KAFDAĞINDAN KAFKASYA'YA
İBRAHİM /
AnkaraKafdağı
'nın ardına, Dev'in sarayına gitmesi gerekmektedir Keloğlan'ın. Yani, olmayacak iştir kısacası. Öyle bir mekan adıdır ki Kafdağı, hayalle gerçeğin kesiştiği, realitenin tahayyülün puslu sınırlarında kaybolmaya başladığı belirsizlikleri tanımlar. Hele hele Kafdağı'nın da ardı devlerin, perilerin, acaip mahlûkâtın cirit attığı, karanlıklar krallığının toprağı olmalıdır. Gayyâ kuyularının, Kyklop'ların gözü gibi yeryüzüne açıldığı nemenem yerler olmalıdır.Somutu da soyutu da ifade eden dildir. Düşüncenin mücessem ve muşahhas hale geçişinin aracıdır. "Kafdağı" değil de "Kafkasya" derseniz puslu hayallerin müphemliğinden bilinen bir coğrafyanın dağlarına, topraklarına ayak basarsınız. Kafdağı ile Kafkasya aynı mekanın düşsel ve gerçek anlatım varyasyonlarıdır. Ancak ne kadar gerçeğe ve somuta inerseniz inin, Kafdağı'nın mitolojik evreni Kafkasya'yı hiçbir zaman tamamen serbest bırakmaz. Beden Kafkasya ise şayet, ruh Kafdağı'dır. Bu ruhu ifade edebilmek için 100'ü aşkın dil doğmuştur bu dağlar imparatorluğunda. Arap coğrafyacılar "Cebel-i Elsine" demişlerdir. Roma İmparatorluğunun bölgeyi 80 tercümanla gezdiği rivayet olunur. Dağıstan'da bir pazar yerini Avar şairi Resul Hamzatov tasvir eder:
Öyle bir pazar ki kırk dilden bağrışır dağlılar
Tanrı bile anlamaz ne alır ne satarlar
Tüm dünya üzerinde, bu kadar çok ve farklı dilin konuşulduğu bu kadar yoğun bir etnik çeşitliliğe sahip Kuzey Kafkasya büyüklüğünde ikinci bir bölge gösterilemez.
Dağlılarca dil kutsaldır. Nesiller boyu değerli bir emanet titizliğiyle aktarılır. Konuşanı ne kadar az olursa olsun hiçbir dağlı bırakmaz dilini. Öyle diller vardır ki sarp dağ yamaçlarındaki kartal yuvalarını andıran kafkas köylerinde, tek bir "aul"da, hatta bazen bir aulun sadece birkaç hanesinde konuşulur.
1917
Bolşevik Devrimi'nden sonra yurt dışına çıkan bir Dağıstanlı ressam, Paris'e yerleşir, bir daha yurduna dönemez. On yıllar sonra bir toplantıda rastladığı hemşehrisi Dağıstanlı Avar şairi Resul Hamzatov'a anlatır durumu. Memleketine döndüğünde ressamın yakınlarını arayan Hamzatov, annesinin sağ olduğunu öğrenir. Oğlunun sağ olduğunu öğrenen anne sevinir ve birden sorar:-Avarca mı konuştunuz?
-Hayır. Çevirmen yardımıyla konuştuk. Ben Rusça, o Fransızca.
Anne yüzünü, dağlarda oğullarının ölümünü duyan bütün analar gibi bir peçeyle örter. Uzun bir suskunluktan sonra:
-Yok, Resul -d
er-, senin yanlışın var. Benim oğlum çoktan ölmüş. O senin dediğin benim oğlum değil. Benim oğlum anasının kendisine öğrettiği dili unutamaz.Bu aşktır, bu sevdadır, bu tutkudur karlı dağ yamaçlarına, ulaşılamaz kartal yuvalarına, koyu yeşil vadilere, delicesine akan dağ ırmaklarına serpiştirilmiş bunca dili internet çağında hâlâ yaşatan. Dili sevgilisidir Çerkesin. Öyle kıskanç bir sevgi ile korur ki, 1864'te topraklarından çıkartılıp
Kayseri - Uzunyayla'ya yerleştirilmenin üzerinden 135 yıl geçmiştir ve Pınarbaşı'na bağlı Aşağıkızıkçevlik köyünün bir sakini Rusya'dan gelen bir Çerkesle bırakın tercümanı bir aracı veya yardımcı bile gerekmeden konuşur 50 sessiz harf içeren dağ rüzgârları sertliğindeki ve özgürlüğündeki Çerkezçe'siye.İnegöl'ün Hayriye köyünden ilkokula başlamamış bir kız çocuğu 2000 yılına girerken annesine "gürcüce" seslenir:
-"Neney, puri minda."
Balıkesir
il merkezine 30 km. uzaklıktaki Ortaca köyünde yeni yetme delikanlı, dünya üzerinde en fazla 500.000 kişinin bilip konuştuğu, hâlen Dağıstan ve Azerbaycan'da varlığını sürdüren bir dille sevgilisine sorar:-"Tsadra uppah iyijedâni?"
Düzce'de Abhazca, Göksun'da Çeçence, Tatvan
'da Osetçe çalınır hâlâ duyabilen kulaklara.Aşağıdaki
Karaçay halk edebiyatına ait "alkış", Eskişehir'in Sivrihisar ilçesine bağlı Yakapınar (Ertuğrul) köyünde yaşayan Harun Efendi'den 1995 yılında alınmıştır. Her dizeden sonra günümüz Türkiye Türkçe'sine aktarımı parantez içinde gösterilmiştir.Teyri köb bersin
(Tanrı çok versin)Tavla kibik miyik bersin
(Dağlar gibi yüksek versin)Dünya kibik keng bersin (Dünya gibi geniş versin)
İyneg berse sütlüsün bersin (İnek verse sütlüsünü versin)
Koy berse tüklüsün bersin (Koyun verse tüylüsünü versin)
Bu üynü toğay arbazı tüz bolsun
(Bu evin yuvarlak avlusu düz olsun)Savar iynegi cüz bolsun (Sağılacak ineği "yüz" olsun)
Kırkar koyu ming bolsun (Kırkılacak koyunu "bin" olsun)
Sevdiniz mi böyle sevebilmelisiniz işte. Bir Kafkaslının anadilini sevdiği kadar. Sevdanız Elbruz gibi yüksek, Nogay bozkırları gibi geniş olmalı. Sevgilimle konuşurken ana diliyle konuşan çerkesin coşkusunu duyamıyorsam; sevgilimi, İstanbul'un en "güzel çocuğu"nu gördüğümde dağlarına kavuşmuş bir Kafkaslının heyecanıyla titremiyorsam, Mingi Tav karları kadar beyaz değilse aşkım, Kuban nehri gibi delice akamıyorsam Yener'ime giderken, varsın ana dilini unutmuş dağlı gibi bana da öldü desinler.
1980'li yıllardan itibaren Sovyetler Birliği çökme sürecine girince Rusya içinde kalan Kuzey Kafkasya da artık ulaşılabilir hale geldi. Türkiye'de yaşayan bir çok Abhaz, Adığe, Oset, Çeçen, Nogay, Karaçay ve Lezgi anayurtlarını dünya gözüyle görebildiler.
Ateş düşmüştü bir kere. 1970'li yılların henüz elektriksiz köylerinde ocakbaşlarında babaannelerimizin anlattığı Nart destanları ve Kazavat hikayeleri ile beyinlerimizde oluşmuş hayaller ülkesini görme ihtimalimiz vardı artık.
Uzun bir hazırlık dönemi ve bazısı resmi, bazısı gayrıresmi girişim ve başvurulardan sonra önce Rusya'ya, sonra hava yoluyla Kabartay-Balkar Cumhuriyeti'nin başkenti Nalçik'e gittik. Nüfusun çoğunluğunu Ruslar, Kabardey Çerkesleri ve Balkar Türkleri'nin oluşturduğu bu kozmopolit Kafkas kentinden de Karaçay bölgesine geçtik. Karaçayşahar kentine ulaştık.
Üç-dört yıldır Karaçayşahar'da görev yapan Rusça öğretmeni Nikolay ve eşiyle tanıştım. Nikolay çalıştığı yörenin kültürüne ilgi duyan, Karaçay Türkçe'sini orta derecede öğrenmiş hayli hoş bir Beyaz Rus'tu. Benim kısıtlı Rusça'mla Nikolay'ın biraz daha iyi Karaçay Türkçe'sini birleştirdiğimizde rahatça anlaşabiliyorduk. Slav erkeklerinin güzelliğini daha önceden de biliyordum ama Beyaz Rus'ların slavların da içinde seçme oldukların Nikolay'ın sayesinde anlayacaktım.
Nikolay'ın karısı, hasta olan babasının ölümü üzerine Minsk'e gitmek zorunda kalınca duruma çok üzülerek(!) haftasonu, kuzeyde Elbruz dağına doğru, "Ullu Karaçay" bölgesinde geçirmeye karar verdik.
Cumartesi günü "Uçkalan"
köyünde anne tarafından akrabamız olan Urkuyat Teyze'nin evinde konakladık. Alabildiğine doğal dekore edilmiş bu mütevazi Karaçay evi romantik bir gece için inanılmaz bir ortamdı. Akşam yemeği öncesi dinlenmemiz için bize ayrılan mekâna geçtiğimizde sabrımız taşmaya başlamıştı. Mingi Tav'ın hâlâ erimemiş karlarının kurşuni havayı yaran beyazlığı küçük pencereden süzülerek, geyik ve ayı postlarıyla döşenmiş geniş salonu büyülü bir ışıkla aydınlatıyordu.-Yemek öncesi votka almazdım ama bugün alacağım, dedi Nikolay. İlk kadehten sonra heyecanı biraz yatışmış gibi kendisini ilk gördüğümde ne hissettiğimi sordu.
-Seni nitelemek için Karaçay Türkçe'sin
de iki sözcük var, dedim. Elimi tuttu merakla. Gözlerinin içine bakarak yanıtladım:-"Ariv bala".
........
Salonun kapısı vurulunca telaşla toparlandık. Aceleyle, dilimle alt dudağımı kontrol ettim, "inşallah kanamıyordur" diyerek. Heyecanla kapıyı açınca yaşlı kadın endişeyle sordu:
-İgimise?
Dilim, damağım kurumuştu. Başımı sallayarak soruyu savuşturdum.
Yemekte Urkuyat Teyze'nin torunları Halimat ve Teyrikul benim güzel çocukla koyu bir sohbete dalmışlardı. Bizim Rusçamız onlara, onların Karaçaycası da teyzeyle bizlere katılmak için yeterli değildi.
Salona tertemiz iki yatak hazırlanmıştı. "Boşa zahmet" diye geçirdim içimden. Gerçekten de salonun zeminindeki yumuşak postlar her türlü çarşaf, nevresim, yorgan ve bilimum mefruşât malzemesinden daha cazip bi
r seçenek sunuyordu.Gece lambasının zoraki ve isteksizce verdiği ışıkta bile Nikolay'ın o inanılmaz Beyaz Rus teninin beyazlığını farketmemek olası değildi. Beyaz değil de şeffaftı nerdeyse. Dokunma duygusunun hissetmekte aciz kaldığı saten dokusunda. Parmaklarım sarı saçlarının dalgalarında dolaşmaya başlayınca mahçupça baktı. Fısıldadı sonra:
-Kusura bakma, evli birisi olarak görev yaptığım bu Türk bölgesine geleli bir Karaçaylıyla sevişmeyi aklıma bile getirmemiştim. Ama sen Türkiyelisin, kuralım bozulmadı yine de değil mi diyerek muzipçe güldü.
Keşke atalarımızın da aklına gelseydi. Elbruz'un geçitlerinde vuruşacaklarına, Kuban kıyısında boğuşacaklarına postlarda yuvarlanarak sevişselerdi dağların kaderi kan, nefret ve intikam olmazdı. "Kıyınlıkla" değil, "cakşılıkla" egemen olurdu Nartların yurdunda.
………
Gün doğmak üzere. Yorgundu çocuk. Yorgundu gece. Şaşkındı Mingi Tav. Mahçup muydu biraz ne? Şaşıracak bir şey yok sevgili Elbruz. İkiyken bir olan iki bedeni, iki ayrı salkım üzümken aynı kadehe şarap olarak süzülmeyi ilk kez görüyor olamazsın. Ha, belki de haklısın. İki yüz yıldır Rus topçu birliklerini, Kuban kazaklarının akınlarını, Şamil'in müritlerinin kılıç seslerini, sürgünleri, göçleri, gidip de gelmeyenleri, özgür vadilerinin insanlarının kolho
zlara tıkılmasını, Alman askerlerini, Stalin'in içişleri bakanlığı özel komiserliğinin kara berelilerini gördün hep. Sevgiye, sevdaya, barışa, aşka, huzura, sevişmeye hasret kaldın. Koynunda bir Karaçaylıyla bir Beyaz Rus'u koyun koyuna görünce gözlerini kaçırman bundandır. Alış Elbruz, alışmalısın Mingi Tav. Adın yeterince acı, gözyaşı, intikam ve savaşla anıldı. Halbuki senin adının anlamı "ebedi dağ". Sana ebedilik yaraşır.Uyuyordu çocuk. Uykunun kapattığı gözkapakları bile gözlerinin güzelliğini saklayamıyordu. Dışarda dağ rüzgarları içli bir Karaçay ezgisini uğulduyordu.
Bir açsanga ariv bala közüngü
Aladan men, cangız karab toymazma
Aytsariga sen, cangız âhir sözüngü
Hazırma men, seni aşkıngı koymazma
(Açsana güzel çocuk gözünü
İçlerine bakmaya doyamam
Söyle artık son sözünü
Hazırım, aşkını karşılıksız koyamam.)
Savaş değildir ebedi olan barıştır. İntikam değildir ebedi olan aşktır.