ANA SAYFA
GÜNCEL İNDEKS'e geri dön


24 Mayıs 2005 - Çiçek üslubunu sertleştirdi - internet haber
Ne Mostar köprüsü, ne de Türkiye aslına sadık inşa edildi - Milli Gazete - 24 Mayıs 2005- İbrahim Paşalı
ÇÖKÜŞÜN BAŞLANGICI - 24 Mayıs 2005
tarihten bir kesit Mustafa Reşit Paşa - 24 Mayıs 2005
IMF'nin oyuncağı olmayacağız - Milli Gazete - 23 Mayıs 2005
Çevik Bir Hangi Bakana danışmanlık yaptı - haber vitrini 23 mayıs>
IMF 'felaket tellalığına soyundu' - Milliyet - Güngör Uras - 23 Mayıs 2005
Vural Savaş konuşuyor - iha - samsun - 20 Mayıs 2005
"19 Mayıs'ın ruhu tam bağımsızlıktır" - Milli Gazete - 20 Mayıs 2005
Atatürk'ü okumak - Taha Akyol - Milliyet - 20 Mayıs 2005
Yeni stand - by ile her şeye bye - bye - Yaman Törüner - Milliyet - 19 Mayıs 2005
21. yüzyılın tiranı, Fergana ateşi Türkiye'nin eğittiği özel timler..! - Yeni Şafak - İbrahim Kargül - 17 Mayıs 2005
the origin of the Republican Elephant
Ermeni Diasporası - Milli Gazete - Ali Haydar Haksal - 17 Mayıs 2005
Abese Suresi - Adını "yüzünü ekşitti, buruşturdu" anlamına gelen ilk kelimesinden almıştır
İsmet Özel'den paranoyak tanımlaması
Hitler Yahudi miydi? - Milliyet - Güneri Civaoğlu - 11 Mayıs 2005
"Türkiye şeriata mı gidiyor?" Pollock seviyesinde tetikçiler İbrahim Karagül - Yeni şafak - 10 Mayıs 2005
Şarkın en sevgili sultanı Selahaddin Eyyubi
 
 
 
 
 

 

 

 


//
 
Başa
24 Mayıs 2005 - Çiçek üslubunu sertleştirdi - internet haber
 
 
Çiçek üslubunu sertleştirdi
24 Mayıs 2005 15:00  
Boğaziçi Üniversitesi'nde yapılacak olan Ermeni konferansı tartışmalarına Devlet Bakanı Cemil Çiçek de katıldı. Cemil Çiçek toplantıya katılacakları çok ağır biçimde suçla

     Adalet Bakanı Cemil Çiçek, Boğaziçi Üniversitesi’nde (BÜ) yapılacak "Osmanlı Ermenileri" konulu konferans ile ilgili olarak, "Bu, Türk milletini arkadan hançerlemektir. Keşke Adalet Bakanı olarak dava açma yetkimi devretmeseydim" dedi.
     
     Cemil Çiçek, TBMM Genel Kurulu’nda, CHP İstanbul Milletvekili Şükrü Elekdağ ve AK Parti Aksaray Milletvekili Ramazan Toprak’ın, BÜ’de 25-26-27 Mayıs’ta düzenlenen Ermeni meselesiyle ilgili konferansa ilişkin gündemdışı konuşmalarını yanıtladı.
     
     Çiçek, milletvekillerinin, milletin hissiyatını ve endişelerini dile getirdiğini, hükümet olarak da bu görüşlere katıldıklarını söyledi. Türk milleti kadar eli ve vicdanı temiz, alnı ak bir millet daha olmadığını ifade eden Çiçek, "Onun için hiç kimseden bir endişemiz yoktur. Buna tarihimiz şahittir, buna arşivlerimiz şahittir" diye konuştu.
     
     Türk milletinin uzun süredir özlemini duyduğu iktidar muhalefet işbirliğinin böylesine bir milli meselede gündeme getirildiğini ifade eden Bakan Çiçek, sözlerini şöyle sürdürdü:
     
     "Bu tarihi yanlışı, milletimize karşı yapılan soykırım iftirasını bertaraf adına, hem bu çatı altında müzakere yapıp bir karar alındı, hem de bunun gereği olarak şu an teker teker bütün ülkelerde çok yönlü bir çaba gösteriliyor. ’Bu yalandır, bu doğru değildir, gerçeklerin saptırılmasıdır’ diye...
     
     Şimdi milletçe, devletçe böyle bir yoğun çaba içindeyken bu çabaları arkadan hançerlemek ne anlama geliyor? Şimdi siz, o zaman falanca ülkenin parlamenterlerini nasıl ikna edeceksiniz. Bunlar pekala diyecek ki ’Siz, bizi ikna etmeyin, gidin Boğaziçi Üniversitesi’nde, Boğaz’a bakarak bu yalanları söyleyenleri ikna edin’. Dolayısıyla bu, Türk milletini arkadan hançerlemektir. Bunu açık olarak söyleyebilirim."
     
     "ÖZERKLİK, SORUMSUZLUK DEĞİLDİR"
     
     Adalet Bakanı Çiçek, üniversitelerin özerk ve özgür kuruluşlar olduğunu belirtirken, "Ama dünyanın hiçbir yerinde özerklik ve özgürlük ’sorumsuzluk’ olarak anlaşılamaz. Bunu çok net olarak ifade ediyorum ki bu konferans büyük bir sorumsuzluktur, büyük bir ciddiyetsizliktir" dedi.
     
     "Eğer bilim adına, tarih adına gerçek aranmak isteniyorsa, farklı düşüncelerin o konferansa çağrılması gerektiğini" ifade eden Adalet Bakanı Çiçek, şöyle devam etti:
     
     "Neden orada tek yanlı bir propaganda gerçekleştirilmeye çalışılıyor. Bugün İsviçre ve diğer bazı ülkelerde ’Türkler soykırım suçunu işlememiştir’ demek özgürlüğü tanınmaz iken bununla ilgili kırmızı bültenler çıkarılırken, Türkiye’de şu günlerde TCK konuşacağız... Birçok cemiyetler, dernekler var ya, ’Bu ülkede özgürlük yok’ diyorlar ya, bu ülkede milleti arkadan hançerleme, bu millete iftira etme özgürlüğü var. Bunu, herkesin görmesi, anlaması lazım. Evet, bu büyük bir sorumsuzluk ve ciddiyetsizliktir."
     
     "HIYANET DÖNEMİNİ KAPATMAMIZ LAZIM"
     
     Bakan Çiçek, özerk kuruluşları göreve davet ederken de "Hükümet olarak bir yetkimiz olsaydı gereğini yapardık. Keşke Adalet Bakanı olarak dava açma yetkisini devretmeseydim. Şimdi YÖK ne yapacak merak ediyorum. BÜ ne yapacak onu merak ediyorum. Biz de merak ediyoruz.
     
     Milletimiz de merak ediyor. Bu sorumsuzluk, bu ciddiyetsizlik, bu millete küfretme, bu milletin nüfuz cüzdanını taşıyanların bu milletin aleyhine propaganda yapma, hıyanet etme dönemini artık kapatmamız lazım. Çünkü milletin vicdanı rahatsız oluyor" diye konuştu.
     
     "HAİN PROJE..."
     
     TBMM Genel Kurulu’nda gündemdışı konuşma yapan CHP İstanbul Milletvekili Şükrü Elekdağ, BÜ’deki konferansta, "bilimsellik kisvesi altında" aslında Ermeni tezinin propagandasının yapıldığını ileri sürdü. Elekdağ, "Hazin olan, bu hain projeye Boğaziçi Üniversitesi’nin alet edilmesidir" dedi.
     
     BÜ’nün birkaç kişinin maşası haline getirilmesini kınadığını ifade eden Elekdağ, YÖK ve diğer üniversite rektörlerini, bu konudaki görüşlerini açıklamaya davet etti.
     
     AK Parti Aksaray Milletvekili Ramazan Toprak ise gündemdışı konuşmasında, Ermenistan, Fransa ya da herhangi bir Avrupa ülkesinde Ermeni meselesi konusunda Türk tezinin savunulduğu bir konferans yapılamayacağını söyledi. Konferansı, "Akıllara ziyan yaklaşım" diye nitelendiren Toprak, YÖK’ün böyle bir yaklaşım karşısında "kılını bile kıpırdatmadığını" ifade etti.
     
     "Eğer bu konferanstan Türk tezini çürüten, Ermeni tezini savunan bir sonuç ortaya çıkarsa bunda BÜ Rektörü kadar YÖK Başkanı’nın da sorumluluğu olacaktır" diyen Toprak, adli ve siyasi organları da sorumlular hakkında gereğini yapmaya çağırdı.

//

Başa
Ne Mostar köprüsü, ne de Türkiye aslına sadık inşa edildi - Milli Gazete - 24 Mayıs 2005- İbrahim Paşalı

Ne Mostar köprüsü, ne de Türkiye aslına sadık inşa edildi

 

“Biz işimize bakalım, Nuri Pakdil.”

Nuri Pakdil

Kötü bir niyetinizin olmaması, sizin iyi niyetli bir insan olduğunuz anlamına gelmez. Karıncayı dahi incitmeyecek kadar hassas olmanız, hassasiyetlerinizin karınca kadar küçük olduğunu gösterir sadece. Merhametini kedi beslerken gördüğümüz birçok insanın, başkaları söz konusu olduğunda, ne kötü ne iyi bir niyet taşıdıkları görülür. Sorunlar söz konusu olduğunda; hassas davranıp meselenin hakkını vermek niyetini pek göremeyiz. Sadece temenniler ama niyet yok. İyi bir şey yapmaya niyetiniz yok! Niyet, temenni demek değildir; niyet eylemdir, eylemin başıdır. Namazın başındaki “niyet” gibi. Olmazsa olmazdır.

Üzücü olayların çoğu, kasıtsızlık, dikkatsizlik sonucunda –istemeden!- meydana gelir. Hep böyle olur. Mesela, vatan haini sandıklarınızın çoğu, hain olamayacak kadar kasıtsız, dikkatsiz, düşüncesiz kişilerdir. Bilmelisiniz ki hainlik, –alçak da olsa- bir seviyedir. İrade, kasıt ve bilgi gerektirir. Hainlere bile muhtaç olduğumuz günlere geldiğimizi bilmek, kime teselli olacaksa, bu cümlenin altını o çizsin. Üzüntülerimizin çoğu bir kasıt/istikamet taşımıyorlar. Üzülerek de bir yere varamayışımız bundan. Yıllardır Türkiye’ye, Filistin’e, Çeçenya’ya, Afrika’ya, Bosna-Hersek’e, şuna buna üzülerek bir yere varamadık. Oysa varmalıydık. Mesela bu gazete, 30 yılda bu kadar mı mesafe almalıydı? Elinizde, onların çelişkilerine yönelik eleştirilerimizden başka bir şey yok. Başkalarının namussuzluklarını ifşa etmek, bizi namuslu yapmaz.

Konuştuğumuz, tartıştığımız, hakkında yazı yazdığımız şeyler, eninde sonunda bir duvara, ağlama duvarına dönüşüyor. Bazılarımızın keyfi yerinde kuşkusuz. Duvarın üstüne muzır sloganlar yazacak kadar neşeli ve zeki olmak, bizi ferahlatmaya, duvarın ötesindekileri görmeye yetmez ki! Duvara tebessümle bakmak bu olsa gerek: Çankaya’dan 19 Mayıs vesilesiyle yayımlanan mesajda, “her Türk Genci’nin Nutuk’u mutlaka okuması gerektiği” söylenmiş. Kader cilve yapmaya, tarih intikam almaya devam ediyor. Çünkü “Osmanlıca” yazılmış Nutuk’u, Türkiye’de imam-hatipli gençlerden başka kimse okuyamaz! Sadeleştirme bahsini açmanızı tavsiye etmem; çünkü hoş olmayan şeylerle karşılaşacağınızı bilmeniz lazım. Reşat Nuri Güntekin’in kara çarşaflı Çalıkuşu’nun sadeleştirilirken nasıl sansürlendiğini mesela.

Hem sizin Osmanlıca sandığınız şey, klasik Türkçe’den başka bir şey değil. Arapça ve Farsça kelimelere düşmanlık beslerken, biraz da Batı’dan beslenseydiniz keşke. İngilizcenin, Fransızcanın veya Almancanın içindeki Latince ve Yunanca kelimeleri temizlemeye çalışacak kadar saf birini göremezsiniz. Dünyaya bedel olmanızın nedeni, başka hiçbir millette bulunmayan bu saflığınızdır. Fakat ne yazık ki bu saflığınızın bedelini, dünya değil biz ödüyoruz. Yazı bir selamlama değilse, yazı yazmak mezar taşı yazmaya benzer. Yeri gelmişken, bu kitabı da selamlamadan aşağıdaki paragrafa geçmeyelim ey okuyucu: Felsefenin Türkçesi, Dücane Cündioğlu, Gelenek Yayınları, İstanbul 2004.

Bakmayın lafı dolaştırıp durduğumuza; ne bizim sözümüz köpek, ne de biz pazar günleri köpeğini dolaştıran ademoğullarındanız. Güneşe çıkarılmış cümleler bunlar… Fazla gölge etmeden, Mostar müftüsü dilekçe vermesine rağmen, köprünün aslında olan “ezan taşı”nın, niçin yeni köprüde yerine konulmadığını araştıralım. Yanlış sorularla yeryüzünde dolaşarak hiçbir yere varamayız.

//
 

//

Başa
ÇÖKÜŞÜN BAŞLANGICI - 24 Mayıs 2005

ÇÖKÜŞÜN  BAŞLANGICI   
 
http://www.cumok.org/html/cumok/antalya/yilmazdikbas03_1.htm

Bundan tam 166 yıl önce, 16 Ağustos 1838’de, Osmanlı Devleti ile İngilizler arasında, tarihe Balta Limanı Antlaşması olarak geçen bir ticaret antlaşması imzalandı. Bu antlaşma ile, Osmanlı Devleti’nin çöküş dönemi başladı. 

Bugün nasıl Amerika dünyanın süper gücüyse, o tarihlerde de İngiltere dünyanın süper gücüydü. Sömürgeleri ile sınırları okadar genişti ki, İngiltere için, “topraklarında güneşin batmadığı ülke” denilirdi.

İngiltere o tarihlerde sanayi devrimini tamamlamış, ticaretini artırmak amacıyla dünya pazarlarını birer birer ele geçirme çabasına girmişti. 

Oysa, aynı tarihlerde, Fransa, Almanya, Avusturya ve Amerika henüz sanayi devriminin başındaydılar. Bu ülkeler, sanayileşebilmek için ulusal pazarlarını İngiliz mallarına karşı korumak zorundaydılar. Bu nedenle, ulusalcı politikalar uygulayarak, yüksek gümrük vergileri koyup İngiliz mallarının ülkelerine girmesini engellediler. 

Avrupa ve Amerika pazarlarına giremeyen İngiliz ticaret ve sermayesi, Latin Amerika’dan Çin’e kadar pek çok ülke ile serbest ticaret anlaşmaları imzaladı. Sıra, Osmanlı Devleti’ne gelmişti. Osmanlı Devleti’nin ekonomisi iyi durumda değildi. Osmanlı tahtında Padişah II.Mahmut (1808-1839) oturmaktaydı. Sadrazam, yani Başbakan ise Mustafa Reşit Paşa idi. 1830’lu yıllarda Mason olan Mustafa Reşit Paşa, İngilizlerle iyi ilişkiler içerisindeydi. Osmanlı Devleti’nin kurtuluşunu, Avrupalılaşmakta görüyor, başta İngiltere olmak üzere Avrupa devletleriyle serbest ticaret öneriyor ve şöyle diyordu: “Ülke, serbest ticaret sayesinde büyük bir hızla sanayileşecektir.” 

Mustafa Reşit Paşa, bu görüşünde yalnız değildi. Çevresinde, Avrupa liberalizminin idealleriyle yoğrulmuş, “öncü kadro” denilen, bir aydın yöneticiler ekibi vardı. Bu kadroyu, Hıristiyan tarihçi M.A.Ubucini  şöyle tanıtmaktadır: “Bunlar Paris’te öğrenci iken, Fransızlar gibi giyinirlerdi. Bir toplulukta Türk oldukları anlaşılırsa, utançlarından yüzleri kızarırdı. Türkiye’ye döndüklerinde önemli devlet memuriyetlerine getirildikleri zaman, ülkelerine yararlı olmaktan çok, Avrupalıların gözlerine girmeyi, yurt dışında ünlerini artırmayı düşünürlerdi.” 

İngiltere’nin o tarihlerdeki Dış İşleri Bakanı Lord Palmerstone da, Osmanlı Devleti’nin dış ticarette uygulamakta olduğu bazı kısıtlamaların kaldırılması için sürekli baskı yapıyor, serbest ticareti överek şunları söylüyordu: “Serbest ticaret sayesinde Sultan’nın kullarının servet ve refahı artacak, sanayi gelişecektir.” 

Yani, İngiliz Lordu Palmerstone, Türklerin iyiliği için bir çaba içinde olduğu izlenimini veriyordu. Oysa aynı Lord Palmerstone, Türklerin Avrupa’ya kabulü söz edildiğinde ise şunları söylüyordu: “...Türklere, Müslüman oldukları için, hiçbir şekilde taraftar değilim; eğer Hıristiyan yapılabilirlerse, son derece mutlu olacağım.” 

Batı’dan gelen, sözde Türkiye uzmanları da, Osmanlı bürokrat ve aydınlarının kafalarını sürekli işliyor,  şöyle beyin yıkıyorlardı: “Osmanlı Devleti bu antlaşmayı uygulamakla, Batı uygarlığına girecek.”

Sonunda, 16 Ağustos 1838’de, yani bundan tam 166 yıl önce, Balta Limanı Antlaşması İngilizler’le imzalandı.

Osmanlı Devleti’nin çöküşünü başlatan bu antlaşmanın en önemli maddeleri şunlardı:

·          Gümrük vergi oranları ihracatta yüzde 12’ye, ithalatta ise yüzde 5’e düşürülecek,

·          İngiliz tüccarlar, hiçbir kısıtlama olmadan, her tür malı Osmanlı topraklarında hem iç hem dış ticaret amacıyla alıp satabilecekler,

·          İngilizler’den mal alım ve nakli için belge istenilmeyecek,

·          İngiliz tüccarlar, iç ticarette yerli tüccarlardan fazla vergi ödemeyecek,

·          Yabancı malları Boğazlar’dan serbestçe geçecek,

·          Antlaşma, “sonsuza dek” yürürlükte ve geçerli olacak. 

Bu antlaşmadan sonra, bakın neler oldu:

·          Türkiye’nin iç pazarı, Batı’nın sanayi ürünlerine açıldı, dış ticaret dengesi bozuldu.

·          Zaten sıfıra yakın bütçe tükendi, Osmanlı hazinesinde para kalmadı.

·          1854 Kırım Savaşı’nı kaybettik.

·          Tarihte ilk kez dışarıdan borç almak zorunda kaldık. İngilizler’den yüzde 6 faizle 3 milyon 300 bin Osmanlı altını borç aldık.

·          1876’da parasızlık yüzünden ödemeler durduruldu.

·          1879’da durum daha da kötüleşti. Alınmış olan borç anapara ve faizi karşılığı olarak, damga, içki, balık avı, tuz ve tütün gelirlerine el konuldu.

·          Yine para yetmedi. Eylül 1881’de, devlet borçlarını kapatmak için, Osmanlı Devlet hazinesini, Alman, Avusturya, Fransa ve İtalyan alacaklılarla Osmanlı Bankası ve Galata bankerlerini temsilen, sekiz kişiden oluşan Düyun-u Umumiye-i Osmanlı İdaresi Meclisi’ne bırakıldı. Tuz, balık avı, tütün, alkol ve damga pulu vergilerini o toplamaya başladı.

·          En bereketli gelir kaynağı tarımdı. Gavur sermayesi işbirliği yaptı. 1884 yılında Reji İdaresi doğdu. Tütün tarlalarında çalışan kızlarımıza, karılarımıza, bacılarımıza ‘gavur vergi tahsildarları’ tecavüz ettiler. 

Bu yıkım, Mustafa Kemal Atatürk’ün çıkışına kadar sürdü. Lozan Anlaşması ile Düyunu Umumiye Türkiye sınırları dışına çıkartıldı ve gelir kaynaklarımız bize iade edildi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti kuruldu.

Peki, Türkler 16 Ağustos 1838 Balta Limanı Antlaşması ile başlayan çöküşten ders aldılar mı? Eğer ders almış olsalar aynı çöküş süreci ile yeniden yüz yüze kalırlar mıydı! 

Osmanlı Devleti’nin çöküşünü başlatan Balta Limanı Antlaşması’nın bir benzeri, hatta daha da ağırı Kasım 1995’de imzalanıp 1 Ocak 1996’da yürürlüğe girdi. Bu kez anlaşmanın adı, Gümrük Birliği Anlaşması idi. 

Avrupa Birliği (AB)’ne girme pahasına, DYP-SHP Koalisyon Hükümeti tarafından imzalanan bu anlaşma ile Türkiye, AB’nin 15 üyesi ülkeye karşı tüm gümrük duvarlarını indirdi. Avrupa Birliği’ne tam üye olmadan Gümrük Birliği’ne girmiş tek bir ülke yoktu. Gümrük Birliği Anlaşmasını imzalayan Başbakan Yardımcısı ve Dış İşleri Bakanı Deniz Baykal, tıpkı Mustafa Reşit Paşa gibi konuşuyor ve şöyle diyordu:

“Türkiye’yi güçlü ve önder bir ülke yapacağız, Avrupa Birliği’ne taşıyacağız...”

Türkiye- AB dış ticaret açığı 1990 yılında 2,5 milyar dolar iken, Gümrük Birliği Anlaşması’nın yürürlüğe girdiği 1996 yılında 5,8 milyar dolara çıktı. Bu fark giderek büyüdü. 1996-2003 sürecinde açık 84 milyar dolara fırladı. Türkiye’nin sekiz yılda 85 milyar dolar kaybına neden olan Gümrük Birliği Anlaşması, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM)’nin onayına sunulmamış, Yüce Meclis’ten geçirilmeden uygulamaya konulmuştu.

Balta Limanı Antlaşması’ndan bin beter Gümrük Birliği Anlaşması’nın Türkiye’ye zararı 85 milyar dolarla sınırlı kalmadı. O, sadece bir başlangıçtı, gerisi bakın çorap söküğü gibi nasıl geldi: 

·          İMF, Ankara’ya demir attı. Peşi peşine Niyet Mektupları (yani Teslim Mektupları) imzalandı.

·          Özelleştirme adı altında Vatanın Satılması hızlandırıldı, Türkiye’nin ekonomik kaleleri olan Petkim, Tekel, Tüpraş, Seka, Telekom, Sümerbank, Şekerbank birer birer Türklerin elinden alındı.

·          Washington ve Brüksel’de hazırlanmış olan Tahkim, Uyum Yasaları, İkiz Yasalar gibi Türkiye’nin bölünmez bütünlüğünü ve egemenliğini tehdit eden yasalar, TBMM’den ’15 günde 15 yasa’ hızıyla geçirildi.

·          Sömürgeciler, Türkiye’de şeker pancarı, tütün, pamuk üretimlerini kısıtladılar, Türk tarım ve hayvancılığını öldürdüler.

·          Türk tarım arazileri de Yunanlılara, İsraillilere, Almanlara, İngilizlere Amerikalılara satılmaya başlandı.

·          Kıbrıs, Rumlara teslim edildi.

·          Filistin’de Müslüman Araplara soykırım uygulayan İsrailli Siyonist Faşistlerle siyasi ve askeri işbirliği anlaşmaları imzalandı.

·          Aslında bir tarım ülkesi olan Türkiye; buğdayı, unu, şekeri, soyayı, tütünü, ayçiçeğini, pamuğu, eti ithal eder duruma düştü.

·          ABD ve İngiltere, Irak’ı işgallerinde Türkleri ‘tetikçi’ olarak kullanmak istediler, direniş görünce de Türk askerinin kafasına çuval geçirdiler.

·          Türkiye’nin iç pazarları, ticareti de yabancıların eline geçti. Tekstili, sütü, yoğurdu, ayranı, şekerlemeleri de artık  yabancılar üretip satmaya başladı.

·          Türk halkının yarısı açlık sınırına dayandı, çoğu gençlerden oluşan ve üniversite mezunlarını da kapsayan işsizler ordusu 10 milyonu geçti. 

1995’de DYP-SHP Koalisyon Hükümeti’nin imzaladığı Gümrük Birliği Anlaşması ile başlayan çöküş, Ampül Hükümeti döneminde artan hızıyla sürmektedir. 

16 Ağustos 1883 Balta Limanı Antlaşması ile başlayan Osmanlı Devleti’nin çöküşünde ortaya Mustafa Kemal çıkmıştı. Ama öyle gözüküyor ki, bu kez çöküş, Türkiye’nin tamamen teslim alınmasına kadar sürecektir.

Türkleri, kendi topraklarında kiracı olma ve uşaklık beklemektedir!

 

Yılmaz Dikbaş, Y.Müh.

TMMOB Kimya Mühendisleri Odası

Antalya İl Temsilcisi

16.08.2004        

//

//

Başa

tarihten bir kesit Mustafa Reşit Paşa - 24 Mayıs 2005

"Mehmed Ali Paşa, Mısır’da başarılı reformlar yapmış, batıya yanaşmadan da güçlü bir idârenin kurulabileceğini göstermişti. Reşîd Paşa ise, imparatorluktaki batılılaşmanın sembolü durumundaydı."
 
 
 
 Mustafa Reşit Paşa
 
Reşid Paşa (Mustafa Reşit Paşa, Büyük Reşit Paşa)
Osmanlı sadrâzamlarından. Tanzimat hareketinin mîmârı. Koca, Büyük Reşîd Paşa diye meşhur olmuştur. 1800’de İstanbul’da doğdu. Babası, İkinci Bâyezîd evkafı rûznâmecisi Mustafa Efendidir. İlk okuma yazmayı babasından öğrendi. Sonra medrese tahsiline başladı. Babasının 1810 yılında vefât etmesi üzerine tahsilini tamamlayamadığı gibi, devrin ilim dili olan Arapça ve Farsça'yı da tam olarak öğrenemedi. Eniştesi Ispartalı Seyyid Ali Paşanın himâyesinde büyüdü ve bir müddet sonra onun mühürdârlığına tâyin edilerek, ilk memuriyetine başladı. 1821 Ekim ayında Rum isyânını bastırmak için, Mora seraskerliğine tâyin edilen eniştesiyle birlikte, sefere gitti. Seyyid Ali Paşa, Mora seraskerliğinden azledilince, İstanbul’a geldi. Bu sırada Mısır’ın dîvân efendisi İbrâhim Efendinin kızı Emine Şerîfe Hanımla evlendi ve kayınpederinin konağına yerleşti. Bu evliliğinden ilk oğlu Mehmed Cemil doğdu. Bir-iki yıl sonra eniştesi ölünce, Emine Şerîfe Hanımı boşayarak, zenginliğine kapıldığı, eniştesinin câriyelerinden olan Âdile Hanımla evlendi ve onun Kabataş’daki konağında yaşamaya başladı. İkinci evliliğinden Ali Gâlib, Ahmed Celâl, Mazhar ve Sâlih adında dört oğlu dünyâya geldi.

1826’da Bâbıâlî Mektûbî Kalemine memur oldu. 1827’de Osmanlı-Rus Harbi esnâsında, sefere memur edilen Sadrâzam Selim Mehmed Paşa, onu ordu kâtipliğine getirerek, berâberinde götürdü. Sefer dönüşü, Pertev Efendinin tavsiyesiyle, Sultan İkinci Mahmud Hanın iltifâtına kavuştu ve Fransızca öğrenmesi tavsiye olundu. Maaşı 1500 kuruşa çıkarıldığı gibi, amedî odası hulefâlığına tâyin edildi. 1829’da Girit Adası iânesine teşvik memuriyetiyle Mısır Vâlisi, Kavalalı Mehmed Ali Paşaya gönderilen Pertev Paşayla birlikte Mısır’a gitti. Mısır dönüşünü müteâkip, 1831’de amedî vekîli, 1832’de asâleten amedî tâyin olundu ve yabancı sefirlerle irtibâtını artırdı. 1832’de Mısır Vâlisi Kavalalı Mehmed Ali Paşanın isyânı sonunda, Mısır kuvvetlerinin Kütahya’ya kadar ilerlemesi üzerine, Mart 1833’te Mehmed Ali Paşanın oğlu İbrâhim Paşayla görüşmek üzere gönderildi.

Varılan antlaşma neticesinde, Reşîd Beyin, Şam ve Halep eyâletlerinden başka, Fransız maslâhatgüzârının tesirinde kalarak, Adana muhassıllığını da İbrâhim Paşaya vermesi Sultan İkinci Mahmud Hanın hiddetine sebep oldu. Fakat bâzı dostlarının teşebbüsleri netîcesinde affedildi.

Reşîd Bey, dâimî sefâretlerin kurulmasından sonra 1834 senesi Temmuz ayında, fevkalâde orta elçilikle Paris’e gönderildi. Reşîd Bey, iyi bir tahsil görmediği, İslâm bilgilerinden ve millî meziyetlerden mahrum olduğu için kısa zamanda Avrupaî fikirlerin tesirinde kaldı. 1835 yılı Mart ayı sonlarında, elçilik tercümanı Ruheddîn Efendiyi Paris’te maslâhatgüzâr bırakarak, İstanbul’a döndü.

İstanbul’a gelişinden üç ay kadar sonra, büyükelçilikle tekrar Paris’e, sonra Eylül 1836’da, Londra büyükelçiliğine nakledildi ve hâriciye müsteşarlığı pâyesi verildi. Londra’da sefirliği sırasında Lord Stratford Redcliff Rading ile dostluk kurup, mason locasına girdi.

Mustafa Reşîd Bey, 1837’de müşîr rütbesi verilerek hâriciye nazırlığına tâyin edildi. Hâriciye nâzırlığı sırasında, Sultan İkinci Mahmud Hana, Avrupaî tarzda ıslâhâtlar yapılması teklifinde bulundu. Batılıların, Osmanlı Devletine, bilhassa Müslüman ve Hıristiyan tebaa arasında eşitlik gözetilmediği için düşman olduğunu, Müslim ve gayrimüslim ayrılığının kaldırılması gerektiğini, bu hususlarla ilgili yapılacak ıslâhâtı, bir hatt-ı hümâyûnla îlân etmesini teklif etti. Hazırladığı lâyihada bu ıslâhâtın esaslarını pâdişâha arz etti. Ancak, Reşîd Beyin anlattıklarının İngiliz isteklerinin aynısı olduğunu bilen İkinci Mahmud Han, bunu reddetti.

Mustafa Reşîd Paşa, hâriciye nâzırlığını bilfiil idâre ettiği bu dönemde, İngilizlerle, Osmanlı Devletini iktisâdî bakımdan çökertecek Baltalimanı Antlaşmasını imzâladı (1838). Baltalimanı Antlaşmasının imzâlanmasıyla, Osmanlı Devletiyle İngiltere arasında anlaşmazlığa yol açan hususlar, İngiltere’nin lehine çözülmüş oldu. Antlaşma yürürlüğe girdikten sonra; ötedenberi Osmanlı Devletinde uygulanmakta olan tekeller kaldırılınca, Osmanlı hazînesi, önemli bir gelir kaynağından mahrum edildi. Ayrıca, iç ticâret, Osmanlı vatandaşlarına münhasır olmaktan çıkarılarak istisnâsız bir şekilde İngiliz tüccarlarına verildi. Bir de bu antlaşmaya, antlaşma şartlarını isteyen bütün devletlere de istisnâsız uygulanacağı hükmü eklendi. Avusturya başbakanının; “İşte Osmanlı şimdi bitti” diye ifâde ettiği Baltalimanı Antlaşması, esnaf ve tüccarlarımızı uşaklığa; devletimizi de borç bataklığına sürükledi (Bkz. Baltalimanı Antlaşması).

Mustafa Reşîd Paşa, 1838 Ağustos’unda hâriciye nâzırlığı uhdesinde kalmak üzere Londra büyükelçiliğine tâyin olunarak, İstanbul’dan uzaklaştırıldı. Reşîd Paşa; “...Türkiye için en büyük iş, reâyâ meselesidir. Eğer reâyâya verilmesi gereken hak ve hürriyetlerden bahsetsem, ülkemde bana kötü bir Müslüman gözüyle bakılır. Hâlbuki İslâmlığın kurtuluşu reâyânın hür ve mesud olmasına bağlıdır. Bu konuda yüksek sesle konuşmak, Avrupa devletlerine düşer. İmparatorlukta (Osmanlı Devletinde), Hıristiyanlar üzerindeki baskı için sesinizi çıkaramaz mısınız? Ödeyemedikleri haraç için zavallılar horlanmakta ve ezilmektedir. Bu uygulamalar, sizin âdil bir vergi dağılımı istemenizi gerektiriyor. Reâyâ, haraç yüzünden isyân etmekte ve düzenli vergi istemektedir. Vergi sistemi, Hıristiyanlar için yerleşirse, Müslümanlara da bunu kabul ettirmek için önemli bir adım atılmış olacaktır. Böylece İmparatorluğun yenileşmesi için ilk mesâfe alınmış olacaktır...” (Fransız Dışişleri Bakanlığı Arşivi, Turque, Documents et Memoires, volume-44) diyerek batılı devletleri Osmanlı Devletine müdâhaleye çağırıyordu.

Reşîd Paşa, ayrıca, kendisinin ve reformlarının, Osmanlı Devletindeki başarısının Mehmed Ali Paşanın başarısızlığı nispetinde olacağını biliyordu. Zîrâ, Mehmed Ali Paşa, Mısır’da başarılı reformlar yapmış, batıya yanaşmadan da güçlü bir idârenin kurulabileceğini göstermişti. Reşîd Paşa ise, imparatorluktaki batılılaşmanın sembolü durumundaydı. Mehmed Ali Paşa, mağlup edilmediği takdirde, Sûriye’ye de hâkim olacak, devlet içindeki tesir ve nüfûzu artacaktı. Bu durumun ise kendi siyâsî hayâtının sonunu getireceğini düşünen Reşîd Paşa, büyük tâvizler verme pahasına da olsa Mısır meselesine Avrupa devletlerinin müdâhalesini istedi. Onun bu tutumu, Sultan İkinci Mahmud Hanın, onu İstanbul’a çağırtmasına ve îdâmına irâde çıkarmasına sebep oldu. Fakat, İstanbul’daki dostları vâsıtasıyla, Paris’e geldiğinde îdâmı haberini öğrenip gelmekten vazgeçti. Sultan İkinci Mahmud Hanın vefâtı üzerine tahta çıkan yeni pâdişâh Abdülmecid Hanın cülûsunu tebrik etmek üzere, Ağustos 1839 başında İstanbul’a geldi. Osmanlı Devleti o sırada en buhranlı dönemlerinden birini yaşıyordu.

Bu durumu fırsat bilen Reşîd Paşa, İngiltere’de esaslarını tespit ettiği reformları Avrupalıların ve bilhassa İngilizlerin yardımını sağlamak gibi bir bahâneyle, 16 yaşındaki genç pâdişâh Sultan Abdülmecid’e kabul ettirerek Gülhâne Hatt-ı Hümâyûnu adıyla meşhur olan Tanzîmât Fermânını yayınlattı. (Bkz. Gülhâne Hatt-ı Hümâyûnu)

Gülhâne meydanında Reşîd Paşanın îlân ettiği bu ferman, yozlaşma ve mânevî değerlerden uzaklaşmaya yol açtı. Böylece, Koca Osmanlı Devletinin içerden yıkılması, parçalanması plânlarının birinci ve en tesirli adımı atıldı.

Bundan sonra Osmanlı İmparatorluğunu yıkmak için anlaşanların oyununun ikinci perdesi açıldı. 15 Temmuz 1840’ta İngiltere, Rusya, Avusturya ve Prusya arasında Londra Antlaşması imzâ edildi. Buna göre, Mehmed Ali Paşa, Girit, Adana, Sûriye, Hicaz ve Lübnan bölgesini derhâl boşaltacak, ordusunu ve donanmasını dağıtacak ve yalnız Mısır Vâliliğiyle iktifâ edecekti. Şâyet on gün içerisinde bu şartları kabul etmezse, adı geçen devletler müdâhalede bulunacaktı. Reşîd Paşa, Londra Antlaşmasının ültimatomlarını tebliğ etmek üzere müsteşarı Sâdık Beyi, Kahire’ye yolladı. Mehmed Ali Paşa ise, Sâdık Beye; pâdişâhın herhangi bir fermânına karşı boynunun kıldan ince olduğunu söyleyerek, yabancı devletlerin bu gibi tehditlerinin Osmanlı Devletinin işlerine müdâhale olacağını, kendisinin bizzat pâdişâhla görüşmeye hazır olduğunu belirtip ültimatomları reddetti. Reşîd Paşa, Mehmed Ali Paşanın antlaşma tekliflerini dikkate bile almadan dört devletten Londra Antlaşmasının hükümlerine uymalarını istedi. Nitekim harekete geçen müttefik kuvvetler, 13 Kasımda Halep’e ve 29 Aralıkta Şam’a girdiler. Mısır kuvvetleri, bozularak geri çekildi. Bu andan îtibâren, târihî İngiliz siyâseti bir defâ daha tekerrür etti. Londra Antlaşmasına göre, Mısır ve Sûriye’nin de Osmanlılara bırakılması îcâb ederken, bu bölgede güçsüz ve merkezden uzak bir yönetimin bulunması İngiliz menfaatine daha uygun görüldü ve bu eyâletler Mehmed Ali Paşaya verildi. Ciddî bir ordu ve donanmadan mahrum bulunan Osmanlı Devleti, bu emr-i vâkîyi kabul etmek zorunda kaldı ve 24 Mayıs 1841’de Mısır’ın statüsüyle ilgili ferman yayınlandı.

Bu arada Mustafa Reşîd Paşa ile Mehmed Ali Paşa arasında yeni ihtilafların ortaya çıkması üzerine tekrar yabancı devletlerin müdâhalesine meydan vermek istemeyen pâdişâh, Reşîd Paşayı hâriciye nâzırlığından azletti ve Temmuz 1841’de Paris elçiliğine gönderdi.

Paris’te bulunduğu sırada sağlık durumunun iyi olmadığından şikâyet eden Mustafa Reşîd Paşa, İstanbul’a dönmek istedi, fakat bu isteği kabul edilmedi. Aşırı ısrârı üzerine İstanbul’a dönmesine müsâade edildi. Paris’ten İstanbul’a döndüğü sırada, Edirne vâliliğine tâyin edildiyse de gitmedi. İki yıl kadar memuriyetten uzak kaldı. Nihâyet 1843 yılı sonlarında tekrar Paris elçiliğine gönderildi. 1844 senesi sonlarında ikinci defâ hâriciye nâzırlığına getirildi.

Bir müddet bu görevde kalan Reşîd Paşa, bilhassa İngilizlerin yoğun baskı ve faâliyeti sonucu 28 Eylül 1846’da sadrâzamlığa getirildi. İş başına gelir gelmez İskoç mason teşkilâtı üyesi Lord Rading ile büyük vilâyetlerde mason locaları açtırmaya devam etti. Böylece, Osmanlı Devletinin parçalanması, yıkılması için açılan câsusluk ve hıyânet ocakları çalışmaya başladı.

Bu senelerde Avrupa’da fizik, kimyâ üzerinde dev adımlar atılıyor, yeni buluşlar, ilerlemeler oluyor, büyük fabrikalar, teknik üniversiteler kuruluyordu. Osmanlılarda ise, bunların hiçbiri yapılmadı. Hattâ Mustafa Reşîd Paşa, Fâtih devrinden beri medreselerde okutulmakta olan fen, matematik derslerini, büsbütün kaldırdı. “Din adamlarına fen bilgisi lâzım değildir” diyerek, kültürlü, bilgili âlimlerin yetişmesini engelledi. Mustafa Reşîd Paşa, bir yıl yedi ay devâm eden bu vazîfeden, 27 Nisan 1848’de Sultan Abdülmecid Han tarafından azledildi. Fakat üç buçuk ay sonra tekrar sadrâzamlığa getirildi. Üç buçuk yıl süren bu sadâreti sırasında Fransız akademisi örnek alınarak kurulan Encümen-i Dâniş açıldı. Bu sadâretten de 26 Ocak 1852’de azledilerek, Meclis-i vâlâ reisliğine getirildi. Mustafa Reşîd Paşa, sadâretten uzaklaştırılmasının üzerinden kırk gün geçtikten sonra üçüncü defâ sadrâzamlığa getirildi. Beş ay kadar süren bu sadâretten de Damad Fethi Paşa ile aralarında meydana gelen ihtilâf üzerine azledildi. Yerine, Âlî Paşa getirildi.

Reşîd Paşa ile Âlî Paşa şahsî hırslar yüzünden birbirleriyle çekişirken, bu durumdan faydalanan İngiltere, Hindistan’daki büyük İslâm devleti Gürgâniye’yi parçalamak ve Asya’daki Müslümanları başsız bırakmak istiyordu. Bu arada kendisine engel olacağından çekindiği Osmanlı Devletini başka meselelerle meşgul etmek için, Rusya’yı devamlı tahrik ederek bir Osmanlı-Rus Harbi çıkarmaya çalışıyordu. Sadrâzam Mustafa Reşîd Paşayı kandıran İngilizler, onun Rusya’ya karşı düşmanca tavır takınmasını sağladılar. Netîcede İngiltere’nin tahrikleri sonucu Rusya, Eflâk ve Boğdan’ı işgâl etti. 4 Ekim 1853’te Rusya’ya harp îlân edildi. 23 Ekim 1853’de Kırım Savaşı olarak bilinen harp fiilen başlamış oldu.

Yaklaşık üç yıl devâm eden ve 30 Mart 1856’da Paris Antlaşmasıyla sona eren Kırım Savaşı, Osmanlı Devletinin toprak kaybına sebep olmamasına rağmen, siyâsî olarak aleyhine oldu. Devlet, iktisâden çöktü. Osmanlı Devletini Rusya ile meşgul eden İngiltere, az bir kuvvetle Osmanlı Devleti yanında savaşa girip asıl maksadını gizledi ve büyük devletlerin dikkatini o yöne çekerek Hindistan’daki Gürgâniye İslâm Devletini yıktı. Topraklarını işgâl ederek, Hindistan hazînelerine sâhip oldu ve ticâretini geliştirdi. Ayrıca, Osmanlıyı kullanarak, Rusların sıcak denizlere inmesini de önledi.

Öte yandan sıkıntı içerisine düşen Osmanlı Devleti, yine Mustafa Reşîd Paşanın dördüncü sadâreti zamânında ilk defâ borçlandı.

Mustafa Reşîd Paşa, 4 Mayıs 1855’te sadrâzamlıktan azledilerek yerine, tekrar Âlî Paşa getirildi. Âlî Paşanın yaptığı her icraatı şiddetle tenkit etmeye başladı. Sâdece iktidâr hırsı sebebiyle, Âlî Paşanın hazırladığı Hıristiyanlara daha fazla imtiyazlar tanıyan Islâhât Fermânına, şiddetle karşı çıktı.

Sultan Abdülmecid Han, kaht-ı ricâl (adam kıtlığı) yüzünden, İngiliz elçisinin de tavassut ve teşvîkiyle 1 Kasım 1856’da Mustafa Reşîd Paşayı beşinci defâ sadrâzamlığa getirdi. Âlî Paşanın sadâretten ayrılmasını hazmedemeyen Fransa hükümeti, Boğdan seçimlerine fesat karıştırıldığını iddiâ ederek, iptâlini istedi. Osmanlı Devletiyle siyâsî münâsebetlerini kesmeye kalkıştı. Fransa ve İngiltere hâriciyelerinin birbirleriyle temas ederek seçimin feshini kararlaştırmaları üzerine, Sultan Abdülmecid Han, sadrâzamı azlederek işin önünü almak istedi. Beşinci sadâretten 6 Ağustos 1857’de azledilen Mustafa Reşîd Paşa, Meclis-i Tanzîmât reisliğine naklolunduysa da bir ay içinde oradan da alındı. 22 Ekim 1857’de altıncı ve son defâ sadârete getirildi ise de, iki ay kadar sonra hastalandı. Bir müddet Bâbıâlî’ye gidemedi. 7 Ocak 1858 Perşembe günü, hamamda geçirdiği kalp krizinden öldü. Beyazıt'ta Okçular Caddesindeki türbeye defnedildi.

Hepsi Sultan Abdülmecid Han zamânında, aralıklarla toplam altı sene sekiz ay on dokuz gün sadrâzam olan Reşîd Paşa, Gülhâne Hatt-ı Hümâyûnunu hazırlayıp îlân ettirmekle; Osmanlı Devletinin temeline dinamit koydu ve kaht-ı ricâl (adam kıtlığı) devrinin açılmasına, Osmanlı Devletinin boynuna “Hasta adam” yaftasının takılmasına sebep oldu.

Netîce îtibâriyle, Reşîd Paşa, iyi bir eğitim görmemiş, millî ve mânevî değerlerden yoksun yetişmiştir. Osmanlı Devletinin idârecilerinin en önemli özelliklerinden biri, önce devlete sadâkat vasfıdır. Reşîd Paşa, bu vasıftan mahrumdu. Masonlukta yüksek derece sâhibi olması, bu mahrûmiyetine eklenince, devlet için zarârı telâfi edilemeyecek sonuçlar meydana getirdi. Nitekim Reşîd Paşadan sonra, onun yetiştirmeleri ve ardından da İttihat ve Terakkî mensupları, devletin kısa zamanda yıkılmasını sağladılar. Bugünkü sosyal hastalıkların çoğunda, onun açtığı yıkım hareketinin payı büyüktür.

Batılıların Reşîd Paşa hakkında düşünceleri şu şekildeydi. Fransız elçisi Pontois, Paşayı; “Reşîd Paşada kendini gösterme ve yükselme merâkı aşırıdır. Bu yönü biraz övülür ve pohpohlanırsa, büyük tâviz elde etmek için küçük şeyler üzerine tâvizler verilirse, ondan her şey elde edilebilir” diye târif etmektedir. Avusturyalı Goizot ise; “Mustafa Reşîd Paşada, ülkesinde yapmak istediği işlerin başarısı için, çok lüzumlu olan vasıflardan biri eksiktir. Türkiye’de güçlü bir ıslahatçı olmak için Türklük vasfı lâzımdır. Onda ise bu vasıf çok azdı. Gençliğinden îtibâren, Türkiye’nin Avrupa ile münâsebetleri konusuyla ilgilenmiştir. O daha çok Avrupalı bir diplomata benziyordu” diye vasıflandırıyordu.

//

Başa

IMF'nin oyuncağı olmayacağız - Milli Gazete - 23 Mayıs 2005

Av. Şeref Malkoç: Cumhuriyet tarihi boyunca alınan borçların yarısını bu hükümet aldı

IMF'nin oyuncağı olmayacağız

ADEM AÇIKGÖZ - ÜMİT MURATOĞLU / İSTANBUL

Saadet Partisi’nin tüm Türkiye’de sürdürdüğü ekonomi konferasları tüm hızıyla sürüyor. İstanbul’un ilçelerinde yoğunlaşan konferanslarda halkımıza ekonomik çarpıklıklar anlatılarak çözüm yolları açıklanıyor. Saadet Partisi Bahçelievler İlçe Başkanlığı tarafından Şirinevler Ulu Cami Konferans Salonu’nda "IMF Değil Milli Ekonomik Çözüm" adıyla düzenlenen konferansa Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Cevat Ayhan da katıldı. Bahçelievler İlçe Teşkilatı'nın yaptığı esnaf taramasını ve Millî Gazete’ye abonelik çalışmalarını överek sözlerine başlayan Ayhan, bu çalışmaların diğer teşkilatlarca örnek alınması gerektiğini söyledi. Daha sonra tüm yurtta 'konferans serileri, milli uyanış geceleri, manevi tahribata hayır' gibi etkinlikler düzenlediklerini söyledi. Bu etkinliğin yanı sıra Güngören’de Ahmet Sünnetçioğlu, Pendik'te Nezir Aydın, Samandıra'da Mustafa Yünlüoğlu, Bağcılar’da Osman Nuri Kabaktepe ve Küçükçekmece'de Doç. Dr. Mete Gündoğan, Şişli’de Ahmet Cemil Tunç, Beşiktaş’ta Mustafa Köylü, Beykoz’da Fethi Görür milli ekonomi konferansları çerçevesinde çeşitli konuşmalar yaptılar.

Türkiye IMF'nin cenderesine düşmüştür

Bahçelievler’de konuşan Cevat Ayhan, "IMF para hareketlerini kontrol etmek ve büyük devletlerin çıkarını kontrol etmek için kurulmuştur. IMF ithalat yapan ülkelere sıkıştıkları zaman nakit para verip bu ülkelerin ithalat yapmasına çalışır. Büyük devletler IMF aracılığıyla mallarını satabilmektedir. Ülke ekonomilerini teslim alan IMF, girdiği ülkeyi krizden krize sokar. Türkiye IMF'nin cenderesine düşmüştür. Bunun yüzünden birçok ekonomik kriz geçirmiştir. Ülkemiz dışa bağımlı hale gelmiştir." dedi.

340 miyar dolara yakın borcumuz var

Cevat Ayhan, ülkemizin sorunlarının sanıldığının aksine gün geçtikçe arttığını ve ekonomik dengelerin git gide bozulduğunu söyledi. Ayhan,"Vatandaşın alım gücü düşüyor. Esnafın büyük sorunları var. Türkiye'nin borçları artıyor. Bu gün 340 milyar dolara yakın borcumuz var. Ve bir o kadar da bu borcun faizini ödüyoruz. Türkiye'de gelir dengesi bozulduğu için fakir daha fakir, zengin daha da zengin oluyor. Hükümet kesinlikle çiftçiyi düşünmüyor. Bunun yerine TÜSİAD gibi patron kulüplerini memnun etmeye çalışıyor" şeklinde konuştu. Türkiye'nin üzerine düşen görevin IMF gibi kurumlara teslim olmak değil, milli politikayla bu sorunları aşmak olduğunu ifade eden Cevat Ayhan, "Türkiye neye ihtiyacı varsa onu kendisi yapmalı, dışa bağımlılıktan kurtulmalı, bunu yapabilecek kabiliyetin kazandırılması gerekir. Erbakan Hoca’nın dediği gibi 'Türkiye, ihtiyacı olan her şeyi kendisi yapmalıdır’. Her türlü ihtiyacımızı kendimiz karşılamalıyız. Kendi makinemizi, kendi arabamızı, kendi techizatımızı üretip dışa bağımlılıktan kurtulmalıyız." dedi.

Halk, irtica operatörleriyle korkutuldu

Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Doç. Dr. Mete Gündoğan ise Küçükçekmece İlçe Teşkilatının düzenlediği gecede konuştu. Gündoğan, Türkiye ekonomisini değerlendirdiği konuşmasında, 28 Şubat sürecinin en çok mütedeyyin insanları vurduğunu belirterek "28 Şubat sürecinde halk irtica tehditi ile aşırı derecede korkutulmuştu. Ancak Haziran 1997’de Başbakan Erbakan’ın istifası ile ülkeyi yıkma tehdidinde bulunan Müslüm, Fadime, Kalkancı, aczi mendi vs. gibi korku operatörleri birden buharlaşıp yokoluverdiler. Aşırı korkutulan halk, irtica ile mücadele ediyoruz diyenlerin ne yaptığına pek de dikkat etmedi. Aslında yapılan önemli bir şey vardı, o da finans kapitalizminin kurumsallaşması aşamasının tamamlanmasıydı. Yani uluslarüstü ve işbirlikçi hortum düzeni, kurumsal düzen haline getiriliyordu." dedi.

Ecevit’ten farkları yok

Eminönü’nde konuşan Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Yakup Budak ise AKP’li yöneticilerin IMF’yi kovmak üzere iktidara geldiklerini hatırlattı. Budak, şöyle konuştu: "Ecevit’in sürünerek yaptığını, bunlar koşarak yapıyorlar. Ekonomi politikaları aynı." dedi. Genel Başkan Yardımcısı Ertan Yülek ise Saadet Partisi Büyükçekmece İlçe Teşkilatı’nın gecesinde konuştu. Yülek, dünyayı ve özellikle Ortadoğu enerji kaynaklarını sömürmenin Türkiye’nin güçsüz bırakılmasından geçtiğini kaydetti.

ABD’nin tefecisi IMF’dir

Saadet Partisi’nin ekonomi konferanslarından biri de Maltepe'de gerçekleştirildi. Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Av. Şeref Malkoç konuşmasında "Bu halk IMF'nin oyuncağı olmayacak" dedi. ‘IMF Yıkımına Hayır, Milli Ekonomik Çözüm’ adlı konferansta IMF'nin politikasına dikkat çeken Malkoç ‘Artık dünyadaki işgaller silahla yapılmıyor. Parayla yapılıyor. IMF verdiği yüksek faizli borçlarla dünyayı etkisi altında tutuyor. IMF dünya mafyası Amerika'nın tefeciliğini yapıyor. IMF ve yoldaşları, Türkiye'deki insanları bir lokma ekmeğe muhtaç bırakılmak istiyor. Bu fırsattan istifade ederek ülkeyi borç batağına batırmak, batağa sürüklenen halkı dininden uzaklaştırılmak ve nihayet dininden uzaklaşan milleti parçalamak istiyor" dedi.

Değişen hiçbir şey yok!

Hükümetin ekonomi siyasetini de değerlendiren Malkoç, "Değişen sadece kahramanlar. Rollerde değişen bir şey yok" dedi. Ecevit döneminde 15 günde 15 kanun çıkarıldığını bu kanunla çiftçinin işletmecinin emeklerine darbe vurulduğunu açıklayan Malkoç, "O gün Amerika Kemal Derviş vasıtasıyla bu devrimleri gerçekleştirdi. Bugün bu görevi Ali Babacan üstleniyor. IMF'nin ağzından açıklamalar yapıyor. Değişen hiçbir şey yok, o zaman oyunu hasta Ecevit oynuyordu. Şimdi oyunu boylu poslu Tayyip oynuyor. Televizyonlarda piyasaların düzeldiği açıklamaları yapılıyor. Bazı holding profösörleri bu durumu doğruluyor ama köy kahvehanesine gittiğinde orada oturan amcanın oğlu hala işsiz. Oradaki kahveci hala borcunu ödeyemiyor. Bu piyasalar kimin için düzeliyor?" şeklinde konuştu. Malkoç, Türk ekonomisi için çözüm için Milli ekonomik kalkınmanın uygulanması gerektiğini kaydetti.

 

Hani başörtüsü namusunuzdu!..

Şaban Kalafat/İstanbul

Saadet Partisi İstanbul İl Teşkilatı’nın tertiplediği aylık İl Divan Kurulu toplantısı Kadırga Kültür Merkezi’nde tüm teşkilat birimlerinin iştirakiyle gerçekleştirildi. Divanın açılış konuşmasını gerçekleştiren İl Başkanı Osman Yumakoğulları tam teşekkül bir şekilde toplantıya katılımlarından dolayı teşkilat mensuplarına teşekkür etmeyi kendisine bir vecibe olarak addettiğini söyledi. Yumakoğulları konuşmasında, Avrupa insan hakları mahkemesinde görüşülen Leyla Şahin’in başörtüsü davası, yine bu mahkemenin terör başı Öcalan’la ilgili verdiği karar, sözde ermeni soykırım meselesi, AB müzakere süreci, IMF’nin 18. stand by antlaşması ve dış politika gelişmeleri hakkında kapsamlı açıklamalarda bulundu.

Bütün hesaplar Milli Görüş üzerine kurulu

Tarihin akışında zamanla yarışarak yolculuklarına devam ettiklerini, bu baş döndüren akışa ayak uydurmak, çalışmalarını yapmak, görev ve sorumluluklarını yerine getirmek, gelişen olayları yerinde ve zamanında tahlil etmek ve ona göre tedbir almak zorunda olduklarını vurgulayan Saadet Partisi İstanbul İl Başkanı Osman Yumakoğulları, “Olaylar bizim dışımızda bizi etkilemek ve yönlendirmek için gelişiyor. Bütün hesaplar bizim üzerimize kuruludur” dedi. Günübirlik bir siyasi parti olmadıklarını, diğerlerinin olduğu ve onları algıladığı gibi bir parti de olmadıklarını söyleyen Yumakoğulları, Saadet Partisi’nin hedefi ve gayesi olan ve ila nihayet devam edecek olan bir düşünce ve inanç partisi olduğunu da kaydetti.

Kıbrıs sorunu daha da ağırlaşarak sürüyor

KKTC’de olmayan dertler ve sorunlar üreten AKP hükümeti yüzünden bugün bu üretilen sorunların daha da artarak kronik hale gelmeye başladığını ifade eden Yumakoğulları, “AB anayasasına Papa heykeli altında böbürlenerek imza atanlar, 17 aralık tarihini bir bayram havasına dönüştürenler, bugün gelinen bu noktayı nasıl izah edecekler ve bu vebalin altından nasıl kalkacaklar? Bu sarhoşluk ve rüya aleminde oluş, bazı şeyleri gözden kaçırdı. Şimdi acısı çok fena çıkmaya başladı” diye konuştu. Yumakoğulları, “Rumlar, KKTC sınırları içine girerek evlere ve mülklere konuyorlar. Bunları AİHM de dava konusu yapmaktadırlar. Artık bu basiretsiz ve ferasetsiz hükümet yüzünden geri dönülmez bir yola girilmiştir. Bu AKP bunun hesabını elbette bir gün ödeyecek” dedi.

AKP’liler sözde soykırım çıkışları karşısında apıştılar

Osman Yumakoğulları AB Anayasasını, gözü kapalı ve kendinden geçmişçesine imzalayanların bugün sözde Ermeni soykırımı iddiaları karşısında apışıp kaldıklarını, AB ülkeleri koro halinde sözde soykırım iddialarını tekrarlayıp dururken mevcut iktidarın bunlara bir cevap dahi veremediğini söyledi. Türk Tarih Kurumu Başkanı Halaçoğlu’nun ‘Ermeni soykırımı yoktur’ dediği için Avrupa’da mahkemeye verilip bir suçlu gibi addedildiğini kaydeden Yumakoğulları, “Bir yanda Avrupa’da böbürlenerek cirit atan Koçaryan’a imkan sunacaksın, ondan sonra bir topçu edasıyla “Tribünlere oynama” diyeceksin. Hoşgörü adı altında Ermenistan’a heyetler göndereceksin, onlara kapı aralayacaksın. Van’da Ermeni kilisesi kalıntısını yeniden ihya edeceksin. Üstüne üstlük, ülkemiz bu kadar sıkıntılar içerisindeyken bütün insanlarımız ekonomik sebepler nedeniyle kıvrım kıvrım kıvranıp dururken, trilyonlarca lirayı Van ve Şanlıurfa’da kiliselere ve dinler bahçesi adı altındaki uydurma yerlere aktaracaksın. Ne yazık ki GAP bölgesinde gözü olan Yahudi ve Hıristiyan Haçlıları kendi elleriyle içeriye taşıyorlar bu asla bağışlanamaz” dedi.

İsrail’e kuyruk oldular

Koskoca Osmanlı bakiyesi Türkiye’nin yöneticilerinin MGK Genel Sekreteri, İçişleri, Dışişleri, Savunma, Adalet Bakanları hatta Başbakanı ile İsrail’e kuyruk yapıldığını ifade eden Yumakoğulları, “Acaba kabineden geriye İsrail”e gitmeyen kalmış mıdır? Kaldıysa bir an önce onlar da gitsinler de muradlarına ersinler!” diye konuştu.

Yumakoğulları konuşmasını şöyle sürdürdü: “Halkı isyan noktasına getiren Ecevit, Bahçeli ve Yılmaz Hükümeti ile AKP’li Erdoğan hükümeti arasında ne fark var? Kemal Derviş ile bunların arsında ne fark vardır? Ha Kemal Derviş ha Kemal Unakıtan! Ha Bülent Ecevit ha Tayyip Erdoğan! Bir ileri beş geri hükümetidir bu hükümet diyen Yumakoğulları CHP iktidardadır. Bir şey yapmaya yeltenseler, yapıyor görünseler CHP’nin gözlerinin içine bakıyorlar. Onlar kaşlarını çatınca hemen pısıveriyorlar.”

Başörtüsü onların namusuydu

“Başörtüsü onların namusuydu. Onlara başörtüsü mevzuunu sorduğunuzda “biz partimizi kapattırmak niyetinde değiliz” diyorlardı. Öyleyse siz ne için oradasınız, niçin iktidar oldunuz? Leyla Şahin’in haklı olan hakkını dahi savunamadınız aleyhinde savunma yaptınız” diyen Yumakoğulları, “Eğer siz, koltuk ve makam hırsı içindeyseniz ve oradaysanız, dürüstçe halkımıza bu niyetinizi anlatın. Milleti oyalamayın. Bu vebali bu milletin üstüne yıkmayın. Bu millette sizin bir şey yapamayacağınızı bilsin. Namusumuz dediğiniz Başörtüsü mevzuunu ne yapacaksanız kesin bir dille insanlara anlatın artık daha fazla onların iyi niyet duygularıyla oynamayın. Katolik Avrupa hukuku önünde dahi başörtüsünü savunmayacak ve aleyhinde bulunacaksanız öyleyse siz orada ne için varsınız ve hala ne diye orada duruyorsunuz? Ama sizleri bunları çözsün diye saf ve masum oyları ile oraya getirenler sizleri yapılacak bir seçimde de oradan götürmesini bilir” şeklinde konuştu.

Biz İKÖ ve D-8’i kuruyoruz, onlar bozuyor

Milli Görüş’ün iktidarda iken İKÖ’yü güçlendirip, D-8 i kurduğunu, İslam ülkelerinin işbirliğini hazırladığını, AKP hükümetinin ise bunu bozduğunu ifade eden Yumakoğulları konuşmasını şöyle sürdürdü: “İslam ortak pazarı olmaz diyorlar. STK’ları İstanbul’a topluyorlar. ABD’li gözlemcilerin gözetiminde neler yapmaları gerektiğini ihsas ettiriyorlar. İstanbul’daki STK’ların toplantısına katılan delegeler, Irak işgali ve zulmünden dolayı sonuç bildirgesinde bir kınama istiyorlar, bunlar buna bile mani oluyorlar. İktidarınızı devam ettirmek için bu kadar zulme göz yumacaksınız, onlara alet olacaksınız. İnanılır gibi değil. Bu iktidarlar bu koltuklar, bu makamlar gelip geçicidir. Bu saltanatlar geçicidir.”

Ekonomi çöktü, tarım ve sanayi bitti

Türkiye’nin bataktan kurtulmasının tek yolunun ülkenin uluslararası IMF ve Dünya bankası gibi kapitalist sermayenin elinden kurtarılması olduğunu kaydeden Yumakoğulları, IMF’nin uyguladığı acı ekonomik reçeteler nedeniyle kendi kendine tarımda yeterli olan Türkiye’nin bugün dışarıya bağımlı hale getirildiğini bu nedenle ülkede ekonomi, sanayi ve tarımın çöktüğünü söyledi.

 

Uyuma Türkiye! Haçlı seferde

ŞABAN KALAFAT

Saadet Partisi İstanbul Gençlik Kolları’nın düzenlediği Fetih ve Gençlik Şöleni Ümraniye Haldun Alagaş Kapalı Spor Salonu’nda gerçekleştirildi. Fetih Şöleni’ne Saadet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan, İstanbul İl Başkanı Osman Yumakoğulları ve Ümraniye İlçe Başkanı Şahin Güngör katıldı.

İstanbul’un fethinin, 552. yıldönümünü kutlamak için salonu dolduran coşkulu binlerce gence Fetih ruhunu anlatan Recai Kutan, “Bundan 552 yıl önce, 29 Mayıs 1453 Salı günü, büyük ceddimiz Fatih Sultan Mehmet Han ile, onun mücahit askerleri, İstanbul’u fethettiler. Bu fetih günü Alemlere Rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed Mustafa Sallallahu Aleyhi Vesellem’in “Konstantiniyye muhakkak feth olunacaktır, o ordunun kumandanı ne güzel kumandandır, ve o eskerler, ne güzel askerlerdir” müjdesine nail oldukları gündür” dedi.

Fetih’ten ders almalıyız!

Peygamberimizin bu müjdesine nail olabilmek için, Ashab-ı Kiram devrinden bu yana, İstanbul’un Fethi için gayretler gösterildiğini kaydeden Kutan, Fatih Sultan Mehmet Han’ın, Topkapı’dan şehre girmesinin ardından Bizans halkının tezahüratı ve gazilerin tekbir ve ezan sesleri arasında ilerleyip, şu anda melul ve mahzun olan Ayasofya’ya gittiğini anlatarak,

“Ayasofya’ya gelen Sultan, Ezan okunmasını emretti. İşte 29 Mayıs günü, 21 yaşındaki Fatih Sultan Mehmet Han ve onun mücahit ordusunun, Resulullah’ın müjdesine nail olduğu, Haçlı zihniyetine, kat’i bir darbe indirilerek, Ayasofya’nın Cami yapıldığı bir gündür. Fethin sembolü olan Ayasofya’yı büyük Sultan, Cami olarak vakfetmişti. Asırlar boyunca, minarelerinden ezan-ı Muhammedi eksik olmadı.

Elbette ki böylesine büyük ve mutlu bir hadiseden dolayı, gurur duyup birbirlerimizi tebrik edeceğiz. Böyle mes’ut günlere bizleri ulaştıran Ulu Mevlamıza hamdü senalar edeceğiz. Bunlara ilaveten, bu hadiselerden ders alacağız ve ders almalıyız” diye konuştu.

Tarihimizdeki büyük hamlelerin ve fetihlerin, hem maddi hem de manevi alanda, güçlü olduğumuz dönemlerde yapılabildiğine dikkat çeken Kutan konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Bir yandan en üstün döküm tekniğini kullanarak Şahi isimli, 1200 okkalık gülleyi atabilen toplar yapılırken, diğer yandan da, Allah dostlarının, büyük evliyaların, manevi desteği talep edildi ve fethi mübin gerçekleşti. 21 yaşındaki fatih Sultan Mehmet Han, maddi ilimlerin hepsini biliyor, Türkçe’den gayrı, 5-6 yabancı dili konuşabiliyor, hem de, manevi ilimlerle mücehhez... Akşemseddin Hazretlerinin manevi terbiyesinde... Mücahit, alim, fazıl, şâir, genç bir padişah. İşte muhteşem başarının sırrı bu... Bu durumlar açıkça göstermektedir ki “Yeniden Büyük Türkiye’yi kurmanın yolu, manevi ve maddi kalkınmamızı birlikte yapmaktır. Özümüze dönmektir, millî, manevi ve ahlaki değerlerimize sımsıkı sarılmaktır.”

Haçlı seferleri sürüyor

Kutan, ’Yeniden Büyük Türkiye’nin ve iyinin, doğrunun, hak ve adaletin hakim olacağı “Yeni Bir Dünya”nın kurulabilmesi için, ecdadımız gibi yüksek manevi ve maddi seviyelere erişmemiz gerektiğinin altını çizdi.

Tarihte olduğu gibi bugün de Haçlı Seferleri’nin devam ettiğini kaydeden Kutan, “Haçlı zihniyetini iyi tanımak zorundayız. Bir kısım insanlar, Batılıların, sadece emperyalistçe doğal kaynakları sömürmek için saldırdığını sanıyor. Bu gafletin ta kendisidir. Sadece Müslüman ülkeler üzerindeki emelleri bundan ibaret değildir. Haçlılar, bize ve İslâm alemine nasıl bakmaktadırlar? Sovyetlerin yıkılmasından sonra, İngitere Başbakanı Thatcher, “Komünizm çöktü, şimdi yeni düşmanımız İslâm’dır” demedi mi? NATO tatbikatlarında, düşman kuvvetleri kırmızıyla gösterilirken, Sovyetlerin yıkılmasından sonra, yeşille gösterilmeye başlanmadı mı?

Kıbrıs’ta, Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Keşmir’de, Müslümanlar adeta soykırıma uğrarken Batı alemi herhangi müspet bir reaksiyon gösterdi mi? Hayır!..

ABD, ortaya koyduğu BOP ile Fas’tan Endonezya’ya kadar olan İslâm Coğrafyasını, yeniden şekillendireceğini açıklamadı mı? Kendi tarihleri, çok sayıda soykırım ayıbıyla kirletilmiş iken, aradan 90 yıl geçtikten sonra, Hıristiyan Avrupa ülkelerinin neredeyse tamamının, “Sözde Ermeni Soykırımı” meselesini ısrarla gündeme getirmelerinin anlamı nedir? Son yıllarda, birden bire Türkiye’de yoğun bir misyoner faaliyetinin başlatılması, bir tek Hıristiyan’ın bile olmadığı yerlerde, çok sayıda apartman kiliselerin açılmasını, nasıl izah edeceğiz?” diye sordu.

Haçlılar Fethi hazmedemedi!

“Haçlılar, İstanbul’un fethini, bir türlü hazmedemediler” diyen Kutan konuşmasını şöyle sürdürdü: “ Halbuki, fetihten önce, Bizans halkı, “Hıristiyan serpuşu görmek yerine, Müslüman sarığı görmeyi tercih ederiz” demekteydiler. Şu an Haçlılar, Fener Rum Patrikhanesine “Ekümenik” ünvanı vererek, İstanbul’da Bizans’ı ihya etmek istiyorlar. Aslında gerçek hedefleri, “İkinci Sevr”i hortlatmaktır. Haçlılar ve Türkiye’deki uzantıları, “Lıght Islâm”, “Ilımlı İslâm” adıyla Kur’ân ve Sünnet geleneğinin dışında bir İslâm anlayışını gerçekleştirmek istemektedirler. Böylece dünyada yeniden yükselen İslâm’ı bilinçlenme, uyanış ve diriliş hareketlerini köreltmek, İslâm’ı, anti emperyalist öğelerden arındırmak istemektedirler.

İslâm, Allah’a teslim olmak, barış, esneklik, sırat-ı müstakim üzere yaşamak, hak ve adaletin hakimiyeti için çaba sarfetmek iken, İslâm kelimesinin önündeki radikal İslâm, Fundamentalist İslâm tabirlerini koyarak, İslâm’ın imajını bozuyorlar, İslâm’la terörü özdeşleştiriyorlar. Diğer yandan da, bizi biz yapan, bizi güçlü ve üstün yapan, millî ve manevi değerlerimizi tahrip için, her yolu denemektedirler. Cephelerde bizi yenemeyen Haçlılar, çok daha şeytani bir planın tatbikatına giriştiler. Kültür emperyalizmi yoluyla, bu toprağın çocuklarını, kendi kültüründen, inancından, örfünden, adetlerinden, kısa ruh kökünden kopardılar. Bu milletin çocuklarına, batı alemine de sadece bedbahtlık, gözyaşı ve huzursuzluk getirmiş olan, batıl fikirlerini aşıladılar.”

İçinde bulunduğumuz, manevi ve ahlaki çöküntünün sebeplerinden birisinin de Batı’yı üstün görme ve Batı taklitçiliği olduğunu vurgulayan Kutan, “Bu yüzden, Batı ile, bizim medeniyetimiz arasındaki farkı çocuklarımıza çok iyi öğretmeliyiz. Kudüs, 1096 yılı birinci Haçlı seferinde, Haçlıların eline geçti. Haçlılar, Kudüs’teki Müslümanların tamamını, camiler de dahil her yerde, bebek, çocuk, kadın, ihtiyar ayırt etmeden katlettiler. Kudüs’te tek bir Müslüman kalmadı. Buna mukabil, Selahattin Eyyubi, 1187 yılındaki Hattin Zaferiyle, Kudüs’ü zaptedince, Hıristiyanlara gayet adil davrandı. Ne bir insana sataşıldı, ne de bir bina yağma edildi. Haçlı orduları, Bizans’a yardım için İstanbul’a gelmişlerdi. İstanbul’u yağmaladılar, insanları katlettiler. Buna mukabil Cennet mekân Fatih Sultan Mehmet Han, İstanbul’a ilk girdiğinde, bütün Hıristiyanların canlarının, mallarının, ırzlarının emniyette olacağını, her tür inanç ve ibadet özgürlüğünün sağlanacağını ilan etmişti. Bir yanda ordusunu savaşa, “kadınlara, çocuklara, yaşlılara dokunmayın, ibadethanelerinde ibadetle meşgul olan gayr-ı Müslimlere dokunmayın, ağaçları kesmeyin, yakmayın” diye gönderen İslâm’ın merhameti, diğer yanda, tarihteki en korkunç soykırımları uygulayan Haçlılar ve Haçlı zihniyetliler. İşte bizim medeniyetimizle, Batı medeniyetinin farkı” şeklinde konuştu.

 

//

Başa
ÇEVİK BİR HANGİ BAKANA DANIŞMANLIK YAPTI?


Çevik Bir Hangi Bakana danışmanlık yaptı - haber vitrini 23 mayıs
Meral Akşener, 28 Şubat sürecinde bugünkü iktidar mensuplarıyla kanlı bıçaklı olan emekli Orgenaral Çevik Bir'in hükümetteki bir bakanın danışmanı olduğunu ileri sürdü.

23 Mayıs 2005 Pazartesi 15:33

 

İçişleri eski Bakanı Meral Akşener, bir dönemin perde arkasını Tercüman'a anlattı. 28 Şubat sürecindeki asıl aktörlerin 'büyük patronlar' olduğunu iddia eden eski Bakan Akşener, hâlâ çözülemeyen başörtüsü sorununu da askerlerle konuşarak bakanlığı döneminde çözdüğünü söyledi. 28 Şubat sürecinde askerlerin, bölünme ve rejim endişelerinin tetiklendiğini hatırlatan Meral Akşener, şöyle konuştu: ''Ancak tetikleyenlere baktığımızda yargı mensuplarını, üniversiteyi, büyük medyayı, en önemlisi büyük sermayeyi ve İstanbul'u gördük. İstanbul'un ve patronların böyle bir endişesi var mıydı, yoktu. Onların endişesi, ekonomikti. Çünkü Anadolu'da 'Anadolu Kaplanları' dediğimiz yeni bir iş adamı tiplemesi geliyordu. Türkiye'nin ürettiği pastadan pay isteyen yeni aktörler söz konusuydu. Patronlar, bu yeni aktörlerin önünü kesebilmek için, sivil ve silahlı bürokratların endişelerini tetikledi. O zamanlar büyük şirketlerin AB standartlarında rekabet edebilmek için her fabrikasına 350 milyon dolar yatırım yapması gerekiyordu. Bu gidişin önünü kesmek için de askerler tetiklendi. Şubat, ekonomik pastadan pay isteyenlere 'ellerinizi çekin oradan' deme operasyonuydu.''

Başörtü meselesini bu iktidar çözmez

Dünyada rekabet kurallarının dayattığı şartları yerine getirmeyenlerin, Türkiye'de böyle değişik bir sürecin oluşmasına ciddi katkıda bulunduklarını ifade eden Akşener, gelecekte de aynı şeylerin yaşanabileceğini öne sürdü. Türkiye'de binlerce genç kızın mağdur edildiği başörtü sorununun çözülmeyeceğini de öne süren Akşener, bu konunun çok iyi 'politika malzemesi' olduğunu iddia etti. Akşener, şunları söyledi: ''Başörtüsü ile sıkıntının çıkmasında merkez sağda yer alan politikacıların dahli yoktur. Bu işin iki dahli var; Biri şimdiki iktidar, diğeri ise CHP zihniyeti. Başörtüsü meselesini bu iktidar kesinlikle çözmez. Çünkü çok rahat oy aldılar.

Ben bakanken askerle anlaştım

28 Şubat'ın en sert zamanında ben bakandım. Başörtülü hanımların örtüleriyle işlerine gidebilmeleri için, Milli Güvenlik Kurulu Genel (MGK) Sekreteri İlhan Kılıç ve benim müsteşarım Teoman Ünüsan üzerinden anlaştık. Birden ne oldu? Karayoluyla Hac gündeme getirildi. O günden beri bu alan çok kolay politika yapılan bir alan. Türkiye'de iki konu istismar sahasıdır; biri Güneydoğu, diğeri ise başörtüsüdür. Çünkü buralardan ticaret yapılıyor, çok kola statüko kazanılıyor.''

Çevik Bir, Abdullah Gül'ün danışmanı

Akşener, 28 Şubat sürecinda bugünkü iktidar mensuplarıyla kanlı bıçaklı olan emekli Orgeneral Çevik Bir'in, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'e danışman olduğunu da öne sürdü. Akşener'in iddiaları şöyle: ''Çevik Bir, bir İtalyan gazetesine verdiği mülakatta, Hükümet'in çok iyi işler yaptığını ve AB ile ilgili iyi gittiklerini dile getirdi. Sonra ABD'de bulunan ve kısa adı JISCA olan bir Yahudi derneği, Türkiye'den sadece Çevik Bir ile Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a ödül vermiştir. Bu vakıf, Süleyman Tapınağı'nın yeniden inşası ile ilgili bir vakıf. Ayrıca benim bu iddiam bazı internet sitelerinde de yer aldı. Ancak, her ikisi de tekzip etmedi.''

Milli hassasiyete paranoya suçlaması

28 Şubat'ın aktörlerini eleştiren Meral Akşener, milli konularda ortaya konulan çelişkili değerlendirmelere de dikkat çekti: ''Dönemin önde gelen isimlerinden emekli Koramiral Atilla Kıyat, bir röportajında, Başbakan'a da anlattığını belirterek, 'Kuzey Irak'ta Kürdistan Devleti kurulmalıdır. Ve Türkiye onu tanımalıdır. Ermenistan kapısı açılmalıdır' diye konuşuyor. Bazı generaller ise milli hassasiyetler konusunda endişeleri olanları 'paranoyak' olmakla suçladılar. Ancak K. Irak'ta Kürdistan kurulmasını tehdit olarak görmeyen bu zihniyet, başörtülü olarak üniversitede okuyan genç kızları tehdit olarak görmeye devam ediyor.''

Düğmeye basılma olayı durduruldu

Başbakan Erdoğan'ın geçen ay, 'Düğmeye basıldı' dediğini hatırlatan Meral Akşener, İsrail ve ABD ile savunma alanında yapılan yeni anlaşmalar sonucu bu konunun gündemden kalktığını belirtti. Akşener'in iktidara yönelik eleştirileri şöyle: ''Bugün düğmeye basma işlemi durdu. Ne oldu? İsrail'le büyük bir silah anlaşması yapıldı. Pilotsuz uçak, adedi 18 milyon dolar. Bunu Türkiye'nin yapma imkânı varken... Diğer taraftan ABD ile 1.2 milyar dolarlık F16'ları yenileme anlaşması yaptık. ABD F16'ları tedavülden kaldırıyor, F-35 diye bir uçak koyuyor. Bu arada ıskartaya çıkardığı uçakların aksamı ile Türkiye'dekini yenileyecek. Bakın, düğme işi bitti...''

(D.B. TERCÜMAN)

//
Başa

IMF 'felaket tellalığına soyundu' - Milliyet - Güngör Uras - 23 Mayıs 2005

 
IMF 'felaket tellalığına soyundu'


İç borç devamlı büyüyor. Biz bunu ödeyemeyeceğiz. Döviz açığı devamlı büyüyor. Başımıza dert açacak. Döviz fiyatı çok ucuzladı. Fiyattaki büyük düzeltme ekonomide sarsıntı yaratacak diye yazınca "Sen karamsarsın... Sen felaket tellallığı yapıyorsun...Yazılarına çekidüzen ver. Ekonomideki iyilikleri yaz..." diyerek üzerime o kadar gelen oldu ki, ben de mecburen kendi kendimi dizginlemeye karar verdim.Bu pazartesiden itibaren "Her şey iyi, her şey güzel, işler düzeldi, bundan sonra ekonominin önü açık, kimse bizi tutamaz..." benzeri yazılar yazacaktım. Ama... Ama...O da nesi?
Hafta sonu IMF, 1992 yılından bu yana, üç yıldır uygulanan programın sonunda Türk ekonomisinin ne durumda olduğunu anlatan bir rapor yayımladı.
Bu raporda IMF tam anlamıyla "felaket tellallığı" yapıyor...
Hafta sonu yayımlandığından raporda yazılanlar gözden mi kaçtı? Bazıları bilerek mi yazılanları görmezlikten, anlamazlıktan geldi? Yoksa bu tür haberleri halktan saklayıp halkı uyutmak isteyenler mi var? Ben anlayamadım.
Sayın okuyucularım... Sayın Halkım... Biz 9 Aralık 1999 tarihinden bu yana IMF ne derse yapıyoruz. IMF'in sözünün dışına çıkmıyoruz. Buna rağmen 19 Şubat 2001'de duvara tosladık. IMF "pardon" bile demeden yeni bir program hazırladı. Bu programı da 2004 yılı sonuna kadar harfi harfine uyguladık. Hatta programda yazılanlar dışında istenilenleri de yaptık.
Bütün bunlardan sonra bakınız IMF raporunda durumumuz nasıl anlatılıyor:
- Kamunun borç stoku çok büyük.
- Cari İşlemler (Döviz) açığı çok büyük.
- Kamuda ve özel sektörde çok büyük döviz riski var. Dalgalı kura rağmen döviz fiyatlarındaki hızlı bir sıçrama sorun yaratabilir.
- Faiz oranları aşağıya iniyor ama, birden tırmanışa geçerek kamu ve özel sektörde şoka neden olabilir.
- Türk ekonomisi "kırılgan"lıkdan kurtulamadı.
Sayın okuyucularım. Sayın halkım. Önce "kırılganlık" ne demek onu sorgulayalım. Hani çocuğun eline testiyi verirlerken uyarırlar. "Aman dikkat et... Kırılır haaaa..." derler. İşte o biçim... Kırılacak olan ne? Saadet zinciri mi? Hayaller mi? Açık konuşalım... Acaba "bizim ekonomi bıçak sırtında mı seyrediyor? Hani artık istikrara kavuşmuştuk. Hani artık bir tehlike yok idi?
Sayın okuyucularım. Sayın halkım... Dikkat buyurunuz, 1999 yılından bu yana IMF emir ve kumandasında "gıkımız çıkmadan" ne istenirse yaptık. Şimdi kalkmışlar "durumunuz tehlikeli" diyerek bize masal anlatıyorlar. Döviz fiyatı "patlar", faiz oranı "sıçrar", kamu da özel sektör de "şok"a girer diyerek rapor yazıyorlar...
Burada sorumluluktan kurtulma çabası ile bulunan bahaneler şunlar:
- Türk hükümetleri memur maaşlarını dizginlemekte başarılı oldu ama, emeklilere zam yaptı.
- Asgari ücret yüksek.
- Halkın geliri yeterince kısıtlanamıyor. Vergiler yeterince artırılarak halkın harcaması yeterince kısıtlanamıyor. Bu nedenle iç talep canlı. Piyasa hareketli.
Maaşları ücretler azaltılsın, vergiler artırılsın ki insanlar daha az harcama yapabilsin, iç talep daha da küçülsün, iç piyasada yaprak kımıldamasın...
Memura, emekliye, işçiye, çiftçiye, esnafa, ekmeğe, peynire, zeytine soğana gidecek para faizciye gitsin... Hükümet halktan daha çok alıp faizciye daha çok versin... İşte hükümet bunu yeterince yapamadığından ekonomi "kırılgan" durumda...
IMF raporunda kırılganlığın ekonomideki işaretleri de şöyle sıralanıyor:
- İç borç stoku çok büyük. Borcun vadesi kısa faiz yükselebilir. Bunun "şok " etkisi olur.
- Kamu borçlarının büyük bölümü, bankalardaki mevduatın yarısı döviz. Döviz fiyatı yükselebilir. Bunun "şok" etkisi olur.
- Türkiye'nin döviz borçlarının büyük bölümü kısa vadeli döviz borcu. Büyük bölümü sıcak para. Sıcak para bir gün Türkiye'den kaçabilir. Ülkenin döviz rezervi bu kısa vadeli döviz çıkışını karşılayabilecek büyüklükte değil.
- Banka sisteminin kırılganlığı devam ediyor. Bankaların kârlı bilançolarının arkasında yüksek faizli bono geliri var.
- Batan ve zor durumdaki bankalardaki özel sektör borçlarını Hazine üstlendi. Yüksek faizli bono çıkararak bankalara bu bonoları dağıttı.

[email protected]
 
//
Başa

Vural Savaş konuşuyor - iha - samsun - 20 Mayıs 2005

VURAL SAVAŞ

SAMSUN- Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş, Türkiye'nin içinde bulunduğu durumu değerlendirirken, "yabancıların nasihatiyle hangi devletin ayakta kalabileceğini" sordu.

Vural Savaş, AK Parti'ye Bakara Suresi'yle uyarıda bulundu.

19 Mayıs Atatürk'ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı etkinlikleri çerçevesinde Samsun Atatürk Kültür Merkezi'nde düzenlenen "Rauf Denktaş" konulu panele katılan Vural Savaş, Türkiye'nin ekonomisi ve siyasetinin dışa bağımlı olduğunu söyledi.

Vural Savaş, Türkiye ekonomisinin maksatlı olarak çökertildiğini, 12 Eylül 1980'den sonra ABD'nin Turgut Özal'ın Başbakan olmasını istediğini, böylece tarım ve ekonominin batırılmaya başlandığını dile getirdi.

Ülkenin kanunlarla soyulduğunu belirten Savaş, şöyle konuştu: "Tarımda kendi kendimize yetiyorduk. Dış borcumuz yoktu. Otoyollarla birkaç yatırımın dışında hiçbir iş yapılmadan Türkiye borç batağına sürüklendi. Bu ülkenin hortumcuları 17 milyar dolar götürmüşken ülkenin borcu bunun 10 misline çıktı. Herkesin alkışladığı kişi yüzde 20 reel faiz dağıttı. Buna ABD, Japonya dahil 5 yıldan fazla kimse dayanamaz. Sonuç, anormal borçlanma"

Türkiye'nin sıcak para hareketini kontrol altına alması gerektiğine dikkat çeken ve sıcak paranın soygun için gelen para olduğuna ve borsadan yılda dolar bazında yüzde 40 kazanıp bu ülkeden gittiğine değinen Savaş, AK Parti'ye de yüklendi.

Şu iktidar iktidar olalı işçi, memur, emekliye zam yapılmadığını belirten Savaş, sözlerine şöyle devam etti: "Enflasyonda artış yok ama bir senede yüzde 91 sıcak para girişi olmuş. Şimdilik düğmeye basılmadı. Basıldığı an büyük bir kriz kapıdadır. Sıcak paranın 4'te biri gitse ekonomi mahvolur. Ama çıkmıyor. Demek ki henüz düğmeye basılmamış. Tefeci faiziyle bu ülke ileriye gitmez. Türkiye'de ekonomik bağımsızlık yok. Yargıyı ise karar veremez duruma getirdiler. Siyaset dış güçlerin kontrolünde. ABD'nin yeşil ışık yakmadığı bir parti bırakın iktidar olmayı muhalefet bile olamaz. Sağ soldan ziyade adam olmak önemli. Atatürk'ün anladığı manada ulusallık olmadığı müddetçe sağlam bir dinci, sağlam ülkücü, sağlam sağcı, sağlam solcu olunamaz"

Erdoğan'a Museviler tarafından verilen ödüle de değinen Savaş, Museviler'in kuruluşunun bugüne kadar Museviler'den başkasına ödül vermediğini de kaydederek, Bakara Suresi ile uyarıda bulundu.

Savaş, burada Bakara Suresi'ndeki 'Sen onların dinine hizmet etmezsen Museviler ve Hıristiyanlar sana destek vermez' ayetini hatırlatarak "Bizim kitabımız bile uyarıyor" ifadelerini kullandı.

"Milli davalarda yekvücut olmak gerekir" diyen Savaş, şöyle konuştu: İspanya'da bir albay öldürüldü 1 milyon kişi ayağa kalktı. Biz hergün bu memlekette şehit veriyoruz. Cenazeye bile gitmiyoruz. Ana milli davalarda elele vermeliyiz. Niye Fethullah Gülen ABD'de? Bu kadar zamandır ağırlıyorlar. Hükümet İncirlik Üssü'nü açmasaydı AK Parti'yi kimse desteklemezdi. En zayıf cumhuriyet hükümeti AK Parti'dir."

Panelde Uğur Mumcu'nun ağabeyi Av. Ceyhan Mumcu ile Atatürkçü Düşünce Derneği Samsun Şube Başkanı Av. Cemil Deveci de birer konuşma yaptı.

OMÜ Rektörü Prof. Dr. Ferit Bernay, Sosyal Hizmetler İl Müdürü Muzaffer Çelik, OMÜ İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Osman Zümrüt gibi isimlerin yanı sıra yaklaşık 275 kişinin dinleyici olarak katıldığı panelde Av. Ceyhan Mumcu, AİHM'nin APO davasını ele alarak terör teşvikçiliği yaptığını vurguladı. Ceyhan Mumcu, "Apo'yla ilgili aldıkları karar AİHM'nin suratına çarpılmalıdır. Enosis'i canlandırmaya çalışıyorlar. Sarıyer'de Rahipler Okulu açmak istiyorlar. Yerleri de hazır. Dünyada medyanın ABD'yi desteklemesine rağmen Türkiye yüzde 82 oranında ABD aleyhtarı. Vatan ve milletin tehditte olduğunu gören partilerin ayrı ayrı çalışması doğru değil. DEHAP ve AK Parti dışında bütün partiler tek çatı altında birleşilmeli. Biz demokratik hukuk devleti içinde görevimizi yapmalıyız. Mustafa Kemal, Alevi-Sünni, Kürt-Türk, Çerkez-Laz ayırımı yapmadı. Bu topraklarda yaşayanlar ve yaşamak isteyenler aynı çatı altında birleşip vatanı kurtardı. Bölünmüşlüğün ardında emperyalist parmakları teşhis etmeliyiz. Ben şehitlerimizin mezarına gittim, 'Nasıl olur?' dediler, kızdılar. Bize Cumartesi annelerinin mezarına gitmek rolü verilmiş. Şehitlerimiz Lozan'da alınan kararlardan dolayı bu ülke için şehit oluyor. Bunu asla unutmamalıyız" uyarısında bulundu.

//
Başa

"19 Mayıs'ın ruhu tam bağımsızlıktır" - Milli Gazete - 20 Mayıs 2005

“19 Mayıs’ın ruhu tam bağımsızlıktır”

ANKARA BÜROSU

Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Mete Gündoğan, 19 Mayıs’ın İstiklal Harbi’nin başlangıcı olduğuna dikkat çekerek, bugün gelinen noktada AKP hükümetinin politikaları nedeniyle gerçek anlamda tam bir bağımsızlığın olmadığına dikkat çekerek, “İstiklal Harbimiz ile biz tam bağımsızlığımızı kazandık. Ceddimiz bunu bize emanet ederken son nefesini de verdi. Bu ülke bize, şehitlerin emanetidir. Şimdi bu emanetin ne halde olduğu ortada” dedi. Dün partisinin genel merkezinde bir basın toplantısı düzenleyen Gündoğan 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı ve Mustafa Kemal Atatürk’ün Samsun’a gidişinin 86. yıldönümünü kutlayarak sözlerine başladı. I. Dünya Savaşı sonunda Osmanlı’nın tamamen çökertildiğini ve bütün toprakları işgal edildiğini hatırlatan Gündoğan, savaşın sonunda Osmanlı’nın önüne Sevr Anlaşmasının konulduğunu ve bu anlaşmanın da müslümanların Anadolu’dan Orta-Asya steplerine kadar sürülmesi anlaşması olduğunu vurguladı. Osmanlı’nın o hale nasıl geldiğini özetleyen Gündoğan, Anadolu’da halkın verdiği mücadele ile bugünlere gelindiğini ve tam bağımsızlık için savaştıklarını aktardı. Bağımsızlığın tam olarak ne manaya geldiğini, Mustafa Kemal Atatürk’ün Nutkundan hatırlatan Gündoğan, “Mustafa Kemal Nutuk’ta, ‘Tam bağımsızlık denildiği zaman, elbette siyasi, malî, iktisadî, adlî, askerî, kültürel ve benzeri her hususta tam bağımsızlık ve tam serbestlik demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan mahrumiyet, millet ve memleketin gerçek mânasıyla bütün bağımsızlığından mahrumiyeti demektir. Biz, bunu temin etmeden barış ve sükûna erişeceğimiz inancında değiliz’ demiştir. İstiklal Harbimiz ile biz tam bağımsızlığımızı (İstiklal-i Tam) kazandık. Ceddimiz bunu bize emanet ederken son nefesini de verdi. Bu ülke bize, şehitlerin emanetidir. Şimdi bu emanetin ne halde olduğunu anlamak için birkaç örnek vermek istiyorum;

Siyasi bağımsızlığımız ile ilgili olarak, 29 Ekim 2004’de, Avrupa Anayasasına imza atarak, bağımsızlığımızı Brüksel’e devretmenin ilk adımını atmış olduk. Başbakan Erdoğan, İtalyan Başbakanı Berlusconi ve Yemen Devlet Başkanı Ali Abdullah Salih ile birlikte Büyük Ortadoğu Projesi inisiyatifi eş başkanı oldu. Sonra da geldi, Diyarbakır BOP’un yıldızı olacak dedi. Ceddimizin hala toprak altında yattığı Ortadoğu’da, emperyal güçlerin taşeronu olduk. Halkımızın arzularına göre değil, AB ve ABD’nin talimatlarına göre anayasa ve kanun değiştirir hale getirildik. Dün başbakan, “devlet terörü uyguluyorlar” dediği İsrail’e, daha sonra götürülüp saygı ile eğilir hale getirildi. Bu mu siyasi bağımsızlık anlayışı? Devletimiz çok ağır borç altında. Borcunu bile borçla çeviriyor. Yabancıların “koltuk değneği” gibi ülkemize soktuğu sicak para ile ayakta duruyoruz ve Çin işkencesi gibi ne zaman çıkacak diye ecel terleri döküyoruz. Bu mu ekonomik bağımsızlık anlayışı? IMF, Dünya Bankası gibi kuruluşların programlarını harfiyen uygular hale getirildik. Ülkemizin kıymetli madenlerini, ekonomik tesislerini, topraklarını kısacası neyimiz var neyimiz yok herşeyimizi satar hale getirildik. İnsanlarımızı işsiz ve aç bıraktık. Tarım ve hayvancılık kesimi, ensaf ve sanatkarlar, tekstil, inşaat sektörleri başta olmak üzere reel ekonomimizi çökerttik. Bu mu ekonomik bağımsızlık anlayışı? Ülke üslerinin, deniz ve hava limanlarının, yabancı askerlerin kullanımına Meclis’in kararı olmadan Bakanların inisiyatifi ile açıldığı bir ülkede, askeri bağımsızlıktan söz edilebilir mi?” diye konuştu.

 

//

Başa

Atatürk'ü okumak - Taha Akyol - Milliyet - 20 Mayıs 2005

Atatürk'ü okumak


BAŞKUMANDAN Vekili Enver Paşa, Mustafa Kemal'i söz dinlemez bir subay olarak görüyor, yükselmesini frenliyor.
Ama Çanakkale, Mustafa Kemal'e Milli Mücadele liderliğinin yolunu açacaktır. Çanakkale cephesinden dönen Uryanizade Ali Vâhid Efendi başkanlığındaki ulema heyetinin 26 Aralık 1916'da yayımladığı beyanname, Enver Paşa faktörüne rağmen, Anafartalar Komutanı Albay Mustafa Kemal'den övgüyle bahsediyor:
"Bütün İslamlar ve müttefik devletler kendisine şükran borçludur!"
Mayıs 1919'da o kadar paşa içinden Mustafa Kemal'in 9. Ordu Müfettişliği'ne atanmasının sebebi de onun bu üstün komutanlık vasfıdır.
Samsun'a çıkmasından önce başlayan milli hareketlerde ve "Mim Mim Grubu" gibi askerî direniş teşkilatlarında da Milli Mücadele için düşünülen lider, odur.
Sonrası malum...
Mustafa Kemal'in Milli Mücadele liderliği, "komite" tertipleriyle değil, adeta milli bir mutabakatla gerçekleştiğine göre, Gökalp sosyolojisinin terimiyle söylersek, bir "milli vicdan" oluşmuş bulunuyordu. Bu, uluslaşma tarihimiz bakımdan önemlidir. Onu okurken bu tarihî süreci hiç akıldan çıkarmamak lazım.
* * *
MUSTAFA Kemal ve arkadaşlarını yoğuran şu muazzam olaylara bakın: Meşrutiyet, Trablus Savaşı, Balkan Savaşları, Balkanlar'ın ve Ege adalarının kaybı, Birinci Dünya Savaşı, imparatorluğun çöküşü, bir halkın teşkilatlandırılması, Milli Mücadele, yeni bir devlet, inkılaplar...
Bunlar aynı zamanda uzun modernleşme ve milletleşme tarihimizin de en önemli safhaları...
Böylesine geniş bir tarihî süreç...
Sadece Atatürk'e ait metinleri okumak yetmez, bu geniş tarihî perspektiften bakmak suretiyle okumak gerekir.
* * *
"NUTUK" ve bir de "Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri", Milli Mücadele ve devrimlerin en önemli iki kaynağı, iki tarihi belge...
"Söylev ve Demeçler"in hâlâ indeksli baskılarını yapamadık, "Nutuk" ise sadeleştirme diye adeta tahrif ediliyor.
Hiçbir 'sadeleştirme', orijinal metnin ahengini, anlam derinliğini ve hele de ruhunu veremez.
"Kuvayı Milliye"yi 'ulusal güçler' diye, "hukuku esasiye"yi 'temel haklar' diye arılaştıranlar kavram cinayeti işliyorlar.
Atatürk'ün konuşmalarında çok geçen ve Namık Kemal'lerden gelen "terakki ve teceddüt" kavramları tercüme edilecek kelimeler değil, bizim yüz elli yıllık milletleşme ve modernleşme cehdimizin ruhunu ifade eden terimlerdir.
Bu derinliklere dalmadan 'okumak', hele de "geniş bir tarihî perspektif açısından okumak" mümkün mü?
Okuyorum diye, biraz hamaset, biraz ezber, biraz slogan... Netice yüzeysellik!
Rahmetli Tarık Zafer Hoca, "Böyle inkılap tarihi okutacağımıza hiç okutmayalım" diye tepki göstermişti.
Okurken başka bir boyut, "şartları içinde değerlendirme" zorunluluğudur. Atatürk, "Nutuk" metnini 1927'nin çok gergin iç politika ortamında yazmıştı, dili çok serttir. Orada neredeyse ihanetle suçladığı Karabekir, Rauf Bey, Cebesoy gibi Milli Mücadele liderleriyle 1936'da barışmak istemiş, Cebesoy'u Meclis'e almış, ardından İnönü onları yüksek devlet makamlarına getirmiştir.
Yani, tarih 1927'de durmamıştır; öncesi gibi, sonrası da vardır.
Atatürk'ü okumadan yakın tarihimiz anlaşılamaz! Ama terimleri bütün ruhlarıyla, olayları da tarihin dünden yarına sürekliği içinde görerek okumak lazımdır.

[email protected]
//
Başa

Yeni stand - by ile her şeye bye - bye - Yaman Törüner - Milliyet - 19 Mayıs 2005

Yeni stand - by ile her şeye bye - bye


Hükümet, IMF ile anlaştı. Yeni anlaşma da öncekilere benziyor. Ancak, bu seferki üç yıllık. Yani, hükümet seçime giderken bile bu anlaşma yürürlükte olacak. Anlaşma, ciddi kemer sıkma politikaları öngörüyor. Politik olarak, böyle bir anlaşma ile seçime gidilemez. Üstelik, AKP, programında verdiği sözlerin tersini yapıyor.
1. sonuç: AKP'nin geleceği tam anlamıyla IMF'nin elinde.
Niyet Mektubu'nu Merkez Bankası Başkanı da imzalamış. Son yıllarda, hükümet adına Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı ile birlikte Merkez Bankası Başkanı'nın da imzası isteniyor. Böylelikle, hükümet biraz kafasını kaldıracak olsa, Merkez Bankası'ndan "uyarı cezası" alıyor. Bunun adına da, "özerklik" denmiş. Yani, hükümetten özerk, IMF'ye bağımlı. 1999-2000 yıllarında karşılaştığımız son krizde de, Merkez Bankası Başkanı'nın niyet mektubunda imzası vardı. O zamanki Merkez Bankası Başkanı, "Ülke batsa bile, koskoca uluslararası kuruluşa verdiğim kişisel sözü çiğneyemem" diyerek, hükümete karşı çıktı ve ülkeyi verdiği kişisel söz uğruna krize sürükledi. Şimdi yine aynı olasılık mevcut.
2. sonuç: Bir kriz anında, verilen kişisel sözler, zamanında müdahaleden önemli olacak ve kriz yönetimi, yapılabilirse IMF tarafından yapılacak.
3. sonuç: Hükümet, Merkez Bankası'ndan "dışarıdan işaret" geldiği zaman "uyarı cezası" alacak. Muhalefet ve medya yetmiyormuş gibi!
Bu anlaşmayla kemerler o kadar sıkılıyor ki "tam açlığa alıştırırken" eşek ölebilir. Gittikçe artan oranda faiz dışı fazla verilerek, faiz ödemeleri aksatılmayacak. Devlet gelirlerinin çok büyük bölümü faize yatırılacak. Para basılmayacak. Emekli Sandığı, SSK ve Bağ-Kurlulara verilen maaş ve hizmetler azaltılacak. Vergiler ve akaryakıt fiyatları daha da artırılacak. İşçi alımı "kati şekilde" kısıtlanacak. KDV oranları değiştirilmeyecek. Tarım teşvikleri yok edilecek. Kamu alacakları için "kesinlikle" af uygulanmayacak. Belediyelerin borçlanmaları kısıtlanacak. Ne var ne yoksa satılacak.
4. sonuç: İşsizlik, büyük şehirlere göç ve bunun sonucunda asayişsizlik görülmemiş ölçüde artacak. Sosyal patlama olasılığı gündeme gelecek ve giderek "bölünmez bütünlük" sorgulanmaya başlanacak.
5. sonuç: Tarım tamamen öldürülecek. Türkiye kendi kendine yeter bir ülke olmaktan çıkacak.
6. sonuç: Dışa bağımlılığımız artacak. Sıcak para ülkeyi yönetecek. İstenilen anda, ülkede sosyal, siyasi ve ekonomik kriz çıkarılabilecek.
Ama, programın iyi yönleri de var. Bu programdan sonra "eşek" hâlâ ölmemişse, buğdayı borç alarak olsa bile, yemeğini pişirmeyi öğrenmiş olacak. Bu da, "eşeğin sahibi" için iyi olacak.

[email protected]
//
Başa

21. yüzyılın tiranı, Fergana ateşi Türkiye'nin eğittiği özel timler..! - Yeni Şafak - İbrahim Kargül - 17 Mayıs 2005

21. yüzyılın tiranı, Fergana ateşi Türkiye'nin eğittiği özel timler..!

Hiç bir gerekçe, İslam Kerimov gibi kanlı bir diktatörün iktidarda kalmasına meşruiyet kazandıramaz. Hiçbir ülke, Kerimov'a verdiği desteğin bedelini ödeyemez, günahından kurtulamaz. Ülkesini açık hapishaneye çeviren, cezaevlerini toplama kamplarına dönüştüren, sayısız insanı faili meçhullerle yok eden, siyasi ve dini önderleri ortadan kaldıran, kendine muhalif herkesi ülkeden çıkaran, düzmece suçlamalarla Özbekistan'ın en iyi evlatlarını idam eden, on binlerce insanı hapishanelere dolduran, işkenceyi pervasızca kullanan ve kurumsallaştıran, ülkenin zenginliğini diktatörlüğünün bekasına hasrederek milyonları açlığa mahkum eden 21. yüzyılın bir numaralı tiranı o.

Günlerdir Andican ve çevresinde yaşananlar, hala bazı geri zekalılar tarafından "şeriatçı" ayaklanma olarak gösterilmeye çalışılsa da, bir üyesi hapsedilmeyen tek hanenin kalmadığı Özbekistan'da, tahammül sınırlarının çoktan aşıldığının göstergesidir.

11 Eylül'den bu yana Bush yönetiminin, neo-con'ların, İngiltere'nin ve İsrail'in "terörle mücadele"de en iyi müttefiki olan, Özbekistan'ı ABD'nin Müslüman ülkelerden kaçırdığı gençler için işkence merkezine dönüşen, gücünü kaybetmek üzereyken ABD ve İngiltere'nin askeri ve siyasi desteğiyle yeniden diriltilen ve İslam'la mücadele için kahramanlaştırılan bu adam, beklendiği gibi, şimdilerde yeniden kıyıma, katliama başladı.

ABD ve İngiltere'nin Afganistan işgalinde en büyük ortağıydı. Rejimini ayakta tutmanın karşılığı olarak ABD'ye dev bir askeri üs ve başka lojistik destekler verdi. Cenk Kalesi'ni hatırlayan var mı bugün? ABD-İngiliz özel timleri ve Raşit Dostum'un güçleri tarafından 600 gencin nasıl katledildiğini. Çoğu Özbek ve Uygur olan bu kişiler, esir alındıktan sonra Kerimov'un talepleri doğrultusunda katledildi. Bütün dünya televizyon ekranlarında seyretti. Yine Şibirgan Cezaevi'nde öldürülüp Mezar-ı Şerif dışında kazılan toplu mezarlara gömülen Özbek gençleri de, Kerimov'un eseriydi. Fergana Vadisi'nden beslenen silahlı muhalefeti Amerika ve İngiltere ile birlikte, kendi özel timlerini de göndererek acımasızca kıyıma uğrattı.

11 Eylül'den bu yana ABD'den her türlü askeri ve siyasi desteği aldı ve hala o destekle ayakta. Dünya, Kerimov'un halkına uyguladığı zulümleri kınarken Amerika ve İngiltere onu yüceltiyordu. O, ABD'nin terörle mücadele adıyla yürüttüğü hegemonya savaşını en etkin biçimde kullanmayı başardı. Karşı olduğu herkesi, her zavallıyı "İslamcı terörist" olarak gösterdi ve onlardan kurtuldu. Azıcık başı sıkışsa ABD-/İsrail elçiliklerine saldırı senaryosu uyguladı. Böylece sürekli takdir almayı bildi. Eşleri, çocukları, babaları hapiste olan zavallı kadınları/çocukları bile ABD'ye İslamcı terörist olarak pazarladı. Şimdi ABD'nin Orta Asya'daki en büyük askeri üssü Özbekistan'da. Sadece askeri üssü mü? Gizli cezaevine varana kadar Washington Özbekistan'ı istediği gibi kullanıyor. Petrol ve doğalgaz kaynakları ile boru hattı projeleri buradan kontrol altında tutuluyor.

Fergana Vadisi Orta Asya'nın kalbidir. Sadece jeopolitik öneminden değil, dini ve siyasi açıdan Özbekistan'ın ve Orta Asya'nın nabzı Fergana'da atar. Fergana'yı yakacak ateş Özbekistan'ı, Tacikistan'ı, Kırgızistan'ı, Afganistan'ı ve bütün Orta Asya'yı yakar. Fergana'nın geleceği Orta Asya'nın geleceğini de belirler. Bu ateşin yanması yıllardır bekleniyordu. Gecikti bile. Olağanüstü askeri tedbirlerle bu kadar ertelenebildi. Artık geri dönüşü olmayacak. Kerimov'un katliamları bile bunu durduramayacak.

Türkiye 1990'da Kerimov yönetimi ile bir dizi güvenlik anlaşması yaptı. Özbekistan özel timlerinin yetiştirilmesi için uzmanlar gönderdi. Askeri araç ve techizat da… Kerimov'un talebi üzerine Türkiye'de ne kadar muhalif varsa bu ülkeden çıkarıldı. Tabi ABD ve İngiltere'nin politikaları doğrultusunda…

2000 yılının eylül ve aralık ayları arası yazdığım yazılarda bu politikayı şiddetle eleştirmiştim. İşte o cümleler: "Türkiye, Özbekistan ile yaptığı güvenlik anlaşmaları ve Kerimov'un özel timlerinin eğitimini üslenmesiyle Özbek halkının tam karşısında yerini aldı. Ayrıca, hapishanelere doldurulan 60 bin masum insanın da ahını aldı. Türkiye'nin eğiteceği bu timler, Özbekistan'da Kerimov muhaliflerini avlayacak, suikastler yapacak, demokratik ve İslami muhalefetin önde gelenlerini öldürecek, Taşkent'te devam eden 'yüz kızartıcı' davada alınan kararı infaz edecekler. Orta Asya'da, diktatörleri ayakta tutarak, baskılara destek vererek, bölge halklarının nefretini kazanarak varolamazsınız. 'Orta Asya'ya Türkiye modeli' Kerimov gibi, devlet terörü uygulayan birini ayakta tutmak anlamına mı geliyor? Özbek halkı Kerimov yönetimini istemiyor. Bu gerçek er geç kendini bir şekilde ortaya koyacak.

Afganistan'da Raşit Dostum'a oynayarak büyük mevzi kaybeden Ankara, Afganistan kartını çoktan kaybetti. Orta Asya'yı büyük oranda Rusya ve Çin'e kaptıran Türkiye, bütün kartlarını Kerimov'a oynarsa aynı akıbetle karşılaşıp Özbekistan halkına da düşman görünecek." Kerimov'a istediği her şeyi verseniz yine de yaranamazsınız demiştim. Ne oldu? Bu kadar desteğe rağmen Türkiye Kerimov'a yaranabildi mi? Bu mümkün mü? Elbette hayır!

Andican'daki çatışmaların ilk günü, yani Kerimov'un askerleri halka ateş açarken, yerde yatan yaralıların kafalarına kurşun sıkarken AP'nin dünyaya geçtiği bir fotoğraf beni ürküttü. Özel timlerin kullandığı askeri aracın kapısında Türk bayrağı aynen duruyordu.

Eğer Özbek halkı da bu bayrağı görüyorsa, Kırgızistan'dan çok daha kötü şeyler olacak demektir. Özbekistan'dan Türkiye'ye yönelecek öfkenin önüne kimse geçemez. O zaman Kerimov da olmayacak!

//

 
 
Başa
GOP Elephantthe origin of the
Republican Elephant


by William Safire

This symbol of the party was born in the imagination of cartoonist Thomas Nast and first appeared in Harper's Weekly on November 7, 1874.

An 1860 issue of Railsplitter and an 1872 cartoon in Harper's Weekly connected elephants with Republicans, but it was Nast who provided the party with its symbol.

Oddly, two unconnected events led to the birth of the Republican Elephant. James Gordon Bennett's New York Herald raised the cry of "Caesarism" in connection with the possibility of a thirdterm try for President Ulysses S. Grant. The issue was taken up by the Democratic politicians in 1874, halfway through Grant's second term and just before the midterm elections, and helped disaffect Republican voters.

While the illustrated journals were depicting Grant wearing a crown, the Herald involved itself in another circulation-builder in an entirely different, nonpolitical area. This was the Central Park Menagerie Scare of 1874, a delightful hoax perpetrated by the Herald. They ran a story, totally untrue, that the animals in the zoo had broken loose and were roaming the wilds of New York's Central Park in search of prey.

Cartoonist Thomas Nast took the two examples of the Herald enterprise and put them together in a cartoon for Harper's Weekly. He showed an ass (symbolizing the Herald) wearing a lion's skin (the scary prospect of Caesarism) frightening away the animals in the forest (Central Park). The caption quoted a familiar fable: "An ass having put on a lion's skin roamed about in the forest and amused himself by frightening all the foolish animals he met within his wanderings."

One of the foolish animals in the cartoon was an elephant, representing the Republican vote - not the party, the Republican vote - which was being frightened away from its normal ties by the phony scare of Caesarism. In a subsequent cartoon on November 21, 1874, after the election in which the Republicans did badly, Nast followed up the idea by showing the elephant in a trap, illustrating the way the Republican vote had been decoyed from its normal allegiance. Other cartoonists picked up the symbol, and the elephant soon ceased to be the vote and became the party itself: the jackass, now referred to as the donkey, made a natural transition from representing the Herald to representing the Democratic party that had frightened the elephant.


From William Safire's New Language of Politics, Revised edition, Collier Books, New York, 1972

 
 
//
Başa

Ermeni Diasporası - Milli Gazete - Ali Haydar Haksal - 17 Mayıs 2005

Ermeni Diasporası

 

 

Geçmişte yaşananlar tarihin gerçekleridir. Bir şeyi tersine çevirmeye ve farklı göstermeye kimsenin hakkı yok. Toplumlar tarih bilinçlerini yitirdiklerinde, zaman içinde sorunlarla karşı karşıya kaldıklarında bocalıyorlar.

Tarih bilinci medeniyet bilinciyle özdeştir. Medeniyet bilincinin köreltildiği, insanların geçmişlerinden utanır hale getirildikleri bir zamanda, karşılaşılan sorunlar yüzünden ne yapacaklarını bilemiyorlar. Büyük milletler büyük medeniyetlerden doğuyorlar. Büyük milletler büyük medeniyetler kuruyorlar. Büyük olmanın özelliği bir kendindenlikten değil bir tarih birikim ve bilincinden geçiyor.

Türkiye, içinde bulunduğu süreçte kendi elleriyle oluşturduğu açmazlarıyla yüzyüze. Bir türlü kendisini aşamıyor, sorunlar yumağında ne yapacağını bilemiyor ve işin içinden çıkamıyor.

Bizim geçmişimiz insanlık tarihinin en özgün olanıdır. Anadolu'da yaşanan büyük savaşlarda, millet olarak en olmadık insanî örnekler sunmuşuzdur. Milletleri olaylara sürükleyen karşı hareketlerdir. İnsanlar, milletler bir saldırıya maruz kalınca kendilerini savunmak durumundadırlar. İslâm medeniyeti, insanları tamamen yok ve ıtlaf etmek, ortadan kaldırmak üzerine kurulu değildir. Ruhunda böyle bir gen de yoktur.

Urfa bir peygamberler şehridir, peygamberlerin ruhunu taşıyor. Haçlılar Urfa'yı işgal ettiklerinde Müslüman olan kim varsa öldürmüşlerdir, oradan kaçıp kurtulan çok az insan olmuştur. Urfa'nın Frankların elinden alınışından sonraki tablo tarihe örnektir. Bizim tarihimiz bu örneklerle doludur.

"Franklar bir kere ortadan kaldırıldıktan sonra Zengî fethettiği şehre müsamaha ile muamele etti. Erbil emiri Küçük Ali'yi buraya vali yaptı; ancak yerli Hıristiyanlara, Ermeni, Yakubî ve hatta Rumlara muayyen bir ölçüde muhtariyet bırakıldı. Lâtin kiliselerinin tahrip edilmesine mukabil bunlarınkine dokunulmadı. Bunlar hatta şehri yeniden insanla doldurmak için, dindaşlarını Urfa'ya çağırmak hususunda teşvik gördüler. Özellikle Süryani piskoposu Bazilios, kendisinin sadakate ne kadar kabiliyetli olduğunu gösterdiğini söylemiş olmasının yarattığı müsait hava yüzünden fatihlerin çok teveccühünü kazanmıştı."1 Batılı tarihçiler Müslümanların bu müsamahasını bugün bile anlayabilmiş değildirler. Müslümanlar ise kendi tarihlerini bilmiyorlar ve tarih bilincinden her geçen gün biraz daha uzaklaşıyorlar. Bu uzaklaşış millet olarak bizi daha zora sokuyor. Kendimizi izahtan mahrum kalıyoruz ya da bir çaresizliğe bürünüyoruz.

Ermeni soykırımı dayatması bir bühtandır. Bu bühtan her geçen gün daha ağırlaşarak üzerimize çörekleniyor.

Kompleks duygusu da bunda etkilidir. Savunma refleksi yüzünden kendi gerçeklerimizi anlatamıyoruz.

Urfa'ya dinler bahçesinin açılması yeni bir komplekstir. Karşı tarafa şirin görünme duygusu. Bu Urfamıza saplanmış yeni bir kamadır, çürümeye yüz tutuştur. Yeniden Haçlı ruhunun orada dirilişini sağlamadır.

*

16 Mayıs 2005

Edinburgh'taki Ermeni Girişimleri hakkında Basın Bültenidir.

Sayın Ali Haydar Haksal,

Ermeni iddialarının hızlandığı bu günlerde, İskoçya'da, Ermenilerin bir başka girişimine daha tanık olunuyor. İngiltere Türk toplumu olarak önleme çabalarımız yanında, sizlerin aracılığı ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne, Dışişleri Bakanlığımıza çağrı ve uyarı görevimizi, tüm Türklere ise destek çağrısı yapmak istiyoruz:

20 Mayıs 2005 tarihinde Edinburgh Council (Belediye Meclisi) binasında yapılacak sempozyum'a Belediye Başkanı Donald Anderson başkanlık edecektir.(http://www.accc.org.uk/)

21 Mayıs 2005'te Edinburgh'ta imza kampanyası başlatılacaktır.

22 Mayıs 2005'te Augustine United Church'te, Ermeni Soykırımını anma günü gerçekleştirilecektir.

23 Mayıs 2005'te Belediye meclisi üyeleri ile Ermeni grupların toplantısı gerçekleşecektir.

Türk toplumu olarak, önceki tecrübelerin ışığında; bu girişimlerin Ermeni soykırımını kabul ettirme girişimine döneceğinden endişeliyiz.

Çeşitli dernek yöneticileri ve temsilcilerinin biraraya geldiği BTCD (British Turkish Committee for Dialogue)'un başlattığı ve Turkish Network tarafından duyurulan email kampanyamız sonucunda Edinburgh Belediye Meclisi Muhafazakâr Parti grubundan (13 Üye) konu ile ilgili bizim tezlerimize destek verileceğine dair yazılı güvence aldık.

Ancak Meclis çoğunluğunu elinde tutan (30 üye) İşçi Partisi’nden olumsuz sinyaller gelmeye devam ediyor. İşçi partisinin grup liderinin bu sempozyuma önayak olması, ve bir başka İşçi Parti üyesinin (Robert Cairns) Türkler hakkında ağır ithamlar içeren yazılı bir cevabı, endişelerimizi doğrular niteliktedir.

İngiltere sivil toplum örgütleri temsilcilerinin biraraya geldiği BTCD olarak, İngiltere'deki tüm Türk derneklerini, İngiltere Elçiliğimizi, Dışişleri Bakanlığımızı göreve, Türkiye'deki ve Türkiye dışındaki tüm Türkleri ise email kampanyamıza katılmaya, her türlü şekilde bizlere destek vermeye çağırıyoruz.

Düzenlediğimiz email kampanyasının basın aracılığı ile tanıtılmasını, kampanya web adresimizin internet sitelerinde yayınlanmasını ve katılımın sağlanmasını, resmi görevlilerin göreve çağırılmasını ve İngiltere İşçi Partisi ile irtibata geçilmesi için bize yardımcı olmanızı siz sayın basın üyelerinden önemle rica ederiz.

Konu ile ilgili ABHABER'de yayınlanan ANKA ajansından alınmış haber linki:

http://www.abhaber.com/haber

sayfasi.asp?id=4959

Kampanya için web adresimiz:

http://turkishnetwork.blogspot.com/

Irtibat icin :[email protected]

Saygılarımız ve dayanışma dileklerimizle. 

BTCDTurkish Network ortak duyurusudur.

1 Steven runciman, Haçlı Seferleri Tarihi, C. II, çev. Prof. Dr. Fikret Işıltan, Türk Tarih Kurumu yayını, Ankara 1987, s. 195.

 

//

Başa

Abese Suresi - Adını "yüzünü ekşitti, buruşturdu" anlamına gelen ilk kelimesinden almıştır


80-ABESE
 
Mekke'de inmiştir, 42 (kırkiki) âyettir. Adını, "yüzünü ekşitti, buruşturdu" anlamına gelen ilk kelimesinden almıştır. Bu sûrenin iniş sebebiyle ilgili olarak şöyle bir hadise nakledilmiştir: Efendimiz; Velîd, Ümeyye b. Halef, Utbe b. Rabîa gibi Kureyş'in ileri gelenlerine İslâm'ı anlattığı bir sırada âmâ olan Abdullah b. Ümmü Mektum gelir ve "Yâ Resûlallah! Allah'ın sana öğrettiklerinden bana da öğret" der. O esnada Resûlullah (a. s.) cevap vermez. Çünkü Kureyş'in bu ileri gelen kimseleri, zaten kendilerine özel muamele edilmesini istiyorlardı. Efendimiz onları gücendirmek istemedi. Abdullah tekrar seslenince elinde olmayarak yüz hatları değişti. Bu esnada onlar kalkıp gittiler. Biraz sonra bu âyetler geldi. Resûlullah'ın bazı davranışlarını tenkit ve onu ikaz mahiyetinde gelen bu ve benzeri âyetler, onun hak peygamber olduğuna en büyük delildir. Zira hiç kimse kendisini bu şekilde tenkit etmez.
 
Başa
//
İsmet Özel'den paranoyak tanımlaması
İnsanlarla ilişkilerinizde biraz paranoyak mısınız siz?
İsmet Özel- Biraz değil, çok! Lizy Behmeroas, bana Yahudiler hakkında paranoyam olup olmadığını sordu. Dedim ki, ‘Hayır, Yahudiler hakkında paranoyam yok, ben zaten paranoyakım.’

Delidir, ne yapsa yeridir’ sözünden yararlanmak için mi bu yolu seçtiniz?
İsmet Özel- Bakınız, paranoyak, komplocu, bunlar birtakım namussuzlukları saklama için birilerinin başkalarını suçladıkları şeyler. Bırak o paranoyak! Neden? Çünkü o diyor ki, filanca işi yapanlar, filanca adamlardır. O ilişkiyi keşfetmiş. Adamın yalan söylediğini kanıtlayamıyorsunuz, ne yapacaksınız? Paranoyak diyeceksiniz ona. Ben bu manada bayıla bayıla paranoyakım.
//
 
Başa

Hitler Yahudi miydi? - Milliyet - Güneri Civaoğlu - 11 Mayıs 2005

Hitler Yahudi miydi?


Moskova'da dünya liderlerinin katılımıyla II. Dünya Savaşı zaferi kutlandı. Bu bağlamda bir iddia:
"Nazi Almanya'sının lideri ve 6 milyon Yahudi'nin öldürülmesinden sorumlu Hitler, çeyrek kan Yahudi mi?" ABD gizli servislerini II. Dünya Savaşı'nda yaptırdıkları araştırmaya göre, Hitler'in babaannesi Maria Anna Schicklgruber Viyana'da yaşıyordu. Musevi kökenli Rothschild'lerin evinde hizmetkâr olarak çalışıyordu. Rothschild Ailesi onun hamile olduğunu anlar anlamaz, doğduğu Spiteal'deki evine geri göndermişti.
Bu durumda dönemin geleneklerine göre Maria Anna Schicklgruber, Rothschild'lerden birinden hamile kalmış ve oğlu (Hitler'in babası) Alois'in gerçek/biyolojik babası olabilir.
Dünyaya dehşet veren Adolf Hitler'in babası Alois Hitler, gayri meşru çocuk olarak doğdu. 40 yaşına kadar nesebi belirsiz yaşadı. Annesinin soyadını taşıdı. Annesinin sonradan evlendiği Johann Georg Hiedler, ölüm döşeğinde yumuşamış ve gayri meşru çocuğunu kabul etmişti ama Alois soyadı olarak Hiedler'i değil, anneannesinin soyadı olan Hitler'i almıştı. Peki Hitler'in çeyrek Yahudi kanı taşıdığı iddiasını kuvvetlendirecek başka bir işaret var mı?
Sorunun cevabı, "galiba evet..."
Babası Alois Hitler, sonraları dünyaya dehşet vererek 6 milyon Yahudi'nin ölümüne neden olacak oğlu Adolf Hitler'in vaftiz babası olarak Prinz adında Viyanalı bir Yahudi'yi seçmişti. Alois Hitler, o sıralarda Braunau'da bir gümrük memuru olarak çalışıyordu. Biyolojik babasının bir Yahudi olduğunu hissetmese ya da annesinden böyle bir izlenim almasa herhalde oğluna vaftiz babası olarak bir Yahudi'yi seçmezdi.
Gene ABD gizli servislerinin araştırmasına göre, şansölye Dollfuss, "Adolf Hitler'in çeyrek Yahudi olduğu" yolunda bazı kayıtlara belki de sahipti. Dollfuss öldürüldü. Hitler, o evrakın peşindeydi ancak erişip erişemediği belli değil.
.....................
Bu satırları "Öteki Hitler" adlı kitaptan yansıtıyorum. (Öteki Hitler-Walter C. Langer- Bir harf Yayınları. İstanbul/ Nisan 2005.)
Kitap, II. Dünya Savaşı sırasında ABD gizli servislerinin (Stratejik Hizmetler Dairesi) bir psikanaliz uzmanlar grubuna hazırlattığı rapordan sayfalarla oluşuyor. Hitler'in psikolojik yapısını, kendisinin ve tüm ailesinin yaşamını araştıran bir rapor.
Amaç, Hitler'in savaş boyunca hangi kararlar alabileceğini ve yenildiği zaman neler yapabileceğini öngörebilmek...
......................
Bu araştırma, Hitler'in yorumu için ipuçları vermekte.
Örneğin...
"Babasının Yahudi kanından gelen bir erkeğin piçi olması ihtimali onun iç dünyasında büyük fırtınalar yaratmış olabilir. Yahudi kıyımının kökeninde bu tepki ve nefret aranabilir."
Babası Alois Hitler'in biyolojik babası Rothschild Ailesi'nden bir erkek değil de, sonraları dile getirildiği gibi bir değirmenci çırağı olan Johann Georg Hiedler olsa bile Adolf Hitler'in içinde "çeyrek kan Yahudilik ve babasının Rothschild'lerin piçi olduğu" yolunda küçük bir kuşku bile yıllar içinde çığ gibi yığılan tepki seli oluşturabilir.
Belki de Yahudi kıyımının arkasında bu müthiş kuşku var.
Herhalde Adolf Hitler, vaftiz babasının da Viyanalı bir Yahudi olduğunu biliyordu.
......................
Hitler'in siyaset tutkusu da belki babasından geliyor olabilir. Babası Alois Hitler, gümrük memurluğundan emekli olduktan sonra köye yerleşmişti.
Ama her zaman üniformasıyla geziyor ve kendisine "sayın memur Hitler" diye hitap edilmesini istiyordu. Çevresindekilere üstünlük taslamayı seviyor ve köy meyhanesinde oturup sürekli siyaset konuşuyordu.
Babası sürekli içip, eve ulaştığında ayırım gözetmeden karısını, çocuklarını ve köpeğini dövüyordu. Bir keresinde oğlu Adolf Hitler'i öylesine dövmüştü ki, onu öldü sanmışlardı. Hitler'in şiddet tutkusunda bu çocukluk yaşamının izleri de olabilir.
Hitler'in "sağlıklı ırk" tutkusu için de geçmişinden iki iz yansıtayım.
Aile doktoru Bloch'a göre, Adolf'un ablası kesinlikle bir embesil (aptal) idi. Kız kardeşi Paula'nın da belki ileri derecede "geri zekâlı" olabileceği söyleniyordu.
.......................
Böyle arızalı bir kişiliğe karşı kazanılan zafer mi büyük... Yoksa böyle arızalı bir kişiliğe büyük güçler veren yerküre mi küçük?
 
//
Başa

"Türkiye şeriata mı gidiyor?" Pollock seviyesinde tetikçiler İbrahim Karagül - Yeni şafak - 10 Mayıs 2005

 
"Türkiye şeriata mı gidiyor?" Pollock seviyesinde tetikçiler

"Türkiye İslamizasyona mı sürükleniyor? Türkiye ABD'nin müttefiki mi? Türkiye'nin AB üyeliği Amerika'nın çıkarına mı?" gibi çarpıcı soruları öne çıkaran ve konu başlığı "Turkey: The Road to Sharia?" (Türkiye şeriata mı gidiyor) şeklinde belirlenen bir sempozyum. Katılımcılar:

The Middle East Forum'um yöneticisi, halen Campus Watch adlı örgütüyle Müslüman (ya da neo-con olmayan) öğrencileri ABD istihbaratına gammazlamakla meşgul olan, Şaroncu Yahudilerin öncülerinden ve hayatını İslam'la mücadeleye adamış olan Daniel Pipes.

Neo-con'ların mabedi the American Enterprise Institute mensubu, Türkiye'de bazılarının bir şey zannettiği The Middle East Quarterly adlı derginin editörü, halen Savunma Bakanlığı'nda Irak ve İran üzerine çalışan, "Türkiye Arap sermayesi" üzerine yazdığı son yazısıyla dikkat çekmeye çalışan aslında Pipes'la aynı cemaatten olan Michael Rubin.

"Türk Tehlikesi" adlı kitabın yazarı Hans-Peter Raddatz adında benim de dikkatimi çekmeyen bir adam.

Ne amaç için kurulduğu gayet belli olan Washington Enstitüsü bünyesinde Türkiye "araştırmaları" yapan ve Rubin'in dergisinde yazan Soner Çağatay'a ise, eleştirileri göğüsleme rolü verilmiş.

Türkiye'de (maalesef) ciddiye alınıp tartışmalara konu olabilen Robert Pollock'ın zeka seviyesinde bir sempozyum. Konuşmacıların "değerlendirmeleri" de Pollock'la aynı düzeyde. Öyle provokatif, öyle abartılı, öyle genel cümleler kullanıyorlar ki, Türk-Amerikan ilişkilerinin geleceği bu kişilerin eline kaldıysa, daha doğrusu ABD'de bu kişiler düşünür olarak kabul ediliyorsa vay halimize. Sempozyumu ve Türkiye analizini ibret olsun diye herkese okutmak lazım.

Ya bu palavraları ciddiye alanlar veya onların Türkiye'deki ortakları için ne demeli? Olayın trajik boyutu bu işte. Türkiye'de birilerinin bu adamları ciddiye alıp Türk-Amerikan ilişkilerini yoluna koymanın adresi olarak görmesi. Türk-ABD ilişkilerini geliştirmek bu ideolojik, "marjinal" çevrenin umurunda bile değil. Onlar İsrail, daha doğrusu İsrail aşırı sağı için söz söylüyor, onlar için yazıyor, konuşuyor, tetikçilik yapıyor.

Onlara göre:

Türkiye ABD dışında hiçbir ülkeyle yakın olmayacak. Avrupa Birliği ile, İslam dünyası ile, Rusya ile, Asya ülkeleri ile, Afrika ile Türkiye arasında gelişecek bir yakınlaşma, daha doğrusu Türkiye'nin kapsamlı bir dış politika açılımı geliştirmesi son derece tehlikeli. Bu açıktan söyleyemedikleri için Türkiye'nin hassas sorunlarını kaşımaya, iç gerilimi tırmandırmaya, ülke içinde kamplaşmaları teşvik etmeye çalışıyorlar. Amaçları eski defterleri açtırmak ve bu ülkenin bütün enerjisini iç gerilimlere yönlendirmek.

Front Page Magazine'de yayınlanan söyleşiyi okuduğunuzda sempozyumun ne amaçla düzenlendiğini açıkça anlıyorsunuz. İddialara bakın: Türkiye'yi Ortodoks İslamcılar yönetiyormuş, Tayyip Erdoğan Türkiye'yi şeriata sürüklüyormuş, Türkiye ile İran tam tersi istikamette gidiyormuş, İran laikleşirken Türkiye İslamlaşıyormuş, Türkiye bir an önce düşman kategorisine alınmalıymış, ABD Türkiye'deki bu gidişe müdahale etmeliymiş ve Türkiye'nin AB üyeliğine destek vermemeliymiş, Ak Parti ABD'ye karşı "Alman-Fransız-İspanyol ekseni"ne oynuyormuş, ABD'den bağımsız Ortadoğu politikası geliştiriyormuş, Atatürk'ün devleti tehlikedeymiş, bu gidişi durdurmak için askerler harekete geçirilmeliymiş, Ak Parti parçalara ayrılmalıymış… Devam edelim:

Türkiye belki dost olabilirmiş ama ortak olamazmış. Terörle mücadelede birlikte çalışılamazmış. Çünkü Türkiye Hamas, Hizbullah ve Iraklı direnişçilere karşı gerçek anlamda mücadele etmiyormuş. Beşşar Esad'la, İran'la yakınlaşma içindeymiş, Türkiye Washington, Brüksel ve son olarak Moskova ile ilişkileri kesip İslam dünyasına yönelecekmiş, yani Tahran'a, Riyad'a ve Şam'a… İslamcılar komünizm ve faşizm kadar tehlikeliymiş ve daha neler neler…

Hepsi deli saçması. Türkiye ile ne kadar ilgileri, Türkiye hakkında ne kadar bilgileri olduğu ortada. Türkiye için ne düşündükleri ortada. Kendilerine ezberletilenleri her platformda tekrar ediyorlar. Abartı, paranoya ve cahillik olarak özetlenebilecek bu sempozyum, Türk-Amerikan ilişkilerindeki gerilimin yapay da olsa zayıfladığı bir dönemde yapılması ve Türkiye'nin gerçekleriyle alakası olmayan değerlendirmelere yer verilmesi ne ile açıklanabilir?

Fikirden ziyade çıkarların gizlendiği bir platform var ortada. Bunların ağababaları yıllarca tanıtımı adı altında bu ülkenin milyonlarca dolarını cebe indirdiler. Türkiye'ye yönelik bu baskının devam ettirilmesinin, iç gerilim senaryolarına yatırım yapılmasının nedeni işte burada. Bu kişiler ırkçı bir ideolojinin tetikçileri. Türkiye'nin lobisini yapma adı altında milyonlarca doları ceplerine indirme mücadelesi veriyorlar. Şu anda para söğüşlüyorlar mı bilmiyorum ama baskıların hedefi bu. Bakalım başarabilecekler mi? Amaçlarına ulaşana kadar her türlü çirkefliği kullanacaklar. Çünkü ortada fikir, değerlendirme, analiz, dostluk arayışları değil, çıkar hesapları yatıyor.

Hitler'in kitabıymış, Türkiye'de Amerikan karşıtlığı tehlikeli hale, noktaya ulaşmış, bazı gazeteler komplo teorileri yayıyormuş, bazı köşe yazarları Türk halkını Amerika ve İsrail aleyhine kışkırtıyormuş ve daha bir sürü tilkiliklerle baskı yap, şantaj uygula, provokasyon yap, yaygara kopar ve amacına ulaş… Aynı sempozyumda da Yeni Şafak'a ve yazarlarına saldırılarına devam ettiler. Çirkin, kirli bir amaç uğruna dünyayı kana boğanlar, yalanlarıyla rezil olanlar onlar değilmiş gibi. Kimi kandırıyorsunuz siz? Kendilerini uyanık sanıyorlar.

Sadece Daniel Pipes'ın kim olduğunu yazsam bütün günahları ortaya saçılırdı ama yer kalmadı...

//

 

 
Başa
"Şarkın en sevgili sultanı" (Selahaddin Eyyubi) Yeni Şafak - İbrahim Kardeş - 10 Mayıs 2005 -  "Şarkın en sevgili sultanı"

Selâhaddin Eyyûbî adını ilk kez, Mehmed Âkif Ersoy'un Âsım'ında "Çanakkale Şehitleri'ne" ayrılan o ünlü mısralarda görmüş olmalıyım. Şair, Mehmetçiğe seslenirken şöyle der:

"Sen ki, son ehl-i salîbin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultanı Salâhaddin'i,
Kılıçarslan gibi ettin iclâline hayran…"

Haçlılara karşı savaşta birleşmiş üç kahraman vardır karşımızda: Selâhaddin Eyyubî, Kılıçarslan ve Mehmetçik.

Sonra Nâmık Kemal'in Evrak-ı Perîşan adlı eserinde Fatih Sultan Mehmet ve Yavuz Sultan Selim ile birlikte Selâhaddin Eyyûbî'yi de anlatmış olduğunu edebiyat dersinde öğrenmiştim.

Bir Kürt arkadaşım, Selâhaddin Eyyûbî'nin "Kürt" olduğunu, inanmıyorsam İslâm Ansiklopedisi'ne bakabileceğimi söylediğinde hayli şaşırmıştım. Gerçi on ikinci yüzyılın İslâm dünyasında ırk, etnisite, günümüzdekine benzer bir anlam ve ağırlık taşımıyordu; insanların birleşmeleri ve ayrılmaları, daha çok inançlar ve ülküler çevresinde örgütlenmişe benziyordu ama bu "bilgi" yine de benim için "yeni" ve "şaşırtıcı" idi. O Kürt arkadaşa Selâhaddin Eyyûbî'yi, bizler için büyük ve saygın bir kahraman kılan şeyin onun Kürtlüğü değil, Müslümanlığı ve İslâm adına Kudüs'ü kurtarması olduğunu söylemiştim.

Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi'nin beşinci cildinde rastladığım bir bilgi, Selâhaddin Eyyûbî'nin Türk olması gerektiğini düşündürdü bana. El-Mühezzeb b. Esat adlı şair bir kasidesinde şu mısraları yazmış:

"Dünya malı gayesiyle Türkleri mi methedeyim?
Oysa onlar iltifata metelik vermezler."

Selâhaddin Hıms'ta karargâh kurduğu sırada İbn Esat, kendisine bu mısraları okurken kadı el-Fazl, Selâhaddin'e demiş ki:

"Onu yalancı çıkarmak için bahşişini çabuk vermelisin!"

Selâhaddin Eyyûbî de kadı el-Fazl'ın dediğini yapmış. (s. 267, 268)

İmadüddin el-İsfehanî'den nakledilen bu rivayet doğruysa, Selâhaddin Eyyûbî'nin kendisini Türk saydığını ya da Türkten ayrı saymadığını kabul etmemiz gerekecek.

Bugünlerde Cennetin Krallığı adlı film dolayısıyla Selâhaddin Eyyûbî, gündemimize girmiş durumda. 8 Mayıs 2005 tarihli Hürriyet gazetesinde Ahmet Hakan " 'Cennetin Krallığı' filmi için uyarılar" başlıklı yazısını şu cümlelerle bitirmiş: "Selâhaddin-i Eyyubi'nin Kürt kökenli olduğunu düşünenler filmde hayal kırıklığına uğrayabilir. Çünkü Selahaddin filmde "Arap komutan" olarak yansıtılıyor."

TDV İslâm Ansiklopedisi'nin Eyyûbîler maddesini yazan Ramazan Şeşen, "Adını Selâhaddin Yusuf b. Eyyûb'un babası Necmeddin Eyyûb b. Şâdî'den alan Eyyûbîler Zengîlerin bir devamıdır. Türk-Kürt-Arap karışımı olan Eyyûbî ailesinin menşei karanlıktır." diyerek söze başlamış ama Eyyûbîler için madde başında yapılan tanım şöyle: "Ortadoğu, Mısır, Hicaz, Yemen ve Kuzey Afrika'da hüküm süren bir Türk devleti (1171-1462)".

Selâhaddin Eyyûbî'nin yaptıkları, soyundan daha önemli değil mi? En iyisi, onu Mehmed Âkif gibi "şarkın en sevgili sultanı"olarak anmak.

//
Hosted by www.Geocities.ws

1