ANA SAYFA

GÜNCEL İNDEKS

 

 


- Ermeni meselem... - Bekir Coşkun - 27 Eylül 2005
  ~ Anneannemiz
  ~ Uzun boyu, incecik bedeni, sarı saçları, çakır gözleri vardı.
  ~ Adı
  ~ O bir Ermeni kızıydı.
  ~ Gerçek
  ~ Dimdik duran o güzel kadının, zaman zaman niye boynunu büktüğünü, beni ve küçük kız kardeşimi severken kimi zaman niçin gözlerinin buğulandığını, yüzünde asla gizleyemediği o kırgınlığı artık görmüştüm.

- KOMPLO DEĞİL GERÇEK - Yeni Şafak - 27 Eylül 2005 
  ~ ABD'nin Katrina ve Rita kasırgalarına karşı çaresiz kalışı, kasırgalar önlenemez mi sorusunu gündeme getirdi. Bilimadamları kasırgaları durdurmak için tam 40 yıldır birbirinden ilginç yöntemler deniyor.
  ~ Sovyetler 70'li yıllarda hortumun deniz suyunu elektrikli süpürge gibi emmesini önlemek için Pasifik'e kasten petrol akıttı.
  ~ Bir sanayicinin önerisi ise bulutlara "zamk'' dökmek oldu: Tonlarca yapışkan madde, yağmuru ağırlaştırarak su tanelerinin düşüşünü yavaşlatacak ve kasırga gözünün, atmosferde yükselmesini engelleyecekti...

- YEGISABETH KASEBIAN IS AN  ARMENIAN GRANDMOTHER -  UNLIKE OTHER DIASPORA
  ~ NO ARMENIAN ALIVE TODAY WILL EVER BELIEVE THAT THE FOLLOWING STORY IS
  ~ TRUTH IS STRANGER THAN FICTION
  ~ RESTOKIAN : WE LIVE LIKE TURKS
  ~ We are living here like

- “Çan seslerine dikkat!” - 27 Eylül 2005 - Milli Gazete 
  ~ Orgeneral Yaşar Büyükanıt, “Tüm dünyanın teröre karşı belli ölçüde tavır aldığı bir ortamda TSK’nın terörle mücadelesini ‘saldırgan askeri operasyonlar’ olarak tanımlayan bu tür ifadeleri Türkiye Cumhuriyeti’ni uyandırması gereken, çan sesleri olarak izlemekteyim” dedi.

- Medeniyet buysa çoktan vazgeçtim - Hürriyet - 27 Eylül 2005
  ~ Hatay 1’inci Medeniyetler Buluşması’ndaki panelde konuşan Hahambaşı İshak Haleva, ‘Medeniyetler askeri harcamalar için her saat başı 100 milyon doları tanka, mermiye harcıyor. Eğer medeniyet dedikleri buysa ben medeni olmaktan çoktan vazgeçtim’ dedi. Haleva, sözlerini ‘Olmaz olsun böyle medeniyet’ diye tamamladı.
  ~ TÜRKİYE
  ~ GÜMBÜR GÜMBÜR YIKILIYOR
  ~ ‘Her yıl 6 milyon çocuk kötü beslenme nedeniyle henüz 5 yaşına basamadan can veriyor. Hırsızlık, gasp, soygun, ırza geçme ve daha birçok suç türü ve ahlaksızlık aldı başını gidiyor. Uyuşturucu tüccarları ilköğretim çağını yaşayan çocuklar arasından kendine körpe müşteriler arayışına girişti. Peki, medeniyetler ne yapıyor? Medeniyetler askeri harcamalar için her saat başı 100 milyon doları tanka, topa, tüfeğe ve mermiye harcıyor. Eğer medeniyet dedikleri buysa ben medeni olmaktan çoktan vazgeçtim. Olmaz olsun böyle medeniyet. Medeniyet intihar ediyor. Gümbür gümbür yıkılıyor medeniyet.’
  ~ Logoya eklenen hilal afişlere ‘yetişmedi’

- Hatay fiyasko - Milli Gazete 
  ~ Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu’nun protokolde kendisine ayrılan Bartholomeos’un yanındaki sandalyeyi değil de daha uzağındaki bir yere oturması dikkat çekerken, Başbakan’ın konuşması esnasında bir kişinin “Katil ABD, İşbirlikçi AKP” diye slogan atması tansiyonu yükseltti. Papa 16. Benedict, gönderdiği mesajla, toplantıyı desteklediğini belirtirken, Dünya Ehli Beyt Vakfı Başkanı Fermani Altun, “Toplantı şovdan ibarettir” dedi.
  ~ Türkiye Hahambaşı İzak Haleva da medeniyetin bugün içinde bulunduğu durumu eleştirerek, “Olmaz olsun böyle medeniyet. Bu  mu yüce yaradanın bizden istediği! Yazık! Çok yazık! Medeniyet intihar ediyor. Dinler bu intiharı önlemek için harekete geçmeyecek se biz niye varız. Yoksa bugüne kadar alınan bütün mesafeler heba olacaktır” diye konuştu.

- Hahambaşı medenilikten vazgeçti - 27 Eylül 2005 - internethaber
  ~ 1. Hatay Medeniyetler Buluşması'nda konuşan Türkiye Musevileri Hahambaşı İsak Haleva medeni olmaktan çoktan vazgeçti.
  ~ Türkiye Musevileri Hahambaşı İsak Haleva da, her yıl 6 milyon çocuğun kötü beslenme nedeniyle hayatını kaybettiğini ve Afrika'da nüfusun yarısının temel besin maddesine ulaşamadığını dile getirerek, "Eşcinsellik yaygınlaşmış, eşcinsel evliliğe meşruiyet kazandırılmaya çalışılıyor. Her türlü ahlaksızlık aldı başını gidiyor. Peki medeniyetler ne yapıyor?
  ~ Eğer medeniyet dedikleri buysa, ben çoktan medeni olmaktan vazgeçtim. Olmaz olsun böyle medeniyet. Medeniyet intihar ediyor, gümbür gümbür yıkılıyor" dedi.

- '90 GÜNDE İYİLEŞTİREMEYECEĞİM KANSER HASTASI YOK!' - Haber Vitrini - 26 Eylül 2005 
  ~ Tekstilci Tuncay Tunç, ardıç tohumu başta olmak üzere bitkilerle uyguladıkları tedavi sonucunda 90 günde iyileştiremeyecekleri kanser hastası bulunmadığını söyledi.

- Dünya bilim tarihi

- Kazan: Bunlar Yüce Divan’lık - Milli Gazete 
  ~ Kazan, “Söyledikleri icraatları yapamazlar. Çünkü Türkiye’yi idare edenler bunlar değil. Bunlar taşeron ve maşa. IMF ile Amerika hangi talimatı verirse onları uyguluyorlar. 2006 yılında seçim var. Bunlar istedikleri kadar (seçim zamanında olacak) desinler. Seçime onlar değil, millet karar verecek. Gelinen nokta belli. Yapılacak olan seçimlerde de AKP ile Saadet Partisi meydanlarda hesaplaşacak” dedi.

- Sanatçı Engin Noyan, ‘Kur’an’ı anlamak, Kur’an’ı Yaşamak’ konferansı verdi - Milli Gazete
  ~ Kur’an’sız günlerim karanlıktı

- Medyada siyonist oyunu - Milli Gazete 

- Nazım Hikmet camiye gitti - Star Gazetesi

- Suudilere çağrı: Dağları değil, kuleleri yıkın! - YeniŞafak - Hocaoğlu - 26 Eylül 2005 
  ~ Her taşı Peygamber'in ve sahabenin ayaklarını öpmüş olan Ömer Dağı'nın olduğu yer, Kral Abdullah ve Mekke Hilton'un sahibi Fakih ailesinin şirketlerine düşmüş.
 


î Başa
Ermeni meselem... - Bekir Coşkun - 27 Eylül 2005
 
  
[email protected]
 

BENİM bir milyon Ermeni’nin ne olduğu konusuyla ilgili bilgim yok.

Benim bir tek Ermenim var.

(.....)

Annemiz öldükten sonra devlet memuru olan babam, atının arkasına beni ve kız kardeşimi alıp anneannemize götürdü. Urfa’ya yakın Tülmen’in bağları içindeki o büyük evde anneannemiz bizi çok sevdi.

Çocukluk anıları silinmiş olsa bile, onun bize çok özen gösterdiğini bilirim.

î Başa Anneannemiz o büyük evdeki teyzelerime, öbür kadınlara benzemezdi.

î Başa Uzun boyu, incecik bedeni, sarı saçları, çakır gözleri vardı.

î Başa Adı Ümmühan’dı.

Bütün aile ona saygı duyar, bütün aile onu severdi. Ona danışılır, görüşü alınırdı. Özellikle sert yapılı, otoriter ve çok okumuş babamın ona duyduğu güven ve saygı dikkatimi çekerdi.

Biz büyüdük.

Büyüdükçe onun asıl anneannemiz olmadığını, anneannemizin öldüğünü, onun sonradan oraya geldiğini öğrendik.

î Başa O bir Ermeni kızıydı.

î Başa Gerçek anneannemiz öldükten sonra dedem onu Fırat Havzası içinden Suriye’ye sevk edilen (tehcir), yer yer yok olan Ermeni kafileleri içinden alıp evlenmişti.

Dedem, teyzelerim, yengelerim, kısaca herkes onu sevmiş, ailenin en büyüğü saymışlardı.

(.....)

Biraz büyüdükten ve gerçeği öğrendikten sonra anneannemizin gözlerindeki o hüznü daha iyi anlamıştım.

î Başa Dimdik duran o güzel kadının, zaman zaman niye boynunu büktüğünü, beni ve küçük kız kardeşimi severken kimi zaman niçin gözlerinin buğulandığını, yüzünde asla gizleyemediği o kırgınlığı artık görmüştüm.

*

İşte benim Ermeni meselem.

Ermenilere neler yapıldığını, bu tartışmaların artık ne anlama geldiğini, gerçeğin ne olduğunu bilemem.

Ama anneannemizi, genç bir kızken kimin yurdundan-yuvasından ayırdığını bilmek isterim.

Gizlemek zorunda kaldığı acıları, belli etmek istemediği hasreti ve belki de her gece hepimizden sakladığı gözyaşları ile onu kimin-kimlerin bir sonsuz sürgüne mahkûm ettiğinin hesabını sormak isterim.

Bir milyonu bilemem, benim bir Ermenim var.

Çok sevdiğim o hüzünlü kadın.

Benim Ermenim.

 


î Başa
KOMPLO DEĞİL GERÇEK - Yeni Şafak - 27 Eylül 2005 

î Başa ABD'nin Katrina ve Rita kasırgalarına karşı çaresiz kalışı, kasırgalar önlenemez mi sorusunu gündeme getirdi. Bilimadamları kasırgaları durdurmak için tam 40 yıldır birbirinden ilginç yöntemler deniyor.

ABD'ye büyük ölçüde zarar veren kasırgalar alınan önlemlerin yetersiz olduğu eleştirilerine neden olmuştu. Ancak 40 yıl öncesinde getirilen ilginç çözümler doğaya karşı ne kadar gerçekçi yaklaşıldığını gözler önüne serdi. Denize petrol dökmek, yağmuru ağırlaştırmak, denizi soğutmak, hatta meteorolojik nükleer savaş başlatmak... Bunlar, bazı mucitlerin kasırgaların patlayıp insanlığa zarar vermesini önlemek amacıyla ortaya attığı fikirlerden bazıları. î Başa Sovyetler 70'li yıllarda hortumun deniz suyunu elektrikli süpürge gibi emmesini önlemek için Pasifik'e kasten petrol akıttı.

Kasırganın havası alınsın

Buna karşılık Amerikalılar başka denemeler yaptı: 1961'de Esther, 1963'te Beulah, 1969'da Debbie ve 1971'de Ginger kasırgalarına karşı "Stormfury'' (Kasırga çılgınlığı) adını verdikleri operasyonu uyguladılar: Kasırganın gözünü çevreleyen bulutlara gümüş iyodür atarak havasını söndüreceklerdi.

Bulutlara zamk dökülsün

î Başa Bir sanayicinin önerisi ise bulutlara "zamk'' dökmek oldu: Tonlarca yapışkan madde, yağmuru ağırlaştırarak su tanelerinin düşüşünü yavaşlatacak ve kasırga gözünün, atmosferde yükselmesini engelleyecekti...

Ancak tekniğin gerçekten işe yarayıp yaramayacağını uzmanlar kestiremedi. Dahası, bir tek kasırgayı etkisiz kılabilmek için yaklaşık 38 bin ton yapışkan madde gerekecekti... Bazı uzmanlar da, okyanus sularının ısınmasının kasırgalara yol açtığını gözönüne alarak, denizleri niçin soğutmadıklarını sordu. Buzdağları göndermek, deniz dibinde bulunan derin çukurlardaki suyu yükseltmek cazip öneriler olarak görünüyor... Denizlerin soğutulmasına bir zamanlar kafa yorduğunu belirten Prof. Willoughby, "şimdiyse böyle yapılırsa evdeki hesabın çarşıya uymayabileceğini'' düşünüyor: "Büyük mühendislik projelerine girişmek, çok daha kötü sonuçlara yol açabilir. Bu risk hep vardır. Nitekim, buzdağı projesi, büyük bir buzlanma çevrimine yol açabilir, bunu önceden bilemezsiniz...''

Amerikan bilim dünyası, onca "yaratıcı'', hatta "uçuk'' sayılabilecek öneriye rağmen, şimdilik kasırgalarla "iyi geçinmeyi'' tercih ediyor.



« Geri Dön


î Başa
YEGISABETH KASEBIAN IS AN  ARMENIAN GRANDMOTHER -  UNLIKE OTHER DIASPORA
GRANDMOTHERS SHE SAYS THAT TURKISH SOLDIERS PROTECTED THEM DURING THE
RELOCATION AND  DID NOT HARM THEM,AS OTHERS HAVE BEEN CLAIMING FOR AGES, - Turkish Forum - 27 Eylül 2005

(An  Editorial)

Mahmut Esat Ozan

Chairman -Editorial Board

The Turkish Forum- USA

 (this article is humbly dedicated to an irreplaceable Turkish Lady called
Fatma Sarikaya)



î Başa NO ARMENIAN ALIVE TODAY WILL EVER BELIEVE THAT THE FOLLOWING STORY IS
TRUE. THEY ONLY HEARD THE OPPOSITE INVENTED SIDE ALL THEIR LIVES


I do not believe that any Armenian person, man or woman, young or old,
rich or poor would admit that the story below could have ever happened.
These unfortunate people almost from infancy on have been fed a pabulum
called the' Armenian genocide,' plus a goodly portion of pure hatred for
the Turks. This has been their gospel truth inculcated in them not only in
their homes and Churches but also at every phase of their lives from
cradle to grave.

When I first heard recently about the story below, I promised myself to
publicize it as many times as I could in the future. That is what I am
doing here to let the rest of the world meet and admire this different
kind of Armenian grandmother, born in the Ottoman Empire who kept her
closeness to her birth place and her love for her second native
tongue,Turkish.

Yegisabeth Kasebian is one courageous old woman among many who comes along
and is brave enough to tell the truth as it really happened. After her
narration which appeared in a Lebanese magazine, the Tashnaks started
calling her ugly names. When this story first surfaced, the publication
began hearing hundreds of complaints, 95 per cent coming from abroad This
is a good indication that the Armenian Diaspora is alive and well and will
not give an inch of their deceptive ground to historical facts. Ironically
most of the mail received spoke about the fact that she was either a
salaried agent of the Turkish government in Ankara or that she was senile.
Many letter writers said that this grandmother's words did not jibe at all
with the stories they had heard from their own grandmothers.

Yegisabeth had personally witnessed the relocation of Armenians from the
war zone of Eastern Turkey. She had gone through the same marches as
others had done .The only difference between her account and others' was
something called the truth.  .

î Başa TRUTH IS STRANGER THAN FICTION

Armenians who immigrated to Lebanon during 1915's bitter incidents in
Ottoman lands formed brand new lives for themselves. Leaving the past to
the historians, Armenians in Beirut, unlike those in the Armenian Diaspora
elsewhere, do not hold grudges against Turkey. Along with the Anatolian
culture which they left 90 years ago, they hand down theTurkish language
from generation to generation in Beirut.

An old woman living in the Bekaa Valley sings a Turkish folk song. Her
name is Yeghisabeth

 Kesabian. She is 105 years old and the last witness of the expulsion. She
was 15 years old when she came to Lebanon from Hatay via Syria in 1915.
During the journey, she says they went through great hardship: "We walked
for days. Turkish cavalry were always next to us. They were protecting us
against the attacks, but they sometimes were beating us when we were not
able to walk fast enough to catch up with the others.She admits that it
was a very hard forced walk and a difficult journey." After about three
months of travel, Kesabian came to the Bekaa Valley's Anjar region along
with her relatives, of whom she is the oldest. She lives with her daughter
Sara and her grandchildren. Even her greatdgrandson, eight-year-old
Mardiros knows Turkish. Kesabian taught him Turkish songs.

Her adventure is not limited to1915. After coming to Lebanon, she went
back to Samandag in Hatay (now a province of Turkey ) and got married.
She cannot forget that day in Turkey. "I was so happy. Our neighbors,
relatives, everyone was there. Rain after the wedding means prosperity. At
my wedding, it was raining. Our neighbor prayed for rain. A short while
later, it started to rain. My wedding dress got wet. Since I had no other
clothes, my mother-in-law dried my dress and helped me to wear it again."

Married in Turkey, Kesabian puts her finger on a historical point that is
missed about her return to Lebanon. In 1939, after Hatay's being included
within Turkish borders, of her own will, she returned to the Bekaa Valley
with a group of Armenians and continued her life in the valley. During
this period, again Turks did nothing wrong against them and they returned
to Lebanon upon their own free will. "The French told us, 'come here',
then we went there. When we wanted to leave, Turkish soldiers helped us to
get into the cars and escorted us to Damascus. Then, the French took over.
In those years, Turks did nothing wrong to Armenians."

Kesabian, one of the last witnesses of the expulsion misses Turkey a great
deal. In particular, she wanted to see the village in which she spent her
childhood and where she was married; however, she has not fulfilled her
wish yet. Now, she has a single request of her grandchildren and her
daughter: She wants them to take her to Hatay before she dies.

                                                                        *

They still live in Lebanon and dream of Turkey. They listen to
Ibo,(Ibrahim Tatlises a Turkish singer)  Support the soccer team called
Galatasaray

The names in the Borj Hammoud district of Southern Beirut are the same as
the ones in Turkey. Maras, Antep, Adana. The name of the biggest district
is "Yeni Maras" It is the same as any district in Kahramanmaras in Turkey
- narrow streets, noisy children, the smells of spices coming from the
shops. jewelry brought from the Turkish cities, Adana, Mersin and Kilis,
charms saying "Mashallah", "Allah Korusun" on them, dried mulberry, grape
pectin. people are familiar, streets are familiar, shops are familiar. the
kids cry out at Ibrahim Tatlises and Galatasaray. Everybody is like they
have seen the Turkish movie "Copculer Krali" They know the Turkish actor
Kemal Sunal and call him "Copcu". Children support two teams here; one is
from Turkey and one is from rest of the World. They support and watch the
matches of Galatasaray, Fenerbahce and Besiktas besides the matches of
Barcelona and Real Madrid. Fifteen-year-old Artin Taursarkisyan is a fan
of Galatasaray. He follows the matches onTurkish TV channels. The other
team that Taursarkisyan supports is Real Madrid. But the football player
in his dreams is not Zidane or Figo, he is Hakan Sukur. of Galatasaray.
There is no animosity between these Armenians and their neighbors the
Turks . (It suffices to say that they have no enmity between these people
because they have not witnessed the fabricated Armenian genocide)

Not only do these Armenians watch the Turkish broadcasts of Mehmet Ali
Erbil and other Turkish TV series; they even watch women,'s morning
programs. People in Borj Mahmoud watch Turkish TV channels. But the
Turkish TV channels broadcast by cable were closed temporarily by the
Tashnak due to April 24.

 Beiruti Armenians live like Turkish people and they show a different
Diaspora characteristic than the widely known one. They allow the sale of
food and textile products brought from Turkey, the beads with "Mashallah"
and "Allah Korusun" scripts are bought by Armenians and hung on the walls
of their houses. Armenian businessmen are always in touch with Turkey and
they bring most of the goods they sell from Turkey. The grocer Mano
Lenbelian, who sells food and jewelry, is one of them and he often goes to
Turkey for this reason. He teaches Turkish to his children, a language
which he learned from his grandfather.  He speaks Turkish with an Adana
accent and goes to Antep, Urfa, Kilis and Antep regularly. He is not
interested in political issues like "Genocide" or "Emmigration" He says:
"There is no problem with Turkey for me. There should be peace and dialog
now. Those mistakes should be left in the past, let the historians discuss
these issues. Society is negatively affected by these kinds of struggles.
I get along well with Turks. We have no problems. And the others also
should not create problems for us . I sell the dried vegetables and fruits
to Armenians here. They like these products very much. Also Armenians buy
the beads with scripts "mashallah" and "Allah Korusun, If I can sell these
Turkish products, it means that there is no problem between the two
nations."

î Başa RESTOKIAN : WE LIVE LIKE TURKS

Meraat Al Khaleej magazine's Editor-in-Chief Nataly Restokian, who will
come to Antalya ,Turkey, for a top-level business meeting to be organized
this summer, says that this is not well seen by some radical Armenians.
Tashnak's attitude harms bilateral relations between the two countries
according to her. "Armenians have two options:

1) Don't think about Turkey at all and wage war or 2_ Have dialogue and
solve the problem. The first option is impossible. î Başa We are living here like
Turks. We watch Turkish television. I eat Ulker biscuits, listen to
Ibrahim Tatlises. I wear clothes made in Turkey and so do the others.
But for the second option, we have to work hard. Life goes on. I don't want to
deal with the past. I want peace and fraternity, not fighting." When you
get to know Restokian and talk with her, you see that her expressions are
not political.

'Money cannot be a black cat between our friendship with the Turks'

An Urfa Kebap House in Yeni Maras,in Beitut, is in a neighborhood mostly
populated by Armenians. .. Besides having the most delicious kebaps and
lahmacuns, the manager of the house is talkative and a gentleman and that
makes interest in the restaurant grow. There are places and very polite
helpers or managers who are serving various authentic foods from around
the world. But this place has many things to tell Turkish people and the
world, because its owner is the son of an Armenian family who immigrated
to Lebanon in 1915. His name is Levon Restokian.

Speaking Turkish, Restokian is as good as a local in Urfa in Turkey. He
makes the best lahmacun. The word "genocide" for Restokia does not have as
much meaning as it does for Diaspora Armenians. According to him, the war
incident was one of the mistakes made by Armenians during history and it
is nonsense to build up an entire life over this "mistake".

Among his customers, there are many Turks as well as second and third
generation Armenians who emigrated from Turkey. On Thursdays especially
the biggest demand for lahmacun and doner kebap is from the Turkish
Embassy personnel in Beirut. His relations with his Turkish customers are
beyond those of merchant-customer. Even more so, some customers like me do
not pay the bill at the store. "Money cannot be a black cat (rift) between
our friendship," he says and he is still interested in Turkey a great
deal. He tells his children about Turkey and teaches them Turkish.

If we leave aside the "Tashnaks" who are the most radical group of
Armenians in Diaspora, Restokian represents the average Armenian living in
Lebanon, namely people who speak Turkish, who prefer to leave the issues
about Turkey and the "things which happened in the past to historians".

The Diaspora in this country, Lebanon is in fact quite ancient and rooted.
It is organized in a wide area from churches to political parties, from
media to economic organizations. They live mainly in a densely populated
area in Bori Hammoud, in Beirut and Anjar, Bekaa. Valley. They have 3
deputies in parliament.Now debates over genocide are on the agenda due to
the anniversary of the events of 1915. But these issues do not take place
in daily life. Even the new generations think very different. The daughter
of lahmacun master Restokian who, is even loved by Turks, loves Turkey and
Turks as much as her father. Nataly Restokian is the editor of the
magazine, previously mentioned, addresses the rich businessman of the Arab
world and the elite of the country.  Nataly Restokian says, "It should no
longer be a problem for us that our fathers and grandfathers disagreed
with each other and killed each other."

I hope that the 105 year old grandmother Yegisabeth Kasebian attains her
wish to see Hatay, her birthplace in Turkey, once more before she passes
away, and that the level-headed majority of the Armenians of Lebanon get
rid of the radical bull-headed Tashnak politicians in order to prepare
peaceful and better tomorrows for everyone concerned.

I'd like to close with the words of the American Patriot Patrick Henry who
once said: "I like the dreams of the future better than the history of the
past."

[email protected]
 
“Çan seslerine dikkat!”


î Başa
“Çan seslerine dikkat!” - 27 Eylül 2005 - Milli Gazete 


Avrupa Parlamentosu’na tepki gösteren Kara Kuvvetleri Komutanı î Başa Orgeneral Yaşar Büyükanıt, “Tüm dünyanın teröre karşı belli ölçüde tavır aldığı bir ortamda TSK’nın terörle mücadelesini ‘saldırgan askeri operasyonlar’ olarak tanımlayan bu tür ifadeleri Türkiye Cumhuriyeti’ni uyandırması gereken, çan sesleri olarak izlemekteyim” dedi.

“Bu oyunu bozarız”
Kara Harp Okulu 2005-2006 Eğitim ve Öğretim Yılı Açılış töreninde konuşan Orgeneral Büyükanıt, “Her türlü cinayeti hayasızca ve insanlık dışı eylemlerle işleyen tarihin en kanlı terör örgütünün, bugün tüm bu cinayetlerini, barbarlıklarını, demokrasi, özgürlük ve barış gibi insanlığın en yüksek değerleri ile örtüştürmeye çalışanların ve bunlara destek verenlerin oyununa Türkiye Cumhuriyeti ve Cumhuriyetin inançlı koruyucuları alet olmayacaktır. Ülke içinden ve ülke dışından destek gören yıkıcı ve bölücü faaliyetler, elbette ki, Türkiye Cumhuriyetini korumakla yükümlü dinamik güçlerin pençelerinde yok olacaklardır” dedi.

ANKARA
Kara Harp Okulu’nun 2005 - 2006 eğitim - öğretim döneminin başlaması nedeniyle düzenlenen törende konuşan Orgeneral Büyükanıt, Avrupa Parlamentosu’nun (AP) Türkiye’nin terörle mücadelesini ‘saldırgan askeri operasyonlar’ olarak niteliğini hatırlatarak, “Tüm dünyanın teröre karşı belli ölçüde tavır aldığı bir ortamda TSK’nın terörle mücadelesini ‘saldırgan askeri operasyonlar’ olarak tanımlayan bu tür ifadeleri Türkiye Cumhuriyeti’ni uyandırması gereken, çan sesleri olarak izlemekteyim” ifadesini kullandı.
Konuşmasını, Atatürk’ün ‘Ne mutlu Türküm diyene’ sözüyle bitiren Orgeneral Büyükanıt, “Buna ilave yapmak istiyorum. Ne mutlu bu sözü anlayana” şeklinde konuştu. (iha)
 


î Başa
Medeniyet buysa çoktan vazgeçtim - Hürriyet - 27 Eylül 2005

Tuncay DAĞLI-Mehmet EZER-Bünyamin YIL/DHA

î Başa Hatay 1’inci Medeniyetler Buluşması’ndaki panelde konuşan Hahambaşı İshak Haleva, ‘Medeniyetler askeri harcamalar için her saat başı 100 milyon doları tanka, mermiye harcıyor. Eğer medeniyet dedikleri buysa ben medeni olmaktan çoktan vazgeçtim’ dedi. Haleva, sözlerini ‘Olmaz olsun böyle medeniyet’ diye tamamladı.

î Başa TÜRKİYE Musevileri Hahambaşı İshak Haleva, günümüzde medeniyetin kendini tahrip etme eğilimine girdiğine dikkat çekerek, ‘Olmaz olsun böyle medeniyet. Gümbür gümbür yıkılıyor’ dedi.

Fener Rum Patriği Bartholomeos ise dünyada yaşanan terörün dinle bağdaştırılamayacağını söyledi. Türk Ermeni Patriği Mutafyan da, dini inançların pusula gibi doğru bir hattı göstermesi gerektiğini vurguladı.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve 3 semavi dinin liderlerinin katıldığı törenle başlayan Hatay 1’inci Medeniyetler Buluşması’nda dün ‘Dinlerin Medeniyetlere Katkıları’ konulu panel yapıldı. Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu’nun yönettiği panelin ilk oturumuna İshak Haleva, Bartholomeos ve Mutafyan konuşmacı olarak katıldı. Mustafa Kemal Üniversitesi Kampusu konferans salonundaki panelin açış konuşmasını yapan Bardakoğlu, dini bir toplantı yapmadıklarını belirterek, ‘Bu bir düşünce ve kültür platformudur’ dedi.

î Başa GÜMBÜR GÜMBÜR YIKILIYOR

Hahambaşı İshak Haleva, dünyada her 3.5 saniyede bir insanın açlıktan öldüğünü vurgulayarak, şöyle konuştu:

î Başa ‘Her yıl 6 milyon çocuk kötü beslenme nedeniyle henüz 5 yaşına basamadan can veriyor. Hırsızlık, gasp, soygun, ırza geçme ve daha birçok suç türü ve ahlaksızlık aldı başını gidiyor. Uyuşturucu tüccarları ilköğretim çağını yaşayan çocuklar arasından kendine körpe müşteriler arayışına girişti. Peki, medeniyetler ne yapıyor? Medeniyetler askeri harcamalar için her saat başı 100 milyon doları tanka, topa, tüfeğe ve mermiye harcıyor. Eğer medeniyet dedikleri buysa ben medeni olmaktan çoktan vazgeçtim. Olmaz olsun böyle medeniyet. Medeniyet intihar ediyor. Gümbür gümbür yıkılıyor medeniyet.’

TERÖRİZMİN DİNİ OLMAZ

Fener Rum Patriği Bartholomeos da, medeniyetler ve dinler arası gerginliğe dikkat çekerek, şunları söyledi:

‘Terörist eylemlerin ardında bazılarının göstermek istediği gibi dinlerin bulunamayacağını, Müslümanlara karşı hareketlenen kamuoyunu doğru bilgilendirmek amacıyla her fırsatta ve her platformda anlatmaya çalıştık.’

İNSANLIK FRENİ TUTMAYAN FREN

Ermeni Patriği Mutafyan ise sevgi ve barışın dilinin bir olmasına rağmen dünyanın nefret kampanyalarıyla dolu olduğunu anlattı. Mutafyan, ‘Her doğru inanç, pusula gibi hep kuzey ve güney hattını göstermeli. Bir ucu Allah’ı, öteki ucu insanı. Herhangi bir dini metin, tek, hatta çok tanrılı herhangi bir din insanları savaşa, teröre yönlendirmez’ dedi.

î Başa Logoya eklenen hilal afişlere ‘yetişmedi’

HATAY 1’inci Medeniyetler Buluşması’nın tartışmalara yol açan ‘Hatay’ logosunun başına sonradan eklenen kırmızı hilal, toplantının yapıldığı Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi (MKÜ) Kampusu’ndaki afişlerde yer almadı. 29 Eylül’e kadar sürecek ekinliğin davetiyelerinde yer alan hilalin, neden afişlerde yer almadığı sorusunu ise Vali Abdülkadir Sarı, ‘Yetişmedi’ diyerek yanıtladı. Afişlerin ve diğer bazı düzenlemelerin daha önceki logoya göre yapıldığını belirten Vali Sarı, şöyle konuştu:

‘Tepkiler üzerine logoya hilal eklendi. Ancak, afişlerde hilalsiz logoların bulunması hazırlıkların bu değişiklikten önce yapılmasından kaynaklandı. Afişler daha önce hazırlandığı için sadece hilalli logo davetiyelerde yer aldı.’  

 
Hatay fiyasko


î Başa
Hatay fiyasko - Milli Gazete 


Günlerdir tartışma konusu olan ve AKP Hatay Milletvekillerini bile birbirine düşüren “1. Hatay Medeniyetler Buluşması” Başbakan Erdoğan’ın da desteğine rağmen Hataylılardan ilgi görmedi. 30 Eylül’e kadar sürecek toplantıların şüphesiz en mutlu katılımcıları, Fener Rum Ortodoks Patriği Bartholomeos, Türkiye Ermenileri Patriği Mesrob Mutafyan ve Türkiye Musevileri Hahambaşı İzak Haleva oldu. Toplantıya, Erdoğan’ın yanısıra Kültür Bakanı Atilla Koç, Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım ve Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu da katıldı.
î Başa Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu’nun protokolde kendisine ayrılan Bartholomeos’un yanındaki sandalyeyi değil de daha uzağındaki bir yere oturması dikkat çekerken, Başbakan’ın konuşması esnasında bir kişinin “Katil ABD, İşbirlikçi AKP” diye slogan atması tansiyonu yükseltti. Papa 16. Benedict, gönderdiği mesajla, toplantıyı desteklediğini belirtirken, Dünya Ehli Beyt Vakfı Başkanı Fermani Altun, “Toplantı şovdan ibarettir” dedi.

ALİ CURA / HATAY
Günlerdir tartışma konusu olan hatta AKP Hatay milletvekillerini bir birlerine düşürden 1’inc Hatay Medeniyetler Buluşması başladı. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın da katılarak destek verdiği program ilk günden itibaren protestolara sahne oldu. Ve program Hataylılar’dan da ilgi görmedi.
30 Eylül tarihine kadar çeşitli konferanslarla sürecek olan 1’inci Hatay Medeniyetler Buluşması Mustafa Kemal Üniversitesi kampüsünde düzenlenen açılış töreni ile başladı. Başbakan Erdoğan’ın da geldiği açılış programına Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç, Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu, değişik inanç ve din temsilcileri olarak da İstanbul Rum Ortadoks Patriği Bartholomeos, Türkiye Ermeniler Patriği Mesrob Mutafyan, Türkiye Musevileri Hahambaşı İzak Haleva ve Vatikan temsilcilerinden oluşan bir heyet katıldı.
Programını başlamasına çok kısa bir süre kala Hatay Toplumsal Dayanışma Derneği üyesi oldukları belirtilen iki kişi bildiri okumak istedi. ‘Bu Medeniyetler buluşması değildir, bu medeniyeti inkardır’ şeklinde slogan atan şahıslar emniyet görevlileri tarafından susturularak göz altına alındı.
Başbakanın konuşma yaptığı esnada da bir kişi kalabalığın ortasından ‘Katil ABD, İşbirlikçi AKP’ şeklinde slogan atmaya başladı. Şahıs emniyet kuvvetleri tarafından götürülürken AKP teşkilat mensupları tarafından tartaklandı.
Buluşma programı daha ilk günden itibaren ilgisizlikle karşılandı. Hatay halkının ilgi göstermediği programın açılış törenine çoğunluk olarak il ve ilçelerden gelen AKP’li teşkilat mensupları oluşturdu.
Başbakan Erdoğan ile birlikte DİB Ali Bardakoğlu da Hatay Valisi’nin Başbakan onuruna verdiği resepsiyona katılmaması da dikkat çekti.
Açılış töreninde Ermeni korosu, Maftirm Sinogogu korosu, Antalya Ortadoks Klisesi korosu, Kültür Bakanlığı Konya İl Kültür Müdürlüğü Tasaffuf Musikisi heyeti de çeşitli ilahiler okudu.
Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu’nun başkanlık yaptığı ilk oturumda İstanbul Rum Ortadoks Patriği Bartholomeos, Türkiye Ermeniler Patriği Mesrob Mutafyan, Türkiye Musevilere Hahambaşı İzak Haleva konuşma yaptı.
Konuşmalarda Bartholomeos, Türkiyenin diyalog konusunda öncü ve başarılı olacağı inancında olacağını söylerken, Türkiye Ermeniler Patriği Mutafyan da yetkililerden üç tane dilekte bulundu. Bunlar diyalok toplantılarının daha iyi yapılması için Hatay havaalanının açılması, Arsus Çevlik yolunun asfaltlanmasını ve eski yerleşim birimlerinin koruma altına alınması.
î Başa Türkiye Hahambaşı İzak Haleva da medeniyetin bugün içinde bulunduğu durumu eleştirerek, “Olmaz olsun böyle medeniyet. Bu  mu yüce yaradanın bizden istediği! Yazık! Çok yazık! Medeniyet intihar ediyor. Dinler bu intiharı önlemek için harekete geçmeyecek se biz niye varız. Yoksa bugüne kadar alınan bütün mesafeler heba olacaktır” diye konuştu.
 
 


î Başa
Hahambaşı medenilikten vazgeçti - 27 Eylül 2005 - internethaber
27 Eylül 2005 08:53  
î Başa 1. Hatay Medeniyetler Buluşması'nda konuşan Türkiye Musevileri Hahambaşı İsak Haleva medeni olmaktan çoktan vazgeçti.

     1. Hatay Medeniyetler Buluşması'nın ikinci gününde, "Dinlerin Medeniyete Katkıları" konulu sempozyumunda konuşan Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu, gerçekleştirilen bu sempozyumun bir dini sempozyum olmadığını belirterek, sempozyumun barış içerisinde yaşamanın yollarını arama toplantısı olduğunu söyledi. Rum Ortodoks Patriği Bartholomeos ise, ayinleri gövde gösterisi, ziyaretleri misyonerlik olarak algılayan zihniyeti anlamakta güçlük çektiğini ifade etti.
     
     Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın katılımıyla dün akşam açılışı yapılan 1. Hatay Medeniyetler Buluşması'nın ikinci gününde, "Dinlerin Medeniyete Katkıları" konulu sempozyum düzenlendi. Sempozyumun ilk oturumuna başkanlık eden Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu, gerçekleştirilen bu sempozyumun bir dini sempozyum olmadığını belirterek, "Bu bir barış içerisinde yaşamanın yollarını arama toplantısıdır. Barış içerisinde yaşayacaksak dinin katkısı mutlaka olmalıdır" dedi.
     
     Daha sonra söz alan Rum Ortodoks Patriği Bartholomeos, Aziz Paulos'un İsa Mesih'in müjdesini Anadolu'da Antakya'dan başlayarak vaaz ederken, tüm milletlere aynı sıcaklıkla ve şevkatle yaklaştığını ifade ederek, "Dünyamız, geçtiğimiz yüzyılın son 10 yılından başlayarak farklı bir gerginliğin tüm etkilerini her alanda güçlü bir şekilde hissetmektedir. Bilim - teknik alanında yaşanan son derece hızlı gelişmelerin olumlu ve olumsuz bir ürünü olarak küreselleşme, gezegenimizin en ücra köşelerinde bile etkilerini tüm ağırlığıyla göstermektedir. Bundan yıllar önce medeniyetler ve dinler arasında gelişmeye başlayan gerginliği tehlikeli noktalara ulaşmadan durdurmak amacıyla hem kendi dindaşlarımız hem de farklı inanç gruplarının önderleriyle mesaimizi artırmaya çalıştık.
     
     Terörist eylemlerin ardından bazılarının göstermek istediği gibi dinlerin kendisinin bulunamayacağını, Müslümanlar'a karşı hareketlenen kamuoyunu doğru bilgilendirmek amacıyla her fırsatta ve her platformda anlatmaya çılıştık. Yola çıktığımız noktadan ileride olduğumuzu kimse inkar edemez. Ülkemiz nüfusunun büyük çoğunluğunu oluşturduğu için Müslüman kardeşlerimizle bilhassa önem verdiğimiz iyi ilişkilerimiz, karşılıklı ziyaretler ve akademik toplantılarla sürmektedir. Ancak bütün bu olumlu sürece rağmen bazı hususları gözardı etmemeyi objektifliğin gereği saymalıyız. Diyalog her şeyden önce en az iki taraflı bir süreçtir ve tarafların empati kurmaları bunun ön şartıdır.
     
     Bu noktada bizlerin haklı olarak beklediğimiz empatiyi belki de yeterince hissedemediğimizi üzülerek ifade etmek isterim. Güvensizlik ve rivayetler üzerine sağlıklı bir diyalog inşa edilemeyeceği açıktır. Ayinlerimizi gövde gösterisi, ziyaretlerimizi misyonerlik olarak algılayan zihniyeti anlamakta güçlük çekiyorum. Gerçek niyetlerini başka şeylerin arkasına saklayarak patrikhanemiz ve cemaatımız üzerinden politika yapmaya çalışanların gayretlerini üzüntüyle karşılıyoruz" diye konuştu. Bartholomeos, konuşmasının sonunda Ramazan ayının tüm Müslümanlar'a hayırlı olmasını temenni etti.
     
     Ermeni Patriği Mesrob Mutafyan ise, dünyada Hristiyanlık'ın ilk kez Antakya'da telaffuz edilmeye başlandığını vurgulayarak, "İncil'in mesajı bu topraklarda yayılmaya başladı. Bu dünyada bugün savaşlar uluslararası nefret kavramları ve gözyaşıyla dolu. Bir yandan da medeniyetler ve diyalogdan bahsediliyor. Çelişkinin nedeni basit. İnsanlar inandıklarını söylüyorlar, inandıklarının gereklerinden kaçınıyorlar. Bugün dünyada insanlar daha fazlasına sahip olmak için çalışıyor. Bu tutum herkesi vuruyor. İnsanlık, frenleri tutmayan vesait halinde yol alıyor. Ülkeyi yönetenler yanlışı allıyor, pulluyor ve bu yüzden ki gençler uyuşturucudan ölüyor, para için değerler ayaklar altına alınıyor. Zaman zaman da dinler bu çarpıklığa alet ediliyor. Din ve mezhep adına dünya bölünmemeli. Dinler kolaylıkla ekonomik ve siyasi alanda körükleyici olabilir. Bu görev de din görevlilerinin omzundadır. Din, olumsuzluk çerçevesinde kullanılırsa daha vahim bir durum ortaya çıkar" şeklinde konuştu.
     
     Mutafyan, küreselleşen dünyanın, farklı din, kültür ve medeniyetin yan yana yaşamasını zorunlu hale getirdiğine işaret ederek, "Biz diyoruz ki ilahi vahiy dışında hiçbir doğru yoktur. Geçen yüzyılda arındırılmış ırk peşinde koşanlar olduğu gibi bizim çağdaşlarımızdan bazıları da Samuel Huntington gibi lüks koltuklarına gömülmüş, saf kültür, özgür medeniyet, dolayısıyla da din ve kültür blokları medeniyetler çatışması gibi görüşler üretmeye, bunu devletlerin yöneticilerine ve kitle iletişim sektörüne empoze etmeye çalışmaktadır. Ancak insanlık tarihinden beri kültürler etkileşim içerisinde olmuştur.
     
     Hatay'daki taşlar bunun sessiz tanıklarıdır. Bugün dünyada en fakir ile en zengin arasında 900 kattaki farktan bahsediliyor. Böyle bir ortamda canlı bombalardan bahsetmek zor olmasa gerek. Böyle giderse yarın bugünü aratır. Bu savlara din görevlileri ve akademisyenler alet olursa vahim bir durum olur. Bugün çoğunluktaki farklı oluşumuz zenginlik olarak görülmüyor" ifadelerini kullandı. Ramazan ayının tüm Müslümanlar için hayırlara vesile olmasını dileyen Mutafyan, Hatay Valisi Abdülkadir Sarı'dan, Hatay Havaalanı ile Arsuz Keltik yolunun bir an önce tamamlanmasını ve yerleşim alanlarındaki planlama çalışmalarına hız verilerek çevrenin korumaya alınmasını istedi.
     
     î Başa Türkiye Musevileri Hahambaşı İsak Haleva da, her yıl 6 milyon çocuğun kötü beslenme nedeniyle hayatını kaybettiğini ve Afrika'da nüfusun yarısının temel besin maddesine ulaşamadığını dile getirerek, "Eşcinsellik yaygınlaşmış, eşcinsel evliliğe meşruiyet kazandırılmaya çalışılıyor. Her türlü ahlaksızlık aldı başını gidiyor. Peki medeniyetler ne yapıyor?
     
     Askeri harcamalar için saniyede 100 milyon dolar topa tüfeğe harcama yapılıyor. Bu 1 trilyon dolar para demektir. Bununla kaç okul, kaç yuva açılır hiç düşünülüyor mu? Niye düşünelim ki? î Başa Eğer medeniyet dedikleri buysa, ben çoktan medeni olmaktan vazgeçtim. Olmaz olsun böyle medeniyet. Medeniyet intihar ediyor, gümbür gümbür yıkılıyor" dedi.
"Dinlerin Medeniyete Katkıları" konulu sempozyumun ikinci oturumuna Doç. Dr. Mehmet Görmez başkanlığında devam edildi.
Bu haber 586 defa okundu.


î Başa
'90 GÜNDE İYİLEŞTİREMEYECEĞİM KANSER HASTASI YOK!' - Haber Vitrini - 26 Eylül 2005 


î Başa Tekstilci Tuncay Tunç, ardıç tohumu başta olmak üzere bitkilerle uyguladıkları tedavi sonucunda 90 günde iyileştiremeyecekleri kanser hastası bulunmadığını söyledi.
26 Eylül 2005 Pazartesi 12:30

 

ESRA YARGICI

İSTANBUL (İHA) - Tekstilci Tuncay Tunç, ardıç tohumu başta olmak üzere bitkilerle uyguladıkları tedavi sonucunda 90 günde iyileştiremeyecekleri kanser hastası bulunmadığını söyledi.

Tekstil işiyle uğraşan Tunç, tıbba hiçbir zaman karşı olmadıklarını belirterek, kanser tedavisine bitkilerle kesin çözüm bulduklarını söyledi. Yıllar önce hayatını kaybeden babası İzzet Tunç'un, hayatını bitkilere adadığını belirten Tuncay Tunç, ''Babam yıllarca bitkilerle uğraştı. Bitkilerden ilaçlar üretti. Bir süre sonra gırtlak kanserine yakaladı. Hastanelere gitti; fakat bir sonuç elde edemedi. Bunun üzerine kendi kendine tedavi uygulamasına başladı. Ardıç tohumu ve bitkileri karıştırarak kendi kendini tedavi etti ve kısa sürede sağlığına kavuştu'' dedi.

Tunç, babasının iyileşmesinin ardından bitkilerle tedavi yönteminin üzerine gittiklerinin altını çizerek, ''Bu uygulamanın üzerine gittik. Kanserin cinsine göre bitkileri karıştırıp uyguladık. Tıbbi olarak hiçbir yan etkisi yok. Tüm kanser çeşitlerinde 90 günde sonuç alıyoruz. Özellikle akciğer ve karaciğer kanserlerinde daha hızlı sonuç alıyoruz'' diye konuştu.

Son olarak kendilerine başvuran bağırsak kanserli bir hastaya tedavi uyguladıklarını kaydeden Tunç, tedavinin 3 günde sonuç verdiğini ve hastanın kısa sürede eski sağlığına kavuştuğunu savundu. Tunç, hastanın yaşı, hastalığın derecesi ve kişinin diğer rahatsızlıkları varsa onlar göz önüne alınarak tedavi uyguladıklarını ifade ederek, ''Tohumları krem şekline getirerek kaynatarak veya döverek uyguluyoruz. Bu konuda Sağlık Bakanlığı'na başvurduk. Konuyu bakanlığa da ilettik. Bize başvuranlar arasında doktorlar da var. Şimdiye kadar en az 150 hastada birebir sonuç aldık. Hastalar bize ellerinde raporla geliyorlar. Erken teşhiste daha çabuk sonuç alıyoruz. Tıbba kesinlikle karşı değiliz. Bizim amacımız, kanser hastalarının daha az kemoterapiye gitmesi. Kanser, bütün dünyada ölümlere neden olan bir hastalık. Biz kanserin o kadar da kötü bir hastalık olmadığını ve tedavisinin mümkün olduğunu göstermek istiyoruz. Tek amacımız insanlara yararlı olmak'' açıklamasında bulundu.

Normalde bu bitkiden haftada bir kullanan kişinin, hastalığa yakalanma riskinin en aza indiğini de ifade eden Tunç, ''Ardıç tohumundan yaptığımız karışım, kemoterapiden alınan zararı telafi ediyor. Bize gelen bir hastanın ciğerinin yarısı gitmişti. 90 gün uyguladığımız tedavi sonucunda hasta iyileşti. Bitkinin nasıl toplandığı çok önemli. Biz bu bitkiyi tedavi amacıyla topluyoruz. Seher vaktinde, metal bir şey deymeden toplanması gerekiyor. Fırında değil, gölgede kurutuyoruz. Bunları uyguladığımız zaman tedavide daha çabuk sonuç elde ediyoruz. Tohumun 500 gramı, 90 günlük tedaviye yetiyor. 90 günde tedavi edemeyeceğimiz kanser hastası yok'' dedi.

 


î Başa
Dünya bilim tarihi
yeniden yazılmalı - Yeni Şafak 

Müslümanların 8-16. yüzyılları arasında tüm ilim dallarında önemli buluşlara imza attığını belirten dünyaca tanınmış İslami İlimler uzmanı Prof. Dr. Fuat Sezgin, "dünya bilimler tarihi yeniden yazılmalı" dedi. Modern dünyanın oluşumunda İslam alimlerinin büyük emeği olduğunu söyleyen Sezgin, "İslam medeniyetinin gerilemesinin nedeni din değildir" dedi.

Dünyaca tanınmış
İslami İlimler uzmanı
Prof. Dr. Fuat Sezgin

Dünyanın en önde gelen bilim tarihçilerinden Prof. Dr. Fuat Sezgin, 24 Ocak 1924 tarihinde doğdu. Sezgin,1951 yılında İstanbul Üniversitesinde doktora derecesini; 1954 yılında yine aynı üniversitede doçentlik derecesini almıştır. 1966 yılında Frankfurt Üniversitesi'nde profesör olmuştur. Prof. Sezgin, İslam dünyasındaki belli başlı kütüphaneleri tarayarak şimdiye kadar bilinmeyen pek çok sayıda el yazma eseri gün ışığına çıkarmış, derlediği kaynaklardan yararlanarak şu ana kadar 12 cildi bulan dev bir eser yazmıştır. İslam biliminin katkılarını somut olarak gözler önüne sermek için Müslümanların buluşlarının sergilendiği bir müze kurmuştur.
ME'MUN DÖNEMİNİN HARİTASI
Goethe üniversitesinde İslam bilim tarihi müzesi kuran Sezgin, burada, müslüman bilimadamlarının geliştirdiği araç-gereçleri yeniden üreterek sergilenmesini sağladı. Bu yerküre, miladi 8. yüzyılda Halife Me'mun döneminde hazırlanan haritanın bir benzeri ve aynı müzede sergileniyor.

  • RÖPORTAJ: TURAN KIŞLAKÇI
    Modern bilimin temelini Müslümanlar attı diyebilir miyiz? Modern ilimlerin temelini Müslümanlar oluşturdu demiyorum. Bu bir bakıma doğru. Fakat, ben ilimler tarihine bir bütün olarak bakıyorum. Bilimler tarihi bütün bir insanlığın tarihidir. Bunda birçok kültür merkezleri zaman zaman faal olarak ortaya çıkar. Bir kısmı pasif olarak kalıyor. Ancak, faal olarak ortaya çıkan kültür merkezlerinin yerleri, ilim adamlarının dikkatini celbediyor.

    Modern bilimlerin ortaya çıkış realitesini izah etmeye çalıştığınız zaman, İslam kültür dünyasının bilim dünyasında yaratıcı bir yeri olduğunu görürsünüz. İslam bilimlerinin ortaya çıkışının da birçok sebebi var. Ondan evvel Yunanlıların, İranlıların, Hindlilerin büyük payı olmamış olsaydı, Müslümanların ilim tarihi diye bir şey olamazdı. Yani sıfırdan başlayamazlardı. Bu Yunanlılar için de geçerli. İlimler tarihinde Yunanlılara da büyük yer ayırıyorsak bunu gözardı etmememiz lazım. Yunanlılar da sıfırdan başlamadılar. İlimler tarihinin muayyen bir noktasından başladılar.

    Yunanlılar aldıkları ilimleri büyük miktadra sistamatize ettiler ve tertiplediler. Onlara büyük borcumuz var, bunu inkar etmemek lazım. Yunanlılar büyük iş yaptılar. Ondan 800-1000 yıl sonra onlarda duraklama dönemi yaşadı. Artık yeni bir merhalenin başlaması için, yeni bir muhitin ortaya çıkması, yeni bir ruhun gelmesi ve yeni şartların oluşması gerekiyordu. İşte onların duraklamasından 700 yüzyıl kadar sonra İslam ortaya çıktı. Yunanların duraklamaya girmesiyle ilimler tamamen durmuş değildi. Küçük çapta ilerliyordu. Özellikle Akdeniz havzası içerisinde çok büyük kültür merkezleri vardı. Fakat, bunlar büyük bir yaratıcı hamlede bulunamıyorladı. İşte İslamiyet'in gelişiyle böyle bir muhit oluştu. İslam tüm kültür merkezlerini kendi içerisinde topladı. Bu ilimlerin temsilcilerini bağrına basan İslamiyet onlara hiçbir zaman ecnebi muamelesinde bulunmadı. Onlara büyük bir tolerans gösterdi.

    Burada dinin kendisi bizzat yaratıcı kuvveti verdi. İlmi teşvik etti. Bazıları İslam'ın menfi rol oynadığı iddiasında bulunuyorlar fakat bunun hiçbir tarihi realitesi yok. Bunları bir tarafı bırakalım. İslam'ın ilme karşı büyük bir teşviki var. İlme karşı büyük bir susama vardı. Düşünebiliyor musunuz, çölden gelen bedeviler, bir anda ilme önem veriyor ve okur-yazar oluyorlar. Benim kanaatime göre, 8. yüzyılın sonlarına doğru İslam dünyasında gelişen okuma-yazma oranı, tüm dünyadaki toplumların okuma-yazma oranından daha fazla idi. Bir yüzyılda İslam kültür dünyası böyle hamle kazandı. Artık ilmin bütün yolları açılmıştı. İlmi her yerden almaya hazırdılar. İskenderiye, Antakya ve Şam mektepleri gibi ilmin eski merkezleri birden bire İslam dünyasının içerisinde kaldı. Öte yandan, 8. yüzyılın ortalarından dönemin halifeleri Hind medeniyeti ile tanışıyorlar. Onlarla temasa geçiyorlar. Abbasi Halifesi el Mem'un, İslam'ın 150. yılında Hind medeniyetinden birçok ilim adamını, astronomları, doktorları, Bağdat'a davet etti. Hintlilerin büyük astronomi ve matematik kitabı Siddhata'yı, Arapça'ya 1 veya 1.5 yıl içinde çevirdi. Yunanlıların tanımadığı sıfır sayısı ve trigonometrik elamanlar, böylece İslam dünyasına girdi. Bu Müslümanlar için büyük bir girişti. Müsbet tecessüs unsuru ilimlerde çok önemlidir. Hicri 2. yüzyılın sonlarına doğru Halife, bir alimi Hindistan dinleri üzerine kitap yazması için bölgeye gönderiyor. Bunu iyi okuyun ve buradaki toleransa bakınız.

    Tüm bu gelişmelere rağmen İslam dünyasının gerileme nedeni olarak din gösteriliyor. Bu konuda ne dersiniz?

    Hayır, katiyen. Eğer öyle olsaydı kabul etmek zorunda kalırdım. Ama öyle değil. Din bilimi teşvik etti. Bugün Müslümanlara düşen görev tarihlerini çok iyi bir şekilde ortaya koymak. Gerileyişin nedeni din değildir. Başka tarihi sebepler var. Müslümanları yanlış düşünce ve kompleksten kurtarmak lazım. Müslümanların kimya, fizik, fizik, tıp, sosyoloji ve tarih alanında ortaya koyduklarını kimse bilmiyor. Biliyorum diyenlerin de bilgisi yarım yamalak. Bundan dolayı modern tarihi yeniden yazılmalı. Herkes İslami ilimlerin dünyaya kazandırdıklarını bilmeli.

    Genetiğin babası Cabir Bin Hayyan

    "Modern bilime" yön veren Müslümanların önemli çalışmalarından örnekler verebilir misiniz?

    Evvela şunu belirteyim. Bir ilim diğer sahalardaki ilimlerin desteği olmadan büyük çapta bir tekamül gösteremez. Eğer bir kültür merkezinde bütün sahalarda şartlar müsaitse, tüm alanlar birden bire gelişir. İslami ilimler hakkında az bilgisi olanlar, İslam medeniyeti sadece astronomi ve matematikte çok iyiydi diyorlar. Fakat bu doğru değil. İslam medeniyeti her ilim dalında büyük gelişme göstermiştir. Her şeyde zirveydi. Şimdi diyorsunuz ki, bu konuda misaller zikredin. Hangi konuda zikredeyim. Her ilim dalında onlarca örnek verilebilinir. Fakat burada önemli olan şu. İlimlerde önemli olan bazı prensipler vardır. Bun prensipler ne zaman ortaya çıktı, bilim adamını bunlar ilgilendirir. Örneğin Müslümanlar, nazariye (kuram) ile tecrübe (deney) arasında muvazeneyi ifade eden bir mefhum ortaya çıkardılar. Buna "Mizan" adını verdiler. Daha sonra İslam bilginlerinden Farabi geliyor ve diyor ki, tecrübe (deney) ile nazariye (kuram) de yeterli değil. Muhayyile (imge) de önemlidir diyor. Önce tahayyül edeceksiniz. Muhayyilenizde birçok şeyi yaratacaksınız. Sonra da nazariyeyi kuracaksınız. Böylece nazariye sizi tecrübeye sevkedecektir. İşte bir ilimin oluşması için bunlar önemli. Tıp, fizik, astronomi, felsefe alanında yaklaşık 200 eser kaleme alan Cabir b.Hayyan aynı zamanda bugün bildiğimiz genetiğin babasıdır da. Hayyan şöyle diyor: "Allah bize fiziki kanunlar vermiştir. Bunlarla bitki, hayvan hatta insanın benzerini yapabiliriz. Allah beşere öyle kabiliyetler bahşetmiş ki, bununla beşer kainattaki tüm sır perdelerini çözmeye muktedirdir." Bu sözler 8. yüzyılın ikinci yarısında yaşamış olan ve atomun parçalanabileceğini ilk bulan alim Cabir bin Hayyan'a aittir.

    Müslüman alimlerin eserleri intihal edildi

    Batı'nın İslam dünyasındaki bilimi görmezlikten gelmesinin nedeni nedir, sizce?

    İslamiyet ortaya çıkışının 2. yüzyılında İspanya'ya (Endülüs) ayak bastı. İslamiyet İspanya'ya ayak basmasıyla kendi kaderini çizdi. Yeni bir dinin temsilcisi olarak oraya gitti. İnsanları ilmiyle dehşete düşürdü. Orada yaşayan Hıristiyan ve Yahudileri etkiledi. İslam oraya girmesiyle onların şuur sahalarına girmişti. Bu onları uyandırdı ve Haçlı seferlerine itti. Bir kördüğüm şeklinde olsa da, papazlar, Müslüman alimlerin kitaplarını Latince'ye tercüme ederek bilimsel gelişmenin ilk adımlarını atıyorlardı. Yahudiler ağırlıkta olmak üzere, tercümeyi papazlar yapıyordu. Çünkü Avrupa'da başka okuma yazma bilen yok gibiydi. Bu arada, Batı bilimini sanıldığının aksine din adamlarına borçlu. Avrupalılar; Sicilya ve Endülüs'te tercüme edilen İslam bilginlerinin eserlerini kaynak göstermeden intihal ediyorlardı. Eserlerin isimlerini değiştiriyorlardı. Bu yüzden Batı uygarlık ve biliminin temeli aradaki İslam bilimi atlanarak ondan önceki yüksek medeniyet olan Yunanlılara izafe ediliyor. Örneğin 13. yüzyılda yaşayan Raymondus Lullus adındaki papaz, az Arapça bilmesine rağmen, Avrupa'da Arapça eğitim veren veren merkezler kuruyor ve Müslümanları kendi silahları ile vuralım diyordu. Kitaplar yazıyor ve büyük bir alim olarak geçiniyordu. Fakat, bundan 50 yıl önce ortaya çıktı ki, bu adamın 70'e yakın eserinin hepsinin Arapçaları vardı. Yani bunların hepsi Arapça'dan tercüme edilmişti.

    Müslümanlar Yunanlılardan ilim aldılar. Düşmanımızdan ilim alıyoruz diye bir düşünceleri yoktu. Örneğin, Müslümanlar Aristo için "Muallimul Evvel" tabirini dahi kullanıyorlardı.

     
    Kazan: Bunlar Yüce Divan’lık


    î Başa
    Kazan: Bunlar Yüce Divan’lık - Milli Gazete 


    Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Şevket Kazan, Yapılan özelleştirme ihalelerinin şeffaf olmadığını ifaderek, “Hükümet yetkilileri, gece yarılarında kapalı odalar içinde özelleştirmeler yapıyorlar. Yapılan bütün özelleştirmeler usulsüz. Maliye Bakanı, (bana para lazım, nereden gelirse gelsin) diyor. Böyle iş olur mu? (Erdemir’i istediğim gibi satırım) dersen yüce divanı boylarsın. Bunların yaptığı her iş Yüce Divanlık” diye konuştu.

    SAMSUN
    Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Şevket Kazan, yapılan bütün özelleştirmelerin usulsüz olduğunu belirterek, “Bunların yaptığı her iş Yüce Divanlık” dedi.
    Partisinin Samsun İl Teşkilatı tarafından düzenlenen İl Divan Toplantısı’na katılan Şevket Kazan, yaptığı konuşmada, Türkiye’de her alanda büyük sıkıntılar yaşandığını, iktidarın da muhalefetin de çaresizlik içinde olduğunu söyledi.
    AKP iktidarının verdiği sözlerin hiçbirini yerine getirmediğini kaydeden î Başa Kazan, “Söyledikleri icraatları yapamazlar. Çünkü Türkiye’yi idare edenler bunlar değil. Bunlar taşeron ve maşa. IMF ile Amerika hangi talimatı verirse onları uyguluyorlar. 2006 yılında seçim var. Bunlar istedikleri kadar (seçim zamanında olacak) desinler. Seçime onlar değil, millet karar verecek. Gelinen nokta belli. Yapılacak olan seçimlerde de AKP ile Saadet Partisi meydanlarda hesaplaşacak” dedi.
    Yapılan özelleştirme ihalelerinin şeffaf olmadığını ifade eden Kazan, “Hükümet yetkilileri, gece yarılarında kapalı odalar içinde özelleştirmeler yapıyorlar. Yapılan bütün özelleştirmeler usulsüz. Maliye Bakanı, (bana para lazım, nereden gelirse gelsin) diyor. Böyle iş olur mu? (Erdemir’i istediğim gibi satırım) dersen yüce divanı boylarsın. Bunların yaptığı her iş Yüce Divanlık” diye konuştu.
     
     
    Kur’an’sız günlerim karanlıktı


    î Başa
    Sanatçı Engin Noyan, ‘Kur’an’ı anlamak, Kur’an’ı Yaşamak’ konferansı verdi - Milli Gazete

    î Başa Kur’an’sız günlerim karanlıktı

    ADANA  / SEYHAN
    Sanatçı Engin Noyan, Kur'an’sız geçirilen ömrün ne kadar karanlık ve kokuşmuş olduğunu şimdi daha iyi anladığını söyledi. Seyhan Belediyesi'nin Radyo Hayat işbirliğiyle düzenlediği ve Engin Noyan'ın konuşmacı olarak katıldığı “Kur'an-ı anlamak, Kur'an-ı yaşamak” konulu konferans Büyükşehir Belediyesi Tiyatro Salonu'nda yapıldı. Konferans öncesi söz alan Belediye Başkanı Azim Öztürk, 21. yüzyılın şehirlerin yılı olacağını belirterek belediyelerin yol, kaldırım yapma gibi asli görevleri dışında insan merkezli hizmetlere yönelmesi gerektiğini kaydetti. Yaklaşan Ramazan ayı nedeniyle bu ayla ilgili duygu ve düşüncelerini de ifade eden Engin Noyan, bu ayı, “Kendi içimize bakmamızı sağlayan ay” olarak nitelendirdi. Noyan, “Bu ay girerken Müslümanların içi kıpır kıpır olur, ecnebiler ise hayret eder. Bu insanlar aç kalıyor ama neden seviniyor diye. Çünkü bizim hissettiklerimizi hissetmezler. İnsan hayatının 30 güne sıkıştırılmış ve yoğunlaştırılmış hali bu ay. Her zaman yaşanması gereken bir hayatın bir ay nasıl yaşanacağını gösteren ay” dedi. Sanatçı Noyan, “Doğru bir kaynaktan beslenseydik toplum olarak bu hale gelmezdik. Doğru kaynaktan beslenmek yerine işin tefarruatı ile ilgileniyoruz. Kur'an’ı bize yol gösterici olarak görmüyoruz. Peygamberimizin sünnetlerinin işimize gelenini alıp kullanıyoruz. Kur'an'dan sahih ilişkisi kopmuş toplum ve kişiden iyi bir şeyler de beklenemez” şeklinde konuştu. “Ömrümün büyük bir kısmını Kur'ansız geçirdim” diyen Noyan, “Ne kadar karanlık ve kokuşmuş bir dönem geçirmişim. Vesvese ile birşey olunduğunu zannederek geçirilen zamanmış” dedi. Türkiye'de bir Kur'an seferberliği başladığını söyleyen Noyan, Kur'an'ın söylediklerinin hayata tatbik edilmesi gerektiğini vurguladı. Noyan konferansının sonunda davetlilerden 10 ayeti kerime ile 20 hadisi şerifi öğrenip hayatlarına tatbik etmelerini de istedi.
     
     
    Medyada siyonist oyunu


    î Başa
    Medyada siyonist oyunu - Milli Gazete 


    155 milyon dolar muhammen bedele sahip Star Tv, bugün satışa çıkarılıyor. Daha önce satışa çıkarılan iki radyoyu alan İsrailli finans grubu Star Tv için de ihaleye giriyor. Kamuoyu, Türkiye'deki medya şirketlerinin siyonist sermayenin eline geçmesinden dolayı endişeli.
    Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF), Star Medya Grubu şirketlerinden Star TV'yi bugün satışa çıkaracak. Muhammen bedeli 155 milyon dolar olarak belirlenen Star TV ihalesi için, Ciner Televizyon ve Radyo İşletmeciliği A.Ş, CGS Televizyon ve Radyo Yayıncılığı Tic. A.Ş, Işıl Televizyon Yay. Tic. A.Ş, Atlantik Basın Yayın A.Ş. ve Etik Yayıncılık A.Ş. idari belgelerini teslim etti.
    Star TV'nin satış ilanına göre ihale, kapalı zarf ve açık artırma usullerinin birlikte uygulanmasıyla gerçekleştirilecek. İhale, Fon kurulunun onayı ile sonuçlandırılacak. İhaleye katılacakların sayısının 4'ten fazla olması halinde, en düşük teklif sahibinin elendiği bir veya birden çok, katılımcı sayısının 4 ve 4'ten az olması halinde ise eleme gerçekleştirilmeksizin bir tur kapalı zarf ile teklif alınacak.
    İhaleye, kapalı zarf aşamasında verilen en yüksek teklif üzerinden açık artırma ile devam edilecek. En yüksek teklifin muhammen bedelin altında kalması halinde, ikinci bir açık artırma yapılacak.

    4 Radyo açık artırmaya çıktı
    Öte yandan hafta içinde yapılan, grup şirketlerinden Super FM'in açık artırmasında, en yüksek teklif 33.1 milyon dolar ile CGS Televizyon ve Radyo Yayıncılığı Tic. A.Ş'den, Metro FM'in ihalesinde ise en yüksek teklif 22.9 milyon dolar ile Pasifik Televizyon ve Radyo İşletmeciliği A.Ş'den geldi. 4.4 milyon dolarlık muhammen bedele sahip Joy FM ile 2.7 milyon dolarlık muhammen bedelli Joy Türk FM için düzenlenen ihalelerde ise gelen en yüksek teklifler muhammen bedellerin altında kaldı. Joy FM için Altın Kanal TV ve Radyo Yayıncılık A.Ş'den 3 milyon dolarlık, Joy Türk FM için Doğa Yayıncılık'tan 1 milyon 520 bin dolarlık teklif geldi.
     


    î Başa
    Nazım Hikmet camiye gitti - Star Gazetesi
    Romanyalı tarih profesöründen ilginç iddia: ‘Nazım Hikmet 1957 yılının Kadir Gecesi eşiyle Bükreş’te camiye gitti, Kur’an dinledi, minberde konuşma yaptı...’


    ROMANYA’DA yaşayan Tarih Profesörü Mustafa Mehmet, 1957 yılında ünlü şair Nazım Hikmet’le ilgili ilginç bir anısını anlatarak çok tartışılacak bir hatırayı gün yüzüne çıkardı. Nazım Hikmet ve eşine rehberlik yapan Prof. Dr. Mustafa Mehmet, 1957 yılında Romanya’nın Başkenti Bükreş’te, Türkiye’nin halen en çok konuşulan şairi Nazım Hikmet’le yaşadığı o tarihi geceyi şöyle anlattı: ‘1957 yılıydı. Nazım Hikmet ve eşi Bükreş’e gelmişti. Ben de kendilerine rehberlik yapıyordum.

    BİR gece bana dedi ki ‘beni camiye götür’, kendisini ve eşini Bükreş’teki küçük bir mescide götürdüm. O gece Kadir Gecesi’ydi. Buradaki mevlid’e katılarak Kur’an dinledi, bunla da yetinmeyerek minbere çıktı ve konuşma yaptı.’ Mustafa, ‘Bükreş’te kaldığı sürede onu hiç bu kadar heyacanlı görmemiştim. Minber’de ‘Herşeyden evvel ben bir koministim. Fakat sizleri bu mukaddes Kadir gecesi derli toplu bir yerde görmekten son derece mutluyum’ dedi.

    PROF. Dr. Mustafa Mehmet ile Nazım Hikmet arasında o gece yaşananlar bununla sınırlı değil. kaldıkları otele dönerlerken ünlü şairin, rahatsızlandığını da belirten Prof. Dr. Mehmet, ‘Kaldığımız otele giderken yol üzerinde bir köprü vardı. Burayı geçerken bana ‘kardeşim ben ölüyorum’ dedi. Acilen otele gittik. Koskoca Nazım Hikmet’i kanepeye yatırdık. Meğer kalp spazmı geçirmiş. Eşinin verdiği ilaçla kendine geldi’ diyerek anlattı.

    26.09.2005 
     
     


    î Başa
    Suudilere çağrı: Dağları değil, kuleleri yıkın! - YeniŞafak - Hocaoğlu - 26 Eylül 2005 

    Haberi görünce gayr-ı ihtiyari "Eyvah!" dedim. Bana "Eyvah!" dedirten haberi, Yeni Şafak sür manşete taşımış (24 Eylül, Cumartesi). Haberi veriş tarzından öyle anlaşılıyor ki, Yeni Şafak mutfağı haberi sevinçle karşılamış. Haber aynı gün başka basın organlarında da yer aldı. Ne ki, İslami hassasiyeti olan basın da dahil, bunun bir tabiat katliamı projesi olduğuna değil değinen, îmâ eden bile olmadı.

    Haberde, bir Mekke fotoğrafı yer alıyor. Köşede "10 yıl sonra yeni Mekke" yazıyor. Haberin muhtevasında verilen bilgiye göre, 10 yıl sonra Mekke tamamen değişecekmiş. Kâbe'nin etrafındaki simsiyah granitten yontulmuş ilahi mimarinin şaheseri olan dağlar parçalanacakmış. Daha beteri, parçalanan bu dağların yerine Suudi Arabistan'ın büyük ailelerinin şirketleri otel zincirleri kompleksi yerleştirecekmiş.

    î Başa Her taşı Peygamber'in ve sahabenin ayaklarını öpmüş olan Ömer Dağı'nın olduğu yer, Kral Abdullah ve Mekke Hilton'un sahibi Fakih ailesinin şirketlerine düşmüş.

    Muhammedi Davet'in ilk yıllarındaki boykot sırasında ilk Müslümanları kucağına alıp misafir etmiş olan Şi'b-i Ebi Talib'in de içinde bulunduğu Kuzey'deki dağı yok etmek, Suudi işadamı Aldüllatif Cemil'in şirketine düşmüş. Cemil iki yıldır kaya kırarmış ("Mış" dediğime bakmayın, geçen yıl gözlerimle şahit oldum). Dağın yerine Kâbe'yi kuşatan 6 kule inşa edilecekmiş. Onun hemen sağındaki Ecyad Dağı, üzerindeki tarihi kale ile birlikte zaten gitti gider. Bin Ladin şirketi, burayı yap-işlet-devret modeline tabi kulelerle kuşatıyor.

    Yani sizin anlayacağınız, insanlığın ilk mabedi Kâbe'nin etrafında bir tabiat katliamı gerçekleştiriliyor. Harem'in topografyası değiştiriliyor. Bu da masum, hatta vacip bir proje gibi gösteriliyor. Bunu temin için bu kapsamlı projeye olumlu unsurlar da eklenmiş. Mekke'ye metro, güneydeki intizamsız yapıların tamamen yıkılıp eli yüzü düzgün makro bir proje ikamesi vs. gibi. Bunlar yine yapılsın. Fakat Mekke'yi göklerin çektiği fotoğrafla karşılaştırınca tanınmaz hale getirecek bu katliam gibi proje, olmazsa olmaz mı?

    Bu projeyi sahiplenenlerin, önümüze süreceği ilk gerekçe hacı sayısındaki artış.

    İyi de, bu problemi halletmenin en son yöntemi bu olmalı. Ondan önce uygulanabilecek bir dolu yöntem var. Mesela, başta mübarek Kâbe'nin hemen burnunun ucunda ona tepeden bakan kraliyet sarayı olmak üzere, Kâbe'yi sık boğaz eden binaları geriye çekip, Harem ve civarı, zemin üstü yapıdan arındırılabilir. Gerekli olan yapılar yer altına alınabilir. Neden Kur'an'ın inişine şahit olmuş, üzerine Allah Rasulü'nün ayağı değmiş, Muhammedi Davet'in ilk yıllarına ait binlerce hatıranın ebedi tanığı olmuş ve zorunlu olmadıkça tek taşına dokunulmasına tarih boyunca cevaz verilmeyen bu coğrafya acımasızca talan ediliyor?

    Zaten, mevcut harem coğrafyasının insan kapasitesiyle vakfe mahalle olan Arafat'ın insan kapasitesi üç aşağı beş yukarı -mucizevi bir tevafuk eseri - birbirine yakın. Haydi Kâbe civarını genişlettiniz -ki işin aslı hiç de öyle değil- peki Arafat'ı nasıl genişleteceksiniz? Oraya da çok katlı insan garajları mı yapacaksınız?

    Bendeniz bu projenin hacılara katkıdan çok, ticari kaygılar taşıdığını düşünüyorum. Allah Rasulü'nün bıraktığı Mekke'den çok az otantik değer kaldı. Onlardan biri de o dağlardı. Şimdi, birkaç aile servetlerine servet katacak diye onlardan da mı mahrum olacağız? Ya Peygamber'in hatırası ne olacak? Klasik ulema, Harem-i Şerif'ten bir taşın Harem dışına çıkarılmasını Harem'in hürmetine saygısızlık olarak görmüş ve cevaz vermemiştir. Gönül, Kâbe'yi kucaklayan dağların yerini vahşi kapitalizmin Kâbe'si olan marketler ve oteller zincirinin alması yerine, haremin Kâbe'ye saygısızlık eden yapılardan arıadırılmasını isterdi.

    Hiç düşünmediniz mi? Bölgedeki binlerce vadi yerine neden Kâbe orada inşa edildi? İnanan biri buna tesadüf diyebilir mi? Eğer tesadüfse, isteyen istediği yere bir Kâbe yapsın. Peki, tüm despotlar eserlerini yapmak için en yüksek tepe ararken, İbrahim Peygamberin hatırasının etrafı dağlarla çevrili bir vadinin en çukur yerinde olmasının hikmeti yok muydu? Müslümanlara bu hikmet üzerinde düşünmeyi de mi çok göreceksiniz? Bu gökdelenler Kâbe'nin etrafına çakılmış birer kazık. Gökdelenlerden duvarı olan kör bir kuyuya attığınız Kâbe, böyle mi nefes alacak? Uhud Dağı'nı bir dostu ziyarete gider gibi sık sık ziyarete giden ve bunu anlamakta zorlananlara da "Uhud bir dağdır; fakat biz onu severiz, o da bizi sever" diyen Rasulullah'ın ümmetine bu yakışır mı? Kâbe'yi kucaklayan dağları yok etmek, Uhud'un anasını ağlatmak anlamına gelmez mi?

    Sesim ulaşır mı bilmem, ama yine de buradan bir çağrı yapmak istiyorum: Kâbe'nin Rabbi aşkına, gelecek nesilleri Vahye şahit olmuş, Allah Rasulü'nün ayakları değmiş o mübarek dağlardan mahrum etmeyin! Yıkılan binaların yerine yenileri yapılır da, yıkılan dağların yerine yeni dağlar yapılmaz. Kendi binalarınız için, Allah'ın binalarını yıkmayın!


  • Hosted by www.Geocities.ws

    1