tartışma… değinme… vs…
İRAN'A DAİR EKLEMELER
İBRAHİM /
AnkaraCoşkun'un İran'a dair nefis yazısı 61. sayıda yayınlandı. Herşeyden önce işlenen konu açısından orijinal. Daha önce diğer ülkelerde eşcinselliği anlatan yazılar, çoğu zaman Uluslararası Af Örgütü'nün raporlarının tercümesi şeklinde verilmişti. Açık söylemek gerekirse "Beyaz Rusya'da Eşcin
sellik" başlıklı yazı gibi son derece sıkıcıydı. Üstelik Coşkun, salt İran'da eşcinselliği işlemiyor, bir bütün olarak İran'ı anlatıyor. Tercüme değil telif olması da başka bir artı puan.Son derece akıcı bir anlatımla koskoca bir ülke, bir çok yönüyle özet değil, özlü bilgi aktarılıyor. Bizzat İranlı'larla konuşulmuş olması nedeniyle verilen malûmat adetâ canlı görüntü kalitesinde.
Yanıbaşımızda olmasına rağmen tam anlamıyla arkamızı döndüğümüz İran'la yüzyıllardır komşuyuz ve yüzyıllarca da birlikte yaşayacağız. Coşkun'un yazısı, dışımızdaki dünyayla ilgilenmeme şeklinde hastalıklı tutumumuza vurulan etkili bir neşter niteliğinde.
Rastladığım tek hata İran'ın eyaletleri anlatılırken
Azerbaycan'a ait bir yön karışıklığı. Çok önemli olmayabilir, ama yine de doğrusunu bilelim diye kısaca açıklama gereğini duyuyorum. İran'ın Türk eyaletleri Kuzey ve Güney Azerbaycan değil, Doğu ve Batı Azerbaycan'dır. Güney Azerbaycan İran topraklarında yer alan Doğu ve Batı Azerbaycan'ın ikisini birden kastettiğimizde kullanılan formdur. Kuzey Azerbaycan ise, İran'la ilgili olmayıp eskiden Sovyet Azerbaycan'ı da denilen, şimdinin bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti'dir. Aras Nehri Kuzey-Güney ayrımının fiziki coğrafyadaki kriteridir.İran'ın etnik yapısında rastlanan temel Türk unsuru Azeri olmasına rağmen, bunun dışında kuzeydoğuda Hora
san'da önemli bir Türkmen topluluğuyla güneybatıdaki dağlık bölgede Avşar, Kaşkay ve Şahseven Türkleri yaşar. Pakistan sınırında Beluci'ler, çok az sayıda ve izole olmakla birlikte Zerdüşt dini inanırları, Ermeniler ve Hazar kıyısındaki bir kentle Ruslar diğer azınlıklardır.Ülkenin resmi dili olan Farsça dünya çapında köklü ve güçlü bir edebiyat dilidir. Selçuklular'ın resmi devlet dili ve Osmanlıca'nın üç bileşeninden biridir. Mevlâna'nın ü
nlü Mesnevi'si de dahil kültür potamızda yer alan pek çok önemli eser Farsça yazılmıştır. Tacikistan'ın resmi dili, Afganistan'ın ikinci resmi dili olan Tacikçe Farsça'nın bir lehçesidir ve iki dil arasında anlaşma problemi yoktur. Kürtçe, Zazaca, Kafkasya'da konuşulan Osetçe ve dağ yahudilerinin dili olan Tatça İran dilleri grubuna ait olup Farsça ile önemli yakınlıklar gösterir. Azerice, Özbekçe ve Türkiye Türkçe'si başta olmak üzere çağdaş Türk dil ve lehçelerinde azımsanmayacak ölçüde Farsça kelime haznesi ve etkisi vardır.Zengin bir mitoloji ve kültürün varisi olan İran'ın en büyük şansızlıklarından biri İslam alemine dahil olmanın getirdiği ciddi ölçüdeki Arap etkisidir. Halife Ömer devrinde kılıçla biçilerek İslam'la teşrif(!) olan İran'ın sarıldığı ve sahiplendiği Şiilik bile İslam'ın içindeki muhalefet hareketidir. Arap alfabesi kullanılmakta, sözcük dağarcının önemli kısmı Arapça'dan gelmektedir. İran, Araplaşmamak için belki de bilinç altından gelen bir dürtüyle Arap İslamiyetinin muhalif kanadı olan Şiiliği benimsemiş, ancak bu daha da radikal bir dinciliği getirmiştir.
Bugün tüm köktendinciliğine ve İslamiyetin zorunlu olarak getirdiği Arap kültürü etkisine rağmen hâlâ Farsça ayrı bir dil ve İran kültürü ayrı bir kültürse, herşeye rağmen İran Suriye, Irak, Mısır gibi pekçok ülkenin uğradığı Araplaşma'dan kurtulup kendine özgü bir kimlikle ayakta kalabilmişse bunu en başta ünlü şairleri
Firdevsi'ye borçludurlar. Firdevsi'nin Şahnâme adlı ölümsüz eseri Farsça'yı bir dil olarak sağlam bir zemine oturtmuş, bu zemin sayesinde Arap olmayan İran'ı oluşturabilmiştir. Firdevsi kendi sözleriyle anlatır bu mucizeyi: "Gerçi otuz yıl uğraştım, ama sonunda Farsça dilinden İran milletini yarattım" diye ifade eder.İran dosyasının sürmesi ve diğer komşularımıza da birer dosya açılması dileğiyle.
GENEL DÜŞÜNCELER VE DUYGULANIMLAR
Duygu ZAFER /
İstanbul"Kendi kendisiyle çelişkiye düşmeyen kişi bağnazdır, dogmatiktir. Her bağnaz da gericidir."
ALTI POLİGAM, ÜSTÜ MONOGAM
Ben poligamım, çünkü: Toplumun bana uyguladığı her türlü baskı ve bunun sonucunda kendi kendime uyguladığım baskı dolayısıyla kadınlarla birlikte olma yolunda çok yıllar kaybettim. Benim, bir lezbiyen olarak, heteroseksüellerde olduğu gibi 24 saat cinsel kimlik ve yönelimimi doyurma şansım yok. Ailemde herkese açılamıyorum, işte, okulda ve her yerde hâlâ saklanıyorum. Toplumsal açlığım hâlâ sürüyor. Ev
imde, kendi insanlarımın yanında ve birkaç bar dışında kendimi yaşayamıyorum. Her gün ümitle gazetelere bakıyorum, acaba lezbiyen filmi var mı diye. Kitapçılarda bir lezbiyen kitabı görsem, oyuncak bulmuş çocuk gibi seviniyorum. Kalabalık yerlerde hep yalnızım. Dünya dar geliyor ve boğuluyorum.Ne zaman ki aşk, sevgi uğruyor kapıma her şeye rağmen nefes alıyorum. Ne zaman ki bir kadınla sevişiyorum hayat yaşamaya değer diyorum. Zaman o kadar çabuk ilerliyor ki ve ben o kadar çok zaman kaybettim ki. Herşey, hemen olsun istiyorum. Ve kadınlarla ilgili açlığım, eşcinselliğimi her alanda doyuramadığım sürece bitmeyecek. Binlerce kadınla birlikte olsam da yetmeyecek. Bu tatminsizlikten ileri gelmiyor kuşkusuz; gençliğimin ilk yıllarındaki enerji, coşku, hâlâ atılamadı içimden. Çünkü yaşayamadım, yaşayamıyoruz. 25'ine gelip bir kadının elini dahi tutmamış kadınlar varken hâlâ neyi yaşamaktan bahsedebiliriz ki?
Yıllardır içimde biriktirdiklerimden dolayı hoşlandığım her kadını delicesine istemek en doğal hakkım. Kadınları istemek ve kadınlar tarafından istenmek istiyorum. Bir anda birçok kadınla birlikte olmak, onları sevmek, onlarla sevişmek, onlarla herşeyi paylaşmak istiyorum. Böylesine güzel duyguları yaşamak istiyorum. Son söz olarak milyon tane gönlüm olsa d
a milyon tane kadına versem diyorum.Ben monogamım, çünkü;
Her türlü kirliliğe uğramış, duyarsız insanlarla dolu bir dünyada sevgiyi (çıkarsız ve huzur dolu) bulmak çok zor. Böylesi derin bir aşkı, sevgiyi elde edebilmek ve onu koruyabilmek için çok büyük bir emek verilmeli ve bu emek de hiç ucuz değil. Duygular, paylaşım, cinsellik çok özeldir ve yoğun yaşanmalı. Bu kadar yoğun hislerde tek bir insanda bulunursa, görülürse, yaşanırsa bütünlük sağlanır ve ilişki anlamlı bir sağlamlığa oturur. Aksi olduğu ta
kdirde sevginin doğallığı, gücü ve anlamı daralır ki, bu da kaybettirici özelliğe doğru kayar. Diğer taraftan aynı duyguların birden fazla kişiye duyulabileceğini varsaysak bile bu kişiler içinde biri daha baskın çıkacaktır ve bu herkese haksızlık olur. Bu durumda herkes yıpranmış olur. İnsanların bütün dünyayı mahvetmesinden de anlaşılacağı gibi (çok para, çok güç vs.), nereye kadar birçok insandan çok sevgi, çok cinsellik isteyeceğiz.Enerjimizi mesela; üç ayrı insana yönelteceğimize, bir kişiye bütün enerjimizi verip pekala onu keşfetme ve derinliklerine inmeyi düşünebiliriz. Bir insan o kadar engindir ki, onu tanımak için bir ömür ister.
Benim için en güzeli bir kadından doğmak, bir kadını doğurmak, bir kadında doymak, büyümek, olgunlaşmak, gelişmek ve sonsuza gitmektir. Hep bir kokuyu duymak, hep bir teni özlemek, hep bir gözde erimek. Birlikte çoğalarak, emek vererek, sonsuz bir sevgi çemberinde saygıyla, güvenle huzurlu yaşamak. Onu kendim gibi sevmek, kendimden fazla sevmek. Onun ben olması ve benim o
olmam, ama, birlikte yarattığımız bizin gücüne inanarak.Benim için en doğrusu, en güzeli bir canda ölmek. Sevdiğim tek bir kadında ölmek. Son söz olarak GÜL'de doğmak, AY'da son bulmak istiyorum.
KAOS GL DERGİSİ
Öncelikle Kaos GL'nin 6. yılını kutluyorum. Geçmişe doğru dönüp baktığımda Kaos GL'yi ilk bulduğum gün ve bugün arasında hiçbir fark göremiyorum; O zaman da çok mutluydum ve her ay çıkacağı günü iple çekerdim, şimdi de. Benim için bu derginin önemi çok büyük. (Bence Türkiye'de birşeylerin değişmesini isteyen her eşcinsel için de böyle olmalı). Benim dergim diyebileceğim tek dergi. Ve yapılan olumsuz eleştirileri çok haksızca buluyorum. Dergideki bazı şeyler hoş bulunmuyorsa bunun sonucu dergiden kopmak, dergiye yazmamak, dergiyi okumamak değildir.
Herkes istediği tarzda yazıp dergiyi istedikleri şekilde yönlendirebilir. Bunun daha samimi olacağı kanısındayım. Kaos GL'nin küfür ve hakaret olmadığı sürece gelen her yazıyı yayınlayacağını biliyorum. Dergiye küsmek kolaydır ve çocukçadır. Zor olan ve olması gereken bütün eşcinsellerin dergimize sahip çıkması ve devamlılığı için bir şeylerin hep birlikte, birbirimizi yemeden yapılabilmesidir. (Gerçekten sırf züppeliklerinden, vurdumduymazlıklarından ve anlamsızlıklarından dolayı ayda 500 bin liralarına kıyıp dergiyi almayanlar da bir başka konu.) Dergi konusunda istediğim tek şey ise, lezbiyenlerin daha fazla yazması. Kendimiz için, lezbiyenliğimiz için, lezbiyen hareketimiz için, haydi lezbiyenler okuyun, tartışın ve YAZIN.NE MONOGAM NE HETEROSEKSÜEL
İlk
er ÜNLÜ / İstanbulKültürümüzün erkeği, erkeğin gerçek doğasını mı sergiliyor yoksa kendine has cinsel uygulamalar içinde mi? Bana sanki ne monogam ne de heteroseksüellermiş gibi geliyorlar artık. Bunu özellikle yaşlı dünyamızın bu coğrafyasına özerk ataerkil geleneğe mi bağlamalıyım? Aklımdan Blake'in "insanın cinsiyeti olmaz"sözü geçiyor ve yoksa bilinçsiz bir erme mi söz konusu diyorum. Arkadaşımın sözlerine hak vermek zorundayım gibi geliyor şimdi. O büyük bir sakinlikle sanki onun oralarda bu hep bilinen birşeymiş gibi "herkes yapar. Sadece ya doğru zaman değildir ya da tipi değilsindir" der. Bu çocuk yerden göğe kadar haklı.
Sanırım daha çok Batı kültürünün aksine bizde hayat hep daha saydam oldu. Görmedim; duymadım; zaten anlayamayacağım için de bilmiyorum. İyi politika. Bir Amerikalı arkadaşıma göre ise ülkesinde kendini eşcinsel olarak görmeyen iki erkeğin birbiri için ereksiyon sergilemesi sanki bir tabu. Bizim sokaklarda kolkola, elele dolaşmamız onlar için sadece gaylere mahsus bir şey. Diğerleri için ise ibnelik işareti. Bizde öyle mi ya? Bizler sevgililerimizin çoluk çocuğuyla az mı can ciğer kuzu sarması akşam yemekleri yedik.
Aslında bu konuyu tek bir açıdan anlatmaya çalışmak grotesk yanının bize oynayabileceği en küçük düşürücü oyunlardan biri. O yüzden ciddi bir araştırma gerektirebilir; ama biz gördüğümüzü söylemekte özgürüz sanırım. Bizler erkek erkeğe, kadın kadına yaşayan bir toplumuz. Bunda İslamiyet'in sağ olsun payı tartışılmaz. Vaktinin çoğunluğunu kendi cinsiyetiyle geçirdikten sonra eve temizlik, karın doyurma, bayram ziyaretleri ve çocuk yapma gibi temel gereksinimleri(?) için gidenlerin geleneklerin ahlaki yüzü suyu hürmetine karşı cinsten uzak durma ve kendi alemlerinde eğlenme alışkanlıkları ekmeğimize yağ sürdü yıllarca. Bu alışkanlık bugünkü "yapmayan kaldı mı?" şaşkınlığımızın çıkış noktası olsa gerek.
Turistler için de Türkiye uzun süredir Kuzey Afrika ülkeleri gibi bir çeşit seks cenneti değil mi? Sanki nesli tehlike altındaki gerçek(?) erkeklerden nasibini almak için dünya üzerindeki son doğal yaşam alanlarından biri. İnsanlar akın akın daha yakından görmek için büyük paralar ödeyip katıldıkları balina turları misali bu nadir canlıları yakından görmek onların fotoğrafını çekip yeterince uysallarsa belki de üstlerine binmek için bu sefer ülkemize geliyorlar. Şanlı Türk erkekleri egolarının kristal küresini parlatmak için donatıldıkları o inanılmaz Boğaç Han imgesiyle karşılıyorlar hepsini. Cinsel olgunluklarını ispat etmeye çalışan yeni yetmeler gibi bıyıklı bıyıksız ve artık Levi'sları ile kadın erkek herkesi bu doyumsuz ritüelde tapınaklarının basamaklarında totemlerine sunuyorlar. Buna bayılıyoruz. Herkes. Bundan faydalanıyoruz. Bu gerçekle hep beraber gizli bir anlaşma içinde yaşıyoruz.
MURATHAN MUNGAN NEREYE
KOŞUYOR?Kaşık Düşmanı /
İzmirTürkiye'de eşcinsel yazar denilince akla gelen ilk isim; Murathan Mungan'dır. Bir çok heteroseksüelin de beğenerek okuduğu bir yazardır. İtiraf edeyim ki; benim de en çok sevdiğim, aşağı yukarı bütün kitapları bende olan bir yazardır. Beni ona bağlayan şey; eşcinsel olduğumdan dolayı yazdıklarında kendimi bulmam.
Leman
Dergisinde Cezmi Ersöz'ün yazısını okuyunca adeta şoke oldum. Kontrgerilla medyasının kullandığı tabirle Murathan Mungan, Cezmi Ersöz'ün yolunu keserek şunları söylüyor: "Sen yazarlığı ucuzlatıyorsun… İmza günlerine, söyleşilere gittiğin şehirlerde öğrenci evlerinde yada üçüncü sınıf otellerde kalıyormuşsun. Senin yüzünden ben zor durumda kalıyorum…" Murathan Mungan'a Cezmi Ersöz'ün kaldığ yerler gösterilince bunları beğenmiyormuş. Mungan kendini tutamayarak Cezmi Ersöz'e bir de emir veriyor: "Bundan böyle gittiğin yerlerde beş yıldızlı otelden aşağı yerde kalmayacaksın."Sen o beğenmediğin öğrenci evlerinin temiz havasını bilir misin? Oradaki dostluk ve dayanışmadan haberin var mı? Para geçer değer değildir o öğrenci evlerinde. Önce insanlık gelir. Yoksulluğun ve hüznün bölüşüldüğü o evlerden haberin var mı? Üçüncü sınıf oteller beş yıldızlı otellere göre iyi olmayabilir. Ama inan 3. sınıf otellerin personeli ya da orada çalışanlar daha insancıl ve daha içtendirler. Beş yıldızlı otellerde çalışanlar gibi yapmacıklı değillerdir. Yapmacık davranışlarının getirdiği bir iki yüzlülük yoktur. Sevgili Murathan Mungan, Cezmi Ersöz'e söylediğin sözleri okuyunca gerçekten çok utandım. Senin adına utandım. Ben bu sözleri sana yakıştıramadım. Bir hikayende; "Nasıl da utanıyorum herkesin adına herkesten" diye yazmıştın. Önce kendi adına utanmayı öğrensen daha iyi olacak. Kendi adına utanmayı bilmeyen bir insan başkaları adına nasıl utanabilir ki? Kendi adıma da utandım. Ben böyle bir insanı nasıl sevmiş olabilirim? Nasıl onun bütün kitaplarını alıp okumuş olabilirim diye...
Ben öğrenciyken akşamları mercimek çorbası içerdim, ucuz diye, oradan arttırdığım paralarla senin ve diğer sevdiğim yazarların kitaplarını alırdım. Boğazımdan arttırdığım paralarla önceliği senin kitaplarına verirdim. Bir öğrenci olarak, bir pantolon alabilecekken -çok ihtiyacım olduğu halde- o parayla o zaman için pahalı olabilecek "Murathan 95" kitabını almıştım. Bunların edebiyat olsun diye yazmıyorum. Sana bugüne kadar bir çok mektup yazdım. Hiç birinde de bunlardan bahsetmedim. Senin öğrenci evlerini küçümsemen bayağı ağrıma gitti. Git, birkaç gün öğrenci evlerinde yat. Bir şey kaybetmezsin. Belki de çok şey kazanacaksın. Göreceksin ki o öğrenciler kıt imkanlarıyla seni en iyi şekilde ağırlamaya çalışacaklardır. Buna inanıyorum. Sen de belki o zaman utanırsın. Üniversitede iken devrimci olduğunu okumuştum. Zor anlar yaşadığını da biliyorum. Devrimci -gerçek anlamda devrimciliği kastediyorum- olarak kalsaydın belki de bugün bu düşünce kirliliğine uğramamış olacaktın. Oysa sen gittikçe kirlendin. Bir yazında yazdığın gibi "yaşamak insanı kirletiyor". Oysa yaşamanın kirletmediği insanlar da var. Bir Yılmaz Güney, bir Ernosto Guevara, bir Edita Morris, bir Yılmaz Odabaşı, bir Hasan Uysal… Örnekleri çoğaltmak mümkün. Oysa sen onlar gibi olamadın. Bir şiirinde:
"Onca lümpen onca çırak / ağırladım koynumda / günü gelir onları da anlatırım / hem de en sınıfsal açıyla."
Keşke Cezmi Ersöz'e söyleyeceğin sözler yerine şiirinde yazdıklarını yapsaydın. Ya da "ayak üstü yaşanmış ölümsüz aşk hikayeleri"ni anlatmaya devam etseydin. "Devrimci olmak" üzere yazılar yazan sen nasıl böyle düşünebilirsin? Seni Doğu Perinçek'e benzetiyorum. Bu bay bir zamanlar keskin solcuydu. Türkiye'de kürt sorununun güncelleşmesinde, kontrgerilla faaliyetlerinin açığa çıkmasında büyük katkıları oldu. 2000'e Doğru dergisi kapatıldı. Perinçek uzun bir koşuya çıkmıştı. Ama duracağı yeri bilemedi.
Bir yerde durması gerekiyordu. Oysa o koşmaya devam etti. Koşa koşa DeDe'-Derin devletin sözcüsü daha doğrusu solcusu oldu. Aynı şey başına gelebilir. Duracağın yeri iyi bilmelisin. Son kitabının medyada büyük reklamı yapıldı. Orhan Pamuk'tan -kendisini okumayı hiç sevmem- sonra medyanın ikinci starı oldun. Kendinden taviz vermemiş olsaydın medya senin bu derece reklamını yapar mıydı? Kitaplarının çok satması ve senin yazdıklarınla geçinen ender yazarlardan biri olman seni şımartmamalı. Gerçi kökenin zengin bir aileye dayanıyor ama olsun, sen yine de başkalarını küçümseme. Düzenle uzlaşma. "Dön ve geri bak. Kardeşlerim ölüyor kalbimin doğusunda" demiştin. Kardeşlerin ölmeye devam ediyor. Anadolu halkına karşı olan -etnik kökenleri ne olursa olsun- görevlerini bir aydın olarak yerine getirdin mi? Bu halkın yoksul çocuklarının kaldığı evleri küçümseyeceğine önce kendini sorguya çek. Bir de eşcinseller için bir şey yaptın mı? Hiçbir eşcinsele yardımcı oldun mu? Kaos'u beğenmiyor, yazmıyor olabilirsin, buna saygı duyarım. Oysa kitaplarını okuyanların, satın alanların, yani sana para kazandıranların çoğunluğu eşcinsel. Onlara vefa ya da gönül borcun yok mu? Bu borcu ödemeyi düşünmüyor musun? Eşcinsellerin sırtından para kazanıp ya da eşcinselliğin sonra da onlar için bir şey yapmamak… Aman dikkat et bir gün öleceksin. Eşcinseller Zeki Müren'e küfrettikleri gibi sana da küfretmesinler.İnsanız hepimiz hata yaparız. Ama senin gibi duyarlı olduğunu hissettiren biri daha dikkatli olmalı. Bu şekilde devam edersen, bütün eşcinselleri kitaplarını okumamaya çağırıyorum. Eğer seni okumadan duramıyorlarsa o zaman korsan basılan kitaplarını alsınlar. Ben "Üç Aynalı Kırk Oda"nın korsan baskısını aldım. Bende imzaladığın daha doğrusu senin imzalayıp gönderdiğin bir kitabın var.
Ama bu şekilde davranmaya devam edersen o kitabını sana geri göndereceğim.Seni yine seviyorum ama bu sevgi yaralandı. Düşünce kirliliğine uğramaya devam edersen ortaya güzel şiirler de çıkaramazsın. Seni gerçekten seven insanları kaybedersin. Medyaya fazla güvenme. Bu medya -devletin borazanı- insanı vezir de eder rezil de. Bülent Ersoy'un başına gelenleri düşünmen yeter.
Son bir söz: Alçalan insanların yükselen değer yargılarından uzak dur.