DOLAPTAKİ ADAM
Bir "Coming
-Out" MasalıŞarmut A. İKARUS /
New YorkBen kutsal yerleri ç
ok severim, dedim Chris’e. Götüreyim, dedi. New York koca şehir. Broadway ise dünyanın en uzun caddelerinden. Cadde üzerinde küçük bir Lutheryan manastır varmış, buna ne dersin, diye sordu. Ne diyeceğim, yok olmaz daha büyüğünü isterim diyecek halim yok ya Chris, Allah'ın evi işte, taştan olmuş, tezekten olmuş, mermerden olmuş kime ne? Hem ben inançlı biri değilim ki, ben kutsal yerlerde rahatlamayı severim. Ya da rahatladığım yer benim için kutsaldır, bu bir insan bedeni de olabilir, bir iğde ağacı altı da. Ben inançlı değilim ama imanlıyım derim hep. Tüm dindarlardan daha iyi bir insan olduğuma inanmışımdır hep. Kimseye bir kötülüğüm dokunmamıştır. Bile bile demek istiyorum, bilmiyorsam birine zararım dokunduğunu, ya da ona kötülük ettiğimin farkında değilsem masum sayılırım değil mi?Ama içimde çocukluktan kalma hâlâ doyurulmamış, çıkışını bulamamış şiddet arzusu var biliyorum ve ancak beden rahatlarken bu duygu çekip gidiyor. Çünkü tamamen kendiniz olabilme fırsatını sadece yatakta ve partnerinizle sevişirken yakalayabilirsiniz. Belki de birçok insan bu yüzden ışıklar kapansın ister sevişirken. Belki sevişirken başkasının sapıklık, sapkınlık diyeceği hallerini partneri görecektir, belki örneğin “artizler” gibi yakışıklı, kasları herkesin ağzının suyunu a
kıtan az müstamel bir kelepirin sevgilisine domalırken “The lights please” demesi ya da gözlerini kapatması bundandır. Karanlıkta uygulanan şiddet belki gündüz uygulanan kadar çekici değildir. Belki gecenin tılsımlı albenisinin sebeplerinden biri budur, bütün “kötülükleri, çirkinlikleri” gizlemesidir. Belki gece bu yüzden birçok güzelliğin doğduğu, tohumunun atıldığı bir uzamdır. Zaman diye bir şeye inanmam çünkü, uzamdır var olan. Zamanı biz uydurduk, hayati kendimize zehir etmek için, eskiyen, çürüyen, kıvamını “yitiren” bedenlerimize mazeret bulmak için. Belki bunlar Şarmuta’nın ahkâmlarıdır ve istisnalar kuralları bozmaz.Ama burası Amerika, şiddetin leblebi çekirdek gibi kanıksandığı ve pazarlandığı “ne ararsan var” bir memleket.. Herkes ne ararsa bulacağını sanıyor ama bazen aramadığınız da sizi buluyor. Bu da sadece Amerika’ya özgü değil. Azer Bülbül bile türkü yaptı “her an her şey olabilir” diye. Amerika’da herkesin tuzu bir kuru ki dünyanın burnuna osurmaya koşullanmışlar sanki. Bırakın Nietszche, P
roust, Kafka, Canetti falan okumayı kurgusu biraz karışık kısa öykü bile okuyamıyor, "bana bunu nasıl reva görürsünüz, ben ne yaptım da bu cezayı hak ettim” diyen küstah bakışlarla good night diyebiliyor. Ertesi gün bir şeylerin yolunda gitmeyeceğini sezinleyerek giriyorsunuz yatağa. Amerikalı kendisine doğru yolu gösterecek, akıllı bıdık akıl kumkumalarına sinir oluyor, birine dostça yol göstermek hakaret sayılıyor. Yalnızlık ve paranoya kültürü bireyselcilikle de birleşince devasa bir altın kafes yaratılmış. Kafes içinde kafes Amerika Birleşik Devletleri. “Birleşik”miş, kıçımın kenarı birleşik! Bu kadar birbirinden kopuk kozalar, kafesler içinde habire tüketen bu yalnızlar mı birleşik? Kulaktan dolma İncil öyküleri ya da sinemadan kalma Stephen King “thriller”larına bayılıyorlar ama onlar bile azınlıkta, çoğunluk “Büllüğüm toşpillerime denk,” diyor Amerika’da. “Alt edemeyeceğim bir doğa var diyor, bir de yazgı. Kanepe patatesi olmak hoşuma gidiyor,” diyor, “bir elimde ‘remote control’, ötekinde cipsim ya da tereyağlı mısır patlağım, dolapta da bir erkek oldu mu tamam, gerisi vız gelir bana.” Evet, tıpkı “bir elimde cımbız, bir elimde ayna, umurumda mı dünya” gibi. Çünkü trajedi oldu mu hep başkasına oluyor, uzaklarda bir yerde birilerinin başına geliyor ve insanlara haberlerde izlemek kalıyor başkasının acısını, felaketini.İnançlı bir patates de vicdanını rahatlatmak için günah çıkarmak ister, ben içinde bulunduğum kültürün ritüellerini yaşamak isterim, anlamaya çalışırım onları. Günah çıkarmak, evet onu da denemek isterim. Şimdiye kadar gittiğim farklı mezheplerden kiliselerde İsa’nın etinden yedim, kanından içtim, bir de günah çıkarttım mı cennetin kapısından içeri bir ibne vize almış demektir ha? Zenci kilisesinde herkes el ele tutuşunca göz yaşlarımı tuta
madım, yalınlık ve insana doğal bir tarzda özgülük beni hep çeker. Bu yüzden iğde ağacımı ve taşı çok severim ve bir kızılderili dostum ya da sevgilim olsun isterim, şöyle dağa, taşa tapan, beni “pow-wow”larında yabancı bellemeyecek, hatta dansa çağıracak, ama nerede? Kaldı mı öyle kızılderili? Hem aramaya vaktim yok ki.. Kızılderililerin Güney Utah’taki “Sundance Temple” adındaki kutsal mekanında, güneşin neredeyse hiç batmadığı bu uçsuz bucaksız düzlüğün ortasında, sadece toprak taş, iki çalı çırpı ve bir direkten olma bir tapınakta dönmek, “heyyah, heyyah!” diye. Bir çığlık, bir nida, doğal ve heyecan verici.Kutsal mekanlardaki görkem beni deli eder; pahalı şamdanlar, bilmem nerelerden getirtilmiş mermerler, İpek Yolu’ndan gelme ipekler, simli giysiler, altın ve elmas, ucu göğe varacak bir peçe, bir örtü, hepsi insanın edepsizliklerini, gerçek kötülüklerini gizlemek için göz boyamak için. “Haleluyah, haleluyah!” Söze dökülmüş inanç, sözel gelenekten yazıya geçerken bir puştluk karışmış inançlara, bir yap
aylık. Televizyonda dini kanal için para toplayan takım elbise gravat puştların bağış yapanların adını ve para miktarını okurken sıkça tekrarladığı sözcük bu “Haleluyah!”. İtici. Lady Macbeth’in kanlı eli gibi, taze ceviz yemişler de tetiri ellerinden çıkmıyor gibi.Oysa, o karanlık odada olabildiğimiz kadar yalın ve kendimiz olabiliyoruz..
Güldü Chris. Tamam, dedi. Günah da çıkar istersen. Bıyık altından gülmesine bir anlam veremedim ama sormadım da niye gülüyorsun diye. Bu bedenin çıkaracak ne çok günahı vardır kim bilir diye düşünmüştür, böyle yorumladım bu hafif alaycı tavrını. Ondan böyle bir davranış beklemediğim için de biraz kırıldığımı itiraf etmeliyim. Ama fazla da durmadım üstünde çünkü misafirim New York’da, Chris ve sevgilisi Robert’in evinde k
alıyorum, yaklaşık sekiz yıldır beraber yasıyorlar. Oturdukları evi her şeylerini satıp savıp birlikte almışlar. Ev ikisinin üstüne. Nasıl imrendim. Güvenmişler birbirlerine. Edepsizlik edip soruyorum Chris’e canı hiç mi çekmiyor diye başkasını. “Aaa, diyor, çekmez olur mu, tabii çekiyor ama birlikte bile güzel bir erkek gördük mü ağzımızın suyu akıyor ama gülüp geçiyoruz, ya da bazen tek başımıza gittiğimiz yerlerde ellemek, sevişmek istediğimiz bir yakışıklı olursa da-ki oluyor-o zaman da eve gelince anlatıyoruz birbirimize ağzımızın suyunun kıvamını. Rob beni anlıyor, ben de onu. Bu anlayış bizi birbirimiz için daha da vazgeçilmez kılıyor. İmrendim, çok imrendim size, dedim. Touch wood, dedi nazardan korkarmış gibi.Chris, bedensel engelli çocukların gittiği bir okulda psikolojik danışmanlık yapıyor ve evin mali uzmanı, hesap kitap ondan soruluyor, Robert ise haftanın üç gecesi saat yediden sabahın üçüne kadar bir hastanede hemşirelik yapıyor. Çayını içiyor, ağzını hazırlıyor, “Teach Yourself French” kitabını alıyor, akşam yediye kadar okunmuş olması gereken gazetelerini kaptığı gibi Chris’in dudaklarına bir öpücük konduruyor ve doğru ise. Fransızcayı sular seller gibi konuşacaklarmış, evi satıp üstüne de dişten tırnaktan biriktirdiklerini katarak Fransa’da
küçük bir çiftlik alacaklarmış sonra ve orada ereceklermiş muratlarına, biz de çıkacakmışız kerevetlerine.Pazar sabahı Rob nöbetten dönmüş uyurken Chris ve ben kilisenin yolunu tuttuk. İngiltere’nin Midlands bölgesine özgü ve romantizmin babası şair Wordsworth’un Grasmere’deki evini andıran ve “Fisher King” filmindeki taştan binaya benzeyen kiliseye girdiğimizde bir ürperti sardı içimi, bir serinlik çoktu yüreğime, hafiflemiş gibi hissettim bedenimi. Bir şey vardı bu kutsal mekanda adını koyamadığım ve be
ni çeken. Tanıdık bir dinginlik, usul bir kendindelik. Ama bir o kadar da zorlama bir varoluş. Herhangi bir din ya da tanrıyla alışverişimin olmayışı ama yine de kutsal yerlerin taş serinliğiyle, buğulu ferahlığı ve tütsülü mistikliği ve özellikle de çocuk korosunun ince ve masum, bir o kadar da kırılgan yapısından kaynaklandığını düşündüğüm bu üstüme yağan huzurla birlikte kilisenin varoluş özüne inanmayışımdan kaynaklanan bir yeknesak yoğunluk çoktu üstüme. Günah çıkartmalıyım, yani günah olduğuna inanmadığım eylemlerimi anlatmalıyım birine. Bu kiliseye ne için geldik ki zaten. Şarmuta öyküsünü anlatmalı birine, biri dinlemeli beni. Türkiye’de olsam iki kadeh beyaz şarap içer, herhangi bir otobüse atlayıp yanındakine anlatırsın sabaha kadar, rahatlarsın. Bir daha asla görmeyeceğini bildiğin birine, bir yabancıya açılırsın. Sabah olunca adama iyi günler der çeker gidersin. Burada ise ya günah çıkaracaksın, ya da psikiyatra, yani “shrink’inize” gideceksiniz. Burada insanlar birbirinin derdine meraklı değil; kimse kimseye günahını bile vermiyor.Doğruca günah çıkarma kabinine girdim, insanların bu telefon kulübesi kadar daracık havasız odaya kendilerini neden kapattıklarını ve bir din adamına bütün sırlarını anlatıp “günahlarından” arınmak istediklerini anladım. Kinaye de burada zaten. O çük kadar odada her türlü “günahınızı” birine anlatırken ruh ferahlıyor. Ha Yeni Adana Turizm otobüsündeki yabancı, ha bir
monk, yani bir rahip adayı, ne fark eder. Üstünüzden ağır bir yük atılmış oluyor. Tel örgülü minicik bir pencere ardından “tanrının elçisinin” yüzünü görebildiğiniz ama onun sizi göremediği bu oda ana rahmi kadar güven telkin ediyordu. Tanrı sesini duyabilir ama biri ya da tanrı yüzünü görmedikçe rahatsın; ifşa olmak yüzünü göstermek demek her şeyden önce. Ne yaşarsan yaşa, başa dönmek hep olanaklı günah çıkartma ritüelinde, dışarı çıkıp sil baştan bütün günahları gene işleyebilir insan. Bana kalırsa kimileri o günahları yeniden işleyebilmek için günah çıkarır sadece.Bir bir anlattım beden masallarımı, minik pencere ardındaki
monk’a. New York’ta bulunduğum süre içinde sık sık gittim, kimliğimi, her şeyimi bütün ayrıntılarıyla anlattım, adını bile bilmediğim monk ise ara sıra soru sorarak dinlediğini belli etti o kadar. New York’da son günlerim ve manastıra son bir kez daha gideyim dedim rahibe teşekkür etmek için. “Unutma,” demişti, “sevgiyle, iyi niyetle yaptığın hiçbir şey kötülük sayılmaz. Kendini asla suçlu hissetme yaşadıkların için. Hepimiz bir yüce yazgıyı yaşıyor, insan olmayı öğreniyoruz.” Gerçi, günah işlediğimi düşünmüyordum ama bu sözler beni çok rahatlatmıştı.“Kuşlar gibi özgür ve hafif hissediyorum kendimi,” dedim. Sizi çok özleyeceğim, oysa adınızı bile bilmiyorum. Sayenizde yeniden kafam sakin yola koyulabilirim”. Son bir teşekkür edip çıkacağım o minik karanlık odadan ki rahibin hıçkırdığını duydum. Mendiliyle burnunu siliyordu benden tarafa bakmamaya çalışarak. Bana ağlıyor gibi geldi.
“Neyiniz var? Çok mu dokunaklıydı anlattıklarım?”
“Hayır, hayır, soğuk almışım da.”
Chris, ertesi gün akşam yemeğine iki konuğumuz var Şarmuta, dedi. Hazır Robert’in nöbeti de yokken,
Better get socialized a bit eh?. Hınzır gülümsemesi yüzündeydi gene ama şimdi fol yok yumurta yok, bu bıyık altı gülümseme de nereden çıktı gene. Neyse, tadımı kaçırmayayım, art niyetli değildir Chris, bana sonra anlatır sebebini.Konuklar kim, dedim. Biri Judith. 68 yaşında bir gönüllü Hıristiyan'mış ve öğretmen emeklisiymiş. Bir de Anthony gelecekmiş, gay bir dostuymuş, gerçi çekip gidecekmişim ben ve arkamda kalbi kırık birini bırakacakmışım gene ama Türkiye’den gay bir arkadaş geldi deyince tanışmak istemiş Anthony’i. Haa, Anthony bir de Kızılderiliymiş.. Bu Chris az annadığın değil, sanki bilmiyor zaafımı..
“Marcus Anthonius desem olur mu? Richard Burton gibi bir Anthony daha gör
medim ben Chris. Bu Anthony de çopur suratlı mı? Bayılırım derin gözlü çopur suratlı heriflere. Hele ses tonu da güzelse ve zeki espriler yapıyorsa valla burada kalır başına bela olurum ona göre!”Hemen azmayacakmışım, şurada iki günüm kalmış New York’da. Anthony çok duygusal bir insanmış, bana kaptırmamalıymış kalbini.
Judith, aksam 7 yerine 10 dakika erken geldi, ben duştan yeni çıkmışım, ama yukardan sesini duyuyorum, titrek sesinden yaşını ele veren, aşırı titiz ve düzen meraklısı birinin sesi bu. Rob açıyor kapıyı.
“Hello dear. Erken geldim galiba, taksi daha gitmedi, dışarıda bekleyebilirim çok erken geldimse.”
Eyvaah, akşam boktan olacak, bu karı nasıl çekilir bütün yemek boyunca, boşuna değil demek ki hayatını hayır işlerine adamış, buna rağmen yalnız yaşıyor olması garip gelmişti bana zaten.
Anthony geldiğinde ise kokumu sürünüyordum. Aşağıdan gerçekten de ruhumun en ince yerlerini titreten tok bir erkek sesi geldi. Amanın Anthony’ye aşık olacam galiba. Bu sesin bende bir mazisi olduğu kesin, anamın yaptığı sepe ekmekleri gibi tanıdık sıcak bir çağrışım girdi içime. Bu hayal gücüm de amma çalışıyor, dedim kendime ve Ediz Hun’la ilk kez karşılaşacak Hülya Koçyiğit edasıyla indim ahşap merdivenlerden aşağıya. Ben o sesten yeterince uyarılmışım zaten, b
ir de ıslak uzun saçlarım enseme dokunup beni uyarmıyor mu? Sana hazırım Anthony, al beni!Yemek odasına giremedim, kapıda kocaman biri duruyordu. İçerdeki masaya çoktan kurulmuş Judith’le konuşuyordu. Ahşap merdivenlerin gıcırtısından aşağıya benim inmekte olduğumu çıkarmak zor değil tabii, hafifçe geri döndü adam. Sumo güreşçilerini andıran, bizim kapı gibi dediğimiz türden bir adam. Anthony bu olmalı. Öteki iki herif ev sahiplerimiz.
One Flew Over the Cockoo’s Nest (Guguk Kuşu) filmindeki kızılderiliyi andırıyor. Ben başka bir düşünceye geçemeden sol eliyle omzumdan tutup kendine doğru çekti ve sonra sağ eliyle samimi bir el sikiş. Nasıl tanıdık ve sevimli bir surat bu. Gay olmasının getirdiği bir şey olmalı, çok esprili, dergi iletişim köşelerinde GSOH(Good Sense of Humor) diye geçenlerden. Masaya geçtik ama çakmak çakmak gri-yesil gözlerinden fışkıran davetkar bakışları görmemek mümkün değil. Esprileri ingilizcenin elastikiyeti üzerine kuruluydu çoğunlukla. Karşılıklı patlatıyoruz esprileri ve hangır hangır gülüyoruz. Bir ara Judith bana dönerek konuyu değiştirip bu gay geyiğinin ortasına etmek istedi.“Geleceğinizi daha önceden bilseydim kilise yararına bir şiir ve öykü okuma günü düzenlerdik. Ben de ingiliz Edebiyatı okuttum yıllarca, en çok da D.H. Lawr
ence’i severim”Ya, tabii iyi olurdu, ama hayır için bir iş yapacaksam da şu anda önce kendi ülkemdeki depremzedelere bir hayrım olsun isterdim. Yaa, dedi Judith, çok üzüldük,
such a devastating tragedy. Kederim büyük ama uzaktayım bir kere. E-maillerden “forward” edilecek olanları ediyorum, bu deprem haberleşme ağında katkım ne kadar olabilirse. Bu kadını sevmedim, D.H.Lawrence’i sevmesi bir şey değil de, hocalık yapmış ve çok okuduğunu varsaymamız gereken birinin “en çok” bir yazarı sevmesi tuhaf geldi bana, benim öyle tek bir yazarım yok çünkü. Neyse bu kadını sevemedim işte. Bir ara Anthony ile esprilerin seviyesi düştü. Düştü çünkü Anthony de benim gibi, yani çocuklaşınca etraftakileri görmüyor ve bir piknikten ve piknikteki “Hot Dog”lardan, yani sosisli sandöviclerden bahsetmeye başladı, ben de cak cak şuh kahkahamı attım sofrada yalnızmışız gibi.Anthony bütün sakinliğiyle “Ne gülüyorsun,
hot dog sevmez misin?” diye sorunca ben de kahkahamın arasında “tabii dedim, hem de bol hardallısını, hele közlenmiş olursa...ha bir de ısıranları var...” diyemedim gerisini, masaya vura vura gülüyorum, çivim çıkmış bir kere, leydi d’arbanville’den bana ne. Az önce beni kiliseye şiir okumaya davet etmekten bahseden ingiliz göçmen güzeli Judith teyze beni defterden silmiş olmalı ki kraliçe Elizabeth edasıyla Please, behave yourself diyerek beni terbiyeye davet etti. Ben, “Peki örtmenim!” deyip kahkahamı elimle ağzıma tıkayarak sofradan kalktım mutfağa sığındım ama kıkırdamalarım artıyor, kadının o edasını gözüme getirdikçe ve Anthony’nin gözündeki çocukça puştluğu düşündükçe tekrar gülüyordum. Judith cadısı, Chris ve Rob da ısrar etmeyince fazla duramadı Allah'tan da biz başbaşa kaldık Anthony ile. Chris ve Robert’a ne mi oldu? Rob birkaç gündür nöbette olduğundan özlemiş olmalıymışlar birbirlerini herhalde, erkenden yukarıdaki yatak odalarına çekildiler.Anyhony ile ben de şarap kadehlerimizi doldurup kanepeye çekildik. Gay olduğunu biliyorum ama ikimiz de misafiriz bu evde ve pat diye de hadi sevişelim denmez ki. Aramızdaki elektrik harika, birbirimizden hoşlandığımız açık. Işıkları azalttım ve ingilizce şiirlerimden okumaya başladım Anthony’e. Çok duygulandı ve ağlamaya başladı acıklı olanlarını dinlerken. Hıçkırık ve burun silme sesini duyup da şiirimden başımı kaldırdığımda gördüm ki Anthony günlerdir günah çıkardığım rahipten başkası değil.
“Sen osuuun, amaaan!” gibi Türk filmi saçmalıkları yapmadım. Elini tuttum. Uzatmadım, anladığımı anladı. Beni başka bir kiliseye değil de Anthony'nin yedi yıldır çalıştığı tas kiliseye götüren Chris’ti. Bütün bunlar onun tezgahıydı. Chris, bedene hasret iki dostunu buluşturmuştu o kadar.
Anthony ile el ele oturmamız çok kısa, öpüşmemiz ise çok uzun sürdü. Heyecandan ölecek gibiydi.
Oh God! Oh God!
diyordu sadece. Kanepeye devrildi kendiliğinden ve pantolonumun fermuarını hızla açtı gözlerime bakarak. Oh God! Oh Fuck! diyerek ağzının karanlık sıcağıyla tanıştırdı büllüğümü. Çocuk seviyor gibiyim, sevinc içinde, o ana rahminden yeni çıkmış bir bebe gibi emiyor beni, ben ise basını sıvazlıyorum ve ulaşabildiğim yerlerini. Arada iki cümleyle sikiştirdi yedi yıl önce her şeyden elini eteğini çekip manastıra kapandığından beri kimseyle cinsel ilişkide bulunmadığını. Mis gibi kokuyordu Anthony, öyle sürünülmüş bir koku değil bu. Süt bebeleri gibi, sakız gibi, temizlik ve masumiyet kokusu bu. Şişmanların çok daha çabuk terledikleri için ağır koktukları bir mit demek ki. Sigara kullanmıyor Anthony, belki de ondandır. Onunla uzun uzun öpüşmek ve uzun uzun oral seks harikaydı. Ben onun pantolonuna davrandım belki o da ister diye, biraz direndi, you don’t have to do that, dedi. İstemediğinden değildi. Cüssesiyle ters orantılı, utangaç ve ağzımı zor dolduran sünnetsiz bir büllük çıktı ortaya, butun sevimliliğiyle. Sanki hep çocuk kalmış gibiydi Anthony. Oh God! Seven years! Oh God! Oh fuck! arasında büllüğümü tekrar istedi ağzına ve bu kez de You’re gorgeous diye sarıldı ki beni bırakmayacak sandım. Çırılçıplak soyunup yerdeki minderlerin üstüne yüzükoyun uzandı.. Dimdik olmuşum ve kırk yıllık aşıklar gibi hasret ve sevecenlikle sevişiyoruz, dürüstçe, sanki özenmezsek bu ana birbirimizi incitebilirmişiz gibi. Oh God cığlıkları arasında I’m coming dediğimi nasıl duydu bilmiyorum ama içine gelmemi istedi. Genis sırtını öpüyordum geldiğim sırada ve kürek kemiklerinin arasında dolanıyordu bıyığım. You’re gorgeous diye inledi yeniçeriler gibi devasa monk ve altımda ben hala içindeyken titreyerek geldi. Bir süre böyle durmak istedi. Kımıldamadık. Ben kendimi koca bir ağaca sarılmış koala ayısına benzettim içimden. Kıkırdamışım.“Ne oldu, niye güldün?”
“Yok, bir şey,” dedim, “Chris’e gülüyorum, ne iyi etti de bizi buluşturdu.” Anthony ile ödeşmiştik. O bana günah çıkarma kabinindeki son günümüzde söylemişti masum yalanını, ben de onunla yek vücut olmuşken.
Kahve içerken Anthony’nin üstüne bir suçluluk duygusu çoktu. Rahip Kevin ona çok kızacakmış. Anthony’nin manastıra girmesini sağlayan çok yakın bir arkadaşıymış Rahip Kevin ve Anthony ondan başkasına günah çıkartamazmış. Bunun için de New York’tan kalkıp Detroit’e gitmesi gerekiyormuş çünkü Rahip Kevin oradaki kilisenin basındaymış ve bu camiada çok saygın bir ismi varmış.
“Çok üzülecek, bunu benden hiç beklemezdi, Vatikan’a giderken onca rahip adayı arasından sadece beni seçti. Papayla tanıştım, düşünebiliyor musun?”
Bu onun için çok önemliydi. Vow! Really?
dedim, umurumdaymış gibi. Hatta umursadığımı, önemsediğimi sansın diye de, “2000 yılı kutlamaları için Adana, Tarsus taraflarına gelecekmiş, Saint Paul kiliseleri ve kuyusunu ziyaret edecekmiş,” dedim. Ama onlar için kutsal yerleri gezmeye çağırmam bile yatıştıramadı Anthony’yi. Kıvranıyordu suçluluktan. Ertesi gün hemen gitmeliydi Detroit’e ve biri onu dinlemeliydi. Kendini iyi hissetmesini sağlayacak, onun saçını başka türlü okşayan birinin, onun bana yaptığı gibi, “merak etme, sen bir pislik değilsin,” demesi gerekiyordu ona. Ertesi gün, o bir yöne, ben başka bir yöne, yola koyulduk.18 Eylül 1999 Pazar günü, New York’tan çok uzaklarda bir otel restoranında geç bir kahvaltı yaparken
WNEM5
kanalında Church Shooting başlığı altında yayınlanan bir haber. Detroit’te bir kilisede ayin başlamadan az önce vuku bulan gan shooting sırasında 5 kişinin :olduğu haberine basımı kaldırdım. Burada böyle haberleri kanıksıyor insan, delinin biri taramış gene bir yerleri, diye bakarken ben, ölenler arasında iki Lutheryan rahibin de olması etrafımdakilerin Oh God! diye haykırmasına neden oldu. İki rahibin adları Anthony Shy ve Kevin Glory idi.Donakalmışım.
Daha sonra Amerikan medyası kedinin bokuyla oynadığı gibi ilgilendi olayla. İki rahibin birden günah çıkarma kabinlerinde olması bu rahiplerden elinde mendil bulunan Anthony’nin günah çıkartmakta olduğu, o sırada da ağlamakta olduğu şeklinde yorumlandı. Leş kargaları, kuzgunlar, akbabalar buldukları leşe saldır
dılar teker teker Anthony ile Kevin’in sevgili olduklarını, kiliseyi kana bulayan delinin ise Anthony’nin eski sevgilisi olduğunu ifşa ettiler. Doğru ya da yalan,herkes nasibini aldı bu devastating tragedy’den. Ertesi gün, biri çıkıp rahip Anthony’nin ta New York’tan kilise yararına topladığı yardımları getirdiğini, olay cereyan ettiği sırada da kabinin tozunu aldığını söyledi, bunu da kendi tertemiz mendiliyle yapacak kadar da yüreği tanrı aşkıyla dolu imanlı biri ve kilise için büyük bir kayıp olduğuna işaret etti. Her trajedi gibi bir süre dillerde dolandı, gazeteler Anthony’yi elinde mendil yüzükoyun yerde yatarken gösteren fotoğrafı birinci sayfada verdiler, olay birçok kanepe patatesinin sohbetine malzeme oldu ve unutuldu. Anthony için kimse “Cemalım Cemalım” benzeri türkü yakmadı, kimse ona türbe yapmadı. Onu unutmadığımı, unutmayacağımı göstermek için bu beden masalını ona ayırdım. İçim yanıyor ama elimden bundan başka da bir şey gelmiyor. Ben hep yoldayım artık, ondan.Ah, ah Anthony, ah insanlık. İnsan insanın kurdudur, diyen ne doğru demiş.
In pace requiescat.** Huzur içinde yatsın.