ANA SAYFA

GÜNCEL İNDEKS

 

 


- İzmir suikasinin perde arkası - internethaber
  ~ Birinci Dünya Savaşı çıkıyor. Çıkınca da İngilizler zırhlıyı teslim etmiyor, son ödemesi de 700 bin altın olarak yapılmış olduğu halde. Onun için, görüşmelerde dayımın en büyük kozlarından biri de oydu. İngilizler kendilerini dayımın karşısında daima ufak hissediyorlardı, Churchill dahil. Çünkü Sultan Osman’a haksız olarak el koymuşlar. Churchill emir vermiş. Oradan tanışıyorlar yani. 1942-44 yıllarında Londra sefiri olunca da bayağı yakın davranmış Churchill. Yanına alıp radar mevzilerini bile gezdirmiş. Çok sayıyorlar, hürmet ediyorlar ama İngiliz İngiliz’dir, Amerikalı da Amerikalı.”
  ~ Suikast davası sürerken Rauf Orbay sağlık nedenleriyle yurtdışına gider. Yokluğunda İzmir İstiklal Mahkemesi 10 yıl yurtdışına sürülmesine karar verir. Daha sonra Atatürk af çıkarmasına rağmen geri dönmez. Ancak 1936 senesinde, ailesinin de baskısıyla, yaşamakta olduğu Mısır’dan İstanbul’a gelir.
  ~ Kazım Karabekir, böyle bir döneminde peşine takılan sivil polislerce takip ettirilmişti. Zafer Orbay’ın anlattıklarına göre Rauf Orbay da aynı muamele ile karşı karşıya kalmış.
  ~ Orbay, İzmir İstiklal Mahkemesi kararının hukuk dışı olduğunu, mahkemenin lağvedilmesi gerektiğini savunmuş ve mahkemeyi kazanmıştı. Orbay’ın mahkemeye başvurmasının sebebi, kesilen emekli maaşının tekrar bağlanmasıydı.
  ~ Rauf Bey, soyad olarak da kayınbiraderi Zeki Arif’in bulduğu, eski Türklerde ‘kale’ anlamına gelen ‘or’dan türetilen Orbay soyadını kendisine alır.
  ~ 1941’de Amerika’da MIT’te okuduktan sonra 1946’dan, kapanacağı 53 senesine kadar Ankara’da uçak fabrikasında çalışan, ardından 1965’e kadar da Türk Hava Yolları’nda teknik müdürlükte bulunan
  ~ Dayısının, İngiltere’de hastanede iken kelime-i şehadet getirerek kendisini şahit tuttuğunu anlatan Zafer Orbay, çeşitli kaynaklarda Küçük Hüseyin Efendi’nin müridi olarak anılan dayısı Rauf Orbay’la ilgili de şunları kaydetmektedir bugün: “Görmedim öyle bir şeyini. Camiye gittiğini, namaz kıldığını, dualar ettiğini de hiç duymadım.”

- 'Doktor' ne diyor? - yeni şafak 
  ~ Ancak bu arada bir husus dikkatimi özellikle çekmeye başladı: Çömez, Demirel ve Ecevit gibi "duayenler"e yaptığı özel ziyaretler yetmezmiş gibi "milliyetçi-ulusalcı" çevrelerin toplantılarında da konuşmacı olmaya başlamıştı. İşte, Çömez'in internet sitesinde de yer alan şu "panel" mesela: Çömez, Hurşit Tolon, Doğu Perinçek, Prof. Çetin Yetkin ve Agah Oktay Güner ile birlikte "Türk Ulusal Varlığına Yönelik Tehlikeler" konusunu tartışmaktadır.

- ROZETİNİ SATMAYAN AYNASIZ: - yeni şafak - 10 Aralık 2005 
  ~ "Rüşvet sorunu sadece Türkiye'de ve ABD'de değil, bütün dünyada hüküm sürüyor. Çünkü onuruyla çalışan, bu yolda hayatını ortaya koyan bir adam ya da kadın, hele de onun için en büyük baskı unsurunu oluşturan bir aileye sahipse, buna karşılık yaptığının gerçek karşılığını almadığını düşünüyorsa, o durumda aradaki farkı birşeylerden tazmin etmenin yollarını araştırmaya başlayacaktır. Dünyadaki bütün polis organizasyonlarında yaşanan budur. Yoksa, hiç kimse bu dünyaya onursuz olarak gelmez. "
  ~ Şu temel ahlâkî kuralı en baştan koymamız gerekiyor. Hiçbirşey, kamu düzenini korumakla görevli ve bu uğurda yemin etmiş olan bir insanın kişisel yozlaşmasının mazereti olamaz. O yüzden, salt ekonomik gerekçelerin ardına sığınarak rüşveti ve yolsuzluğu mazur görecek ya da gösterecek değilim.
  ~ Rüşvet sorunu sadece Türkiye'de ve ABD'de değil, bütün dünyada hüküm sürüyor. Çünkü onuruyla çalışan, bu yolda hayatını ortaya koyan bir adam ya da kadın, hele de onun için en büyük baskı unsurunu oluşturan bir aileye sahipse, buna karşılık yaptığının gerçek karşılığını almadığını düşünüyorsa, o durumda aradaki farkı birşeylerden tazmin etmenin yollarını araştırmaya başlayacaktır. Dünyadaki bütün polis organizasyonlarında yaşanan budur. Yoksa, hiç kimse bu dünyaya onursuz olarak gelmez.
  ~ Bunlar gerçek sözler… Hükümetler akıllarını başlarına devşirmeli ve varlıklarını borçlu oldukları, kamu düzenini emanet ettikleri bu insanları toplumdaki en yüksek sosyo-ekonomik standartlara çıkartmalılar. Polislik, çaresizlikten dolayı değil, gençler tarafından ihtirasla seçilen, herkesin teşkilâta kabul edilebilmek için can attığı seçkin bir meslek olmalı. Gerekirse zenginlerden çok daha fazla vergi alınmalı, önceliği olmayan başka yatırımlardan kısılmalı ve oluşturulan bu kaynak polislere, savcılara, hakimlere aktarılmalı. Çünkü saydığım insanlar kamu düzeninin belkemiğini oluşturuyorlar. Hiç kimseyle tartışmayacağım bir gerçek var ortada. Polis yozlaşırsa, tüm bir sistem yozlaşır. Sonuçta ortaya çıkacak olan kaosu da hiçbir hükümet toparlayamaz.
  ~ Sorun kamuoyu değil ki… Ben de halkımı çok seviyorum. Amerikan halkı hatalar yapmış ve yapmakta olabilir, ama özünde bütün toplumlar gibi masumdur. Bu kocaman ülkede yaşayan yaklaşık üç yüz milyon insan, devletin medya yoluyla yaydığı binlerce yanlış enformasyonun birer kurbanı durumunda. Halkımdan asla nefret etmiyorum, aksine onlara acıyorum. Öfkemin nedeni kesinlikle kamuoyu değil, benim derdim Beyaz Saray ve onun dehşet verici uygulamalarıyla…
  ~ Başkan George W. Bush'un iktidarı, ülkem adına çok büyük bir talihsizliktir. Ben artık bir Amerikan vatandaşı olarak sokakta yürürken kendi devletimden korkar oldum. Beyaz Saray'daki bugünkü hükümete kesinlikle güvenmiyorum. Amerikan yönetimlerinde dış dünyaya karşı saldırgan eğilimler, demokrasi ve insan haklarına ilişkin pürüzler hep vardı. Aktif polislik dönemlerimde de aynı tesbitleri yapıyordum. O yıllarda defalarca teşkilâtı bırakmayı aklımdan geçirdim. Ama sonraları, "Pes etme oğlum" dedim kendi kendime, 'Eğer ki o yoldan ilerleyemiyorsan, dön başka bir yoldan ilerle. Ama asla pes etme. Senin gibiler pes ederse meydan tamamen insanlık düşmanlarına kalacak. O zaman bu ülkenin hâli nice olur?" İşte, bu motivasyonla defalarca polisliğe devam kararı aldım.
  ~ Bir Amerikalı olarak, bugün yerkürenin dört bir köşesindeki berbat imajımızdan tek kelimeyle utanıyorum. Bush iktidarı, işkencenin bile tanımını değiştirdi. Irak'ta, Afganistan'da olup bitenlere bir bakın hele.
  ~ Nereye olursa olsun! Gideceğim yerin ekonomik standartlarının hiçbir önemi yok. Yeter ki insan haklarına saygılı, doğru düzgün yönetilen bir ülke olsun. Son nefesimi işte böyle bir ülkede vermek istiyorum.
  ~ Mesleği sevmek ise hizmetinde olduğunuz toplumu sevmek demektir. Sizler, dünyanın en kutsal görevini yürütüyorsunuz. Milyonlarca insan, ülkenize orman kanunlarını getirmeye çalışan yasadışı kişilerin karşısında gözlerini umutla size dikmiş, sizden onların malını, canını, namusunu ve huzurunu korumanızı bekliyor.
  ~ Ve herşeyden önemlisi de halkınızı sevin. Sokaklarda gördüğünüz bütün yaşlı kadınları anneniz, bütün yaşlı adamları babanız, bütün genç kadınları kız kardeşiniz, bütün genç erkekleri biraderiniz, bütün çocukları da çocuğunuz olarak görün. Suçlu bile olsalar!
  ~ Ve en önemlisi, ruhları kirlenmiş insanların sizleri az pahaya satın almaya kalkışmalarına izin vermeyin. Aç kalın, borç alın, ikinci bir işte çalışın; ama bunu yapmayın. Üniformanızın gücünü, heybetini ve onurunu hep koruyun. Unutmayın ki siz devletsiniz ve devlet suçluların karşısında asla eğilmez.

- EMİN ŞİRİN'DEN ASKERİ KIZDIRACAK MEKTUP - haber vitrini 
  ~ ''Sizleri duymak istediğimiz hiçbir konuda duyamadık'' diyen Şirin, Genelkurmay’ı; Kıbrıs, Kuzey Irak, Türk askerlerinin başına çuval geçirilmesi ve Şemdinli olaylarındaki tutumlarından dolayı eleştirdi.
  ~ Emin Şirin, milletvekillerinin, Genelkurmay Başkanlığı’nın sesini başörtüsü ve tabur tartışmalarında değil, iç ve dış güvenlik konusundaki brifinglerle duymak istediğini kaydetti.
  ~ ''Sizleri duymak istediğimiz hiçbir konuda duyamadık'' diyen Şirin, Genelkurmay’ı; Kıbrıs, Kuzey Irak, Türk askerlerinin başına çuval geçirilmesi ve Şemdinli olaylarındaki tutumlarından dolayı eleştirdi.

- Üstte CIA uçakları, altta medeniyetler diyaloğu toplantıları!.. - 9 aralık 2005 
  ~ AB değerleri, Kopenhag kriterleri, insan hakları sözleşmeleri, uluslararası mahkemelere ne oldu? Avrupa, bu değerlerle övünmüyor muydu? AB projesinin en önemli ayağı bu değerler değil miydi? Şimdi CIA'nın insanlık suçlarına ev sahipliği yapıyorlar. Dünyaya söyleyecek sözleri kaldı mı? Neden bu cinayetlere ortak oldular?
  ~ Çünkü hedef Müslümanlardı. Güvenlik tehdidi Müslüman bireylerdi. İslam tehditti. Müslümanlar Batı'nın hayat tarzını tehdit ediyordu.
  ~ Tarih boyunca tehdit gördükleri her medeniyete savaş açtılar. Tekrar ediyorlar. CIA'nın kaçırdığı, işkence merkezlerine götürdüğü, işkenceden öldürdüğü insanlar Müslüman olmasalardı bu suça bu kadar rahatlıkla ortak olacaklar mıydı? İnsan hakları ve özgürlüklere bu kadar düşkün olan ülkeler, hedef başkası, öteki olunca bütün değer yargılarını ne kadar da rahat unutabildiler!
  ~ Karadeniz 'Amerikan Gölü' oldu!

- ABD,Türkiye Cumhuriyeti’ne saldırıda bulunmuştur - milli gazete 
  ~ En az 20 yıldır ABD’nin Türkiye’ye karşı başlattığı diplomatik hareket, bir müttefik diplomasisi değil, açık açık bir düşman diplomasisidir. Güce tapanlar bunu hayra yormaya çalışıyor, Hakk’a inananlar için bunun hayra yorulacak hiçbir yanı yoktur. Hakkâ sığınıp, bu çılgın ve azgın gücü durdurmak gerekiyor.

- Bender Abbas üzerine bir tezdir! - milli gazete 

- Parsellenmişiz, kiralanmışız, satılmışız - internet haber 
  ~ Siyaset meydanında kimliklerinin altı üstü, geçmişi geleceği üzerine yerken yurdumun güzel insanları birbirini, ekonomi meydanlarında atları alanlar Üsküdar’ı geçiyor.
  ~ Türkiyemiz muazzam bir yeraltı zenginliğine sahiptir. Bu öyle bir zenginliktir ki eğer bilinçli bir şekilde değerlendirilirse ne IMF’den ne de AB’den dilenmemize gerek kalmaz.

- Türkiye’siz vuramaz - Hürriyet - 8 Aralık 2005
  ~ Pentagon’un hazırladığı bir raporda, İsrail Hava Kuvvetleri’nin, İran’ın nükleer tesislerini kapsamlı bir şekilde bombalama kapasitesine sahip olmadığı belirtildi. Türkiye’nin olanak sağlaması halinde, İsrail’in İran’ı vurabileceği, ancak bunun ‘kuşkulu’ olduğu ifade edildi.

- ABD-Türkiye-İsrail Kürt devleti pazarlığı! - yeni şafak - 8 Aralık 2005 
  ~ Ardından MİT Müsteşarı Emre Taner'in KKTC lideri Mesud Barzani ile görüşmesi kamuoyuna yansıdı. Barzani'nin ABD ziyareti için Türk hava sahasını kullanıp İncirlik Üssünde ağırlanması ve K. Irak'a havayolu ulaşımına izin verilmesi de, Irak pazarlıklarının boyutunu ortaya koyan gelişmelerden.
  ~ Aynı günlerde Yedioth Ahronot gazetesinin Kuzey Irak'taki İsrail varlığını tekrar gündeme getirmesi, bölgeye milyonlarca dolar aktarıldığını ve Mossad mensuplarının Kuzey Irak'a Türkiye üzerinden girdiğini yazması dikkat çekiciydi. Mossad K. Irak'ta Türkiye ile birlikte mi çalışıyor da biz yanlış biliyoruz acaba!

- İşkence uçaklarının gizli görevi - milli gazete 
  ~ Siyonistlerin yakın tarihimizde uygulamaya koydukları, taktiklerden birisi de, mümkün olduğu kadar her ülkede, en tecrübesiz lider ve kadroları işbaşına getirerek, onları kendi gâyelerine âlet etmek ve kullanmaktır.

- İKÖ zirvesi, 'Mekke Vizesi' ve CIA'nın işkence merkezleri - İbrahim Karagül - Yenişafak - 7 Aralık 2005 
  ~ Mekke zirvesi bir çok yeniliği barındırıyor. Ancak bölgedeki vahim tablo ile karşılaştırınca hayal kırıklığına uğramamak mümkün değil. Üstelik, uluslararası kamuoyunda daha şimdiden "ılımlı İslam" zirvesi olarak tanımlanıyor. Bu kanaat, işgal, talan ve kardeş kavgalarına sürüklenen bölge için İKÖ'nün Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi atıl bir örgüt olarak kalacağına ilişkin endişeleri ortaya koyuyor.
  ~ Afganistan ve Irak işgaline karşı hiçbir varlık gösteremeyen, Irak'ta Şiilerle Sünnilerin birbirini boğazlamasına karşı hiçbir varlık gösteremeyen, bugün bile Irak işgaline karşı bir çıkış yapamayan İKÖ'nün öncelikli gündeminin demokratikleşme ve ılımlı İslam olması düşündürücü. Bu topraklarda yaşayanlar kadar kimsenin adalet, refah ve özgürlüğe ihtiyacı olmadı.
  ~ Ancak Fırat ve Dicle nehirlere kan akıyor. Önce bu kanı durdurdun! İşgali durdurun! Talanı durdurun! Sonra demokratikleşmeye bakalım! Ben ölüyorsam demokrasiyi ne yapayım! Özgür değilsem demokrasiyi ne yapayım!
  ~ İşgallerden önce neden sesiniz çıkmıyordu? ABD'nin demokrasi paketleri gelmeden neden susuyordunuz! Şimdi aklınıza geldi? Pasifik Okyanusu'ndan Atlantik'e kadar sayısız işkence merkezlerinde tutulan insanlar sizin çocuklarınız değil mi? Onları hemen sattınız? Terörist dediniz ve yok saydınız.
  ~ Bir çoğunuzun toprağında işkence merkezleri var. ABD ile birlikte kendi çocuklarınıza işkence ediyorsunuz. Siz mi demokrasi ve özgürlük getireceksiniz? Ürdün'deki işkence merkezi ile İsrail'deki işkence merkezi arasında ne fark var? O zaman? Halkınız size nasıl inanacak?

- "KURAN BENİM ANAYASAM" DİYEN KAYA ÇİLİNGİROĞLU SERT KONUŞTU : KAPANMAYAN KADIN CEZASINI ÇEKER - haber vitrini - 5 Aralık 2005 
  ~ Çilingiroğlu Bugün gazetesine verdiği röportajda, 'Kur'an-ı Kerim'i 7 kere hatmettim.Asla yorumlanamaz. Ne yazıyorsa odur. 630 küsur senesinde yazılmış bir kitabın 2000 senesine uyarlanması olur mu hiç? Bu kitabı sevgili peygamberimize gönderen Yüce Allah ki, o dağları denizleri tüm kâinatı yaratmış, insana şekil ve ruh vermiştir 2005 senesini göremedi de mi hazırladı bu kitabı, haşa. Hani o Fatih'te çember sakallılar var ya, onlar nasıl inanıyorsa Kur'an-ı Kerim'e ben de öyle inanıyorum. 30 küsur sene oruç tuttum, namazımı da kıldım ama bu son iki senelik psikolojik hadiseden sonra 2-3 gün oruç tutuyorum bir şey oluyor, yapamıyorum.' dedi.

- KUBİLAY'IN BAŞI KESİLMEDİ Mİ?
  ~ ABD’nin ilk Türkiye Büyükelçisi’nin anılarının derlendiği ‘Yeni Türkiye’ isimli kitapta Cumhuriyet’in ilk yıllarına damgasını vuran birçok olaya farklı bir pencereden bakılıyor ve ilginç iddialar ortaya atılıyor.

- Kerkük-Yumurtalık petrol boru hattını Mossad bombalıyor! - yenişafak - ibrahim karagül 

- RUSYA'DA İSLAMIN GÜÇLENMESİ SOVYET TEPKİSİNE YOL AÇIYOR - ajans kafkas
  ~ New York Times gazetesinde yazan Steven Lee Myers’ın Nalçik saldırıları ve sonrasına ve Karaçay-Çerkessk’teki olaylara da yer verdiği Rusya’da Müslümanlığın durumu hakkındaki yazısı.

- ABD, İslam’ı çıkarları için tehdit olarak görüyor - milli gazete 
  ~ Stalov, "Söz konusu İslami hareketler demokratik yollarla sandık başına gitmeyi kabul edenler olsun, demokratik yollarla bir yere varılamayacağını iddia ederek silahlı mücadeleyi tercih edenler olsun, ABD yönetimi tarafından aynı kefede değerlendirilmektedir" dedi.

- Christoph Daum camide... - milliyet 
  ~ Fenerbahçe Teknik Direktörü Christoph Daum, Türkiye'de hiçbir dini kaygı duymadığını belirterek, ''Türkiye laik bir ülke ve Türk insanı diğer dinlere de çok saygılı. Camiye gittiğim zaman huzur buluyorum. Bence Allah'ın evi dünyanın her yerinde aynıdır'' dedi.

- EL KAİDE MİLİTANININ AVUKATINA SORUŞTURMA AÇILDI - haber vitrini 
  ~ El Kaide üyesi Louai Sakka'nın Avukatı Osman Karahan hakkında 'devletin yargı organlarını alenen aşağıladığı' gerekçesiyle soruşturma açıldı.

- KAFKAS VAKFI'NIN NALÇİK OLAYLARI DEĞERLENDİRMESİ... - ajans kafkas
  ~ Kafkas Vakfı Yönetim Kurulu, 13-14 Ekim tarihlerinde Kabardey-Balkar Cumhuriyeti'nin başkenti Nalçik'e düzenlenen ve 138 kişinin öldüğü baskınla ilgili bir değerlendirme yayınladı.

- Yahudi komplosu - milli gazete 
  ~ Aynı yazımda Muhammed Şerif’in, kardeşi Michael Jackson’un da Müslüman olduğunu söyleyince haberi, New York Post gazetesi ve Fox News internet sitesi yayınlayınca Amerika’daki bütün yayın organları Michael Jackson’un çocukları taciz ettiği fikrini dünyaya yaymaya başlandığını da yazmıştım.
  ~ Aklı ileri-geri fazla çalışmayan, baskı, ve zorlama ile her şeyi halledeceğine inanan danışmanlarla çalışan Amerika, o günlerde Muhammed Ali’nin elinden şampiyonluk kemerini geri almıştı. Hırsını alamamış bu sefer Vietnam’a gönderip oradan tabut içinde getirmek istemişti. O da kabul etmeyince hapis cezası vermişti.
  ~ Bu hafta İsrail basınında Michael Jackson’un Müslüman olduğu ve Muhammed adını aldığı duyurulmuş.
  ~ Haberlere göre Michael Jackson, Bahreyn’de yapılan bir camiye bir milyon dolar bağışlamış ve Amerika’daki bir televizyon kanalına çocukları taciz suçlamasının, Yahudiler’in bir komplosu olduğunu söylemiş.
 


î Başa
İzmir suikasinin perde arkası - internethaber
10 Aralık 2005 13:01  
Milli mücadele döneminin önemli isimlerinden Rauf Orbay'ın yeğeni Zafer Orbay Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılması için hazırlanan komployu açıkladı.

     Rauf Orbay'ın yeğeni Zafer Orbay dayısının kurucusu olduğu Terakkiperver paritisinin kapatılması için kurulan İzmir suikastini Aksiyon dergisini anlattı.

Milli Mücadele ateşini yakan çekirdek kadrodan biri olan Hüseyin Rauf Orbay ve arkadaşlarının Atatürk’e ‘altından heykelini yapalım, ama CHF’nin başına geçme’ dediklerini anlatan yeğen Zafer Orbay, paşaların, ülkede halk yönetimi istediklerini, muhalif partiyi bu sebeple kurduklarını söylüyor. Orbay, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılması için birçok komplo hazırlandığını, bunlardan bir tanesinin de İzmir Suikasti olduğunu iddia ediyor.

     

Yakın veya uzak tarih daha ne çok sır barındırıyor içinde kim bilir? Bunların bir kısmı, üzerinden belli bir zaman geçtikten sonra dile getirildiğinde ancak ortaya çıkıyor: “Dayımın dediği ‘Biz oturduk konuştuk.’ Mustafa Kemal Paşa’ya, ‘Bak Paşa’ demişler, ‘senin altından heykelini dikelim, sen otur. Biz aramızda tartışalım. Sıkıştığımız zaman, en doğru kararı sen veriyorsun, sen karar ver. Öyle değil, böyle de. Biz o yolda gidelim. Ama partinin (Cumhuriyet Halk Fırkası) başına geçme. Doğru değil. Sen büyük kumandansın.’ Yani politikacı olsun istememişler. Onun için Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kuralım demişler, Halk Fırkası’na karşılık.”

“Dayımdan dinledim.” diyen Zafer Orbay, sözleri sarfeden de Hüseyin Rauf Orbay. Hüseyin Rauf da, Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Mustafa Kemal, Refet Bele ile birlikte Milli Mücadelenin nüvesini oluşturanların başında geliyordu.

1881’de doğup 1964’te 83 yaşında iken vefat ettiğinden, kız kardeşi İffet Hanım’ın 1923’te dünyaya gelmiş çocuğu Zafer Orbay, gerek merakını dindirmek gerekse tarihî olayları ilk ağızdan dinlemek için kendisine çokça soru sorma imkanı bulmuştu. O sorulara verilen cevaplardan biri de bu beşlinin, İstanbul kendilerine dar geldikten sonra Ankara’da bir araya geldikleri zaman, üzerine ant içtikleri konuydu: “Dayım ‘Biz Ankara’da en kötü zamanlarımızda ant içtik’ diyor, ‘Mustafa Kemal dahil. Ve dedik ki bundan sonra bu memleketi halk yönetecek. Halk idaresi olacak. Tek kişi, aile veya bir grup yönetimini istemiyoruz. Padişahlık da olmayacak. Böyle bir şeye müsaade etmeyeceğiz.’ Ama bu aralarında bir sır tabii.” Bunlar konuşulduğunda Ankara Hükümeti henüz daha ilân edilmemiş.

Necmü Zafer Orbay’ın dayısına sorular sorup aldığı cevaplar sayesinde şimdi taşlar biraz daha yerine oturuyor. Zafer Orbay, Rauf Orbay ve Milli Mücadelede memleket hizmetinde seneler geçirmiş onun gibi düşünenlerin, bu yüzden derleme ve toplama olan İkinci Meclis’i beğenmediklerini anlatıyor. Onların isteği, Milli Mücadeleye başladıkları ilk günlerde verdikleri sözü tutarak, seçimin halk tarafından yapılmasıydı.

Ve Zafer Orbay da, Ali Fuat Cebesoy’un yeğeni Ayşe Cebesoy’un anlattıklarını destekleyerek Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kurulmasındaki amacın, ülkede demokratik bir ortam oluşturma çabası olduğunu dile getiriyor. Ama ne olduysa ondan sonra oluyor, partide bahsi geçen paşalarla Atatürk’ün arası bundan sonra açılmaya başlıyor: “Onun detayına hiç girmeyelim. Çünkü sonradan da başımıza geldi. Bu, politikada olan şey. Muhalif bir parti ortaya çıktığı zaman iktidarda olan, şu veya bu sebeple muhalif partiyi susturmaya çalışıyor.”

-Atatürk’e kenara çekil mi diyorlar? ‘Altından heykelini dikelim’ teklifine Mustafa Kemal’in tepkisi ne oluyor?

Kenara çekil diye bir şey yok. Olur mu? Atatürk Meclis reisi o zaman. Cumhurbaşkanlığı henüz yok. Bu partiyi kapatmak için bir sürü komplo hazırlanıyor. Hazırlananlardan bir tanesi de İzmir Suikasti.

-Partinin kurulması ile bağlantılı bir durum mu bu?

Valla partiyi kapatmak için...

-Suikastle bağlantı nasıl kuruluyor?

Suikasti yapan Ziya Hurşit diye birisi. Bilinen isimler o ve etrafında dört kişi. Bunun kardeşi mebus. Meclis’te konuşmuş. Atatürk’ü kastederek “Tek başına işte, padişah olmak istiyor. Ben bunu öldürürüm.” gibi laflar etmiş. Kardeşine söylemiş güya. Ve hazırlık yapacağız gibi laflar etmiş. Ondan sonrası karanlık.”

-Bu konuda yapılan yorumlar ne?

Atatürk’ün İzmir’e gideceğini biliyorlar. Bunları İzmir’de bir otele yerleştiriyorlar. İdam sehpasında birinin söylediği “Hepimizi affedecektiniz, onun için biz bunu kabul ettik.” diyor, ipi çekiyorlar o sırada. Şimdi biz bundan şüphelendik. Acaba otelde, yatakların altına tabancalar, dolaba bombalar filan yerleştiriliyor da, Atatürk’ün gelmesinden iki gün evvel polise ve jandarmaya baskın mı yaptırıyorlar? Zaten bunları orada suçüstü yakalayıp “Atatürk’e suikast girişimi budur.” diye götürüyorlar hepsini. Ondan sonra da “Madem biliyordu da niye haber vermedi diye.” birçok kişiyi suçlamaya başlıyorlar.

Hüseyin Rauf Orbay, Kafkas asıllı, yani Çerkes. Babası Kafkasya’dan, Zahum Kale civarındaki Kafri Köyü’nden ikiz kız kardeşi ile kaçarak İstanbul’a gelmiş Mehmet Muzaffer adında birisidir. Önce Üsküdar’da akrabalarının yanına yerleşen Mehmet Muzaffer, tahsilini tamamlar, zabit çıkar. Sultan Aziz zamanında eğitim görmesi için İngiliz donanmasına gönderilir. Mehmet Muzaffer Paşa olarak Sivastopol’un bombalanmasından Trablusgarp’a kadar, yıllarca askeriyeye hizmetleri olur. Ayan Meclisi üyeliği yapar. Paşa, çocuklarına şu vasiyeti yapacak kadar yeni vatanına bağlı birisidir artık: “Benim hemcinslerim Kafkasya’da değil devlet memuru olmak, varlıklarını korumak için dinlerini değiştirmeye zorlandıkları bir sırada biz Türk topraklarına sığındık. Devlet ve millet bizi cins ayırmadan okuttu. En yüksek mevkilere getirdi. Bunu daima göz önünde bulundurarak sizin de hedefiniz bizim için mukaddes olan devlet ve millete kayıtsız ve şartsız fedakarlık ve hizmet etmek olmalıdır. Bu düstûr her düşünce ve hareketinizi düzenlemelidir.” Rauf Orbay, babasının vefat ederken de tekrar ettiği bu sözleri hiçbir zaman hatırından çıkarmaz.

Mehmet Muzaffer, kendisi gibi başka bir yerden, Selanik’ten İstanbul’a gelip yerleşmiş Rüveyde Hanım’la birleştirir hayatını. Ve evliliklerinden Safiye, Murat, Hüseyin Rauf ve Necmü Zafer Orbay’ın da annesi olan İffet Hanım dünyaya gelir. Murat, Karadeniz’de Nilüfer adlı mayın gemisi ile mayın döşerken, nasıl olduğu çözülemeyen bir kaza sonucu hayatını kaybeder. Koca gemiden geriye sadece bir asker şapkası ile üzerinde Nilüfer yazılı bir cankurtaran simidi kalmıştır. Celal adında bir oğlu olur. Onun da, bugün kimya profesörü olan ve adını Murat koydukları bir çocuğu gelir dünyaya.

Ailenin büyük kızı Safiye Hanım ise Aziz Bey’le evlenir. Onların da Güzin (Kahyagil) ile Melike (Şasa) adında kızları doğar. Melike Hanım, Avni Şasa ile evlenerek meşhur Bedirhanilerle de akraba olur. Ünlü Ayşe Şasa, bu çiftin kızlarıdır.

İffet Hanım ise Çanakkaleli bir aileye gelin gider; Divan-ı Muhasebat ve Sayıştay azalığı yapan Ziya Akif Bey ile evlenir. Onların da Ferit ve Necmü Zafer adında iki çocukları gelir dünyaya. Her ikisi de havacılığa meraklı olan çocuklardan Ferit, erken yaşta şehit düşer.

Ailenin diğer çocuğu ise 21 Ocak 1923 tarihinde Büyük Zafer’den sonra dünyaya geldiği için, dayısı Rauf Orbay tarafından kendisine zafer yıldızı anlamında ad verilen Necmü Zafer’dir. İşte bu Zafer Orbay, çocukluğundan beri dayısı Rauf Orbay’ı hiç rahat bırakmaz, ona sürekli sorular sorar. Aldığı cevaplarla bir dönemi kendi kafasında da olsa aydınlatır.

İstanbul doğumlu (1882) Hüseyin Rauf Orbay ise Deniz Harp Okulu’nu ve Mühendishane’yi bitirir. Trablusgarp ve Balkan Savaşları’na katılır. Hamidiye gemisinin kaptanyken gösterdiği başarı larla halk kahramanı olarak ün yapar. Amerika, İngiltere, Almanya gibi ülkelerde görevler alır. Görevlerinden biri de Sultan Osman Zırhlısı’nı İngiltere’den teslim almaktır.

Osmanlı devleti donanmayı güçlendirmek için İngiltere’den büyük bir zırhlı sipariş eder. Rauf Bey de, zırhlıyı İngiltere’den teslim alacak ekibin kaptanı seçilir ve bin kişilik bir mürettebatla yola çıkar. Churchill de o sırada Bahriye nezaretinde bakan yardımcısıdır: “1914 yılının maalesef, maalesef diyorum nisan ayı. Mayıs’ta ortalık karışıyor. î Başa Birinci Dünya Savaşı çıkıyor. Çıkınca da İngilizler zırhlıyı teslim etmiyor, son ödemesi de 700 bin altın olarak yapılmış olduğu halde. Onun için, görüşmelerde dayımın en büyük kozlarından biri de oydu. İngilizler kendilerini dayımın karşısında daima ufak hissediyorlardı, Churchill dahil. Çünkü Sultan Osman’a haksız olarak el koymuşlar. Churchill emir vermiş. Oradan tanışıyorlar yani. 1942-44 yıllarında Londra sefiri olunca da bayağı yakın davranmış Churchill. Yanına alıp radar mevzilerini bile gezdirmiş. Çok sayıyorlar, hürmet ediyorlar ama İngiliz İngiliz’dir, Amerikalı da Amerikalı.”

Rauf Orbay, Birinci Dünya Savaşı sırasında İran ve Irak’ta Teşkilat-ı Mahsusa’da görevli çalışır. Milli Mücadele’de çekirdek kadroda yer alır. Atatürk ve Fevzi Çakmak’tan sonra üçüncü başbakan olarak 12 Temmuz 1922’de göreve gelip 22 gün sonra ayrılır. İlerleyen süreçte ise Mustafa Kemal’in tek adam olma isteğine karşılık, ona, yukarıdaki teklifi yapanlardan birisi olur. Sonrasında İzmir Suikasti ve bilinen gelişmeler yaşanır. Takrir-i Sükûn ve suikast hadisesi, Rauf Orbay’a göre muhalefet yapılmasını önlemek için alınan bir sürü tedbirden biridir.

î Başa Suikast davası sürerken Rauf Orbay sağlık nedenleriyle yurtdışına gider. Yokluğunda İzmir İstiklal Mahkemesi 10 yıl yurtdışına sürülmesine karar verir. Daha sonra Atatürk af çıkarmasına rağmen geri dönmez. Ancak 1936 senesinde, ailesinin de baskısıyla, yaşamakta olduğu Mısır’dan İstanbul’a gelir.

-Geldikten sonra Atatürk’le teması oldu mu Rauf Bey’in?

Olmadı. İstanbul’a geldiğinde bütün paşalar karşılamaya geldi dayımı. Sonra Ankara’da iken bir gün Ali Fuat Cebesoy bizim eve geldi, babamla konuştu. Babamın bize söylediği aynen şu: “Mustafa Kemal bizim Rauf Beyi muhakkak surette karşılamak, kucaklamak, -tabir aynen bu- istiyormuş diye haber getirdi Ali Fuat Paşa.” Bu iyi bir şey. Çünkü bizim ailemiz oldukça dışlanıyordu, aile olarak dışlanıyorduk. Çekmediğimiz kalmamıştı yani.

Burada sorulması gereken “Neler yaşadınız?” sorusunu yöneltmeden evvel, Milli Mücadeleden sonra, bir sebeple Atatürk’ten uzağa düşen paşaların aynı muameleye tabi tutulduğunu aktarmak gerekiyor. î Başa Kazım Karabekir, böyle bir döneminde peşine takılan sivil polislerce takip ettirilmişti. Zafer Orbay’ın anlattıklarına göre Rauf Orbay da aynı muamele ile karşı karşıya kalmış.

-Hissettiniz mi bu baskıyı?

Hissetmek ne demek, evi bastılar tabancalı adamlar.

-Kimdi onlar?

Siyah giyimli, resmî, sivil polisler. Dayım Avrupa’da iken türlü zorluklar çıkartıldı aileye. Sene 1930. Erenköy’de, büyükbabamdan kalma köşkte kalıyorduk. Annem, anneannem ve teyzem İstanbul’a inmişti. Yengem ve biz çocuklar vardık evde. 6-7 silahlı kişi, ‘kıpırdamayın, arama tarama’ var dediler. Buldukları birkaç eski gazete ve mektubu alıp gittiler. Ardından anneannemler geldiğinde yengem olanları anlattı. Köşkün alt katında Atatürk’ün büyük boy bir resmi vardı, üniformalı. Üzeri yazılıydı. Her şeye rağmen duruyordu orada. Anneannem ‘Benim bu memleket için hayatını veren oğluma bu mu yapılır?’ dedi, indirdi resmi aşağıya, üzerinede tepine tepine camını da kırdı, resmi de yırttı. Kadıncağız oğlunun birini Karadeniz’de kaybetmişti, diğeri Avrupa’da yaşıyordu.

Rauf Bey, Avrupa’dan döndükten sonra da Bebek’te kız kardeşinin, Şasaların evinde oturmaktadır. Evin karşısında da tramvay durağı vardır: “Orada siyah giyimli 2-3 adam koymuşlar Ankara’dakiler. Dayım izleniyor. Safiye teyzem, onlara leylek diye isim takmış, ‘Leylekler geldi, Leylekler gitti’ diye konuşuyordu. Dayım Arnavutköy’e doğru yürüyüşe çıktığı bir sırada biraz oyalanmış, arkasındakinin kendisine yaklaşmasını sağlamış ve birden bastonunu boynuna sararak kendine doğru çekip Arnavutköy Karakolu’na götürdüğünde, zavallı komiser ayağa kalkmış. Herhalde tanıyor adamı. İkisi birden ‘Rauf Bey yapmayın, siz bizim büyüğümüzsünüz’ demeye başladılar.”

Neyse, Atatürk’ün Rauf Orbay’a davetine dönelim tekrar. Mustafa Kemal, Rauf Orbay ile yalnız kalacağı bir program tertiplenmesini ister. Rauf Orbay, kabul eder, İstanbul’dan yola çıkar. Ali Fuat Paşa, Orbay’ı, Ankara’daki kayınbiraderinin evinden almaya gelir. Aralarında konuşurlarken Orbay, birden Cebesoy’a bağırmaya başlar: “Biz şaşırdık. Çünkü normalde Ali Fuat Paşa’ya bağırmaz. Dayım ‘Ben sana demedim mi Paşa’ demeye başladı. Şunu net duydum ama ‘Aramızda görmek istiyoruz. ‘Beni’ dedi ‘kimin arasında görmek istiyorsunuz? Aranızda görünmeye hayır, arkadaşça kucaklaşmaya evet’ dedi. Sonra da bir araba çağırıp, trenle İstanbul’a gitmek için hareket etti.”

O, bu süreçte Atatürk’ün yakın çevresindekilerden kaçıyordu. Bu hadiselerden birini de Rauf Orbay’ın yeğeni Zafer Orbay yaşamıştı.

İlkokula önce Alman mektebinde başlayan Zafer Orbay, tahsiline, bugün adı TED olan Ankara’daki Türk Maarif Cemiyeti’nde devam ediyordu. Zafer Orbay, dayısının adı İzmir Suikasti’ne karışanlar arasında anılınca okul arkadaşları tarafından dışlanmaya başlanmıştı. Dışlayanlardan biri o tarihlerde Meclis Reisi olan Kazım Özalp’ın oğlu Teoman’dı.

Rauf Orbay, 1950’lerin sonuna doğru kaldırımdan düşüp istirahate çekildiğinde de Celal Bayar’dan Adnan Menderes’e, eski arkadaşlarından daha pek çok kişiyi ziyarete gelmişti. Rauf Bey’den izin alıp gelenlerden biri de Kazım Özalp’tı. Özalp, o ziyaretinde, Orbay’a, kendisine olan tavrının bir nevi mecburi olduğunu ifade etmişti. Bu tür hadiseler hakkında yorum yapmayan Rauf Orbay, insanları bulundukları şartlara göre değerlendirmeye alışmıştı.

Rauf Orbay, yurtdışından geldiğinde ilk işlerinden biri Yüksek Şûra’da dava açmak oldu. Avrupa’da iken de, İstiklal Mahkemeleri yoluyla yapılanların kanunsuzluğunu dile getiren î Başa Orbay, İzmir İstiklal Mahkemesi kararının hukuk dışı olduğunu, mahkemenin lağvedilmesi gerektiğini savunmuş ve mahkemeyi kazanmıştı. Orbay’ın mahkemeye başvurmasının sebebi, kesilen emekli maaşının tekrar bağlanmasıydı.

1938’de Atatürk vefat ettiğinde ise Dolmabahçe’deki programa katılmayı ihmal etmeyen Orbay, 1939 senesinde ise İsmet İnönü’nün teklifi ile Kastamonu’dan milletvekili seçilip Meclis’e girer. 1944’te Londra sefirliğinden istifa ederek geri çekilmesi, onun son resmi görevi olur. İnönü’nün, ona, Londra’da görev vermesinin sebebi, Orbay’ın İngilizlerle geçmişten gelen sıcak ilişkisidir. Rauf Bey, ondan sonra vaktini daha çok okumakla ve biraz da ailenin zorlamasıyla hatıratını kaydetmekle geçirir.

Mısır’da bulunduğu sürede kendisine gelen Mısırlı prenseslerin evlilik tekliflerini geri çeviren ve hiç evlenmeyen Hüseyin Rauf Orbay, kendi başına yaşamak uğruna bu karara vardığını dile getirir. î Başa Rauf Bey, soyad olarak da kayınbiraderi Zeki Arif’in bulduğu, eski Türklerde ‘kale’ anlamına gelen ‘or’dan türetilen Orbay soyadını kendisine alır.

Orbay soyadı o kadar beğenilir ki Genelkurmay Başkanlığı yapmış Kazım Paşa da, Ziya Akif Bey’i arayarak bunu soyadı olarak kullanmak için izin ister.

Rauf Orbay, 1964 senesinde vefat ettiğinde geride, sadece tarihçi Feridun Kandemir’e, o da vefatından sonra yayımlanması için verdiği mülakatları bırakmasına rağmen bugün çıkan kitaplara şaşırdığını belirten Zafer Orbay, dayısının ‘hatıralarım’ diye bir kitabının bulunmadığını, Cemal Kutay’ın beş ciltlik eserinde de tekrarlar olduğunu, yeni çıkan Rauf Orbay-İsmet İnönü Kavgası isimli kitabın da başlık olarak gerçeği yansıtmadığını anlatmaktadır.

î Başa 1941’de Amerika’da MIT’te okuduktan sonra 1946’dan, kapanacağı 53 senesine kadar Ankara’da uçak fabrikasında çalışan, ardından 1965’e kadar da Türk Hava Yolları’nda teknik müdürlükte bulunan

Zafer Orbay, 27 Mayıs 1960’ta burada yaşadığı bir olayı da unutamaz: “İhtilal olduğunda bir haber salmışlar. Bizim uçaklardan biri Kütahya’ya gidecek, Adnan Menderes’i alıp yurtdışına kaçıracakmış. Onun için bütün uçaklara el koyduk. Üç kaptanımıza tutuklama emri geldi o gece.”

1965’ten emekli olacağı 1984 yılına kadar da İTÜ’de ders veren Zafer Orbay, IRCICA’da çalışan ve bir demiryolu müteahhidi olan Selahattin Durusan’ın kızı Dilek Hanım’la evlenir. İki erkek çocuğu ve üç torunu bulunan Zafer Orbay, merakını giderip okuyabilmek için de eski yazıyı kendi başına öğrenmiş birisidir: “Bir de inat ettim. Dinimizi kimse öğretmedi bize. Malum, belki bilirsiniz, o tarihlerde din eğitimi yoktu. Ben kendim merak ettim. Nedir bu Kur’an-ı Kerim, din? Herkes bir şeyler konuşup duruyor. Okuyayım istedim. O vakit tefsirlerin hepsi eski Türkçe. Öyle olduğu için inat ettim eski Türkçeyi öğrendim. Hoca yok, öğreten yok ama öğreniliyor inat edince. Elif, be ile yaza yaza öğrendim. Babamdan da isteyemedim öğretsin diye.”

î Başa Dayısının, İngiltere’de hastanede iken kelime-i şehadet getirerek kendisini şahit tuttuğunu anlatan Zafer Orbay, çeşitli kaynaklarda Küçük Hüseyin Efendi’nin müridi olarak anılan dayısı Rauf Orbay’la ilgili de şunları kaydetmektedir bugün: “Görmedim öyle bir şeyini. Camiye gittiğini, namaz kıldığını, dualar ettiğini de hiç duymadım.”

Haber: Cemal A. Kalyoncu
Kaynak: www.aksiyon.com.tr

 
Kürşat BUMİN



î Başa
'Doktor' ne diyor? - yeni şafak 

Turhan Çömez'i milletvekili olmadan, hatta AKP kurulmadan tanıdım. Bir akşam üstü karnımda tanıdık olmayan ağrılar hissettiğimde Ahmet Hakan, "Bekle biraz ben Turhan Bey'i arıyorum" demiş ve böylece "doktor"la tanışmıştım. Kısa bir muayene sonrası benden ameliyathanenin yolunu tutmamı istemişti. Apandisitten şüphelenmiş, olumlu çıkan tahlil sonuçlarına aldırmamış, beni hemen o akşam kesip biçmişti. Doktorluğunu ve şahit olduğum yakın ilgisini, arkadaşlığını tabii ki hâlâ hatırlarım...

Turhan Çömez ile sonra ya bir ya iki kere karşılaştım. Ama gazete ve televizyonlarda kendisinden söz eden epeyce haber vardı. Vardı, çünkü doktor hiç boş durmuyordu. Hatırlayın, mesleğinden gelen özelliklerini siyasetçiliğiyle karıştırıp Irak'a yardım götüren Kızılay konvoyunun başına geçmemiş miydi? Irak'tan sonra Afrika, Ermenistan ve diğer seferler...

Turhan Çömez yurtiçinde de boş durmuyordu. Hastane ve çocuk yuvalarını ziyaretler, özürlülere ilişkin kampanyalar, gençlerle toplantılar ve tabii milletvekili olduğu Balıkesir başta olmak üzere pek çok şehirde gerçekleştirdiği temaslar.

î Başa Ancak bu arada bir husus dikkatimi özellikle çekmeye başladı: Çömez, Demirel ve Ecevit gibi "duayenler"e yaptığı özel ziyaretler yetmezmiş gibi "milliyetçi-ulusalcı" çevrelerin toplantılarında da konuşmacı olmaya başlamıştı. İşte, Çömez'in internet sitesinde de yer alan şu "panel" mesela: Çömez, Hurşit Tolon, Doğu Perinçek, Prof. Çetin Yetkin ve Agah Oktay Güner ile birlikte "Türk Ulusal Varlığına Yönelik Tehlikeler" konusunu tartışmaktadır.

"Olabilir" dedim tabii ki kendi kendime; "Bir doktor olarak tanıdığım Çömez belki de kendisini bu 'milliyetçi-ulusal' oluşumlara yakın hisseden bir siyasetçi."

Demesine dedim ama açıkça söylemek gerekirse, "Keşke bir doktor olarak bize verdiği ilk imaja uygun olarak bir 'insani yardım meleği' gibi kalsa!" diye düşündüğümü de hatırlıyorum...

Neyse, gel zaman git zaman Turhan Çömez geçen gün (8 Aralık) AKP Grubunda bir konuşma yaptı. Konuşma ilk günden itibaren gürültü kopardığından Çömez'in sitesine girerek konuşma metninin tamamını (şimdi artık sitede tamamı yer almayan!) ben de okudum. Çömez'in Başbakan'ın (çünkü yurtdışında) bulunmadığı bu toplantıda sarfettiği sözler, dikkat çektiği konular-sorunlar gerçekten gürültü koparacak türdendi. Çömez, AKP içindeki diyalogsuzluktan şikayet ediyor, milletvekillerinin birer "emir eri" (tam böyle demiyordu, buna benzer bir benzetme kullanıyordu) olmadığını vurguluyor ve bu arada ad vermeden Maliye Bakanı'nın Balıkesir'e ilişkin bir icraatınını da açıkça eleştiriyordu. Çömez'in konuşmasında benim dikkatimi en çok, Gemlik Gübre A.Ş'nin özelleştirilmesine ilişkin yaptığı açıklamalar çekti doğrusu. Çömez'e göre, arazi, liman ve amonyak üretim tesisleri rahatlıkla 540 milyon dolar eden bu şirket, son teklif verme süresinden üç gün önce sermaye artırımına da gidilerek 83.1 milyon dolar gibi bir paraya özelleştirilmişti. İşin aslını bilmiyoruz tabii ki; ama durum Çömez'e göre bu merkezdeydi...

Sonra? Sonra duyduk ki, Çömez'in "sözlerini görüşen" AK Parti Merkez Yürütme Kurulu, Çömez ile görüşme kararı almış.

Bakalım işin sonu nasıl gelecek? Üzerime vazife değil ama ben yine de konuya ilişkin görüşümü açıklayacağım:

Çömez'in söylediği gibi AKP "parti içi demokrasi"yi vazgeçilmez bir ilke olarak benimsemiş ise, bu ilke çerçevesinde "ihraç"tan bir ihtimal olarak bile söz etmek uygun kaçmaz. İnsanlar gibi partilerin de "konuşa konuşa" güçlendiğini unutmamalıyız derim.

Görüyorsunuz, ne yapıp edip "doktoruma" yine sahip çıktım! Ne yapayım haksız mıyım, her işin başı sağlık değil mi? Hiçbir şey olmamış gibi davranamazdım herhalde...

 


î Başa
ROZETİNİ SATMAYAN AYNASIZ: - yeni şafak - 10 Aralık 2005 
Efsanevî dedektif Frank Serpico'nun gerçek öyküsü

Ali Murat GÜVEN


Yirmi yıllık bekleyişten sonra gelen tanışma...

1980'li yılların ortalarında, bir pazar günüydü. Dönemin- o tarih itibarıyla henüz rakipsiz konumda bulunan ve yayınları yeni yeni renklenen- devlet televizyonu TRT, akşam üzeri kuşağında polisiye türde bir film yayımladı. Başrolünü ünlü aktör Al Pacino'nun üstlendiği bu Amerikan yapımı film, büyük bir heyecan ve idealizmle bünyesine katıldığı New York Emniyet Müdürlüğü'nde gözlemlediği ahlâkî çürüme karşısında dehşete düşen ve giderek meslektaşlarıyla çatışmaya başlayan "namuslu" bir polis memurunun öyküsünü anlatıyordu.

İşte, bendeniz de "Frank Serpico" adını, bundan ilk kez yirmi yıl önce bir tatil günü izlediğim o muhteşem film sayesinde duymuş oldum. Kimi zaman hüzünlenip kimi zaman da öfkelenerek, ama iki saat boyunca âdeta ekrana çivilenerek izlediğim bu unutulmaz filmden, sonraki yıllarda aklımda bir sürü kilit sahne kalacaktı. Sözgelimi, Serpico'nun -rüşvet yemediği için- kendisinden ölesiye nefret eden Narkotik Şube mensubu meslektaşlarınca Brooklyn semtindeki izbe bir apartmanda yanağından vurulmuş durumdayken ölüme terkediliş sahnesi gibi... Ya da mesleğe başladığı ilk günlerde kıdemli bir polisin ona "Al Frank, bu da senin payına düşen kısım" diyerek rüşvet zarfı uzattığı, onun da içinden çıkan 200 doları dumur olmuş bir vaziyette uzun uzadıya incelediği anlar...

Dediğim gibi, Al Pacino'nun oyunculuğuyla iyice alıp başını giden bu başyapıttan birçok sahne, izledikten sonraki yıllarda bir daha hiç çıkmamacasına belleğime kazındı. Ancak, en çok da filmin son sahnesinde ekranda beliren bir açıklama yazısından etkilenmiştim. Aşağı yukarı şöyle diyordu o yazı: "Dedektif Frank Serpico, yaşadığı trajik olaylardan sonra polislikten istifa etti ve ABD'yi terkederek Avrupa'ya yerleşti. Kendisi, halen İsviçre'de bir yerlerde yaşıyor."
"Meslektaşları onu 'yaşayan en tehlikeli adam' olarak nitelendiriyordu. O ise yalnızca dürüst bir polisti." Bu cümle, Al Pacino'nun unutulmaz oyunculuğuyla sinema tarihine geçen 'Serpico' filminin ünlü sloganıydı.
Araştırmacı gazeteci Peter Maas'ın Frank Serpico'nun hayatını anlatan kitabı...

Böylelikle, Hollywood'un polisiye türünde ustalaşmış yönetmenlerinden Sydney Lumet'in imzasını taşıyan "Serpico" filminin finalinde yer alan bu kısa açıklama sayesinde, mücadelesini ilgiyle izlediğim o aynasızın aslında bir hayâl kahramanı olmadığını da öğrenmiş oluyordum. Nitekim, filmle ilgili olarak sonradan yaptığım araştırmada 1973 yılı yapımı "Serpico"nun, ABD'de bu tarihten yalnızca bir yıl önce piyasaya çıkmış olan aynı adlı biyografik bir kitaptan uyarlandığını öğrendim.

Ve New York caddelerindeki lâkabı "Paco" olan bu deli dolu adama duyduğum muhabbet de işte böylelikle başlamış oldu.

Sonraki yıllarda ülkemizde TRT'nin yanısıra daha yığınla televizyon kanalı kuruldu ve bunlar günde neredeyse onar tane sinema filmi gösterir duruma geldiler. Ancak, zamanla birer "niteliksiz film çöplüğü"ne dönüşen bu kanallarda "Serpico"nun ikinci bir kez daha yayımlandığına hiç tanık olmadım. Dolayısıyla, bu mağrur memurun Amerikan polis teşkilâtı içinde verdiği onur mücadelesi, sinemayı çok yakından takip eden bir avuç titiz izleyici haricinde, Türkiye'de geniş kitleler tarafından ne yazık ki hiç öğrenilemedi. Özellikle de 1980'li ve 90'lı yıllarda teşkilâta katılan genç Türk polisleri, kendilerine çok şey katabilecek olan bu müthiş filmden mahrum kaldılar. Gerçi Serpico"nun yaşam öyküsünü anlatan kitap yıllar önce Türkçeye çevrilmiş ve Milliyet yayınları tarafından yayımlanmıştı. Ancak, o da yeni baskıları yapılmadığı için genç kuşaklara ikinci bir kez daha ulaşma şansı bulamadı.

Ben ise sonraki yıllarda, elim kolum yurt dışına biraz daha rahat uzanır olduğunda, hem filmin yeni bir DVD kopyasına, hem de kitabının orijinal Amerikan baskısına ulaştım. Ve filmi her izleyişimde ya da kitaba her göz attığımda, modern toplumlarda suç örgütleri ile yargı arasında kurulan ahlâkdışı ilişkilere hayatı pahasına tepki vermesiyle, Serpico'nun aslında ne denli önemli bir manifestoya imza attığına her seferinde tekrar tekrar tanık oldum.

Ve onun beyazperdede kült aktör Al Pacino tarafından büyük bir fiziksel benzerlikle canlandırılan öyküsünü her izleyişimde kendisini daha da çok sevdim; kitabındaki ayrıntıları okudukça yaptığı işe daha bir hayran oldum. Hattâ, bundan tam on yıl önce, o günlerde yayın hayatına yeni başlayan gazetem Yeni Şafak'ta suç örgütleri üzerine hazırladığım bir yazı dizisinde (1995) Serpico'ya ve onun ABD polis sistemi içinde verdiği destansı mücadeleye özetle değindiğimi de hatırlıyorum.

Filmi ilk izleyişimin üzerinden neredeyse yirmi yıl gibi uzun bir zaman geçtikten sonra, şu günlerde habercilik hayatımdaki en ütopik hedeflerimden birine daha ulaşmış olmanın benzersiz keyfini yaşamaktayım. Evet, filmin sonunda "İsviçre'ye göç etti" ibaresiyle simgelenen yeni hayatındaki akıbetini yıllar yılı hep merak ettiğim Frank Serpico'yu en sonunda bulmayı başardım. Ama İsviçre'de değil, yine yıllar önce terkettiği New York'un kırsal kesimindeki bir çiftlik evinde ulaştım kendisine!

"Paco", 1970'lerde İsviçre'ye göç etmiş, on yılı aşkın bir süre orada yaşamış, ancak 1980'lerde ABD'deki insan hakları savunucularından gelen bitmez tükenmez ricalar, yani bir anlamda "umumi istek" üzerine ülkesine geri dönmüştü. Ama bu kez polis dedektifi olarak değil, bir sivil toplum örgütçüsü olarak...

Okuyacağınız bu dizi-röportaj, geçtiğimiz ay İstanbul-New York arasında gerçekleştirilen bir dizi telefon ve elektronik posta görüşmesi yoluyla yapıldı. Şu anda 69 yaşında bir "ihtiyar delikanlı" görünümünde olan Serpico, zaman zaman davet edildiği konferans ve paneller haricinde New York'a hemen hiç inmeyerek vaktini bütünüyle küçük dağ evinde geçiriyor. Ona ulaşmamı sağlayan kişi ise kendisinin basınla -iyice sınırlandırdığı- ilişkilerini organize eden yeğeni Vincent Serpico oldu. Kendisini uzun uzadıya anlatmaktan pek hoşlanmayan ve bir süredir bilgisayarla da bağını tamamen koparıp tüm zamanını okumaya vermiş olan Frank, bir Türk gazetecisiyle yapacağı bu söyleşi vesilesiyle geçici bir süre için de olsa klavyesinin başına döndü ve bana kişisel arşivinden harika fotoğraflar, meslek yaşamına ilişkin bir çok belge ve bilgi gönderdi. Bunu da yıllar önce vurulduğunda hastanede onu kurtaran kişinin bir Türk doktoru (Sıkı durun, o kişi ünlü komedyenimiz Nejat Uygur'un 1950'lerden bu yana ABD'de yaşayan ağabeyi, Dr. Zeki Uygur'dur) olmasından dolayı büyük bir zevkle yaptığını vurgulayarak... Bu müthiş öyküde, beyin ve sinir cerrahisi alanında dünyaca ünlü gurur kaynaklarımızdan biri olan Dr. Uygur'un kritik rolünü ise yazı dizimizin ilerleyen bölümlerinde geniş biçimde okuma fırsatı bulacaksınız.

Her toplumun yakın tarihinde, çeşitli alanlarda ön plana çıkmış "çağdaş kahramanlar"a rastlanabilir. Ancak bu tür kahramanlar, yapıp ettikleriyle genelde yalnızca kendi toplumlarının mensuplarına bir anlam ifade ederler. Oysa, Serpico bu açıdan bütünüyle farklı biri. O, yalnızca ve yalnızca "namuslu polis" olmaya çalışmasından dolayı ölümle yüzyüze gelişinin 34'üncü yılında, örnek yaşamıyla hâlâ yeryüzünün bütün polislerine son derece önemli mesajlar veriyor.

Bu yazı dizisinde, her toplumsal kesimden okurumuz, içinden rahatlıkla çekip çıkarabileceği evrensel mesajlar bulabilecektir. Sisteme aynen uyumlanması durumunda, bir avuç yakını dışında adını hiç kimsenin bilmeyeceği, New York'un banliyölerinden birinde emekli bir memur olarak ömrünü tamamlaması elzem olan bu ufak tefek adamın, bolca hakarete uğramak, dostları ve meslektaşları tarafından yalnız bırakılmak, elmacık kemiğinde asla haketmediği bir mermi çekirdeğiyle dolaşmak ve sol kulağını kaybetmek karşılığında çağdaş dünyanın en saygın ahlâk ikonlarından birine dönüşmesinden hepimizin çıkartabileceği pratik sonuçlar var çünkü...

Ancak, itiraf etmeliyim ki benim öncelikli hedef kitlem, kendilerine canımızı, malımızı ve namusumuzu teslim ettiğimliz fedakâr Türk polisleri...

Onların bu diziye ayrıcalıklı bir önem vermelerini, yalnızca okumakla kalmayıp diğer meslektaşlarına da okutmalarını ve nihayetinde dünyanın gelmiş geçmiş en ünlü, en karizmatik polisinin benim aracılığımla kendilerine ilettiği kimi dostâne mesajlar üzerinde bir an için olsun durup düşünmelerini diliyorum.

Bugünlerde bir banka reklâmının çok güzel bir biçimde sloganlaştırdığı gibi, kötüler ne denli güçlü olursa olsun, iyiler günü geldiğinde mutlaka kazanacaktır.

* * *

'Bütün Türkiye'ye 'selamünaleyküm!"
1980'li yılların başlarında insan hakları savunu-cularının ısrarlarına dayanamayarak ülkesine geri dönen Serpico, son derece saygı duyulan bir toplumsal figür olarak sık sık yurttaşlık hakları konulu konferanslara davet ediliyor.

- İyi günler Frank. Ben İstanbul'dan, Yeni Şafak gazetesinden Ali Murat Güven... Hakkında aylardır yaptığım ön araştırmalardan, Amerikan toplumunda çoktandır bir saygınlık anıtına dönüştüğünü, ama buna karşılık medyada boy göstermeyi ise hiç sevmediğini gayet iyi biliyorum. O yüzden sana ulaşmak bir hayli zamanımı aldı; özellikle de yeğenin Vincent'ı bu söyleşiye aracılık etmesi için epeyce bunalttım. Sonuçta, benimle görüşmeyi kabul ettiğin için çok teşekkür ederim.

- Selamünaleyküm Ali... Toplumdaki konumumla ilgili zarif iltifatına teşekkür ederim. Senin kişiliğinde bütün Türkiye'ye ve sevgili Türk polis kardeşlerime de gönülden bir 'Selamünaleyküm" diyorum. Hiç ziyaret etmemiş olmama karşın, yine de çok sevdiğim ve iyi tanıdığım bir ülkedir Türkiye...

- Frank kulaklarım beni yanılttı mı bilemiyorum, ama bana "Selamünaleyküm" dedin galiba. Eğer doğruysa, Müslümanlara özgü bu selam cümlesini nereden ve nasıl öğrendiğini sorabilir miyim?

- İslâm kültürünü iyi bilirim. Kur'an-ı Kerim'i ve daha bir dizi İslâmî kaynağı dikkatle okudum. Şimdiye kadar pek çok Müslüman arkadaşım oldu ve onlar bana -yaşadığım sıkıntılar karşısında teselli bulabilmem için- başta Kur'an olmak üzere bir sürü değerli dinî kitaplar armağan ettiler. Öyle ki Kur'an, şu anda bile başucumda duran ve zaman zaman göz attığım bir kutsal kitaptır.

- İnanmıyorum, daha doğrusu kulaklarıma inanamıyorum. Yirmi yıldır tanıdığım, sevdiğim ve günün birinde görüşüp kendisine saygılarımı iletmeyi hayâl ettiğim Frank Serpico, en sonunda Kur'an'ı baştan sona okumuş biri olarak karşıma çıkıyor. Pekiyi, nereden doğdu bu ilgi Frank?

Frank Serpico'nun 1959 yılında New York Emniyet Müdürlüğü'nde göreve başladığı günkü fotoğrafı...
- Gençliğimden beri metafiziğe ve inanç konularına meraklı bir adamdım ben... Dinler arasında hiçbir ayrım yapmam; benim bakış açıma göre hepsi tek bir Allah'tan geldi ve bütünüyle ortak mesajlar içeriyorlar. Ama sonradan insanlar onları kendi işlerine geldiği gibi yorumladılar. Yalnızca kutsal kitapları değil, gelmiş geçmiş bütün peygamberleri de hak yolun elçileri olarak görürüm. Zaten İslâm'ın şu ünlü tanıklık cümlesi de benim bu düşüncemi doğruluyor: "Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden rasulullah!" Nasıl, doğru telaffuz edebildim mi bari?

- Bu söyleşiden son derece hoş ayrıntılar çıkacağını biliyordum. ama daha ilk dakikalardan itibaren bu şekilde hayretler içinde kalacağımı doğrusu gerçekten tahmin edemezdim. Bu tür bir bakış açısı, polisliğin küresel tarihinde sarsılmaz bir "dürüstlük simgesi"ne dönüşmeni de yeterince açıklıyor aslında. Pekiyi, kendini inanç anlamında şu anda nasıl konumlandırıyorsun? Hâlâ Katolik bir Hıristiyansın sanırım...

- Dediğim gibi, Allah'ın varlığına ve birliğine inanıyorum. Kitaplarına, peygamberlerine, meleklerine, ahıret gününe ve cennet ile cehenneme de... İnançlarım bana ömrüm boyunca kötüler ve kötülüklerle savaşmak için güç vermiştir. Ama şu anda çok kesin bir Hıristiyanım ya da Müslümanım diyemem. Ben dogmalara değil, insanları iyiliğe, güzelliğe ve doğru yola sevkeden mesajlara inanırım. O yüzden bütün dinlere eşit mesafedeyim. İslâm kültüründe benim gibilere sanırım "hanif" deniliyor.

 
ROZETİNİ SATMAYAN AYNASIZ:
Efsanevî dedektif Frank Serpico'nun gerçek öyküsü

Ali Murat GÜVEN


"Polis yozlaşırsa, bütün toplum yozlaşır"

î Başa "Rüşvet sorunu sadece Türkiye'de ve ABD'de değil, bütün dünyada hüküm sürüyor. Çünkü onuruyla çalışan, bu yolda hayatını ortaya koyan bir adam ya da kadın, hele de onun için en büyük baskı unsurunu oluşturan bir aileye sahipse, buna karşılık yaptığının gerçek karşılığını almadığını düşünüyorsa, o durumda aradaki farkı birşeylerden tazmin etmenin yollarını araştırmaya başlayacaktır. Dünyadaki bütün polis organizasyonlarında yaşanan budur. Yoksa, hiç kimse bu dünyaya onursuz olarak gelmez. "

* * *

- Türk polis teşkilâtında, göreve yeni atanan bir polis memuru aylık ortalama 700 ABD Doları civarında bir maaş almaya başlıyor. Bu ise ülkemizin koşulları içinde, yaşanabilir nitelikte bir apartman dairesinin kirasından biraz daha fazlası anlamına gelmekte. Eğer bir aileye de sahipse, genç bir polisin çalışma koşullarının zorluğunu sen de tahmin edebilirsin Frank. Bu da açıkça rüşvete davetiye çıkartan bir durum...

GERÇEK SERPICO VE PERDEDEKİ İKİZİ
Aktör Al Pacino, Frank Serpico rolünün hakkını verebilmek için gerçek Serpico ile haftalarca birlikte çalışıp onun sokaklardaki çalışma stilini en ince ayrıntısına kadar öğrenmişti.
Sivil narkotikçi olarak görev yapan Frank Serpico'nun 1970'deki görünümü.

Ekonomik sıkıntı içindeki ülkelerde, polisler için belirlenen düşük gelir düzeyinin getirdiği zorluklar ile meslek onuru arasındaki dengeyi kurabilecek sihirli bir formül biliyor musun acaba?

- Tek kelimeyle gülünç bir durum. Ama sanmayın ki sırf Türkiye'ye özgü bir sorun bu. Daha geçenlerde New York polislerinin maaşlarında yeni bir ayarlamaya gidildi ve zaten düşük olan aylık ücretler biraz daha düşürüldü. Türk polisleri için İstanbul'da 700 Dolarla yaşamak her ne ise, bizim polisler için de New York'ta 2500 Dolar gelirle yaşamak aynı şey.

î Başa Şu temel ahlâkî kuralı en baştan koymamız gerekiyor. Hiçbirşey, kamu düzenini korumakla görevli ve bu uğurda yemin etmiş olan bir insanın kişisel yozlaşmasının mazereti olamaz. O yüzden, salt ekonomik gerekçelerin ardına sığınarak rüşveti ve yolsuzluğu mazur görecek ya da gösterecek değilim.

Ama öte yandan, sistemin bu insanları ne kadar sıkıştırdığını da görmezden gelemeyiz. New York caddelerinde sivil narkotikçi olarak görev yaparken, birlikte baskına gittiğim, her gün toplum için hayatlarını tehlikeye atan bir sürü mesai arkadaşımın, "Paco, daha kiramı ödeyemedim. Okullar başlıyor, çocuklara kırtasiye malzemesi ve elbise lâzım. Karım hasta, onu iyi bir doktora götüremiyorum" diyerek sinir krizleri geçirdiğini bilirim. Bunların bazılarının dört-beş çocuğu vardı. Adamın içinde bulunduğu psikolojiyi anlayabiliyor musun? Birkaç dakika sonra bir uyuşturucu çetesiyle kanlı bir çatışmaya girecek, ama biliyor ki o öldüğünde eşi ve çocuklarının sığınacak bir evi bile olmayacak. Polisin hikâyesi, gelir paylaşımında âdil olabilmeyi başarmış az sayıdaki ülke haricinde, dünyanın pek çok yerinde aynıdır.

Ben, 1960'lı yıllarda New York'ta Türk polisleriyle de çalıştım. Karşılıklı işbirliği programları çerçevesinde hizmet içi eğitim için ABD'ye gelenler oldu. Onlarla birlikte sokaklarda devriye attık ve pek çok güzel hatırayı paylaştık. O yüzden, Türk meslektaşlarımın sorunlarına kesinlikle yabancı değilim. Yöneticilerin kafasındaki polis prototipi aynen şudur: Toplarsın piyasadan gencecik çocukları, yetersiz bir eğitimden sonra üzerlerine birer üniforma, ellerine de birer silah verirsin ve dersin ki: "Sen bir süpermensin oğlum, kanının son damlasına kadar koru bu toplumu." Ama o Süpermen'in bir hamburgeri bile köşedeki büfecinin lütfuna ihtiyaç hissetmeden kendi parasıyla yiyebilecek imkânı yoktur.

î Başa Rüşvet sorunu sadece Türkiye'de ve ABD'de değil, bütün dünyada hüküm sürüyor. Çünkü onuruyla çalışan, bu yolda hayatını ortaya koyan bir adam ya da kadın, hele de onun için en büyük baskı unsurunu oluşturan bir aileye sahipse, buna karşılık yaptığının gerçek karşılığını almadığını düşünüyorsa, o durumda aradaki farkı birşeylerden tazmin etmenin yollarını araştırmaya başlayacaktır. Dünyadaki bütün polis organizasyonlarında yaşanan budur. Yoksa, hiç kimse bu dünyaya onursuz olarak gelmez.

Pek çok kıdemli polis, 1970'lerde beni, rüşvet ve yolsuzluğa karşı verdiğim mücadeleden dolayı oyunbozan olarak görüp protesto etti; ben ise onları daima anlamaya çalıştım. Polis örgütlenmesi içindeki gedikleri ve yanlışlıkları doğru teşhis edebilmek adına bir ömür verdim bu sisteme. Artık bütün sorunları biliyorum. Çözümlerini de…

- Bunlar, tarihe geçecek sözler Paco… Ve aynı zamanda da yaralayıcı…

- î Başa Bunlar gerçek sözler… Hükümetler akıllarını başlarına devşirmeli ve varlıklarını borçlu oldukları, kamu düzenini emanet ettikleri bu insanları toplumdaki en yüksek sosyo-ekonomik standartlara çıkartmalılar. Polislik, çaresizlikten dolayı değil, gençler tarafından ihtirasla seçilen, herkesin teşkilâta kabul edilebilmek için can attığı seçkin bir meslek olmalı. Gerekirse zenginlerden çok daha fazla vergi alınmalı, önceliği olmayan başka yatırımlardan kısılmalı ve oluşturulan bu kaynak polislere, savcılara, hakimlere aktarılmalı. Çünkü saydığım insanlar kamu düzeninin belkemiğini oluşturuyorlar. Hiç kimseyle tartışmayacağım bir gerçek var ortada. Polis yozlaşırsa, tüm bir sistem yozlaşır. Sonuçta ortaya çıkacak olan kaosu da hiçbir hükümet toparlayamaz.

- Türkiye'de polislerin sendika kurmaları yasak. Türk devleti, "Buna gerek yok. Polis bu tür organizasyonların çatısı altında siyasallaşmamalı ve para işlerine bulaşmamalı. Biz polisin özlük haklarını her türlü sendikadan daha iyi koruruz" diyor.

Polisin sendikal haklara sahip olduğu bir ülkenin vatandaşı olarak, sen bu konuda ne düşünüyorsun? Daha başarılı bir polis teşkilâtlanması için sendika mutlaka gerekli mi? Yoksa bizim sistemimiz mi doğru?

- Poliste sendikal örgütlenmenin hem iyi, hem de kötü yönleri var.
O yüzden Türk devleti bu tür korkularında bütünüyle haksız sayılmaz. Gerçekten de para işlerine bulaşmaktan kaynaklanan bazı suistimaller ve siyasal kamplaşmalar yaşanabiliyor sendikal ortamda. Ama bu da disiplinli bir idarî yapıyla çözülemeyecek sorun değil. Öte yandan, iktidar böyle bir örgütlenme için izin vermiyorsa, o durumda polislere de kendilerini temsil edebilecekleri çok daha kaliteli bir alternatif önermek durumunda. Yoksa, polisin ağzına bant yapıştırmak bir marifet değil. Bu insanlara öylesine sağlam örgütlenmiş bir özlük hakları modeli sunmalısınız ki kendini hem bugün, hem de emeklilik günleri için güvende hissedebilsin. İnanın, böyle bir durumda istisnasız her polis kendisini ölümün önüne gözünü bile kırpmadan atar. Ayrıca, memurlar sorunlarını anlatmaya kalktıklarında âmirlerince susturulmamalı. Biliyorsun, ben geçmişte çok susturuldum. Sonunda da kendi teşkilâtımın mekanizmalarından ümidi kesip basına konuştuğum için "istenmeyen adam" ilan edildim. Hükümet, ister sendika, ister dernek, isterse de bağımsız bir "polis konseyi" kimliğinde olsun, bir biçimde bazı demokratik platformlar oluşturmalı ve oralarda her düzeyden güvenlik görevlileri sorunlarını hem kamuya hem de devlete aktarıp eteklerindeki taşı dökmeliler. Bunun hem pratik hem de psikolojik anlamda çok olumlu sonuçları görülecektir.

 
ROZETİNİ SATMAYAN AYNASIZ:
Efsanevî dedektif Frank Serpico'nun gerçek öyküsü

Ali Murat GÜVEN


'İmkânım olsa ABD'yi terkedeceğim'

Irak savaşının en kararlı muhaliflerinden biri olan Frank Serpico, ABD'de bu amaçla düzenlenen pek çok etkinlikte onur konuğu olarak yer alıyor.
"Başkan George W. Bush'un iktidarı, ülkem adına çok büyük bir talihsizliktir. Ben artık bir Amerikan vatandaşı olarak sokakta yürürken kendi devletimden korkar oldum. Beyaz Saray'daki bugünkü hükümete kesinlikle güvenmiyorum."

- Frank, hayatını anlatan ünlü filmi izleyen pek çok kişi, o filmin bitiş yazılarındaki açıklamadan dolayı senin hâlâ İsviçre'de yaşadığını sanıyor. Oysa, on yıllık bir gurbetlikten sonra, 1980'lerde yeniden anavatanına döndün. Neydi onca trajik deneyimden sonra seni New York'a tekrar çeken? Vatan hasreti mi? Yoksa Avrupa'da daha büyük bir hayâl kırıklığına mı uğradın?

- Ben, "vatan hasreti" kavramına pek fazla inanmam. Çünkü polislikten istifa ettikten sonra Avrupa'da bir sürü ülke gezdim ve gittiğim her ülke beni anavatanımdan daha fazla bağrına bastı. O gün bugündür de dünyanın her köşesini evim olarak kabul ediyorum. Parayı hiç sevmeyen, azla yetinmesini bilen bir adamım. Yarın atlayıp Türkiye'ye gelsem, ülkenizde de mutlu olacağıma adım gibi eminim. Bu yüzden, doğduğum yerden uzak kalmayı kafamda artık öyle çok fazla abartmıyorum. Ülkeyi terkedişim, bütün olumsuzluklara rağmen ABD'de insan haklarını, hukuk devletini ve demokrasi ruhunu ayakta tutmaya çabalayan çevreleri üzmüştü. Bir dizi sivil toplum örgütü, kamu yararına çalışan vakıflar, dernekler, insan hakları savunucuları ve mesleğini doğru düzgün yapmaya çalışan namuslu polisler bana geri dönmem için yıllarca mesajlar gönderdiler. Hattâ kimilerinden, "Bizi buradaki yoz düzenle savaşırken yapayalnız bıraktın. Oysa buna hiç hakkın yoktu, çünkü sen artık Amerikan toplumunda bir simgesin" gibilerinden, beni can evimden vuran eleştirel mesajlar da aldım. Bildiğin gibi, 1971'deki çatışmada yüzümden çok ciddi biçimde yaralanmıştım ve kendimi idare edecek kadar iyileşmem oldukça uzun zamanımı aldı. 1981 yılında bir gün, bütün o iyi kalpli insanların ısrarlarına dayanamayarak tası tarağı topladım, yeminimi çiğneyerek İsviçre'den tekrar ABD'ye döndüm. Ama bu kararımdan dolayı şu anda çok pişman olduğumu da bilmelisin.

- Nasıl yani? İnternette seninle ilgili haber ve yorumları inceleyebildiğim kadarıyla, ABD'de en az bir film yıldızı kadar popülersin. Dahası, kamuoyu seni, devlet mekanizmalarının her kademesinde görmeyi özlediği türden bir "model insan" olarak baştacı yapmış durumda. Bütün bunlara karşılık, pişmanlık niye?

- î Başa Sorun kamuoyu değil ki… Ben de halkımı çok seviyorum. Amerikan halkı hatalar yapmış ve yapmakta olabilir, ama özünde bütün toplumlar gibi masumdur. Bu kocaman ülkede yaşayan yaklaşık üç yüz milyon insan, devletin medya yoluyla yaydığı binlerce yanlış enformasyonun birer kurbanı durumunda. Halkımdan asla nefret etmiyorum, aksine onlara acıyorum. Öfkemin nedeni kesinlikle kamuoyu değil, benim derdim Beyaz Saray ve onun dehşet verici uygulamalarıyla…

î Başa Başkan George W. Bush'un iktidarı, ülkem adına çok büyük bir talihsizliktir. Ben artık bir Amerikan vatandaşı olarak sokakta yürürken kendi devletimden korkar oldum. Beyaz Saray'daki bugünkü hükümete kesinlikle güvenmiyorum. Amerikan yönetimlerinde dış dünyaya karşı saldırgan eğilimler, demokrasi ve insan haklarına ilişkin pürüzler hep vardı. Aktif polislik dönemlerimde de aynı tesbitleri yapıyordum. O yıllarda defalarca teşkilâtı bırakmayı aklımdan geçirdim. Ama sonraları, "Pes etme oğlum" dedim kendi kendime, 'Eğer ki o yoldan ilerleyemiyorsan, dön başka bir yoldan ilerle. Ama asla pes etme. Senin gibiler pes ederse meydan tamamen insanlık düşmanlarına kalacak. O zaman bu ülkenin hâli nice olur?" İşte, bu motivasyonla defalarca polisliğe devam kararı aldım.

- Frank, bu tutumun bana ünlü bir Türk devlet adamının sözünü hatırlattı. Ülkemizin ikinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü vaktiyle şöyle demişti: "Bir ülkede namuslular da namussuzlar kadar cesur olmadıkça, o ülkede hiçbir atılım gerçekleştirilemez."

- Altına hemen imzamı atabileceğim bir söz… İşte ben de sıkıntılara aynen o mantıkla dayandım. Ama 2000'li yıllarda, yani Cumhuriyetçi iktidar işbaşına geldiğinden bu yana ülkemin çivisi tamamen çıktı. Dünyanın dört bir tarafında yarattığımız her türlü ahlâksızlığa, onursuzluğa ve sebep olduğumuz vahşetlere şimdiye dek hiç duyulmamış yepyeni tanımlar getirmeye başladık. î Başa Bir Amerikalı olarak, bugün yerkürenin dört bir köşesindeki berbat imajımızdan tek kelimeyle utanıyorum. Bush iktidarı, işkencenin bile tanımını değiştirdi. Irak'ta, Afganistan'da olup bitenlere bir bakın hele.

Guantanamo'nun, havada dolaşan sorgu uçaklarının, üçüncü dünya ülkelerindeki gizli hapishanelerin, CIA'in suikast ve komplolarının, iki asırdır dünyaya örnek oluşturan Amerikan Anayasası ve özgürlükçü toplum geleneğimizde hiçbir karşılığı yok. Üstelik bu süreçten zerrece utanmayan bir kitle de oluştu. Orduda, yönetimde, medyada ve halkta… Yani, herşey giderek daha kötü bir noktaya doğru ilerliyor. Yozlaşma ve hukuksuzluk hakkında konuştuğunda, eskisinden çok daha kolay bir biçimde hedefe dönüşüyorsun. FBI, şahin politikacılar ve onlara iyice bağımlı hâle gelmiş köşe yazarları seni hemen suçlamaya girişiyor. İnsan haklarını savunan kişilere "vatan haini" yaftası yapıştırmak o kadar kolay ki. O yüzden, son yıllarda gördüklerim karşısında artık yüreğim sıkışıyor ve buralardan çekip gitmek istiyorum.

- Pekiyi, nereye Frank? Dünyada bizler gibi insanlar için kaçabilecek bir yer var mı?

- î Başa Nereye olursa olsun! Gideceğim yerin ekonomik standartlarının hiçbir önemi yok. Yeter ki insan haklarına saygılı, doğru düzgün yönetilen bir ülke olsun. Son nefesimi işte böyle bir ülkede vermek istiyorum.

- Amerikan devleti seni izliyor mu?

- Evet. Davet edildiğim her konferansta mutlaka FBI ajanları da oluyor. Tabiî, eski bir polis olarak ben onları göz bebeklerinden tanıyorum. Özellikle de Bush iktidarı aleyhinde söylemlere sahne olan bazı toplantıları, tahrik edici sorular sorarak ya da salonda durduk yere sorun çıkararak provoke ediyorlar. Ben, 1970'lerde basına yaptığım açıklamalarla sistemi salladığımda bile bu kadar yoğun izlenmemiştim. Şimdi ise artık pek çok demokratik hakkımız askıya alınmış durumda.

"Türk polis kardeşlerime mesajımdır…"

Sevgili Türk polisleri,

Dillerimiz, dinlerimiz, gelenek-göreneklerimiz ve üzerimizdeki üniformaların rengi farklı da olsa, bizler dünyadaki en büyük ailenin üyeleriyiz. Orduların bile varlık nedenleri ve amaçları bazı durumlarda birbirinden farklılık gösterirken, bizim varlık nedenimiz ve amaçlarımız tarih boyunca hep aynı kalmıştır: Emrinde olduğumuz toplumun huzur ve mutluluğunu sağlamak… O yüzden, benim bir Amerikalı olmam, sizlerin duygu ve düşüncelerini anlayamayacağım anlamına gelmiyor. Aksine, sizleri çok iyi anlıyor ve hayatının on üç yılını tehlikelerle dolu sokaklara vermiş biri olarak, içinde bulunduğunuz zorlu çalışma koşullarına karşın sergilediğiniz meslekî performansa sonsuz saygı duyuyorum.

Yeryüzündeki bütün polisler için, mutluluklar da acılar da ortaktır. Sizler, bir meslektaşınızı görevi başında kaybettiğinizde onun cenaze töreninde neler hissediyorsanız, bizler de burada aynı şeyi hissediyoruz. Ya da sizler mesleğe ilk adımı attığınızda ne tür heyecanlar yaşıyorsanız, aynı heyecanı bizler de yaşıyoruz. Meslekî bir başarı elde ettiğinizde, evlendiğinizde, çocuğunuz dünyaya geldiğinde, aşırı çalışmaktan dolayı ailevî ilişkileriniz altüst olduğunda, bir yakınınızı ya da mesai ortağınızı kaybettiğinizde, ayın ilk haftası cebinizde beş para kalmadığında, âmirlerinizle takıştığınızda ya da emekli olduğunuzda…

Kısacası, bizler aynı yolun yolcularıyız. Bu yüzden birbirimizi herkesten daha iyi anlarız.

Bütün Türk meslektaşlarımdan, özellikle de mesleğe yeni başlayan genç kuşak polislerden dostane bir ricam var.

Polislik, ancak sevgi duyulduğunda yürütülebilecek bir meslektir. Saçının son teline kadar fedakârlık duygusuyla donanmış, herkesten çok daha yürekli olan erkek ve kadınların mesleği… Eğer işinizi sevmez ve ona coşkuyla bağlanmazsanız, bu meslekte geçen her yeni gün sizin için ağır bir işkenceye dönüşecektir.

î Başa Mesleği sevmek ise hizmetinde olduğunuz toplumu sevmek demektir. Sizler, dünyanın en kutsal görevini yürütüyorsunuz. Milyonlarca insan, ülkenize orman kanunlarını getirmeye çalışan yasadışı kişilerin karşısında gözlerini umutla size dikmiş, sizden onların malını, canını, namusunu ve huzurunu korumanızı bekliyor.

Bir kamu görevlisi için hayatta bundan daha ağır bir sorumluluk yoktur. Bu sorumluluğu lâyıkıyla yerine getirebilmeniz için de siz suçlulardan değil, suçlular sizden korkmalıdır.

Kötülük ve kötüler karşısında asla tavizkâr olmayın. Her sabah göreve giderken cebinizde suçlu ile suçsuzu birbirinden ayırt etmenize yarayacak olan çok hassas bir kuyumcu terazisi bulunsun. Mutlaka gerekmedikçe şiddete başvurmamaya çalışın. Çünkü sürekli ve abartılı bir şiddet kullanımı, zamanla yüreğinizdeki iyi duyguları ve merhameti köreltir. Şiddete yalnızca masum insanları yasadışı şiddetten korumak için başvurun.

î Başa Ve herşeyden önemlisi de halkınızı sevin. Sokaklarda gördüğünüz bütün yaşlı kadınları anneniz, bütün yaşlı adamları babanız, bütün genç kadınları kız kardeşiniz, bütün genç erkekleri biraderiniz, bütün çocukları da çocuğunuz olarak görün. Suçlu bile olsalar!

Suçluyu izlemek, yakalamak ve hakkında kovuşturma yapmak, o suçluyu yasada bulunmayan fazladan cezalara çarptırmak anlamına gelmez. Unutmayın ki bugün hayatın acı ikramiyesi ona çıkmıştır, yarın pekala karşınızda aynı durumdaki bir yakınınızı bulabilirsiniz. O yüzden, toplumu aileniz gibi görün ve sevin.

î Başa Ve en önemlisi, ruhları kirlenmiş insanların sizleri az pahaya satın almaya kalkışmalarına izin vermeyin. Aç kalın, borç alın, ikinci bir işte çalışın; ama bunu yapmayın. Üniformanızın gücünü, heybetini ve onurunu hep koruyun. Unutmayın ki siz devletsiniz ve devlet suçluların karşısında asla eğilmez.

Hepinize başarılarla dolu bir meslek hayatı diliyorum.

Frank "Paco" Serpico
New York City Emniyet Müdürlüğü
Narkotik Şube Emekli Dedektifi
Eğitimci ve Yazar
2 Kasım 2005, New York

 
 
ROZETİNİ SATMAYAN AYNASIZ:
Efsanevî dedektif Frank Serpico'nun gerçek öyküsü

Ali Murat GÜVEN


Ünlü Türk beyin cerrahı Dr. Zeki Ayhan Uygur,
Dedektif Frank Serpico ile 34 yıllık kader arkadaşlığını anlatıyor:
'Serpico'nun hayatta kalması bir mucizedir'

"Serpico'yu anjiyo yapmak için ameliyat masasına yatırırken, ansızın boynundaki parlak bir kolye dikkatimi çekti. O kolyeyi şu anda bile daha dün görmüş gibi hatırlıyorum. Türk bayrağı biçiminde, ay-yıldızlı bir kolye takıyordu."

Dr. Zeki Ayhan Uygur'un yakın zamanda çekilmiş bir fotoğrafı...
Dr. Zeki Ayhan Uygur hakkında…

Biliyorum, çoğunuz için Dr. Zeki Ayhan Uygur adı pek tanıdık gelmiyor. Ancak, bunun nedeni yine hocanın kendisi… Tıpkı yıllar önce tedavisini üstlendiği dedektif dostu gibi o da yerli yersiz medya karşısına çıkıp kendini övmeyi sevmiyor. Adına ilk kez Peter Maas'ın Serpico'yu anlatan kitabında rastladığım bu usta cerrahımız, aslında Türk tıbbının küresel arenadaki "gizli markalarından" biri…

Bugün 79 yaşında olan Dr. Uygur'in bir diğer bilinmeyen yönü de kendisinin Türk tiyatrosunun idol komedyenlerinden Nejat Uygur'un sevgili ağabeyi oluşu… Ancak, kardeş Uygur ve oğulları -meslekleri gereği- ne denli medyatik ise, ağabey Uygur da tam aksine o denli içe dönük bir hayat sürmekte. Bu belki de yıllarca emek verdiği Türk deniz kuvvetlerindeki subaylık günlerinden ona miras kalan bir özellik…

1952 yılında "Gaziantep" muhribinde üsteğmen rütbesiyle filotilla tabipliği yaparken, üç adet mayındöker gemisini teslim almak üzere 200 kişilik bir ekiple birlikte ABD'ye gönderilen Dr. Uygur, gemilerin eğitim ve teslim alma süreci nedeniyle bu ülkede yaklaşık üç buçuk ay kadar kalır. Bu ilk ziyaret, gelecekte ABD'de hekimlik yapma düşüncesinin de başlangıcı olur.

Dr. Uygur, 1952'de genç bir deniz üsteğmeni olarak ABD'ye yaptığı ilk ziyarette...

1954-57 yılları arasında Gülhane Askerî Tıp Akademisi'nde genel cerrahi uzmanlığı eğitimini tamamlayan genç Uygur, aynı akademide uzman müşavir olarak çalışmaya başlar. Buna karşılık, "beyin ve sinir cerrahisi" alanında ondaki farklı ışığı yakalayan hocası Prof. Dr. Recai Ergüder'in ısrarlı girişimleriyle, bir süre sonra yeniden ABD'ye gönderilir ve St. Albans Deniz Hastanesi'nde ilgili branşta eğitim görmeye başlar. Ancak henüz uzmanlık eğitimini tamamlayamadan Genelkurmay tarafından tekrar ülkeye çağrılır ve Gülhane Askerî Tıp Akademisi kadrosundaki görevine kaldığı yerden devam eder.

Çok sevdiği "beyin ve sinir cerrahisi" eğitimini yarıda bırakmak, Dr. Uygur'un içinde ukte olarak kalmıştır. Bu nedenle, 27 Mayıs İhtilâli'nden bir yıl kadar sonra bir kez daha ABD'ye gider ve Iowa Üniversitesi bünyesinde yarım kalan uzmanlık eğitimini başarıyla tamamlar. 1965 yılı Ağustos ayında yeniden Türkiye'ye dönerek Kasımpaşa Deniz Hastanesi'nde beyin cerrahı olarak hizmet vermeye başlar. Bu hizmeti dört yıl sürer ve meslekî gelişimini daha da üst noktalara taşımak üzere, 1969 yılında tabip albay rütbesiyle deniz kuvvetlerinden emekli olarak New York'a göç eder. Göç ediş, o ediş... Bundan sonra da adım adım ve her bir adımı dişiyle tırnağıyla kazıyarak, ABD'nin en tanınmış beyin cerrahlarından birine dönüşecektir.

Aynı zamanda usta bir ressam da olan Dr. Uygur, şimdiye kadar New York'ta birçok kişisel resim sergisi açmış. Kentin kamu hastanelerinde "yoksul babası" olarak ün salan hekimimiz, beyin cerrahisinde koşar adım gelişen ve insan elinin ustalığına meydan okuyan yeni teknolojilere ayak uyduramama korkusuyla son iki yıldır artık ameliyatlara girmediğini belirtiyor. Kendisi, şimdilerde bistüri tutmak yerine daha ziyade genç cerrahlara ve ABD tıp çevrelerine danışmanlık yapmayı tercih etmekte…

1953 yılından bu yana Ayla Hanım ile evli olan Dr. Uygur, kendisini tam 52 yıldır bütün iyi ve kötü günlerinde kayıtsız şartsız sırtlayan hayat arkadaşından her fırsatta büyük bir sevgi ve minnetle söz ediyor. Benim de kendi adıma hanımefendiye bir minnet borcum var. Çünkü Uygur Hoca'yı bu söyleşiye o ikna etti. Hem de yüzümü bile görmeden, yalnızca yaptığımız içten bir telefon konuşmasının ardından…

Her ikisine de birlikte daha nice uzun ve sağlıklı ömürler diliyor, saygılar sunuyorum.

* * *

- Sayın Hocam, sizinle suçla mücadele tarihinin en ilginç kişiliklerinden birini, Frank Serpico'yu konuşmak istiyorum. Ülkemizde hiç bilinmeyen bir çok ilginç olayı gün ışığına çıkacağına inandığım bu söyleşiyi kabul ettiğiniz için gazetem adına size çok teşekkür ederim.

(Üstte) Brooklyn, Driggs Caddesi, 778. Dedektif Frank Serpico'nun 3 Şubat 1971 günü uyuşturucu satıcılarıyla giriştiği silahlı çatışmada yüzünden ağır yaralanıp sonra da meslektaşları tarafından ölüme terkedildiği apartman dairesinin girişi. Yerdeki kan birikintileri de yine Serpico'ya ait.
(Altta) "Serpico" filmindeki vurulma sahnesi de aynı mekanda çekilmişti.

- Biliyorsunuz, ben şimdiye kadar "Serpico Vak'ası" hakkında ne ABD'de ne de Türkiye'de hiçbir basın-yayın organına konuşmadım. Bunun da nedeni, medyatik olmayı ömrüm boyunca hiç sevmeyişimdir. Ben genelde ameliyat masasında işimle konuşmayı tercih ederim. Bu bakımdan, yapacağımız söyleşi benim için de hoş bir tecrübe olacak. Şahsımı bunca yıl sonra hatırlayıp New York'ta bulduğunuz için teşekkür ederim.

- Dedektif Frank Serpico'yu hayatınızda ilk kez ne zaman ve nerede gördünüz?

- 3 Şubat 1971 günüydü. New York-Greenpoint Hastanesi Acil Servisi'nden aradılar. Telefondaki görevli, New York Emniyet Müdürlüğü Narkotik Şubesi'ne bağlı bir sivil polisin yüzünden kurşun yarası almış olarak hastaneye getirildiğini bildirdi. Yaralının felç ya da beyin kanaması gibi bir riski olup olmadığını acilen kontrol etmem isteniyordu. Söylendiğine göre, Brooklyn'deki bir baskında şüphelilerin silahlı saldırısına uğramıştı.

Kısa bir süre içinde hastaneye ulaştım. Yaralı memurun adını o an için henüz bilmiyordum. Kendisini sedyede ilk gördüğümde gözleri açık ve bilinci yerindeydi. Bu durum beni bir hayli sevindirdi. Sorularıma akıllıca cevaplar veriyor, istendiğinde kolunu ve bacaklarını oynatabiliyordu. Kurşun sol gözünün altına isabet etmiş ve yanağının tam orta kısmına girmişti. Suratının o yarısında bir yüz felci oluştuğunu farkettim.

Serpico'nun Dr. Uygur tarafından çekilen kafatası filmi. Sol göz çukuru altındaki 22 kalibrelik mermi çekirdeği parçaları açıkça görülebilmekte. Bu parçalar günümüzde de Serpico'nun kafatasında duruyor.

İlk çektirdiğim kafa filmlerinde, kurşunun içeride ilerleyip kulağın hemen arkasındaki "mastdid" diye bilinen kemiğe saplanmış olduğunu gördüm. Yaralı, olaydan sonraki ilk saatlerde klinik olarak iyi görünmesine rağmen, bazı tıbbî sorulara acilen cevap vermem gerekiyordu. Sözgelimi, kurşun o bölgede kafatasının derinliklerine doğru ilerlerken, yolu üzerindeki bir damarı ya da beyin dokusunu hırpalamış mıydı? O yıllarda tomografi dediğimiz test yöntemi henüz mevcut değildi. Tek seçeneğim, boyun damarlarından birine iğne ile girip kanına boyalı ilaç vererek gerçek durumunu anjiografiyle anlamaktı. Bu işlem de Greenpoint'te yapılamıyordu. O yüzden yaralıyı gelişmiş bir beyin cerrahisi servisi bulunan Brooklyn Jewish Hospital'e nakletmemiz gerekecekti. Durumu kendisine tane tane anlattım ve müdahale için onayını istedim. Başını hafifçe sallayarak söylediklerimi anladığını belirtti ve "Tamamdır doktor" diye mırıldandı. Biraz sonra, başında refakatçi olarak ben olduğum hâlde bir ambulans ile diğer hastaneye hareket ettik. İşte, henüz kısa bir süre önce tanıştığım hastamın ünlü polis dedektifi Frank Serpico olduğunu da kendisini oradaki beyin cerrahi servisine naklederken öğrendim. Olay kısa süre içinde bütün New York'ta duyulmuştu, hastanenin koridorları gazeteci ve polis kaynıyordu.

"Serpico" adı, benim için o tarihten önce de pek yabancı değildi. Çünkü bu memurun ününü son aylarda Amerikan basınında sürekli olarak duyuyordum. Ancak, kendisi hakkında o ana kadarki bilgilerim, "teşkilât içinde meslektaşlarıyla sorunlar yaşayan âsi bir polis" olduğundan ibaretti.

"Boynunda ay-yıldızlı bir kolye vardı"

Serpico'yu anjiyo yapmak için ameliyat masasına yatırırken, ansızın boynundaki parlak bir kolye dikkatimi çekti. O kolyeyi şu anda bile daha dün görmüş gibi hatırlıyorum. Türk bayrağı biçiminde, ay-yıldızlı bir kolye takıyordu.

- Gerçekten de çok ilginç. Pekiyi, kendisine "Bunun anlamı nedir?" diye sordunuz mu?

- O anda tamamen işime odaklanmıştım, o yüzden hiçbir şey sormadım. Bu sırada asistanlarımdan da dışarıda Serpico ile ilgili müthiş bir trafik yaşandığının haberlerini alıyordum. Anlayabildiğim kadarıyla, birileri bu saldırıdan dolayı ciddi bir panik hâlindeydi. Anjiyo işlemi devam ederken, bazı adlî yetkililer dedektifin sağlık durumuyla ilgili olarak sık sık bilgi istemekteydiler.

(Solda) Dr. Uygur, Serpico'yu tedavi ettiği dönemde... (Sağda) Serpico, iyileştikten sonra, 14 Kasım 1971 günü polisliği bıraktığını açıklarken...

Nihayet anjiyoyu tamamladık ve sonuçlar hepimize derin bir nefes aldırdı. Kafada önemli bir damar parçalanması ya da kan pıhtılaşması gözükmüyordu. Ancak, beyin cerrahisinin çıraklık döneminden itibaren bizlere ısrarla öğretilen önemli bir hususu da gözden ırak tutmak istemiyordum. Böyle yaralanmalarda hasta ilk anda iyi görünse bile, 12 ilâ 24 saat içinde beyinde çok hızlı bir şekilde ödem (kan pıhtılaşmasına bağlı şişme) gelişir ve bu tür bir durum da o kişinin hayatına mâlolur. O yüzden Serpico'yu anjiyodan sonra yoğun bakıma aldım ve gece boyunca hastanede kalarak gidişâtını gözlemledim. Görünüşte sorunsuz olarak uyumaktaydı. Sık sık yanına gidip onu uykudan uyandırıyor ve "Hey Frank, aç gözlerini, doktorun geldi. Anlat bakalım, kendini nasıl hissediyorsun" diye soruyordum. Bundan maksadım ise komaya girme eğiliminde olup olmadığını anlamaktı. Uyandırmalarıma her seferinde olumlu tepkiler verdi, gözlerini açtı ve Amerikalıların ünlü "O.K." işaretini yaparak gülümsedi. Kurşunun derinlere doğru ilerleyişi sırasında beynin hayati kısımlarına ve büyük bir damara çarpmaması karşısında, onun kelimenin tam anlamıyla "Allah'ın şanslı bir kulu" olduğunu düşündüm. Saldırganlar, çok yakın bir mesafeden ve doğrudan doğruya yüzüne ateş etmişlerdi. Buna karşılık Serpico ise böyle vak'alarda hemen hemen hiç rastlanmayacak kadar olumlu bir klinik tablo çiziyordu. 14 Şubat sabahı hastanede genel viziteye çıktığımda ona bir kez daha uğradım. En kritik saatleri atlatmıştı ve bilinci hâlâ yerindeydi. Bu, ölümle hayat arasındaki ince çizgiyi artık geçtiğinin de bir kanıtıydı. Beni görünce gülümsedi, "Teşekkürler doktor" dedi ve hemen ardından da iyiye gittiğinin belirtisi olan şu cümleyi sarfetti: "Karnım çok aç!"

İlk cümle, biz doktorların hastalarımızdan gördüğümüz minnet ve vefânın insanca bir ifadesiydi. Ben de başımla onu selamladım. Buna karşılık, acıktığını söylemesinin aynı zamanda tıbbî bir değeri de vardı. Bu söz, hastalarımızın kritik aşamayı atlatıp şifaya doğru yöneldiğinin en güzel belirtisidir. Çünkü insan, eğer beyni düzgün çalışıyorsa acıkır. O anda anladım ki Serpico'nun midesi de beyni de hâlâ düzgün çalışıyordu. "Merak etme, seni biraz sonra doyuracağız" dedim, "Ama bu, her gün ayaküstü yediğin mönülere pek benzemeyecek. Sıvı gıdalarla ve yavaş yavaş besleneceksin!"

 
ROZETİNİ SATMAYAN AYNASIZ:
Efsanevî dedektif Frank Serpico'nun gerçek öyküsü

Ali Murat GÜVEN


Ünlü Türk beyin cerrahı Dr. Zeki Ayhan Uygur,
Dedektif Frank Serpico ile 34 yıllık kader arkadaşlığını anlatıyor / 2:
'Serpico, gerçek bir bilgedir'

'Naif bir bünyenin içinde kocaman bir kalp, tertemiz bir ruhtur benim sevgili dostum... Bu yüzden, onun hep Müslüman fıtratı üzerine yaratıldığını düşünmüşümdür.'

Frank Serpico, Dr. Uygur tarafından tedavi edildikten kısa bir süre sonra polislikten istifa etti ve "tek dostum" dediği çoban köpeği Alfie ile birlikte 1973'te İsviçre'ye göç etti.

- Sayın Hocam, şu ana kadarki anlattıklarınız, Serpico'nun hayat hikâyesinin canlandırıldığı -Al Pacino'lu- ünlü filmde bile yer almayan son derece hoş ayrıntılar… Ancak, ben hâlâ o ay-yıldızlı kolyede takıldım kaldım. Sonradan kendisine kolyenin sırrını soracak bir fırsat yakaladınız mı acaba?

- Yakaladım elbette... Serpico için tehlikeli dönem geçtikten sonra, onu hastanenin dokuzuncu katındaki normal bir odaya naklettik. Bu arada, mesaiden kopup biraz soluklandığım anlarda bütün meslektaşlarım ve hastane personeli medyanın gözünün binada olduğunu, bu olayın dışarıda büyük bir gürültü kopardığını anlatıp duruyorlardı. Fakat ben henüz hastaneden dışarıya adımımı atmamış olduğum için, bu anlatılanları bizzat doğrulamaya fırsatım olmamıştı.

Sonraki gün, ardından gelen gün ve daha sonraki günlerdeki her vizitemde biraz daha uzun sohbetler yaptım kendisiyle. Karşılıklı soru ve cevaplarımızın ışığında onu daha da yakından tanıdım. Birkaç gün sonra, yani artık kendisine iyice geldiğinde ise kolyeyi sordum: "Sana sokaklarda 'Paco' diye seslenirlermiş dostum" diyerek söze girdim, "Boynunda biz Türklerin ulusal simgesi olan ay-yıldızı taşıyorsun. Söylesene Paco, o kolyenin anlamı ne?"

Gülerek "Doğrudur" dedi, "Bu kolye Türklerin simgesi. Çünkü bir Türk'ten aldım!"

Bu cevap, beni kolyenin kendisinden daha fazla şaşırtmıştı. "Nasıl yani?" diye sordum bu kez. "Yıllar önceydi. ABD'ye narkotik maddeler alanında eğitim görmeye gelmiş bir Türk komiseriyle aylar boyunca birlikte, omuz omuza çalıştım. Ona ve diğer ekip arkadaşlarına sokaklarda suçlu takibiyle ilgili olarak hizmet içi eğitim verdim. Eğitimleri bitip de Türkiye'ye dönerken, dostluğumuzun bir hatırası olarak bana boynundaki bu kolyeyi armağan etti. O günden beri de hiç çıkarmadım. Çok severim kolyemi. Belki de beni o korudu!"

Ve sonrasında gözleri doldu. Serpico'nun bu hatırası beni de duygulandırmıştı. Bir süre sessizlik oldu. Ardından bu sessizliği dağıtmak istercesine şu olayı anlattı:

"Biliyor musun Doktor, önce Türklerle birlikte sokaklarda ortak çalışma ve ardından ay-yıldızlı kolye… Sonra da bir Türk cerrahı tarafından tedavi edilme… Hayatımda Türklerin hep özel bir yeri oldu. Sana, benim yıllar önce bir de Türk kız arkadaşım olduğunu söylesem, bana inanır mısın?"

Muzipçe, "Ben, senin hayatını tamamen suçla mücadeleye adadığını sanıyordum. Meğer başka meşgaleler için de vakit bulabiliyormuşsun!" dedim. "Öyle deme, çok iyi bir kızdı" dedi, "Hattâ evlenme planları bile yapmıştık. Ama olmadı. Benim meslekî tutkum daha baskın çıktı. Ama gel gör ki sonunda döndüm dolaştım, yine bir Türk'ün eline düştüm!"

Bu son sözü üzerine karşılıklı uzun uzun güldük.

"Onu evimde de ağırladım"

- Serpico'nun hastane sonrası döneminde de kendisiyle bu dostluğunuz sürdü mü?

- Bütün sıcaklığıyla sürdü. Hattâ, en son geçen yıl yine telefonla görüştük. Serpico, bu olaydan sonra sol kulağının işitme yetisini tamamen kaybetti. Çünkü kurşun o kulaktaki işitme merkezini tamamen parçalamıştı. Yüzündeki felç ise yaptığımız özenli tedavi sayesinde altı ay gibi bir süre içinde aşama aşama iyileşti.

Hastaneden taburcu olduktan sonra, kontrol için 3-4 kez muayeneme geldi. ABD'den nefret etmişti. Yaşadığı büyük baskı ve tehditlerden dolayı ülkeyi terketmek istiyordu. Nitekim, kısa bir süre sonra etti de…

Bazen, kendisini hastenin yakınlarında, elinde bir baston, çok sevdiği çoban köpeği Alfie ile tek başına dolaşırken görüyordum. Saçını sakalını iyice uzattı, yaşadığı acı olaylardan dolayı ruhen adetâ bir dervişe dönüştü. Onunla irtibatı hiç koparmadım. Çünkü, insan olarak çok doğru bir adım atmış ve polis teşkilatındaki arı kovanına çomak sokmuştu. Üstelik, bunu da hayatı pahasına yapmıştı. Kendisini ve hayat tarzını yakından gözlemlemiş bir kişi olarak söylüyorum ki, kesinlikle çok namuslu bir adamdı. Hâlâ da öyledir. Her devletin emniyet kadrosunda görmek isteyebileceği türden, işine aşkla bağlı, son derece idealist bir polisti.

"Serpico" kitabının yazarı Peter Maas, 2001 yılında hayatını kaybetmişti.

Zaman ilerledikçe onunla dostluğumuz daha da pekişti. Bir keresinde beni aradı ve New York Times'tan ünlü gazeteci-yazar Peter Maas'ın kendisiyle ilgili bir kitap yazmak istediğini belirerek, "Ona hastane aşamasında olup bitenlerle ilgili tıbbî bilgileri aktarabilir misin?" diye sordu. Bunu büyük bir zevkle kabul ettim ve her ikisini de bir "Türk sofrası"nda hep birlikte yemek yemeğe davet ettim. Bunun üzerine Maas ve Serpico evime geldiler.

Sevgili eşim Ayla, bana güzel Erzincan'ımızın bir hediyesidir. Onunla 52 yıldır aynı yastığa baş koyuyoruz. Anneanneden ve anneden on parmağında on marifet bir Türk kadını olarak yetiştirilmiştir. Kendisi, o gecenin şerefine konuklarımıza birbirinden nefis Türk yemekleri hazırlamıştı. Hep birlikte oturup bu güzel yemekleri yedik ve unutulmaz bir muhabbet akşamı yaşadık. Serpico o yemek sırasında, teşkilâttaki derin yalnızlığını, rüşvet yemediği için diğer polis memurlarınca nasıl aforoz edildiğini çok dokunaklı bir dille anlattı.

Peter Maas, sonradan, benden aldığı bilgilerden de yararlanarak Serpico hakkında -her satırında gerçeklere sonuna dek bağlı kaldığı- nefis bir biyografik kitap yazdı. Bu kitap dünya çapında "best-seller" oldu ve tam 10 milyon kopya sattı. Bir dönem ABD'de bu kitabı duymayan neredeyse kalmadı gibi… Ne yazık ki yazarı olan Maas'ı 2001 yılında kaybettik. O da çok kaliteli bir adamdı.

'Hayatımda tanıdığım en dürüst adamdır'

Serpico'nun da doktoru olan ünlü beyin cerrahımız Zeki Ayhan Uygur, 1950'li yıllardan bu yana New York'ta yaşıyor.
Bana, "Onun bu ülkede bıraktığı en önemli iz nedir?" diye sorarsınız, "Çağdaş Amerikan tarihinde sistemi tek başına sarsabilmeyi başarmış, o sistemin çürüklerini topluma cesurca gösterebilmiş ender kahramanlardan biridir" derim. Bugün ABD toplumunda Serpico'yu nisbeten daha az insan hatırlıyor. Fakat, 1970'lerin başlarında, bu soruşturma patlak verdiğinde ülkenin her köşesi ayağa kalkmıştı ve Serpico vak'ası aylarca gazete manşetlerinden, televizyon ekranlarından inmedi. Tek kelimeyle büyük bir hikâyeydi.

Frank Serpico, benim hayatta tanıdığım en dürüst, en güzel ve en doğru adamlardan biridir. Çelimsiz ve naif bir bünyenin içinde kocaman bir kalp, tertemiz bir ruhtur o. Amerikalıların dediği gibi, "solid like a piece of rock" ("Bir kaya parçası kadar sert"). O yüzden de kendisini Müslüman fıtratı üzerine yaratılmış bir insan, gerçek bir sûfi olarak görüyorum. Hiçbir zaman yalana, dolana, yolsuzluğa tahammülü olmadı ve bu gibi davranışları her gördüğünde de hiçbir şeyden korkmadan hayatı pahasına tepki gösterdi. Ben de bir hekim olarak geride bıraktığımız kırk yılda Amerikan tıp camiasında birçok çirkinliğe tanık oldum, ama itiraf edeyim ki kendi meslek alanımdaki olumsuzlukları ifşâ etmekte onun kadar cesur olamadım. Bu öyle herkesin gösterebileceği türden bir yüreklilik örneği değil çünkü. İçinde bulunduğunuz şartlar gereği çoğunlukla susmak ve işinize devam etmek zorunda kalıyorsunuz. Ama bu da uzun vadede yozlaşmayı körüklüyor. O yüzden Serpico'ya onu tanıdığım ilk andan bu yana büyük saygım vardır. O, sol kulağını ve sağlığını daha iyi bir dünya tasavvuru için kaybetti.

Bundan yıllar önce, 1950'lerde İstanbul'da da onun kadar mükemmel bir kanun adamı tanımıştım. Dönemin Üsküdar savcısı Tevfik Bey… Hayatını ülkesine, Türk halkının huzur ve mutluluğuna adamıştı. O zamandan beri "kanun adamları" hakkında ne zaman bir sohbete dahil olsam, ikisinin adları daima birlikte gelir aklıma: Tevfik ve Frank…

- BİTTİ -
 




î Başa
EMİN ŞİRİN'DEN ASKERİ KIZDIRACAK MEKTUP - haber vitrini 


î Başa ''Sizleri duymak istediğimiz hiçbir konuda duyamadık'' diyen Şirin, Genelkurmay’ı; Kıbrıs, Kuzey Irak, Türk askerlerinin başına çuval geçirilmesi ve Şemdinli olaylarındaki tutumlarından dolayı eleştirdi.
09 Aralık 2005 Cuma 14:10

 

Anavatan Partisi İstanbul Milletvekili Emin Şirin, Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’e yazdığı mektupta, TBMM’deki Muhafız ve Tören Taburu’nun yerleşim yerinin Kara Harp Okulu olması; TBMM’de ''sembolik'' bir binasının bulunması önerisinde bulundu.

Şirin, AK Parti Tokat Milletvekili Resul Tosun’un açıklamalarıyla yeniden gündeme gelen TBMM’deki Muhafız Taburu’nun kampüs dışına taşınması tartışmalarıyla ilgili olarak, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Özkök’e mektup gönderdi.

Genelkurmay Başkanlığı’ndan dün yapılan açıklamada, ''muğlak bir muhataba hitap edildiğini'' ifade eden Şirin, ''Sizi, özellikle milletvekillerine ve fikirlerini nezaket sınırları içerisinde ifade edenlere saygılı olmaya ve yukarıdan bakmamaya davet ediyorum'' dedi.

Şirin, taburun yerleşim yerinin Kara Harp Okulu olması gerektiğini belirterek, ''TBMM’de çok daha ufak sembolik bir binası ve yeri bulunmalı. Talimlerini kesinlikle TBMM sahasının dışında bir yerde yapmalı'' önerisinde bulundu.

''SESİNİZİ, BRİFİNGLERLE DUYMAK İSTİYORUZ''

î Başa Emin Şirin, milletvekillerinin, Genelkurmay Başkanlığı’nın sesini başörtüsü ve tabur tartışmalarında değil, iç ve dış güvenlik konusundaki brifinglerle duymak istediğini kaydetti.

î Başa ''Sizleri duymak istediğimiz hiçbir konuda duyamadık'' diyen Şirin, Genelkurmay’ı; Kıbrıs, Kuzey Irak, Türk askerlerinin başına çuval geçirilmesi ve Şemdinli olaylarındaki tutumlarından dolayı eleştirdi.

Milletvekili Resul Tosun’un siyasi anlayışına, siyasi amaçlarına sahip çıkmadığını vurgulayan Şirin, ''Ancak bir milletvekiline ve milletvekilliğinin manevi şahsiyetine daha dikkatli bir üslup içinde olmanız gerektiğini düşünüyorum'' dedi.

 
İbrahim KARAGÜL



î Başa
Üstte CIA uçakları, altta medeniyetler diyaloğu toplantıları!.. - 9 aralık 2005 

Amerika'nın işkence örnekleri, gizli cezaevleri, CIA uçakları ve esir ticareti konusunda Avrupa'da kopan fırtına, Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice'ın Avrupa ziyaretini etkiledi mi? Ya da AB ülkeleri, bu insanlık suçu için Rice'a hesap sorabildiler mi?

Elbette hayır! Sormazlar, soramazlar. 11 Eylül sonrası terörle savaş anlaşmalarında hepsinin imzası var. Dünya genelinde ABD ile birlikte operasyon yapıyorlar. Sadece 11 Eylül'den sonra gözaltına alınıp sorgulanan 80 bin kişinin çektiği eziyetlerde onların da imzaları var. İngiltere Başbakanı Tony Blair'in "CIA uçuşlarından haberim yok" açıklaması ne kadar aptalca bir yalansa, 80 ülkeden insanların kaçırılıp bilinmeyen adreslere götürülmesinden, işkence edilmesin haberdar olmadığını söyleyen AB ülkeleri de o kadar yalan söylüyor.

î Başa AB değerleri, Kopenhag kriterleri, insan hakları sözleşmeleri, uluslararası mahkemelere ne oldu? Avrupa, bu değerlerle övünmüyor muydu? AB projesinin en önemli ayağı bu değerler değil miydi? Şimdi CIA'nın insanlık suçlarına ev sahipliği yapıyorlar. Dünyaya söyleyecek sözleri kaldı mı? Neden bu cinayetlere ortak oldular?

î Başa Çünkü hedef Müslümanlardı. Güvenlik tehdidi Müslüman bireylerdi. İslam tehditti. Müslümanlar Batı'nın hayat tarzını tehdit ediyordu.

î Başa Tarih boyunca tehdit gördükleri her medeniyete savaş açtılar. Tekrar ediyorlar. CIA'nın kaçırdığı, işkence merkezlerine götürdüğü, işkenceden öldürdüğü insanlar Müslüman olmasalardı bu suça bu kadar rahatlıkla ortak olacaklar mıydı? İnsan hakları ve özgürlüklere bu kadar düşkün olan ülkeler, hedef başkası, öteki olunca bütün değer yargılarını ne kadar da rahat unutabildiler!

80 bin kişiden birkaç yüzü suçlu diyelim. Geriye kalan binlerce insan kimden hesap soracak? Çektiği eziyetler için nerede adalet arayacak? İki yıl tutulup, hiçbir suçlama olmaksızın serbest bırakılanlar dava bile açamıyor. Küresel mafya düzeni bu! Adaletin, hukukun, insan hak ve onuruna savaş açan bir düzen!

Rice'ın Avrupa ziyaretinden hemen önce işkence merkezleri boşaltılıp Kuzey Afrika'ya taşınmış. Yalan! Avrupalı liderler işkenceden ve CIA uçaklarından haberdar değilmiş. Yalan! Kuzey Avrupa'dan İspanya'ya kadar hemen bütün Avrupa ülkeleri üzerinden yüzlerce uçuş yapılıyor. İnsanlar oradan oraya taşınıyor. Hiçbir kaydı yok. Kim bunlar? Neden alınıp götürülmüşler? Nereye, neden götürülüyorlar? Sorulunca da bu yüzlerce uçuştan haberleri olmadığını söylüyorlar. Kim inanacak size? Ne yüzle konuşuyorsunuz hala?

Bu vahim tablo ortada iken, medeniyetler diyaloğu, barış, kardeşlik, demokrasi ve refah söylemlerini ağızlarından düşürmüyorlar. Hangi medeniyet? Bireylerin tamamen korumasız olduğu, devlet eliyle her türlü saldırı ve işkenceye maruz kaldığı, kendilerini koruyacak hiçbir mekanizmanın bulunmadığı bir dönemde hangi medeniyet insanlığı bu dehşetten kurtaracak? Ne hakla barış, adalet nutukları atabiliyorsunuz?

Diyalog toplantıları yapılan şehirlerin üzerin CIA uçakları uçuyor. Kimsesiz, suçsuz insanlar taşınıyor, işkence merkezlerine götürülüyor. O uçaklar geçerken kafalarınızı kaldırıp neler olduğunu bir bakmaz mısınız?

Bir varil petrol için insanlığı gözlerini kırpmadan satabilenlerden nasıl bir dünya bekleyeceğiz biz? Bir petrol kuyusu için topraklarında esir kampları kurduranlara ne diyeceğiz?


Ne yani, bugüne kadar serbest miydi?

Rice, ABD istihbaratının Amerika dışında da işkence yapmasının yasaklandığını söyledi. Ne yani, bugüne kadar serbest miydi? Fiilen serbest olduğunu biliyorduk. Çünkü 1996'dan bu yana bir çok ülkede operasyonlar yapıp işkence ediyorlar. Ama yasal olarak serbest olduğunu bilmiyorduk. Ayrıca, ABD'nin 11 Eylül'den sonra kendi topraklarında da 400 bin civarında insana işkence yaptığı, kendi gazetelerine konu oldu. Rice'ın açıklamasını başka nasıl anlamalıyız?


î Başa Karadeniz 'Amerikan Gölü' oldu!

ABD Dışişleri Bakanı Rice'ın Avrupa ziyareti amacına ulaştı. Romanya ile askeri üs anlaşmaları imzalandı.

Karadeniz'i bir Amerikan Gölü haline getirmeye yönelik dev adımlar atıldı. Romanya'da 4 ABD üssü kurulacak. 25 bine yakın ABD askeri buralara yerleştirilecek. Bu üslerden biri işkence merkezi olarak kullanılıyordu zaten. Yakında Bulgaristan'a da üs kuracaklar. Ukrayna ve Gürcistan'daki ABD darbelerinden sonra Romanya ve Bulgaristan'la birlikte Karadeniz'e yönelik ABD planı tamamlanıyor. Yarın Sinop ve Trabzon'da birer ABD üssü kurulur.

Peki neden Karadeniz? Basit bir açıklama: Kafkas petrolleri. İlk bakışta masum gibi, ticari kaygılar gibi görünüyor. Öyle değil. Bu gelişme, Rusya kadar Türkiye'yi de tehdit ediyor. Doğu Akdeniz'deki küresel kapışmayı izliyoruz. Yakında aynı çatışma Doğu Karadeniz'de de başlayacak.


İKÖ ile ABD'nin gündemi neden aynı?

İKÖ'nün Mekke toplantısında önemli kararlar alındı. Müslüman ülkelerdeki geri kalmışlıkla savaşılması, insan hakları, ekonomik yakınlaşma gibi...

Bunları çok önemsiyoruz. Ama en önemli gündem maddeleri radikal İslam'la mücadele, dinler arası diyalog ve ılımlı İslam oldu. ABD de aynısını yapmıyor mu? Bunun için işkence dahil her türlü yönteme başvurmuyor mu?

Müslüman ülkelerin bazıları da kendi topraklarında ABD adına işkence merkezleri işletmiyor mu? Irak işgaline karşı çıkabildiler mi? Bir ülke daha işgal edilmesine karşı bir sözleri var mı? Reformların, kendilerini ABD'ye beğendirme ve iktidarlarını korumalarından başka ne işe yarayacağını merak ediyoruz...

 
İbrahim Balcı


î Başa
ABD,Türkiye Cumhuriyeti’ne saldırıda bulunmuştur - milli gazete 
İbrahim Balcı
[email protected]
08.12.2005
Bush; eşek sırtında Avrupa’yı dolaşıp 1092’de haçlı seferlerini başlatan Pierre Lermit gibi, Bartholomeos da onun yamağı olarak iş başında. Bu millet; batılı sömürgecileri efendi bilen yöneticilerine rağmen, Bush’a da Bartholomeos’a da haddini bildirecek güçtedir.
î Başa En az 20 yıldır ABD’nin Türkiye’ye karşı başlattığı diplomatik hareket, bir müttefik diplomasisi değil, açık açık bir düşman diplomasisidir. Güce tapanlar bunu hayra yormaya çalışıyor, Hakk’a inananlar için bunun hayra yorulacak hiçbir yanı yoktur. Hakkâ sığınıp, bu çılgın ve azgın gücü durdurmak gerekiyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcülüğü, “ABD, ekümenik Patrik Bartholomeos’u evrensel mevkiye sahip (Ekümen) bir dini lider saymaktadır” diye açıklama yaptı. Bu açıklama psikolojik olarak; düşmanın Çanakkale’ye saldırması, Fransızların Maraş’ı, İtalyanların Antalya’yı, Yunanlıların İzmir’i, İngiliz-Fransız-İtalyan şer ittifakının İstanbul’u işgaline benzer bir vehamettedir.
1. Dünya Savaşı ve İstiklal Savaşı’nın ardından (bütün eksik ve fazlalıklarına rağmen) Lozan Antlaşması ile Sevr yırtılmış, Türkiye Cumhuriyeti tanınarak yeni dünya devletleri arasına girmiştir.Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslar topluluğunca tanınmasına rağmen ABD bu uluslararası anlaşmaya imza koymamıştır. Şimdi ABD; Lozan Barış Antlaşması gereği Türkiye’deki Ortodoksların Rumların Başpapazı olan Bartholomeos’u patrik ilan etmekle kalmamış, dünya Ortodokslarının lideri (Ekümen) olarak tanımıştır. Bu açık saldırı artık cevapsız bırakılamaz. Fener Başpapazı Dimitrios’un başlattığı küstahlıklar, Başpapaz Bartholomeos’la sınır tanımaz boyutlara ulaşmıştır.Bu milletin 1. Dünya Savaşı’nda ve İstiklal Savaşı’nda yaşadıklarından sonra yapılan bu küstahlıklar sineye çekilemez.
Başta ABD olmak üzere batının İsrail saldırganlığını siyasi, ekonomik ve askeri olarak desteklemesi karşısında, Müslümanların 1973’te ellerindeki petrolü tehdit olarak kullanmaya başladığında yeni Haçlı Seferleri de fiilen başlamış oldu. ABD bugün Afganistan ve Irak’ta bulunan 250 bin kişilik Ortadoğu’yu işgal edecek orduyu 1985’te kuruyordu. 1985 aynı zaman ABD’nin Türkiye’yi diplomatik hedef tahtası haline getirdiğinin açıkça ortaya konduğu yıldır. ABD, kontrolden çıkmış PKK’yı, başta Türkiye olmak üzere bölgede taşeron olarak kullanırken bunu gizleme gereği duyuyordu. ABD’nin bölgeye ve Türkiye’ye karşı saldırılarında Patrikhane’yi görünür planda ön sıraya koyuyordu. ABD diplomatik kurallara aykırı olarak Patrikhane’yi diplomatik ziyaret listesine dahil ediyor ve 1985’te Nixon’un Patrikhane’yi ziyaretiyle bu sinsi saldırılarının ilk hamlesi yapılıyordu. Ardından Carter ve sonra AB (AT) üyeleri de Patrikhane’yi diplomatik ziyaret listesine alıyordu.
Nixon ve Carter’in Patrikhane’yi diplomatik olarak ziyaretlerine tepki gösteren Dışişleri eski Bakanlarından Hasan Esat Işık, 12 Mayıs 1987’de Cumhurbaşkanı Evren’e bir mektup yazarak uyarıyor:
“Fener Rum Patrikhanesi’nin dışardan güdüm altına alınması Osmanlı Devleti’nin son döneminde yaşananların tekrar yaşanmasına yol açar.”
Güngörmüş hariciyeci merhum Hasan Esat Işık, bugün uğradığımız saldırıya 18 yıl önce dikkat çekiyor ve yüzyüze olduğumuz tehlikeyi çok yalın bir şekilde ortaya koyuyordu.
Ve ABD’nin bu küstahlığı, Bartholomeos’un cüreti dün sadece üç gazetenin birinci sayfasında yer buluyordu.
Yazıklar olsun!..
 


î Başa
Bender Abbas üzerine bir tezdir! - milli gazete 
Kulis Ankara
[email protected]
08.12.2005
Bender Abbas… İran’ın Güneydeki en önemli liman kenti. İran-Irak savaşı sırasında da stratejik önemi nedeniyle en önemli mücedele merkezlerinden biri oldu. Petrol liman. İran dünya’ya buradan açılıyor. Asya ile Avrupa arasındaki ticari ve stratejik hattın en önemli geçiş noktası.
Bender Abbas limanı İran’ın Körfez’deki can damarı.
Bu nedenle Bender Abbas’daki askeri hava ve deniz tatbikatı İran’ın en çok önem verdiği askeri tatbikat.  İran son dönemde ABD’nin en önemli hedeflerinden..
İsrail ve ABD’nin İran’ın askeri tatbikatlarından ve askeri gücünden rahatsızlığı biliniyor.
Son günlerde İsrail İran’a savaş açıp açmamayı tartışıyor..
İran’ın Bender Abbas’daki en önemli askeri tatbikatı, İran’ın en büyük uçak kazalarından birine sahne oluyor. İran’ın 1979 Devrimi öncesi Amerika’dan aldığı ABD Yapımı C-130 tipi Askeri uçak! Bender Abbas’daki askeri tatbikata! giderken düşüyor.
Uçak bazı komutanları! ve tatbikatı izlemek üzere giden gazetecileri! taşıyor.
Geçelim..
İran’da 20 milyonun üzerinde Azeri nüfus var. ABD’nin İran’ı hedef tahtasına koymasından sonra İran’daki Azeri nüfus üzerine yorumlar yapılmaya başlanıyor. ABD’nin, İran’da kaos çıkarmak için Azeri nüfusu kullanmak istediği raporlara yansıyor. Tam da o günlerde sahneye ABD destekli Prof. Mahmutali Çöhreganlı çıkıyor. Güney Azerbaycan Ulusal Uyanış Hareketi lideri olarak Azeri nüfusu Molla Rejimi’ne karşı isyana çağırıyor. Azeri halkını rejimi devirmeye, kendi hükümetlerini kurmaya davet ediyor. Ama tutmuyor. Azeri halkı Çöhreganlı’yı reddediyor. Çöhreganlı İran’ı terk etmek zorunda kalıyor.
Ve Bender Abbas’taki askeri tatbikata giden ABD Yapımı uçak Yaftabad’da düşüyor.
Yaftabad Azeri Mahallesi!
Hani insan acaba demeden edemiyor!
Erdoğan’ı kızdıran mektupta ne vardı?
 Başbakanlığa bir mektup geliyor. Mektup Başbakan Erdoğan’a yazılmış. Zarf açılıyor. İçinden tek sayfalık bir yazı çıkıyor. Ancak içindeki yazı Başbakan’ı çok sinirlendiriyor. Peki mektubun içinden çıkan ve Başbakan’ı küplere bindiren mektupta ne yazıyordu?
Fazla merakta bırakmayalım. Mektubun içinde 9 tane ayet yer alıyordu. Ali İmran suresi 28 ve 118’inci ayetleri , Maide Suresi 14, 51 ve 64’üncü ayetleri, Tevbe Suresi 9, 14 ve 34’üncü ayetleri:
Mesela “…Kendi dışınızdakileri sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size fenalık etmekten asla geri durmazlar. Gerçekten kin ve düşmanlıkları ağızlarından dökülen sözlerinden belli olmaktadır. Kalplerinde sakladıkları düşmanlıkları ise daha büyüktür” ayeti.
“Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin..Zira onlar birbirlerinin dostudurlar. İçinizden onları dost tutanlar onlardandır”
“Müminler, müminlerin bırakıp ta kafirleri dost edinmesin. Kim bunu yaparsa, artık onun Allah nezdinde hiçbir değeri yoktur”
“Dinlerine uymadıkça Yahudilerde Hıristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır”
İlk bakışta, Ulema’dan gelmiştir diye düşünülebilir.
Ama hayır.
Mektup Ankara Ticaret Odası’ndan geliyor. Gönderen, ATO Başkanı Sinan Aygün.
Sinan Aygün kendi ifadesiyle, bir zamanlar kendisini “Hidayete!” çağıranların AKP içinde yaşadığı değişimi görünce dayanamayıp Başbakan’a bu mektubu göndermiş.
Başbakan da işte bu mektubu alıp okuyunca çok sinirlenmiş.

Pasaport Farkı
Osmanlı Devleti’nin yıkılmasından sonra, son derece üzgün ihtiyar bir Ürdünlünün, elindeki yeni Ürdün pasaportuyla İsviçre sefaretine giderek: “Herkes bu pasaportla alay ediyor. Eskiden Osmanlı pasaportum varken selam dururlardı. Ben Osmanlı teb’asıyım ne olur bunu değiştirin” diye sefaret yetkililerine yalvardığını…
Osmanlı’nın üç kıtada at oynatıp buyruk yürüttüğü ihtişamlı dönemlerinde, Avrupa’da Türk hayat tarzı ve modasının çok tesirli hale geldiğini, Avrupalıların evlerinde Türk köşesi bulundurmayan sosyete mensuplarının ayıplandığını biliyor muydunuz?

TV5’te buluşuyoruz…
Kulis Ankara okurlarımız her fırsatta soruyordu; “Sizi ne zaman TV5’te göreceğiz?” diye..  Okurlarımıza müjdeli haberi vermek bugüne nasipmiş. Evet Kulis Ankara’nın iki Mustafa’sı TV5 ekranlarında buluşuyor…
Bundan böyle her Pazar artık TV5’te Kum Saati programında sizlerle olacağız. Önemli konu ve konuklarımızla birlikte elbette. Söylenenlerden çok söylenmeyenleri, konuşulanlardan çok konuşulmayanları izleyicilerimizle paylaşmaya çalışacağız. Yine gözümüzü budaktan sakınmamaya çalışacağız, yine perdeleri aralamaya özen göstereceğiz. İnanıyoruz ki, yine gündem olacağız..  Hemen ilk konuğumuzu da söyleyelim. Bu Pazar konuğumuz partisinin son grup toplantısında AKP yönetimine sert eleştirilerde bulunan ve ilginç çıkışlarıyla dikkat çeken AKP Milletvekili Turhan Çömez olacak…
Duanızı eksik etmeyin… Kum Saati’nde zaman akarken, TV5’te buluşmak dileğiyle

Çömez’i isyan ettiren Bakan!
“Hükümette iş yaptırabilmek için illa Bakanımızın fabrika müdürüne mi başvurmalıyız”… cümlesi AKP Balıkesir Milletvekili Turhan Çömez’e ait. Bu cümlenin ardındaki hikaye daha da ilginç.
Bizzat Çömez’in ağzından dinleyelim:
“Seçim bölgemdeki bir beldenin su sorununu çözmek için Belediye başkanımızla birlikte Bakan beye gittik. Tam beş kez. Ama, ne yazık ki netice alamadım. Ancak aynı günlerde, seçim bölgemin bir başka beldesinin, muhalif belediye başkanı, bir açıklamada bulundu ve aynı bakana müteşekkir olduğunu söyledi. Sayın bakan, yol için kendisine para yardımı yapmış.”
Ne olacak her ikisi de bu ülkenin toprağı..Ne güzel partizanlık yapmamış işte diye düşünmek gerekiyor. Ama öyle değil. Çünkü asıl bomba iddia şu sözlerle patlıyor.
Turhan Çömez’den dinlemeye devam edelim: “Beş Balıkesir milletvekilinin haberi olmadan, bu iş nasıl oldu diye, araştırdım. Gördüm ki, sayın bakanın fabrikalarından birinin müdürüne ulaşan muhalif belediye başkanı, işini halletmiş. Çünkü bakan beyin fabrikası, o belediyeye yakın bir yerdeydi. Soruyorum; ben de bölgemin hizmetleri açısından, sayın bakanın fabrika müdürlerinden mi netice almalıyım?”
Hemen bir bilgi ekleyelim. Turhan Çömez’in isim vermeden suçladığı Bakanın bu bölgede aile efradına ait (Oğullarının, damatlarının, kızlarının ve gelinlerinin ortak olduğu) 3 tane fabrikası varmış. 3 Kasım seçimlerinden önce sadece bir taneymiş. Fabrikaların diğer ikisi AKP iktidarı döneminde kurulmuş.
İşte Turhan Çömez’i isyan ettiren olaylardan biri bu hikayeye dayanıyor. Daha ilginç bir şey söyleyelim. Çömez’in AKP’yi sarsan açıklamalarından sonra odasına gittik. Birlikte otururken en az 20 telefon geldi. Arayanlar AKP’li milletvekilleri..Tebrik ediyorlar! “Ağzına sağlık..Bizim diyemediğimizi dedin” diye konuşmasını övüyorlar.
Sıkıntı çok büyük. Bir çok milletvekili rahatsız. Sadece “Kral Çıplak” diyen ilk Çömez oldu. Ama sanırız bu daha başlangıç.
 
08 Aralık 2005    



î Başa
Parsellenmişiz, kiralanmışız, satılmışız - internet haber 
     î Başa Siyaset meydanında kimliklerinin altı üstü, geçmişi geleceği üzerine yerken yurdumun güzel insanları birbirini, ekonomi meydanlarında atları alanlar Üsküdar’ı geçiyor.

Bize düşen de uyumak alt - üst kimlikleri, şeriat - laik ninnileri ile.

Şimdi, sizlerle siyaset meydanından çok daha fazla ilgimi çeken ve önemli bulduğum bir konuyu paylaşmak istiyorum…

Habertürk kanalında Erol Mütercim’in hazırlayıp sunduğu, konuk olarak Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün’ün katıldığı Aynanın Arkası isimli programda Türkiye’nin yeraltı kaynakları ile ilgili söylenenler yabana atılır cinsten değildi. İşte programdan bana kalanlar:



î Başa Türkiyemiz muazzam bir yeraltı zenginliğine sahiptir. Bu öyle bir zenginliktir ki eğer bilinçli bir şekilde değerlendirilirse ne IMF’den ne de AB’den dilenmemize gerek kalmaz.

PETROL, BOR ve ALTIN’dır en önemli kaynaklarımızın adı.

Bor’dan başlayalım. Türkiye’nin kurtuluşu bor madenlerimizden…

Bor, gelecek yüzyılın petrolüdür ve stratejik bir madendir.

Bizim ülkemiz, dünya bor rezervinin %70’ine sahiptir. Ama bu rezervler yabancı şirketlere peşkeş çekilmiş durumdadır. Onlar bizim kaynaklarımızı işletirler ve kazancın ancak % 5-10’u bize kalır.

Borun ekonomik değeri: 2 trilyon dolar. Işlenmiş halinin değeri: 4,5 – 5 milyar dolar. Türkiye, 3,5 milyar Dolar alması gerekirken ancak 300 milyon dolar alıyor.

Devlet, bu kadar değerli bir madenin ham maddesini Türk firmalara 240 Dolara satarken yabancı firmalara 140 Dolara satıyor. Hükümetler , borun ham maddesini herkese 140 dolar sabit fiyata satmalıdırlar, ancak bunu yapamıyorlar çünkü başlarına birşey gelecek diye korkuyorlar.

ABD, kendi %12 lik bor hammaddesini kullanmıyor bizim %70’lik reservimizi kullanıyor.

Gelelim ’altın’a:

Dünyanın 2. büyük altın rezervi bizde.

Tam 500 milyar Dolarlık altın rezervimiz var. Bu, dünya rezervlerinin kat kat fazlasıdır. Hem maliyeti daha düşüktür, hem de piyasaya daha rahat sürülecek durumdadır.

Gelin görün ki altın madenlerimizin işletme müsadesi alan firmaların tamamı yabancı. (Sadece 1 adet Türk firması var.)

Altın rezervimizin bulunduğu il ve ilçelerimizden bazıları: İstanbul -Sarıyer, Ankara, İzmir –Karşıyaka, Manisa, Antalya, Balıkesir, Bursa, Çanakkale, Bergama, Artvin, Gümüşhane, Niğde, Tunceli, Siirt, Uşak...

Bu madenler 25-30 yıl önce hep yabancı firmalara 49 yıllığına kiralanmış. Ne ilginçtir ki, madenleri değerlendirmiyor bu firmalar. Altın falan çıkaran yok yani. Neyi bekledikleri de bilinmiyor.

80’den fazla ülkede örgütlenen Rio Tinto firması, dünyadaki kurşun, altın,bor, bakır, elmas, çinko gibi bütün madenleri elinde tutuyor.

Avrupa Parlementosu, madencilikte siyanür kullanmayı yasaklıyor. Bu arada, Almanya bize 3 milyar dolarlık altın satıyor. (Altın siyanürle işleniyor.)

Bildiğiniz gibi, ham madde talanı sömürge yöntemidir.

Son olarak da petrol kaynaklarımızın durumuna bir bakalım ve nasıl sömürüldüğümüzü ya da sömürüleceğimizi biraz daha anlayalım.

Önce, resmi daha net görebilmeniz için; 11 Mayıs 1965 tarihli Meydan meydan gazetesinin manşeti:

GİZLİ VESİKALARLA PETROL SAVAŞI!

’’Dünya Bankasının 1951 yılındaki gizli raporuna göre, ABD’nin petrol politikası; ellerindeki kendilerine ait petrol kaynaklarını harcamayarak, dünyanın her yanına yayılmış diğer petrol kaynaklarının tüketilmesidir. Bu rapora göre Erzurum, Diyarbakır, Mardin ve Sovyet sınırındaki bölgelerimizdeki petrol kaynakları harp rezervi olarak ayrılacak ve bunların tüketilmesi en sona bırakılacaktır. (40 yıl sonraya) ’’

Doğuda, son yıllarda tırmanan olaylarla yukarıdaki tarihin örtüşmesi sizce de ilginç bir rastlantı (!) değil mi?..

Her neyse...

Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde petrol bulunmuş ama bu açıklanmıyor. Bunu açık açık söyleyen isimlerden biri de Enerji Bakanı Hilmi Güler.

Shell Genel Müdürü, ABD’nin uzaydan uydu kanalıyla çektiği fotoğraflarda Türkiyenin bir petrol denizi üzerinde olduğunun görüldüğünü söylüyor.

Amerikalılar Doğu ve Güney Doğu Anadolu’da 40-50 yıl önce petrol kuyuları açıp sonra da bunları ’’petrol yok’’ diyerek kapatıp gittiler.

Günaydoğuda petrol olduğunu söyleyen mühendisler öldürülmüş, ’’toprağımda petrol var’’ diyenlerin başına olmadık işler gelmiş.

Örneğin; 1945 yılında ABD’lilerin yanında çaycılık yapan bir çocuk, kuyudan petrol fışkırdığını görüyor ve köyündekilere söylüyor. Amerikalılar durumu inkar ediyorlar ve olaydan 1 hafta sonra çocuğun ölüsü bulunuyor.

Yakın bir zaman önce; Diyarbakır karayolu sahasında, Doğu ve Güney Doğu Anadolu’nun en zengin petrol yatağı bulundu.

Batmanda da 10 yıl önce ''petrol yok'' denilen kuyuda günlük 5 binlik varillik petrol bulundu...

Komplo teorisi filan değil bunlar. Görünen köy kılavuz istemez... Yıllar boyu bir şeyler hazırlanmış ve gayet sistemli bir çalışmayla bugünlere getirilmişiz. Bunu görmek için ne âlim ne de müneccim olmaya gerek var.
 


î Başa
Türkiye’siz vuramaz - Hürriyet - 8 Aralık 2005


Kasım CİNDEMİR / WASHINGTON

î Başa Pentagon’un hazırladığı bir raporda, İsrail Hava Kuvvetleri’nin, İran’ın nükleer tesislerini kapsamlı bir şekilde bombalama kapasitesine sahip olmadığı belirtildi. Türkiye’nin olanak sağlaması halinde, İsrail’in İran’ı vurabileceği, ancak bunun ‘kuşkulu’ olduğu ifade edildi.

NÜKLEER programını ısrarlı bir şekilde sürdüren İran’a karşı İsrail’in hava gücüyle önleyici saldırıda bulunması ihtimali ABD’de kapsamlı bir şekilde değerlendiriliyor. Bu çerçevede Pentagon’un askeri liderleri için hazırlanan bir raporda, İsrail Hava Kuvvetleri’nin, İran’ın nükleer tesislerini kapsamlı bir şekilde bombalama kapasitesine sahip olmadığı belirtildi. Raporda, Türkiye’nin olanak sağlaması halinde, İsrail’in İran’ı vurabileceği, ancak bunun ‘kuşkulu’ olduğu ifade edildi.

Rapor ‘US Army War College’ tarafından hazırlandı. Raporda, İsrail hava askeri gücünün mükemmel olmasına rağmen, yakıt almadan havada kalabilme ve uzaklık gibi kısıtlamaların bulunduğu belirtildi. Buna göre, hedef uzaklaştıkça, İsrail Hava Kuvvetleri de kapsamlı operasyon etkinliğini kaybediyor.

MENZİL SORUNU

Raporda, eski İsrail Hava Stratejik Planlama Direktörü Shlomo Brom’un bir yazısından alıntılar yapıldı. Buna göre, 600 km’yi aşan uzaklıklarda, İsrail hava gücü geniş bir bombardıman kampanyası yürütemiyor. İran ise İsrail’den bin km. kadar uzak. İran’ın nükleer faaliyetlerde bulunduğu tesislerin yerleri ise, İsrail’e 1500-1700 km. mesafede.

Raporda, Türkiye ve Hindistan gibi ülkelerin İsrail’e ‘topraklarından havalanma’ kolaylığı sağlamasının ise ‘kuşkulu’ olduğu ifade edildi.

Ancak, rapora göre, İran’a yönelik bir bombardıman kampanyası, havada yakıt ikmali, elektronik karşı önlemler, iletişim ve kurtarma gibi birçok unsuru içeriyor. Buna göre, İran’a saldırıp bazı tesisleri vurabilme imkanına sahip olmasına rağmen, İsrail, İran’a yakın yakın ülkelerden havalanmadıkça kapsamlı bir operasyon yürütemiyor.

İsrail, İran’a önleyici saldırıyı tartışıyor

İSRAİL ile İran arasındaki gerginlik son günlerde tırmanış trendi gösteriyor. İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad, kısa bir süre önce İsrail’in haritadan silinmesi gerektiğini söylemişti. İsrail’in eski Başbakanı Binyamin Netanyahu da İran’ın nükleer tesislerine karşı önleyici saldırı düzenlenmesi gerektiğini söyledi. İsrail’de ilk kez siyasi bir lider açık açık İran’a karşı askeri seçeneği gündeme getirmiş oldu. Ancak Pentagon raporu, İsrail hava gücünün menzil sorunu olduğunu, önleyici saldırı için Türkiye’nin lojistik desteği vermesi gerektiğini belirtiyor.
 
İbrahim KARAGÜL



î Başa
ABD-Türkiye-İsrail Kürt devleti pazarlığı! - yeni şafak - 8 Aralık 2005 

ABD, Türkiye, İsrail ve Kuzey Irak arasında dikkat çekici bir pazarlık süreci başladı. Irak direnişinin kırılamaması üzerine, ABD Türkiye'nin desteğini aramaya başladı. Hatta "zaferle çekilmek" için Bağdat Büyükelçisi Zalmay Halilzad'a İran'la görüşme talimatı verdi. İran Dışişleri Bakanı Manuçehr Mütteki apar topar Türkiye'ye geldi ve Irak'ta ABD ile paralel düşündüklerini açıkladı.

î Başa Ardından MİT Müsteşarı Emre Taner'in KKTC lideri Mesud Barzani ile görüşmesi kamuoyuna yansıdı. Barzani'nin ABD ziyareti için Türk hava sahasını kullanıp İncirlik Üssünde ağırlanması ve K. Irak'a havayolu ulaşımına izin verilmesi de, Irak pazarlıklarının boyutunu ortaya koyan gelişmelerden.

15 Aralık seçimlerinden sonra ABD'nin çekilme takvimini işleteceğine ilişkin tartışmalar ve ABD'nin Türkiye ve İran'la işbirliği arayışı ile, 4 Aralık Pazar günü Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ile, Halilzad ve Irak İslam Partisi'nin Sözcüsü Tarık Haşimi arasındaki görüşme birbirini tamamlıyor. Sünnilerin seçime ikna edilmeye çalışılması, bunun için ABD'nin çekilme takvimini açıklaması, seçim listelerinin yenilenmesi, Kerkük'e sonradan gelenlerin oy hakkının iptal edilmesi gibi kararlar alınması, Irak üzerinde yoğun bir pazarlığın sürdüğüne işaret ediyor.

Tabi bütün bu pazarlıklar direnişin tasfiye edilmesi halinde gerçekleşebilecek. Ama bu kadarı bile ABD'nin direnişi yeneceğine dair inancını kaybettiğine işaret ediyor. Türkiye'nin pazarlığı, Irak'tan daha çok Barzani üzerinde yoğunlaşmış durumda.

Son MKG toplantısında Kuzey Irak'a ilişkin politikasının yeniden belirlenmesinin ele alınması da ABD'nin Irak'a ilişkin yeni değerlendirmesiyle paralellik arzediyor. ABD'nin de Türkiye'nin de Irak politikasında değişiklikler yaşanıyor. İki ülke, Barzani'ye nelere ikna etti? Türkiye'nin Kürt politikasında ne tür değişiklikler olacak?

Bütün bunlar ABD, İsrail, Türkiye ve Kürt liderler arasında yapılan pazarlıklara göre şekilleniyor. Tabi PKK konusu da öyle. Bölgede bir çeşit Türkiye-İsrail-Kuzey Irak denklemi arayışı var. İran, Şiiler üzerinden zaten etkinliğini kurmuş. Ama bu duruma Sünni Araplar ne diyecek? Hiç hoş karşılamayacakları ortada.

İran istihbaratına yakın Baztab Haber kaynağı, ABD-Türkiye-İsrail arasında, Kuzey Irak üzerinde gizli pazarlıklar yapıldığını iddia etti. Haftalık Dünya Gündemi gazetesinin, "ABD-İsrail-Türkiye arasında gizli Kürt devleti pazarlığı" başlığı ile kamuoyuna duyurduğu haberin özeti şöyle:

"Kürdistan'ın bağımsızlığının duyurulması için uygun şartların belirlenmesi konusu, İsrail'in katılımıyla Erbil toplantısında ele alındı. Kuzey Irak'ta ABD-İsrail ve Türkiye'den üst düzey makamların ve Kürt Peşmerge Güçleri Komutanı'nın katılımıyla bir güvenlik toplantısı yapıldı.

Katar merkezli ve ABD'de yayımlanan El Vatan gazetesi, üç günlük toplantının, yıllar önce Erbil'in yakınlarında kurulan İsrail'e ait bir güvenlik merkezinde yapıldığını haber verdi. Gazete, toplantı alanının tamamen trafiğe kapatıldığını bildiren kaynakların, iki helikopterin de dahil olduğu sıkı güvenlik önlemlerinden bahsettiklerini duyurdu.

Toplantı öncesi Türkiye, ABD'ye İncirlik Üssü'nü dilediği gibi kullanma izni verdi. Toplantı, 20 Kasım'da gerçekleştirildi. Toplantıya katılan taraflar, Türkiye ile yapılacak anlaşmalara dayalı bir şekilde kurulacak bir Kürt Devleti'nin İsrail ile de ilişkileri iyileştirmesinin imkanlarını araştırdılar. Dörtlü toplantı, ABD'nin, Irak kentlerinden güçlerini çekip güvenliği Irak ordusu ve Arap ülkelerinin özel güçlerine devretme planları hazırlığında olduğu bir sırada yapıldı. ABD, Irak'a özel güçler gönderilmesi konusunda Arap ülkeleriyle müzakere halinde..."

î Başa Aynı günlerde Yedioth Ahronot gazetesinin Kuzey Irak'taki İsrail varlığını tekrar gündeme getirmesi, bölgeye milyonlarca dolar aktarıldığını ve Mossad mensuplarının Kuzey Irak'a Türkiye üzerinden girdiğini yazması dikkat çekiciydi. Mossad K. Irak'ta Türkiye ile birlikte mi çalışıyor da biz yanlış biliyoruz acaba!

 
Süleyman Arif Emre


î Başa
İşkence uçaklarının gizli görevi - milli gazete 
Süleyman Arif Emre
07.12.2005
İşkence uçaklarının gizli görevi, topyekün bir Müslüman-Hıristiyan savaşı çıkartmakdır.
Zira böyle bir çatışmayı ateşlemek için, ikiz kulelerin vurulması, Afganistan ve Irak’ın işgal edilmesi yeterli olmamıştır.
Bu sebepten yakalandığı iddia edilen sanıkların işkenceye tabi tutularak, ilerisi için yeni yeni düzmece delil ve gerekçeler hazırlanması gerekmektedir.
Condoleezza Rice şu sıralarda sürdürdüğü gezi ile, Avrupa ülke liderlerini bu maksatlarla iknâya çalışıyor.
Diğer bütün ülkeler adına, böylesine bir görev üslenme yetkisini ABD’ye kim vermiştir? Hiç kimse... Bu suâlin cevabı yoktur... Ayrıca gizlilik ve işkence en ağır insan hakları ihlâlidir, suçtur. ABD istihbaratı, Irak savaşının çıkartılabilmesi için de, bütün dünyayı böylesine düzmece delil ve gerekçelerle aldatmaya çalışmıştı. Bu şekilde gerçek dışı aldatmacalar yaptığı için zaten sabıkalı olan böyle bir istihbarata Rice, geliniz inanınız diyor.
Bilindiği ve görüldüğü gibi Siyonistler, bilhassa son aylardaki propagandalarında yarı açık ve yarı kapalı olarak, bütün Müslümanları terörist gibi göstermeye çalışıyor.
Daha önce de temas ettiğimiz gibi, siyonistlerin esas maksatları bir Müslüman-Hıristiyan kapışması çıkartarak, her iki tarafı da yıpratmak, sonunda, bulanık suda balık avlarcasına, ARZI-MEVUD’U ele geçirmektir. Zira bu süreç onları, sonunda GİZLİ DÜNYA DEVLETİ’ni hayata geçirme aşamasına getirecektir.
Hurâfe olmasına hurâfe amma, ne çâre ki dünya, şu günlerde bu fanatiklerin eline düşmüştür. Ne çâre ki Evangelist ve Siyonist ittifakı yıpranmış da olsa, hâlâ inisiyatifi elinde tutmaktadır.
Bu sebepten dünya siyâsi liderleri, uyanık olmalı, gerçek dışı istihbarata ve tahriklere asla kapılmamalı. î Başa Siyonistlerin yakın tarihimizde uygulamaya koydukları, taktiklerden birisi de, mümkün olduğu kadar her ülkede, en tecrübesiz lider ve kadroları işbaşına getirerek, onları kendi gâyelerine âlet etmek ve kullanmaktır.

Bu münasebetle meselelere uzun vâdeli bir perspektifte yaklaşmak lüzûmu vardır. Zirâ siyonistlerin yürürlüğe koydukları Büyük Ortadoğu Projesi’nin uygulaması, meselâ BUSH’un siyasi hayatı ile de kısıtlı değildir. Zirâ siyonist odaklar yıpranmış bir Bush’u veya buna benzer başka lideri, uzaklaştırıp, yerine yıpranmamış başka bir tecrübesiz siyonisti iş başına getirmekte, epeyce tecrübe sahibidirler.
Netice olarak diyoruz ki, kesinlikle semâlarımızda korsan gibi dolaşarak işkence metodlarıyla, ne yaptıkları ve yapacakları meçhulümüz olan uçaklara izin verilmemelidir. Bu konuda ihmali ve hataları gözükenleride derhal cezalandırmalıdır.
 
İbrahim KARAGÜL



î Başa
İKÖ zirvesi, 'Mekke Vizesi' ve CIA'nın işkence merkezleri - İbrahim Karagül - Yenişafak - 7 Aralık 2005 

Mart 1970'te Kudüs'ü kurtarmak için Mekke'de toplanan Müslüman ülkelerin Dışişleri Bakanları bugünkü İslam Konferansı Örgütü'nün (İKÖ) çekirdeğini oluşturdu. Soğuk Savaş döneminin şartlarına ve İsrail yayılmacılığına karşı kurulan örgüt, bugün 57 Müslüman ülkeyi bünyesinde barındırıyor. Ancak İKÖ, başarısız, hantal bir örgüt olarak kaldı. Her toplantıda Filistin, Keşmir tartışıldı. Ama, Filistin konusunda muhatap bile alınmadı.

Soğuk Savaş bitti. Yeni bir dünya kuruluyor. İKÖ hala hantal ve işlevsiz. 11 Eylül'den sonra emperyal yayılmacılığın hedefi haline gelen İslam coğrafyasındaki kaosa karşı bir çıkış yolu öneremedi, savunma kalkanı olamadı.

Ekim 2003'te Malezya'da yapılan İKÖ zirvesinde umut verici adımlar atıldı. Örgütün uluslararası temsil gücünün artırılması, yaşanan kaosa çözüm üretilmesi gibi radikal başlıklar belirlendi. Reform önerileri Türkiye ve Malezya'dan geldi. Ekmeleddin İnsanoğlu'nun liderliğinde yeni bir birim oluşturuldu; Akil Adamlar Komisyonu. Komisyon, Müslüman coğrafyada yaşanan sorunları tespit edecek, çözümler önerecek, örgüt de bu çözümleri uygulayacak.

Akil Adamlar, geçen yıl İstanbul'da 31. Dışişleri Bakanları toplantısında ilk kez toplandı. Müslümanların 21. yüzyılda karşılaştığı sorunlar için strateji belirleme kararı aldı. 7-8 Aralık'ta, yani yarın Mekke'de başlayacak İKÖ zirvesine bu rapor sunulacak ve oylanacak. Ardından 10 yıllık hareket planı kabul edilecek. Akil adamların önerileri arasında örgütün reforma tabi tutulması, uluslararası arenada etkin hale getirilmesi, dinlerarası diyalog, insan hakları, İslam düşmanlığı ile mücadele gibi konular var.

Liderler, İslam'ın ılımlı mesajlarının öne alınması, İslam-terör ilişkilendirilmesine cevap üretilmesi ve aşırı İslamcı akımlarla savaşılması gibi konuları tartışacak. İki deklarasyon yayınlanacak. "Aydınlanmış ılımlılık" (enlighted moderation), daha doğrusu "Ilımlı İslam"ı içeren Mekke Deklarasyonu ve İKÖ Modernizasyonu için Hareket Planı. Zirvede Müslüman Ülkelerin Shengen'i olarak adlandırılan ve serbest dolaşımı öngören "Mekke Vizesi" önerisi de ele alınacak. Türkiye'nin önerdiği ortak yolcu uçağı projesi de gündemde.

î Başa Mekke zirvesi bir çok yeniliği barındırıyor. Ancak bölgedeki vahim tablo ile karşılaştırınca hayal kırıklığına uğramamak mümkün değil. Üstelik, uluslararası kamuoyunda daha şimdiden "ılımlı İslam" zirvesi olarak tanımlanıyor. Bu kanaat, işgal, talan ve kardeş kavgalarına sürüklenen bölge için İKÖ'nün Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi atıl bir örgüt olarak kalacağına ilişkin endişeleri ortaya koyuyor.

ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesi ve demokrasi (!) paketlerinin zirveye ne kadar yansıdığı elbette tartışılacak. î Başa Afganistan ve Irak işgaline karşı hiçbir varlık gösteremeyen, Irak'ta Şiilerle Sünnilerin birbirini boğazlamasına karşı hiçbir varlık gösteremeyen, bugün bile Irak işgaline karşı bir çıkış yapamayan İKÖ'nün öncelikli gündeminin demokratikleşme ve ılımlı İslam olması düşündürücü. Bu topraklarda yaşayanlar kadar kimsenin adalet, refah ve özgürlüğe ihtiyacı olmadı.

î Başa Ancak Fırat ve Dicle nehirlere kan akıyor. Önce bu kanı durdurdun! İşgali durdurun! Talanı durdurun! Sonra demokratikleşmeye bakalım! Ben ölüyorsam demokrasiyi ne yapayım! Özgür değilsem demokrasiyi ne yapayım!

î Başa İşgallerden önce neden sesiniz çıkmıyordu? ABD'nin demokrasi paketleri gelmeden neden susuyordunuz! Şimdi aklınıza geldi? Pasifik Okyanusu'ndan Atlantik'e kadar sayısız işkence merkezlerinde tutulan insanlar sizin çocuklarınız değil mi? Onları hemen sattınız? Terörist dediniz ve yok saydınız.

î Başa Bir çoğunuzun toprağında işkence merkezleri var. ABD ile birlikte kendi çocuklarınıza işkence ediyorsunuz. Siz mi demokrasi ve özgürlük getireceksiniz? Ürdün'deki işkence merkezi ile İsrail'deki işkence merkezi arasında ne fark var? O zaman? Halkınız size nasıl inanacak?

 




î Başa
"KURAN BENİM ANAYASAM" DİYEN KAYA ÇİLİNGİROĞLU SERT KONUŞTU : KAPANMAYAN KADIN CEZASINI ÇEKER - haber vitrini - 5 Aralık 2005 


Kaya Çilingiroğlu hakkında bugüne kadar neler söylenip yazılmadı ki, ne çapkınlığı kaldı, ne playboyluğu, ne kavgacılığı, ne de sahtekârlığı... Bunca ithama layık mıydı peki, hak etmiş miydi onca lâfı?..
05 Aralık 2005 Pazartesi 00:06

 

Kaya Çilingiroğlu hakkında bugüne kadar neler söylenip yazılmadı ki, ne çapkınlığı kaldı, ne playboyluğu, ne kavgacılığı, ne de sahtekârlığı... Bunca ithama layık mıydı peki, hak etmiş miydi onca lâfı?.. î Başa Çilingiroğlu Bugün gazetesine verdiği röportajda, 'Kur'an-ı Kerim'i 7 kere hatmettim.Asla yorumlanamaz. Ne yazıyorsa odur. 630 küsur senesinde yazılmış bir kitabın 2000 senesine uyarlanması olur mu hiç? Bu kitabı sevgili peygamberimize gönderen Yüce Allah ki, o dağları denizleri tüm kâinatı yaratmış, insana şekil ve ruh vermiştir 2005 senesini göremedi de mi hazırladı bu kitabı, haşa. Hani o Fatih'te çember sakallılar var ya, onlar nasıl inanıyorsa Kur'an-ı Kerim'e ben de öyle inanıyorum. 30 küsur sene oruç tuttum, namazımı da kıldım ama bu son iki senelik psikolojik hadiseden sonra 2-3 gün oruç tutuyorum bir şey oluyor, yapamıyorum.' dedi.


* Kaya Bey, bugüne kadar sizin hep magazinel yönünüz ele alındı. Ünlü bir kadının eşi olmaktan başka, ne gibi yeteneklere sahip olduğunuz, inancınız, genel görüşünüz ve kültürünüz irdelenmedi, ya da birileri size bunu soracak fırsatı yakalayamadı. Ben sözü inançla açmak istiyorum. Kaya Çilingiroğlu, en başta nasıl bir Müslümandır?

-Çok dindar bir adamım ama tam olarak dinimin gereklerini yerine getiremiyorum. Kur'an-ı Kerim'i 7 kere hatmettim. Kur'an benim Anayasamdır. Asla yorumlanamaz. Ne yazıyorsa odur. 630 küsur senesinde yazılmış bir kitabın 2000 senesine uyarlanması olur mu hiç? Bu kitabı sevgili peygamberimize gönderen Yüce Allah ki, o dağları denizleri tüm kâinatı yaratmış, insana şekil ve ruh vermiştir 2005 senesini göremedi de mi hazırladı bu kitabı, haşa. Hani o Fatih'te çember sakallılar var ya, onlar nasıl inanıyorsa Kur'an-ı Kerim'e ben de öyle inanıyorum. 30 küsur sene oruç tuttum, namazımı da kıldım ama bu son iki senelik psikolojik hadiseden sonra 2-3 gün oruç tutuyorum bir şey oluyor, yapamıyorum. Şu anda bu durumu başka türlü telafi etmeye çalışıyorum. Bir vakfımız var; ona yardım ediyorum.

* Gece hayatınız var, üstelik içki de içiyorsunuz bunlar inancınızla çatışmıyor mu?
-Doğru, onun da hesabını ayrı vereceğim. Kur'an'da içki haramdır. Ben de içki içiyorsam bu haramın bedelini ödeyeceğim elbette. Ama asla "Kul hakkı" yemedim, yemem de. Kul hakkını Allah da affetmiyor zaten. "Git kulumla helalleş, sonra gel karşıma" diyor. Haram yemem. Kimsenin hakkına tecavüz etmem. Asla ve asla yalan söylemem. Kimseyi kırmamaya çalışırım. Kırarsam da hemen telafi ederim. Çünkü kinim yoktur. Uzatmam. Sevmediğim insanlara bile büyük bir hoşgörüyle yaklaşıyorum artık. Hayat çok kısa. 42 yaşındayım ama anlatacak 42 tane hikâyem yok.

* İleride hacca gitmeyi düşünür müsünüz?
-Bu sene hariç üst üste 4 sene niyetlendim, mutlaka bir şey çıktı, gidemedim. Allah hazır olduğuna inanmadığı kullarını engellermiş. Sanırım benim de öyle oldu. Hac bizim farzımız. Bunun hesabı da ayrı sorulacak; görevimi yerine getirmeyi çok istiyorum. İnşallah ileride gerçekleştireceğim.

EŞİNİ ONORE EDİYOR
* Başörtüsü meselesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
-Bence üniversitelerde, başını kapatan genç kızlara yasak getirilmemeli. Yalnız bizde değil her yerde türbana, dini bir simge olarak gördükleri için, laikliği bozuyor mantığıyla karşı çıkılıyor. Dünyanın her yerinde böyle ama bu şekilde değerlendirilmemeli. Geçen gün Binali Yıldırım ve eşinin resmini gördüm ve gözlerime inanamadım. Binali Bey bir tarafta, kadın da diğer tarafta; tek başına yemek yiyor. Eşi ezik durumda orada. Hanımını yalnız bırakacaktı, niye oraya getirdi değil mi? Tayyip Bey'e bakıyorum karısını her yerde onore ediyor. Eşi türbanlı ama hep yan yana, el eleler.. Olması gereken de budur.

* Hayata dair bir beklentiniz var mı?
-Geceleri çıktığım yerlerdeki insanları artık tanımıyorum. Herkes benden ufak yani. Zaman ne kadar hızlı geçiyor, şaşırıyorum. Göbekli kel bir adam yanıma geliyor ve "Kaya Abi" diye söze başlıyor, halbuki babam gibi duruyor yanımda. Hayatta çok büyük beklentilerim yok. Yatım olsun, uçağım olsun istemiyorum. Zaman zaman onları da yapabildim, çok şükür. Sadece Allah beni kimseye muhtaç etmesin yeter. Kızım mutlu ve eğitimli bir çocuk olsun en büyük mutluluk bu benim için.





î Başa
KUBİLAY'IN BAŞI KESİLMEDİ Mİ?


î Başa ABD’nin ilk Türkiye Büyükelçisi’nin anılarının derlendiği ‘Yeni Türkiye’ isimli kitapta Cumhuriyet’in ilk yıllarına damgasını vuran birçok olaya farklı bir pencereden bakılıyor ve ilginç iddialar ortaya atılıyor.
05 Aralık 2005 Pazartesi 11:02

 

Büyükelçi Joseph C. Grew’in hatıralarının en çarpıcı bölümünü ‘Menemen olayı’ oluşturuyor. Grew, bu bölümde Menemen’de Kubilay’ın başının kesilmediğini, dönemin yöneticilerinin Cumhuriyet devrimlerini yerleştirmek için olayı abarttığını öne sürüyor.

UYUŞTURUCUDAN TAHRİK OLMUŞLAR

Chicago Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı Prof. Walter Johnson ve asistanı Nancy Harvison Hooker tarafından ‘Çalkantılı Dönem, Kırk Yıllık Diploması Hatıraları’ ismiyle iki cilt halinde derlenen kitabın Türkiye’yi ilgilendiren bölümleri, Dr. Kadri Mustafa Orağlı tarafından Türkçe’ye çevrilerek ‘Yeni Türkiye’ adıyla piyasaya sürüldü. Diplomasi ve tarih tutkunlarının büyük ilgi gösterdiği kitap, Büyükelçi Grew’in, ABD yönetimine 1920-1945 yıllarında gönderdiği kripto, mektup ve hatıralardan oluşuyor.

Grew’in 27 Ocak 1931’de dönemin ABD Dışişleri Bakanı Stimson’a gönderdiği kriptoda, Menemen olayına ilişkin ilginç bir iddia var. Grew, Türk tarihçilerinin aksine, Devrim Şehidi Kubilay’ın kafasının kesilmediğini öne sürüyor. Kitapta, Menemen olayı şöyle anlatılıyor:

“23 Aralık günü sabahın erken saatlerinde Nakşibendi tarikatına mensup Derviş Mehmet diye birinin liderliğindeki altı-yedi silahlı fanatikten oluşan bir grup, Menemen’in şehir meydanına geliyor. Bunlar, dualardan oluşan bir hazırlıktan sonra Manisa’dan yola çıkıp yürüyerek bu noktaya gelmişler; yol üzerindeki kasabalarda inanç sahiplerine vaazlar vermişler. Söylediklerinin isyana teşvik niteliğinde olduğu bildirilmekte; şeriata dönüşü, peçe ve fesin geri getirilmesini, Arap harflerinin yeniden benimsenmesini savunuyorlar; kısaca cumhuriyetin en fazla gurur duyduğu inkilaplara karşı nutuk atıyorlardı... Bir takım uyuşturucu maddeler ve oruç ile tahrik olmuş vaziyette, bir tür zikir gösterisine başlıyorlar. Meraklı kalabalık, etraflarında halka oluşturuyor. Kalabalığın tavrı dervişlere karşı sempatik mi, yoksa lakaydi mi; öğrenmek mümkün olmadı. Yine de kalabalığın içinde uyumakta olan fanatizmin, tahrikçilerin ateşli çağrılarıyla uyandığı farz ediliyor.”

KUBİLAY İHTİYATSIZ HAREKET ETTİ

Büyükelçi Grew, olay anını kriptosunda şu şekilde aktarıyor: “Bu noktada genç bir ihtiyat zabiti, Kubilay sahneye çıkıyor. Oraya bir askeri birlikle mi gönderildi, yoksa sadece meydandan geçmekte miydi; çelişen haberler mevcut. Her halükarda, üniformasının kendisini koruyacağına güvenerek, tahrikçilere tek başına yaklaşıyor ve Derviş Mehmet ile tartışmaya başlıyor. İhtiyatsızca hareket ettiği hususunda görüş birliği var. İddiaya göre Derviş Mehmet tarafından vuruluyor. Akabinde bir gece bekçisi Derviş Mehmet’i vuruyor ve ardından o da vuruluyor. Hükümet yanlısı gazeteler, Kubilay’ın başının kesildikten sonra bir sırığa takılarak dolaştırıldığı ve fanatik dervişlerle yardakçılarının kanını içtikleri konusunda ısrar ediyor, ama bu haberlerin gerçekliğinden şüphe etmek için yeterince sebep var. Bu zaman zarfında askeri yetkililere haber veriliyor ve makineli tüfek eşliğinde bir manga jandarma olay mahaline geliyor; çıkan çatışmada dervişlerden üçü öldürülürken, biri kaçıyor.”

Kamuoyu ilgi göstermedi

GREW, İsmet Paşa hükümetinin Kubilay’ın yobazlar tarafından şehit edilmesini, devrimleri yerleştirmek için kullandığını şu sözlerle dile getiriyor: “Manisa, Menemen ve Balıkesir’de sıkıyönetim ilan edildi. 100’den fazla kişi divan-ı harbe verildi, bunlardan 15-20 kadarı hocaydı. Basın, ölü kahraman Kubilay’ı, halkın coşkusunu uyandırmak ve Türk gençliğine -özellikle ordu içindeki genç nesle- Cumhuriyete sadık kalması yolunda nasihatte bulunmak amacıyla kullanmıştır. Kubilay’ın deli cesaretiyle hareket etmiş olduğu yolundaki kanaatin aksine, hükümet kahramanlığı üzerinde duruyor. Şerefine mitingler tertip edildi. Yine de kamuoyu ilgisiz kalmayı sürdürüyor. Anlaşıldığı kadarıyla, bir zamanlar öğretmen olan bu genç subay hakkında bariz bir coşkuya rastlanmıyor. Buna mukabil hükümet ve ordu ziyadesiyle ilgili. Halkla hükümet arasında geniş bir uçurum var.”

(AKŞAM)

 
İbrahim KARAGÜL



î Başa
Kerkük-Yumurtalık petrol boru hattını Mossad bombalıyor! - yenişafak - ibrahim karagül 

Irak'ta hem kendi timleri hem de taşeron örgütleriyle operasyonlar yapan, Kuzey Irak'ta emekli asker ve istihbaratçılarıyla Kürt birliklerini eğiten İsrail ordusu ve istihbaratı, Türkiye'yi çok rahatsız edecek operasyonlara imza atıyor. The New Yorker dergisinde Seymour Hersh'ün yazısıyla patlayan ve Türk-İsrail ilişkilerinde krize neden olan Kuzey Irak'taki faaliyetlerinden sonra petrol boru hatlarına yönelik saldırıları da İsrail istihbarat teşkilatı Mossad'ın ve taşeron örgütlerinin yaptığı ortaya çıktı.

ABD ve İngiliz işgalinin koruması altında Bağdat, Kuzey Irak ve ülkenin bir çok bölgesinde üsler kuran, direnişçilere karşı operasyonlar yapan, dini liderleri ve akademisyenleri öldüren, Şii-Sünni çatışmasına ayarlı bombalama eylemleri yapan ya da tezgahlayan Mossad, petrol boru hatlarına hemen her gün saldırılar düzenliyor. Irak petrollerini dışarıya taşıyan üç boru hattı var. Biri Türkiye'ye, biri Lübnan'a, diğeri de Basra Körfezi'ne petrol taşıyor.

Türkiye'ye gelen Kerkük-Yumurtalık boru hattı, Irak işgalinden bu yana sürekli bombalanıyor. Tamiri uzun sürdüğü için de çoğu zaman kapalı kalıyor. Hasar giderilir giderilmez yeni bir saldırı oluyor. Üç boru hattından ikisi saldırıya uğrarken Suriye üzerinden Akdeniz'e ulaşan, İsrail tarafına giden boru hattına hiçbir saldırı yapılmıyor.

Mossad'ın dokunmadığı güzergahta altı paralel hat var. Hadisa bölgesine geliyor, Fırat'ı geçip Suriye topraklarına giriyor, oradan da Tripoli'deki rafinerilere gidiyor. İsrail bu hattı değiştirip Hayfa'ya, yani İsrail'e yönlendirme planları yaparken diğer hatları sürekli bombalıyor, işlevsiz hale getirmeye çalışıyor.

Amerikan ordusunun bu güzergahta yürüttüğü ve katliamlarla süslediği "Matador Operasyonu"nun sebebi bu boru hattı. ABD bölgede üç askeri üs kurdu. Teröristleri (direnişçileri) temizleme adı altında İsrail'e ulaşması planlanan boru hattı güzergahı güvence altına alınıyor. Bunun için de ABD ordusu ve İsrail istihbaratı Suriye sınırında sürekli gerilim çıkarıyor.

Musul, Kerkük petrolleri İsrail'e akıtılacak ve oradan İsrail tarafından dünyaya satılacak. Hesap bu! Böylece İsrail Irak petrollerinin bir anlamda sahibi olacak. Tabii buradan ABD'ye giden petrol inanılmaz derece ucuz olacak. Suriye'ye yönelik saldırganlığın ve Mossad provokasyonlarının sebebi bu. Mossad'ın Kuzey Irak'ı askeri bölge olarak kullanması, Kürt birlikleri ile ortaklığı, planın bu hatları ile sınırlı olmadığını, Kuzey Irak petrolü üzerinde de İsrail nüfuzunun önemli oranda artacağını gösteriyor. Ya ABD'nin Irak'tan çekilirken güçlerini Kuzey Irak'ta konuşlandırma planı? Ya ABD ile İsrail arasında Kuzey Irak'tan İsrail sahiline uzanacak boru hattı görüşmeleri? Tezgah işgalden önce hazırlandı, şimdi uygulanıyor. Peki Türkiye'nin Kerkük-Yumurtalık boru hattının yaşatılması için ne tür planları var? Kimse bilmiyor. Sadece susuyoruz, bekleyip göreceğiz.

1 trilyon dolar rüşvetin 300 milyarı Araplar'dan!

Dünya genelinde rüşvet ve yolsuzluk piyasasında dönen paranın miktarı yıllık 1 trilyon dolar! Rüşvetin üçte biri ise Arap dünyasında dolaşıyor. Yani Arap ülkelerinde rüşvet piyasasında tam 300 milyar dolar dolaşıyor. El Haliç gazetesinin ve AP'nin verilerine göre, rüşvet ve yolsuzluğun yüzde 30'u Arap ülkelerinde yaşanıyor. Arapların cebinden, kaynaklarından her yıl 300 milyar dolar uçup gidiyor.

Nereye? Tabii ki, Batılı ülkelere... Bir kısmı güvenlik satın almak için, bir kısmı silah ticaretinde komisyoncuları doyurmak için, bir kısmı sorumsuz hanedanların zevk-ü sefası için, bir kısmı da muhalefeti sindirmek için.

Rüşvet ve yolsuzluğa savaş açan 40 avukattan biri olan Filistinli avukat Azmi Şuaybi, Arap dünyasında yolsuzlukla savaşmanın imkansızlığından yakınıyor.

Yılda 300 milyar dolar! On yılda 3 trilyon dolar! Kaç ülkeyi doyurur. Ortadoğu'nun, Afrika'nın bütün açlarını, fakirlerini… Kimler, nasıl zengin oluyor, dünya nasıl yönetiliyor sanıyorsunuz! Bu düzeni kim değiştirir? ABD'nin Ortadoğu'da demokrasi palavrasını bir kez daha düşünmek gerekmiyor mu?

ABD'nin Irak'tan çekilme tartışması ne kadar ciddi?

Amerika ciddi ciddi Irak'tan çekilmeyi tartışıyor. Ama çekilmenin "zafer" olarak pazarlanması için senaryolar hazırlanıyor. İddialara göre ABD, 15 Aralık'ta yapılacak Irak genel seçimlerinden sonra, 160 bin askerinin 100 binden fazlasını çekecek. Kalanların bir kısmı önümüzdeki Temmuz ayında, bir kısmı da Kasım'daki Kongre seçimlerinden önce çekilecek. Bundan sonra sadece kurulan dev askeri üslerde ve Bağdat'taki kukla yönetimi ayakta tutacak oranda asker Irak'ta tutulacak. Bu yüzden Kürt birlikleri ile Şii birliklerinin güçlendirilmesi için yoğun çaba harcanıyor.

Tabii Sünni Araplar için sürgün yolu göründü. Direnişi kırarlarsa bu kesime karşı çok ağır etnik temizlik operasyonları yapılacak. Demografik dengeler daha da bozulacak. İsrail bu çerçevede Kürt yönetiminin en büyük destekçisi olacak. Tabii karşılığında Kerkük'ten İsrail'e uzanacak boru hattı güvencesi var. Bu hat için Kerkük dahil bir çok bölgede etnik denge üzerinde radikal oyunlar oynanacak. Tel Afer'in harabeye dönüştürülmesi gibi. Saddam'ın uzun menzlli füzelerinin bir kısmını ele geçiren Kürt birlikleri ABD savaş uçaklarıyla desteklenerek caydırıcı bir güç haline getirilecek. İşte iç savaş ve Irak'ın üçe ayrılması planları da buradan geçiyor. Türkiye ve İran arasında hızlanan diplomasi trafiğini bu açıdan değerlendirmek gerekiyor.

 



î Başa
RUSYA'DA İSLAMIN GÜÇLENMESİ SOVYET TEPKİSİNE YOL AÇIYOR - ajans kafkas

02.12.2005 - 11:36:50
î Başa New York Times gazetesinde yazan Steven Lee Myers’ın Nalçik saldırıları ve sonrasına ve Karaçay-Çerkessk’teki olaylara da yer verdiği Rusya’da Müslümanlığın durumu hakkındaki yazısı.

Steven Lee Myers
Karaçay-Çerkessk'te, güvenlik güçlerinde kontrol altında tutulan insanların gizli bir listesi var. Listedeki bu kişiler herhangi bir suç işlememiş sadece ülkenin müsaade ettiği camiler dışında ibadet eden Müslümanlar oldukları için şüpheli durumundalar.

Ovd Golayev, bu listedekilerden biri. Karachayevsk şehrinde yaşıyor ve bir turizm şirketinde çalışıyor. Şaçları ve sakalı uzun. Günde beş vakit namazını kılıyor ve Ramazan'da oruç tutuyor, ki bunlar burada nadir şeyler.

Golayev, son haftalarda polisin kendisini bir keresinde aynı gün iki kere olmak üzere dört defa tutukladığını söyledi. 36 yaşındaki Golayev İslam'ın şiddete karşı olduğunu ama inananlara kötü davranılmasının kendisi gibi insanları umutsuzluğa ittiğini söylüyor.

Golayev,"bana yeterince baskı yaparlar ve sonra ben de gidip birisinin kafasını uçururum" diyor. Kuzey Kafkasya'da ve tüm Rusya genelinde İslam inancı yükselişte. İslamcı militanlık ve buna karşı duyulan korku Avrupa'da olduğu gibi gerilimlere sebep oluyor.

Bu yüzden Hükümet Diyanet İşleri Başkanlığı'yla birlikte Sovyet dönemindeki din kontrol sistemini yeniden oluşturuyor. Ama Rusya'daki Müslümanlar Avrupa'dakilerin aksine ne göçmen ne de dışarından gelmiş, öz be öz o toprakların sakinleri. Putin, Ağustos ayında Ürdün Kralı Abdullah ile görüşmesinde,"Bunlar Rus vatandaşları başka bir ana vatanları yok" demişti. On seneden fazla süren Çeçenistan'daki sorun İslami bir renk aldı ve Çeçenistan'dan İslam'ın yolsuzluk, şiddet ve yoksulluğa karşı bir protesto gücü haline geldiği Kafkasya'ya doğru yayılmaya başladı.

13 Ekim sabahı Nalçik'te bir çok kişi silahlarını aldı. Bu kişilerin akrabaları onların çoğunun sakallı erkeklere ve baş örtüsü takan kadınlara uygulanan şiddetten ve şehirdeki 6 caminin kapatılmasından dolayı saldırmaya şartlandıklarını söylüyor. İki gün içinde en az 138 kişi öldürüldü. Dağıstan ve İnguşetya'da militanlar bitmek bilmeyen bombalamalar ve saldırılardan dolayı suçlanıyor.

Nalçik gibi yerlerde yada Karaçay-Çerkesk'te "resmi"müftüler ve imamlar Kremlin'in İslamın en ufak bir kuralına bile uyanlara baskı yapma çabalarına tolerans göstererek kendi statülerini korumaya çalışmakla suçlanıyorlar. Nalçik saldırılarında yeğeni öldürülen avukat Larisa Dorogova, Müslümanların hem laik hem de dini yetkililere inananlara karşı yapılan şiddet uygulamalarına son verilmesi için başvurduklarını ama başvurunun görmezden gelindiğini söyledi. Dorogova,"Eğer yazdığımız mektupları (400 kişiden ve bin kişiden) dikkate alsalardı böyle bir şey olmayabilirdi" dedi.

Görevliler Nalçik saldırısına katılanları Basayev'in güçleriyle aynı şekilde tanımladı. Putin, Nalçik saldırısını "insan kılığına bürünmüş hayvanlar" şeklinde tanımladığı uluslararası terörizm ile bağlantılandırdı.

Dorogova, Nalçik saldırısını düzenleyenler için "hepside iyi çocuklardı" diyor.

Günümüz Rusya'sında İslam paradoksu; "Müslümanların asla serbest olmayışı". Sovyetler Birliğinin çöküşü ve tüm dinlere yaptığı baskının sona ermesi İslamın son 14 yıl içerisinde canlanmasını sağladı. İslam, Ortodoks Hristiyanlığı, Budizm ve Yahudilikle beraber Rusya'nın dört ana dininden biri olarak resmen tanındı. Rusya, İslamcı Devletler Organizasyonu'na(Organization of Islamic States) katılmak için başvurdu.

Sayıları 14-23 milyon arasında olduğu tahmin edilen Müslümanlar, Rusya'nın nüfusunun %10-16 kadarını oluşturuyor. Ülkeye yayılmış durumdalar ama çoğunlukla Müslüman nüfusun ağırlıkta olduğu birkaç cumhuriyette yaşıyorlar.

Ülkenin resmi departmanları dışındaki inananlara şüpheyle bakılmaya başlandı. Mesela 14 Ekim'de Moskova yakınlarında bir ibadet evini yağmalayan ve imamı kötü bir şekilde döven bir grup genç, "Rusya'da Müslümanlara yer yok" diye bağırıyorlardı.

Müftüler Konseyinin Başkanı Ravil Gainutdin, televizyonun Müslümanları sürekli olarak Rusya'ya karşı kutsal bir savaş yayan radikaller olarak tanımladığından şikayet ederek hükümetin daha fazla şey yapması gerektiğini söyledi.

Gainutdin, "Eğer Müslüman gençleri savaşa hazır isyancılar olarak yetiştirirsek ve Ruslara Müslümanlara karşı olmayı öğretirsek bu yanlış bir politika olur. Ülkenin yönetimi bunu görmeli ve harekete geçmeli" dedi.

Gainutdin hükümetin Kafkasya politikasının ve sosyal ve ekonomik problemleri çözmesindeki başarısızlığının insanları radikal İslamda kendilerine bir sığınak aramaya mecbur ettiği uyarısında bulundu.

"Eğer insanlar sosyal adaletsizlik, yetkililerde yozlaşma, bazılarında aşırı zenginleşme olurken diğerlerinin yoksullaştığını görürlerse bu mutsuzluğa ve radikalleşmeye ve sonuç olarak sorunlara ve isyana sebep olur".

Nalçik'te Müslümanların çoğu sonu 13 ekim Nalçik saldırılarıyla sonuçlanan gerilimlerden dolayı Kabardey-Balkar'ın eski Devlet Başkanı Valeri Kokov'u suçluyor. İçişleri Bakanlığı, islami kuralları yerine getirenlere çok sert bir karşılık verdi. Keyfi tutuklamalar ve dayak oldukça yaygın bir hale getirildi.

Nalçik saldırısında öldürülenlerin çoğu savaşçı değil, görünüşe göre umutsuzlukla hareket eden şehir sakinleriydi. Görevlilere göre bir çoğu silahsızdı ama polis karakollarından silah ele geçirmeyi umuyordu.

Ölenler arasındaki Kazbulat B. Kerefov, eski bir polis ve avukattı. Ailesi onun bir militan olduğuna inanmayı reddediyor. Betal Kerefov, bir röportajda "Bu bir terörist saldırı değildi bir isyandı" dedi.

55 yaşındaki Ali Pshigotyzhev, çıkarılana kadar devlet radyosunda 30 yıl boyunca spiker olarak çalıştı. Pshigotyzhev, namaz kıldığı için çıkarıldığını söylüyor. Oğlu Zaur, 29 Ekim'de saldırı sonrası tutuklamalar sırasında tutuklandı. Pshigotyzhev, imamları konumlarını kaybetme korkusuyla yapılan baskıları desteklemekle suçluyor.

Pshigotyzhev, Nalçik'teki tek camide "Buradaki insanlar sabırlıdır ama sabrın da bir sonu vardır. Bir trajedi meydana geldi ve bu sadece trajedinin başlangıcı" dedi. Bu tür fikirler yetkililerin en çok korktuğu fikirler.

Karaçay Çerkessk'in Devlet Başkanı Mustafa Batdıyev, bölgesinin açık bir şekilde İslam'ı desteklediğini söyledi. Bir işadamı doğduğu köyde cami yapılması için para ödedi. Ülke, hacca gitmeleri için insanlara para ödüyor. Ramazan ayının son günü ülkede tatil.

Mayıs ayında güvenlik görevlileri Çerkesk şehrinde bir binaya baskın düzenledi ve terörizm ile suçlanan 6 kişiyi öldürdü. Bunlardan beşi şehrin yerel sakinlerindendi. Ölenler arasında biri sekiz aylık hamile olan iki kadın vardı.

Batdıyev, baskının Beslan'da olduğu gibi bir okul baskınını engellediğini söyledi ama kanıtlarla ilgili hiçbir açıklama yapılmadı.

Golayev, yetkililerin İslam'dan, İslam'ın emrettiği disiplinden ve bozulmuş toplumlara karşı olmasından korktuklarını söylüyor. Golayev, yetkililerin olaya bakış açısını şöyle tanımladı: "Kimin sigara kullanmayan, içki içmeyen ve özgür olan insanlara ihtiyacı var? Eğer ben sarhoş bir şekilde yerde yatıyorsam beni kontrol etmek daha kolaydır."

NYT/CA/SEV-AK

nalciktemizlikoperasyonu
 
Washington Enstitüsü eski Müdürü Robert Stalov



î Başa
ABD, İslam’ı çıkarları için tehdit olarak görüyor - milli gazete 


î Başa Stalov, "Söz konusu İslami hareketler demokratik yollarla sandık başına gitmeyi kabul edenler olsun, demokratik yollarla bir yere varılamayacağını iddia ederek silahlı mücadeleyi tercih edenler olsun, ABD yönetimi tarafından aynı kefede değerlendirilmektedir" dedi.

MUSTAFA SABRİ DEMİR
Washington Enstitüsü eski Müdürü Robert Stalov, ABD’nin çıkarlarına en büyük tehdit ve tehlike olarak İslam’ı gördüğünü söyledi. Neo-conlara yakınlığı ile tanınan ve ABD'nin dış siyasetinde özellikle Ortadoğu politikasında etkili bir isim olan Robert Stalov, İslam ülkelerinde siyasi hareketler arasında en fazla Ürdün İslami siyasi hareketine yönelik yaptığı araştırmalar ve yorumlarıyla tanınıyor. Araştırmaları arasında 1986 yılında kaleme aldığı "Doğu-Yaka Sorunu ve İç İstikrarın Önündeki Engeller" başlığını taşıyan çalışması yer alıyor. Ortadoğu konusunda da bir çok makale ve araştırma yazıları kaleme alan Stalov'u tanıtan yazıları arasında, "Teröre Karşı Savaş" ilk sırada.
Stalov, el- Asr dergisine yaptığı açıklamada Washington yönetiminin Ortadoğu'daki siyasi İslami hareketleri radikal ılımlı, cihadi, selefi, geleneksel ayrımı yapmaksızın kendisi için tehdit olarak değerlendirdiğini belirtti.
İslami siyasi hareketlerin tümünün Amerikan yönetimince kabul görmediğinin altını çizen Stalov, "Söz konusu İslami hareketler demokratik yollarla sandık başına gitmeyi kabul edenler olsun, demokratik yollarla bir yere varılamayacağını iddia ederek silahlı mücadeleyi tercih edenler olsun, ABD yönetimi tarafından aynı kefede değerlendirilmektedir" dedi. Amerika'da bazı çevrelerin İslami hareketlerle diyalog kurulmasından rahatsız olan ve  bu diyalogların iyi neticeler vermeyeceğini savunan Bernad Lewis, Martin Endik gibi neo-conlar’a yakın Amerikalılarla aynı safta yer aldığını belirterek, "Demokratik İslam" kavramının da süslü ama içi boş, yüzeysel bir kavram olduğunu ifade etti. Stalov, "İslami hareketler ya radikal olurlar ki bu ABD'nin İslami hareketleri karalama politikasına yardım eder ya da liberalizmi seçerek Amerika için tehdit olacak vasıf ve iddialardan soyutlanmış olurlar" şeklinde konuştu.
"ABD için radikal ve ılımlı tabirleri hiçbir şey ifade etmiyorsa bu lafızları neden kullanıyorlar" şeklindeki soruya Stalov, ABD’nin İslami hareketleri radikal ve ılımlı şeklinde nitelemesi taktik gereğidir. Ancak stratejik açıdan ne türde İslami hareket olursa olsun bir birinden farklı değerlendirmemektedir" şeklinde cevap verdi. 



î Başa
Christoph Daum camide... - milliyet 

      î Başa Fenerbahçe Teknik Direktörü Christoph Daum, Türkiye'de hiçbir dini kaygı duymadığını belirterek, ''Türkiye laik bir ülke ve Türk insanı diğer dinlere de çok saygılı. Camiye gittiğim zaman huzur buluyorum. Bence Allah'ın evi dünyanın her yerinde aynıdır'' dedi.
      Fenerbahçe Kulübü'nün aylık resmi yayın organı Fenerbahçe Dergisi'nin Aralık sayısında, Daum ile yapılan röportaja yer verildi.
      Alman teknik adam, bir caminin içinde çekilmiş fotoğrafının da yer aldığı röportajda, Türkiye'den yine övgüyle bahsederken, şunları kaydetti:
      ''Hiçbir dini kaygı duymuyorum. Türkiye laik bir ülke ve Türk insanı diğer dinlere de çok saygılı. Camiye gittiğim zaman huzur buluyorum. Bence Allah'ın evi dünyanın her yerinde aynıdır. Çocuklarımızı da bu öğretiyle yetiştirmeye gayret ediyoruz. Bir gün gelir, çocuklarım dinlerini değiştirmek isterlerse, istedikleri dini seçmekte serbestler.'' Türkiye'de yaşadıklarını ve gördüklerini bu ülkeyi tanımayan insanlara anlattığını belirten Daum, şöyle devam etti:
      ''Onlar burayı ekrandan seyrediyorlar ya da kısa süreli tatile geliyorlar, bense yaşıyorum. Sık sık, bazen yalnız, bazen ailemle birlikte vakit bulduğum zamanlar dışarı çıkıyorum. Sokaktaki insanlarla konuşuyorum. Hangi takımdan olursa olsun onlar da benimle konuşmayı seviyorlar. Zaten sadece spor üzerine de konuşmuyoruz. Karşılıklı fikir alış verişinde bulunduğum çok arkadaş edindim.
      Deplasmanlar sayesinde belki de bir çok İstanbullu'nun bile görmeye fırsat bulamadığı çok şehrini gördüm Türkiye'nin. İnanılmaz bir doğa var. İnsanlar çok sıcakkanlı. Bunun dediğim gibi benim tanınan biri olmamla da alakası yok. Bir yere soluklanmak için bile girseniz sıcak çayınız önünüze geliyor. İnsanlar çok çalışkan ve hayatı doyasıya yaşıyorlar.''
 




î Başa
EL KAİDE MİLİTANININ AVUKATINA SORUŞTURMA AÇILDI - haber vitrini 


î Başa El Kaide üyesi Louai Sakka'nın Avukatı Osman Karahan hakkında 'devletin yargı organlarını alenen aşağıladığı' gerekçesiyle soruşturma açıldı.
01 Aralık 2005 Perşembe 14:00

 

Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü polisleri, Hizb-ut Tahrir örgütü soruşturmasında, bir sanığın tutuklanmasının ardından avukatı olmadığı halde Osman Karahan'ın ''bu hakimler Mossad'ın adamları. Mossad'ın sözünden çıkmıyorlar'' dediği gerekçesiyle tutanak tuttu.

Tutanağı ihbar kabul eden savcılık, Karahan hakkında 'Türkiye Cumhuriyeti hükümetini, devletin yargı organlarını, askeri veya emniyet teşkilatını alenen aşağılamak' suçundan soruşturma başlattı.

Savcılık, Karahan hakkında bu suçlamaya ilişkin işlem yapılması için 'görevsizlik kararı' vererek, dosyayı yetkili ve görevli olan Sultanahmet'teki İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderdi.

Sakka 10 ağustosta yakalandı

İsrail'in vatandaşlarına 'Türkiye'ye gitmeyin' uyarılarının akabinde, Akdeniz'de İsrailli turistleri taşıyan gemilere saldırı hazırlığında olan Suriye asılı Louai Sakka geçtiğimiz ağustos ayında Diyarbakır'da 'Ekrem Özel' sahte kimliğiyle yakalandı.

11 ağustosta mahkemeye çıkarılan Sakka, suçlamaları kabul etmezken, avukatı müvekkilinin hakim karşısına çıkmadan önce 'İsrail gemilerine eylem hazırlığında olduğunu kabul ettiğini' söyledi.

Avukat Osman Kara, ''Antalya'daki operasyonda 750 kilogram patlayıcı ele geçirildi. Müvekkilim, bu patlayıcının kendisine ait olduğunu kabul etti. Bu patlayıcılarla, İsrail gemilerini uluslararası sularda vurmayı planlıyordu'' ifadelerini kullandı.

Sakka aynı gün tutuklanarak cezaevine konuldu. El Kaide'nin Türkiye sorumlusu olduğu iddia edilen Sakka'nın, İstanbul'da 15 ve 20 kasım 2003 saldırılarında kullanılan bombaları temin ve imal ettiği de tahmin ediliyor.

Louai Sakka'nın, İstanbul saldırılarıyla ilgili emri El Kaide'nin Irak sorumlusu Zerkavi'den aldığı belirtiliyor.

İstanbul'da 15 kasım 2003'te Şişhane'deki Neve Şalom ve Şişli'deki Beth Israel sinagoglarına saldırı düzenlemişti.

Bu saldırıdan beş gün sonra Levent'teki HSBC Bank Genel Müdürlüğü ve İngiltere'nin İstanbul Başkonsolosluğu da grubun saldırılarının hedefi olmuş ve her iki eylemde toplam 62 kişi hayatını kaybetmişti.

(cnntürk)



î Başa
KAFKAS VAKFI'NIN NALÇİK OLAYLARI DEĞERLENDİRMESİ... - ajans kafkas

30.11.2005 - 18:38:10
î Başa Kafkas Vakfı Yönetim Kurulu, 13-14 Ekim tarihlerinde Kabardey-Balkar Cumhuriyeti'nin başkenti Nalçik'e düzenlenen ve 138 kişinin öldüğü baskınla ilgili bir değerlendirme yayınladı.

KAFKAS VAKFI'NIN NALÇİK OLAYLARI DEĞERLENDİRMESİ...

Rusya'nın toprakları son 400 yılda tam 36 kat genişlerken, idaresine aldığı toplumlarla birlikte nüfusu gittikçe çok etnikli bir yapı kazandı.

Bu çok etnikli yapı da iktidara gelenlerin önünde her zaman "çözümlenmesi gereken birincil mesele" olarak durdu.

...

PUTİN'İN "BÜYÜK RUSYA" ÖZLEMİ...

2000 yılının başından bu yana Rusya Federasyonu Devlet Başkanlığı görevini yürüten ve sıkı bir Rus milliyetçisi olan Vladimir Putin de selefleriyle aynı hedefe kilitlendi: "Büyük Rusya"yı kurmak ve bunun için de öncelikle etnik problemleri bir hal yoluna koymak.

Putin "Büyük Rusya" ideolojisine gönülden inanmış biri. Bunun içindir ki hangi zihniyette olursa olsun, hangi metodları takip ederse etsin, Rusya'nın genişlemesine katkıda bulunan bütün liderleri baş tacı etmektedir.

- Putin'in Aleksandr Nevskiy ve Çar Büyük(Deli) Petro'ya olan hayranlığı kitaplara geçmiştir.

- Fransa'da sürgünde ölen Çarlığın en önemli generallerinden Anton Denikin'in mezarını geçtiğimiz aylarda Rusya topraklarına O taşıtmıştır.

- Lenin'in naaşının, bulunduğu mozoleden alınarak toprağa verilmesini isteyenlere ilk karşı çıkan O olmuştur.
- Sovyetler Birliği döneminde kullanılan ulusal marş, Putin'in inisiyatifiyle sözleri değiştirilerek yeniden kabul edilmiş ve Sovyetler'in kızıl flaması tekrar ordunun bayrağı haline getirilmiştir.
-
Yine aynı şekilde, Yeltsin'in değiştirdiği Volgograd şehri anıt tabelasını tekrar Stalingrad'a çevirme kararını alan bizzat Putin'dir.

-...

Çarlık döneminde olsun, Sovyetler döneminde olsun, kim Rusya'nın genişlemesine katkıda bulunduysa Putin kendisini saygı, sevgi ve minnetle anmaktadır.

....

YAYILMACI EMELLER...

Bütün bunların yanı sıra...

11 Mart 2005 tarihinde Duma'da yapılan, "Rusya Federasyonu'na yeni bölgelerin katılımı" ile ilgili Anayasa maddesinde değişikliğe gidilmesi görüşmeleri ilginçtir. Görüşmeler Abhazya, Dinyestar yanı gibi Rusya sınırları dışındaki bölgelerin Rusya'ya katılmasını konu almaktaydı. Bu, Rusya'nın geleneksel yayılma politikalarının 21 yüzyılın başında da sürdüğünün en açık, en taze kanıtıdır.

Bütün Rusya Federasyonu'nda FSB elemanlarını yönetimlere yerleştiren Putin, "Büyük Rusya"yı kurma planlarını da aşama aşama uygulamaya koymaktadır.

Büyük fotoğrafta görülen manzara budur.

ADIM ADIM BÜYÜK RUSYA'YA..

Kontrolünde tuttuğu Birleşik Rusya Partisi ve Anavatan Partisi milletvekilleriyle istediği yasaları çıkartabilen Vladimir Putin, yönetimi hızla merkezileştirmekte, federal birimlerin yetkilerini bir bir ellerinden almaktadır.

Putin ve ekibinin öncelikli hedefi, Rusya'nın bugünkü etnik temele dayalı federal yapısını değiştirip, Almanya ve Amerika'da olduğu gibi toprağa dayalı bir federal sistem oluşturmaktır. Böylece, gayrı Rus unsurların Rus kültürü ve etnisitesi içinde eritilmesi yönünde büyük bir mesafe kat edilmiş olacak, "Büyük Rusya"nın "büyük problemi" de böylece bir hal yoluna konulmuş olacaktır.

Bu yönde yapılan girişimlerle RF'nun kuruluşunda 89 olan federal birim sayısı Aralık 2003'te 88'e; Nisan 2005'te de 86'ya indirilmiştir. Bu tarihlerde yapılan referandumlar sonrasında üç federal birim diğerlerine kaynaştırılmıştır.

Birleştirilen federal birimlerin özelliği, Rus nüfusun yoğun olduğu ve "etnik bir muhalefetin oluşmayacağı" bölgeler olmasıdır. Bu iki kaynaştırma operasyonuyla federal bölgelerin birleştirilmesi planına işlerlik ve meşruiyet kazandırılmış; ardından da asıl hedef olan etnik cumhuriyetlere yönelinmiştir. Pilot olarak seçilen bölge ise Adıgey Cumhuriyeti'dir.

***

OLAYLAR VE FEDERATİF YAPIYI DÖNÜŞTÜREN STRATEJİK KARARLAR...

Kremlin yönetimi kendilerini Büyük Rusya'ya götürecek bütün önemli kararları bir büyük olayın ardından açıklayarak kamuoyunda tartışılmasını ve muhtemel bir muhalefet oluşmasını engellemekte, oldu bittiye getirmektedir:

- Çeçenistan'a girilmesi...

Putin'in FSB Başkanlığından Başbakanlığa geçtiği 9 Ağustos 1999'dan hemen sonra Moskova ve Volgodonsk'ta FSB üyelerince organize edildiği tespit edilen apartman bombalamaları Çeçenlerin üzerine yıkılmış, ardından seçilmiş Mashadov yönetiminde hiçbir sıfat taşımayan Basayev'in birliklerinin Dağıstan'da bir köye girmeleri bahane edilerek Ekim ayında Rus askerleri tekrar Çeçenistan'a saldırmış ve 2. Rus-Çeçen harbi başlamıştır.

- Federal birimlerin statülerinin düşürülmesi...

Yine Putin'in 2000 yılı Mart'ında kazandığı seçimlerin hemen ardından kendisinden beklentilerin en yüksek olduğu bir zamanda 15 Mayıs 2000 tarihinde Rusya Federasyonu'nu 7 Federal bölgeye ayırarak mevcut federal birimlerin statüsünü fiilen düşürmüştür.

- Devlet terörünün meşrulaştırılması...

2002 Ekim'inde Nord-Ost tiyatro baskınının ardından, terörle mücadele adı altında devlet terörünü artıran ve güya meşruiyet kazandıran kararlar alınarak ölçüsüz güç kullanımında zirveye çıkılmıştır.

- Halkın seçme hakkının gasp edilmesi...

2004 Beslan olaylarından sonra federal birimlerin başındakilerin seçimle değil de merkezden atanmasına dair yasal düzenlemeler gerçekleştirilmiştir.

- .....

HEP AYNI SENARYO...

Bu ve benzer diğer olaylar incelendiğinde, meydana geliş ve güvenlik birimlerince müdahale ediliş şekilleri ile ardından bir takım stratejik kararların uygulamaya sokulmasının birbirine çok benzediğini görmekteyiz.

Yine dikkat edildiğinde görülmektedir ki, birinci adımda, icraya koyulacak kararlar için ihtiyaç duyulan olayları meydana getirecek bütün şartlar 'doğal bir görünümde olmasına dikkat edilerek' özellikle hazırlanmaktadır.

İkinci adımda, olayın vuku bulmasının önündeki "bütün engeller temizlenerek" aktörler senaryonun içine çekilmektedir. Bu, gerektiğinde baskıyla ve cebr kullanılarak; gerektiğinde eyleme meyledenlerin önünü açarak olabilmektedir..

Üçüncü adımda, ölçüsüz güç kullanımıyla olayın daha da boyutlanması sağlanmaktadır.

Dördüncü adımda da, Kremlin'in karanlık odalarında önceden hazırlanmış olan planlar bu olaylar gerekçe gösterilerek bir bir yürürlüğe konulmaktadır.

Olaylar mercek altına alındığında gayet açık bir şekilde belli olmaktadır ki, Rusya Federasyonu'nu kuruluş esaslarıyla çelişir şekilde köklü değişikliklere uğratan kararların uygulamaya konulması hep böyle olmuştur.

...

ÖNCESİ VE SONRASIYLA NALÇİK BASKINI...

Hiç şüphe edilmemelidir ki 13-14 Ekim 2005 Nalçik olaylarının arkasında da böyle bir plan yatmaktadır.

Seçilme hakkı olmadığı halde Kremlin'in müdahalesi ile yasadışı bir şekilde Kabartay Balkar Cumhuriyeti'nin Devlet Başkanlığına üçüncü kez 'seçtirilen' Valeri Kokov, "Kremlin'in istediği yönetim şeklini" uygulayarak Cumhuriyeti bir polis devletine dönüştürmüştür. Kokov, çevresinde örgütlediği menfaat gruplarıyla ülkeyi adeta bir ahtopot gibi sarmış, halk için yaşamı çekilmez hale getirmiştir.

Kremlin, Kabartay Balkar'daki oyununu sahneye koymak için dindar gençleri hedef seçmiştir. Bu gençler ve oluşturdukları İslam Merkezi üzerinde oluşturulan FSB baskısı ve polis zorbalığı, gözaltına almalar, dayaklar ve öldürmelerle bu insanların sabırları adeta test edilmiştir. Önce, Camagat önderleri hiçbir gerekçe gösterilmeden hapse atılmış, çok kötü şartlarda aylarca içeride tutulan bu insanlar bilahare hiç bir suç unsuru bulunamayarak serbest bırakılmışlardır. Ardından tehditler ve insan kaçırmalar başlamıştır. Göz altına alınanlar işkenceden geçirilmiş, sakat bırakılarak boş arsalara atılmışlardır. Göz altında kaybolmalar ve öldürülmeler hızla artmıştır. Ölümle tehditler, sonunda ülkeyi terk etmelere dönüşmüştür.

Bu baskılar öyle bir noktaya gelmiştir ki, sonunda, yapılan bu zulümlere dayanamayan ve ismini "mimlenmişler listesi" dışına çıkarma şansı da olmayan 18-25 yaş arasındaki bu gençler, 13 Ekim 2005 tarihinde, "öleceklerini bile bile" FSB ve diğer güvenlik güçleri merkezlerini hedef alarak gün ortasında intikam saldırısı düzenlemişlerdir. 24 saat süren çatışmalarda her iki taraftan ve olayla ilgisi bulunmayan sivil insanlardan 130'un üzerinde kişi hayatını kaybetmiştir.

Putin'in işbaşına gelmesinden, 13 Ekim'e kadar olan gelişmeler gözden geçirildiğinde, bu gençlerin iradeleri dışında ve zorlanarak Kremlin'in büyük oyununun içine çekildikleri rahatlıkla görülebilmektedir. Yani, bu insanlar birer piyon değil, seçilmiş kurbanlardır.

Nitekim, benzer senaryolar bütün Kafkasya genelinde hala uygulanmakta, devlete karşı bilenen grupların sayısını artıracak zemin sürekli ıslak tutulmaktadır.

Kremlin, Kafkasya'nın Rusya Federasyonu'nun kilidi olduğunu gayet iyi bilmektedir. Bu yüzden, bölgeyi sürekli baskı altında tutup, insanları terörize ederek ortamı her türlü müdahaleye açık bulundurmaktadır...

Çıkan her olaydan sonra da bölgede civatalar biraz daha sıkılmakta, Kremlin'in "Büyük Rusya"hedefine bir adım daha yaklaşılmaktadır.

NALÇİK OLAYLARININ ARDINDAN STK'LARA TIRPAN...

Rusya Federasyonu içersinde zaten çok güç şartlarda çalışan sivil toplum örgütlerinin tamamen devlet kontrolüne alınmasına yönelik yasal düzenlemelerin Nalçik olaylarının hemen ardından gerçekleştirilmesi bir tesadüf değildir.

Gündemdeki yeni yasa, STK'ların calışma alanını iyice daraltmakta, kurumları devletle iç içe geçirip güdümlü hale sokmaktadır. Yapılan bu yasal düzenlemelerin hedefi, hem Kremlin'in izlediği politikalara karşı çıkması muhtemel sivil toplum örgütlenmelerini engellemek; hem de Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan'da meydana gelen "devrimlerin" bir benzerinin Rusya Federasyonu'nda da baş vermesinin önünü kesmektir.

***

FSB'nin yönetimi elinde tuttuğu Rusya Federasyonu'nda meydana gelen rutin dışı bütün gelişmelerde Kremlin'in parmağının aranması abes değildir. Çünkü, Rusya'nın federal yapısını kökten değiştiren bütün stratejik kararlar, -kamuoyuna mal olup tartışılmasına fırsat dahi verilmeden- bu tür olaylardan sonra yıldırım hızı ile alınıp yürürlüğe konulmaktadır.

Nalçik baskınının baş müsebbibi Kremlin, bu olayların kaldırdığı toz bulutu arasında RF genelinde STK'ları tırpanlamış ve "Büyük Rusya"ya giden yolda önemli bir viraj daha almıştır.

Hiç şüphe edilmesin ki, şimdi Moskova'dakiler, tekerlerine takılması muhtemel taşlardan birini daha yoldan kaldırmanın sevinci içindedirler.

***

Kafkas Vakfı Yönetim Kurulu olarak Nalçik'i kan gölüne çeviren saldırının baş müsebibi Kremlin'deki emperyalist zihniyeti şiddetle kınıyor, baskı altında tutulan tüm Kuzey Kafkasyalı kardeşlerimize sabır ve metanet diliyoruz.

Bu arada, kendini bölgeyle ilgili gören bütün kesimleri de Kremlin'in kirli senaryolarının farkında olmaya ve tavırlarını buna göre belirlemeye davet ediyoruz.

KAFKAS VAKFI YÖNETİM KURULU

 
Mahmut Toptaş


î Başa
Yahudi komplosu - milli gazete 
Mahmut Toptaş
30.11.2005
15.06.2005 tarihli Millî Gazete’deki yazımda Michael Jackson’un kardeşi Jermaine Jackson’un 24 Nisan 1989 günü Cidde’de Müslüman olduğunu, Muhammed Şerif ismini aldığını yazmıştım.
î Başa Aynı yazımda Muhammed Şerif’in, kardeşi Michael Jackson’un da Müslüman olduğunu söyleyince haberi, New York Post gazetesi ve Fox News internet sitesi yayınlayınca Amerika’daki bütün yayın organları Michael Jackson’un çocukları taciz ettiği fikrini dünyaya yaymaya başlandığını da yazmıştım.
Daha önce boks sporunda dünya birincisi olduktan sonra Müslüman olduğunu ve Muhammed Ali adını aldığını ilan eden Clay, dünya genelinde İslâm’ı Amerika’nın istemediği bir şekilde gündeme getirmişti.
Hayranlarından bir çok insan, dünyanın her tarafında topluca Müslüman oluyorlardı. Özellikle de zenciler Müslüman oluyorlardı.
î Başa Aklı ileri-geri fazla çalışmayan, baskı, ve zorlama ile her şeyi halledeceğine inanan danışmanlarla çalışan Amerika, o günlerde Muhammed Ali’nin elinden şampiyonluk kemerini geri almıştı. Hırsını alamamış bu sefer Vietnam’a gönderip oradan tabut içinde getirmek istemişti. O da kabul etmeyince hapis cezası vermişti.
Muhammed Ali, yumruğu kadar çevik aklı ile Amerika’nın bütün planlarını boşa çıkarmasını bilmişti.
Amerika, Michael Jackson konusunda daha Müslümanlığı duyurulmadan önce tedbirini aldı.
Bir gün öncesinde siyah yüzü ve tatlı şarkılarıyla Amerikanın yüz akı olan bu adam, bir gün sonra çocuk tacizcisi oluvermişti.
Hem de çocuk kanser hastasıydı. Kanser hastası çocuğa önce viski içirmiş sonra taciz etmişti.
18 yıl ceza alacağına Amerika’nın şahinleri kesin gözüyle bakıyorlardı.
Onun için yatacağı Santa Barbara’daki hücre, basın mensuplarına gösterilmişti bile.
Derken 13.06.2005 Pazartesi günü jüri kararını verir ve on suçtan jüri önüne çıkarılan 46 yaşındaki Michael Jackson on suçlamanın onundan da berat ederken iftira kampanyası ile suçsuz bir zenciyi yıpratmaya çalışan Amerika, dünya insanının vicdanında bin birinci suçundan da mahkum oluverdi.
î Başa Bu hafta İsrail basınında Michael Jackson’un Müslüman olduğu ve Muhammed adını aldığı duyurulmuş.
Newyork çıkışlı bu haberi  Anadaolu Ajansı 19.12.2003 tarihinde bütün yayın kuruluşlarına haber olarak geçmişti ve bir çok gazetede yayınlanmıştı.
İsrailli yetkililer o günlerde haberin yayılması için değil, Michael Jackson’un yıpratılması için tuzaklar hazırlamakla meşguldüler.
Taciz suçlamasından berat ettikten sonra kendine komplo kuran bu ülkeden ayrılan Michael Jackson’un, Bahreyn’e yerleştiği biliniyordu.
Bu günlerde basın-yayın organlarında verilen bir iki haber onun Müslüman olduğunu ve de komplonun Yahudiler tarafından kurulduğunu ortaya koydu.
î Başa Haberlere göre Michael Jackson, Bahreyn’de yapılan bir camiye bir milyon dolar bağışlamış ve Amerika’daki bir televizyon kanalına çocukları taciz suçlamasının, Yahudiler’in bir komplosu olduğunu söylemiş.
Yalancının mumu yatsıya kadar bile yanamadan kendi evi yanmış.
 
Hosted by www.Geocities.ws

1