, bunların, savaş alanında can vermiş ya da yaralanmış, kaza ve hastalık yüzünden ölmüş askerleri ve denizcileriyle, tutsakken ölen askerlere veya gözaltındayken ölen sivillere ait mezarları, mezarlıkları, kemiklikleri ve onları anmak için dikilmiş anıtları kapsayan toprak parçalarını (arsaları) bu hükümetlerin kullanımına ayrı ayrı ve sürekli olarak bırakmayı yükümlenir.

    Bunun gibi, Türk Hükümeti, 130'uncu maddede öngörülen Komisyonlara, bir araya toplama mezarlıkları (cimetières de groupement), kemiklikler kurmak ya da anıtlar dikmek için ileride gerekli görülecek toprak parçalarını da, sözü geçen bu hükümetlerin kullanımına bırakacaktır. Türk Hükümeti, bundan başka, söz konusu mezarlara, mezarlıklara, kemikliklere ve anıtlara giriş serbestliği tanımayı ve gerekirse, buralarda cadde ve yollar yapılmasına izin vermeyi yükümlenir. Yunan Hükümeti de, kendi ülkesine ilişkin olarak, aynı yükümleri kabul eder."

    Mezarlıklar Türk toprağı

    Avustralya resmî makamlarının talepleriyle gündeme gelen 'özel statülü bölge' beklenti ve iddialarına karşı ise Lozan'ın şu lafızlarıyla egemenlik haklarının sınırı da çiziliyor: "Yukarıda belirtilen hükümler, böyle bir amaçla bırakılmış olan toprak parçaları üzerinde, duruma göre, Türk ya da Yunan egemenliğine halel vermez.” Bu ifadelerle mezarlık yerlerinin Türk toprağı olduğuna dikkat çekilip, egemenlikle ilgili hak taleplerinin olamayacağı kesin bir dille ifade ediliyor.

    Peki egemenlik tanınmayan bir alanda Avustralya'nın kültürel miras talebi ile kendi hukuk kurallarını Türk topraklarında işletmesi kabul edilseydi sonuç ne olacaktı? Üstelik sadece Anafartalar Koyu'nun belli bir kesimi için mezar yapımı ve kemikliklerin arazi kullanım hakkı için tanınan bir anlaşma hükmü Dışişleri Bakanlığı'nın genelgesi ve ilgili ülkelerin talepleri gerekçe gösterilerek nasıl 33 bin hektarlık Gelibolu Yarımadası'nın tamamını kapsayan tarihî bir projeyi durdurma gerekçesi sayılabilirdi? İddia edildiği gibi, Mustafa Kemal Atatürk'ün "Sizlere ölmeyi emrediyorum." dediği ve tamamı şehit düşen 57. Alay'a ait şehitliğin yanı başındaki yabancı asker mezarlıklarının zarar görmesi söz konusu muydu?

    Mutabakata rağmen bakanlıklar yanlış bilgilendirilmiş

    Tarihî Milli Park projesini yürüten Çevre ve Orman Bakanlığı'nın buna cevabı kesin ve net. Bakanlığa göre, "Proje uygulamalarında uluslararası bir yarışmayla belirlenen ve daha sonra Ortadoğu Teknik Üniversitesi'nce geliştirilen ana planlara uyuluyor." Konuyu yakından takip eden yetkililer, özellikle Dışişleri Bakanlığı'ndaki bazı yetkililerin yanlış yorumları nedeniyle gereksiz bir sorumluluğun Türkiye Cumhuriyeti'nin omuzlarına yüklenmek istendiğini savunuyor. Bakan Osman Pepe imzasıyla Dışişleri Bakanlığı Afrika ve Doğu Asya Genel Müdür Yardımcılığı'na iletilen Ekim 2005 tarihli yazı ise gerçekten dikkate değer:

    "Bilindiği üzere; Kabatepe-Arıburnu-Conkbayırı cephesinin Kabatepe'den Saros sahili boyunca kuzeyde Arıburnu ve Büyük Anafarta sahiline ulaşan Anzak alt bölgesi, 1924 Lozan Anlaşması'nın 129'uncu maddesiyle Britanya İmparatorluğu'na sadece mezarlık olarak kullanım hakkı verildiği, bütünüyle Gelibolu Yarımadası Tarihî Millî Parkı ile Kabatepe Tarihi Sit Alanı içinde kalan Anzak alanının sadece 409 hektar olduğu, mezarlıklar da dahil olmak üzere, kullanım hakkı verilen araziyi teftiş ettirme hakkının ise aynı maddenin 2 numaralı bendi gereğince Türkiye Cumhuriyeti hükümetine tanındığı belirtilmektedir. Dolayısıyla Bakanlığımca hayata geçirilecek 'bakı noktası' peyzaj düzenleme projelerinin mezarlıklar ve anıtlar için Lozan Anlaşması ile yabancılara kullanım hakkı verilen arazilerle herhangi bir ilişkisi bulunmamaktadır. Tarihî Milli Park alanındaki her türlü faaliyet, uluslararası anlaşmalara, Türkiye Cumhuriyeti Kanunları'na ve Uzun Devreli Gelişme Planı hükümlerine uygun olarak gerçekleştirilmektedir."

    Bakanlıklar arası bu sert yazışmaların arasında ilginç yazılardan biri de, Avustralya Büyükelçiliği'nin Anafartalar yolu inşaatı konusundaki notadan sonra Dışişleri Bakanlığı İkili Siyasi İlişkiler Genel Müdürü Süha Umar imzasıyla Çevre ve Orman Bakanlığı'na gönderilmiş. Anzak törenlerinde Başbakan Erdoğan ile Avustralya Başbakanı Howard'ın mutabakata vardığı konuları hatırlatan yazıda "Çanakkale Anma Törenleri öncesinde ulusal ve uluslararası basın yayın organlarına da olumsuz biçimde yansıyan Anzak Koyu'ndaki yol ve istinat duvarı çalışmalarının konu son gelişmeler ışığında yeniden değerlendirilinceye kadar durdurulmasının yararlı ve gerekli olduğuna Bakanlığımız da katılmaktadır." deniyor.

    Diğer yandan, bakanlıklar arasında gerçekleşen bu tür yazışmaların aksine Avustralya resmî makamları 04-09 Ağustos 2005 tarihleri arasında Çevre ve Orman Bakanlığı'ndan gelen proje ekibine Canberra Türkiye Büyükelçisi Tansu Okandan'ın katıldığı toplantıda hem proje hem de Anafartalar yolu dolayısıyla Türkiye'ye teşekkür etmiş. Aynı görüşmede tahkimat duvarı ve bölgede çalışan inşaat şirketinin tüm ziyanlarının karşılanması sözü de verilmiş.

    Avustralya Çevre ve Miras Bakanı Ian Cammpbell ile Muharip Gaziler Bakanı De Anne Kelly'in de onayladığı işbirliği ve sözler ise Türkiye'de bakanlıkların yazışmalarına yansımamış. Yani Avustralya tarafı bölgede yapılan Tarihî Millî Park çalışmalarıyla ilgili sorun olmadığı görüşlerini beyan etmiş ama bu proje sahibi Çevre ve Orman Bakanlığı yetkililerine iletilmemiş. Çevre ve Orman Bakanlığı'ndan bir yetkilinin tabiriyle Avustralya resmî makamları ile bakanlık arasında Anafartalar sahil yolu (Anzak Koyu yolu) ile ilgili her türlü mutabakat sağlanmasına rağmen Dışişleri Bakanlığı'nın ilgili yazıları adeta mutabakatı yok sayar nitelikte kaleme alınmış. Projeye yakın aynı isim "Mutabakatlara rağmen Avustralya makamları sorun varmış gibi bilgilendirilmiş. Proje değil, Türkiye'yi uluslararası arenada zora sokan asıl budur." diyor.

    Görünen o ki diplomatik kıskaç ve Türkiye'nin kurumları arasındaki yaklaşım farklılığı projenin kalan safhalarında da sürecek. Sahi, 'Çanakkale Savaşları' tarihin derinliklerine gömülmemiş miydi?

    TARİHÎ HARİTALAR NASIL KAYBOLDU?

    Gelibolu 1973'te Milli Park ilân edilir. Yarımada ile ilgili ilk ciddi hata 1994'teki yangından sonra yapılır. Dönemin cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in talimatıyla doğal müze, şehitlikler ve tabyalarla dolu alanda ağaçlandırma kararı alınır. Bu karar, tarihî dokunun tahrip edilmesi anlamına gelen işlere de sebep olur. Makineli ağaçlandırma da dahil alanda kontrolsüz bir çalışma yürütülür. Türkiye'nin en büyük ağaçlandırma kampanyası çerçevesinde bölge, yangına karşı en riskli ağaç türü olan çamlarla donatılır. Bazı orman mühendisleri bunun 'bir ormancılık faciası' olduğu uyarıları yapar ancak bunlar dikkate alınmaz. Üstelik bütün bu çalışmalar Cumhurbaşkanı oluru, MGK kararı ile uygulanır.

    Metrekareye 6 bin merminin düştüğü, 250 bin vatan evladının 'Çanakkale Geçilmez' dediği bölge; kaybettiği siperleri, tarihî dokusu ile ilk kez ciddi tahribata uğrar. Yapılanları vahim hatalar olarak değerlendiren bir uzman "Sorumlular hakkında soruşturma açılmalı." diyor. Bunların ardından bölgenin kurtarılması için farklı bir seferberlik başlatılır. Gelibolu Barış Parkı yapılarak şehitliklerin, tabyaların ve tarihî dokunun düzenlenmesi ve kurtarılması kararı alınır. Gelibolu Milli Park alanında yapılacak bu çalışmalar için 19 Mayıs 1997'de uluslararası fikir ve tasarım yarışması düzenlenir.

    Yarışma 3 Haziran 1998'de sonuçlanır. Norveçli bir firmanın ana plan projeleri tekemmül (geliştirilmek) üzere Ortadoğu Üniversitesi heyetine verilir. Prof. Dr. Raci Bademli başkanlığındaki heyetin çalışmaları sonucunda oluşan Uzun Devreli Gelişme Planı (UDGP) 23 Aralık 2003'te Milli Savunma, Kültür ve Turizm ile Bayındırlık ve İskan bakanlıklarının uygun görüşleri alınarak Çevre ve Orman Bakanlığı'nca onaylanarak yürürlüğe konur.

    ODTÜ'nün yaptığı çalışmalar esas alınarak 1/5000'lik haritalar tamamlanır ve Gelibolu Milli Parkı Uzun Devreli Gelişme Planı'nın uygulamasına geçilir. Çanakkale Zaferi'nin 90. yılına bir yıl kala başlayan hummalı çalışma için Başbakanlık Tanıtma Fonu'ndan ayrılan 21 trilyon liraya, Milli Parklar Genel Müdürlüğü'ne tahsis edilen 4 trilyon lira ilave edilerek işe başlanır. Bugün 28 gerçek şehitlikten dördü ihya edilerek projeye uygun şehitlikler haline getirildi.

    Park ve tarihi iyileştirme çalışmaları Çanakkale'de turist ve ziyaret açısından adeta patlama meydana getirdi. 2001'de 250 bin kişinin ziyaret ettiği Gelibolu Yarımadası'nı 2005'te 2,5 milyon kişi ziyaret etti. Günde 700 otobüsün geldiği yarımada hem tarihî turistik yönüyle hem milli duruş ve bilincin yeniden ihya edilmesi açısından adeta Türk halkının barometresi oldu.


    Bazı uzmanlara göre diplomatik savaşın perde arkasında Türkiye'de bu çalışmaların başlamasından sonra oluşan 'Çanakkale geçilmez' düsturuna sahip çıkan Türk milletinin duyarlılığının kırılması da var. Kimilerine göre ise İngiliz, Avustralya ve Yeni Zelanda politikalarının 1915'ten beri perde arkasında peşinde olduğu toprak taleplerinin gündeme getirilmesi yatıyor.

    Osmanlı haritaları bulundu, legendlar Avustralya'dan getirtildi

    Çalışmalara temel oluşturan ve Genelkurmay Başkanlığı Askerî Tarihî Strateji Etüd Merkezi'nde bulunan 1914-1916 tarihli Şevki Paşa Haritaları esas alınarak gerçek şehitliklerin yeri tam koordinatlarıyla belirlenir. Osmanlı'nın savaştığı alanlarda savaş öncesi ve sonrası yaptırdığı ayrıntılı harita çalışmalarından biridir Şevki Paşa Haritaları. Çanakkale Savaşı'ndan önce ve savaş sonrası tabyaların coğrafi ve fiziki mekanların tamamını kapsayan detaylı haritalar adeta Çanakkale'deki direniş öyküsünün öncesinde ve sonrasında çekilen fotoğraflarıdır.

    Tarihçiler ve restorasyon yapanlar bu haritaları baz alarak orijinal şehitliklerin bulunduğu mekanlarda çalışmalarını sürdürüyor. Şevki Paşa haritalarının bulunması ve çalışmaya dahil edilmesinde de ilginç gelişmeler yaşanır. Legend olarak adlandırılan harita kılavuz bilgilerinin olmaması nedeniyle bir müddet çalışmalar aksar. Sonra legendların Avustralya'ya götürüldüğü öğrenilir. Bilgilerin talep edilmesinden sonra ise orijinal haritanın bilgileriyle çalışmalara başlanır. Kulislerdeki bir başka iddia ise Osmanlı devrinde yapılan ayrıntılı haritaların Lozan'a imza atan taraf ülkelere sızdırıldığı şeklinde. Sadece Anzak bölgesinde söz hakkına sahip olmalarına karşın taraf ülkelerin Gelibolu'nun tamamına yönelik eleştiriler iletmesinin arkasında da bunun yattığı ileri sürülüyor.

    Şehitliklerin başladığı ilk tepe olan Alçıtepe'den başlamak üzere Behramlı Köyü yakınındaki Şahindere Şehitliği, Soğanlıdere Şehitliği, Kozadere Şehitliği ve Anafartalar Şehitliği ihya edildi bugüne kadar. 21 şehitlik daha yapılacak. Bunlardan 7'sinin 18 Mart 2006 tarihinden önce bitirilmesi hedefleniyor. Genelkurmay Başkanlığı arşivlerine göre 330 bin hektarlık Gelibolu Yarımadası'nda 46'sı Türk mezarlık ve sembolik anıtı ile 32'si yabancı askerlere ait yetmişten fazla mezar alanı bulunuyor.

    TOPRAK TALEPLERİ NEREYE DAYANIYOR?

    1918 Mondros Anlaşması sonucu Gelibolu'daki mevzileri ele geçiren İngilizler, savaş sırasında kullanılan 19 mezarlığı düzenler. Bir yıl sonra (1919) mütareke döneminde Avustralya'dan bir heyet gelir. Savaş alanlarını fotoğraflar ve kendilerine karşı Kanlısırt'ta savaşan Binbaşı Zeki Bey rehberliğinde gezerler, sonraki yıllarda mezarlıklar düzenlenir. Aynı yıl Fransız sömürgesi Senegal'den gelen askerler, sekiz Fransız mezarlığını Morto koyunda bir araya getirir. Üç binden fazla askerin gömülü olduğu ve bugün Fransız mezarlığı olarak bilinen anıt ise 1926 yılında tamamlanır.

    İngilizlerin mezarlıklar ve etrafındaki savaş alanlarına ait toprak talepleri ise 1922'li yıllara uzanıyor. Bu talepler Lozan'da sadece mezarlık kullanım hakkıyla sınırlandırılır. 1924 yılında Seddülbahir'deki Gözcü Baba Tepesi'ne 33 metrelik Helles anıtı dikilir. Burası İngilizlerin ilk ayak bastıkları ve son terk ettikleri yerdir. Yeni Zelandalılar ise muharebede ölenler anısına Conkbayırı'na 20 metrelik bir anıt diker. Ağustos 1915 muharebelerinde büyük kayıplar veren Yeni Zelandalıların Çanakkale Savaşı'nda son ulaştığı nokta bugün anıtın dikildiği yerin 60 metre aşağısıydı. İngilizlerin 1924, Yeni Zelandalıların 1925, Fransızların 1926'da anıt diktiği şehitler coğrafyasına 57. Alay'a 'Size ölmeyi emrediyorum' diyen Mustafa Kemal Atatürk'ün anıtı ise 1980'li yıllarda dikilir. Çanakkale Şehitler abidesi ise 1960'lı yıllara gelindiğinde dikilecektir.

    Gelibolu'daki toprak talepleri Lozan görüşmelerinin perde arkasına da yansımış. İngiliz heyeti başkanı Lord Curzon ile Türk heyeti başkanı İsmet İnönü arasında görüşmeler sürerken ilginç diyaloglar yaşanır. Askerî tarih kaynaklarına göre, Curzon, ittifak devletlerinin Anafartalar'da çıkartma yaptığı bugün Anzak Koyu olarak adlandırılan bölgedeki 436 hektar toprağı resmen ister. İsmet Paşa, Ankara ile temaslarından sonra Türkiye'nin dört bir yanında nümayiş (gösteriler) yapılır. İsmet Paşa konunun tekrar gündeme gelmesi üzerine barış görüşmelerinden çekileceği restini çeker.

    Anlaşmayı yarıda bırakma resti üzerine Lozan Antlaşması'nın en detaylı maddeleri arasında yer alan 124'ten 136. maddeye kadar olan mezarlık kısmı yazılır. Çanakkale'de ölen ittifak devletleri askerlerinin kemiklerinin toplanacağı kemiklik ve mezar alanları tek tek belirlenir. Antlaşmada Türk toprağı olarak teyit edilen alanda İngiltere, Fransa, İtalya, Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda ve Türkiye'nin mezarlıklarının tayin edilmesi talep edilir. Talep edilen şehitlik alanlarının tamamı Lozan şartları çerçevesinde ilgili ülkelere sağlanır. Bugün Avustralya, Yeni Zelanda ve İngiliz mezarlarının, Türk askerlerinin şehitliklerinden daha bakımlı ve düzenli olmasının ardında da bu taleplerin öncelikli olarak yerine getirilmiş olmasının payı var.

    Haber: Fatih Uğur
    Kaynak: www.aksiyon.com.tr
     


    î Başa
    Şu Çılgın Türkler'i MİT mi yazdırdı? - internethaber
    26 Ekim 2005 09:45  
    î Başa Prof. Yalçın Küçük bu iddiası ortalığı karıştıracak gibi. Küçük'e göre ulusalcı cephenin 'başucu' kitabı olan 'Şu Çılgın Türkler' sipariş üzerine yazdırılmış...

         Zaman zaman ortaya attığı ilgi çekici tezlerle büyük fırtınalar koparan Yalçın Küçük'ten bir 'ezber bozucu' iddia daha geldi. Kitaba 'Kemalizmin cenaze töreni' nitelemesi yapan Yalçın Küçük, "Şu Çılgın Türkler ancak ana okullarında okutulabilir" dedi... Yeni Aktüel'de Alper Görmüş'ün sorularını yanıtlayan Yalçın Küçük bakın neler söyledi:

    Alper Görmüş: Bu durumda, Kemalizmin gecikmiş bir cenaze töreni dediğiniz "Şu Çılgın Türkler" kitabını aynı zamanda Mustafa Kemal'in tanrılaştırılması sürecinin zirvesi gibi görüyorsunuz; doğru mu?

    Yalçın Küçük: Tabii... Aslında yazdıklarını ancak ana okulundu okutabilirsiniz. Size bir gözlemimi de aktarayım: Bazen Ankara'da yemekler yiyoruz, gazeteciler falan... Bu yemeklere bazen bu hükümetin bazı bakanları da katılıyor. Gene bir yemekteydik, kitap yeni çıkmıştı ve masadaki herkes "Şu Çılgın Türkler" almıştı. Dört-beş kişiydik ve hepsi, Abdüllatif Şener bey hariç, aldık bıraktık dedi. O da, henüz okumaya başlamamıştı, madem öyle ben de okumayayım, dedi.

    Alper Görmüş: Tuhaf. Gazeteciler öyle konuşup başka türlü yazıyor demek ki. Yazdıkları gazetelerde "Şu Çılgın Türkler" güzellemesinden geçilmiyor...

    Yalçın Küçük: Zaten kimdir bu Turgut Özakman? Kemalizm'le hiçbir ilgisi bulunmayan hükümetler döneminde turizm genel müdürlüğü yapmıştır. Bu hükümetler döneminde devlet tiyatroları genel müdürlüğü yapmıştır. TRT'nin en ideolojik dönemlerinde evvela daire başkanı, sonra genel müdür yardımcısı ve genel müdür vekili olmuştur. Bu bilgileri yan yana getirdiğimiz zaman, Turgut Özakman'ın d evletin istihbarat güçlerince çok güvenilen, çok beğenilen bir insan olduğunu düşünmek durumundayız. 1997'de bana karşı yazdığı "Vahdettin" kitabı öyledir. Genelkurmay yahut istihbarat, devletin iç çalışmasıdır bu. "Sen bunu yap" demişlerdir.
  •  
     
    Hosted by www.Geocities.ws

    1