ANA SAYFA

GÜNCEL İNDEKS

 

 


- Öldürülebilir Halklar Nihat Genç
  ~ Batı kültürünü ideal edindik, batılı kadınların ağzayaını sevdik, o tatlı ağız aklımızı aldı.
  ~ Gül yağını bırakıp parfüme koştuk, muhabbeti bırakıp tartışmaya girdik.
  ~ Sen ne yapıyorsun Türkiye? Bizi de 1914'de öldürülebilir halklar, öldürülebilir insanlar kategorisine sokup hiçbir çığlığımıza batıdan kimse cevap vermedi. Koma haline girdi kültürümüz. Beynimiz süresiz bir ölüm yaşadı.

- Tatar’ına ilk görüşte vurulmuş - Hürriyet - 20 Ağustos 2005
  ~ ‘Bana bu tutkulu aşk öyküsünü anlatan Ayhan Aydan hanımefendidir.

- İslam’ı yok etme savaşı! - Milli Gazete 
  ~ Batılılar, İslâm’ı, yok etme arzusundalar. Onlara göre İslâm, Batı medeniyetine meydan okumanın adı. Bugünkü medeniyetin temeli iktisattır, kazançtır, kârdır. Bu kârı azaltan, felsefi bakımdan anlamsızlığa mahkum eden veriler İslâm’da mevcut. Buna katlanamıyorlar.Batılı liderlerin, askerlerin, siyasetçilerin, papazların kabul edebileceği bir İslâm var. Onu da empoze ediyorlar zaten. Dinlerarası diyalogla, Müslümanların başına bomba yağdırılması ve İslâm’a hakaret bir arada yürütülüyor bu yüzden. Protestan’la Müslüman arasındaki benzerlikler öne çıkarılıyor. “Şu ilke aynı, bu görüş aynı” deniyor sonra da “İslâm’a ne gerek var” diyorlar.

- Kimin gözyaşları..? İsrail Gazze'den neden çekildi? - İbrahim Karagül - YeniŞafak - 19 Ağustos 2005 

- Dünyaya ışık saçmak - HAkan Albayrak - Milli Gazete - 16 Ağustos 2005 
 

 



î Başa
Öldürülebilir Halklar Nihat Genç

Michael Jackson'un son klibini de seyrettik, pek zahmet ettin Amerika. Eşcinsellikten, çocuklara tecavüz suçlamalarından çok çekti, şimdi erkek kılığında bir barda, üstelik bir kız için dövüşüyor. İyi fikir doğrusu: dans ve dövüş! Bir Woody Allen vardı, şimdi ne yapıyor Amerika. Eminem'e ödül vermiş, Madonna'yı evlendirmişsin, hayırlı olsun Amerika! Kaldığın yerden devam et Amerika! Savaş uçaklarının ekranlar için çok lezzetli bir ziyafet daha çekeceğinden hiç şüphem yok. Sen Afgan dağlarında eğlencene devam et Amerika!

Amerikalı bizim gibi insan değildir. Amerikalı, aynı zamanda Amerikan hayatını yaşayan kutsal bir imgedir. Amerikan yaşamının kutsallığı batı uygarlığının pazarı. Amerikan yaşamı tüm dünyanın gözlerini kamaştırır. Ağzımızın suyunu akıtır. Onlar nasıl yaşıyorsa 'ideal yaşam' odur. Özeniriz. Güvenlik, gökdelen, araba, sigorta, banka kartları, giysi-içecek-ayakkabı markaları.

Bir ülkeye saldırıldığı için değil, kutsanmış Amerikan yaşamına saldırıldığı için, batılı devletlerin tümü ABD'ye hukuküstü bir destek verip, kutsala dokunmanın cezalandırılmasını istiyorlar.

Amerikan yaşam tarzına biz de çok çalıştık, plazalar, uzun siyah arabalar, olmadı, beceremedik. Cavit Çağlar birgün dayanamadı Amerikan cezaevlerine. İnsanda istidad (doğuştan gelen yetenek) olacak. Sonradan görmeyle olmuyor, Amerikan yaşam tarzı körü körüne bağlılık ister, burasını becerdik. Sormadan harcayacak, sormadan hayran olacak, sormadan tüketecek, buraları da yirmi yıldır becerdik, ama şu halimize bakın!Bir şey eksik, doğuştan yetenek değil, doğuştan "kutsallık", yani orda doğmuş olmak! Amerika'da doğmamış herkes zan altında! Bugünlerde Tanrı Amerika'da doğmamışları korusun!

ABD'nin yepyeni bir savaşa hazırlanmasına hepimiz inanır olduk. ABD'nin savaşı bitmiş miydi? Irak'a her yıl 400 bin ton bomba yağdırdığını kendi söylüyor. Körfez savaşı öncesine dönün, tüm dünyayı Irak ve Saddam'a karşı nasıl hazırlamıştı? Saddam gitti, Taliban geldi. Şimdi de Afgan ve Pakistan halklarının öldürülmelerine hazırlanıyoruz.

Hazırlık aşamaları şöyle, birincisi milyonlarca çocuğun başına atılan bombalardan kesinlikle vicdan azabından kurtulmuş olarak harekete geçeceğiz, hepimiz. İkincisi, öldürmeden başka bir çözüm var mı diyen uluslararası kurumların sürekli yeni bir yol arayışları, yani "iyilik arayışları"nın bütünüyle anlamsız olduğuna inanmış oluyoruz.. Üçüncüsü: Bosna'da yüzbinlerin ölümüne sessiz kalan Avrupa ve dünya, yeni bir suskunluğa hazırlanıyor, ancak şimdi daha da derin bir suskunluk, artık suskunlukları çaresizlikten değil, infaz yargıcının suskun bekleyişinde... Ve sonuncusu, gazetelerde, TV'lerde, katliamı ve yoketmenin utancını hatırlatacak her türlü tartışma şimdiden yasaklanmış durumda. Yahudiler ve Amerikalılar modern dünyanın kutsal kavimleri. Sonunda onlar da başardı. Dünya tarihinde ilk kez bütün evreni bir linç girişimine ikna etti.

Hiroşima'ya bilinmeyen bir bomba attılar, otun, böceğin dahi yokolduğunu görüp tam emin olduktan onbeş dakika sonra ikincisini atmaya karar verdiler!

TV'ler bir tarafta kutsal Amerikan yaşamına saldırının en ağır şekilde cezalandırılmasını normalleştirirken, diğer taraftan, tam tersi "yaşanmaya değmeyen hayatların artık öldürülmelerine" karar veriyor. Yaşanmaya değmeyen hayatlar nerdedir? Kimlerdir? 1. Kendini geçindiremeyen halklar! 2. Kendine batılı hukuk içinde hayat-düzen kuramayan halklar! 3. Pislikten, açlıktan, hastalıktan kurtulmayı beceremeyen halklar! 4. Amerika'ya kafa tutmuş halklar! (Bir zamanlar Japonya, Vietnam, Irak gibi) İlk üç sıradaki halklar evrensel yasalar uyarınca "kutsal" sayılır, ama, birbirlerini öldürür, katleder (Ruanda'daki gibi, Taliban'ın muhalifleriyle olduğu gibi) yokederlerse, birşey denmez, seyredilir. Yani, yaşanmaya değmeyen hayatları olan halklar birbirlerini nasılsa yokediyor. Amerika'yı ilgilendiren, "kafa tutan halklar!".

Savaş tezgahının ideolojik, hazırlığı daha da vahim şeyler üretiyor. Mesela, müslüman halkları "akıl hastaları" gibi göstermeye çalışıyorlar. Biliyorsunuz Hitler kutsal Alman ırkını inşa için ülkedeki tüm akıl hastalarını ve ailelerini yoketmeye başlamıştı. Akıl hastalarının öldürülmeleri dünya sağlığı için çok gerekli. Müslümanların giyinişleri, sakalları, çok evlilikleri, çok çocukları, arapça sloganları, batı hukukuna değer vermeyişleri çok uzun zamandır batılı basında bir akıl hastalığı şeklinde yorumlanmaya başlanmıştı bile. Ülkemizin islamcı aydınları da bu akıl hastalığının pekişmesine pek katkısı oldu, özellikle TV'lerdeki görüntüleriyle.

Başka şeyler de oluyor. İnsan ve vatandaşlık hakları bildirgesi bizim bildiğimiz batı uygarlığının Tanrısı gibiydi. Dikkat edin hem insan hakkı, hem vatandaşlık. Yani kendi ulusundan olmayanların da hakları sözkonusu. Çoktandır kendi toprağında doğmamış mültecilerin hakları batının hem düzenini, hem aklını, hem de hukukunu bozmuş durumda. Birkaç yıldır batıda şu sorular sorulmaya başlanmıştı bile. Başka topraklarda doğmuş olanların hakları var mı? Batıyı ürküten buydu. Güzel bir fırsat doğmak üzere. Mültecileri kendi topraklarında, yani, potansiyel mülteci doğulu halkları yokedilerek, mültecilik telafi edilebilir. Ve, başka tür hayat yaşayanlara oluşturulan nefret, tiksinti, batılı hayattan dışlamanın ötesinde, batı coğrafyasında yaşamalarının artık mümkün olmadığını yavaş yavaş herkesi inandırmaya, ikna etmeye başladı bile!

Ve dünyanın dev ilaç şirketleri atılacak gaz bombalarının insanlara etkisini araştırmak için Pentagon'dan çoktan izin almıştır! Biliyorsunuz yahudiler, bilmem kaç derece bomba sıcaklığı ve zehrine dayanıklı mı diye deneylere sokulmuştur. Ayrıca bu bilimadamları Nurenberg'de yargılanırken, dünyanın dev şirketleri, bunlar itibarlı bilimadamlarıdır, dünya sağlığına, bilime katkıları çoktur, işte yaptıkları deneyleri bütün dünyada kullanıyoruz diye, bilimadamlarını savunmuşlar, aflarını sağlamışlardır.

Bir başka soru? Devletlerin yargılamadan mutlak öldürme hakkı var mı? Siyasal alanda bu yetkiyi Türk devleti gibi Amerika'da acımasızca uyguluyor. (Bir teröristi saklıyor diye bir köyü yakabilir. Saddam'ı saklıyor diye Irak'ı hergün vurabilirsiniz.) Türkiye'nin Amerika'ya aşkı da burdadır. Zaten her ülkenin birbiriyle ilişkisi, hukuki-siyasi ekonomiktir, yalnız bizimki aşktır. Aşıklar diğer insanlara "bizi ayrı bırakın, biz başkayız, bizim hukukumuz sizin mahkemelerinizi ilgilendirmez" der. Yani, canan, dövse de, sövse de, köle-kurban etse de bu aşıkları ilgilendirir. Aşk, hukukdışı bir ilişkidir. İşte ABD'nin en sadık dostu Suudi Arabistan üstleri kapattı. Biz, dünyada tek aşkı Türkiye, canını fedaya hazır. Bush birçok devlet başkanıyla telefonda görüştü, geceyarılarına kadar bekledik, bizi bir türlü aramadı. Biz de oturduk kıskançlık mektupları yazdık. Gerçek bir aşk mektubu. Günlerce telefonu gelmeyen aşık kurmaylar kafa kafaya verip, içli, bağlılık, sadakat, dünyada senden başka sevdiğim yok, sözleriyle dolu inanılmaz bir mektup.

(not: yazar şu manşet için yukardaki sözleri etmiş olabilir http://arsiv.sabah.com.tr/2001/09/20/ veya

buş_sabah linklerini tıklayın (m.u.))

Kurmaylarımızı da aşklarından ötürü harcamayalım, bizim batıya olan aşkımız: Kamusal bir yükümlülüktür! Ve artık ekonomik de bir yükümlülük. Krize dolar bulmak zorundayız. Yani, Dinç Bilgin, Erol Aksoy, Cavit Çağlar'lar yüzünden şimdi Afgan dağlarında çocukları yokedeceğiz.

Bu bir sömürgeleri düzene koyma savaşı, bu bir yoksul- zengin savaşı, ama yoksulla zenginin savaşına yine dindar bir kılıf, yine kilisede uydurulmuş bir senaryo arıyorlar. Medeniyetler savaşı diye bir yalan. Bir eski zaman maskesiyle gizliyorlar. Daha şimdiden hristiyan-müslüman savaşı diye yazıyorlar tarih kitaplarına. İnsan aklının almayacağı, keyifleri uğruna açtıkları bu korkunç savaşı, yine İncil'in sayfalarıyla örtüyorlar. Kutsal, aziz ilan edilmek için mi, din savaşı diyorlar. Savaş tüm dünyaya yayılsın diye mi? Güzelim medeniyetlerinin vicdanı sızlamasın diye mi? Alevli gazlarla bebeklerin pespembe yanaklarını yakmak için dahi bilimadamlarının müthiş buluşu: Tanrı diye bir gerekçe! Oturan Boğa söylemişti, "biz, beyaz adamı görünce, Manitu'nun beyaz adamı da yarattığını öğrendik, Manitu beyaz adamı da yarattığına göre bu topraklar hem beyaz adamın hem bizim". Beyaz adam her on yılda bir başka ülkeyi yakıyor. Beyaz adamın savaşmadığı kıta, yoketmediği ırk kalmadı. Din savaşı-din savaşı diye dilinizi yormaktan vazgeçin. Dünyanın tüm ülkelerini ölüm tarlaları haline getirdiniz! Afrikalı ülkelerin, kızılderililer'in, Vietnamlılar'ın savaşmak için sadece zehirli küçük okları vardı. Beyaz adamın bahaneleri her zaman çoktu. Yıldızların bile dönüp bakmadığı şu ağaçsız, otsuz boşluklara çıldırarak bombalar atmanın din savaşıyla ne ilgisi var. Asya'nın en ümitsiz dağları, taşları. En sıska katırlarının eşelediği bu topraklardan çamur bile olmaz, testi, çömlek hiç olmaz. Burnunu çekerek toprak damlarda yaşayan bebeklerin üstüne alevler dökecek din savaşı diyeceksiniz. Bir kiraz ağacı, bir ceviz ağacı bile olmayan, bir davul dahi çalınmayan, hiçbir kadını mesut, hiçbir çocuğu mutlu olmayan, şeftaliler, üzümleri hiç tanımayan bu halkın üzerine kan kırmızı bir fırtınayla alevler döküp din savaşı diyeceksiniz. Yirmi yıldır aralıksız bombalamaktan, kavrulmaktan lavlar gibi taşı kayası demirleşmiş bomboş bu dağlarda, tek bir kilimi, tek bir tahtası olmayan bomboş bu topraklarda neyi yokedeceksiniz. İçi kıvıl kıvıl kurt kaynayan bir köpek leşi dahi bulunmayan bu mekanları neden cezalandıracaksınız? Borsanın düşüşünü önlemek için, birkaç nükleer deneme!

Nükleer av başlıyor. Yamaçlardan akan sular. Sevimli birkaç küçük ot. Metal şatolar uçuyor derin göklerde. Kırmızı yanaklı sümüklü çocukların gözlerine anneler sürme çekmiş, peçe altında görünmeyen kendi gözlerini anlatmak için. Yıldızlarda saklanmış efsane yaratıklar gibi bombalar. Dilini yutmuş sert kayalar. Dilini yutmuş toz toprak. Alevden gazlar uğursuzca solukları kesecek. Gün doğduğunda keyifle gezinecek kameralar. "Aklımızdan hiç çıkmayacak" diye haber geçecek muhabirler, hiç ürpermeyen insan türleri. Cana, ota, böceğe kıyanların ekranları, yine İslamabad'dan bildirecek. Ki, onlar yıllar boyu, fotoğrafçısı, dağcısı, belgeselcisi, Tanrı misafiriyim diye bir fotoğraf çekme eğlencesiyle kaç bin kez konakladığı o köylerde. Şimdi, buz gibi esen sessiz bir yel. Zehirden bir yağmur, biberden bir duman taşıyacak. Cam kırıkları gibi hava takılacak gırtlaklarına. Hızla yayılan alevli gazın sıcaklığı önce gözleri patlatacak. Ömrü duayla geçmiş, birkaç keçisinin başında yün büken Afganlı bir ihtiyar. Eski halıların yıpranmış uzamış püskül telleri gibi sakalları, salyangoz kabuğu gibi burun deliklerine asitli su gibi dökülecek hava. Amerikan tşörtleri giymediği için yakılarak cezalandırılacak. Şok boğulma! Hani şakır şakır ağlayacak zamanı kalabilseydi. Az önce yusufcuk böceğiyle oynamış çocuk, büyülü gözleriyle tesbih gibi toparlanmış böceğin nasıl da çabucak tehlike anında gizlendiğini meraklı gözlerle izlemişti, neye baksa kan kırmızı bir fırtına, bunun adı: Din savaşı! Çiçeklerin havalanmadığı, ilkbaharın hiç yaşanmadığı, Tanrıların terkettiği o bomboş dağ yamaçlarında, elleri hiç okşanmamış çocuklar "din savaşı yüzünden yokedilecek!" Bu azmanlar, bu canavarlar, bu vampirler, bu frankeştaynlar her defasında bir bahane bulabilmek için şehirlerinin her bir yakasına onbinlerce üniversite açtılar! Ah Tanrım keşke burda olsaydın!

Biz, bağrından çıktığımız doğuyu, doğulu halkları terk etmedik. Terketseydik, bayram, ölüm, tören gibi arada bir uğrardık hemşerilerimizin yanına. Biz, kendimizi doğu topraklarından koparttık. Sanki hiç olmamış gibi, büsbütün yitirdik. Doğu defterini ebediyyen kapattık. Doğulu hemşerilerimiz de bizi yanlış anlamasın, batıya karar verdiğimizde otomobil, telgraf dahi icad edilmemişti. Bize heveslenen doğulu kardeşlerimiz de gizlice ve sırayla çıkmaya başladılar evlerinden, ama yalnız parası, petrolü olanlar çocuklarını okutabildiler, o kadar. Üzerinde binyıl seviştiğimiz İran halısını, Türk kilimini sudan ucuz satlığa çıkarttık.

î Başa Batı kültürünü ideal edindik, batılı kadınların ağzayaını sevdik, o tatlı ağız aklımızı aldı.

Yüzelli yıldır küçük bir kamıştan yapılan kavalla piyano arasında her tartışmaya girdik. Artık o bin hatıralı geçmiş gecelere dönüş de yok! Bodoslama, hiçbir şey bilmeden belirsizliğe doğru gidenler, "kadere kırkbeş" der, kadere kırkbeş atıldık batıya. Hititler'den serviliklere kadar, bu en güzel mezarlıklardan korkup kaderimizden kaçıverdik. Temiz bir sayfa açmak için. Kültür ve siyasi tarihimizin en büyük yanlışı, en vahim suçunu işledik. Aynı kültür coğrafyasından, aynı tarihten beslendiğimiz, aynı bedende can olduğumuz Pakistan, Irak, Suriye, İran, Tunus, Fas gibi toprak parçalarına bir daha dönüp bakmadık. Tarihin kanlı hışmına uğramış bu eski avlulara bir daha girmedik. Duaları afyon gibi bu eski ve kızgın yoksulluktan utandık. Müzikal melekler gelip bizi kurtaracaktı. Çok sesli müziğin enstrümanları tuhaf boruların seslerini, işte sevgilimiz bizi çağırıyor aşkıyla, marşıyla dinledik. Yalnız sivrisineklerin soktuğu bu yoksulluğu, bizden sonra Yahudiler ısırdı, batılılar bu toprakları sömürdü, kullandı, oynadı. Bize iyilikler getirecek bilim, batılılar buralara tıp, sanat, hukuk öğretmek için gönüllü misyonerler de yolladı. Doğu dipsiz bir uçurumdu.

î Başa Gül yağını bırakıp parfüme koştuk, muhabbeti bırakıp tartışmaya girdik.

Türk aydınları yemin etmiş gibi bu topraklara bir daha bakmadı. Doğu, geçmiş loş uçurumlarmış gibi, bu toprakların çocuklarına ülkemizde bir üniversite açıp davet bile etmedik. Büyük bir sahipsizlik ve yoksulluk kayasında altında iniltilerine, kuşkularına, türkülerine değer vermedik! Türk aydınlarının bu esrarlı topraklarda anlatacağı çok şey vardı. Türkiye kendine ölümsüz bir şafak istiyorsa siyasi, kültürel bir varlık olarak yaşamak için bu topraklara mutlaka insani ve evrensel nedenlerle koşmalıydı. Yeni dünyanın ilahlarının emirlerine uyduk. Modern giyinmek, modern gezinmek gibi küçük tatlı ihtiraslarımız oldu. Batılılaşmayı batıya yalvarıp yakarma sandık. Doğu topraklarında acilen iki yöne koştuk. Biri ırkçı-siyasi nedenlerle Orta-Asya'ya.. Yitik bir zamanı aradık. Aşkımızı söyledik. Bizden daha kurnaz kardeşlerimiz ağlayan yüzümüze Manas destanı okuyup bizi geri yolladı. Diğeri, islami ideolojik sebeplerle islam ülkelerine koştuk. Bu ihtiyar sakallı gençler kapkara bir mum gibi kapkara ülkeler kurmuş, kapkara cinayetler işliyordu. Artık sokulgan değildik. Sesimiz seslerine benzemiyordu. Ateş yıldızı gibi gözleri hala duruyordu ama herbirinin ceplerinde bombalar gizliydi. Zaten biz de, sırf insanlık için, ya da sırf Allah rızası için bu toprakların çocuklarına ayrım gözetmeksizin koşacak aydınlardan, kültürden, zihniyetten yoksunduk. Bizimle ilgili ne varsa unutmuşlardı. Evrensel dediğimiz her şey sanki batıdaymış gibi algıladı Türk aydını. İşin kötüsü çok da yaralıydık. Bu komşularımız, kardeşlerimiz, bizimle aynı evrende, aynı acılar içinde yaşamıyorlarmış gibi davrandık. Asırlardır altından nallarıyla dörtnala geçtiğimiz o topraklarda elimizde ne dizgin kaldı, ne üzengi! Bir büyük bahane de biz bulduk, I.Dünya Savaşı'nda arkamızdan vurdular bizi, ebediyyen kilitledik doğu kapılarını. Sevgili sultanların hükmü altında tek bir güzel günümüz de mi yoktu? Artık suları çoktan uyumuş, güneşi çoktan donmuş bu topraklardan iğrenmeye başladık. Şimdi, dün bizi vuranlarla kolkola, biz onları vuruyoruz. Ve çocuklarımız hiçbir şey bilip anlamadan tatlı tatlı seyrediyorlar kardeşlerimizi vurduğumuz bu ekranları. Geçmişin o bayram günlerinden bir el sıkışması dahi kalmadı anımızda, yüzyılların uğultusu kovdu bizi doğup büyüdüğümüz tarihten!

Bir tarih, bir evrensel bir insanlık derdimiz olsaydı, bize en yakın dünya acıları içinde bu kardeşlerimize koşardık. Batı bizi nasıl sarhoş etti ki o eski mutlu şehirlerimize bir gün olsun gitmedik. Ahlaksız, ruhsuz, karaktersiz aydınlarımızın ne bir makalesini, ne bir şiirini , ne bir konuşmasını duyduk, doğunun hala mahmur hala derin uykusunu bize anlatan. O mahzun ceylan gözlü kızları coğrafya dergilerinin fotoğrafçılarına terk ettik. Lağım, kolera, açlık, ışık hızıyla çoğalan nüfus, tabutsuz ölüler, korkunç yakarmalar, bir mahallede bir milyon kalabalık ve hepsi çöp evlere, hepsi karanlığa hepsi pisliğe gömülmüş kardeşlerimizi suskunlukla seyrettik. Aman bize bulaşmasınlar, aman düşündüklerimi duymasınlar diye, kapkara zindanlarda yalnız bıraktık. Bizim de elimizi atacağımız, hukuk, siyaset, sanat konuşacağımız ülkeler yok muydu? O muamma dolu semavi koşuyu, orda bıraktık. Ne kadar derdimiz varsa Avrupa'ya sürdük, kendi siyasetimizi, kendi ekonomimizi, el açıp Batı'ya dilendik. Çözün sorunlarımızı, yardım edin bize diye batının kapısında köpekten beter ağladık. Şimdi, ortada kalakaldık, çırılçıplağız. Duygusuz gözlerimizden kalbimize tek damla gözyaşı inmedi! Ey rüzgar, git ve pişman olduğumuzu söyle adını unuttuğumuz o ülkelere, adını unuttuğumuz o eski gecelerin mutlu şehirlerine! Ey rüzgar, söyle onlara ne uzun bir acıdır bu, tükenmek bilmiyor! Aşk kelimesini, mecnun kelimesini öğrendiğimiz o topraklarda kıyılan, yok edilen insanlar umurumuzda değil artık! Kara peçeler de giysen, uzun eteklerde giysen, yağlı, kirli, sakallarla çirkinleşse de yüzün, sen benim asırlardır aynı kilim üstünde kıvrılıp yattığım kardeşimsin diyecek tek bir aydın kalmadı. Sırf senin şairlerinin ustalaştırdığı bir kederle sana koşacak, gönüllü koşacak, gönlünü verecek tek bir kültür adamı, tek bir yazar kalmadı. Ey rüzgar, git söyle onlara yüzyıl burada edebiyat, kültür değil, ihanet planladık.

Ebedi bir küslükle arkamızı döndük doğu'ya. Ve şimdi, üslerimiz, askerlerimiz, bizim çocuklarımız, bizim işbirliğimizle Amerika'yla başbaşa bu toprak parçalarını nükleer temizlikten geçirmek için, doğulu halkların karşısına dikildik. Batı kültürünü ruhen benimsemiş olabiliriz. Ruhen, islamcılık, kıyafetleri, siyasetleri, diktatörlerinden iğreniyor olabiliriz. Ama buralara, kahpelikle, pezevenkce, nükleer bomba taşıyıcılığından başka yapacak, söyleyecek insanlık görevimiz yok muydu? Sen ne yapıyorsun Türkiye! Doğup büyüdüğümüz aynı şairler, aynı geçmiş, aynı hikayelerin topraklarına elin gavuruyla bir olmuş bombalamaya koşuyorsun! CNN'deki Afganlı, Pakistanlı müslüman görüntülerinden çok mu tiksindin! İnfilak edecek olan Yunus Emre'dir, Muhammed İkbal'dir. Mustafa Kemaldir, Cinnah'tır! Sen ne yapıyorsun Türkiye! Ne çabuk unuttun, 1914 yılında batı basınında bizim de aynı resimlerimiz aynı vahşi çirkinlikte yayınlanıyordu. Bu düşmanların aynıları, aynı sebeplerle 1914'de bizim topraklarımıza aynı silahlarla girdiler! Irak topraklarında, Yemen'de bugün çıkan petrol kadar kan döktük biz! Kağnılarla savaştık deyip ağlıyoruz, mermi taşıyan kadın resimlerini hala paralarımıza basıyoruz. Ballı meyvelerini kim yedi bu kanlı coğrafyanın. Görmüyor musun, kaç yıldır İran, Irak sınırından ülkemize gizlice girmek isteyen mültecileri tarayarak öldürüyoruz, basın suskun, kimsecikler duymuyor. Ağrı, Van illerimizde mülteci sayısı on binleri buluyor. Her savaş yüz bin, milyon mülteci demek, sınır karakolunda hepsini yine makineli tüfekle tarayacak mısın? Sen ne yapıyorsun Türkiye! Hangi uygarlığa koşarsan, hangi uluslararası pakta koşarsan koş, bu kardeş ölülerinin sesleri ardından gelmeyecek mi? Alnımıza derin bir kahpelik yarası açıyorsun Türkiye! Ebedi bir azap içine sürüklüyorsun çocuklarını. Kendi ülkemizin köylerine gönderecek doktor bulamıyoruz, oralara nasıl gönderelim, diye küstah bir yalanla kendini kandırıyorsan, Kurtuluş Savaşı'nı bir daha düşün. Bir zafer değildi, I.Dünya Savaşı'yla birlikte bir imha hareketiydi, bir imhadan geçirildik. Şimdi aynı topraklarda 1914 yılında trenlerimizle süvarilerimizle, genç doktorlarımızla cepheden cepheye koşuyorduk. Bu savaşlar yok etti bizi, tarihten silindik. Dağlarımızda bir topal eşşek, Ankara'mızda bir sağır İsmet kaldı. Hukukumuzu, siyasetimizi, ekonomimizi kuracak işletecek aydın kadroları cephelerde bir mezar küreğiyle orda bıraktık. I.Dünya savaşı ve kurtuluş savaşının yıkımıyla yüzyıldır toparlanamıyoruz, yüzyıldır başımızı kaşıyamıyoruz. Dünya tarihinin en cani soyguncuları, bankacıları, gazetecileri nereden türedi sanıyorsun. Sahipsiz bu ülkeyi yağmalamaktan zevk alan bu bankacıları hangi şartlar, kimler doğurttu. Çıtları çıkmayan, hepsi kör bir uykuya dalmış bu aydınları kim büyüttü sanıyorsunuz. Sadece Kerkük topraklarımızda kalsaydı, Diyarbakır değil doğu'nun Avrupa'nın en parlak şehri olmaz mıydı? Kafkasya'da, Süveyş'te, Yemen çöllerinde bizi imha edenler, şimdi yine kaldıkları yerden saldırıyorlar.

î Başa Sen ne yapıyorsun Türkiye? Bizi de 1914'de öldürülebilir halklar, öldürülebilir insanlar kategorisine sokup hiçbir çığlığımıza batıdan kimse cevap vermedi. Koma haline girdi kültürümüz. Beynimiz süresiz bir ölüm yaşadı.

Bu yüzden hala nerden başlayacağımızı şaşırdık. Hangi kültürün içinden geldiğimizi karıştırdık. Türkümüzü, şarkımızı unuttuk, yasakladık. Bir yüzyıl bu imha hareketinin sonuçlarıyla kendi içimizde birbirimizi yedik. Kuzey Afrika'yı, Orta-doğu'yu bir midyenin içini yer gibi elimizden alıp lüp diye yutuverdiler! Bu olup biten savaş bizim maceramızdan birşey hatırlatmıyor mu sana! Biz imha edilirken burada, arkamızdan sadece Pakistan para toplayıp göndermedi mi Mustafa Kemal'e. Sen ne yapıyorsun Türkiye! Amerikan bombaları Pakistan'a düşerse şimdi, öldürülmenin korkunç acısı değil, hiçbir tarihin yazmadığı bir ihanetin baş suçlusu olacaksın! Sen ne yapıyorsun Türkiye? Hıristiyanlarla-Müslümanların savaşıysa, senin hristıyanların yanında ne işin var? İyilerle kötülerin savaşıysa, senin kötülerin yanında ne işin var? Burada, yüz binlerce evladın bugünlerde oturmuş, kara kara bunları düşünüyor!

Tarih sahnesine ilk çıktığımız, İpek Yolu'na ilk düştüğümüz günden beri, şimdi bombaladığımız o şehirlerde, unutma Türkiye, eski bir sevgilimiz vardı. Kızgın güneş altında, sıskacık bedenleriyle. Duman renkli sarıklarıyla sadece yiyecekleri kadar dilenen. Vebalı gibi tirtir titreyerek ilahiler söyleyip aşk, aşk, aşk deyip üç kıtanın dağlarında gezinen dervişlerimiz, erenlerimiz, abdallarımız vardı, aynı aşkın çocuklarıydık biz.Dünyanın en güzel kalpli bu dervişlerin çocukları! Bu aşkı kim bitirdi?

[email protected] Nihat Genç

 


î Başa
Tatar’ına ilk görüşte vurulmuş - Hürriyet - 20 Ağustos 2005
 

Tufan TÜRENÇ

Yılmaz Karakoyunlu kitabında, Adnan Menderes-Ayhan Aydan aşkını birinci dereceden dinlediğini söyledi ve 'Adnan Bey, Ayhan Hanım'ı ilk kez gördü ve çarpıldı' dedi.

POLİTİKAYI bırakıp kendini bence en başarılı olduğu alana, edebiyata veren Yılmaz Karakoyunlu’ya çok titiz bir şekilde araştırıp yazdığı büyüleyici bir aşkın ayrıntılarını sordum.

Son kitabı ‘Yorgun Mayıs Kısrakları’ndaki beni çok etkileyen Adnan Menderes-Ayhan Aydan aşkının ayrıntılarını nasıl bu kadar çarpıcı ve duygu yüklü bir anlatımla káğıda dökebildiğini sordum.

TUTKULU VE CESUR

Şöyle dedi:

î Başa ‘Bana bu tutkulu aşk öyküsünü anlatan Ayhan Aydan hanımefendidir. Adnan Bey duygularını cesaretle ve tutkuyla yaşayan bir insandır. Ayhan Hanım da Başbakan’ın ihtiraslı sevgisini cesaretle taşıyabilen, sadık bir kadındır. Cumhuriyet haremi böyle bir haseki (haremin en gözde kadını) görmemiştir.’

Bu ilginç aşkın nasıl başladığını Yılmaz Karakoyunlu’nun anlatımından okuyalım:

‘Adnan Bey 14 Mayıs 1950’de iktidara gelip başbakan olduktan 7 ay sonra Ayhan Hanım’ı dönemin Ziraat Bankası Genel Müdürü Mithat Dülge’nin evindeki bir davette ilk kez gördü. Görür görmez de bu güzel, çekici sopranoya çarpıldı.

KİM BU GENÇ KADIN

Yanındaki Rıfat Kadızade’ye
‘Kim bu genç kadın’ diye sordu. 25 yaşındaki bu güzel kadının Mithat Bey’in yeğeni olduğunu öğrendi ve hiç beklemeden Ayhan Hanım’ın yanına gitti.

- Demek Mithat Bey’in yeğenisiniz?

- Ben Ayhan Alnar’ım efendim! Hasan Ferit Bey’in (Alnar) eşiyim. Müsaade ederseniz eşimi takdim etmek isterim.

- Daha sonra bir gün kendisiyle mutlaka ve etraflı bir görüşme yapacağım. Benim için önemli olan sizsiniz.

LÜTFEN ELİMİ TUTUN

Sonra genç kadının koluna girerek soğuğa aldırmadan onu bahçeye çıkardı.


- Bende bıraktığınız tesirin değerini anlatmak isterim. Zannederim heyecanınız biraz sizi yoruyor.

- Sanırım asıl heyecan sizde efendim... Üzüldüm! Ben de sizin bıraktığınız tesiri fark etmenizi çok isterdim. Lütfen ilk günden beni yanıltmayınız.

Ayhan Hanım üşüdüğünü söyleyerek içeri girmek istedi. Salona girişte biraz ilerde bekleyen kocasına ‘Ferit Bey lütfen elimi tutunuz’ dedi.’

Yılmaz Karakoyunlu, Adnan Menderes’
in duygularını frenleyecek bir karaktere sahip olmadığını vurgulayıp olayın gerisini şöyle anlatıyor:

ADNAN BEY’İN PERVASIZLIĞI

‘Adnan Bey hemen emir verir ve Ayhan Hanım’ın ev telefonun buldurur. Ertesi gece arar.


- Merhaba! Ben Adnan... Başvekil.

- Nasılsınız efendim?

- Bu akşam sizi görmek istiyorum. Bıraktığınız tesiri daha fazla hafızamda taşıyamam...

- Operadan misafirlerimiz var... Aradığınız için teşekkür ederiz... Ferit Bey de hürmetlerini yeniliyor...

YARIN MİSAFİRİNİZİM

Adnan Bey reddedilmeye alışık değildi.

- O halde yarın geceki misafiriniz ben oluyorum. Ve orada sadece sizi görmek istiyorum.

- Sayın Karakoyunlu, Adnan Bey nasıl bu kadar cesur ve hükmedici olabiliyor?

‘Adnan Bey kararlı ve cerbezeli bir kişilik. Ertesi gün ikindi vakti gidiyor Ayhan Hanım’ın evine. Kocası Ferit Bey’in de eve gelmemesi için operada bir toplantı yaptırtıyor.

Adnan Bey’in bu ziyareti aileyi de rahatsız etmiyor çünkü Ayhan Hanım’ın huzurlu yürüyen bir evliliği yoktu.

Başbakan o gün kısa bir süre kalıyor Ayhan Hanım’ın evinde ama ondan sonra bu ziyaretler her gece olmaya başlıyor.

TATARIM! SENİNLE BAHTİYARIM

Başbakan ile Ayhan Hanım arasında başlayan aşk kısa zamanda tutkulu bir hale geliyor. Her ziyaretinde kendisini karşılayan Ayhan Hanım’a
‘Seni çok özledim, Tatarım’ diye sarılıyor.

Ayhan Hanım artık başbakan için vazgeçilmez bir tutku olmuştur. Bir ziyaretinde ona şöyle diyor:

- Hiçbir kadının varlığında beni mesut edecek saadet hissi yoktur sanıyordum. Beni hem şaşırttın, hem iliklerime kadar doyurdun... Tatarım! Seninle bahtiyarım.’

Merakla ‘Peki Adnan Bey bu kadar tutkuyla bağlı olduğu aşkı yüzünden evini ihmal ediyor mu?’ diye soruyorum.

‘Hayır etmiyor. Adnan Bey Berin Hanım’a hayran. Ona müthiş saygılı. Çocuklarına sevgi dolu. Ama Ayhan Hanım’a olan aşkı da başka.

Sonunda bu işin böyle gidemeyeceğini düşünüyor ve Ayhan Hanım’ın kocası Ferit Bey’le konuşmaya karar veriyor. Çünkü Ayhan Hanım da aynı tutkuyla Adnan Bey’e aşıktır.

AYHAN HANIM BOŞANIYOR

Ferit Bey’i Başbakanlığa davet ediyor. Ferit Bey büyük bir olgunlukla olayı bildiğini ve avukatına boşanma işlemlerine başlaması için talimat verdiğini söylüyor.

- En kısa sürede bu karar alınacaktır. Bu arada sizin de ziyaretlerinizi seyrekleştirmeniz hepimizin haysiyeti açısından takdire şayan bir davranış olur.

Ayhan Hanım’ı bir süre de olsa görememek Adnan Bey’in dayanabileceği bir olay değildir. Bu duygusunu Ethem Menderes’e öfkeyle aktarıyor.

- Beni aylarca onu görmekten mahrum bırakmak istiyor. Ne kadar ağır bir intikam almak istediğinin farkında değil misin?’

ÇOCUK ERKEN DOĞUMDA ÖLÜYOR

Peki Ferit Bey aradan çıkınca işler düzeliyor mu? Karakoyunlu şöyle anlatıyor:

‘Hayır. Ayhan Hanım hamile kalıyor. Adnan Bey çocuğu doğurması için ısrar ediyor. Ancak erken doğum oluyor ve çocuk ölüyor.

Bu arada Adnan Bey, Ayhan Hanım’ın operadan istifa etmesini ve sadece kendisine ait olmasını istiyor ancak Ayhan Hanım buna direniyor.

- Sana şükran borçluyum Adnan! Ama hayatımın başarılarını senin gölgende değil, kendi gayretimin sonucunda sağlamak isterim. Ben opera için varım ve onunla varlığımı sürdüreceğim. Hayatımın bütün gururlarını bana verdin. Ne olur benden alma.

TUTKULU AŞKIN DRAMATİK SONU

Bu tutkulu aşkın nasıl sonlandığını da şöyle anlatıyor Karakoyunlu:

‘Ülkede çıkan olaylar nedeniyle iktidar zorlaşmaya başladığında, Adnan Bey daha çok İstanbul’da bulunuyordu.
Burada bazı çapkınlıkları oluyordu. Bunlardan biri de İstanbul Emniyet Müdürü Ferit Sözen’in eşi yazar Suzan Sözen’le olan ilişkisiydi. Bu kaçamaklar Ayhan Hanım’la ilişkileri de soğutuyordu.

Ama bu aşka son noktayı bilindiği gibi 27 Mayıs 1960 ihtilali koydu. Ayhan Aydan aşkı Yassıada Mahkemeleri’ndeki yargılamanın içinde yer aldı.

Ayhan Aydan mahkemeye geldi ve ifade verdi. Cesurca yaşadıklarını anlattı. Adnan Bey’e olan aşkını yürekli bir şekilde dile getirdi ve savundu.’

Yılmaz Karakoyunlu’
nun coşkulu bir dille ‘Yorgun Mayıs Kısrakları’ kitabında anlattığı yakın tarihimizin bu tutkulu aşkı dramatik bir şekilde son buldu.

Adnan Menderes İmralı Adası’nda idam edildi.

Ayhan Aydan ise halen İzmir’de yaşıyor. 

 
İslam’ı yok etme savaşı!


î Başa
İslam’ı yok etme savaşı! - Milli Gazete 


Amerika Kâbe’yi bombalarsa ne olur?.. Buda heykelleri bombalanmış, yazık olmuş. Kâbe tahrip olsa da kıblemiz değişmez. Biz Allah’a ibadet ediyoruz, Kâbe’ye tapmıyoruz ki. Londra’dan ve daha birçok Avrupa şehrinden kaçıyor Müslümanlar. Çünkü sokaklarda sözlü ve fiili saldırılara uğruyorlar. İş sözleşmeleri, kira kontratları, kredi kartları iptal ediliyor. Camiler yakılıyor...  Londra’daki bombalı saldırıların doğrudan ya da dolaylı bir tuzak olduğunu düşünmeye yatkınım. Batı, terörü, kendi vahşetinin dayanağı haline getirmekte bu kadar hevesli olmasaydı, böyle bir şüphe taşımazdım ama şimdi içimde şüphe var. Blair’e, Bush’a birer sanık gözüyle bakmamız doğal.
î Başa Batılılar, İslâm’ı, yok etme arzusundalar. Onlara göre İslâm, Batı medeniyetine meydan okumanın adı. Bugünkü medeniyetin temeli iktisattır, kazançtır, kârdır. Bu kârı azaltan, felsefi bakımdan anlamsızlığa mahkum eden veriler İslâm’da mevcut. Buna katlanamıyorlar.Batılı liderlerin, askerlerin, siyasetçilerin, papazların kabul edebileceği bir İslâm var. Onu da empoze ediyorlar zaten. Dinlerarası diyalogla, Müslümanların başına bomba yağdırılması ve İslâm’a hakaret bir arada yürütülüyor bu yüzden. Protestan’la Müslüman arasındaki benzerlikler öne çıkarılıyor. “Şu ilke aynı, bu görüş aynı” deniyor sonra da “İslâm’a ne gerek var” diyorlar.
18.8.2005 / TEOMAN DURALI / 8SÜTUN.COM


î Başa
Kimin gözyaşları..? İsrail Gazze'den neden çekildi? - İbrahim Karagül - YeniŞafak - 19 Ağustos 2005 

Neredeyse hepimizi ağlatacaklar! Ariel Şaron "yüreğinin yandığını" söylerken ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, "dramatik bir an" yaşandığını söylüyor. İsrailliler gözyaşı döküyor. Kendileriyle birlikte dünyanın da gözyaşı dökmesini istiyorlar. Dünya basınında dramatik sahnelere yer veriliyor.

Neden? 38 yıl önce işgal ettikleri Filistin topraklarından çekildikleri için. Neden? "Vadedilmiş topraklar"dan bir adım geri attıkları için. Neden? Yağmaladıkları, gasbettikleri, katliamlar sergiledikleri topraklardan uzaklaştıkları için. Her karışında katliamların, trajedilerin yaşandığı Filistin topraklarında kimin için gözyaşı dökülmeli?

Güney Lübnan'da direnemeyen ve ilk kez geri çekilmek zorunda kalan İsrail, ikinci kez işgal ettiği bir bölgeden çekiliyor. Hizbullah'a yenildi ve yenilmezlik efsanesini kaybetti. Gazze'de ise Hamas'ın direnişini ezemedi. İkisi de İsrail için ilkleri barındırıyor. Güney Lübnan'da yenilmezliğini kaybetti. Gazze'de ise, 1978'deki Camp David Anlaşması'ndan sonra ilk kez yerleşim birimlerini terk ediyor. Rus Kazakları'nın işlevine benzer biçimde vadedilmiş topraklara yayılmak, sınırları genişletmek için Filistin halkına ait topraklara yerleştirilenler ilk kez çekiliyor. Gazze'deki 1,3 milyon Filistinli'nin bağrına saplanan, silahlarla korunan 8 bin İsrailli nihayet gidiyor.

Gelelim İsrail'in çekilme nedenine ve çekilme sonrası hesaplarına...

1- İsrail Gazze'den barış adına çekilmiyor. Bu bir barış operasyonu değil. Şaron yönetimi, radikal Yahudilerin öfkesine Filistinlilerle barış yapmak için katlanmıyor.

2- Bu tam bir çekilme değil. Gazze'nın sınırları yine İsrail'in kontrolünde olacak. Hava ve deniz sahaları da. Filistinliler'in hareket özgürlüğü bile İsrail denetiminde olacak.

3- İsrail Batı Şeria'dan da çekilirse bunun barış adına yapıldığını söyleyeceğiz. Batı Şeria'daki 420 bin İsrailli yerleşimci çekildiği anda barış söz konusu edilebilir. Ama çekilmeyecek! Göstermelik olarak kıyıda/köşede kalmış dört küçük yerleşim birimi boşaltılacak sadece.

4- Daha kötüsü, Gazze'den çekilen İsrail, Batı Şeria'daki yerleşim birimlerini daha da artıracak. Bütün yoğunluğunu, enerjisini Batı Şeria'ya yöneltecek. Bölgedeki İsrail ağırlığı daha da artacak.

5- Gazze'den çekilme ABD ile İsrail arasındaki anlaşmaya dayanıyor. ABD Başkanı George Bush'un sözünü ettiği Filistin devletinin Batı Şeria'da değil Gazze'de kurulacağı öne sürülüyor. Gazze'de bağımsız bir Filistin devleti kurulurken Batı Şeria'da İsrail'in ezici hakimiyeti söz konusu olacak. Yani, Filistin Devleti Gazze topraklarıyla sınırlı kalacak. Bu, ABD ve İsrail'in dünyaya oynadığı büyük bir oyun.

6- İsrail, güvenli sınırları önceliyor. Batı Şeria'nın bir bölümünü daha İsrail topraklarına katacak ve doğal bir sınır oluşturacak. Gözlemcilerin bu program sonrası de facto bir Filistin devletiyle de facto bir İsrail devletinin ortaya çıkacağına dair görüşleri dikkat çekici.

7- ABD-İsrail anlaşmasında Bush yönetiminin, 1967 öncesi siyasi haritaya dönülmeyeceği konusunda İsrail'e güvence verdiği belirtiliyor. Yani "çekilme oyunu"ndan sonra İsrail Batı Şeria'da elinde tuttuğu topraklarda meşru bir güç olarak tanınacak.

8- Batı Şeria'daki "duvar" inşaatının bu anlaşmaya göre yapıldığı, yerleşim birimlerinin bu yolla genişletildiği, Filistin'e artık bir karış toprak bile verilmeyeceği ve bölgenin büyük bölümünün İsrail egemenliğine bırakılacağı söyleniyor. Böylece İsrail için güvenli ve değişmez sınırlar oluşturulacak. Tabi Utanç Duvarı da meşrulaşacak.

9- 10 yıl içinde Ürdün'den Akdeniz'e kadar olan bölgedeki Arap nüfusu, 5,2 milyonluk Yahudi nüfusunu geçecek. Çekilme ve Batı Şeria'yı parçalara ayırma stratejisi aynı zamanda bu "demografik tehdidin" önüne geçmeyi amaçlıyor.

10- Şaron bu planı uygulayarak büyük oynuyor. İlk bakışta risk alıyor gibi görünse de, çok uzun vadeli bir plan uyguluyor. Adeta İsrail'i yeniden kuruyor. Bunları yaparken de dünyanın gözünde "barış adamı" sıfatını kazanmaya çalışıyor. ABD'nin gözünde şimdi bir numara. Bush onu "barış adamı" olarak nitelememiş miydi?

11- Gazze büyük oranda Hamas'ın kontrolünde bir bölge. Çekilmenin ABD destekli Mahmut Abbas yönetimiyle Hamas arasında ciddi bir iktidar çatışmasına zemin hazırlayacağı belirtilerek iç savaş senaryoları konuşuluyor. Hamas çok ciddi bir hedef haline getiriliyor. Kontrol edilemezse Hamas'a yönelik çok ciddi bir operasyon başlatılabilir. Tabi adı "terörle mücadele" olacak.

12- Çekilmenin bir de dışarıya, Ortadoğu'ya yönelik hedefleri var. İsrail Gazze gibi sorunlu bir bölgeden kontrollü olarak çekiliyor. Artık sadece Batı Şeria'da yoğunlaşmasını değil, Basra Körfezi'ne kadar etkinlik kurmasını izleyeceğiz. Irak işgaliyle ABD'nin korumasında bu ülkede etkinlik kuran İsrail, enerjisini Hizbullah, Lübnan ve Suriye'ye yönlendirecek. Çekilme bittikten sonra Şaron yönetiminin Suriye'ye yönelik tahrikleri nasıl artacak hep birlikte göreceğiz.

13- Şimon Peres'in; "Siyonizm toprakla kuruldu, nüfusla devam ediyor" sözü İsrail için yeni slogan. Artık toprak üzerinde değil, nüfus üzerinde savaşları göreceğiz.

14- Tüm bunların ötesinde Gazze'de çelik gibi bir Filistin iradesi vardı ve bu sonuçların bir kısmını belirledi. İsrail hangi stratejiyi uygularsa uygulasın, bir gün Filistin'in özgürlük tutkusu, o utanç Duvarı'nı da yerle bir edecektir.


 
Hakan Albayrak


î Başa
Dünyaya ışık saçmak - HAkan Albayrak - Milli Gazete - 16 Ağustos 2005 
Hakan Albayrak
16.08.2005
Dünyayı fethetmemiz gerekiyor. İşgalden bahsetmiyorum, açmaktan bahsediyorum. İslâm’a, İslâm medeniyetine açmalıyız dünyayı. Alimlerimiz, filozoflarımız, münevverlerimiz taarruza geçmeli. Dervişlerimiz taarruza geçmeli. Şairlerimiz, yazarlarımız taarruza geçmeli.
Müzisyenlerimiz, sinemacılarımız, televizyoncularımız taarruza geçmeli. Dünya halklarına medeniyet diye yutturulan Frenk barbarlığını, vahşi kapitalizmi ve emperyalizmi alt etmek, insanlıkla güneşin arasına çekilen perdeyi kaldırmak için seferber olmalıyız. Topyekün taarruz! Topyekün taarruz! Topyekün taarruz!
Kamusal gündemimizin birinci maddesi (ve ikinci maddesi ve üçüncü maddesi...) İslâm medeniyetini canlandırmak olmalı, Nizam-ı Alem olmalı. Sevr’e takılıp kalmak bize yakışmıyor. Türkiye Cumhuriyeti topraklarının bölünmesi tehlikesini vurgulaya vurgulaya bölünme ihtimalini içselleştiriyoruz. Halbuki ruhlarımız, yüreklerimiz ve beyinlerimiz bu sınırlardan taşıp dünyanın öbür ucuna kadar akmalı. İçimizden bir grup, Kafkasya ve Orta Asya’yla entegrasyonun zeminini oluşturmalı. Bir grup, Balkan Müslümanlarıyla entegrasyonun... Bir grup, Ortadoğu’yla entegrasyonun... Sonra, Afrika’yla, Güney Amerika’yla sağlam bağlar kuran gruplarımız olmalı. Ama meselemiz sadece entegrasyon, yani cepheyi genişletmek, yani kendimizi sağlama almak değil. Meselemiz, dünyaya ışık saçmak.
“Bir Huntington, bir Fukuyama...” diye konuşarak, Batı’nın felsefi iflasından başka bir şey ifade etmeyen fikir müsveddesi karın ağrılarını göklere çıkarırken İslâm dünyasının geçmişteki ve günümüzdeki muazzam fikir birkimini aşağılamaya cüret eden bedbahtların veyahut bedhahtların propagandalarına aldanmayalım; kurtuluş formülü bizdedir ve başka da hiçkimsede değildir.
Bir kazayı sağ salim atlattığımız zaman ne deriz? “Verilmiş sadakamız varmış.” Yani biz, kendimizi ancak başkalarına yardım ederek koruyabileceğimize inanırız... Bir zulme şahit olduğumuz zaman ne deriz? “Alma mazlumun âhını, çıkar âheste âheste.” Yani biz inanırız ki, zalim ne kadar güçlü olursa olsun ve mazlum ne kadar güçsüz olursa olsun, hiçbir zulüm zalimin yanına kâr kalmaz... İşte dünya görüşümüz! İşte dünyayı kurtaracak görüş! İşte vahşi kapitalizmin ve emperyalizmin sonunu müjdeleyen hayat felsefesi! İşte tünelin ucundaki ışık! Bu ışığı yaymalıyız. Ve bu ışığı yaymak için Batı’nın kültür emperyalizmine karşı her cephede savaşacak kadar donanımlı olmalıyız. Medeniyetimizi romanlarda, filmlerde, şarkılarda yeniden üretmeliyiz. “Tûti-i mu’cize gûyem, ne desem laf değil” asaletinden “Çeksene elini, kırcan mı belimi” rezaletine geçiş sürecini tersine çevirip, asaletimizi yeniden kuşanmalıyız. Her şey birbiriyle irtibatlı. Aşağılık bir müzik zevkiniz varsa medeniyetiniz olamaz!
Bizim ‘dökülme’ lüksümüz yok. Muhkem bir kale olmalıyız insanlık için. Duruşumuz hayranlık uyandırmalı. Kendi mahallemizden, yani Ortadoğu’dan ve Kafkasya’dan ve Orta Asya’dan ve Balkanlar’dan başlayarak bütün dünyada bir asalet rüzgarı estirmeliyiz. İliklerimize kadar idrak etmeliyiz bu sorumluluğu.
Şair Cevdet Karal anlattı: Bakü’lü gençler arasında Rusça konuşma hastalığı yayılıyormuş... Rusça konuşmak, Ruslar gibi davranmak, medeniyet alameti olarak görülüyormuş bazı çevrelerde; Türkçe (veya Azerice) konuşmak, yerliliği önemsemek ise bayağılık, liyakatsizlik, anakroniklik alameti olarak görülüyormuş... Niye? Çünkü Azeri televizyonlarına bakıyorsunuz, “Azerbaycan Respublikası Prezidenti İlham Aliyev”in günlük mesai haberleri ve üç-beş türküden başka yerli bir şey yok. Türkiye televizyonlarının ekseriyeti ise amiyane tabirle ‘karı oynatıyor’. Dünyaya çekidüzen vermek gibi bir gayesi olan kimselerin kurduğı televizyonlar da var, ama bunlar iç siyaset tartışmalarına öyle gömüldüler ki (ve bu tartışmaları öyle iç karartıcı, öyle ümit kırıcı, öyle yıldırıcı bir üslupla yürütüyorlar ki), Bakü’lü gençlerin yüreğinde ufacık bir kıvılcım bile çaktıramıyorlar. Almanya’ya bakın, Makedonya’ya bakın, Batı Trakya’ya bakın; Türkiye televizyonlarının Türkçe konuşan topluluklar üzerindeki en bariz ve en büyük etkisi, ahlâkı ve asaleti aşındırmak. Arap ve Fars komşularımız üzerinde de yozlaştırıcı bir etkileri var.
Sadece televizyonlarımız (en azından birkaç tanesi) İslâm medeniyetini ihya amacını gütseydi ve bu amaca matuf kaliteli, asaletli, cazibeli programlar (bilhassa filmler, filmler, filmler) yapsaydı, onca eksiğimize-gediğimize rağmen dünyanın altını üstüne getirebilirdik.
Koca insanlık, televizyon çocuğu olmadı mı? Çocuğun kurda kuşa yem olmasını istemiyorsak, üstad Sezai Karakoç’un yıllar önce kurduğu o muhteşem televizyon hayalini bir an evvel gerçekleştirelim: Türkçe’nin yanı sıra Arapça, Farsça, Urduca, İngilizce, Fransızca... yayın yapacak bir İslâm medeniyeti televizyonu!
Hosted by www.Geocities.ws

1