BOYUN EĞME DOKTRİNİ

(Şarmuta'ya Mektup)

Şarmut A. İKARUS / Londra

Özgürlük de özgürlük! Amma üsteledin be Şarmuta. Bu kadar mı umarsızsın. Bunca zaman ille de özgürlük diye ima ettin ya da bir lütufmuş gibi, sevdiğin insanlardan seni ayrı, başka hatta üstün kılan bir özellikmiş gibi bağıra bağıra söyledin özgürlük düşkünlüğünü. Nedir ki hem özgürlük?

Çektin gittin bütün sevdiklerinden uzaklara, seni seven herkesten uzaklara. Hani o eziyet etmeye bayıldığın sevgililerini kastediyorum: "Bak seni de terkederim haa!" demesen de ima ettiğin, hayatına her an başkası girebilirmiş gibi davranarak yitirdiğin sevgililerinin sayısı az mı? Sonra da gidenden zaten ayrılmak istediğin için böyle davranmış gibi yapıyorsun. Bayılıyorsun yalana.

Hiç kimse ses etmedi. İyi dediler, irade ille de sende olsun istiyorsun madem, git öyleyse, biz seni bekleriz dediler, bunu demek istediler sanıyorsun ama hayır onların da işleri güçleri ve tercihleri var ve dünya tercihlerle dolu Şarmuta! Sana güle güle partisi verdiklerinde, sana hep telefonla ya da haberli habersiz kapını çalıp "yapabileceğimiz bir şey var mı, ne zaman gidiyorsun, ne zaman döneceksin, kendine iyi bak, bu son öykün değildi dimi, sanki bir daha yazmayacakmışsın gibi bitirmişsin son sayıdaki öyküyü, merak etme küpe çiçeklerin çok narin biliyoruz, biz ara sıra uğrar sularız, postanla, faturanla ilgileniriz, sen asıl gavur ellerinde dikkat et kendine, düzenli ve sağlıklı beslen, sigara ve içkiyi tamamen çıkar artık hayatından, dişlerini ve gözlerini oradaki doktorlara da göster," derken, evet seni ne kadar sevdiklerini ve ne kadar önemsediklerini söylemek istediler. Ama vazgeçilmez olduğunu, hayatın sensiz devam edemeyeceğini sanma sakin. Hiç kimse yeri doldurulamaz değildir. Sen de değilsin. Vazgeçilmez olsan gelirdi biri diye de düşünme. Bu onları sürekli olarak sınava sokmak demek, senin istediğin tepkiyi göstermedi diye elinden oyuncağı alınmış veletler gibi savunma mekanizması geliştiriyorsun. Vazgeçilmez aşkların oldu senin, ne yaptın? Vazgeçtin. İyi valla. Vazgeçen sen olunca bu hakkın olsun, başkası vazgeçince haksızlık! Seni ayakta alkışlıyorum Şarmuta! Bravo! Arsızlığın bu kadarına bravoooo!

Hepsi gitmene göz yumdu Şarmuta. Bir düşün şimdiye kadar sadece bir kişi dedi "gitme, gidersen bitecek," diye. Bu cesareti bir kişi gösterdi. Ona bile boyun eğmedin. "Sen benimle gel," dedin bütün küstahlığını takınıp. O gelemezdi, ama sen kalabilirdin. Ne o geldi, ne de sen kaldın. İkinizin de inadı inat götünüz iki kanattı diye yalan söyledin kendine. Bütün yol boyunca ağladın ve anlattın herkese nasıl ağladığını uçağın penceresine dayayıp da burnunu. Dört saat boyunca ağladığın doğru, ama bu aşkından mıydı, yoksa o sevdikleriyle kalmayı yeğlediği için, sana ilk kez 2.lik ödülünü ya da bu şansı verdiği için mi? Deli divane peşine takılıp nereye istediysen gelenleri pek mi sevdin sanki? Onlar daha mı kıymetli oldular sanki. Eeee? Aşkta boyun eğmeyi de bilmek gerek Şarmuta! Kabak tadı vermeden yalanların, artık bir çekidüzen ver kendine. Yalnızlığımı da, sevgililerini de kucakla sahiden. Kendine acımadan. Bunun acısını başka bedenlerden ya da canlardan çıkarmadan.

Onlar hadi gelmedi seninle, seni göze alamadılar dedin durdun kendine, bunu yazdın durdun. Sen ne yaptın peki? Bekleyin beni anacım deyip gittin yeni serüvenlere. Oysa serüvenin alası gitmekte mi kalmakta mı bulunur, buna kim karar verebilir? Ya giden, ya da kalan. Hem hangi serüvenden söz ediyoruz ki? Hayat başlıbaşına bir serüvenken sen sanal, yapay serüvenler uyduruyorsun. Her ilişkini bir serüvenmiş gibi başlatıyorsun ve biteceğinden eminmiş gibi sürdürüyorsun. Bok herif! Şu anda İngiltere pop listelerini sarsan şarkının sözleri kadar boktan ve sanal ve popüler imgelerle kirlenmiş kafan senin: "Why does it always rain on me?" Bu şarkı çalınca burnun sızlıyor, sevgililerini düşünüp ağlayasın geliyor ha? Bullshit! Bu ne egosantriklik ve ne kendini beğenmişlik kardeşim! İnanılır gibi değilsin yani. Büllüğünü yediğin sevgililerindi en sahici oldukların, ama sen ne yaptın? Kendi sanallığın içinde boğdun durdun onların sahiciliklerini. Bok yedin, bok!

Çok mu özgürsün şimdi Londra metrosunda göz göze geleceğin bir çift göz ararken, çok mu özgürsün o iki göz sana emek verilmiş ve bir mazisi olan istediğin sıcaklığı değil de bir kaçamak devingenliğini, yürek güppürtüsünü sunup sonra da inmesi gereken istasyonda iniverince? Neden onun indiği istasyonda inip peşine düşemedin? Ya da o neden senin ineceğin istasyonu beklemedi ki bir başlangıç yaşayasınız? Özgürlük istiyorsun, sonra da güven istiyorsun. Bok yemenin dik alası bu! Yarrağı buldun da kıllısını istiyorsun! Ağzımı da bozdurttun sonunda. Güvenli bir özgürlük ha. Kıçımın Şarmutası! Senin asıl özgürlük diye bir şeyin olmadığından haberin yok. Yanılsama. Alıp başını gitmek isteyen, bunu arzulayan, özgürlük olmazsa olmaz diyen, öyle sanan başka -ne diyeyim? Can mı? Ruh mu? Ben mi?- O sanal özgürlük duygusunu taşıyan beden ise başka. Arif olan boşuna mı demiş "can bedenden çıkmayınca…" diye.

Her şeyden önce, arzu içine tıkıldığı, hadi tıkılmadı diyelim, daha insaflı bir sözcük bulalım da "tıkılmakla" okuyanların ağzına laf veriyormuş gibi olmayalım, ahkamlarımızı hadis gibi sunuyor olmayalım, di mi? Ne diyelim o zaman? Bu bedene "istihdam edilen" mi? "Konuşlandırılan" nasıl? Bu bedene "tayin edilen" can… desem daha mı iyi? Hepsinde başka bir irade söz konusu. Bir üst erk egemen dile. Bedenle can arasındaki bu iktidar kavgasının zorunluluğunu kim nasıl başlatmış onu bilmiyorum, ama bütün bedenler (kurumlar da dahil) bu iktidara gereksinim duyma gereksinimi denen virüsten kurtulduğu anda beden ile can uyuşması kendiliğinden gelir, doğada bu kendiliğindelik vardır çünkü, belki var olmak için ötekinin canını yakmak doğada olduğu gibi, hayvanlar aleminde olduğu gibi insanlar alemi içinde kaçınılmaz bir doğru. Belki yanlış lan bunu değiştirmeye çalışmak. Belki can yakacaksın, belki canın da yanacak, ama bu bedene "hapsolmuş" olduğunu sandıkça, kendini hiçbir zaman özgür hissedemeyeceksin çünkü kendinden hoşnut değilsin. Oysa başka çaren yok! Boyun eğ, bu beden senin! Daha doğrusu seninki bu beden! Kim dağıttıysa dağıtmış bu bedenleri. Sana dar geliyor diye bağırıp durma artık. Sığamıyormuşsun kalıbına. Siktir. Ey yalancıların en pinokyosu, maymun iştahlı Şarmuta, siktir git lan. Al kendi kurallarını da yaylan kendi yapay ve sanal dünyana. Bunu bir de benden duymak hiç de hoşuna gitmeyecek biliyorum ama Kamer belki de haklıydı. Adam gibi sevmeyi öğren kendini ve seni seveni ya da elma gibi çürü, büzül, kok durduğun yerde. Dümbük!

Boyun eğme doktrini benim dediğim. Bu öyküleri almaya başladığın anda beni tanımaya da karar verdin. Merak ettin çünkü. Hadi ilk zarfı açtın, sonrakileri neden çöpe atmadın, hepsini açtın, okudun, yayınlandığını da gördün, onları da defalarca okudun? Neden ha? Özgürlüğüne bu kadar düşkünsen, bedenle canı ayırma cesaretini göstersene! O büzükten sizde bulunmaz mı ahkam kumkuması!

Boyun eğ! Bu bedenle yaşayacaksın ölüm seni de bulana dek. Kim ya da ne karar vermiş bütün bu olanların böyle olmasına, işin bu kısmına aklın ermiyor madem kafanı yorup da anksiyete ya da panik atak hallerinde saçlarının hızla döküldüğünü görüp de bir kat fazla kaygı halini rüyalarına taşıyıp da allahın Londra'larında tamamen kel olduğunu görerek gecenin bir kara noktasında uykundan hortlayıp da TV zaplamak da neyin nesi ha? Bu bedenle ilgili kafa yordukça, bu beden sana kendini daha çok belli edecek. Hayatın o beden odaklı olacak. Oysa o beden sadece bir araç. Seni Şarmuta, seni bu hayatta taşıyan bir bisiklet, bir at arabası o beden. O araçla yekvücut olman gerek. Araç da sensin, sürücüsü de. Boyun eğ o zaman bu mutlak gerçekliğe. Boyun eğmeyeceksen de "özgürlüğümü isterim, yoksa ortalığa pislerim!" diye seni sevenlerin hayatını zehir edip durma. Hem onların da seninkine benzer sorunları olabilir bedenleriyle, bir de sevdiklerini, önemsediklerini anladıklarında üzerlerine bu kendi yarattığın yükü de attığını gör artık.

Çok mu özgürsün Londra'da şimdi bu yağmurda sahibi olmadığın bir eve tıkılı halde. Tıkılı kalmak diye buna denir. Paran suyunu çekmiş, şemsiyen kırık, yarın gece yolcusun, misafiri olduğun bir eve tutsaksın. Yarın kapıya taksi gelip seni yeni bir yolculuğa götürmeden önce bu eve tutsaksın işte. Her gün güllük gülistanlık olmuyor işte. Evdeki hesap çarşıya uymuyor her zaman işte. Son gününü bu eve tutsak geçiriyorsun. Bunu hiç planlamamıştın. Arkadaşların evi sana bırakıp tatile gittiler. Her gün Londra'da göt atacak, gezecek tozacaktın. Misafiri olduğun bu eve nasıl özen gösterdiysen bana da öyle özen göster. Dalgınlıkla mikrodalga fırında sarmısaklı ekmek unutup yakmış olabilirsin. Nasıl da telaşlandın ama dimi? Kokusu hâlâ gitmedi ve ev sahibi arkadaşların döndüklerinde bu kokuyu alacaklar diye korktuğun için onlara bir not bırakıp özür dileyeceksin. Dışarı çıkarken bütün kapılar kapalı mı diye bakıyorsun. Havagazını, muslukları kontrol ediyorsun. Aynı özeni bana da göster. Ama giderken evi sana bırakıldığı gibi bırakacaksın. Banyoda yere dökülen kıllarını temizleyeceksin, yatak çarşaflarını, yastık kılıfını, nevresimi çıkaracak hiç olmazsa makineye atma işini kendin yapacaksın.

Ama dün gece tiyatro dönüşünde sigara yaktın ve bana verdiğin ziyanı değil de misafir bulunduğun bu evde sigaranın bırakacağı kokuyu düşünüp nefsini birkaç nefeste doyurdun ve söndürüverdin nalet sigarayı. Bir gün olsun benim için bir şey yap, sadece benim için. Yürümeyi seviyorsun ama rahat bir çift ayakkabı bile almıyorsun ki!

Kendine önem vermedikçe bağladığın şu göbekten kurtulmak yerine, o göbeği örtbas edecek bol gömlekler giydiğini, fotoğraf çektirirken o göbeği içine çektiğini görmüyorlar mı sanki ha? Onlar görmese sen bilmiyor musun ha? Sonra da sevgili gece sana niye sarılmadı diye intikam şiirleri ya da öyküleri yazıyorsun. Sen herkesi olduğu gibi severken kendini olduğun gibi sevememekten, evet bunu bir türlü öğrenemediğinden başkalaştığını fark etmiyorsun. Genetik değil senin göbeğin, psikolojik. Yaşını başını almakta olduğunu kabul edemiyorsun, bir treni kaçırdığını düşünüyor ve adam gibi bir sevgili bulamayacağından korkuyorsun, bu korkuya sahip olan Kamer gibi birinin de yüzüne yüzüne bunu açıkça söylüyorsun kalem elinde olduğu için iktidar sende sanıp. Bok herif! Sana bu yetkiyi kim verdi ha? Kendi zaaf ve ön yargılarına dayamışsın sırtını, kes babam ahkamını. Siktir git hakkaten o zaman. Gittiğin yerde de mümkünse kal lütfen ve bu böyle sürecekse mümkünse artık yazma lütfen!

Bir an önce dön ait olduğun yere ve evine çeki düzen ver. Evin ve bedenin birbirlerinin aynası çünkü. Kafanın içi nasılsa evine ve de bedenine yansıtıyorsun bunu. Yapay imgelere tutsak olamayacağım derken zorunluluklar yüzünden ihmal ediyorsun evini de beni de.

Beni sev artık Şarmuta. Ben, senin bedenin. Lütfen aynaya her bakışında bende bir şeylerin kötü, yanlış, çirkin, sıradan, ortalama olduğunu düşünmekten vazgeç. Vazgeç ki bu saptamalara mazeret ve bahane aramaktan da vazgeç. Yalan söylüyorsun çünkü. Hep yalan söylüyorsun kendine. Gözünü seveyim bundan vazgeç önce. Seni anan kadar kayıtsız ve şartsız sevecek hiç kimse çıkmayacak çünkü. Sen bir tek bedenden türedin ve o gitti. Bunu kabul et ve onun yerini doldurmaya ve bu sevgi çuvalını bir beden haline getirip her sevgiline mapushane haline getirme aşkı.

Şimdi, bu yağmurda, kırık şemsiyeyi açıp da bu öyküyü postaya kim mi verecek Şarmuta? Bu mu derdin? Akide şekerim benim. Aferin!

Oralarda benimle tek başına özgür müsün Şarmuta?

Hosted by www.Geocities.ws

1