"iletişim"
TARTIŞMALARIİBRAHİM /
AnkaraBİR KAFK
AS ÖYKÜSÜTemmuz-Ağustos 99 birleşik sayısında Atilla A. ve Murat Yalçınkaya iletişim köşemizi mercek altına almışlar. Çapraz ateşe almışlar demek isterdim ama her iki yazar da aynı cihet
-i askeriyeden hücuma geçmişler.Öncelikle teslim etmek gerekiyor
ki yazıların üslupları son derece kaliteli, düzeyleri yüksek, üstün teknolojiye sahip silahlarla ekranlarda gerçekleştirilen sanal uzay savaşları mertebesinde çarpıcı, ışıltılı, bir o kadar yok edici, saldırgan, insafsız. Benim yazımdaki Kafkas vadilerinin öyküsü yazarlarımızın internet ortamıyla birleştiğinde uzay gemileriyle taş devri silahlarının birlikte kullanıldığı Mad-Max filmlerini izliyormuş gibi olacağız belki de. Ama ne yaparsınız ki Murat'ın printırının mükemmel satırları da benim dinozorlaşmış mektup anlayışımın kargacık-burgacık yazı karakterleri de aynı ortak paydayı paylaşıyor ve aynı derginin aynı sayfalarında aynı puntolarla çıkacak. Biliyorum biraz haksızlık bu. Üzgünüm. Ama arkadaşlarımızın bu savunmasız sayfamıza yönelttikleri eleştirel düzeyde de biraz haksızlık kokusu alıyorum.Evet, biz bu ülkede azınlığız. Yani çoğunluktan farklıyız. Ama hangi kriterlerde azınlığız? Duygulanım, cinsel yönelim biçimi, aşkı, sevgiyi, sevdayı algılayış ve yaşama tarzı, erkek ve kadın kimlikleri ve ilişkileri bazında azınlığız. Yoksa sofraya otururken, yemeğin tadına bakmadan tuzluğu elimize alıp sallarken azınlık değiliz. Museviler Türkiye'de azınlıktır, ama dinsel açıdan. Lazlar azınlıktır ama dilsel açıdan. Aleviler azınlıktır, onların azınlık olma kri
teri de mezhepseldir. Aile başına ikiden fazla cep telefonunun düşmeye başladığı bir ülkede iletişim sayfasına yazan geylerin posta güvercini kullanacaklarını beklemiyorduk herhalde. Yani eleştirilmesi gereken fakat çoğunluğa ait ve çoğunluk'la ortak paylaştığımız unsurların tenkit ortamının bu dergi olduğunu sanmıyorum.Pek çok gey için, yetersiz ve eksik de olsa bir hava alma deliği, az ve soluk da olsa bir ışığın süzüldüğü puslu bir pencere anlamındaki bu sayfamız da dürülmek istenince çok uzaklardan, ta Kafkas dağlarından acıklı bir öykü düştü aklıma.
Avrupa ile Asya'yı ayıran Kafkas dağlarının en yüce doruklarında, bir anlamda Avrupa'nın da en yüksek noktasını oluşturan "Elbruz" dağının eteklerinde ve derin-ulaşılmaz, masalsı vadilerinde bilinen yüzyıllardan veri bir avuç halk yaşar. "Karaçaylardır" bu halk. Tolstoy'un anlatımıyla "Mingi Tav'ın eteklerinde, kimseye zarar vermeden, kendi emeğiyle yaşayan bir halktır Karaçay." "Mingi Tav", Elbruz dağının Karaçay Türkçe'sindeki adıdır. Etnik kökenleri kesi
n olarak bilinmeyen Karaçaylar Kuzey (Kıpçak) Türkçe'sine giren günümüz Türkiye Türkçe'siyle hayli farklılıklar gösterir, neredeyse Orhun Abideleri'ndeki dilin özelliklerini koruyan bir lehçeyle konuşurlar. Sert sessizler egemendir, d harfi, t olarak söylenir. Kelime başındaki y'ler c'dir.Osmanlı döneminde bölge şeklen imparatorluğa bağlı olsa da tüm Kuzey Kafkasya halkları gibi Karaçaylar da bağımsızlığa yakın çok geniş bir özerklik içinde kendi başlarına yaşamışlardır. 1700'lü yıllardan itibaren yavaş, sabırlı ve inatçı bir canavar her geçen yıl nefesini daha da hissettirerek sokulmaya başlar bölgeye. Rusya, Kafkasya'yı ele geçirmeyi aklına koymuştur. Hiç kimseye zararı olmayan Karaçay halkını da artık onulmaz acılar beklemektedir. Direniş yıllarca sürer,
ama sonunda 1828 Hasavka Savaşıyla General Emanvel tarafından bölge ele geçirilir. 1917'ye kadar sürer Çarlık yönetimi. Bolşevik ihtilalinden sonra Beyazlarla Kızıllar arasındaki savaş yine kana bular vadileri. 1930'lu yıllardaki Stalin dönemi kolektifleştirmeleri ve insan katliamları dağların da vadilerin de tadını-tuzunu kaçırır. 1942'de İkinci Dünya Savaşı'nda Hitler'in güçleri ta buralara uzanır, bu kez de Alman işgali yaşanır. Almanlar çekilince de Stalin ve Beria'nın kararıyla düşmanla işbirliği yaptıkları gerekçesiyle bir gece içinde, 2 Kasım 1943'te Mingi Tav'ın bu güzel halkı toptan insafsız bir sürgüne tabi tutulur. Hayvan taşıyan yük vagonlarına doldurulup 15 gün süren bir ölüm yolculuğundan sonra Kazakistan'ın, Kırgızistan'ın ıssız köşelerine, bozkırın yüzüne serpiştirilirler. Tam 150.000 kişi bir gecede yüzyıllardır oturdukları Mingi Tav'larından sökülüp atılırlar. Halbuki bir dağ halkıdır Karaçay. Dillerinde "bozkır" sözcüğü bile yoktur ve "bozkır" kelimesini "kula tüz" (sarı düzlük) olarak karşılarlar. İnançlarına göre:Tav allında bir halk bolur
Kün allında talk bolur
Günümüz Türkçe'sindeki ifadeyle "Dağ altında bir halk olur, Güneş altında yol olur". Tam 14 yıl sürer bu insanlık dışı sürgün. 1957'de Kruşçev tarafından itibarları iade edilerek yurtlarına dönmelerine izin verilir. Ama fırtınadan çıkmış bir gemiden beter olarak, yıldırım çarpmış bir ağaçtan daha acınası halde dönebilirler Elbruz'a. 14 yıl içinde nüfuslarının yarısını kaybetmişlerdir. Halen Rusya Federasyonu'na bağlı
olarak Karaçay-Çerkez Özerk Cumhuriyeti'nde yaşarlar.200 yılı aşan bu çileli serüven boyunca bir kısmı da Türkiye'ye göç eder. Hiç kimsenin farkında olmadığı bu azınlık halktan kültür, dil ve kimliğini muhafaza eden 15.000 kadarı yaşar ülkemizde. Tabii ki bu kimlik daha çok köylerde muhafaza edilebilmiştir. En büyük yerleşim birimi Konya'nın Sarayönü ilçesine bağlı Başhüyük beldesidir. Bunun dışında Afyon-İşcehisar'ın Doğlat ve Gökçeyayla köyleri, Tokat-Reşadiye'nin Çilehane köyü, Yalova'da Çiftlikköy,
Eskişehir-Sivrihisar'ın Ertuğrul köyü de diğer Karaçay yerleşimleri arasında yer alır.Peki, bu kadar eziyet, çile, sıkıntı, acı ve işkencenin karşılığı nasıl verilmiştir. Tabii ki sözle. Sözcüklerin gücüyle. Dizelerin ölümsüzlüğüyle. 1828'deki Hasavka Savaşı geçip gitmiştir ama söylenen ağıtlar, yaratılan destanlar unutulmamıştır. İki mısra ile öyle bir ifade edilir ki yıllar, on yıllar, yüz yıllar geçer de Kafkas vadilerinden yankılanan acılı ifadeler printırların, internetlerin ortamına, silikon vadilerine ulaşır.
Patçahlıkdı etibizden toymagan
Tar özende caşarga da koymayan
Önce günümüz Türkçe sesletimiyle söylersek:
Padişahktır etimizden doymayan
Dar özende yaşamaya da koymayan.
Biraz daha açarsak, şöyle ifade edebiliriz. (Padişahıktan kastedilen Rus Çarlığı'dır). "Çarlıktır etimizden doymayan, dar vadilerimizde de yaşamamıza izin vermeyen."
Sevgili Murat ve Atilla A., bu dar sayfamızda bari yaşamamıza izin verin. Telefonun iki ucundaki mahçup bir çift biraz tutuk, biraz absürd, biraz heyecanlı ama az da olsa paylaşım adına bir şeyler söylemeye çalışıyorlarsa çok görmeyin. Telefonumun tuşlarına basarken en azından aynı perdeden ritim tutturacağımın heyecanıyla parmaklarımı gezdiriyorsam gerçekten "ne var bunda?". İletişmek istiyorsak bırakın ileteşelim. Tarz size pek banal geliyorsa bunu da daha açık ifade edebilirsiniz. Barda soyunmak da bir tarzdır, parkta pusuya yatmak da. İnternette chatleşmek de bir tarzdır, mektup ya da telefonla irtibat kurmak da.
Payımız da paydamız da aynı olmak zorunda değil. Kaos ortak paydamız ise şayet, "pay"ı oluşturan kesimler; mektuplar, kartpostallar, politik yazılar, şiirler, iletişim sayfası da farklı rakamsal değerler taşıyabilirler. Zaten zaman içerisinde her yazarın, her bölümün, her sayfanın, hatta her köşenin farklı bir tarzı oluşuyor ve oturuyor
Sevgili Murat, iletişim köşesinden bir telefon numarasını çevirdiğinde ilk cümlem "Benim istediğim sadece yatma özgürlüğü. Ya senin ki?" şeklinde mi olacak diye soruyor. Hayır, sevgili Murat, ben açtığım hiçbir telefonda böyle başlamadım. Ha, senin aklına gelen buysa bir şey demek düşmez tabii. Bu tarzda davrananlar da olacaktır.
Benzer şekilde sevgili Atilla A. da iletişim köşesinin derginin amacına hizmet etmediği savında. O zaman "amaç nedir?", bunu biraz daha açabiliriz. Kaldı ki niye herkes amaca hizmet etmek zorunda olsun. Anlattığım Kafkas öyküsünün kahramanları olan küçücük Karaçay halkı da önce Çarlık Rusya'sının ulvi politikalarına, sonra Sovyetler Birliği'nin yüce amaçlarına hizmet etmeye zorlandılar. Ama görüyoruz ki keşke amaca hizmete zorlanmaktan çok dar vadilerinde yaşamalarına bırakılsalardı. Amaca hizmet bu halkı bu derece yaralamamış olsaydı kanayıp duran kan damarlarına benzer bu dizeler hayat bulmazdı.
Patçahlıkdı etibizden toymagan
Tar özende caşarga da koymayan
(Çarlıktır etimizden doymayan/ Dar vadilerimizde de yaşamaya koymayan.)
***
COŞKUN / İstanbul
HERKES HAKLI!
ÇÜNKÜ, HERKESİN MUTLULUK RESMİ FARKLI…
Hayatta esas olan mutlu olmaktır. Mutluluğa giden yolda kendine ve çevrene zarar vermiyorsan ve kendini iyi hissediyorsan, doğru yoldasın…
Kaos GL'nin Temmuz-Ağustos'99 birleşik sayısının olağanüstü güzel kapak ve etli butlu halini görünce çok mutlu oldum çok. Elinize sağlık beyler. Fakat ilk iki "iletişim tartışmaları" yazılarını okuyunca hem şaşırdım hem de kızdım. Bu insanlar başkalarının özel'ine saldırmasalardı, bana uymasa da düşüncelerine saygı gösterirdim. Ama hiçkimse başkalarını kendisi gibi düşünüp, yaşamadığı için aşağılayamaz. Herkes nasıl mutlu oluyorsa öyle yaşar. İsteyen rahibe gibi,
isteyen entelektüel bir akademisyen gibi, isteyen de porno yıldızı gibi yaşar. Yok öyle, altkültür diyerek insanlara tek tip elbise giydirmek!Ben telefon konuşmalarımın içeriği hakkında hiçbir "entelektüel!" eşcinsele hesap vermem. Mevcut sisteme karşıyız diyenler, ondan daha baskıcı, daha bağnaz ve anti demokratik olduklarının farkında değiller. Size ne kardeşim kimin kiminle telefonlaşıp, kurdukları fante
zilerden! Heteroseksüellerin tahakkümünden kaçanlar, Kaos okuyucuları üzerinde tahakküm kurmasınlar. Neymiş, birileri aşk hikayelerini yazıyormuş… Sen de politik, sanatsal şeyler yaz. Gel, farklı yaşamlarımız ve farklı yazılarımızla aynı dergide yanyana duralım. Neden birimiz varsa, ötekimizin yok olması gerekiyor, senin demokrasi anlayışın bu mu? Nerde çok seslilik, nerde gökkuşağının bütün renklerini kucaklamak?Lola ve Bilidikid filminin yönetmeni, Lambda grubuyla yaptığı söyleşide (Nisan'99) kendisine şunu sordum: "Batı'da gay-magazinler çok satarken, Türkiye'nin tek gay-magazini Kaos GL neden az satıyor?" Gülerek şu cevabı vermişti: "Az satıyorsa, insanların istediklerini onlara veremiyor demektir" demişti,* haklıymış. Bu görüş ışığında Kaos'un ilk iki makalesini okuyorum. Yazıların anafikri şu: "Eşcinseller telefon numaralarını açıklamamalı, birbi
rleriyle telefonda iletişim kurmamalılar. Hele hele telefonda aşk ve seksten asla sözetmemelidirler…" Pes yani. İnsanların artık internet aracılığıyla evlendikleri, caddelerde aşk geçidi festivalleri düzenledikleri bir çağda, siz büyükbabamın devrindeki ahlaki kuralları savunan iki yazıyı başmakale yaparsanız, bu derginin 500 adet satması dahi bir mucizedir, derim. Böylesi başkalarının şevklerine ve özel yaşam tarzlarına, iletişim kuranlara saygısızca saldırıda bulunan, muhafazakâr, "irtica" düşünceleri barındıran yazıları en önden yayınlamak, anlaşılan küskünlerle barışmada ödenen diyet borcu olsa gerek.**Hemen hatırlatayım. Bu küskünler, Kaos GL dergisini ilk üç sene resmi gazete kriterlerine göre yayınlatan, halkı "koyun sürüsü=öğrenmeye muhtaç" olarak
görüp, kendilerini "akademik çoban=öğreten" olarak addeden kişilerdir. Dergi adına kayıp sayılacak bu yıllarda bir avuç insanın dergisi olan Kaos GL, özellikle Lambda'nın da renkli kimliğinin kısmi yansımalarıyla açıldı, saçıldı, yaşayan ve yaşanan eşcinselliğin dergisi olmaya başladı. Bu esnada dergide resim yayınlanmaya başlayınca bu küskünler, "destur, erkek resmi var!" naralarıyla dergiyi terkettiler. Sonra bunlar "Güzel erkek resmine bakmak caiz değildir. Olacaksa bari çirkin erkeklerin resimleri olsun" diyerek, resim konusunda kısmi geri adım attılar. Ama artık Türkiyeli eşcinsellerin dergisi haline gelen Kaos GL bu biriki garip muhalefeti kırmış, resimlerle, fotoğraflarla, şiirler ve renkli yaşamlarla şahlanıp bugünlere gelmiştir.Üç yıl aradan sonra fotoğraflara bağışıklık kazanan küskünler yine sahneye çıkıyor ve bu sefer de "neden iletişim kuruyorsunuz, niçin birbirlerinize telefonla ulaşıyorsunuz, üstelik telefonlaştıktan sonra birbirlerinizle yatıyormuşsunuz, siz ne ahlâksız insanlarsınız. Hadi namusunuzdan vazgeçtiyseniz, dişsağlığınızı da düşünmüyor musunuz, neden oralseks yapıyorsunuz. Oralseks yapacağınıza, neden evinizde oturup paketlerce sigara içmiyorsunuz, ya da kedinizle oynamıyorsunuz?" diyerek iletişim köşesini kullananları topa tutuyorlar. Sanki iletişimciler oral yapınca bunların dişleri sızlıyor. Birileri analseks yapınca bunların anüsü ağrıyor. Şaşılacak bir durum.
Diyorlar ki, biz akademik insanlarız. Farklı bir altkültür oluşturmak istiyoruz. Nasıl mı? "Güzel erkeklerin fotoğraflarına bakmamak, evde oturmak, paketlere sigara içmek, kediyle oyalanmak, bunalıma girip söz ustalığıyla çevredekilere saldırmak ve iletişim kurulan kişilerle asla aşk üzerine konuşmamak ve cinsel ilişkiden uzak durmak. Hele telefonda aşk yapanların ağzına kesinlikle kırmızı biber sürmek."
[Halbuki Batı'da "telefonda seks" yapmanın aids'ten uzak kalmak için önerilen seks yöntemlerinden birisi olduğundan bu küskünlerin haberi yok herhalde.]
Efendim sizin yukarda sözü edilen depresif özel yaşam tarzınıza saygı duyarım ama herkesin sizin gibi olmasını beklemenizi ve sizin gibi olmayanları da aşağılamanıza itiraz ediyorum. Üstelik bunu yaparken de, bunun bir akademik bakış açısıymış gibi, sokaktaki insanların kafasına vurulmasını esefle kınıyor
um. Ben liseyi ikincilikle bitirdim. Tıp Fakültesi'nde bir yıl okudum. Sonra İTÜ İnşaat Fakültesi'nde 7 yıl daha okuyarak "yüksek mühendis" oldum. Ama yemin ederim ki her hafta aşk istiyorum. Telefonda yapılan erotik muhabbetlere ise bayılıyorum. Öyle gün geliyor ki, bir elimle kapının kolunu okşarken, diğer elimle statik hesaplar yaptığım kalemimi ağzıma sokup yalıyorum. Hatta mahallemdeki Elazığlı iri-esmer Efe'nin (boyacıdır haa!) konsol kirişine oturup, eğilme ve basınç testleri yapmak istiyorum.Bu duru
mda ben "akademik" olmuyor muyum? Benim ne alt, ne de üst kültürüm yok mu? Yoksa ben eşcinsel de değil miyim? Yoksa şeytanın esiri mi olmuşum? Ar damarım da patlamış mı? Taşlanmalı mıyım yoksa? Belediyece zehirlenmesi gereken bir haşere miyim? Yoksa yaşamak benim de hakkım değil mi? Öyle ise vurun beni, öldürün sayın akademik demokratlar! Mezar taşıma da şöyle yazın: "Lubunyaydı. İletişim kurardı."*
Sevgili Coşkun, yazınla, eleştirilerinle ilgili herhangi bir şey yazıyor değilim, sakın ola ki anında cevap ya da susturulma gibi algılama. Zaten yazının kimi bölümlerine canı yürekten katılıyorum. Tarzın ve dile getiriş şeklin, ya da diğerlerinin tarzı ve dile getiriş şekilleri hakkında eleştirimi de saklı tutuyorum. Ama bir iki nokta var ki yazında geçen inan sessiz kalamadım. Affına sığınarak -hele ki iletişimle ilgili bire bir şeyler değilken- anında cevap yazmak istiyorum. Birincisi Kaos GL'nin az satmasının nedenini Türkiye dışında yaşayan -ki dolayısıyla Türkiye'nin koşullarını, Türkiyeli eşcinsellerin düşünce, kişilik, yaşam tarzını-şartlarını bilmeyen, bilmesine imkan olmayan- birine sormanı anlamsız buldum. (Bu arada elbette gönül milyonlar satmasını ister ve belki bu günleri de göreceğiz, ama Türkiye'de binlerce derginin çıktığını ve bunlar içinde Kaos GL'nin bir çoğuna göre oldukça önemli bir satış grafiği çizdiğini unutmamak lazım). Ve ardından Kutluğ Ataman'ın cevabı "az satıyorsa, insanların istediklerini onlara veremiyor demektir" geliyor. Sakın ola ki, alınmış, alınganlıkla cevap veriyor demeyesin ama Kutluğ Ataman'ın yazında adı geçen filmi de Türkiye'de kısa süre gösterimde kaldı, Ankara'da sadece 2 hafta -ki filme gidenlerin çoğunluğunu Kaoslular oluşturuyordu-. Şimdi Kutluğ Ataman'ın mantığıyla düşünecek olursak "Lola Bilidikid insanlara istediklerini veremedi" mi diyeceğiz, yani böylece insanların böyle bir filmi izlemeye gittiğinde biri tarafından görülüp de eşcinselliğinin ortaya çıkacağı endişesini taşımaları, açıkça eşcinselliğin yer aldığı bir eserle yüzleşmekten korktukları vs. vs. gerçeğini göz ardı mı edeceğiz?** Ve sevgili Coşkun, Kaos GL'nin hiç ama hiç kimseye diyet borcu yoktur. Olayı böylesine sığlaştırmamanı tercih ederdim. Hele alt paragrafta Kaos GL'nin ilk yıllarındaki kendince bütün olumsuzlukları bu iki arkadaşa yüklemen inan senin de bu yazıyı bir kızgınlıkla yazdığın sonucunu çıkartıyor. Öyle ki her türlü olumsuzluğu yüklediklerinden Atilla A.'nın ilk beş yıl içinde topu topu 6 adet yazısı varken ve belki sadece 6 yazı yazıp küskünlükten bahsetmesini eleştireb
ilecekken onlara aynı şekilde belden aşağı vurmaya kalkışıyorsun, umarım farkında olmadan.Ve unutmadan, Kaos GL günahı ve sevabıyla eski hali, yeni hali, ya da bundan sonraki hali dolayısıyla birilerinin eseri değil, hepimizin eseridir, hepimizin eseri olacaktır. Böyle olması için katkıda bulunmak bütün inancımla söylüyorum her eşcinselin görevidir.
Ali Özbaş
***
TAHA / Ankara
Lisedeyken kendimi çok yalnız hissediyordum. Çok fazla arkadaşım olmasına rağmen onlarla fazla birşey paylaşmıyordum. Paylaşamazdım da. Bu yalnızlık beni iyice bunaltmaya başlamıştı. Lise sonda okul danışmanının öğrencilerin okul ve yaşamla ilgili düşüncelerini almak için hazırladığı soruları ben de cevaplamıştım. Bir hafta sonra okul danışmanı benimle görüşmek istediğini söylediğinde biraz sevinmiştim. Danışmanla görüşmelerimiz dört ay sürdü. Eşcinsel olduğumu ancak üçüncü ayda söyleyebilmiştim. Çünkü korkuyordum. Korkmamın birçok nedeni vardı. Danışmanım kötü biri olup beni okuldan attırabilirdi düşüncesi, aileme söyler düşüncesi vb. nedenler. Herşeyi göze alarak yazılı bir şekilde eşcinsel olduğumu danışmanıma açıkladım. Danışmanım olumsuz bir tavır sergilemedi. Eşcinselliğin bir hastalık olmadığını açıkladı ama istersem değişebileceğimden bahsetti. Ben eşcinselliğin hastalık olmadığını biliyordum. Kafamı kurcalayan değişebilirsindi. En sonunda çabaları ile beni ikna etmiştiki ben artık değişebileceğime inanıyordum. Bir ay sonunda kendi kendime sorular sormaya başladım. "Acaba ben değiştim mi?" diye. Evet bende bir değişme olmuştu. Erkekle
ri düşünmüyordum. Bir tanesi hariç. Danışmanıma aşık olduğumu anladım. O da anlamıştı. Bana eşcinsellerin ancak büyük şehirlerde rahat yaşayabileceğinden bahsetmişti. Peki iletişim kurabileceğim eşcinseller var mı? diye defalarca sormuştum. Cevabı hep hayır olmuştu. Ben yalnız olmadığımı düşünsem de görünürde kimsecikler yoktu (Zeki Müren'le Bülent Ersoy'dan başka) Lise bitmişti. Danışmanla görüşemeyecektim. Kendimi büsbütün yalnız hissediyordum. Yaz tatili için İzmir'de okuyan halamın oğlu Kars'a gelmişti. Onunla iyi bir iletişim kurmuştum. Bana üniversite ortamından, kitaplardan bahsederdi. Yine böyle bir konuşma esnasında bir yazardan bahsetti. Yazarın ismi Murathan Mungan'dı. Çok sevdiğini okumam gerektiğini söyledi. Ha bir de "eşcinsel" dedi. O an çok sevinmiştim. Türkiye'de eşcinsel bir yazarın var olduğunu duymak biraz da şaşırtmıştı. Halamın oğlundan M. Mungan'ın kitaplarını istediğimde "yanımda getirmedim" dediği zaman üzülmüştüm. Biran önce üniversiteyi kazanmam gerekliydi. Yalnızlığımı ancak büyük bir şehre gelerek giderebilirim düşüncesiyle üniversite sınavlarına hazırlanmaya karar verdim. Çalıştım ve kazandım. Artık Ankara'daydım. Üniversiteye kayıtlarımı yaptırarak eşcinselleri aramaya koyuldum. Hiçbir yerde karşıma çıkmıyorlardı. Artık iyice bunalmaya başlamıştım. Psikologa gitmeye karar verdim. Gittim. Eşcinsel olduğumu ve çevreden kaynaklı sorunlar yaşadığımı, kendimi hep gizlediğimi, kendim gibileri bulamadığımı söyledim. "İletişim kurabileceğim eşcinsel gruplar veya eşcinseller var mı?" diye defalarca sormama rağmen cevap her zamanki gibiydi. Haayır, hayır, hayırdı. Psikolog da eşcinselliğin bir hastalık olmadığından bahsetmişti. Hemen eklemişti: İsteyen eşcinselleri hocaları değiştiriyormuş. Ben bunu duyduğumda çok sinirlendim. Değişmek istemediğimi söyledim. Sorunumun eşcinsel olmamdan dolayı olmadığını; yaşadığım toplumdan kaynaklı olduğunu belirtim. Bana cevabı iyi o zaman görüşmeyi sürdürmenin bir anlamı olmadığından bahsetti. Kendimi kötü hissetmiştim.Arayışlarım yılmadan yine devam ediyordu. Kurban Bayramı dolayısıyla halamlara gitmiştim. Halamın kızlarıyla da iyi anlaşıyordum. Onlar da üniversitede okuyorlardı. Herşeyi konuşabiliyordum. Evirip çevirip konuşmaları eşcinselliğe getiriyordum. Yine Murathan Mungan'dan bahsederken onu
çok sevdiklerini, eşcinsel olduğunu açıkladıktan sonra dışlandığında kitaplarını alarak destek olduklarını söylediklerinde çok sevinmiştim. Ha bu arada "eşcinseller dergi çıkarıyor biliyor muydun" dedikleri an heyecandan tüylerim diken diken olmuştu. "Hayır" dedim. Açık vermemek için hemen sormadım sormaya can attığım soruları. Bir süre sustuk. Başka bir konuya geçmeden hemen sormam gerektiğini düşünerek derginin ismini ve nerede satıldığını sordum. Ve destek olmak isterim diye bir açıklama yaptım. Onlar da söylediler. Biran önce dergiyi almak istiyordum. Yerimde artık duramıyordum. Halamlara kalkmam gerektiğini söyleyerek oradan ayrıldım. Koşarak Dost kitapevine gittiğimde kapalıydı. Tatil nedeni ile saat iki ile dört arasında açık olacağı yazıyordu. Bir gün sonra dergiyi korkmadan aldım. Hemen iletişim kuracağım adresleri gözüm aradı. Posta kutusunun adresini alarak yazdım. Yurtta kaldığım için yurt adresimi ve telefonumu verdim. Bir hafta sonra telefonla görüşerek kendim gibi olanlarla iletişim kurdum. Artık yalnız değildim. Heteroseksist düzenin bizleri yalnızlığa mahkumiyetini birbirimizle kuracağımız iletişimlerle ortadan kaldıracağız. İletişim bizim için çok çok önemli. Kaos GL iletişim köşesi seks, dostluk, arkadaşlık, aktivitelere katılmak amaçlı olsun hepsi bizim için önemli. Çünkü bizlerle bizden başka iletişim kurmak isteyen yok. İLETİŞİMLEŞİN***
Muzaffer ÖZERTAN /
İstanbulAtilla A., iletişim köşesi hakkındaki yazını okudum. Haddim olmayarak tepkinin fazla olduğunu söylemek istedim. Çölde vaha oluşturmaya çalışan dergimizin emek verenleri tarafından oluşturulacak bazı kurallarla bunun önüne geçilebileceğini düşünüyorum. Sevgilerle.