medya'da
eşcinsellik tartışmaları7 Temmuz 1999 Çarşamba günkü Milliyet Gazetesi'nde Jülide Sevim'in "İnsana Dair" adlı köşesinde "Homoseksüel Olmanın Yaşattıkları" başlıklı bir yazısı yayınladı. Sözkonusu yazıyı ve bu yazı ile ilgili tartışmaları aşağıda okuyabilirsiniz.
Homoseksüel Olmanın Yaşattıkları
Jülide SEVİM
/ Milliyet 7 Temmuz 1999Bu yazı, gay bir hastamın isteği üzerine kaleme alınmıştır. Kızgın ve çaresiz bir ifadeyle söylenen "Anlatın bizi, tanısınlar ve rahat bıraksınlar" cümlesinin, düşündürdükleri ve yorumlanışı üzerinedir. Eşcinsel kimliğe yönelik bilimsel açıklamalara baktığımızda, temelde altı faktör üzerinde durulduğu görülür:
1) Seks hormonları ve / veya kromozomlardaki bozukluk.
2) Çocukluk çağında, cinsel kimlikle uygun olmayan bir biçimde yetiştirilme ve beklenti içine girme. (Erkek çocuğun kız çocuk gibi yetiştirilmesi vb.)
3) Kendi cinsinden ebeveyn ile özdeşleşim kurabilecek olanaklardan yoksun olma. (Annenin kendi kadınlığını hor gören tutumları, babanın kızını sevmemesi yüzünden kız çocuğun erkekliğe yönelmesi gibi)
4) Aile içinde ve toplum
da cinselliğe yönelik aşırı tutumlar. (Günah, suçluluk duyguları, cinsel güçsüzlük korkuları ve bilgisizliğin konuşarak giderilmemesi)5) Küçük yaşlarda aynı cinsten, kendisinden büyük birisiyle birden fazla kez cinsel ilişkiye girme.
6) (Kabul görmeyen bi
r yaklaşım olsa da) ruhsal doygunluğun getirdiği, yok edilmesi gereken sapkın, hastalıklı bir durum.Eşcinselliğin nedeni, ister yukarıdaki faktörlerin tümüyle, ister ilişkilendirilerek birkaçıyla açıklansın, şimdilerde dünyadaki hakim bakış açısı, "bir sağlık problemi olarak" görülmemesi yönündedir. Kişi tercihlerinden dolayı bir çatışma yaşamıyor, aksine mutluluk duyuyorsa, bir problem yok demektir. Artık eşcinsellik değil, eşcinsellerin toplumsal yargılar ve yasaklar nedeniyle yaşadıkları sorunlar çözüm
lenmeye çalışılmaktadır.Toplum, aslan gibi bir adamın, (nedense aslanlık hep erkeklere yönelik kullanılır, bir gay ya da kadın için kullanılmaz) bir kadınla beraber olmak varken, nasıl olup da bir erkekle beraber olduğunu anlamaz. Anlamak zorunda olmadığı doğrudur da, onay vermesi gereken bir konu olmadığını da kabul etmez.
Ahlaksızlık olarak değerlendirir. Ya üstüne yürür, ya en aşağılayıcı küfürlerden biri olarak kullanır ya da "dalga" geçer. Lezbiyenlerde durum biraz daha farklıdır. İki kadının aşk dolu yakınlığı, daha az "iğrenç", hatta ilgi çekici bile gelebilir kimi insanlara.
Toplumun bir kesimi homoseksüelliği böyle değerlendirirken, bir kısmı da (hastamın yalancısıyım, onun gözlemlerine göre), sayısı birkaç tane olan homoseksüel barlara doluşup, etrafı seyredip, kıkırdaşarak, eşcinselliğe yönelik tepkiler sergiliyormuş.
Homoseksüelliği bir yaşam biçimi olarak kabul edip, olağan karşılayıp, saygı duyanların sayısının çok az olduğuysa, herkes tarafından bilinen bir gerçek.
Çocukluk ya da ilk gençlik ya
şlarında, etki altında kalma, tecavüzler, ebeveynle sağlıklı ilişkiler kuramama ya da başka nedenlerden dolayı, kendi cinsinden birine yönlenebilir bir insan. Bu yaşlarda homoseksüel eğilimin incelenmesi gerektiği de doğrudur. Ama bu bile, toplum ya da aile tarafından değil, bir uzmanın yol göstericiliğinde yapılmalı ve asla yönlendirmeye gidilmemelidir. Kaldı ki, kocaman olmuş erkeklerin ya da kadınların cinsel tercihlerini sorgulamaya, eleştirmeye kimsenin hakkı yoktur. Bir gay'e "erkeklerde" ya da bir lezbiyene "kadınlarda" ne bulduğunu, ne zevk aldığını sormak, "neden bu yemeği seviyorsun / rengi tercih ediyorsun?" diye sormak kadar anlamsız bir sorudur. Zaten kimi toplumlarda, eşcinsellerin yasal olarak da evlenmelerine izin verilmesinin arkasındaki mantık da budur.Bırakalım artık birbirimizin cinsel tercihleriyle veya var oluş halleriyle uğraşmayı. Kim, kiminle, nasıl beraber olmak istiyorsa ve mutlu olacaksa, öyle yaşamalı.
Sayın Jülide Sevim,
TOLGA
Milliyet’te yer alan, homoseksüel konulu bugünkü yaz
ınızı okudum. Söylemek istediğim bir takım şeyler olacak. Öncelikle söyleyeyim, ben de bir gayim. Gazetede yazınızı görünce büyük bir heyecanla bir çırpıda okuyuverdim. Yazınızda destekleyici bir tutum sergileme çabanız eşliğinde, altta yatan çelişkileri, özensizliği, bilgisizliği görünce, öfkeyle bu yazıyı yazma gereği duydum.Pekçok toplum gibi, bizim toplumumuz da, eşcinselliği bir bozukluk olarak değerlendiriyor ve doğal olarak da tedavi edilmesi gereken bir hastalık olduğu konusuna inanıyor. Bunun pekçok nedeni var, buna değinmeyeceğim. Benim söylemek istediğim bu görüşün yerleşmesini ve gelişmesini sağlayanlardan biri de siz psikologlar ya da psikiyatristlersiniz. Halbuki sizin elinizde halkı aydınlatma konusunda büyük bir güç var, toplumun sizin gibi
lerin görüşlerine ne kadar saygı duyacağını biliyorum. Ama sanırım, psikologların ve psikiyatristlerin de iç dünyalarının bu konuda karışıklıklarla dolu olduğu gerçeğini atlıyorum. Çok da kabul edemedikleri ve inanmadıkları halde sırf, iyi ve kabul edici psikolog ya da pskiyatrist densin diye ve muhtemelen bir takım kaygılarla da, böyle bir tutum sergilediklerini düşünüyorum. Yargılamıyorum, sadece burada da başka ihtiyaçların söz konusu olduğuna işaret etmek istiyorum.Sizin yazınızı okurken de benzer düşünceler aklımdan geçti. Evet, yazınıza önyargıyla başladım. Ama okurken umudum bu yargılarımın kırılması idi, çünkü bu, benim toplum içinde huzurumu ve mutluluğumu etkileyecek faktörlerden birisi. Benim hayatımın bir parçası, sizin olsa olsa işinizin bir pa
rçası olabilir. Gay ortamı sömürüye çok açık, bu gaylerin hep sömürüldüğü anlamına gelmez. Ama bilinen bir şey vardır, toplumda bir kesim henüz varolma özgürlüğünü alamamışsa mutlaka onları sömürecekler çıkacaktır. Burada doğrudan sizi suçlamak istemiyorum, çünkü sizin nasıl bir ihtiyaçtan böyle bir yazı yazdığınızı bilmiyorum. HASTA’nızı mutlu etmek düşüncesi tek başına bana inandırıcı gelmiyor.Yazınızın ilk sütununda eşcinsel kimliğe ilişkin bilimsel açıklamalar adı altında şu noktalara değinmişsiniz: Hormon bozukluğu; çocukluk çağında anne-baba tarafından cinsel kimliğe uygun olmayan bir şekilde yetiştirilme; özdeşim nesnesi eksikliği; aile içinde cinselliğe ilişkin tutumların, tabu, günah görülmesi; küçük yaşlarda aynı cinsten, kendinden büyük birisiyle
ilişkiye girme yani cinsel taciz; doğuştan gelen sapkın, hastalıklı bir durum. Bu son maddeye şöyle bir not da eklemişsiniz “kabul görmeyen bir yaklaşım olsa da” diye, buradan da diğer yaklaşımların kabul gördüğünü anlıyoruz. Yani tüm açıklamalarda bir “eksiklik, bozukluk, ailede bir problem” söz konusu. Bir sonraki paragrafta ise şöyle bir cümleniz var: “dünyadaki hakim bakış eşcinselliğin bir sağlık problemi olarak görülmemesi yönündedir”. Bu arada da size gelen gay de bir “hasta” oluyor, yani tedavi edilmesi gereken konumunda (yazınıza “gay bir hastamın isteği” diye başlıyorsunuz). Söyler misiniz sayın Sevim, bu nasıl bir çelişki, hem bu kadar patolojik açıklamalar sayacaksınız, sonra kalkıp “bu bir problem değildir” diyeceksiniz. Son paragrafta ise eşcinselliğe bir varoluş hali diyorsunuz ama bir önceki paragrafın ilk cümlesinde problemi tanımlıyorsunuz. Üstelik saydığınız açıklamalar, eşcinselliğin psikoterapide ilk tartışıldığı ve çoğunluğun psikanalitik yaklaşımın etkisi altında olduğu dönemlere ait. O zamandan beri bu konuda sürekli boylamsal çalışmalar yapılmıştır. İlk madde hariç (hormonal bozukluk dediğiniz, üstelik bunun bozukluk olduğuna neye göre karar veriyorsunuz), diğerlerinin hiç birisi araştırmalarla desteklenmemiştir, dolayısıyla spekülasyondan öteye gidememiştir. Günümüz literatürünün hiçbirinde bu saydığınız maddeler artık “bilimsel açıklamalar” adı altında sunulmamaktadır. Milliyet gibi büyük bir gazetede yazarken, geniş kitlelere ulaşacağını düşünerek biraz daha araştırmanız ve özen göstermeniz gerekmez mi?!Saygılarımla…
Sayın Jülide Sevim,
Ali ÖZBAŞ
Şimdiye kadar köşenizde "İnsana Dair" neler yazdınız bilmiyorum ama "homoseksüelliğe dair" yazdıklarınız (7 Temmuz 1999, Milliyet) bir erkek eşcinsel olarak benim için bıktıran bir nakarat gibiydi. Gözde bir marka gibi "gay"i artık herkes tanıyor olabilir ama sizden bir uzman olarak, bu terimin 30 yıllık tarihini de bilmeniz beklenirdi. Bu durum, bir profesyonel olan sizin açınızdan bir ilgi, merak, lütuf değil, "gay hastalarınızı" anlamak için bir sorumluluk ve de zorunluluk olsa gerektir. Çünkü "homoseksüel"in yerini alan gay terimi tam da sizin gibi uzmanlara ve söz konusu uzmanların kendinden menkul bilimsel açıklamalarına karşı verilen toplumsal mücadelelerle ortaya çıktı.
Eşcinselliğimi ve "homoseksüel olmanın yaşattığı" olumlu ve olumsuz şeyleri tek başına keşfeden bir gay olarak ilk gençliğimi sizin gibi uzmanlardan mahrum yaşamış olmamı bir şans olarak görüyorum. Yanlış anlaşılmak istemem: Uzmanlarla ve onların bilimsel yaklaşımla
rıyla bir alıp veremediğim bulunmuyor. Nesnellik adına ne şiş yansın ne kebap yaklaşmayanlardan, ahlâksal ve sözde bilimsel ikiyüzlülüklere pirim vermeyen uzman ve psikologlardan çok şey öğrendim. Eğersiz herhangi bir "Güzin Abla" olsaydınız belki de yazma gereği duymazdım. Eğer bir profesyonel örneğin, bir psikologsanız öznel yaklaşımınızdan öte işin içine bir kurum olarak psikoloji biliminin yaklaşımının ve bundan hareketle meslek etiğinin girdiğini bilmiyor olabileceğiniz, sıradan bir eşcinsel olarak ak
lıma bile gelmez. Bu durumda "eşcinsel kimliğe yönelik bilimsel açıklamalar" başlığı altında "altı temel faktör" saçmalığı ne demek oluyor? Bir süre önce bir başka uzman Sayın Haydar Dümen de (başka bir gazetede) "bu hassas ve ince konu" hakkında bayan okurlarını ve ebeveynleri bilgilendirirken aynı bilimsel açıklamaları getiriyordu. Uzmanlığın püf noktası bu olsa gerek: Önce hormonal, çevresel, biyolojik, genetik diye kafaları karıştırın, sonra çözümün kendinizde olduğunu düşündürün ("Ama bu bile, toplum ya da aile tarafından değil, bir uzmanın yol göstericiliğinde yapılmalı ve asla yönlendirmeye gidilmemelidir.") ve nihayetinde psikologlara gelsin yeni para kaynakları. Ne de olsa "bu hassas ve ince konu"yu ne kadar anlaşılmaz kılarsanız o kadar işinize gelir!Sayın Jülide Sevim, ortalama zihniyete hitap eden bir köşe yazısında özensizlik farz mıdır? Eşcinsel yönelim ile eşcinsel kimlik arasındaki farkı peki, geçelim! İnsaf için Sayın Sevim, nuh nebiden kalma "altı temel faktör" dediğiniz "bilimsel" açıklamaları sıraladıktan sonra hangi anne baba dinler "bırakalım artık birbirimizin cinsel tercihleriyle veya varoluş halleriyle uğraşmayı" sözünüzü. Bugün artık ergen psikolojisi ve psikiyatri, transeksüellik tanısı için bile seks hormonları ölçüsünü kriter olar
ak almazken, "seks hormonlarında bozukluk" eşcinsel yönelim için ne anlama geliyor? "Şimdilerde dünyadaki hakim bakış açısı" söz konusu "bozukluk"u neden "bir sağlık problemi" olarak görmüyor? Ellili ve altmışlı yıllarda söz konusu "bozukluk"u düzeltmek için "hormon tedavisi"nden elektro şoka kadar denemediğiniz yol kalmadığı halde bir sonuç alamadığınız için mi?Sayın Sevim, o kadar çok bilimsel neden sayıyorsunuz ki genetik ve beyin araştırmalarında eşcinsellikle ilgili gelinen nokta bir yana söz konusu nedenler ana babaların kafalarını karıştırıp size sığınmalarından başka yol bırakmıyor olsa gerek. Psikoloji ile sosyoloji arasına aşılmaz bir duvar örüp realiteyi ondan sonra anlamaya çalışırsanız biz eşcinselleri suçluluk duygusundan kurtardığınızda bu ke
z de ebeveynlerimizi suçluluk duygusuna sürüklersiniz. Tabii ebeveynler evlatlarını suçlamaktan kendilerine sıra bulabilirlerse!Amerikan Psikiyatri Birliği'nin, sizin saydığınız temel faktörlere takılıp kalmayarak yapılan araştırmaların yanısıra gelişen eşcinsel toplumsal hareketinin de bir sonucu olarak "eşcinsellik" terimini, tüm zihinsel ve ruhsal hastalıkları içeren resmi el kitabından çıkaralı çeyrek yüzyıl oluyor. Siz hâlâ ruhsal doygunluğun getirdiği sapmadan, tecavüzden, kız çocuğu gibi yetiştirilm
ekten bilimsel açıklamalar diye söz ederseniz elbette ki birileri sizin anlayış ve hoşgörü çağrınızı dinlemeyecektir. "Kocaman olmuş erkek ya da kadınlarla uğraşmak sonucu değiştirmez, onları hoşgörün ama ilk gençlikteki homoseksüel eğilim incelenmeli", öyle mi? Cinsel kimlik karmaşası bilimsel kisvesiyle ağacı yaşken eğeceksiniz öyle mi? Bilimsellik maskesi arkasında gerçekleştirdiğiniz onca zulüm ve işkencenin sonucunda bir acz olan hoşgörünüz eksik olsun!Saygılarımla.
Sayın Jülide Sevim Hanım,
Sıtkı SI
YRILDI"Homoseksüel olmanın yaşattıkları" başlıklı yazınızı tamamen bir tesadüf sonucu arkadaşlarımın evinde okumuş bulunmaktayım. Bir gay oluşum nedeni ile ilgimi çeken yazınızı bitirdiğimde hem bir gay olarak hem de bir psikolog olarak bu yazıyı yazma gereği hissettim.
Bir gay olarak, okurlarınıza ve yazının ulaştığı yerlere verdiğiniz mesajı olumlu bulurken hedefinize ne kadar ulaştığınız sorusu inanın aklıma takıldı kaldı. Bu samimi duygularınız, gay ve lezbiyenlere yönelik kabulünüz ve bu kabul tavrını yayma gayretiniz için yazıda kullandığınız yöntemin doğruluğuna ilişkin ciddi sorular doluştu kafamda.
İlkin kafamı karıştıran; gerçekten bu duygularınızda samimi iseniz neden bir gay hastanızın böyle bir isteği üzerine bu yazınızı kaleme aldığınız... Çünkü; terapi ortamında her ne kadar 'eşitlik ve yönlendirmeden kabule' dair tüm mesleki ve etik ilkelerimize rağmen karşımızdaki kişilerin bizleri birer otorite olarak görmesine engel olamadığımızın bilincindeyim. Yine de birer otorite olarak kabulümüz an
lamına gelecek tüm arzu ve mesajlar karşısında belirleyeceğimiz yöntemin bu patolojik bakışı söndürmeye hizmet edecek tavırlar olması gerektiğini zannederim siz de takdir ediyorsunuzdur. En azından bu noktada aynı bakış açısına sahip olduğumuzu düşünerek böyle bir arzu ile gelen 'hastanın' bu isteği karşısında oturup böyle bir yazıyı yazmak mesleki ve etik olarak ne kadar amacımıza yöneliktir diye sormadan edemiyorum. Bazen terapi ortamında bir yere gelip tıkandığımızı hissederim. Roller belirlidir. Ben bilen ve elindeki sihirli değnekle sorunları çözen kişiyimdir. Karşımdaki kişi benim ne denli mükemmel olduğumu, onu ne içtenlikle kabul ettiğimi düşünmektedir. Arzusu keşke ben onun terapisti değil de annesi, babası, sevgilisi olsam yada tüm toplum benim gibi düşünse ne rahat olacağı yönündedir. Benden sorunun kaynağı olarak gördüğü kişi ve olaylara direk müdahalemi gerektiren yardımlar beklemektedir. Bu yardım gerekli kişilerle konuşup biraz daha anlayış, biraz daha yardımcı olmaları yönünde olabilir. Bu yardım, onun kiminle hangi dili kullanacağı üzerine olabilir. Bu yardım bir gazetede (kabul edin artık, hoşgörün artık vs. vs.) gibi benzer anlamları taşıyan bir yazı olabilir. Bu yardım her hangi bir şey olabilir ama bu yardımın fonksiyonu belki dışarıdan bakıldığında en azından insani içerikler taşısa bile bir terapi ortamında hastayı öldürmekten farklı mıdır? Ben bir terapist olarak balık tutup önlerine koyarak kendime bağlı kılıyorsam ya da gerçekçilikten uzak, ulaşılması münhal, imkansız hedeflere ilişkin inançlarını pekiştirerek yeni bir yanılsamanın içine itiyorsam bunlar onu bir şekilde öldürmek değil midir? Psikologlar olarak amacımız hakikaten bu mudur? Bir gazetede yazı yazarak, artacak toplumsal kabulün sorunları çözeceğine, her şeyin güllük gülistanlık olacağına dair inancın pekiştirilmesi mi gerekir yoksa üzerinde bile durmayarak nedenlerinin tartışılması mı? Bu arzunun dile geldiği oturumda 'hasta'nızı, hangi gerekçelerle böyle bir şeyi sizden istediği, bu arzunun nasıl kendini reddettiği anlamına geldiği ve kendini kabulün sağlıklı bir toplumsal tanınmışlığın da temeli olduğunu tartışmaya davet edip etmediğinizi bilmiyorum. Fakat, bu yazının gazetede yayınlandığı ve 'hasta'nız tarafından okunduğu andan itibaren, hatta böyle bir yazıyı kaleme almaya taahhüt ettiğiniz andan itibaren, böyle bir davetiniz olsa bile bu davetin mesleki ve etik işlevlerinin tamamen yok olacağı açıkken neden böyle bir kısır döngüyü tercih ettiniz? Kaldı ki, eğer ille de gaylere yönelik önyargı için bir gazete köşesinden mücadele edecekseniz böyle bir yazının zamanı ve ilk cümlesi; 'hasta'nızın istediği zaman ve 'gay hastamın istediği' mi olmalıdır? Bildiğinizi varsayıyor ama yine de hatırlatmadan edemiyorum; bu yazının böyle bir gerekçe ile kaleme alınması mesleki bir gaftır ve 'hasta'nız ile olan ilişkinizin yeniden gözden geçirilmesini zorunlu kılar. Böyle bir duygusallık bir terapist için amaçtan uzaklaştırıcı ve zaman kaybettirici olmanın ötesinde 'hasta'yı da bağlı kılıcıdır. Ve zannederim ki zaten bağımlılık ve güvensizlik içinde kıvranan bir kişi için yeni bir bağın tedaviye yönelik tarafı da yoktur.Sizin konumunuzda olamasa bile, bir gazetede onlarca kişiye hitap etmese bile bir psikologun meslek bilgilerini tam ve doğru olarak, açık ve en güncel bilgilerle vermesi gerekir. 1960'lı yılların araştırmaları değil, milattan önce'den bile kalsa bir bilgi doğruluğu ve kanıtlanmışlığı ile bilgi olma özelliğine sahiptir ve aktarılabilir. Yazınızda sıraladığınız o 6 maddenin bilimsel geçerliliği çok mu kesindir de siz bunları
bilgi olarak aktarıyorsunuz? Gayleri nereye koyacağını bilmeyen ve bir hayvan gibi deneylerinde kullanarak tedavi adı altında onların en temel yaşam alanlarını, cinselliklerini dönüştürmeyi hedefleyen bu araştırmalar yıllar önce bırakılmışken neden sizin yazınızda hâlâ maddeler halinde sıralanmaktadır? Bakın ben neler biliyorum, ne bilimselim, konuya ne hakimim mi demeye çalışıyorsunuz inanın bu anlaşılmamaktadır. Çünkü kafa karıştırmanın dışında bilimsel hiçbir değer taşımayan bu maddelerin yazınızdaki Jülide Sevim'i temsil etmediği ortadadır. Yani hem insanlara bunun bir önyargı, bir toplumsal değer olduğunu söyleyin ve onları bu konu ile uğraşmaktan vazgeçmeye çağırın hem de bu maddeleri sıralayın... Bu anlaşılmaz bir karmaşadır ve eğer niyetiniz modern, bilimsel, özgürlük değerlerine sahip biri olarak görünüp alttan alta hâlâ geçerli önyargıları pekiştirmek değilse, ciddi bir kastınız ve eşcinsel düşmanlığınız yoksa (ki benim gözlemim olmadığı yönündedir) o zaman bu maddelerin sıralanması da ciddi bir gaftır. Yazınızda belirttiğiniz gibi dünya bu maddeleri terk etmişken bir de bunları yazmanın anlamı nedir? Bu yazıyı okuyan hangi falancayı nasıl olumsuz duygular ve kafa karmaşasına ittiğinizi hiç düşünmüyor musunuz?Ayrıca bir terapistin eğer gerekiyorsa, empati düzeyinde hedeflenen bir artış için olsa dahi hastasının ortamını kendisinin gözlemesi kullandığımız ve önerdiğimiz bir teknik değil midir ki siz hastanızın 'yalancısı olarak' ve 'onun söylediğine göre' toplumun bir kesimini ve gayleri değerlendir
meye devam ediyorsunuz. Bu hem de böyle bir yazı yazarken anlaşılmaz bir baştan savmacılık değil midir? 'Hasta'nızın, barlara giden gaylere yönelik bu gözlemleri, bir terapi ortamının en önemli tartışma konusu olması gerekirken neden böyle bir yazıda geçiyor. Eğer bu 'barlara doluşup, etrafı seyredip, kıkırdaşarak' nitelemeleri hastanıza aitse sizin hastanızdaki o topluma ait olma-olamama çatışmaları ile ilgilenmeniz ve bir alt kültürün sosyal alanlarından biri olan barları da ilgililerine bırakmanız en azından yanıltmamanız daha doğru değil mi? Bu denli eksik, bu denli şahsi bir gözlemin böyle bir yazıda satır doldurmak ve 'aaaaa ibnelerin barı da varmış. Başımıza taş yağacak' dedirtmekten öte işlevi nedir?Yazınızdaki "Homoseksüelliği bir yaşam biçimi olarak kabul edip, olağan karşılayıp, saygı duyanların sayısının çok az olduğuysa, herkes tarafından bilinen bir gerçek" tespitinize (!) katılmamak imkansız. Fakat hemen bu cümlenin ardından gelen ve neredeyse toplumda eşcinselliğe neden olmayacak hiç kimse v
e hiçbir ortam bırakmayan ve ille de "eşcinsellik yönelimleri incelenmelidir" diyen cümleleriniz bizleri katılmadan edemediğimiz tespitinizin kimler tarafından dahi kuşaktan kuşağa aktarıldığı konusunda aydınlatıyor. Madem bu işin bilimsel eğitimini aldık empati becerilerimizin de en azından bu eğitimi almayanlardan yüksek olması beklenir değil mi? Öyleyse kendinizi, çocukluk ya da ilk ergenlik çağında kimbilir kim tarafından eşcinsellik yönelimi taşıyan davranışları olduğu iddiasıyla inceleme altına alınmış biri yerine koyun lütfen. Basit bir rolden gerçekten eşcinsellik yönelimine varana kadar tüm davranış biçimlerinden herhangi birini yapmış olun. Oyun bile olsa, ne anlama bile geldiğini bilmediğiniz bir cümle ya da davranış bile olsa inceleme altına alındığınızı düşünün. O çok bayıla bayıla telaffuz ettiğimiz ama bir türlü hangi şartlarda nasıl ortaya çıkacağını bilemediğimiz 'sağlıklı gelişim', kendini gerçekleştirme gibi, bizlerin bu çelişkili ve kendini yalanlayan tutumları ile neredeyse muğlak hedefler haline gelmiş terimlerimizden ne kadar nasibiniz olabilir? Kritikliğini en konuya ilgisiz kişinin bile kabul ettiği çocukluk ve ilk gençlik dönemlerinde ortaya çıkan böyle bir müdahalenin izleri nasıl silinecektir? Bu mantığınız ve önerinizin ilk menstrüasyon deneyiminde "hasta" olduğu kulağına fısıldandığı için kadınlığından ve bedeninden utanan bir kız çocuğuna yapılandan farkı nedir? Ya da erkekliğini yönlendirmeler nedeniyle bir iktidar, bir baskı, bir güç odağı olarak algılamaya başlamış, penisi ile ırza geçmeden başka hiçbir şeyi cinsellik olarak tanımayan bir erkek çocuğa yapılandan farkı nedir? Amacımız birbiri ile barış içinde yaşayan insanların oluşturduğu bir toplum mudur yoksa her davranış ve yönelimi devlet, doktorlar, uzmanlar, ebeveynler, öğretmenler tarafından bir şekilde yorumlanıp belli bir yere itilmeye çalışıldığı için kim olduğu ve olmak istediği bir yana böyle bir soruya ilgi ya da merak bile göstermeyen ve bir iletişim terörü yaratan bireyler oluşturmak mıdır?Bu yaşlarda böyle bir eğilimi inceleyen bir uzman olması gerektiğini söylüyorsunuz ama önemli olan, doğayı ve doğalı bozan genelde de hep böyle bir uzmanın, yönlendirme amacı taşımasa bile, bilimsel erdem ve etiklere sahip bile olsa inceleme arzu ve gereğidir. Önce bir hastalık b
ir farklılık olarak inceleyip tüm gelişime bir saatli bomba koyacağız sonra da pişkin pişkin sırıtıp amacımız yönlendirme değil mastürbasyonu ile doğal gelişimine ve kendi oluş sürecine devam bekleyeceğiz. İşte tam da bu noktada o birkaç gay barı doldurup kırıtan sırıtan ama toplumda da erkekliğinden taviz vermeyen tipin üretilmesinde biz uzmanların payı uzman olmayanlardan hiç de az olmayacaktır.Bir paragrafın ilk cümlesinde sıraladığınız olumsuzluklar ve tedaviye ihtiyaç var anlamındaki cümlelerinizden sonra istediğiniz kadar karışmaya hakkınız yok deyin. Sizi dinleyen olmayacağı açıktır.
Son olarak da ne bir gay ne de bir psikolog olmadan, sıradan bir gazete köşe yazısı okuru olarak şunu sormak istiyorum: Allah aşkına bu yazının başlığı ile içeriği arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz? Bu yazılanların neresi homoseksüel olmanın yaşattıklarıdır. Bilmem kaç santime kaç santimlik bir sütunun tek günlük konusu içine hem sizce hâlâ zikredilecek kadar geçerli nedenler, hem yeni bakış açıları, hem onları rahat bı
rakın mesajı nasıl sığacak? Bari hastanızın arzusu yerine geldi mi; gayler tanındı ve rahat bırakıldı mı bu yazıdan sonra?Sayın Jülide Sevim Hanım, bir gazete okuru olarak, bir gay olarak, bir psikolog olarak böyle bir gafın nedenleri üzerinde sizi düşünmeye çağırarak çalışmalarınızda başarılar diliyorum.
Sayın Jülide Sevim,
ÖNER
7 Temmuz 1999 tarihli Milliyet gazetesindeki "Homoseksüel olmanın yaşattıkları" başlıklı yazınızı okuma şansını buldum. Öncelikle eşcinseller hakkında genel anlamda olumlu olan bu yazınızdan dolayı sizi içtenlikle kutlarım. Gerçekten de bu konu, özellikle ülkemizde yazılmaya, çizilmeye ve üzerinde konuşulmaya muhtaç, çünkü bu konu, en büyük tabuların başında geliyor ve bu konuda konuşulmaktan kaçınılıyor, konuşulduğu zaman da hal
iyle konuşmalara bilgisizlik ve daha da kötüsü yanlış bilgiler ve önyargılar egemen oluyor. Sizin de belirttiğiniz gibi, batı ülkelerindeki eşcinseller, evlilik de dahil olmak üzere (ki bence bu görece daha az önemli bir konudur), pek çok "insan hakları" sayılan haklarını yeni yeni kazanıyorlar. Tabii ki en önemli hak, ayrımcılığa uğramamak. Bugün pek çok arkadaşımız, yalnızca eşcinsel olduğunu dile getirdiği için, muayeneoldukları doktor tarafından sorgusuz sualsiz kovulmaktadır. Bu, hipokrat yemini, tıp etiği ve insan hakları açısından kabul edilemez bir durumdur.
Tüm bu nedenlerden, yazınızın toplumsal anlamda önemi ve katkısı büyüktür, bu nedenle sizi tekrar kutlarım. Öte yandan, yazınızda sıraladığınız, "eşcinselliğin nedenleri"yle ilgili maddelerin, gerçekten uzak olduğu kadar, günümüz tıp bilimiyle de çeliştiğini belirtmeden geçemedim. Saydığınız hormonal, psikolojik, vs. nedenler tıp tarafından çoktan çürütülmüş ve geçersiz nedenlerdir. Aslında basit bir mantıkla bunların neden geçersiz olduğunu anlayabiliriz. Bunun için öncelikle soruyu doğru sormamız gerekir. "Eşcinselliğin nedenleri nelerdir?" sorusu, yanlış bir sorudur, çünkü sorunun kendisi, bir ayrımcılık içermektedir. Soru, yalnızca eşcinsellerin neden eşcinsel olduklarıyla ilgilenmekte, karşıc
insellerin (heteroseksüellerin) neden karşıcinsel olduklarıyla ilgilenmemektedir. Bunun altında yatan neden, karşıcinsellerin "normal" ve "doğal" olduğu, eşcinsellerin "anormal" ve "tuhaf" oldukları kabulüdür. Bu da başlı başına ayrımcılıktır. Doğru soru şöyle olmalıdır: "Cinsel yönelimin kaynağı nedir?" ya da "Kişilerin cinsel yönelimlerini belirleyen etkenler nelerdir?". İşte bu noktada, sizin sıraladığınız etkenlerin geçersizliği açıkça görülmektedir, çünkü bu nedenler geçerli olsaydı, karşıcinselliği de benzer bir biçimde açıklayabilmemiz gerekirdi. Bu durumda, karşıcinsellerin hormonlarının farklı olduğu (bakın bozuk demiyorum, farklı diyorum), karşıcinsel bir kadının, küçüklüğünde kendisinden yaşça büyük bir erkekle birden çok kez cinsel ilişkiye girmiş olması gerektiği gibi açıklamalarda bulunacaktık. Sanırım bu kadarı, bu tür önyargıların geçersizliğini açıklamaya yeter. Aslında sizin altı maddede saydığınız gerekçeler, toplumun genelinin bilinçaltında yatan önyargılara tercüman olmaktadır yalnızca. Bu türden önyargılara biz kısaca "homofobi" diyoruz. İşte toplumlarda eşcinsellerin maruz kaldığı haksızlıklar (hastanızın da ifade ettiği), ayrımcılık, hakaret ve şiddet, bu "homofobi" illetinden beslenmektedir. Eşcinsellik değil ama homofobi, gerçekten psikolojik bir rahatsızlıktır. Tüm bu konularda, http://www.apa.org adresindeki Amerikan Psikoloji Derneği'nin web sitesinde "homosexuality" ya da "homophobia" anahtar sözcükleriyle arama yaparak daha geniş kapsamlı bilgiye erişebilirsiniz.Konuya eğildiğiniz, duyarlı bir tutum izlediğiniz için sizi kutluyorum. Sizin gibi duyarlı insanlar sayesinde bu konuda toplum olarak aşama kaydedeceğiz ve umarız, genç eşcinsel kardeşlerimizin hayatları, toplumsal baskı ve şiddet
yoluyla kararmayacak.Konuyla ilgili, Türkiye kökenli kaynaklar için internet adresleri:
Lambda Istanbul:
http://www.qrd.org/www/world/europe/turkeyKaos GL / Ankara:
http://www.geocities.com/WestHollywood/Heights/3050
Sapphonun Kızları / Ankara:
http://www.geocities.com/WestHollywood/Chelsea/9070
http://www.eshcinsel.net
Saygı ve sevgilerimle.
Tolga'nın, Ali Özbaş'ın, Sıtkı Sıyrıldı'nın ve Öner'in yazılarından sonra Sayın Jülide Sevim'in cevaplarını ve karşı yazışmaları aşağıda sunuyoruz.
Jülide Sevim'in Tolga'ya cevabı…
Sayın Tolga,
Yine o "hasta"mın anlattığı bir anıyla başlamak istiyorum. Türkçe'ye "Kuş Kafesi" diye çevrilen, iki homoseksüelin yaşadıklarını anlatan bir film vardı. Hastam o filmi seyretmeye gittiğinde, başka insanların gülüşünden rahatsızlık duyduğunu söylemişti. (Tıpkı obsesif bir hastanın, konuyla ilgili bir filmde rahatsızlık duyması gibi.) Sanırım biraz alınganlık ettiniz.
O "hastam"; gayliğe yönelik değil, başka sorunlara yönelik gelmişti. Kaldı ki, bana başvuran herkes (İngilizce çevirisi "müşteri", çok çirkin olduğu için) "hasta" olarak tanımlanır.
Homoseksüaliteye yönelik genel nedenleri sayarken, tıp çevrelerinde en çok tartışılanları aktardım. Hepsini yazmaya köşem yetmezdi. "İyi" olmak adına değil; "gay"liği ya da "lezbiyenliği" bir yaşam biçimi olarak algıladığım için, doğal davranıyorum. Bence bu farklılık, ama "anormallik" anlamına gelmiyor. Ben de çoğu insandan farklıyım, ama anormal değilim. Farklılıklar sorun yaratır. Bence homoseksüellerin yaşadıkları da bu.
Spekülasyon dediklerinizin hepsi, (her homoseksüelde ve tümü bir
den olmasa bile) meslektaşlarım ve benim tarafımdan gözlenmiş saptamalardır. Üstelik "Milliyet" gibi bir gazetede yazı yazmanın ötesinde, hiç bir konuda araştırma yapmadan, bilgi sahibi olmadan beyan veremem.Kald
ı ki; sizin dışınızda da gaylerden mail aldım. Ve inanın bana sizin dışınızda hiç kimse, tavrımı olumsuz bulmadı. Yaşam biçimlerine gösterdiğim saygı ve toplumu buna davet ediş anlaşıldı ve onaylandı.Ne olur, siz de bu açıdan bakmayı dener misiniz?
Say
gılarımlaJülide Sevim
Sayın Jülide Sevim,
Çok yerinde bir "teşhis"te bulunmuşsunuz, ben alınganım! Bunu, sanki bir problemmiş gibi kullanıyorsunuz. Sanki alınganlık etmek kötü birşeymiş gibi. Elbette önce incinecem ve alınacağım ki, bir sorun olduğunu farkedeyim ve tepki göstereyim. Şu an size yaptığım gibi...
Bu arada, beni "hasta"lık konusunda nazikçe eğitmeye çalışmanıza da içerledim. Belirtmemişsiniz ama "müşteri" diye çevirdiğiniz kelime sanırım "client". Fakat client'ın İngilizce'deki anlamı "para karşılığında yardım, bilgi veya tavsiye alan kişi" demektir. Türkçe'deki müşterinin anlamıyla elbette uymuyor. Ama uymuyor diye, İngilizce'deki "patient"ın karşılığı olan "hasta" kelimesini kullanmak da gerekmez. Şu ifadeler pekala kullanılabilir: "bana terapi için başvuran", "benden danışma almak isteyen". Tüm bunları size ders vermek amacıyla söylemiyorum. Yazılı ya da görsel basında, psikolojik hizmetleri bu şekilde etiketlemenin nasıl itici olabileceğini biliyorum. Ben de terapiye gittim ve bana hasta muamelesi yapılmasının ne kadar gurur kırıcı birşey olduğunu çok iyi biliyorum. Bu durumda ben hasta oluyorum, o ise beni düzeltmeye çalışan bilge kişi oluyor. Bunu elbette terapiye ilk başlarken farketmedim, kendimi ben de bir hasta olarak görüyordum. Ama süreç sonunda, bunun bir hasta-doktor ilişkisi değil, insan-insana ilişki olduğunu farkettim. Tek fark, birisi diğerine göre kendisinin daha çok farkında ve kendisini daha çok, olduğu gibi kabul ediyor. Ve eğer bana başta hasta muamelesi yapılsaydı o zaman için değil ama şu an için ne kadar çok öfkelenebileceğimi biliyorum.
Size gelen tüm mailler, benimki hariç, takdir dolu olduğunu söylüyorsunuz. Farkında olarak ya da olmayarak bana "tuhaflık sende" mesajını veriyorsunuz. Amacınız bu mesajı mı vermek, bilmiyorum. Eğer öyleyse, buradan da benim farklılığıma çok da tahammül edemediğiniz sonucunu çıkarıyorum.
"Spekülasyon dediklerinizin hepsi, meslektaşlarım ve benim tarafımdan gözlenmiş saptamalardır" diyorsunuz. Yani sizler en doğru şeyleri gözlersiniz ve saptarsınız. Gözlerken sizin insani eğilimleriniz, algılarınız karıştırıcı bir faktör olamaz, çünkü siz bunları manipüle edersiniz. O yüzden de sizin gözlemleriniz asla spekülasyon olmaz, mutlak gerçeklerdir. Daha önceki mailimde de söz etmiştim, "bu sizin işiniz ama benim hayatım" diye... O yüzden bu konudaki bilimsel literatürü çok iyi takip ettiğimi söyleyebilirim. Bu nedenlerle sizin, bulunduğunuz noktayı ısrarla savunmanızı şaşkınlıkla izliyorum. Üstelik tıp çevreleri bunun nedenlerini tartışmayı bıraktı, çünkü sonuca ulaşamadı, bilimsel olarak geçerliliği kanıtlanmış nedenler bulamadılar. Ama anlıyorum ki, referans aldığımız tıp çevrelerine ilişkin, sizinle aramızda önemli farklar var.
Son satırınızda, sizin baktığınız açılardan bakmamı öneriyorsunuz. Bu benim için çok zor, sanıyorum sizin için de zor olacak.
Saygılarımla...
Tolga
Jülide Sevim'in Tolga'ya cevabı…
Konuya bakış açılarımız o kadar farklı ki.
Tolga Bey; uzlaşmayı bir yana bırakın, tartışma zemini yaratabileceğinizi sanmıyorum. Bu yüzden izninizi rica ediyorum.
Jülide Sevim
(P.S. Demeden geçemedim; "Saygılarımla", saygı duyulası insanlara gönderilen bir hitaptır. Beni bu denli eleştirir, bilgimi bu denli yerden yere vururken, bana saygı duyabileceğinizi sanmıyo
rum.)
Tolga'nın Jülide Sevim'e cevabı…
Sayın Jülide Sevim,
İsteseniz de istemeseniz de, bir tartışma zemini yaratıyorum. Sadece siz "burnunuzdan kıl aldırmamak" adına, bu zemini de küçümseyerek çekiliyorsunuz, o kadar. Bir uzman da zaten, uzmanlığını tartışmayarak korur, en kestirme yol bu! Bu tarzınız maalesef Türkiye'de çok alışık olduğumuz birşey. Ama komik ki, şöyle bir yanılgı içindesiniz: Mesleğinizde kendinizi tartışılmaz görüyorsunuz ve tartışmanın siz olmadan sürdürülemeyeceğini sanıyorsunuz. Siz "sırça köşkünüzün" keyfini çıkarın sayın Sevim. Bu arada reytinginizin nasıl arttığı ile uğraşın. Ama bizler hem tartışacağız hem de mücadele edeceğiz, çünkü bizim başka alternatifimiz yok! Bu bir varolma savaşı...
Size saygı duymuyorum, doğru! Ama benim tepkim sadece, mesleğinizi kötüye kullanmanıza, herşeyi bildiğinizi sanmanıza, uzmanlık anlayışınıza, bizleri küçümsemenize, bu lafıma hemen itiraz edebilirsiniz, "ben küçümse
miyorum, psikologlar küçümsemez, iyilik yaptım ama anlaşılmadı, bu insanlar nankör!" diyebilirsiniz, çok da şık durur yani, ama biliyoruz ki en tehlikeli tutum, altta yatan cehaleti, yetersizliği ve öfkeyi "sevgi, anlayış, şirinlik, güleryüz" ile sunmaktır. Sizin sevgili Freud'unuz buna ne diyordu? Tamam, hatırladım "reaksiyon formasyon" yani "karşıt tepki oluşturma", insan altta yatan olumsuz duyguları kabul edemediğinde tam tersi bir tutum geliştirir, bu sayede kendini korumuş olur."Sizi eleştiriyorum ve bilginizi yerden yere vuruyorum". Bu lafı isterseniz şöyle düzeltelim: "sizin sadece homoseksüellik konusun
da bilgilerinizi yerden yere vuruyorum, cehaletinizi savunmanızı da eleştiriyorum". Çünkü diğer konularda söylediklerinizi eleştirecek kadar akademik bilgim yok. Zaten eleştirmiyorum da, üstelik bazılarından öğrendiklerim de oldu.Sayın Sevim, size "artık" saygı duymuyorum, ama sizi küçümsemiyorum da... Size sadece çok yoğun bir öfke duyuyorum.
Tolga
J.Sevim'in A. Özbaş'a cevabı…
Sayın Özbaş,
Ne daha önce neler yazdığımı, ne hastalarımla kurduğum insanca ilişkiyi bilmeden; "paragöz-bilgisiz-yetersiz" diye özetlenebileceğim tanımlamalara ulaşmanızın, bir önyargı, bir yanılsama olduğuna inanıyorum. Gaylere ya da lezbiyenlere yönelik bir hoşgörüm yoktur. Çünkü ortada hoşgörülecek bir taraf yoktur. Doğalın hoşgörüsü mü olur? Ama yazdıklarınızı (kimliğinizden bağımsız olarak) hoşgörüyorum.
Jülide Sevim
Jülide Sevim'in Öner'e cevabı…
Sayın Öner,
Bir çok meslektaşım ya da kardeş meslekdaşların yaptığı hatanın ben de farkındayım ve bunun üzüntüsünü de taşımaktayım.
Saydığım savların geçersiz olduğu düşüncenize gelince; tüm dünyada tanı koyma, varsa sorunu tespit etme adına kullanılan ve bizim çevremizde "kutsal kitap" muamelesi gören, (evrensel) bir kitaptan alınmıştır o maddeler. Bahsettiğiniz web siteleri, henüz araştırma halinde olan ve kabul görmemiş düşüncelere yöneliktir. Sonuçta; nazik bilgilendirmeniz için teşekkür etmekle birlikte, ileri sürdüğüm nedenler konusunda ısrarcı olacağım. Asla "homofobik" değilim, anladığınız gibi genelden "farklı" olan, anormal değildir bence. Ve tıpkı yazdığım gibi farklılıklarının güzelliğini ve özelliğini yaşama hakkına da sahiptirler.
Amacım, sadece buna dikkat çekmek ve önyargıların yıkılmasına yardımcı olmaktı.
Paylaşımınız ve övgü dolu sözleriniz için teşekkür ederim.
Saygılarımla.
Jülide Sevim
Öner'in Jülide Sevim'e cevabı…
Sayın Jülide Sevim,
Öncelikle mektubumu yanıtladığınız için teşekkür ederim.
"...Amacım, sadece buna dikkat çekmek ve önyargıların yıkılmasına yardımcı olmaktı." diye yazmışsınız. Tabii ki temelde önemli olan nokta bu, ve bu davranışınız elbette takdire değer. Ancak ben gene de homofobi konusunda birkaç şeye dikkatinizi çekmek istiyorum. Günümüzde dünya üzerinde hiçbir toplumdan (henüz) homofobi silinmiş değildir. Yüzyıllarca en katı tabulardan biri olmuş bir konunun birdenbire anlaşılması tabii ki çok zor. Dolayısıyla, dereceleri değişmekle birlikte, her toplumda, az ya da çok, homofobi vardır. Türkiye toplumunda, batılı ülkelere göre bu oran çok daha fazladır, çünkü genel olarak cinsellik bir tabudur ve bu konuda tartışmak, ayıp sayılmaktadır. Elbette belli insanlar, bu konudaki bakışlarını genişletmektedir ama bu zaman alacak bir süreçtir. Özetle, eşcinsellerin bizatihi kendileri de dahil olmak üzere hiç kimse, homofobiden muaf değildir bence. Homofobinin de türleri vardır. Bazıları açıktan eşcinselleri reddeder, onları iğrenç bulur. Bu kişiler, farklılıklara tahammül edemeyenlerdir. Bu gibiler, her toplumda vardır. Ancak bazıları, eşcinsellere "hoşgörü"yle yaklaşır ki, bizler için bu da oldukça onur kırıcıdır. Düşünün, bir karşıcinsel, ne zaman "kabullenilmek" için hoşgörü talep eder? Hiçbir zaman! Çünkü buna gerek yoktur. Karşıcinseller, zaten baskın gruptur. Kendilerini merkeze oturtmayı ve "diğerleri"ni "diğerleri" olarak görmeyi, bu yolla onları yabancılaştırmayı kanıksamışlardır. İşte, "Eşcinselliğin nedenleri nelerdir?" sorusunun altında yatan zihniyet de budur. Kimsenin aklına, "karşıcinselliğin nedenleri"ni araştırmak gelmez, çünkü orada bir "problem" yoktur, dolayısıyla nedenini bilmemize de gerek yoktur. Aslında toplumun büyük bir yüzdesi, "karşıcinsel" sözünü, hatta "heteroseksüel" sözünü hayatlarında duymamıştır, bilmezler. Oysa herkes "eşcinsel" ve "homoseksüel" sözcüklerini bilir. (Türkiye'de gerçi bu sözcükler, otomatik olarak, daha "görünür" olan travesti ve transseksüelleri çağrıştırır.)
Mektubunuzda sözünü ettiğiniz "kutsal kitap"ın adını belirtmemişsiniz. Eğer bunu bana yazarsanız sevinirim. Ancak bildiğim kadarıyla APA (Amerikan Psikoloji Derneği), uluslararası saygınlığı olan, kabul görmüş bir kuruluştur ve 1974 yılında, eşcinselliğin "hastalık" olduğu yönündeki batıl inancı literatürden çıkarmıştır. Öğrendiğim kadarıyla Türkiye'de tıp fakültelerinde okutulan kitaplardan da aynı şekilde çıkarılmıştır. Psikoloji, diğer bazı bilimlere kıyasla çok yeni bir bilim dalıdır ve elbette pek çok bilimsel bilgi, zaman içinde değişime uğrar, çünkü yanılma olasılığı her zaman vardır. Bilim de toplumun koşullarından bağımsız değildir. Dolayısıyla, "kutsal kitap"ları da daima bilimsel kuşkuyu içimizde taşıyarak, mantık süzgecinden geçirerek, tartışarak okumalıyız, yoksa bilim ilerlemez. Benim psikolojiye olan ilgim tamamen amatörce, ancak uzun bir süreçten geçerek cinsel yönelimimle barışmış bir birey olarak, eşcinsellik konusunda çok şey düşünüp yaşadığımı takdir edersiniz. Bence en önemli sorun, Türkiye'de eşcinselliğin hâlâ gizli kapaklı yaşanması. Bu konuda yazıp çizmenin, tartışmanın önemi yadsınamaz, ancak şu da bir gerçek ki, insanlar, "gerçek hayattan" "kanlı-canlı" eşcinsellerle tanışmadıkça, gerçek sosyal ilişkiler kurmadıkça, eşcinselliğe yönelik bu yabancılaşmadan kurtulamayacaklar.
Sevgi ve saygılarımla,
Öner
Not: İlgilenirseniz, APA'nın cinsel yönelim ve nedenleri ile ilgili bilgiler içeren sayfasının adresi:
http://helping.apa.org/daily/answers.html
Öner'in Jülide Sevim'e cevabı…
Sayın Jülide Sevim,
Sizden, "kutsal kitabınız"ın adını bahşetmenizi rica etmiştim. Anlaşılan, "homoseksüellik" üzerine yazdığınız yazıdan sonra geylerden yağmur gibi yağan tepki yazılarından dolayı vakit bulup yanıtlayamadınız. (Umarım öyledir). Ancak ben yanıtımı, sizden daha bilgili olduğu kuşku götürmeyen gey kardeşlerimden aldım. Zahmet edip http://www.eshcinel.net sayfasının forum köşesine girerseniz, bu yanıtı ve yazınıza gelen olumsuz tepkileri okuyabilirsiniz.
İşte bu yazılardan yalnızca b
iri:"Jülide Sevim'in sana yazdığı cevapta, söz ettiği kutsal kitap "DSM IV" denilen tanı kitabı. Bu kitapta tüm psikiyatrik bozuklukların tanı kriterleri var, mesleğe özellikle yeni başlayanlar, hastalarına doğru teşhis koymak, problemi tanım
lamak için bu kitaba başvuruyorlar. Hepsi bu kitabı "mutlak hakim" gibi görüyorlar. İçinde şizofreni, depresyon, psikosomatik bozukluklar vb. tüm psikolojik bozuklukların tanı kriterleri var. Bu tanı kitabının içinde cinsel bozukluklar diye bir bölüm var. Bu bölümde, fetişizm, teşhircilik, pedofililer (çocuklara ilgi duyan), sadizm vb. var. Fakat eşcinsellik diye bir hastalık yer almıyor içinde (daha önceki DSM I ve II'de vardı fakat III'ten itibaren çıkarıldı, yani yaklaşık 15-20 yıl önce). Bunun anlamı şu, eşcinsellik, bir psikolojik problem olarak görülmüyor. DSM IV, sadece "kişinin cinsel yönelimi hakkında sürekli ve belirgin bir sıkıntı duyması" halinde eşcinsellikle ilgileniyor.Buradan da anlaşılıyor ki, Jülide Sevim gibi kendini uzman görenlerin aslında bildikleri birşey yok. Birşey bilmemelerinin tek başına bir önemi yok elbette. Ama "uzmanım" diye ortalara çıkıp da, zaten kafası karışık olan bazı insanları daha karıştırmaları affedilecek gibi değil. Bu gibilerle, toplu olarak sürekli mücadele etmemiz gerektiğini düşünüyorum."
Evet, acaba yazdığınız yazının sorumluluğunu artık duyuyor mu
sunuz? Yoksa hâlâ "ben uzmanım, bildiğimi okurum, tüm tıp dünyasını karşıma almak ve insanları yanlış bilgilendirmek pahasına da olsa" mı diyorsunuz? Köşe yazarlığı, gerçekten de sorumluluk isteyen bir iştir. Öyle arkadaş sohbetinde yaptığınız gibi her aklınıza eseni mutlak doğruymuş gibi, sözümona bilimsel kisve ardına gizlenerek yazamazsınız. Yazarsanız, toplumun size ve daha da önemlisi mesleğinize, meslektaşlarınıza güveni sarsılır. Sizin verdiğiniz yanlış bilgilerle aileler, zaten varolan homofobileri daha da artmış bir biçimde çocuklarını eşcinsel olmaktan "kurtarmaya" falan kalkarlar, bu da üzerinde zaten baskılar bulunan eşcinsel çocukları daha da bunaltmaktan başka bir işe yaramaz. Ayrıca böyle yaparak yalnızca eşcinsel çocukların değil, anne babaların da suçluluk duygularını boş yere körüklemiş oluyorsunuz. Tüm bunları bir günlük gazetede yapıyorsunuz.Merak ediyorum, bundan sonra zahmet edip dünya psikoloji lite
ratürünü takip edecek misiniz? Örneğin geçtiğimiz haftalarda Fransa'da psikanalizin eşcinselliğe bakışındaki son yeniliklerden haberiniz var mı? Hadi Fransa'dan vazgeçtim, Türkiye'de yakın geçmişte kurulan "Cinsel Eğitim Derneği"nden haberiniz var mı? Bu dernek, psikologları cinsel konularda eğitmek, hastalarına önyargılı ve homofobik davranmalarını önlemek için kuruldu. Lütfen homofobik olmadığınızı iddia etmeye kalkmayın, yazdıklarınızdan sonra size kimse inanmaz. Eğer homofobiniz anlaşılmasın istiyorsanız, bari bu konuda yazmayın.Bilim, sürekli bir bilimsel kuşku gerektirir. Ancak sürekli kendinden kuşku duyan, sürekli kendini yenileyen, okuduklarını "kutsal doğru" olarak kabul etmek ye
rine sorgulayan insanlar, ancak biliminsanı sıfatını kazanabilir. Sizin gibi "kutsal kitap"tan bölümlerle mesleğini icra edenler, ancak vasıfsız devlet memuru olabilir.Size homofobiden uzak günler diliyorum.
Öner