î Başa Ermeni meselem... - Bekir Coşkun - 27 Eylül 2005 | |||
BENİM bir milyon Ermeni’nin
ne olduğu konusuyla ilgili bilgim yok. (.....) | |||
î Başa ABD'nin Katrina ve Rita kasırgalarına karşı çaresiz kalışı, kasırgalar önlenemez mi sorusunu gündeme getirdi. Bilimadamları kasırgaları durdurmak için tam 40 yıldır birbirinden ilginç yöntemler deniyor.
ABD'ye büyük ölçüde zarar veren kasırgalar alınan önlemlerin yetersiz olduğu eleştirilerine neden olmuştu. Ancak 40 yıl öncesinde getirilen ilginç çözümler doğaya karşı ne kadar gerçekçi yaklaşıldığını gözler önüne serdi. Denize petrol dökmek, yağmuru ağırlaştırmak, denizi soğutmak, hatta meteorolojik nükleer savaş başlatmak... Bunlar, bazı mucitlerin kasırgaların patlayıp insanlığa zarar vermesini önlemek amacıyla ortaya attığı fikirlerden bazıları. î Başa Sovyetler 70'li yıllarda hortumun deniz suyunu elektrikli süpürge gibi emmesini önlemek için Pasifik'e kasten petrol akıttı.
Kasırganın havası alınsın
Buna karşılık Amerikalılar başka denemeler yaptı: 1961'de Esther, 1963'te Beulah, 1969'da Debbie ve 1971'de Ginger kasırgalarına karşı "Stormfury'' (Kasırga çılgınlığı) adını verdikleri operasyonu uyguladılar: Kasırganın gözünü çevreleyen bulutlara gümüş iyodür atarak havasını söndüreceklerdi.
Bulutlara zamk dökülsün
î Başa Bir sanayicinin önerisi ise bulutlara "zamk'' dökmek oldu: Tonlarca yapışkan madde, yağmuru ağırlaştırarak su tanelerinin düşüşünü yavaşlatacak ve kasırga gözünün, atmosferde yükselmesini engelleyecekti...
Ancak tekniğin gerçekten işe yarayıp yaramayacağını uzmanlar kestiremedi. Dahası, bir tek kasırgayı etkisiz kılabilmek için yaklaşık 38 bin ton yapışkan madde gerekecekti... Bazı uzmanlar da, okyanus sularının ısınmasının kasırgalara yol açtığını gözönüne alarak, denizleri niçin soğutmadıklarını sordu. Buzdağları göndermek, deniz dibinde bulunan derin çukurlardaki suyu yükseltmek cazip öneriler olarak görünüyor... Denizlerin soğutulmasına bir zamanlar kafa yorduğunu belirten Prof. Willoughby, "şimdiyse böyle yapılırsa evdeki hesabın çarşıya uymayabileceğini'' düşünüyor: "Büyük mühendislik projelerine girişmek, çok daha kötü sonuçlara yol açabilir. Bu risk hep vardır. Nitekim, buzdağı projesi, büyük bir buzlanma çevrimine yol açabilir, bunu önceden bilemezsiniz...''
Amerikan bilim dünyası, onca "yaratıcı'', hatta "uçuk'' sayılabilecek öneriye rağmen, şimdilik kasırgalarla "iyi geçinmeyi'' tercih ediyor.
RÖPORTAJ: TURAN KIŞLAKÇI Modern bilimlerin ortaya çıkış realitesini izah etmeye çalıştığınız zaman, İslam kültür dünyasının bilim dünyasında yaratıcı bir yeri olduğunu görürsünüz. İslam bilimlerinin ortaya çıkışının da birçok sebebi var. Ondan evvel Yunanlıların, İranlıların, Hindlilerin büyük payı olmamış olsaydı, Müslümanların ilim tarihi diye bir şey olamazdı. Yani sıfırdan başlayamazlardı. Bu Yunanlılar için de geçerli. İlimler tarihinde Yunanlılara da büyük yer ayırıyorsak bunu gözardı etmememiz lazım. Yunanlılar da sıfırdan başlamadılar. İlimler tarihinin muayyen bir noktasından başladılar. Yunanlılar aldıkları ilimleri büyük miktadra sistamatize ettiler ve tertiplediler. Onlara büyük borcumuz var, bunu inkar etmemek lazım. Yunanlılar büyük iş yaptılar. Ondan 800-1000 yıl sonra onlarda duraklama dönemi yaşadı. Artık yeni bir merhalenin başlaması için, yeni bir muhitin ortaya çıkması, yeni bir ruhun gelmesi ve yeni şartların oluşması gerekiyordu. İşte onların duraklamasından 700 yüzyıl kadar sonra İslam ortaya çıktı. Yunanların duraklamaya girmesiyle ilimler tamamen durmuş değildi. Küçük çapta ilerliyordu. Özellikle Akdeniz havzası içerisinde çok büyük kültür merkezleri vardı. Fakat, bunlar büyük bir yaratıcı hamlede bulunamıyorladı. İşte İslamiyet'in gelişiyle böyle bir muhit oluştu. İslam tüm kültür merkezlerini kendi içerisinde topladı. Bu ilimlerin temsilcilerini bağrına basan İslamiyet onlara hiçbir zaman ecnebi muamelesinde bulunmadı. Onlara büyük bir tolerans gösterdi. Burada dinin kendisi bizzat yaratıcı kuvveti verdi. İlmi teşvik etti. Bazıları İslam'ın menfi rol oynadığı iddiasında bulunuyorlar fakat bunun hiçbir tarihi realitesi yok. Bunları bir tarafı bırakalım. İslam'ın ilme karşı büyük bir teşviki var. İlme karşı büyük bir susama vardı. Düşünebiliyor musunuz, çölden gelen bedeviler, bir anda ilme önem veriyor ve okur-yazar oluyorlar. Benim kanaatime göre, 8. yüzyılın sonlarına doğru İslam dünyasında gelişen okuma-yazma oranı, tüm dünyadaki toplumların okuma-yazma oranından daha fazla idi. Bir yüzyılda İslam kültür dünyası böyle hamle kazandı. Artık ilmin bütün yolları açılmıştı. İlmi her yerden almaya hazırdılar. İskenderiye, Antakya ve Şam mektepleri gibi ilmin eski merkezleri birden bire İslam dünyasının içerisinde kaldı. Öte yandan, 8. yüzyılın ortalarından dönemin halifeleri Hind medeniyeti ile tanışıyorlar. Onlarla temasa geçiyorlar. Abbasi Halifesi el Mem'un, İslam'ın 150. yılında Hind medeniyetinden birçok ilim adamını, astronomları, doktorları, Bağdat'a davet etti. Hintlilerin büyük astronomi ve matematik kitabı Siddhata'yı, Arapça'ya 1 veya 1.5 yıl içinde çevirdi. Yunanlıların tanımadığı sıfır sayısı ve trigonometrik elamanlar, böylece İslam dünyasına girdi. Bu Müslümanlar için büyük bir girişti. Müsbet tecessüs unsuru ilimlerde çok önemlidir. Hicri 2. yüzyılın sonlarına doğru Halife, bir alimi Hindistan dinleri üzerine kitap yazması için bölgeye gönderiyor. Bunu iyi okuyun ve buradaki toleransa bakınız. Tüm bu gelişmelere rağmen İslam dünyasının gerileme nedeni olarak din gösteriliyor. Bu konuda ne dersiniz? Hayır, katiyen. Eğer öyle olsaydı kabul etmek zorunda kalırdım. Ama öyle değil. Din bilimi teşvik etti. Bugün Müslümanlara düşen görev tarihlerini çok iyi bir şekilde ortaya koymak. Gerileyişin nedeni din değildir. Başka tarihi sebepler var. Müslümanları yanlış düşünce ve kompleksten kurtarmak lazım. Müslümanların kimya, fizik, fizik, tıp, sosyoloji ve tarih alanında ortaya koyduklarını kimse bilmiyor. Biliyorum diyenlerin de bilgisi yarım yamalak. Bundan dolayı modern tarihi yeniden yazılmalı. Herkes İslami ilimlerin dünyaya kazandırdıklarını bilmeli. Genetiğin babası Cabir Bin Hayyan
"Modern bilime" yön veren Müslümanların önemli çalışmalarından örnekler verebilir misiniz? Evvela şunu belirteyim. Bir ilim diğer sahalardaki ilimlerin desteği olmadan büyük çapta bir tekamül gösteremez. Eğer bir kültür merkezinde bütün sahalarda şartlar müsaitse, tüm alanlar birden bire gelişir. İslami ilimler hakkında az bilgisi olanlar, İslam medeniyeti sadece astronomi ve matematikte çok iyiydi diyorlar. Fakat bu doğru değil. İslam medeniyeti her ilim dalında büyük gelişme göstermiştir. Her şeyde zirveydi. Şimdi diyorsunuz ki, bu konuda misaller zikredin. Hangi konuda zikredeyim. Her ilim dalında onlarca örnek verilebilinir. Fakat burada önemli olan şu. İlimlerde önemli olan bazı prensipler vardır. Bun prensipler ne zaman ortaya çıktı, bilim adamını bunlar ilgilendirir. Örneğin Müslümanlar, nazariye (kuram) ile tecrübe (deney) arasında muvazeneyi ifade eden bir mefhum ortaya çıkardılar. Buna "Mizan" adını verdiler. Daha sonra İslam bilginlerinden Farabi geliyor ve diyor ki, tecrübe (deney) ile nazariye (kuram) de yeterli değil. Muhayyile (imge) de önemlidir diyor. Önce tahayyül edeceksiniz. Muhayyilenizde birçok şeyi yaratacaksınız. Sonra da nazariyeyi kuracaksınız. Böylece nazariye sizi tecrübeye sevkedecektir. İşte bir ilimin oluşması için bunlar önemli. Tıp, fizik, astronomi, felsefe alanında yaklaşık 200 eser kaleme alan Cabir b.Hayyan aynı zamanda bugün bildiğimiz genetiğin babasıdır da. Hayyan şöyle diyor: "Allah bize fiziki kanunlar vermiştir. Bunlarla bitki, hayvan hatta insanın benzerini yapabiliriz. Allah beşere öyle kabiliyetler bahşetmiş ki, bununla beşer kainattaki tüm sır perdelerini çözmeye muktedirdir." Bu sözler 8. yüzyılın ikinci yarısında yaşamış olan ve atomun parçalanabileceğini ilk bulan alim Cabir bin Hayyan'a aittir. Müslüman alimlerin eserleri intihal edildi Batı'nın İslam dünyasındaki bilimi görmezlikten gelmesinin nedeni nedir, sizce? İslamiyet ortaya çıkışının 2. yüzyılında İspanya'ya (Endülüs) ayak bastı. İslamiyet İspanya'ya ayak basmasıyla kendi kaderini çizdi. Yeni bir dinin temsilcisi olarak oraya gitti. İnsanları ilmiyle dehşete düşürdü. Orada yaşayan Hıristiyan ve Yahudileri etkiledi. İslam oraya girmesiyle onların şuur sahalarına girmişti. Bu onları uyandırdı ve Haçlı seferlerine itti. Bir kördüğüm şeklinde olsa da, papazlar, Müslüman alimlerin kitaplarını Latince'ye tercüme ederek bilimsel gelişmenin ilk adımlarını atıyorlardı. Yahudiler ağırlıkta olmak üzere, tercümeyi papazlar yapıyordu. Çünkü Avrupa'da başka okuma yazma bilen yok gibiydi. Bu arada, Batı bilimini sanıldığının aksine din adamlarına borçlu. Avrupalılar; Sicilya ve Endülüs'te tercüme edilen İslam bilginlerinin eserlerini kaynak göstermeden intihal ediyorlardı. Eserlerin isimlerini değiştiriyorlardı. Bu yüzden Batı uygarlık ve biliminin temeli aradaki İslam bilimi atlanarak ondan önceki yüksek medeniyet olan Yunanlılara izafe ediliyor. Örneğin 13. yüzyılda yaşayan Raymondus Lullus adındaki papaz, az Arapça bilmesine rağmen, Avrupa'da Arapça eğitim veren veren merkezler kuruyor ve Müslümanları kendi silahları ile vuralım diyordu. Kitaplar yazıyor ve büyük bir alim olarak geçiniyordu. Fakat, bundan 50 yıl önce ortaya çıktı ki, bu adamın 70'e yakın eserinin hepsinin Arapçaları vardı. Yani bunların hepsi Arapça'dan tercüme edilmişti. Müslümanlar Yunanlılardan ilim aldılar. Düşmanımızdan ilim alıyoruz
diye bir düşünceleri yoktu. Örneğin, Müslümanlar Aristo için "Muallimul
Evvel" tabirini dahi kullanıyorlardı.
î Başa Medyada siyonist oyunu - Milli Gazete 155 milyon dolar muhammen bedele sahip Star Tv, bugün satışa çıkarılıyor. Daha önce satışa çıkarılan iki radyoyu alan İsrailli finans grubu Star Tv için de ihaleye giriyor. Kamuoyu, Türkiye'deki medya şirketlerinin siyonist sermayenin eline geçmesinden dolayı endişeli. Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF), Star Medya Grubu şirketlerinden Star TV'yi bugün satışa çıkaracak. Muhammen bedeli 155 milyon dolar olarak belirlenen Star TV ihalesi için, Ciner Televizyon ve Radyo İşletmeciliği A.Ş, CGS Televizyon ve Radyo Yayıncılığı Tic. A.Ş, Işıl Televizyon Yay. Tic. A.Ş, Atlantik Basın Yayın A.Ş. ve Etik Yayıncılık A.Ş. idari belgelerini teslim etti. Star TV'nin satış ilanına göre ihale, kapalı zarf ve açık artırma usullerinin birlikte uygulanmasıyla gerçekleştirilecek. İhale, Fon kurulunun onayı ile sonuçlandırılacak. İhaleye katılacakların sayısının 4'ten fazla olması halinde, en düşük teklif sahibinin elendiği bir veya birden çok, katılımcı sayısının 4 ve 4'ten az olması halinde ise eleme gerçekleştirilmeksizin bir tur kapalı zarf ile teklif alınacak. İhaleye, kapalı zarf aşamasında verilen en yüksek teklif üzerinden açık artırma ile devam edilecek. En yüksek teklifin muhammen bedelin altında kalması halinde, ikinci bir açık artırma yapılacak. 4 Radyo açık artırmaya çıktı Öte yandan hafta içinde yapılan, grup şirketlerinden Super FM'in açık artırmasında, en yüksek teklif 33.1 milyon dolar ile CGS Televizyon ve Radyo Yayıncılığı Tic. A.Ş'den, Metro FM'in ihalesinde ise en yüksek teklif 22.9 milyon dolar ile Pasifik Televizyon ve Radyo İşletmeciliği A.Ş'den geldi. 4.4 milyon dolarlık muhammen bedele sahip Joy FM ile 2.7 milyon dolarlık muhammen bedelli Joy Türk FM için düzenlenen ihalelerde ise gelen en yüksek teklifler muhammen bedellerin altında kaldı. Joy FM için Altın Kanal TV ve Radyo Yayıncılık A.Ş'den 3 milyon dolarlık, Joy Türk FM için Doğa Yayıncılık'tan 1 milyon 520 bin dolarlık teklif geldi. Romanyalı tarih profesöründen ilginç iddia: ‘Nazım Hikmet 1957
yılının Kadir Gecesi eşiyle Bükreş’te camiye gitti, Kur’an dinledi,
minberde konuşma yaptı...’ ROMANYA’DA yaşayan Tarih Profesörü Mustafa Mehmet, 1957 yılında ünlü şair Nazım Hikmet’le ilgili ilginç bir anısını anlatarak çok tartışılacak bir hatırayı gün yüzüne çıkardı. Nazım Hikmet ve eşine rehberlik yapan Prof. Dr. Mustafa Mehmet, 1957 yılında Romanya’nın Başkenti Bükreş’te, Türkiye’nin halen en çok konuşulan şairi Nazım Hikmet’le yaşadığı o tarihi geceyi şöyle anlattı: ‘1957 yılıydı. Nazım Hikmet ve eşi Bükreş’e gelmişti. Ben de kendilerine rehberlik yapıyordum. BİR gece bana dedi ki ‘beni camiye götür’, kendisini ve eşini Bükreş’teki küçük bir mescide götürdüm. O gece Kadir Gecesi’ydi. Buradaki mevlid’e katılarak Kur’an dinledi, bunla da yetinmeyerek minbere çıktı ve konuşma yaptı.’ Mustafa, ‘Bükreş’te kaldığı sürede onu hiç bu kadar heyacanlı görmemiştim. Minber’de ‘Herşeyden evvel ben bir koministim. Fakat sizleri bu mukaddes Kadir gecesi derli toplu bir yerde görmekten son derece mutluyum’ dedi. PROF. Dr. Mustafa Mehmet ile Nazım Hikmet arasında o gece yaşananlar bununla sınırlı değil. kaldıkları otele dönerlerken ünlü şairin, rahatsızlandığını da belirten Prof. Dr. Mehmet, ‘Kaldığımız otele giderken yol üzerinde bir köprü vardı. Burayı geçerken bana ‘kardeşim ben ölüyorum’ dedi. Acilen otele gittik. Koskoca Nazım Hikmet’i kanepeye yatırdık. Meğer kalp spazmı geçirmiş. Eşinin verdiği ilaçla kendine geldi’ diyerek anlattı. 26.09.2005
Haberi görünce gayr-ı ihtiyari "Eyvah!" dedim. Bana "Eyvah!" dedirten haberi, Yeni Şafak sür manşete taşımış (24 Eylül, Cumartesi). Haberi veriş tarzından öyle anlaşılıyor ki, Yeni Şafak mutfağı haberi sevinçle karşılamış. Haber aynı gün başka basın organlarında da yer aldı. Ne ki, İslami hassasiyeti olan basın da dahil, bunun bir tabiat katliamı projesi olduğuna değil değinen, îmâ eden bile olmadı. Haberde, bir Mekke fotoğrafı yer alıyor. Köşede "10 yıl sonra yeni Mekke" yazıyor. Haberin muhtevasında verilen bilgiye göre, 10 yıl sonra Mekke tamamen değişecekmiş. Kâbe'nin etrafındaki simsiyah granitten yontulmuş ilahi mimarinin şaheseri olan dağlar parçalanacakmış. Daha beteri, parçalanan bu dağların yerine Suudi Arabistan'ın büyük ailelerinin şirketleri otel zincirleri kompleksi yerleştirecekmiş. î Başa Her taşı Peygamber'in ve sahabenin ayaklarını öpmüş olan Ömer Dağı'nın olduğu yer, Kral Abdullah ve Mekke Hilton'un sahibi Fakih ailesinin şirketlerine düşmüş. Muhammedi Davet'in ilk yıllarındaki boykot sırasında ilk Müslümanları kucağına alıp misafir etmiş olan Şi'b-i Ebi Talib'in de içinde bulunduğu Kuzey'deki dağı yok etmek, Suudi işadamı Aldüllatif Cemil'in şirketine düşmüş. Cemil iki yıldır kaya kırarmış ("Mış" dediğime bakmayın, geçen yıl gözlerimle şahit oldum). Dağın yerine Kâbe'yi kuşatan 6 kule inşa edilecekmiş. Onun hemen sağındaki Ecyad Dağı, üzerindeki tarihi kale ile birlikte zaten gitti gider. Bin Ladin şirketi, burayı yap-işlet-devret modeline tabi kulelerle kuşatıyor. Yani sizin anlayacağınız, insanlığın ilk mabedi Kâbe'nin etrafında bir tabiat katliamı gerçekleştiriliyor. Harem'in topografyası değiştiriliyor. Bu da masum, hatta vacip bir proje gibi gösteriliyor. Bunu temin için bu kapsamlı projeye olumlu unsurlar da eklenmiş. Mekke'ye metro, güneydeki intizamsız yapıların tamamen yıkılıp eli yüzü düzgün makro bir proje ikamesi vs. gibi. Bunlar yine yapılsın. Fakat Mekke'yi göklerin çektiği fotoğrafla karşılaştırınca tanınmaz hale getirecek bu katliam gibi proje, olmazsa olmaz mı? Bu projeyi sahiplenenlerin, önümüze süreceği ilk gerekçe hacı sayısındaki artış. İyi de, bu problemi halletmenin en son yöntemi bu olmalı. Ondan önce uygulanabilecek bir dolu yöntem var. Mesela, başta mübarek Kâbe'nin hemen burnunun ucunda ona tepeden bakan kraliyet sarayı olmak üzere, Kâbe'yi sık boğaz eden binaları geriye çekip, Harem ve civarı, zemin üstü yapıdan arındırılabilir. Gerekli olan yapılar yer altına alınabilir. Neden Kur'an'ın inişine şahit olmuş, üzerine Allah Rasulü'nün ayağı değmiş, Muhammedi Davet'in ilk yıllarına ait binlerce hatıranın ebedi tanığı olmuş ve zorunlu olmadıkça tek taşına dokunulmasına tarih boyunca cevaz verilmeyen bu coğrafya acımasızca talan ediliyor? Zaten, mevcut harem coğrafyasının insan kapasitesiyle vakfe mahalle olan Arafat'ın insan kapasitesi üç aşağı beş yukarı -mucizevi bir tevafuk eseri - birbirine yakın. Haydi Kâbe civarını genişlettiniz -ki işin aslı hiç de öyle değil- peki Arafat'ı nasıl genişleteceksiniz? Oraya da çok katlı insan garajları mı yapacaksınız? Bendeniz bu projenin hacılara katkıdan çok, ticari kaygılar taşıdığını düşünüyorum. Allah Rasulü'nün bıraktığı Mekke'den çok az otantik değer kaldı. Onlardan biri de o dağlardı. Şimdi, birkaç aile servetlerine servet katacak diye onlardan da mı mahrum olacağız? Ya Peygamber'in hatırası ne olacak? Klasik ulema, Harem-i Şerif'ten bir taşın Harem dışına çıkarılmasını Harem'in hürmetine saygısızlık olarak görmüş ve cevaz vermemiştir. Gönül, Kâbe'yi kucaklayan dağların yerini vahşi kapitalizmin Kâbe'si olan marketler ve oteller zincirinin alması yerine, haremin Kâbe'ye saygısızlık eden yapılardan arıadırılmasını isterdi. Hiç düşünmediniz mi? Bölgedeki binlerce vadi yerine neden Kâbe orada inşa edildi? İnanan biri buna tesadüf diyebilir mi? Eğer tesadüfse, isteyen istediği yere bir Kâbe yapsın. Peki, tüm despotlar eserlerini yapmak için en yüksek tepe ararken, İbrahim Peygamberin hatırasının etrafı dağlarla çevrili bir vadinin en çukur yerinde olmasının hikmeti yok muydu? Müslümanlara bu hikmet üzerinde düşünmeyi de mi çok göreceksiniz? Bu gökdelenler Kâbe'nin etrafına çakılmış birer kazık. Gökdelenlerden duvarı olan kör bir kuyuya attığınız Kâbe, böyle mi nefes alacak? Uhud Dağı'nı bir dostu ziyarete gider gibi sık sık ziyarete giden ve bunu anlamakta zorlananlara da "Uhud bir dağdır; fakat biz onu severiz, o da bizi sever" diyen Rasulullah'ın ümmetine bu yakışır mı? Kâbe'yi kucaklayan dağları yok etmek, Uhud'un anasını ağlatmak anlamına gelmez mi? Sesim ulaşır mı bilmem, ama yine de buradan bir çağrı yapmak istiyorum: Kâbe'nin Rabbi aşkına, gelecek nesilleri Vahye şahit olmuş, Allah Rasulü'nün ayakları değmiş o mübarek dağlardan mahrum etmeyin! Yıkılan binaların yerine yenileri yapılır da, yıkılan dağların yerine yeni dağlar yapılmaz. Kendi binalarınız için, Allah'ın binalarını yıkmayın!
| |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||