|
|
| İngiltere'de İslami bankalar ve
finans kuruluşları tarafından İslam kurallarına uygun olarak verilen
mortgage (ipoteğe dayalı uzun vadeli ve uygun koşullu ev kredisi) tutarı
büyük bir hızla büyüyor. Uzmanlar, şu anda 164 milyon sterlin olan ve
yılda yüzde 47'lik bir büyüme gösteren İslami bankaların mortgage
portföyünün, 2009'da 1.4 milyar sterline ulaşmasını
bekliyor. İngiltere'de yapılan bir araştırmada, İslami bankaların İslam kurallarına uygun mortgage hizmetine başlamasından önce herhangi bir bankadan kredi alan 1.8 milyona yakın İngiliz Müslüman'ın, her geçen gün daha büyüyen oranda İslami kurallara uygun krediye yöneldiğini ortaya koyarken, HSBC ve Lloyds TSB gibi bankalar da bu pazardan pay almak için İslami mortgage'a başlamıştı. İngiltere'de sistem 2003'e kadar sadece İslami bankaların tekelindeydi. TÜRKİYE HAZIRLANIYOR Türkiye'de mortgage için hazırlıklar sürerken, Özel Finans Kurumları (ÖFK) da İslami mortgage için çalışmalara başladı. Türkiye'de mortgage sistemine ilk hazırlanan finans kurumu olduklarını söyleyen î Başa Kuveyt Türk Genel Müdürü Ufuk Uyan, 'Bu amaçla Dubai kökenli gayrimenkul grubu Amlak Finance ile Türkiye'de mortgage alanında faaliyet gösterecek bir şirket kurulması konusunda çalışmalar yürütüyoruz' dedi. Mortgage ile ilgili hazırlanan kanunun meclisten geçmesini beklediklerini belirten Uyan, bu yıl Türkiye'de gayrimenkule yatırım yapmak isteyen Körfez sermayesinden 100 milyon dolar uzun vadeli fon sağladıklarını söyledi. Family Finans'la birleşme sürecinde olan Anadolu Finans'ın Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Ali Akben de uzun vadeli kredi bulduklarında, İslami kurallara uygun mortgage sistemini Türkiye'de başlatmak istediklerini söyledi. Akben, konuyla ilgili detaylı rapor hazırladıklarını belirterek, 'Talep var. Ancak uzun vadeli kaynak sorunu yaşıyoruz. Sistemi yaygınlaştırmak için önce yurtdışından uzun vadeli kredi bulmak lazım. Keşke Körfez sermayesi Türkiye'ye rahat girişi olsa da, yeterli kaynak yaratabilse' diye konuştu. BİZDE FARKLI OLABİLİR Family Finans Perakende Bankacılık Müdürü Naim Karatopçu da sistemin altyapısı tamamlandığı anda mortgage'a başlayacaklarını vurguladı. Karatopçu şunları söyledi: 'ÖFK'ların prensipleri doğrultusunda mortgage vereceğiz. Bizim modelimizin İngiltere'deki gibi işleyeceğini sanmıyorum. Kira öder gibi bankaya ödeme yapılması bizim altyapımıza uymaz. Kaynak açısından da ikincil piyasasının oluşmasıyla ortak fon oluşacak. Bizim ne kadarlık bir kaynak yaratacağımıza zamanı gelince bakıp göreceğiz.' İNGİLTERE'DE SİSTEM NASIL ÇALIŞIYOR? İslami bankalar tarafından verilen mortgagede, banka kredi faizi yerine, geçici bir süre için alınan evin kira gelirinden faydalanıyor. Yani evi alan kişi, evin taksitlerinin yanı sıra bankaya bir süre için kira da ödüyor. Sürenin sonunda evin tapusu alıcının üzerine geçiriliyor. Liara metodu denilen bu metodun yanı sıra, bir de evin banka tarafından satıcıdan alınıp, faizleri de içine katılarak yüksek bir fiyatla alıcıya satılmasını öngören murabaha metodu uygulanıyor. Bu metotta, alıcı bankaya faiz yerine yüksek taksitler ödüyor |

İstanbul'un Sultanahmet semtinde (Anadolu anlatımıyla) "turist
kaynıyor"... Geçen hafta cumartesi sabahı Sultanahmet'e gitmese idim,
Sultanahmet'teki yabancı turistleri görmese idim, "İstanbul'da bu yıl çok sayıda
turist var. Otellerde yer bulunmuyor, İstanbul'un yeni otellere ihtiyacı var"
diyenlere inanmazdım.
Hiçbir hafta sonu erkenden Sultanahmet Meydanı'na
gitmek İstanbul'da yaşayanların aklına gelmez. Benim de gelmezdi de... Bir
yabancı misafirim geldi. Daha gelmeden "Sultanahmet'te bir otelde kalacağım"
diye mesaj yolladı. Eski "Dersaadet Mahpushanesi"nden bozma, Four Seasons isimli
otelde yer ayırtmış. Cumartesi sabahı otele, yabancı misafirimi görmeye gittim.
Odasını gördüm. Otelin çatı katında, iki yana balkonu olan odanın tam karşısında
Ayasofya bütün ihtişamı ile duruyor. Yabancı misafir otelin konumuna, odalarına,
hizmetlerine hayran olmuş.
Eskiden "mahpusların volta attıkları" avlu,
şimdilerde otelin bahçesi. Yemyeşil bahçe haline getirilen avluda çay içtik.
Otel müdürü Marcos Bekhit, "Bu yıl İstanbul'da turizmin altın yılı. Yüzde
doksana yaklaşan doluluk oranıyla çalışıyoruz. Oteli Yapı Kredi'den satın alan
tekstilci Mesut Toprak'a ait Astay grubu, Beşiktaş'taki eski Devlet Konukevi
arsasında yeni otel yatırımını en kısa sürede gerçekleştirme arayışında"
dedi.
Ayasofya'yı geziniz
Erken erken otelden ayrıldık. Ayasofya
Müzesi'ni gezmeye gittik. Sabahın o erken saatinde yabancı turistler bilet
kuyruğunda. Ben Ayasofya'yı daha önce de gezdim. Ama kapıdan girerken insan
etkileniyor.
Gözü ile görmeyen inanmaz. Koskoca Ayasofya'nın içi insan dolu.
Hele üst galeriye çıkılan tırmanma yollarında insanlar birbirini ite kaka
ilerliyor.
Üst galeride İznik Vakfı'nın "çağdaş çini örneklerinin
sergilendiği" "Çiniiçin" sergisi ile Ahmet Ertuğ'un Ayasofya fotoğrafları
sergisi var. Ahmet Ertuğ'un fotoğraflarında mozaik ikonaların fotoğrafları,
gerçekleri kadar canlı.
Ayasofya Müzesi yetkililerine günde kaç yabancı
turistin müzeyi gezdiğini sordum. Tur gemileri limana geldiğinde günde 50 bin,
salı ve çarşamba günleri 25 bin, en tenha günler 15 bin kişi Ayasofya'yı
gezermiş.
Ayasofya'dan çıkışta, duvar dibinde çay bahçesinde ben çay içtim (1
YTL). Yabancı misafir Türk kahvesi istedi. (2.5 YTL)
Çiftehamam'ı
görünüz
Daha sonra Ayasofya'nın karşısındaki "Haseki Hürrem Sultan" hamamını
gezdik. Bu hamamın bir adı da "Ayasofya Çiftehamam". Kanuni'nin başkadını Haseki
Hürrem Sultan adına 1556 yılında yaptırılmış. Mimar Sinan'ın eserlerinden biri.
Bu kadar büyük bir hamamı başka yerde göremezsiniz. Kültür ve Turizm Bakanlığı
tarafından onartılan (maalesef onartılırken yepyeni hale getirilen) hamamda
bakanlığın halı ve kilim satış mağazası var.
Yabancı dostumun esas görmek
istediği "Mavi Cami" dediği Sultanahmet Camii idi. Sultanahmet Camii'nin içi de
yabancı turist ile doluydu.
Cumartesi sabahı yabancı misafirim görmek istiyor
diye dolaştığım yerlerin tamamını yazmaya bu köşe yetmez.
Düşündüm... Biz
neden sahip olduğumuz güzellikleri gezmeyi, görmeyi ihmal ediyoruz. Hafta
sonları, tatil günleri evde tembellik etmek yerine çoluk çocuk neden
Sultanahmet'e gidilmez. Yabancılar Sultanahmet'i görmek, yaşamak için ta
nerelerden geliyor. Biz otobüse binip Sultanahmet'e gitmeye üşeniyoruz.
Uzun
anlatımın sonu. Sultanahmet'e gidiniz. Güzel bir gün
geçireceksiniz.
[email protected]

"Kabala" son günlerin moda
öğretisi. Bütün dünyada birçok kişi, şimdiye kadar gizli tutulan bu öğretiyi
öğrenmek, anlamak ve değerlendirmek peşinde. Kabala, Hz.Musa'dan Shakespeare'e,
Eflatun'dan Newton'a kadar yüzyıllara boyu birçok kişiyi etkilemiş ve dehalarına
ilham olmuş bir felsefe.
"Kabala"nın yüzyıllar boyunca gizli tutulmuş ve sadece belli kişilerin
tekelinde kalmış felsefesi, 21. yüzyıla girilmesiyle birlikte bütün detaylarıyla
açıklandı. Çünkü, bu gizemli felsefeye göre, 21. yüzyılın başı sırların
açıklanması için seçilmiş bir zamandı. Bu açıklamayla birlikte, kabala hakkında
bir çok kitap yayımlanmaya ve bütün dünyada kabala öğretim merkezleri açılmaya
başlandı. Bu konuda yazılan kitaplarda, gizemli sırlar, çocukların bile
rahatlıkla anlayabileceği açıklıkta anlatılıyor. Doğal olarak, öğretinin
detayını öğrenmek için, hâlâ uzun çabalar gerekiyor.
"Kabala" üzerindeki ilk yazılı çalışma, yaklaşık 4000 yıl önce Hz.İbrahim
tarafından yapıldı. "Oluşumun Kitabı" denilen bu çalışma esas itibariyle
sayılar, isimler ve sembollerden oluşuyordu. Kabalistler bu çalışmanın tüm
dinlerin tohumu olduğuna inanıyorlar.
Kabalistlere göre, Musa'ya verilen "10 Emir", yazılı anlamıyla alakası olmayan bir şifreydi. Kabalistler, Musa'nın sonunda "bilgi"nin tamamına ulaştığına ve 1000 yıl bu bilgilerin bir sandıkta (Ark of the Covenant) saklandığına inanıyorlar.
Musa, tüm mucizelerini bu bilgiler sayesinde yapabilmişti. Kabalistler, Hz. İsa'yı, "Hz.Yusuf'un oğlu Haham Joshua" olarak tanıtıp, onun da tüm mucizelerini kabalistik bilgiler sayesinde yapabildiğini söylüyorlar.
Kabalistlerin devi kabul edilen Shimon Bar Yohai, 13 yıl kendisini İsrail-Meron'da bir mağaraya kapatarak "Zohar" denilen kabalanın en büyük çalışmasını ortaya çıkarttı. Aslında, "kutsal kâse", "şövalyeler", "gül" gibi semboller "Zohar"ın içinde bulunuyordu.
Yine kabalistlere göre, 17. yüzyılda bilimin aniden çiçek açmasında, kabalistik çalışmaların büyük payı vardı. Yine de, "Zohar"ın şifrelerinin tam anlamıyla çözülmesi 20. yüzyılın başlarında yapılabildi. İzafiyet, uzay yolculuğu, paralel dünyalar ve birçok ilacın sırları "Zohar"da şifrelenmişti.
Kabalistlerin "ışık" dedikleri şey, yaradanın sonsuz
ışığı. î Başa
Kabala'da "ışık" bir ampulle simgeleniyor. Bir ampulde de pozitif ve
negatif kutuplar ile bunların birbirinden ayıran ince bir tel(filaman) vardır.
Filaman, bir dirençtir ve pozitif tarafın negatif tarafla doğrudan ilişki
kurmasını engeller. Bu direnç ampulün aydınlık üretme nedenidir. Bu direnç
olmasa, negatif ve pozitif taraf kısa devre yapar, ani bir ışık üreterek patlar.
Ama, sonra karanlık vardır. Yani, direnç olmadan kalıcı ışık olamaz. "direnç"
hem ışığı hem de "ışık"ın ortaya çıkarılmasının kurallarını
doğurur.
Kabala'nın yedinci ilkesi "Tepkisel dürtülerimize direnmek kalıcı
ışığı yaratır" diyor.
|
| |||||||||||||||||||||
| ||||||||||||||||||||||
| |||
| Eğer bu suikast iddiası ile ilgili yeni bir dosya
açılacaksa işe önce “çadır”dan başlanılmalıdır!..Tatbikat
alanındaki protokol çadırından. Çadırda kimler vardı?.. O gün orada, yani 1997 Kasım’ının 5.günü KKTC topraklarında yapılan Toros-2 Tatbikatının finalini izleyenlerin bulunduğu protokol çadırında kimler vardı bakalım. Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu, Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanı Korg. Ali Yalçın, KKTC Güvenlik Kuvvetleri Komutanı Tuğg. Hasan Peker Günal, Lefkoşa Büyükelçisi Ertuğrul Apakan, KKTC Cumhurbaşkanı Vekili ve Meclis Başkanı Hakkı Atun, Başbakan Derviş Eroğlu, Başbakan Yardımcısı Serdar Denktaş, Dışişleri Bakanı Taner Etkin, KKTC Milli Eğitim Bakanı Günay Caymaz, Tarım ve Orman Bakanı Kenan Akın ... Bu “çadır” eksikti!.. Hem de dikkat çekici biçimde eksiklikleri vardı protokol çadırının.. İşin bu tarafına bakmadan olayı hatırlayalım. ” KKTC'li yetkililer ve Türk komutanlarla birlikte protokol çadırında tatbikatı izleyen Albay Vural Berkay, göğsüne saplanan bir kurşunla yaralandı. Hastaneye kaldırılan Albay kurtarılamadı...” Olaydan sonra dönemin Milli Savunma Bakanı İsmet Sezgin Ankara’da açıklama yaparak, tatbikat sırasında hayatını kaybeden Albay Vural Berkay'ın, sadece özel kuvvetlerde bulunan silahlardan atılan bir merminin sekerek kendisine isabet etmesi sonucu şehit olduğunu bildirdi. Sezgin: ‘‘Yapılan araştırma sonunda, kurşunun sadece özel kuvvetlerde bulunan silahlardan atılan ve seken bir kurşun olduğu tespit edilmiştir. Silahlı kuvvetlerimizde, askerle komutanı arasında, sevgiye dayalı, inanca dayanan bir bağlılık, bir saygı vardır. Bunun ötesinde bir davranışı beklemek mümkün değildir.’’dedi. Bakan, alel acele olayda suikast parmağı aranmaması yolunda sözleri ile gündeme geldi.. Çadıra dönelim... Önemli boşlukları(!) olduğunu ileri sürdüğümüz çadıra.. Mesela o gün o çadırda, tatbikatı izleyehler arasında, Milli Savunma Bakanı İsmet Sezgin yoktu... Bur gün öncesinde KKTC de olmasına rağmen... Ve teamüle bakalım.. O yıllarda ve birkaç yıl öncesine kadar KKTC’de yapılan Toros tatbikatlarına Türkiye çok önem veriyordu. Ege tatbikatları KKTC de Toros Tatbikatı ile bitiriliyordu ve Türkiye’nin Kıbrıs politikası üzerine diplomatik işaretler içeriyordu. Bu tatbikatlar her yıl Cumhurbaşkanı, Başbakan, Gênelkurmay Başkanı’nın katılımları ile gerçekleşiyordu.. O gün yoklardı... Tesadüf işte... Çadıra kurşun isabet eden kaza(!) nın yaşandığı tatbikatta Cumhurbaşkanı, Genelkurmay Başkanı yoktu.. Belirtiğim gibi Milli Savunma Bakanı İsmet Sezgin de, tatbikatın ilk gününde, tanışma merasimlerinde bulunmuş, ertesi gün açık alandaki silahlı tatbikat günü Ankara’ya dönmüş, çadıra gelmemişti. Belirttiğim gibi tesadüf. Ve o tatbikat.. O yıllarda Rumlar bölgeyi Rusya’dan aldıkları S-300 füzeleri ile donatıyorlardı. Tatbikat senaryosu buna göre hazırlanmıştı. Özel kuvvetler sahnedeydi.. Genelkurmay 2.Başkanı Çevik Bir’e bağlı olan Özel Kuvvetler tatbikatı gerçekleştireceklerdi. Özel Kuvvetler, temsili S-300 üssüne sızma harekatı yapıyorlardı. Harekatın gece yapıldığı farz edilerek üzerine gece görüş teçhizatı monte edilmiş silahlarıyla üsse sızan timler, üssü koruyan temsili Rum askerleriyle çatışmaya girdi. Füzelerin bulunduğu bölgeye tahrip kalıpları yerleştirmeyi başaran keskin nişancı Türk askerleriyle Rum askerleri arasındaki ateş teatisi dakikalarca sürdü. Dikkat çekici bir durumdu bu..! Gerçek mermilerin kullanıldığı bir tatbikatta, temsili bir çatışma sahnesi uzun uzadıya yansıtılıyordu. Protokol çadırı, tatbikatın 1500 metre karşısında 15 derece doğusunda güvenli bir yerdeydi.. Bu çadıra kurşun isabet etti. Kurşunun ,tatbikat alanından sektiği açıklandı. Kurşunun çıktığı silahın M-16 tüfeği olduğu belirtildi. Kurşun, Kıvrıkoğlu Paşa’nın hemen arkasındaki Albay Vural Berkay’a isabet etti. Tatbikata f-16 larda katılıyordu ve ortalık çok hareketliydi. Albay Berkay’dan çıkarılan kurşun,özel kurye ile Ankara’ya götürüldü. Ve olay adeta kapatıldı.. Çadıra gelen kurşun gerçekten tatbikat sahasında ki bir M-16 tüfekten mi sekmişti?.. Menzili 550 metre olan bu tüfeğin kurşunu 1,5 kilometre ötedeki çadıra nasıl ulaşmıştı?.. Mermi, kulislerdeki iddialar gibi bir Kanas mermisi miydi?.. Askeri kaynaklar bir inceleme başlattı.Ancak kamuoyuna hep “kaza” açıklaması yapıldı. Bu durum Kıvrıkoğlu’nun genelkurmay başkanlığı döneminde de sürdü. Açıklamalarda, merminin deforme olduğu ve balistik muayene sonucu hangi silahtan çıktığının belirlenmesinin olanaksız olabileceği de belirtildi. Askeri savcılık, M-16 ile tatbikata katılan birlik personelini sorguya aldı.Sadece Albay Berkay'a isabet eden merminin, S-300 füzelerinin imhası operasyonuna katılan Özel Kuvvetler Komutanlığı'na bağlı birlikte görev alan personelden birinin silahından çıktı kararına varıldı. Belirttiğim gibi, Kıvrıkoğlu Paşa genelkurmay başkanı olduktan sonra da bu konu gündeme gelmedi. Ama Çevik Bir, yakın çalışma arkadaşları Erol Özkasnak ve ötekiler beklemedikleri biçimde adeta tasfiye edilircesine emekli edildiler. Ama bir yarbay bukonuyu gündeme taşıdı.. Yarın Yarbay Yavuz Yıldar anlatıyor.. |
î Başa
Century 21: Mahalle emlakçılığı bitecek -Yeni Şafak - 22
Ekim 2003
Dünyanın en yaygın emlak ağına sahip Century 21, yaptığı çalışmalarla emlakçılığı Türkiye'de kurumsallaştırarak, mahalle emlakçılığını bitirmeye kararlı. Century 21 Avrasya İş Birim Yöneticisi î Başa Hilmi Işıkören "Biz Türkiye'ye bambaşka bir emlak anlayışı getirmeyi hedefliyoruz" diyerek insanların kafasındaki emlakçı imajını yıkacaklarını söyledi. "Türkiye'de gayrimenkullerin %70-80 kadarı sahibinden satılıyor" diyen Işıkören, bunun sebebini ise halkın emlakçılara güven duymaması olarak açıklıyor. Işıkören, 4-5 yıla kadar sektörde sadece dürüst emlak şirketlerinin söz sahibi olacağının altını çiziyor.
î Başa Vahdettin vatansever olarak yaşadı ve öldü - milli gazete - 28 Temmuz 2005 Ecevit, Şeflik CHP'sinin, Osmanlı ve din düşmanı ekolünün tipik bir timsâli idi. Bütün ömrünü, katı bir "Cumhuriyetçilik taassubu" içinde, sağdaki siyasi rakiplerine "Atatürk düşmanı" ithamında bulunarak ve "Lâiklik elden gidiyor" âvâzesiyle geçirdi. 80'inden sonra "Vahdettin hain değildir" diyeceği tuttu. Demirel, bütün siyasi hayatını dini konularda popülist politikasıyla geçirdi. En fazla sayıda İmam Hatip Okulunu o açtı… Türban hakkında da, daha sonraki görüşlerine taban tabana zıt bir şekilde, "Başörtüsü niye siyasi sembol olsun? Bu çocuklar inandıkları için başlarını örtüyorlar" diye ahkâm kesti. Lâkin, iki defa meşhur şapkasını alarak darbeyle başbakanlıktan ayrıldıktan sonra, 28 Şubat gecesi "hidayete"(!) erip darbecilere destek oldu ve 28 Şubat'ın ebedi olduğunu söyledi. Şimdi de Vahdettin tartışmasında, Ecevit'in "Vahdettin hain değildir" sözlerine karşı çıkarak "Bu yadırgatıcı bir beyandır. Tarihteki bazı kişiler hakkında, alışılagelmiş kanaatlerin dışındaki beyanlar yadırganır" diyor. Türkiye'nin 40 yıldır niçin darbeler girdabında yuvarlandığını, neden dogmatik düşüncelerden ve resmi ideolojinin tutucu kalıplarından kurtulamadığını şimdi anlıyor musunuz ? Sultan Vahideddin Han, bağımsız bir devletin başında olmadığı düşüncesiyle sakal bırakmadı. Ömrünün hiç bir deminde "hain" olmadı; bilâkis bir "vatansever" olarak yaşadı ve öldü. Veliahd sıfatıyla Avrupa'yı ziyareti esnâsında yâveri olan Mustafa Kemal Paşa'yı yakından tanıma fırsatı buldu ve Paşa aleyhinde "cumhuriyetçi" olduğu şeklindeki tezvirata rağmen onu Milli Mücadele'yi teşkilâtlandırmak üzere, kendi imkânlarından mali kaynak sağlayarak Anadolu'ya gönderdi. î Başa İşgal altındaki bir ülkenin padişahı olarak çok zor şartlar altında, başlangıçta Milli Mücadele'yi destekledi. Lâkin, işgal kuvvetlerinin sadrazam yaptırdığı Damad Ferit Paşa'nın, Anadolu'da milli mücadeleyi yürütenler aleyhinde fetvâ alması ve 10 Ağustos 1920'de Sevr'in imzalanması, İstanbul ile Ankara'nın ilişkilerinin kopmasına sebep oldu. İngiliz baskısıyla ve Damad Ferit Paşa'nın tesiriyle de olsa, yapılan bu hatâlarda tabiatıyla Sultan Vahideddin'in de sorumluluğu vardır. Lâkin, Atatürk gibi 1927'de değil, tam 78 sene sonra tarihi olayları dogmatik şekilde değerlendiren, kalıpçı ve oportünist "aydın" lara ne demeli? Vahdettin de, Atatürk de bu millete hizmet ettiler. Vahdettin, mağdur, mazlum, muzdarip olarak vatanı dışında vefat etti. Atatürk ise, yepyeni bir devlet kurarak Türk tarihine ismini altın harflerle yazdırdı. Bazıları ise, hâlâ bu millete ayakbağı olmaya devam ediyor. Hasan Celal Güzel/Tercüman/27/07/2005 | ||||||||
|
Nihat
Genç |
|
|
|
| Londra metrosundaki patlamalardan sonra Blair'in
İngiliz polisine 'vur emri' vermesi güvenlik sorunundan çok öte anlamlar
taşıyor. Savaştan önce Birleşmiş Milletleri devre dışı bırakan Blair, şimdi 'hukuk düzenini' şehir güvenliği adına iptal ediyor. Bu basit bir güvenlik olayı değil. İnsanlık çok zor günler yaşıyor. Sıradan bir polisiye tedbir hiç değil. Batı uygarlığının birkaç manyak tarafından bitirilmekte olduğunu gösteriyor. Bu vur emri, engizisyon günlerinde dahi yoktu, bu vur emri, Fransız İhtilali, seçim, anayasasının, hayata geçirilmesi ya da Ümit Burnu'nun keşfi kadar derin bir tarihi noktadır. Bu vur emri, arkasında büyük, siyasi, sosyal, hukuki sarsıntılar bırakacak ve bir uygarlık artık kökünden tartışılacak. Batının uygarlık kurumları, yani, akademileri, gazeteleri bu vur emrini nasıl tölere edecek, hep birlikte izleyeceğiz. Muhtemelen şöyle sağlam bahaneler bulacaklar: 'Irak'taki sıcak savaş dolayısıyla geçici önlemler', 'dünyayı saran olağanüstü terör olayları nedeniyle alınmış ara önlemler', 'savaşın şehirlere yayılmasını önlemek için alınmış acil önlemler'... Yani, batının uygarlık kurumları, yakın gelecekte buna benzer başlık ve açıklamalarla batı uygarlığının düştüğü bu kepazelik ve insanlık dışı durumu geçiştirmeye çalışacak. Çünkü Blair'in sokak ortasında gördüğün karakafalıyı sorgulamadan, anlamadan vur emrini vermesi, batıyı oluşturan son beşyüzyıl içinde en büyük siyasi olaydır. Şehirlerimizi uygarlık anlayışımızla oluşturduk, şehirlerimizi bu saatten sonra, Müslüman, zenci, mülteci, karakafalı, Hıristiyan, bizimkiler gibi güvenlik kuşaklarına ayıramayız. İnsan ve birey haklarını, batılı, kalkınmış, bizden, Hıristiyan, Avrupa ve Amerika doğumlu olanların haklarına dönüştüremeyiz. Siz, doğulular ya da batılılar, sizler Bushlar ya da Japonlar, sokak ortasında insanları vuramazsınız... Güvenlik tedbiri deyip hiçbir insanı, yaşı, cinsi, mezhebi, ülkesi kim olursa olsun öldürme hakkına sahip değilsiniz... Şimdi, Blair'in bu güvenlik tedbirlerine sulanan Ruslar sokak ortasında Çeçenler'i, Mısırlılar sokak ortasında Müslüman kardeşleri, Türk polisi sokak ortasında PKK sempatizanı şüphesiyle çatır çatır adam öldürmeye başlarsa, insanlığın hali ne olur? Böyle bir hakkı kimse eline geçiremez. Kullanamaz. Böyle delirmiş, gaddarlaşmış bir hakkı kullanmak isteyen devletlere, şehirlere, polislere, askerlere karşı tüm dünya ayağa kalkmalı... Burada sağcılık solculuk, ilericilik gericilik yoktur, olamaz, doğuculuk batıcılık, Müslümanlık, Hıristiyanlık yoktur, olamaz, hepimiz aynı şehirlerin çocuklarıyız. Şehirlerimizde herkes huzur ve güven içinde yaşayabilmeli. Benim ülkemde, İngiltere'den gelip yeleşenlerle İran'dan gelenler, benden daha huzurlu ve kendini güvende hissetmeli. Uygarlık budur. î Başa Blair'in bu gaddar kararını, dünyanın ilk büyük uygarlık şehirleri olan kadim Kahire'de, Bağdat'ta, Şam'da, Kudüs'te, İstanbul'da tarihleri boyunca bulamazsınız... Ama, batı, henüz değerleriyle kurulmadan kendi şehirlerini iptal ediyor... Şüphesiz batıyı insanlık dışı bu rezil kepaze durumlara düşüren yine kendileri. Terör, savaşlar, işgaller karşısında ısrarla ikiyüzlü, kalleş, ajanlı, çifte standartlı siyasetlerinin sonucu bu maskaralığa düştüler. Ve beşyüz yılda milyonlarca bilim/ hukuk adamının çabasıyla inşa ettikleri insan ve birey haklarını, yine kendileri paramparça ediyor... Blair'in bu kararı güvenlik tedbiri değil, insanlık için yeni bir felaket, bir büyük manyaklıkl. Bu manyaklığa karşı insanoğlunun vicdan kurumları, ahlak kurumları, akademileri, gazeteleri, yazarları sessiz kalamaz. Bizler, batının emperyalist işgallerine ve zavallı ülkelerin madenlerini soymasına karşı yüzlerce yıldır savaş veriyoruz. Ancak, batının bugün bizi şehirlerde kardeşçe yaşatan insan ve birey hakları, artık, hepimizin dünyanın en yüce değerleridir. İnsan ve birey haklarını 'çifte standart' ölçüler içinde kullananlar bugün bir uygarlığın sonunu getirmekte, kendi medeniyetlerini baltalarla parçalamakta!.. Ne edip edip, batı uygarlığının insanlığa bir armağanı olan birey ve insan haklarını bu savaş manyaklarının elinden almalıyız... Blair'in vur emri kararıyla gördük ki, mağdurları, mazlumları, silahsızları, çocukları öldüren katillerin 'hak' ölçüleri yoktur, olamaz... Eğer insanlık yeni bir hak ve hukuk ölçüleri bulacaksa, bu değerleri artık, çocukları, aileleri öldürülen, ülkeleri işgal edilen 'mağdurların' çocukları inşa edecektir... Şehirlerimiz 'adalet' bekliyor. Şehirlerimiz, ayrımcılık gayrımcılıkla tehdit altında. Şehirlerimiz 'dünya' insanlık şehri olmaktan çıkıp, Arap, Müslüman, zenci, mülteci gibi güvenlik bölgelerine, yani, öldürülmelerinde sakınca olmayan bölgelere dönüşüyor!.. Hatırlayacağım şey şudur, insanız ve şehirlerde hep birlikte yaşıyoruz... Terör insanlığın bedenine batmış bir dikense onu hukukun cımbızıyla çekip alacağız. Terör insanlığın kolunda, bacağında kangren ise onu hukukun neşteriyle kesip alacağız. Ama görünen o ki terör insanlığın beyninde bir tümör, bu tümöre sebep olan şey haksız savaşlar ve çifte standartlı hukuk uygulamaları. Yani yeniden ve yepyeni bir beyin arıyor insanlık ve şehirlerimiz. |
İbrahim ÖZÇEKİÇ/KAYSERİ,(DHA)
ANKARA
Milliyet
Dikkat çekmek için
| |||
| ANKA Ajansının bir haberi, iki
gün önce gazetelerde yer aldı...Yeri yerinden oynatması gereken haber,
alıştığımız biçimde arada kaynadı gitti!.. Hatta, bazı yazarlar, bu tür
bilgilerin haber yapılmasının birlik ve beraberlik açısından doğru
olmayacağını falan belirttiler. Oysa haber çarpıcıydı... 28 Şubat dönemine ait ağır ithamlar vardı... Demirel’in bazı generallerin adı geçiyordu... Burada bir parantez açalım... Türk Silahlı Kuvvetleri 1997 yılında, Ege tatbikatları çerçevesinde Kıbrıs’ta bir çalışma yapmıştı. Toros-2/97 adlı bu tatbikatın 5 Kasım 97 günü yapılan bölümünde bir kaza(!) yaşandı. Özel kuvvetlerden seken kurşun, Komutan çadırında tatbikatı izleyen Albay Vural Berkay’a isabet ederek öldürdü. Albay Berkay’ın hemen önünde dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu oturuyordu. Kıvrıkoğlu Paşa, seken (!) kurşundan filmlerde olabilecek bir tesadüf sonucu, yerinde vücudunu oynattığı için kurtulmuştu. Kurşun Paşa’ya isabet etseydi; Kıvrıkoğlu hayatını kaybetseydi ne olacaktı?.. Bir kere komuta kademesindeki terfi kimlikleri değişecekti.. O günleri takip eden gözlemciler, Kıvrıkoğlu’nun ortadan kalkması durumunda, dönemir kıdemsiz ama güçlü generali Çevik Bir’in birdenbire önünün açılacağını, normalde ulaşamayacağı Genel Kurmay Başkanı koltuğuna bu durumda ulaşabileceğini belirtiyorlardı. Gerçekten de öyleydi... Çevik Bir o sırada Genel Kurmay 2.Başkanı konumundaydı. Bu makam aslında bir nevi “sekreterlik” göreviydi. Hem kuvvet komutanlarından, hem de ordu komutanlarından daha alt bir makamdı ve 1 numaranın bürokratik boşluğu için gerekliydi. Oysa Çevik Bir, dönemin Komutanı İsmail Hakkı Karadayı’nın garip bir pasifliği redeniyle her taşın altından çıkar bir durumdaydı. Genel Kurmay'da kendisine yakın bir ekiple iktidar sahibiydi. Genel Kurmay Genel Sekreteri Erol Özkasnak, Çevik Bir’e yok yakın bir generaldi ve dönemin olağanüstü siyasi durumunda, bu generalin kimliği kamuya sık sık yansıyor, o da rütbesinin çok üstünde yetkilere sahip gibi davranıyordu. Fenelkurmay İstihbarat Müdürü Korgeneral Çetin Saner gibi Özel Kuvvetler Komutanı da Çevik Bir’in ekibinden di.. İşte kaza (!)böyle bir dönemde meydana geldi.. Bir özel kuvvet nişancısının silahından seken kurşun, KKTC’de tatbikatın izlendiği protokol çadırına geldi, komutanın arkasındaki albayı buldu... Yıl 1997..5 Kasım. Yıl Temmuz sonu 2005.. Ortaya bir mektup çıktı...l ANKA Ajansının haberine göre, 28 Şubat'ın hemen ardından, Mart ayında bir kurmay yarbay, dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'e "kişiye özel ve gizli" bir mektup yazdı. Yarbay, mektubunda, Silahlı kuvvetlerde bir etnik kadrolaşmanın yanı sıra, Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu'na, Kıbrıs'ta düzenlenen suikastın "Allah'ın bir lütfu ile atlatıldığı" yazarken, Orgeneral Çevik Bir'in Genelkurmay Başkanı olması için ya Hüseyin Kıvrıkoğlu'nun ortadan kaldırılacağı ya da Kıvrıkoğlu'nun görev süresinin bir yıl uzatılacağı öne sürüldü. Mektupta, "millet olarak duamız her iki teşebbüsün de başarısızlıkla sonuçlanması olduğudur" denildi. Mektupta, ikinci teşebbüsün Cumhurbaşkanı'nın katkısını gerektirdiği belirtilerek, bu senaryonun engellenmesi istendi. Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu'na, Kıbrıs'ta düzenlenen suikastın "Allah'ın bir lütfu ile atlatıldığı" yazarken, Orgeneral Çevik Bir'in Genelkurmay Başkanı olması için ya Hüseyin Kıvrıkoğlu'nun ortadan kaldırılacağı ya da Kıvrıkoğlu'nun görev süresinin bir yıl uzatılacağı öne sürüldü. Mektupta, "millet olarak duamız her iki teşebbüsün de başarısızlıkla sonuçlanması olduğudur" denildi. Yarbay, bu konunun kendisine intikal ettiğini ve bir vatandaş olarak devletin başı olması hasebiyle bilgi arzetmeyi amaçladığını" belirtti. ANKA’nın haberine göre olay şöyle gelişti... “Mektupta, GATA, Okullar Dairesi Başkanlığı, Tayin Daireleri Başkanlığı gibi yerlerdeki etnik kadrolaşmanın incelenmesi istendi. Mektupta, "Hatta Cumhurbaşkanı yaveri Albay Reha da böyledir" ifadesi yer aldı. ‘Güzel Türkiyemizin Suriye olmamasını temenni ediyorum’ ifadeleriyle biten mektup. Mektup, Cumhurbaşkanlığı'na gelir gelmez, dönemin Cumhurbaşkanı Genel Sekreter Yardımcısı tarafından Genelkurmay Genel Sekreteri Tümgeneral Erol Özkasnak'a haber verildi ve mektup faksla gönderildi. Mektubun aslı daha sonra Genelkurmay Başkanlığı'na gönderildi. Cumhurbaşkanı Demirel, kendisine gönderilen bu mektubu bir türlü göremedi. Mektupla ilgili bilgi isteyen Demirel'e, sadece Genelkurmay tarafından şifahi bilgi verildi “ Habere göre mektup Demirel’e gösterilmedi. Mektup nedeniyle, Kurmay Yarbay Y.Y. hakkında, Askeri Ceza Yasası'nın ‘Astlık üstlük münasebetlerini zedelemeye, amir veya komutanlara karşı güven hissini yok etmeye matuf olarak alenen tahkir veya tezyif edici fiil ve harekette bulunanların cezalandırılmasını’isteyen maddesinden dava açıldı. Bu haberin ardından bazı gelişmeler yaşandı. Yenişafak Gazetesinden Kezban Bülbül bir araştırma yaparak “Mektubu askerlere Demirel mi verdi” diye sordu. Bu çok ilginç bir yaklaşımdı. Kezban Bülbül, dönemin Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreter Yardımcısı ile konuşmuştu. Habere göre, dönemin Cumhurbaşkanlığı eski Genel Sekreter Yardımcısı Oğuz Özbilgin, kendisinin böyle bir mektubu açıp sonra da Genelkurmay'a göndermesinin sözkonusu olamayacağını Gazeteci Bülbül’e söyledi. Özbilgin, "Cumhurbaşkanı'nın şahsına gelen bütün mektuplar kendisi veya özel müşavirliği tarafından açılır. Üzerinde Demirel'in ismi varsa ve 'kişiye özel' yazıyorsa, direkt olarak Genel Sekreter'ine veya özel müşavirliğine gider. Kişiye özel bir mektubu genel sekreter açabilir veya doğrudan Demirel'in bilgisine sunar. Genel Sekreter, mektubun içeriğini ciddi bulmazsa Demirel'e iletmeyebilir. Kimse Cumhurbaşkanı'na gelen bir mektubu ondan gizleyerek başka bir yere göndermek gibi bir şeye cesaret edemez" dedi. Ortaya çıkan mektupta tartışılan yan konulardır.. Böyle bir mektubun Demirel’den saklandığı mı, yoksa Demirel tarafından mı Genelkurmay’a iletilip “Bakın adamlarınız sizi ihbar ediyor,ne yapıyorsanız dikkatli olun!” mu dediği öne çıkarılıyor. Kıvrıkoğlu iddiaları neyin nesi üstünde durulmuyor... Yarın tekrar 1997 Kasımına KKTC&ye dönüp oradan bu işe bakacağız.. |
| ||||||||||||
| ||||||||||||