DEPREM

ya da buyurun devletin şefkatli kollarına

Gay'e EFENDİSİZ / Ankara

17 Ağustos gece yarısı 45 saniyelik deprem, Doğu Anadolu'nun herhangi bir şehrinde değil de Marmara Bölgesinde gerçekleşince yalnızca binaları değil öyle görünüyor ki tüm toplumu sarstı. Yazılmadık, söylenmedik ne kaldı bilmiyorum ama örneğin aynı toplumda yaşayan eşcinseller olarak, deprem bölgesinde kaç eşcinselin öldüğünü ve yaralandığını bırakalım yüksek sesle sormayı, birbirimize içimiz ezilerek bakarken fısıldayamayacağız bile. Ve asla öğrenemeyeceğiz.

Deprem, "kâtil müteahhit"lerin yaptıkları binaları alt üst etmekle kalmadı, kurtulanların duygularını, düşüncelerini de alt üst etti. 45 saniye süren depremin ardından 45 gün sonra geriye ne kalır bilemesek de, depremle birlikte görünen duvarların yanısıra insanlar arasındaki görünmez duvarlar da yıkılır gibi oldu. Yalnızlık ve çaresizlik içinde kıvranan insanlar, ilerleyen saatlerde hatta günlerde bile beklediği devleti yanında bulamazken, hiç tanımadığı insanların yardım için çırpındıklarını gördüler. Bir genç, uzun saçlı ve küpeli erkeklerden özür diliyor, çünkü yardımına koşan daha önce nefret ettiği bu insanlar oluyor. Dışsallaşamadığı için biriken nefret, kaybedecek bir şeyleri kalmamış insanların ağzından devlete yöneliyor. Ne acı ki devlete yönelik yazılanlara ve söylenenlere fazladan bir iki sıfat ve üç-beş kelime eklediği için şimdiye kadar bu ülkede ne çok insan aynı devletin zulmüne uğradı ve zindanlarında çürüdü ve çürümeye devam ediyor. Bu kez işin şakaya gelir yanı olmadığından, belki de kendisi de şoka girdiğinden, devlet hem suçlu hem güçlü pozisyonuna girmekte gecikince herkes kendince boşalma imkanı buldu.

Suçlu ya da kurban aramalar, günah çıkarmalar, şark kurnazlığı… hepsi deprem ortamında harmanlandı.

Depremzedeler ağız birliği etmişçesine, devlete yönelik tepkilerinde o kadar ileriye gittiler ki meğer bölgede anarşi için maddi-manevi her türlü potansiyel mevcutmuş da haberimiz yokmuş! Oysa yıkım için depremi beklemek gerekmiyor…

"Kâtil müteahhit", tam da Özalizm ile doruğuna çıkmış bir sürecin ürünüdür. "İşini bilen memur"la birbirine göbekten bağlı olup düzen tarafından beslenmiş ve aynı düzeni beslemiştir. Bataklık kurutulmadıkça veli göçer ali gelir.

Devlete yönelik tepki kurban istedi: Sağlık Bakanının bunun için yeterince "yanlış" yaptığı düşünüldü. Çaresizlikten, mhp değişti diye kendini kandıranların günah çıkartarak vicdanlarını rahatlatabilmeleri için de Bakan, en uygun kurban adayıydı. Türkçü olduğu halde orta sınıf beyaz Türk'e benzemiyor, lümpen bir görüntü sergiliyordu. Örneğin Bahçeli'de sırıtmayan takım elbise ve kravat, Bakan'da zorunlu olduğu için giyilmiş havası veriyor. Dillendirilmese bile kafalardan geçen ise yara ya da yanık izli Orta Anadolu'da kavrulmuş bir surat olsa gerek! Hiçbir şekilde vitrine uymuyor ama gerçek bu. Unutulan diğer gerçek ise devletin ve devlet partilerinin geleneğinde hele ki halk için kurban vermenin olmamasıdır. Kol kırılır yen içinde kalır veya "sur"da delik açtırılmaz! Her iki Devlet de kendilerinden o kadar eminler ki yoğun tepkileri massetme gereği bile duymuyorlar.

Medya, deprem sonrası ortama çok çabuk uyum gösterdi. Öyle ki sol basını bile solladığı oldu. Çürümüş dedikleri sistemden beslendiklerini unutup günah çıkarma yarışına girdiler. Bodrum'da eğlenenleri 'insan müsveddesi' diye niteleyip 'asıl enkaz' olarak teşhir ettiler. Herşeye rağmen hayatın devam edecek olmasından vazgeçtik, deprem gecesine kadar 'ana haber' denilen programların yarısını söz konusu 'asıl enkaz'la dolduranlar hangi medyaydı? Şimdilik ara verdikleri ve ortalık durulduktan sonra yeniden çıkaracakları hafta sonu paçavralarını bugün 'müsvedde' dedikleri aynı insanlarla doldurmayacaklar mı? Depremin tozu toprağı gerçeğin üzerini örtmeye yetmeyecektir; enkazdan beslenen ve enkazı üreten aynı medyadır.

El atılmadık yeri kalmadığı halde hâlâ devletin şefkatli kollarını arayan halkımız gibi kapitalist devleti sorumsuzlukla suçlayarak politika yaptığını sanan sosyalist partiler de depreme hazırlıklı değilmiş. Endüstriyalizm ile yüzleşmeden kuracakları sosyalist Türkiye'de, TÜPRAŞ'ın başına sosyalist müdür getirerek depreme karşı önlem alacak olmalılar. Mhp'yi ve ortağı olduğu mevcut hükümeti halka teşhir etmek için gerçekte "milliyetçi" ve "vatansever" olmamakla itham eden sosyalist partileri ve KESK'i acaba parantez içine koydukları ünlem işareti, içinde debelendikleri milliyetçilik batağından kurtarabilecek mi?

Depremden yaklaşık bir ay önce (21 Temmuz 1999, Radikal Gazetesi) üçü özel, üçü de devlet olmak üzere toplam altı ilköğretim okulunda yapılan bir çalışmanın sonuçları yayınlanmıştı. Deprem sonrasında çaresizliğin yükselttiği öfke "Devlet nerede?" sorusuyla kendini ortaya koyarken, depremden bir ay önce 500 ilköğretim öğrencisi bu soruyu "Devlet arandığı zaman çok geçtir. Devlet nerede dediğiniz zaman bu çok geçtir." şeklinde açık ve net olarak cevaplıyordu. 'Devlet dendiğinde aklınıza ne geliyor?' sorusunu öğrenciler şöyle yanıtlıyor: "Baba gelir. O en üstün otoriteymiş. Maalesef ona irade vermişiz.", "hiçbir şey yapamayan; fakir insanları koruyamayan, içi düşmanlarla dolu bir siyasi teşkilat gelir.", "rüşvet olayları, yolsuzluklar ve yöneticilerin acımasızlığı.", "üç kağıtçılar, sömürgeler", "sadece devletin işe yaramazlığı", "sömürü, eziklik, yeni bir ihtilal, milliyetçilik ve faşizm.", "hırsız milletvekilleri."

Gerçekte bu ülkede "devlet"in ne olduğunu ve nerede olduğunu bilmeyen kaldı mı? "Devlet nerede?" sorusu "dışardan" soruluyor ve "devlet"i "halk"a teşhir amacı güdüyorsa, bu gayret bunca yaşanandan sonra, depremzedelerin sorusundan farklı olmayıp çaresizce ve trajiktir… Devletin şefkatli kollarını arayan depremzedeler, çaresiz olabilirler ama devletten daha masum değildirler. Devletin şefkatli kolları, korumak ve kollamak için değil, soymak ve sömürmek içindir. Deprem bölgesinde ölen ve açıkta kalan binlerce işçi, "katil müteahhit" tarafından soyulmuş, patronlar tarafından sömürülmüş ve onların devleti tarafından yardıma muhtaç hale getirilmiştir. Sorulması gereken "Devlet nerede?" sorusu olmamalıdır. Devlet; "kanunları, zenginleri zengin etmek için tuzaktır. Yoksulların ise kelepçesidir. İzleyen, gizlice dinleyen, denetleyendir. Mantıksız ve erdemsiz insanların sansür kuruludur. Kaydeden ve damgalayandır. Ceza ve ruhsat veren, vergi koyandır. Ölçen, kınayan, ıslah etmeye kalkan, hayal kırıklığına uğratandır. Kamu yararı bahanesiyle sömürendir. Tekeline alan, kazıklayan ve soyandır. Sonra da en küçük itiraz yahut şikayette, itip kakan, sopalayan ve aşağılayandır. Silahını elinden alan, seni çiğneyen ve ezendir. Yargılayan, mahkum eden, hapise atandır. Seni vuran ve asandır. Sürgüne yollayan, satan ve sana ihanet edendir. Seni üç kağıda getiren, kızdıran ve onurunu kırandır. Budur işte devlet. Budur onun adaleti, budur onun ahlâkı." Budur onun şefkatli kolları…

Sen beklediğin sürece hiç merak etme o seni eninde sonunda bulacaktır. Sorulması gereken soru neden onsuz yapamadığındır. Sorulması gereken soru hiç düşünmeden ve karşılık beklemeden yardıma koşan insanlarla neden daha önce buluşamadığındır. Ve bunu gerçekten isteyip istemediğindir. Ya her alanda kurulacak dayanışma ağları ya da buyurun devletin şefkatli kollarına!…

Hosted by www.Geocities.ws

1