ANA SAYFA

GÜNCEL İNDEKS

 

 


- Param var ama tüketmeye hakkım yok - Akşam - 15 Ocak 2006 
  ~ Kırmızı süveteri delik deşik olmasına rağmen hala üzerinde, ayakkabısı yamalı. Sökük paltosunu, pantolonunu, yakalarını ters yüz ettiği gömleklerini yıllardır kullanıyor. 10 yıldır hiçbir şey almamış üzerine. Karaca markasının ve TEMA Vakfı'nın kurucusu Hayrettin Karaca 'Param var ama tüketmeye hakkım yok' diyerek 'Al, tüket ve yok et' diyen tüketim toplumuna açtığı savaşla gurur duyuyor.
  ~ Dünyada tüm insanları doyuracak kadar yiyecek olduğunu ama gözü aç olanları doyuracak hiçbir şeyin olmadığını söyleyen Karaca, Türkiye'de bir zamanlar fakirleri aç bırakmayan kültürün nasıl yok olduğunu hüzünlenerek anlattı.
  ~ 'Ben bir kasaba çocuğuyum. Varlıklı bir ailenin çocuğuydum. Ama herkes eşit şartlarda oynardı sokakta. Bütün çocuklar gibi ben de yalınayak oynardım. Akşam olduğu zaman annem seslenirdi, avucuma bir kap sıcak yemek koyarlardı. Kulağıma eğilip, 'Komşu anneye götür' derdi. Etrafımızda bizi duyacak kimse yoktu ama bu bana verilen 'Aman kimse görmesin Hayrettin' mesajıydı.
  ~ Savaştan çıkmış bir Türkiye'de fakirim çoktu ama açım yoktu. Oradan aldım bu kültürü. Kaybolan budur, giden budur. Ama Anadolu'yu gezerken görüyorum ki, bu değerleri hala yaşatanlar var.'
  ~ 'Açlıktan ölen her çocuğun katilleri vardır' diyen Karaca, ihtiyacından çok tüketerek sınıf atlamaya çalışanları suçladı.

- Ağca'nın kardeşi ne demek istiyor - Hurriyet - 13 Ocak 2006
  ~ "Keşke birileri bu ülkeye saygı duysaydı da bunlar olmasaydı. Birileri bu coğrafyadaki insanlara, Türk milletine saygı duymak zorundadır. Özellikle bu ülkenin ekmeğini yiyenler. Abdi İpekçi kimin adamı, lütfen onu araştırınız."
  ~ İsimlerden yola çıkarak

- Ahmet Hakan sabetay avcısı mı? - internethaber - 15 Ocak 2006

- AHMET HAKAN ŞEYTAN TAŞLAYAMADI: 'EZİLİYORDUM!..'
  ~ - İnsan hayatına zerre kadar değer vermeyen bir anlayış.

- Vatan haini - internethaber 
  ~ Emekli orgeneral
  ~ Başbakana suikast yapmak vatanseverlik ise, köktendinci örgütleri el altında destekleyip

- 'Lobiler kapışması' - engin noyan - vakit - 13 Ocak 2006 Cuma
  ~ Mazlûm ve mahzûn ülkeme yeniden kavuşur kavuşmaz, elhamdulillah, yaptığım ilk işlerden biri hemen bayie uğrayıp gazetemi almak oldu.
  ~ Almanya?da, öncelikle ve özellikle de medya, kelimenin tam mânâsıyla Yahûdî Lobisi?nin kölesi hâline gelmiş.
  ~ Öylesine güçlü ki bu lobi, sizi söz ve tavırla tâciz ve tahkir eden, hatta işi ensenizde boza pişirip size hayatı dar edecek kadar ileri götüren bir komşunuzu ya da iş arkadaşınızı, Yahûdîyse eğer, açıkça şikâyet edemez, dahası eleştiremezsiniz bile!
  ~ Peki, ya Müslüman kendisine yönelik bir tahkir, tezyif ve hatta tâcizde bulunulduğunda ne yapar? O ancak kayıtsız-şartsız kulluğunu ettiği Âlemlerin Rabbi Yüce Allah?a, celle celâluhu, sığınır. Ne var ki, Âlemlerin Rabbi Yüce Allah?ın, azze ve celle, yardımı/nusratı, kişi elinden geleni ve yapması gerekenleri sonuna kadar ve en doğru/en güzel şekilde yapıp devreye sokmasına rağmen, artık başka hiçbir çâre kalmayınca devreye girer ancak. Mubârek Kur?ân bu Sünetullâh?ın delilleriyle doludur.

- Şaron-4: Arafat'ı zehirleyen, barıştan nefret eden adam..

- Kilit adam - fehim koru - yeni şafak - 13 Ocak 2006 
  ~ Mehmet Ali Ağca'yı da tahliye ettik ya, artık sırtımız yere gelmez. Şişli Adliyesinde yazılan bir yazının Adalet Bakanlığına on günde ulaşmadığı bir ülkede, 'tahliye' evrakının bayram tatilinde tekemmül ettirilip bir fazla gün bile yatmadan Ağca'nın cezaevinden çıkarılması, 'devlet' denilen o esrarengiz aygıtın hâlâ dimdik ayakta olduğunun en sağlam göstergesi sayılabilir.

- İpekçi'yi Ağca öldürmedi - 12 Ocak 2006 - internet haber 
  ~ Gizli servisin Albayları ile akrabalık ilişkileri bile kurulmuştu. Anadolu'dan geçen uyuşturucu Sofya'da Bekir Çelenk'e oradan Yugoslavya üzerinden Milano'ya Henri Aslanyan'a gidiyordu. Aslanyan'ın silah ve cephanesi Varna'dan gemilerle Samsun açıklarına getiriliyor, bu silahlar polis nezaretinde sahile taşınıyor, jandarma gözetiminde Merzifon'a Ülkü ocakları yöneticisi Ali Açmak'a gidiyor, Ali Açmak'tan Fatsa'ya dev sol grubuna ulaşıyordu..

- Şaron-3: Negev toplantısı, Kissinger, Sabra ve Şatilla! - yeni şafak - 12 Ocak 2006 

- Şaron-2: Cenin'de diri diri gömülen çocuklar anısına

- 20. yüzyılın kötülük abidesi

- Refahyol’dan sonrası vurgun - milli gazete - 05.01.2006 
 
 
 
 


î Başa
Param var ama tüketmeye hakkım yok - Akşam - 15 Ocak 2006 

Hülya Ünlü'nün Hayrettin Karaca ile röportajı...

î Başa Kırmızı süveteri delik deşik olmasına rağmen hala üzerinde, ayakkabısı yamalı. Sökük paltosunu, pantolonunu, yakalarını ters yüz ettiği gömleklerini yıllardır kullanıyor. 10 yıldır hiçbir şey almamış üzerine. Karaca markasının ve TEMA Vakfı'nın kurucusu Hayrettin Karaca 'Param var ama tüketmeye hakkım yok' diyerek 'Al, tüket ve yok et' diyen tüketim toplumuna açtığı savaşla gurur duyuyor.

KOMŞUYA VER

î Başa Dünyada tüm insanları doyuracak kadar yiyecek olduğunu ama gözü aç olanları doyuracak hiçbir şeyin olmadığını söyleyen Karaca, Türkiye'de bir zamanlar fakirleri aç bırakmayan kültürün nasıl yok olduğunu hüzünlenerek anlattı.

Televole kültürünün karşısında birtakım değerlerin yok olduğunu söyleyen Karaca, çocukluk günlerinin 'komşuyu aç bırakmayan' kültürünün yeniden dirilmesiyle, açlıkla savaşılabileceğini söyledi. 'Dünya ikiye bölünmüş artık. Gözü açlar ve karnı açlar. İşte o gözü açları doyurmayacağız. Bunların farkına küçükken vardım. Dilim, kültürüm gidiyor. Bağımsız bir Türkiye değiliz artık. En büyük acımız geri getiremediğimiz o kültürümüzdür' diyen Karaca şöyle konuştu: î Başa 'Ben bir kasaba çocuğuyum. Varlıklı bir ailenin çocuğuydum. Ama herkes eşit şartlarda oynardı sokakta. Bütün çocuklar gibi ben de yalınayak oynardım. Akşam olduğu zaman annem seslenirdi, avucuma bir kap sıcak yemek koyarlardı. Kulağıma eğilip, 'Komşu anneye götür' derdi. Etrafımızda bizi duyacak kimse yoktu ama bu bana verilen 'Aman kimse görmesin Hayrettin' mesajıydı.

Komşu annenin yağını, odununu kim alır, kimse bilmezdi. Paylaşma düzeni vardı, o kültürdü.

î Başa Savaştan çıkmış bir Türkiye'de fakirim çoktu ama açım yoktu. Oradan aldım bu kültürü. Kaybolan budur, giden budur. Ama Anadolu'yu gezerken görüyorum ki, bu değerleri hala yaşatanlar var.'

UTANIYORUM

Tüketim toplumunun rezalet hale geldiğini savunan Karaca, 'Akmerkez'in önünden geçmeye utanıyorum, nedir bu ışıklar, bu rezalet. Yılbaşı demek al, tüket, yok et, yaşamı mahvet demek. O yüzden bu yırtık kazağı gururla taşıyorum üzerimde. Global ekonomi insanları kullanıyor. Ama bakın beni kullanamıyor, çünkü izin vermiyorum. Çok da mutluyum. Bunu elimden hiçbir güç alamaz. İnanç her şeyi halleder' dedi.

î Başa 'Açlıktan ölen her çocuğun katilleri vardır' diyen Karaca, ihtiyacından çok tüketerek sınıf atlamaya çalışanları suçladı.

Karaca, 'Bugünkü tüketim iki katına çıktığı gün, belki dünyada yaşam olmayacak. En büyük tehlike gıdada. Bir Amerikalı çocuk doğduğunda 30 çocuğa eşdeğerde dünya nimetlerini alıp götürüyor' diyerek dünyanın düştüğü durumu gözler önüne serdi.

Cep telefonu kullanmadığını, 5 yıldır TV izlemediğini belirten Karaca şöyle devam etti: 'Okumakla mükellefim. Olanın olmayana, bilenin bilmeyene borcu var. Malını mülkünü verirsin orada biter borcun. Mesela Yalova'daki botanik bahçemi vakıf yaptım ama borcum bitmedi topluma. Şimdi borcumu bilgi sahibi olarak ve bunu aktararak ödüyorum. Okumak ibadettir, okumamak Cumhuriyet'e ihanettir.'

Oğlunu, eşini ve annesini kaybeden Hayrettin Karaca, 'Acılar karşısında isyan ederek hiçbir şey kazanamazsınız, elde olan bir şey değil çünkü bu. Ben acıyı da mutluluğu da kabulleniyorum. Ama acılar hafızadan hiç çıkmaz' dedi.

185 milyon Afrikalı her gün açlıktan ölme riski ile yaşıyor

DÜNYANIN durumunu değerlendiren Karaca şu yorumlarda bulunuyor:

'Birleşmiş Milletler 2004 Kalkınma Raporu'na göre; Afrika'da 323 milyon insan günde 1 dolardan az bir gelirle geçimini sağlıyor. Temiz su kaynağından mahrum 273 milyon kişi bulunmakta.

İlkokul çağında okula gidemeyen 44 milyon çocuk var. Yetersiz beslenmeden kaynaklanan ölüm riski altında yaşayan Afrikalıların sayısı 185 milyon. Her yıl beş yaşının altında ortalama beş milyon çocuk ölüyor. Zengin ülkeler yıllık gelirlerinden yüzde 0.7'sini kurtarma amaçlı projelere yönlendirseler bu sorunların hepsi ortadan kalkabilir.'

Bir alyans için 3 ton zehirli atık

  • TEMA Vakfı Yayınları'ndan çıkan 'Dünyanın Durumu 2004' raporlarını yorumlayan Karaca şu tespitleri aktarıyor:

  • Dünyada makyaj malzemesi için yapılan harcama 18 milyar dolar. Dünyadaki tüm kadınların üreme sağlığı ve bakımı için gerekli para 12 milyar dolar.

  • Avrupa ve ABD'de evde beslenen hayvanların mamasına harcanan para 17 milyar dolar. Dünyada açlığın ve yetersiz beslenmenin sona erdirilmesi için gerekli para

    19 milyar dolar.

  • Parfüme harcanan para 15 milyar dolar. Evrensel okur yazarlığın sağlanması için gereken yıllık ek yatırım

    5 milyar dolar.

  • Deniz seyahatlerine harcanan para 14 milyar dolar. Dünyada herkese temiz içme suyu sağlaması için gerekli miktar 10 milyar dolar.

  • Avrupa'da dondurmaya harcanan para 11 milyar dolar. Her çocuğun aşılanması için gerekli miktar 1.3 milyar dolar.

  • Satışa hazır 1 ton altın elde etmek için 300 bin ton atık üretilir. Başka bir deyişle altın bir alyans için ortaya çıkan atık miktarı 3 tondur. Bu atıkların çoğu siyanür ve kimyasal maddeler içerir.

    'BİR' ÇOK GÜÇLÜDÜR

    'Benim de vardı 40 tane kravatım. O zaman 30 yaşındaydım. Ben de tükettim, ama bilerek yapmadım bunu' diyen Karaca, 'Artık farkına vardım bunun. Ne zamandır alışveriş yapmadığımı hatırlamıyorum, kendime sadece kitap alıyorum. Nedir benim ihtiyacım; doymam, sağlığım, barınmam, kuşanmam; bunun dışında hiçbir şey tüketmeye hakkım yok. Gömleklerim var yakası çevrilmiştir, ayakkabılarıma bakarsanız altı yamalıdır. Dokuz senedir bu pantolonu giyerim, paltom yırtıktır. Param var ama tüketmeye hakkım yok. Bunu herkes yapabilir. 'Bir' çok güçlüdür. Atatürk bir kişiydi. Her şey bir ile başlar. Bir yoksa iki olmaz. Ben de yakınlarıma örnek olmaya çalışıyorum' diyor.





    Hülya ÜNLÜ /İSTANBUL
  •  
    Ahmet HAKAN  [email protected]

     

    î Başa
    Ağca'nın kardeşi ne demek istiyor - Hurriyet - 13 Ocak 2006


    BEN Mehmet Ali Ağca'nın kardeşi olsaydım...


    Onu cezaevi kapısında karanfillerle filan karşılayanlara ilk tepkim şu olurdu:

    "Benim burada olmamın nedeni kan bağının getirdiği bir zorunluluktur... Peki siz neden buradasınız?"


    Sonra da avazım çıktığı kadar bağırırdım:

    "Dağılın gidin buradan... Siz manyak mısınız?"

    Ellerindeki karanfilleri kafalarına çalardım.

    Türk bayrağı taşıyanlar hakkında derhal bayrağa saygısızlıktan suç duyurusunda bulunurdum.

    Ben, Mehmet Ali Ağca'nın kardeşi olsaydım...

    Bırakın abimle gurur duymayı filan...

    Utanç içinde olurdum.

    Kendimi insan içine çıkamayacak kadar kötü hissederdim.

    "Keşke Ağca benim abim olmasaydı"
    derdim.

    Onun katlettiği adamı, katledilen adamın geride bıraktıklarını filan düşünür, mahcubiyetimden ne yapacağımı bilemez hale gelirdim.

    Yer yarılsa da yerin dibine girsem derdim.

    * * *

    Bunları Ağca'nın kardeşi Adnan Ağca'nın cezaevi önünde yaptığı açıklamayı dinlerken düşündüm...

    Çünkü...

    Adnan Ağca, "Bir katilin kardeşi" olmanın herhangi bir insanda yaratması gereken en hafif bir gerginliği bile yaşamıyordu.

    Gerginliği geçtik...

    Her halinde "gizli bir gurur" vardı.

    Hatta "Benim abim beynelmilel bir adam haline gelmiştir" filan diyerek, "Abisi bir marifete imza atmış kardeş" psikolojisini sergiliyordu.

    Bununla da kalmıyordu...

    Öyle cümleler kuruyordu ki...

    Abisinin "Vatan için kurşun sıkan kahraman" muamelesi görmesini talep eder gibi bir havası vardı.

    * * *

    Peki bu cüretin arkasında ne var?

    İşte bu sorunun yanıtı Adnan Ağca'nın şu cümlelerinde gizlidir:

    î Başa "Keşke birileri bu ülkeye saygı duysaydı da bunlar olmasaydı. Birileri bu coğrafyadaki insanlara, Türk milletine saygı duymak zorundadır. Özellikle bu ülkenin ekmeğini yiyenler. Abdi İpekçi kimin adamı, lütfen onu araştırınız."

    Bu cümlelerden benim çıkardığım sonuç şudur:

    Adnan Ağca, Abdi İpekçi için öteden beri vurgulanan "Dönme" nitelendirmesinin doğurduğu o karanlık havadan istifade etmeye çalışmaktadır.

    Son zamanlarda bize "Dönmeler, bu ülkenin ekmeğini yedikleri halde ülke aleyhine çalışan adamlardır" dersi verilmedi mi?

    î Başa İsimlerden yola çıkarak "Sabetaycı" avcılığı yapan o "çatlak profesör", uzun zamandan beri bunu ima etmiyor mu? Her taşın arkasında Sabetaycı arayan o "mukaddesatçı", bunu açıkça söylemiyor mu? Kitap satmak için "dönme listeleri" yayınlayan adam, bu anlayışın yayılmasına hizmet etmedi mi?

    Demek ki bütün bu gayretler sonuç vermiş...

    Bir katilin kardeşi olmanın utancını yaşaması gereken Adnan Ağca, ortaya çıkan "karanlık hava"yı öylesine içselleştirmiş ki, "Abdi İpekçi kimin adamı? Araştırılsın" diyerek efelenebiliyor.

    Yani dönme avcıları, işlerini öyle iyi yapmışlar ki...

    Bir katilin kardeşi, "Dönme" iddiasından, bir cinayetin meşru nedenini çıkarır olmuş.

    Ey Sabetaycı avcıları! Eserinizle gurur duyabilirsiniz...
     


    î Başa
    Ahmet Hakan sabetay avcısı mı? - internethaber - 15 Ocak 2006
    15 Ocak 2006 02:13  
    Can Dündar dünkü yazısında Ahmet Hakan'ı sabetay avcılığı ile itham etmişti. Ahmet Hakan hemen cevap verdi: Romantik isyankarın kuyruk acısı vardı, şimdi vuruyor...

         Ahmet Hakan Hürriyet'teki köşesinden sabetay avcılarını 'Ağca'nın kardeşi ne demek istiyor' başlıklı yazısında eleştirince, Can Dündar yıllar önce yaptığı bir programı hatırlatmış ve orada kendisinin de aynı şeyi yaptığını 'Koruma Kalkanı Devrede' başlıklı yazısında yazmıştı. Tabii ki bugün de Ahmet Hakan cevap verdi. 'Romantik isyankár meğer pusudaymış' başlıklı yazısında Can Dündar'ın kuyruk acısı olduğunu ima etti.

    KENDİMLE gurur duyduğum konuların başında gelir:

    Hayatım boyunca "Dönme", "Sabetaycı" masallarına zerre kadar prim vermedim.

    En fanatik, en radikal, en sakallı günlerimde bile şu basit gerçeğe sonuna kadar iman ettim:

    Bir insanı anne babasının kimliğinden dolayı suçlamak ve köken avcılığı yapmak, tek kelimeyle ayıptır.

    Öyle yüksek teorilere, büyük insanlık ideali nutuklarına filan gerek duymadan bu basit ve yalın gerçeğe ulaştım.

    "Ayıp" dedim, geçtim. Hepsi bu.

    Benim için bazı konularda "Sen eskiden böyle demiyordun; ama şimdi diyorsun. Bu ne tutarsızlık" denilebilir.

    Ancak benim hayatımda "tutarsızlık avcıları" için "dönmelik" konusunda maalesef elverişli bir malzeme yoktur.

    * * *

    Yani...

    Can Dündar’ın dünkü yazısında öne sürdüğü iddia, kocaman bir saptırmadan ibarettir.

    Evet... Mehmet Şevket Eygi ile Abdi İpekçi’nin kızı Nükhet İpekçi, 5 yıl önce Kanal 7’de İskele Sancak programında karşı karşıya geldiler.

    Evet... Tartışma konusu "Dönmelik" idi.

    Evet... Tartışmayı ben yönetiyordum.

    Ancak...

    O tartışmada Can Dündar’ın ima ettiği tarzda bir "Dönme avcılığı" yapmadım.

    Öyle yapsam...

    O programın ardından Sabetaycı avcılığına meraklı tiplerin ağır eleştirilerine maruz kalır mıydım?

    Ya da Nükhet İpekçi ile o programla birlikte başlayan dostluğumuz beş yıldır sürer miydi?

    * * *

    Peki gerçek bu olduğu halde Can Dündar gibi "romantik bir isyankár" neden böyle bir saptırmaya imza atıyor?

    Benim için "sakallı televizyoncu" filan diyerek efendiliğini bozuyor?

    Bu sorunun yanıtını biliyorum.

    6 ay önce yazdığım bir yazıda "Can Dündar tarzı belgeselcilik" konusunu ele almıştım.

    O yazıda söylediğim şuydu:

    "Belgeselcilik, durağan görüntülerin üzerine acıklı metinler yazıp genizden gelen içli bir ses tonuyla okumak mıdır?"

    O zaman bu eleştiriye hiç ses vermemişti.

    Demek ki pusuya yatmış, açık arıyormuş.

    Şövalye gibi davranıp eleştiriye yanıt vereceğine adımın yanı başına işaret koyup açık aramaya koyulmuş.

    Çok görmüyorum: Bizim memleket biraz böyledir.

    En romantiğimiz bile pusu kültürüyle yoğrulmuştur.

    Bundan sonra onun "pek hoş benli, genizden sesli" belgesellerini böyle bir verinin ışığında izleyeceğim.

    Bakalım ağlatacak mı?
     




    î Başa
    AHMET HAKAN ŞEYTAN TAŞLAYAMADI: 'EZİLİYORDUM!..'


    Ahmet Hakan: "2001 yılında hacca gitmiştim... Ama o kutsal heyecanı doyasıya yaşayamıyordum. Çünkü her adımda karşımıza şunlar çıkıyordu..."
    15 Ocak 2006 Pazar 08:27

     

    AHMET HAKAN'IN HÜRRİYET'TEKİ YAZISI:


    Şeytan taşlarken ben de eziliyordum


    2001 yılında hacca gitmiştim.

    Kábe’yi görmenin yol açtığı kutsal heyecan unutulacak gibi değildi.

    Ama o kutsal heyecanı doyasıya yaşayamıyordum.

    Çünkü her adımda karşımıza şunlar çıkıyordu:

    - Müthiş bir kargaşa.

    î Başa - İnsan hayatına zerre kadar değer vermeyen bir anlayış.

    - Organizasyon bozuklukları.

    Kutsal şehir Mekke, pislik içindeydi.

    Kábe dışında tarihi değeri olan tek bir binaya bile rastlamak mümkün değildi: Hepsi dümdüz edilmişti.

    Sanki İslam’ın en kutlu kentinde değil de 10 yıl önce başıbozuk bir şekilde gelişip büyümüş bir şehirdeydik.

    Bütün bunlardan şikáyet etmeye kalktığımda etrafımdakilerden aldığım yanıt hep şu olmuştu:

    "Bırak bu dünyevi işleri... Kendini manevi havaya kaptır. Hem ne yapsın adamlar. 2 milyon kişinin aynı anda toplandığı yerde organizasyon bu kadar olur."

    Bu savunmacı yaklaşıma ve yanlış tevekkül anlayışına isyan ediyordum.

    İşte bu ruh haliyle "şeytan taşlama" zamanı geldi çattı.

    Uzun yürüyüşün ardından taşlama alanına geldik.

    Birinci şeytan taşlama kulesine yaklaştığımda gördüğüm manzara şuydu: İri yarı adamlar kendilerinden geçmiş bir şekilde önüne gelene çarparak ellerindeki taşları kuyuya atmaya çalışıyorlardı. Ortalık mahşer yeri gibiydi. Kimsenin kimseye dikkat ettiği yoktu. Taşlama bölümüne biraz yaklaşınca bir terlik yığınıyla karşılaştım. Taşlama anında yaşanan büyük kargaşa nedeniyle ayaklardan çıkan terliklerdi bunlar. Terlik yığınını aşıp dengeyi bozmadan kuyuya yaklaşmak imkánsızdı.

    Buna rağmen bütün cesaretimi toplayıp kalabalığın içine dalmaya çalıştım. Olmadı. Kendinden geçmiş adamlar geçit vermedi. Bir iki sıyrık ve iki kritik sendeleme sonucu kendimi dışarı zor attım.

    Sonra da kendi kendime şunu söyledim:

    Eğer bu gayri medeni ortamda Müslüman insanların ayaklarının altında can vermek ibadetse ben bu ibadeti yapmıyorum.

    01 Ocak 2006    



    î Başa
    Vatan haini - internethaber 
         î Başa Emekli orgeneral Kemal Yamak’ın anılarını yazdığı kitapla birlikte yeni bir gündem yaratıldı diyebiliriz. Ülkemizin çalkantılı günlerinde geniş bir etkinlik alanına sahip olduğu söylenen “kontrgerilla” yada “gladio” gibi isimlerle tarif edilen bir yapılanmadan bahsedilirdi.

    Şimdi Özel Harp Dairesi adıyla zaman zaman dillendirilen örgütlenmenin kontrgerilla örgütlenmesi ile aynı olduğuna varan açıklamalar yapılıyor. Türkiye tarihinde karanlık noktalar olarak kalmış bir çok olayda bu oluşumun aktif olduğu iddia edildi. Maraş katliamı, 1977 1 Mayıs olayları, Ecevit’e suikast ve daha bir çok olay bu grubun inisiyatifinde geliştiği belirtildi ve şimdi gazetelerden öğrendiğimiz kadarıyla bu guruba 1 milyon dolar CIA dan finans sağlanmış. Tartışmanın gündem yaratması için de kontrgerillanın içinde CHP’liler de vardı gibisinden açıklamalar yapılmakta. En son Emekli Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu yaptığı açıklamayla bu örgütlenmenin yapısını daha da iyi ifade etti, Özel Harp Dairesi’nde her kesimden insanın bulunduğunu belirtti.

    Solcusundan sağcısına Türkünden Kürdünden, Lazına, çeşitli meslek gruplarından insanların zaman zaman aktif olduklarını anlattı. Zaten bu örgütlenmenin amacıda belli bir siyasi grubun içinde aktif olmaktansa genel bir stratejinin adımlarını atmaktı zannedersem. Bütün bu stratejik yapılanmanın hiçte vatanperver çalışmalar olduğunu düşünmüyorum.

    î Başa Başbakana suikast yapmak vatanseverlik ise, köktendinci örgütleri el altında destekleyip “yeşil kuşak” fikirleriyle piyasaya sürmek vatanseverlik ise, Maraş’ta katliam yapmak vatanseverlik ise, bir milyon dolarla Amerika’dan finanse edilmek vatanseverlik ise, bu işler ve daha bilmediğimiz bir çok olay böyle organize edildi ise, biz vatan haini idik her zaman şimdi de vatan hainliğine devam ediyoruz.

    Vatanperverlik bu günkü iktidar gibi Nazım Hikmet’in ölüm yıldönümünü tehlikeli günlerden saymaksa, şimdi bize düşen Nazım’ı doğum gününde “Vatan Haini” şiiriyle anmaktır.

    Vatan Haini / Nazım Hikmet

    "Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
    Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet.
    Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."

    Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne, kapkara haykıran puntolarla, bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson'un
    66 santimetre karede gülüyor, ağzı kulaklarında, Amerikan amirali
    Amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira.
    "Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet
    Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."


    Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt
    hainiyim, ben vatan hainiyim.Vatan çiftliklerinizse, kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan, vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan, vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,
    fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan, vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,
    vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa, ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan, vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa, vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan, ben vatan hainiyim.

    Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla :

    Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
     


    î Başa
    'Lobiler kapışması' - engin noyan - vakit - 13 Ocak 2006 Cuma
     
    î Başa Mazlûm ve mahzûn ülkeme yeniden kavuşur kavuşmaz, elhamdulillah, yaptığım ilk işlerden biri hemen bayie uğrayıp gazetemi almak oldu.
     
    Çünkü, Almanya?da kaldığım yaklaşık yirmi gün boyunca en çok hasretini çektiğim şeylerden biri de, sevgili gazetemi elime alıp, şöyle keyifle, sayfalarını çevire çevire, yani gazete okumanın hakkını vere vere, tadını çıkara çıkara doyasıya okuyabilmekti. Gazetemizin Almanya?da basımı ve dolayısıyla da dağıtımı yasal olmayan, alabildiğine antidemokratik bir tavır içinde engellendi engelleneli, Almanya?da yaşayan Müslüman Türk kardeşlerimle paylaştığım nice hasretten biri buydu. Gerçi şuurlu ve sâdık Vakit okuru gazetemizi Almanya?da internet üzerinden büyük bir dikkat ve titizlikle takip ediyor, ama ekrandan gazete okumanın gerçekten de hiç mi hiç tadı yok. Almanya?daki bütün Vakit okurlarının her karşılaştığımızda sordukları ilk soru bu: ?Gazetemize ne zaman kavuşacağız?? Müşterek temennimiz ve duâmız bunun tez vakitte gerçekleşebilmesi.
     
    Görünen köy ve de bilinen o ki, sevgili gazetemizin Almanya?da basımının ve dağıtımının tamamen yasadışı yollarla engellenmesinin/engellenebilmesinin ardında güçlü ve müstekbir Yahûdî Lobisi yatıyor.
     
    î Başa Almanya?da, öncelikle ve özellikle de medya, kelimenin tam mânâsıyla Yahûdî Lobisi?nin kölesi hâline gelmiş.
     
    î Başa Öylesine güçlü ki bu lobi, sizi söz ve tavırla tâciz ve tahkir eden, hatta işi ensenizde boza pişirip size hayatı dar edecek kadar ileri götüren bir komşunuzu ya da iş arkadaşınızı, Yahûdîyse eğer, açıkça şikâyet edemez, dahası eleştiremezsiniz bile!
     
    Sözgelimi şer?i İsrail devletinin vatandaşlarından dini bütün bir Yahûdî, Alman vatandaşlığına geçmek istese -?olmaz? demeyin, ?olmaz? olmaz!- onu Baden-Württemberg eyâletinin münhasıran Müslümanlar için yürürlüğe koyduğu o demokrasinin yüzkarası sorgu-suâle, şer?î bir devlette yaşama lüksüne sahip, dini bütün bir Yahûdînin, dini bütün bir Mü?min ya da Mü?mine Müslümanın verdiği/verebileceği cevapların büyük ölçüde aynını alacaklarını adları gibi bildikleri hâlde, tâbi tutarlar/tutabilirler mi acaba?
     
    Vallahi yapamazlar, üstelik bunu akıllarının köşesinden bile geçiremezler -ödleri patlar! Çünkü o müstekbir Yahûdî Lobisi öylesine çullanır ki birden üzerlerine, Alman olarak doğduklarına bile pişman olurlar! Çullanır da ne yapar? Önce, iplerini sımsıkı elinde tuttuğu bilumum medyayı çalakamçı harekete geçirip, gazetesi, televizyonu, sineması, tiyatrosu hatta müziğiyle Almanların alnından öyle kolay kolay silinmeyecek olan o kapkara ?Yahûdî soykırımı? lekesini yaygaraların mümkün olan en büyüğünü kopartarak iyice bir deşer, yeniden dünya gündeminin başköşesine oturtur ki, bunu zaten her zaman kısık ateşte tutarak yapmakta ve Alman milletinin tepesinde, saç kılına bağlı Demokles kılıcı misâli sallandırmaktadır.
     
    Sonra da Alman ekonomisini dokuz nokta küsur şiddetinde bir depremle kökünden bir güzel silkeler-sallar, tepetaklak eder. Böylesine güçlü bir tehdidin, ecdâdın o güzelim ifâdesiyle, şüyu?u vuku?undan beterdir! Bunu çok iyi bilen Yahûdî, rahatsız olduğu ya da rahatsız edildiğini düşündüğü her fırsatta, ?Ağlama Duvarı?na koştuğundan çok daha hızlı ve kararlı bir tavırda Yahûdî Lobisi?nin kapısına salya-sümük dayanır. î Başa Peki, ya Müslüman kendisine yönelik bir tahkir, tezyif ve hatta tâcizde bulunulduğunda ne yapar? O ancak kayıtsız-şartsız kulluğunu ettiği Âlemlerin Rabbi Yüce Allah?a, celle celâluhu, sığınır. Ne var ki, Âlemlerin Rabbi Yüce Allah?ın, azze ve celle, yardımı/nusratı, kişi elinden geleni ve yapması gerekenleri sonuna kadar ve en doğru/en güzel şekilde yapıp devreye sokmasına rağmen, artık başka hiçbir çâre kalmayınca devreye girer ancak. Mubârek Kur?ân bu Sünetullâh?ın delilleriyle doludur.
     
    Alabildiğine itibarlı ve güçlü, yani Kur?ânî ifâdesiyle ?izzetli ama asla müstekbir olmayan bir Müslüman Lobisi meydana getirmek, hiç kuşku yok ki bütün Mü?min ve de Mü?mine Müslümanların üzerine farzdır. Mubârek Enfâl Sûresi?nin yetmişüçüncü âyet-i kerimesini, Allahu a?lem, bu doğrultuda anlamak mümkündür:
     
    Bismillâhirrahmânirrahîm? Bütün bunlarla birlikte, (unutmayın ki) hakikati inkâra şartlanmış olanlar birbirleriyle müttefiktirler/birbirinin velîsidirler; siz de (birbirinizle) öyle olmadıkça yeryüzünde fitne ve büyük bir karışıklık başgösterecektir. Mubârek âyet-i kerimeden açıkça anlaşılmaktadır ki; Mü?min ve de Mü?mine Müslümanların behemehâl aralarındaki kardeşlik bağlarını ve bundan kaynaklanan dayanışmayı/güçbirliğini sağlayıp devreye sokmamaları hâlinde yalnızca kendileri değil, canlısı cansızıyla bütün yeryüzü büyük zarar görecektir! Nitekim öyle de olmaktadır. Bu ağır mes?ûliyeti hakkıyla idrâk etmenin vakti çoktan gelmiş ve neredeyse geçmektedir. Şerefli ve büyük İslâm medeniyeti kendini hiçbir zaman dayatmamış, yani işi hiçbir zaman bir ?Medeniyetler Çatışması? noktasına/durumuna getirmemiş/düşürmemiştir, getirmeyecek/düşürmeyecektir. Ama bu bir ?Lobiler Kapışması?nın gerçekleştirilmeyeceği ya da gerçekleştirilmemesi gerektiği mânâsına gelmez! Yeter ki; o lobi en sağlıklı bir şekilde, yani gücünü ve kaynağını ancak Hak ve Hakikatten alarak bir an evvel meydana getirilebilsin! Müteyakkız olun, müteyakkız kalın!
     
    İbrahim KARAGÜL



    î Başa
    Şaron-4: Arafat'ı zehirleyen, barıştan nefret eden adam..

    Ariel Şaron Araplar, Müslümanlar, İsrailli solcular ve dünyanın büyük bölümü için bir insanlık suçlusu olarak tarihteki yerini aldı. Hiçbir şey bunu değiştiremez. Ölümünden sonra çok şey yazılacak, sayısız kitap yayınlanacak, Şaron dosyası enine boyuna tartışılacak. ABD'deki derin güçlerden ailesine aktarılan milyon dolarlar, mafya bağlantıları, ABD merkez güçleriyle birlikte planladığı cinayetler/katliamlar, Şaron-terör örtüşmesi, siyasi suikastler, İsrail dışında yürütülen operasyonlar... Rabin suikastinden çözülemeyen cinayetlere kadar dosyalar açıldıkça Şaron ismi her zaman karşımıza çıkacak.

    George Bush, 5 Ocak konuşmasında Şaron'u "Barış adamı" ilan etti. Oysa o, 1979'da Mısır'la yapılan barış anlaşmasını reddetti. 1985'te Güney Lübnan'dan çekilmeyi reddetti. 1991'de Madrid Barış Konferansı'na katılmayı reddetti. 1993'te yapılan Oslo Anlaşması'na Knesset'te red oyu verdi. 1994'te Ürdün'le anlaşmayı reddetti. 1997'de El Halil Anlaşması'na red oyu verdi. 2000'de İsrail'in Güney Lübnan'dan çekilmesini kınadı. İçinde "barış" olan her şeyden nefret etti. Sürekli savaş istedi. Sürekli kan akıttı. Sürekli öldürmeye ayarlı bir siyaset izledi. Çünkü o bir ırkçıydı. Böyle bir kişiyi "Barış adamı" ilan etmek ancak Bush'a yakışırdı!

    28 Eylül 2000'de 4 bin korumasıyla Mescid-i Haram'a girip Filistinlileri provoke ederek çatışmaları yeniden başlattı. O gün İsrailli keskin nişancıları Filistinliler üzerine ateş açmaya başladı ve silahlar bir daha susmadı. Ölüm düşeğine yatana kadar can almaya, bütün Ortadoğu'yu karıştırmaya devam etti. F-16 uçakları ve tanklarla mahalleleri enkaza çevirdi, evleri, yoldaki araçları, sokakta yürüyen insanları füze saldırılarıyla havaya uçurdu. Çocuklar okul sıralarında ve evlerinde kurşunlara hedef oldu.

    "11 Eylül" 2003'te Yaser Arafat için sürgün kararı çıkardı. Karar, 11 Eylül saldırılarının yıl dönümünde alındı. Karara karşı hazırlanan BM tasarısı 16 Eylül'de, yani Sabra ve Şatilla katliamının yıldönümünde ABD tarafından veto edildi. "Hapiste tecrit etmek" ve "öldürmek" de seçenekler arasındaydı. İkisini de yaptı. Arafat'ı karargahında tecrit etti, karargahında öldürdü. Arafat'a yönelik Bush/Şaron öfkesinin nedeni, Mahmut Abbas formülünün fiyaskoyla sonuçlanmasıydı. Çünkü Abbas, bir rejim değişimi için Başbakan yapılmış, Arafat'ın devreden çıkarılması hedeflenmişti. Arafat ve Filistinliler planı boşa çıkardı. Bedeli Arafat'ın zehirlenerek öldürülmesi oldu. Abbas yeniden iktidara taşındı.

    Filistin lideri 7 Kasım 2004'te öldü. Ölüm tarihi 11 Kasım olarak açıklandı. 45 yıldır halkının özgürlüğü için mücadele eden 20. yüzyılın mücadele adamının ölüm sebebi bile gizlendi. Ölümü iki ülkeyi sevindirdi: İsrail ve Amerika'yı... Çünkü onlar öldürmüştü. Sevinçlerini gizleme gereği bile duymadılar. Ona üç yıldır güneş yüzü göstermeyenler, yan odasına kadar gelip en yakın korumalarını kafalarına kurşun sıkıp öldürenler de onlardı.

    Şaron'un iğrenç suikast örneklerine hangi örnekleri insanlığın hafızasından silinmeyecek. 67 yaşında bütün vücudu felç olan, hemen hiç görmeyen ve duyma sorunu çeken, yıllarca İsrail hapishanelerinde işkence gören, tekerlekli sandalyeye mahkum olan Filistin direnişinin sembol öncüsü Şeyh Ahmed Yasin'i 20 Mart 2004'te şehid etti. Sabah namazından çıkarken yorgun bedenini füzelerle parçalara ayırdı. Tıpkı Yemen'de, Irak'ta yaptıkları gibi... Şaron'un bizzat planladığı ve yönettiği saldırı, Şeyh Yasin'in bedenini ortadan kaldırdı. Ama Yasin Fas'tan Endonezya'ya kadar direniş sembolü oldu.

    Ölümüne en çok Bush ve ekibi üzülecek. En önemli müttefiklerini kaybettiler. Ortadoğu'yu yeniden dizayn etmede sıkıntıya düşecekler. Şaron onlar için öncüydü. Onun planlarını uyguladılar. Irak'ta direnişçilere karşı onun yöntemleriyle savaşıyorlar. Büyük bir Ortadoğu savaşına, Suriye'yi işgale, İran'a saldırıya hazırlanıyorlardı. Çünkü "Büyük Ortadoğu savaşı" Şaron'un eseriydi. Onu kaybettiler. Kaybetmeye devam edecekler!

     
    Fehmi KORU



    î Başa
    Kilit adam - fehim koru - yeni şafak - 13 Ocak 2006 

    î Başa Mehmet Ali Ağca'yı da tahliye ettik ya, artık sırtımız yere gelmez. Şişli Adliyesinde yazılan bir yazının Adalet Bakanlığına on günde ulaşmadığı bir ülkede, 'tahliye' evrakının bayram tatilinde tekemmül ettirilip bir fazla gün bile yatmadan Ağca'nın cezaevinden çıkarılması, 'devlet' denilen o esrarengiz aygıtın hâlâ dimdik ayakta olduğunun en sağlam göstergesi sayılabilir.

    Ağca'nın bayram tatili sırasında serbest bırakılması, sanığı olduğu olayların müdahil avukatlarına 'itiraz' imkânı vermedi. İddialar doğruysa ve 'müddetname'de hesabın yanlışlığı sonucu erken tahliye ediliyorsa, Ağca, yaptıklarından ötürü mükâfatlandırılıyor demektir. Papa'ya suikast girişiminden dolayı İtalya'da yattığı müddetin Türkiye'de işlediği suçlar yüzünden yatması gereken süreden düşüldüğü iddiası bile dikkate alınmadan apar topar serbest bırakılmış oldu Ağca.

    Bir noktaya açıklık getirmede yarar var: Yalnızca Papa'ya karşı suikast girişiminde bulunmuş, tanınmış bir meslektaşımızı öldürmüş, değişik gasp eylemlerine katılmış bir 'suçlu' olmaktan öte bir anlama sahiptir Mehmet Ali Ağca. Abdi İpekçi'nin ölümü, kim ne derse desin, 12 Eylül'e giden kanlı sürecin en önemli kilometre taşıydı. Suikasta muhatap edilen Papa 2. John Paul ise, izleyen olaylarda hep birlikte gördük, 1990 sonrasında adı 'Yeni Dünya Düzeni' olarak konulmuş gelişmenin mimarlarındandı. Ağca, Türkiye ve dünya tarihinin en ciddi gelişmelerinin odağında yer almış bir figür...

    Bu tür kanlı olayların sanıklarının, yaptıklarından nâdim olsalar bile, hayatlarının kalan bölümünü demir parmaklıklar arkasında geçirmeleri âdettendir. Kaldı ki, Ağca, bırakın en ufak bir nedâmet belirtisini, anlamsız ve çelişkili deli saçması açıklamaları bir yana bırakılırsa, odağında olduğu olaylarla ilgili en ufak bir ipucu bile vermiş değil...

    Bu durum da, "Acaba, bayram günü alelacele serbest bırakılıp elini-kolunu sallayarak aramıza karışmasını bu ketumluğuna mı borçlu?" sorusunu akıllara getiriyor...

    Başka ülkelerde anlamsız bulunacak bu soru Türkiye için hayatî önemde. Türkiye'nin son 50 yılı, düz akılla açıklanması imkânsız bir dizi bireysel ve kitlesel eyleme sahne oldu. Bunların içinde siyasî suikastlar var; etnik ve mezhebî ayrımları körükleme amaçlı kışkırtıcı eylemler de... Siyasî suikastların bir bölümünün dosyaları eylemler topluca birilerine mâl edilerek kapatıldı; kitle eylemleri de sanki sanıklar kendiliğinden tahrik olmuşlar muamelesi gördü. Gerçek tetikçiler ile kışkırtıcı parmaklar nedense görmezden gelindi; çok meraklı olduğu bilinen devlet mekanizması, görünüşte kendi varlığına tecavüz amaçlı eylemler konusunda gözünü kapatmayı yeğledi.

    Türkiye'de demokrasinin kökleşmemesi, toplumsal barışın bir türlü sağlanamaması, tarih boyunca birarada yaşamış farklı etnik unsurlar ile mezhebi farklı kitleler arasına kin tohumlarının atılması, hep o kanlı dönemlerin sonucudur. Bu denklemi tersine çevirmez ve etnik kışkırtıcılar ile mezhep çatışması zorlayıcılarını ortaya çıkartmaz isek, toplumsal barışı sağlayamaz ve demokrasimizi de kökleştiremeyiz...

    Bunu yapmanın yolu bilgiden geçiyor.

    Pek çok olayın odağındaki kişi olan Mehmet Ali Ağca sözgelimi, Abdi İpekçi'ye kaldırdığı silâhını iki yıl sonra Papa'ya doğrulttu; o iki olayın öncesi ve sonrasında yaşadıklarını toplumla paylaşabilirdi Ağca. İçinde yer aldığı halde olayların gerçek boyutlarını, İstanbul/Teşvikiye'ye, Roma'daki Sen Pietro Meydanı'na gerçekte neden gönderildiğini bilemeyebilir Ağca; ancak onun söyleyecekleri elde zaten varolan bilgilerdeki boşlukları doldurmaya yarardı. Bunu yapmaya yanaşmadığı için de, Ağca, toplum gözünde suçludur...

    Hiç umudumuz yok, ama yine de temennimizi dile getirelim: Ketumiyeti serbest kalmasını sağlamış olabilir; dışarıya çıkmasını hiç değilse toplumun kendisinden beklediği açıklamalar için bir fırsat olarak değerlendirmeyi denemeli Ağca.

     
    12 Ocak 2006    



    î Başa
    İpekçi'yi Ağca öldürmedi - 12 Ocak 2006 - internet haber 
         Mehmet Ali Ağca gündeme geldiği çeyrek asır boyunca hiç konuşmadı, ne Abdi İpekçi ne de Papa suikastı konusunda asla doğru bilgi vermedi,arkasındaki ilişkileri anlatmadı. Ağca'nın her iki eylemde de, eylemlerin neden gerçekleştirildiği konusunda "derin" bilgisi olmadığı da biliniyor.

    Bildiği kendisini kimlerin, "kullandığı"dır onu da söylemiyor.(Burada da uç noktadakileri bilir,derindekilerin farkında değildir) İpekçi cinayeti ve Papa suikastı bağlantılıdır...Bir başka keskin bilgi de...Papa' ya kurşun sıkan Ağca İpekçi' yi öldüren kişi değildir!.

    Çeyrek asrın yakın planında bu söylediklerimin bilgi ve belgeleri vardır ve olayla yakından ilgilenenler tarafından net olarak bilinmektedir, dahası Ağca' nın İpekçi' yi öldüren kişi olmadığı konusunda birince elden bilgiler bazı "önemli" gazetecilerin arşivlerinde mevcuttur. İpekçi cinayetinde önemli olan nedir?..

    Bu önemli gazeteciyi öldüren kişi mi,yoksa hangi sebeple ve kimler tarafından öldürüldüğü mü?..Gazeteler, Ağca'nın üzerine odaklanmış durumda ve tahliyesini hukuk cinayeti olarak yorumluyorlar, gel gelelim İpekçi'nin hangi eller tarafından kurban edildiği konusunda tutarlı bir dayatma yapılmıyor..

    Yirmibeş yıldır da yapılmadı...

    Bu "eksikliğe" İpekçi'nin gazetesi ve yakın çalışma arkadaşları da ortaktır. İpekçi'nin katillerinin izini sadece Uğur Mumcu sürdü.. Ötekilerin yaptığı sade suya tirittir.Ağca beş yıl kadar önce İtalya'dan Türkiye'ye getirildiğinde gene gündem oluşmuştu. Şu gelişmeye tanığım..İpekçi suikastı ile ilgili çok önemli bilgiler veren bir tanık, İpekçi'lerin Avukatı Turgut Kazan ile temas kurmak istedi. Kazan bu tanığı "meczup" gerekcesi ile dikkate almadı!..

    Ve değerli okurlar..

    İpekçi' nin neden öldürüldüğü bellidir, aydınlatılması kolay bir olaydır, taa en başından beri cesaretin dışında menfaatleri elinin kenarı ile dışarı itmekle ilgili bir konudur.. Türkiye'deki kremanın iğrenç bataklıktan nemalanarak birbirine siyasi-ticari suç ortakları haline gelmeleri, bu derin bürokrasinin vahşetini aydınlatmayı engellemiştir

    Tantan gibi konuşup sadece ilgilisinin anlayacağı şekilde bilgi vermeyi sürdürelim!..Hem İpekçi hem Papa saldırılarının derini için günümüzde "Hanefi Avcı" operasyonlarından başlayıp geriye doğru yürünebilir..

    Ama yürümezler...

    Medyada "Vay bu katil nasıl olur da serbest kalır" diye feryat eden ikiyüzlülüğü kast ediyorum. Söz konusu meseleyi "Katil"in tahliye durumu ile hatırlayan tele vole sosyetesi şalvardan papyona devşirme matbuat olayla "reyting" nedeniyle ilgilidir.

    Özetle bilgi sunalım...

    Papa suikastı ile ilgili çete içerisinde iki önemli bağlantı vardı.Bekir Çelenk ve Henri Aslanyan... Antepli Çelenk ve Bayrut Ermeni'si Aslanyan yakın dosttu...Çelenk Bulgaristan'da Aslanyan Milano'da üstlenmiş Avrupu Mafyası'nın iki önemli zevatı idi.. Her ikisi de o dönemde Bulgar Gizli Servisi'nin gözdeleri idi ve Moskova KGB'sinin akretidi idiler..

    î Başa Gizli servisin Albayları ile akrabalık ilişkileri bile kurulmuştu. Anadolu'dan geçen uyuşturucu Sofya'da Bekir Çelenk'e oradan Yugoslavya üzerinden Milano'ya Henri Aslanyan'a gidiyordu. Aslanyan'ın silah ve cephanesi Varna'dan gemilerle Samsun açıklarına getiriliyor, bu silahlar polis nezaretinde sahile taşınıyor, jandarma gözetiminde Merzifon'a Ülkü ocakları yöneticisi Ali Açmak'a gidiyor, Ali Açmak'tan Fatsa'ya dev sol grubuna ulaşıyordu..

    Ülkü Ocakları ve Dev-Sol içindeki yomsul aile çocuklarıda ellerine tutuşturulan bu silahlarla birbirini kırıyordu... Papa suikastinden sonra Henri Aslanyan ve Bekir Çelenk yakalanıp hapse atıldı...Aslanyan İtalya'da,Çelenk Türkiye'de cezaevlerinde aynı biçimde ani bir kalp krizi sonucu ölüverdiler...

    İpekçi neden öldürüldü?..

    İpekçi o günlerde bir dosya üzerine yoğunlaşmıştı..Ne dosyası?..Tantan gibi konuşmaya devam..

    Hanefi operasyonlarına bakın...
     
     
    İbrahim KARAGÜL



    î Başa
    Şaron-3: Negev toplantısı, Kissinger, Sabra ve Şatilla! - yeni şafak - 12 Ocak 2006 

    İsrail artık Ariel Şaron'suz. Biyolojik olarak hayatta olsa bile siyasi ömrü sona erdi, Şaron dönemi kapandı. Kötülüklerini 20. yüzyılın ilk döneminden 21. yüzyılın ilk yıllarına kadar yayan Şaron bitti ama onun ırkçı düşüncesini benimseyenler, Ortadoğu'ya ve dünyaya kötülük saçmaya devam edecek. Onun tezleri bugün ABD Başkanı George Bush ve ekibi tarafından yeni bir faşizm dalgasına dönüştürülüyor ve bu dalga bütün dünyayı çatışma alanına dönüştürüyor.

    Mehmet Yurtseven adlı bir okur, 16 Eylül 1982'deki korkunç Sabra ve Şatilla katliamlarını bakın nasıl hatırlıyor: "Henüz 10 yaşındaydım. Ekrandan hatırladığım görüntüde elinde bir makası gösteren bir baba, 5 yaşındaki oğlunun bu makasla nasıl parçalandığını hıçkırıklar içinde anlatıyordu. 10 yaşındaydım ama çok iyi hatırlıyorum; uzun süre bu görüntüler çocuk hafızamdan ve gözlerimin önünden silinmedi. Katliamdan sonraki ilk cuma günü, mahallemizin imamı, cuma hutbesini hıçkırık nöbetlerinden tamamlayamadı. Onun hıçkırıkları da gözümün önünden gitmiyor..."

    Sabra ve Şatilla katliamına girmeden önce bazı "ayrıntıları" hatırlayalım: 14 yaşında Haganah adlı terör örgütüne katıldı. 20 yaşında Alexandroni Tugayı'nın başında 1948 savaşına katıldı. Bu savaşta 300 bin Filistinli, soykırım yöntemleri kullanılarak topraklarından sürüldü. 1953'te "101. Birlik" adlı ölüm mangasını kurdu. Bu çeteyle Batı Şeria'nın Kibya bölgesinde 66 masum insanı katletti. Halk makineli tüfek ateşleriyle evlerinden çıkarıldı, bir çoğu yıkılan evlerinin altında kaldı. 2002'deki Cenin katliamı, Kibya katliamının bir örneği olarak planlanıp uygulandı. Katliam ödüllendirildi ve paraşüt birliklerinin başına getirildi. Şaron'un ölüm mangaları Batı Şeria'nın Kalkilya bölgesinde aynı yöntemlerle 83 masumu daha öldürdü.

    1956'da İngiltere, Fransa ve İsrail, Süveyş Kanalı'na saldırdı. Şaron, terörist arkadaşı Rafael Eytan'la birlikte korkunç katliamlara imza attı. Mısırlı savaş esirlerini ve Sudanlı işçileri katletti. 273 savaş esiri kurşuna dizilip toplu mezara gömüldü. 1970'lerden bugüne İsrail ve Rusya'daki Yahudi mafyasını yönetti. Ordudan ayrılıp siyasete girmesine rağmen savaş suçlarına devam etti. Oslo Anlaşması'nı imzalayan İsrail Başbakanı Yitzak Rabin'in öldürülmesinin arkasında da Şaron'un olduğuna dair çok güçlü iddialar var. (Victor Ostrovski'nin "Yahuda'nın Pençesi" adlı kitabında, Mossad içinde Rabin'in öldürülmesine ilişkin tartışmalara yer verilir. Çünkü o barış istiyordur ve barış İsrail için tehlikelidir. Kitabın Türkçe çevirisinden bir yıl sonra da Rabin öldürülür.) 1997'lerde bile ölüm mangasını yönetmeye devam ediyor, sabotajları, katliamları, suikastleri planlayıp uyguluyordu.

    1980'de ABD'de bir dizi temaslar yaptı. Ardından Negev Çölü'nde bir toplantı düzenledi. Toplantıya katılanlar arasında Henry Kissinger da vardı. Bu toplantıdan sonra 4 Haziran 1982'de Lübnan işgali başladı. 4 Haziran'dan 31 Ağustos'a kadar 19 bin Filistinli öldürdü, 30 bin kişiyi yaraladı. 15 Eylül'de ateşkesi bozdu. 16 Eylül'de de Sabra, Şatilla ve Burc ul-Beracine katliamı oldu. Şaron kontrolündeki Hristiyan Falanjistler tarihin ender gördüğü bir katliama imza attı. BM katliamı sert biçimde kınadı ama Şaron, Cenin, Ramallah ve Beytüllehim'de cinayetlere devam etti. Katliamdan bir ay sonra Negev toplantısının ikincisi Lübnan'da yapıldı. Toplantıda, Rupert Murdoch'tan Kissinger'a ve İngiliz istihbarat teşkilatı MI6 temsilcilerine kadar çok sayıda katılımcı vardı.

    O gün, Şaron Lübnan'daki işgal güçlerinin komutanıydı. Katliamı yine Rafael Eytan'la birlikte planladı. Katliam ihalesi Falanjistlere verildi.

    16 Eylül sabahı Beyrut'un güneyinde bulunan Sabra, Şatilla ve Burc ul-Beracine kampları kuşatıldı. Falanjistler İsrail askerlerinin kontrolünde mülteci kamplarına girdiler. 991 kişi en vahşi yöntemlerle öldürüldü. Cesetler tanınmaz haldeydi. Sadece 328'inin kimliği tespit edilebildi. Gençler, yaşlılar, kadınlar, çocuklar, masum insanlar, yersiz yurtsuz topraklarından sürülmüş insanlar, mülteci kamplarında perişan bir hayat süren insanlar, korkunç bir kıyıma tâbi tutuldu. Tetikçiler Falanjistlerdi, katil ise Şaron!

    Devam edeceğiz...

    İbrahim KARAGÜL



    î Başa
    Şaron-2: Cenin'de diri diri gömülen çocuklar anısına

    Dünya Ariel Şaron'dan çok şey öğrendi. Terörizmin ne olduğunu, soykırımın nasıl planlandığını, okul çocuklarının nasıl kurşunlandığını, masum insanların evlerinin başlarına nasıl yıkılabildiğini, mahallelerin nasıl toplu mezarlara dönüştürülebildiğini, en iğrenç suikast yöntemlerini, uluslararası ilişkilerdeki arsızlıkları, çete yöntemlerini, hukuk ve teamüllerin nasıl çiğnendiğini... Dünyanın gördüğü en büyük teröristlerden biri olan Şaron'un, terörle mücadele kavramını ortaya atıp İslam'a ve Müslümanlara karşı nasıl bir küresel savaş tezgahlandığını da... 14 yaşından bu güne kadar kötülük yöntemleri geliştirdi ve uyguladı. Tutuklanma korkusuyla bir çok ülkeye gidemez oldu. Kendisi ve subayları hakkında davalar açıldı. Ama hep korundular.

    Şaron hakkında Belçika'da insanlık suçu işlemekten resmen soruşturma açıldı ve 24 tanık ifade vermek için çağrıldı. Belçikalı bir avukatla anlaşmak zorunda kalan Şaron, 1982 yılında Sabra ve Şatilla katliamları yanısıra 1992'de Kanada'da 105 kişinin ölümüne yol açan bombalama olaylarından sorumlu tutuldu. Hava Kuvvetleri Komutanı Dan Haluzt gibi bir çok İsrailli yetkili aynı suçlamalarla yüzleşti. Hepsi savaş suçlusu ilan edilecekti. Öyle ki; İsrailli güvenlik yetkilileri, hangi ülkelerde dikkatli olmaları gerektiği konusunda Dışişleri'nden tavsiye istemek zorunda kaldılar.

    Mesela Danimarka, İsrail'in Kopenhag Büyükelçisi olarak atanan Şin Bet'in eski başkanı Carmi Gillon'u ülkeye ayak basması halinde, işkenceden tutuklayacağını açıkladı.

    Ancak, her soruşturma, ABD ve İngiltere tarafından engellendi. Belçika'da ilgili yasa değiştirildi. Sabra ve Şatilla katliamı mağdurlarının açtığı dava düşürüldü. ABD, Belçika'yı askeri yaptırımla tehdit etti, Senato'dan karar bile çıkardı. Brüksel'deki NATO üssünün bir başka ülkeye taşınmasını gündeme getirdi. Bunlar, AB'nin İsrail'e ekonomik ambargoyu bile düşündüğü, Güney Afrika'nın Duban kentinde yapılan Dünya Irkçılık Konferansı'nda İsrail'in ırkçı devlet ilan edilmesi için çalışmalar yapıldığı bir dönemde oldu. Artık ölümle pençeleşiyor. Bundan sonra yasal süreç işletilmesi zor. Ama o insanlığın vicdanında çoktan mahkum oldu.

    Şimdi Cenin katliamını hatırlayalım. Dünya sessiz, şaşkın seyrederken hem ABD hem de BM, katliamda İsrail'i ve Şaron'u korudu, soruşturma açılmadı, Cenin'e giden müfettişler engellendi, bölgeye kimse sokulmadı.

    3-15 Nisan 2002'de Cenin'de yüzlerce insan katledildi, binlerce insan elleri ve gözleri bağlanarak toplama kamplarına götürüldü, binlerce kadın ve çocuk evlerinden kovuldu, genç kızlar ve kadınlar günlerce işkence altında tutuldu, yüzlerce ev yerle bir edildi, hastaneler çalışamaz hale getirildi, elektrik ve su kesildi, sokaklarda çürüyen cesetlerin gömülmesine ve yaralıların tedavi edilmesine izin verilmedi, ambulanslar askeri hedef gibi ateş altına alındı, kuşatma altındaki insanlara ilaç ve yiyecek yardımları engellendi, sokağa çıkan herkese ateş açıldı, evlere baskın yapılıp insanlar kurşunlandı, esir alınanlar kurşuna dizildi, doğum yapan kadınların hastaneye götürülmesine izin verilmedi, evlerin/hastanelerin bahçelerine mezarlar kazıldı.

    Cenin, üç yüz tank ve zırhlı araçla, binlerce askerle kuşatıldı. Bir kilometrekarelik mülteci kampına yüzlerce füze atıldı, sadece bir saatte 50 füze fırlatıldı, F-16 savaş uçakları ve Apache helikopterleriyle durmaksızın bombalandı, silahlı-silahsız, kadın-erkek, çocuk-ihtiyar ayırımı yapmadan insanların evleri başlarına yakıldı, yüzlerce insan enkaz altında kaldı, bölge toplu mezara dönüştürüldü, bir halkın özgürlük ruhu, yaşama hakkı ve mahremiyeti ayaklar altına alındı. Camiler, yollar, dükkanlar, evler, devlet daireleri, Filistin halkının ekonomik değerleri yok edildi. Cinayet, yıkım, vandalizm, yağma ve terör dehşetine, katledilen kadın ve çocukların cesetlerinin buldozerlerle toplu mezarlara sürüklenmesine karşı bütün dünya sustu, susturuldu.

    Devam edeceğiz...

    İbrahim KARAGÜL



    î Başa
    20. yüzyılın kötülük abidesi

    Savaş suçu, insanlık suçu gibi kavramların bir anlamı var mı? Bu suçları işleyenleri cezalandıracak ya da suçu önleyecek bir kurum, mekanizma kaldı mı? Belli güç merkezlerinin çıkarlarına göre "adalet dağıtan"lar dışında, gerçekten insan hak ve onurunu esas alan bir yargı mekanizması var mı? En önemlisi de, bu suçları önlemeye veya suçluları cezalandırmaya yönelik ahlaki bir hareket noktamız kaldı mı?

    Devlet eliyle terörün, devlet eliyle katliamın, devlet eliyle savaş suçunun işlendiği, yeryüzünde barış ve adaleti esas alarak kurulan organizasyonların koruması altında insanlık suçlarına imza atıldığı bir dönemde, hepimiz için daha özgür yarınların güvencesi var mı? ABD/İsrail'in son beş yılda öncülük ettiği trajedilerden sonra bunlara evet demek ne kadar da zor!

    Soykırım yapanları alkışlıyoruz. Nefret etmiyoruz. On binlerce insan öldüren liderlerin meşruiyetini sorgulamıyoruz. Ölümler izliyoruz; yaşlıların, kadınların, çocukların, ülkeleri ve özgürlükleri için mücadele edenlerin öldürülüşünü, aşağılanmalarını... Acı çekenler bizlerde derin izler bırakmıyor. Bakışlarımız sıradanlaşıyor, kalplerimiz sıcaklığını kaybediyor. Özgürlük, adalet ve güvenlik uğruna bizlere özgürlüğün, adaletin ve güvenliğin olmayacağı bir dünya kuruyorlar. Reflekslerimizi kaybetmiş halde izliyoruz.

    Bir "insanlık suçlusu", "barış adamı" oluveriyor, kabulleniyoruz. Bir "işgal", "özgürlük operasyonu" oluyor, kabulleniyoruz. Bir "savaş", "demokrasi projesi" oluyor, inanıyoruz. Bir katliam terörle mücadele olabiliyor, sorgulamıyoruz. Yeryüzünü ateşe atanları yadırgamıyoruz. Zihinlerimiz kontrol altına alınıyor, duygularımız ve insani değerleriniz köreltiliyor, fark etmiyoruz.

    Şimdi ölümle pençeleşen Ariel Şaron'u yazacağım bu hafta. ABD Başkanı George Bush'un "Barış adamı" ve ortağı ilan ettiği "20. yüzyılın en önemli insanlık suçlusu" olmaya aday birini... Öldürmeye, yok etmeye, soykırıma, hukuksuzluğa, acımasızlığa, vahşete ayarlı bir hayatı... Askerken de, siyasi liderken de, ölüm döşeğindeyken de terörist olan, bir çete lideri gibi düşünüp hareket eden, hiçbir zaman devlet adamı olamayan kişiyi. 1928 yılında Kfar Malal'da doğan, 14 yaşından bu yana gücünü, zamanını, düşüncesini ve hareketlerini öldürmeye, suikastlere, terörist saldırılara adayan, en ürpertici cinayetlere imza atan, öfkesini zeytin ağaçlarına kadar yansıtan birini...

    Şimdi ölümle pençeleşiyor. Arkasında alkışlanacak, selamlanacak hiçbir şey bırakmadan gidecek. Hep kötülükle, yaşattığı acılarla, akıttığı gözyaşlarıyla anılacak. Sadece Filistin'e değil, yeryüzünün bir çok bölgesine ektiği kötülük tohumlarıyla hatırlanacak. Hiçbir günahı olmasa bile, ömrünün son günlerinde Yaser Arafat'a yaşattıkları, dünyanın sessiz bakışları arasında bir halkın doğal liderini tecrit etmesi, aşağılaması ve yavaş yavaş öldürmesi unutulmayacak.

    Sabra ve Şatilla'dan Cenin katliamına kadar, Şaron'un günah galerisinden örnekler sunmaya devam edeceğiz.

    On gün sonra bayramın birinci günü yine birlikteyiz. Hepinizin bayramını kutluyorum.

     
    Refahyol’dan sonrası vurgun


    î Başa
    Refahyol’dan sonrası vurgun - milli gazete - 05.01.2006 


    Türkiye, Refahyol hükümetinden sonra doğalgazda, sinsi enerji politikalarına maruz bırakıldı. Refahyol’un 10 Aralık 1996 tarihli anlaşmasında formülde esas olarak Türkiye’nin lehine olan Fuel-Oil çarpanının, 18 Şubat 1998 tarihli başka bir anlaşmayla Rusya’nın lehine olan Fueloil çarpanı ile revize edildiği ortaya çıktı.
    Uzmanlara göre basit bir rakam değişikliği gibi görünen revizyon Türkiye’nin milyonlarca dolarlık zararına neden olacak bir sonuç ortaya çıkarıyor. Fueloil çarpanı FO1’in FO0 haline getirilmesinin bir birim doğalgazda Türkiye aleyhine 25 dolarlık farka neden olduğu kaydediliyor. Böylece Türkiye’nin her yıl 300 milyon dolar fazla ödeme yapması durumu ortaya çıkıyor.

    ANKARA BÜROSU
    Rusya ile yaşanan Doğalgaz krizi, Türkiye’nin doğalgazda Rusya’ya bağımlılığının büyük riskini bir kez daha ortaya koyarken, krizle birlikte ortaya çıkan gerçeklerde, Refahyol hükümeti’nden sonra Türkiye aleyhine oynanan sinsi oyunlarıda gözler öneüne serdi.
    Refahyol Hükümeti döneminde Türkiye lehine yapılan doğalgaz alım anlaşmasının, Refahyol’un görevden ayrılmasının hemen ardından imzalanan bir başka anlaşma ile Türkiye’nin aleyhine çevrildiği ortaya çıktı. Buna göre Refahyol İktidarının işbaşında olduğu 10 Aralık 1996 tarihli anlaşmadaki formülde esas olarak Türkiye’nin lehine olan FuelOil çarpanı (FO1) kullanıldı. Ancak 18 şubat 1998 tarihli bir başka anlaşma ile Türkiye’nin lehine olan 10 Aralık 1996 tarihli anlaşma revize edildi. Yeni anlaşmada ise Rusya’nın lehine olan fueloil çarpanı (FO0) kullanıldı. Uzmanlara göre basit bir rakam değişikliği gibi görünen bu bu revizyon Türkiye’nin milyonlarca dolarlık zararına neden olacak bir sonuç ortaya çıkarıyor. FuelOil Çarpanı FO1’in FO0 haline getirilmesinin bir birim doğalgazda Türkiye aleyhine 25 dolarlık farka neden olduğu kaydediliyor. Milyarlarca metreküpü bulan doğalgaz alım anlaşması dikkate alındığında ortaya Türkiye’nin her yıl  300 milyon doları bulan bir fazla ödeme yapması durumu ortaya çıkıyor.
    Öte yandan Enerji Bakanlığı tarafından milletvekillerine gönderilen “Mavi Akım ile ilgili gerçekler” başlıklı raporda bu konu ile ilgili ilginç bilgilere yer verildi. Raporda 18 Şubat 1998 tarihinde imzalanan anlaşmaya 10 Aralık 1996 tarihindeki anlaşmanın tarih ve sayı numarasının verildiğine dikkat çekildi. Rapora göre bu durum aynı tarih ve sayı numarasını taşıyan iki farklı bir anlaşma ortaya çıkardı. 
    Sözkonusu rapor, Mavi Akım başta olmak üzere Ruslarla olan doğalgaz ihtilaflarındaki Tahkim sürecinde de  Türkiye’nin Rusya karşısında elinin kolunun bağlandığını ortaya çıkardı. Rapora göre Ruslarla ihtilafta Tahkime gidilmesi halinde Rusların haklı çıkarılacağı şu çarpıcı ifadelerler dile getirildi:
    “Rusların hem teknik ve hukuki açılardan güçlü , hem de sözleşmedeki tahkim yerinin önceki yönetimlerin tercihi sonucu Stockholm oluşu, tarfların belirlediği iki hakemin baş hakem olarakhareket edecek üçüncü hakemi belirlemede anlaşamamaları halinde, baş hakemin Stockholm Ticaret Odası Başkanı tarafından atancak oluşundan dolayı, tahkimden çıkacak kararın aleyhet olması, leyhte olması ihtimalinin çok üstünde, hatta mutlak olarak görülmüştür. Rusların tüm sözleşmelerinde bunlarda doğacak uyuşmazlıklarda tahkim yerine ilişkin tercihlerinin Stockholm olduğu bilindiğinden bunun tahkimde verilecek karar etkiside dikkate alınmıştır”
    Hosted by www.Geocities.ws

    1