GL kitaplığı

GÖKKUŞAĞI'NDAN BİR SAYFA- KENT ve TUZ

Ümit KADER / İstanbul

"Eşcinsellik kadın olmaya özenmek değil, erkek olmanın görkemiyle kendi evrenine yönelmektir."1

Romanın, hikâyenin, filmin ve sanatın diğer dallarının yeterince göremediği bir zenginliktir eşcinsellik. Görenler olmamış mıdır? Elbette olmuştur. Ancak günümüze kadar bu konuda yapılmış olanlar çok da pozitif şeyler değil. Genel olarak bir şeyler söyleyecek olursak %99,9 eşcinsellik kötü olmak olarak algılanıp öyle de sunulmuştur insanlara. Halbuki, eğrisiyle-doğrusuyla, herhangi bir art niyet taşımayan bir yazar, bir sinemacı için bir çok zenginlik barındırır. Murathan Mungan'ın deyişiyle, "İyi ve ehil kullanıldığında turnusol etkisi yaratarak doğru okumalar sağlar. Yapıtlarında, eşcinsel malzeme işleyen büyük yazarların ya da sinemacıların önemi, diğerleri için yabancı olan bir dünyayı gözler önüne sermekten çok, bu malzemeyi dolayımlayarak, bütün bir hayatın çeşitli düzlemlerinde, yeni okumalara yol açmalarında, yeni görme biçimleri yaratmalarında yatar."2

KENT ve TUZ

Bir kitabın adı. Yazar Gore Vidal. Daha önce Ayrıntı Yayınları'nca dilimize kazandırılmış "Myra" adlı kitabı okuyanlara ya da başka dillerden okuma imkanı bulabilenlere yabancı gelmeyecek bir ad.

Kitap neyi anlatıyor?

Jim adlı bir gencin, cinsel kimliğini büyütüşü romanın konusu. Ancak kitaba tam olarak geçmeden, kitabın adının bende uyandırdığı izlenimleri ve düşündürdüklerini de paylaşmak isterim.

Kent kelimesi bende ilk olarak karmaşa ve kaos kelimelerini çağrıştırdı; tuz ise bu karmaşada olması gerekeni, lezzeti düşündürdü. Buna temel lezzet de diyebiliriz. Neden temel lezzet? Kitabın orijinal adı "The City and The Pillar". Pillar bir isim ve kelime anlamı; direk, destek, kolon, paye, oldukça yükseğe çıkan ve silindire benzeyen şey, en önemli kişi demek. Ayrıca "pillar of society" kullanımı var ki anlamı topluma dayanak olan kimse demek. Bence yazar bu adı koyarken şöyle düşünmüş olabilir; toplum bir çok unsurdan meydana geliyor. Her unsur bir sütun olsa, eşcinsellik de bu sütunlardan biri olacaktır. Bir büyük yapı düşünün, bu yapının adı "Kent" olsun. Bu yapının tavanını taşımak için birçok sütun gereklidir veya herhangi biri olmazsa olmaz. İçine girdiğimiz bu yapının herhangi bir sütununun veya olmazsa olmaz'ının varlığını isteyip istememe hakkımız var mıdır? Eğer o unsur orada varsa mutlaka bir amaca yönelik olarak vardır. Negatif yaklaşımlarımızı o unsuru ortadan kaldırmaya veya onun işlevini olumsuz olarak etkileyecek şeyler yapmaya vardıracak olursak "Kent" tepemize çöker. Bence Kent bir konsantre; Tuz ise bu konsantrenin olmazsa olmazı, lezzeti, farklı bir rengi vb.dir. Tabi bunlar benim düşüncem. Yani çok farklı bir düşünüşle de konmuş olabilir bu ad.

Daha önce de değindiğim gibi roman, genç bir eşcinselin ilk aşkını, ilk cinsel ilişkisini ve yaşantısının onu çıkaracağı o hesap gününe kadar geçen, yaşantılarımızın hiç de yabancı olmadığı bir dolu kabullenememe, kendini bir yere koyamama, tanımlayamama ve hepsinden de önemlisi ömrümüz boyunca o ilk aşkın masumiyetini, sıcaklığını arayışımızı hatırda tutarak, Jim'in ilk ve tek aşkının bütün bir yaşamını nasıl yönlendirdiğini anlatıyor.

"O suskun, sevecen çocuk kasabanın iğrenç izbelerinin arasından geçip gitti. Ağır adımlarla uzaklaştı. İçimden arkasından koşmak geldi, ama her nedense utandım. Ömrüm boyunca o çocuğu aradım."3

Kitap Jim'in, yıllar sonra Bob'la karşılaşıp, bir otel odasında tecavüz ettikten ve onu orada öylece bırakıp gittiği bir barda başlar. Ancak biz bunu romanı bitirince anlarız. Jim'in gerçek hikayesi ikinci bölümde başlar. Bob'la o kulübeye gideceklerdir.

Okumaya başlar başlamaz, eşcinseller ve onların yaşantısı konusunda üretilen bir çok şeyle karşılaşmaya başlarsınız. Nelerdir bunlar; erkek evlat ve baba ilişkisi;

-"Babası ev savaşlarının sancağını ağır ağır dalgalandırarak saldırıya geçti. Jim kendisini savunmaya kalkışmadı, yalnızca kendi kendine, günün birinde birlikte yaşamak zorunda kaldığı bu huysuz ihtiyara bir tabak fırlatacağına söz verdi."4

-"Bana göre hava hoş", dedi Bay Willard. "Ben sadece senin, oğlunun bu çeşit insanlarla görüşmesine karşı çıkacağını sanmıştım. Ama bir itirazın yoksa, daha başka söyleyecek sözüm yok."5

-Jim, babasının Bob'un babası gibi olmasını diledi içinden, sarhoş ve umursamaz.6

"-Şey, aslında onu umursadığım yok. Hayatta onu bir daha görmesem bir şey yazmaz hatta." Şaşırtıcı bir rahatlıkla, babasını silip attı."7

Yukarıdaki alıntıların hepsi "Kent ve Tuz"dan. Bu kitabı okuduğum dönem elime Atalay Yörükoğlu'nun "Gençlik Çağı" adlı kitabı geçmişti. Aşağıdaki alıntılar da o kitaptan;

… Babalar ise oğullarına karşı ilgisiz, ya da düşmanca tutum takınan kimselerdir ve oğullarınca sevilmemektedirler. Babalarınca istenmedikleri, benimsenmedikleri duygusu eşcinsel erkeklerde çok belirgindir.8

… Babasıyla özdeşim olanağı bulabilseydi erkek çocuk, cinsel kimliğinden vazgeçmeden başka cinsel nesnelere yönelebilirdi.9

… Karı-koca arasında çıkan tartışmalarda Sevinç annesine sarılıp ağlarmış. Yalnız kaldıklarında "Büyüyünce seni babamdan kurtaracağım" dermiş…10

… Görüşme esnasında Sevinç, açıkça babasından nefret ettiğini, annesine ise acıdığını söyledi… Onun için baba, korkulacak, uzak durulacak bir kişidir; ayrıca sevgili annesine kötü davranan, eve dönüşünde onları birbirinden ayıran insandır.11

Çok ayrı zamanlarda yazılmış iki kitap ve bu kadar benzerlik. Nasıl açıklanabilir bu durum. Sizleri bilmem ama ben şöyle açıklıyorum: Kent ve Tuz 1948'de yayınlanmış. Gençlik Çağı ise tam emin değilim ama önsözünde 1985 Uluslararası Gençlik Yılı'ndan bahsolunduğuna göre ilk olarak bu yıl yayınlanmış olabilir. Yani diğer kitaptan 37 yıl sonra. Peki merakımız mazur görülürse bu 37 yılda hiçbir şey değişmedi mi? Değişmedimiden kastım yani eski söylemlerin üzerine hiçbir şey koyulmadı mı? Yoksa koyuldu da bu körlük bilinçli mi? Ben bilinçli körlük olduğunu düşünüyorum. Yoksa, "eşcinsellik tedavi edilecek bir hastalık olmadığı gibi psikososyal bir bozukluk da değildir. Psikoloji ve psikiyatri kurumu çeyrek yüzyıldır eşcinselliği bir hastalık olarak değerlendirmemektedir."12 söyleyişine rağmen Gençlik Çağı'nın ruh sağlığı ve ruhsal sorunların anlatıldığı bir kitapta eşcinselliğe neden yer verilsin. Sayın Yörükoğlu da, değerli fikirlerini (!) dinlemeye doyamadığımız Nejat Bey gibi düşünüyorlar, eşcinsellik konusunda. (HBB'de yayınlanan ve konuk olarak Muhteşem Nejat ile Ceyhan Fırat'ın katıldığı Yüksek Tansiyon programı hiç aklımdan çıkmıyor.)

Kitaplardan yaptığım alıntılar için birkaç şey söylemek istiyorum;

Eğer ilgisiz ve umursamazlık bir etken olsaydı Bob'un da su katılmamış süt olması gerekirdi. Ya da Jim'in kardeşlerinin de eşcinsel olması.

Eğer babayı sevmemek veya onun tarafından sevilmemek ya da karşılıklı negatif duygulara sahip olmak bir neden olsaydı heteroseksüellerin babalarıyla veya anneleriyle (lezbiyenleri unutmayalım, onlar da annelerine düşman ya) çok mükemmel ilişkileri olurdu.

Bu örneklere koşut yaklaşımlar çoğaltılabilir. Merak ediyorum bilimin söylediği doğruyu insanlara iletmeyerek ne yapmak istiyor bu insanlar? Sanırım istedikleri sapığı başka türlü yaratamamak, onlarca yıldır süren bu oyunu oynamalarının tek sebebi değildir. Her neyse biz romanımıza dönelim.

Romanın ilerleyen sayfalarında yer yer normal ve anormal kavramlarına değinilir. "Otto Schilling, Jim'i otelde çalışan çocuklar konusunda uyardı. Onların normal genç erkekler olmadıklarını, kendisini ayartmaya çalışacaklarını söyledi."13, "… herkesin aynı zevkleri paylaştığını sanan normal insanlarla birlikteyken içinde onlara karşı garip bir üstünlük hissediyordu."14 Bir çok şey yaşamasına ve Bob'a delice aşık olmasına ve o haftasonunu unutamamasına rağmen halen daha kendini bir yere koymuş değildir.

Her karşısına çıkanı Bob'la karşılaştırıyordu. Ancak hiçbirisinin Bob'un karşısında bir şansı olmadığını biliyordu, "Oysa Jim, Bob'un vücuduna bakarken sanki kusursuz bir kardeşe, ikizine bakıyormuş gibi hissederdi, bu onu mutlu ederdi."15 Burada bahsedilen ve romanda sık sık değinilen "ikiz" kelimesine bir anlam kazandırması açısından aşağıdaki alıntı her halde dikkate değer.

"Homoseksüelliğin kökeninin ne olduğu üzerine hâlâ görüş farklılıkları bulunmaktadır. Eflatun bir açıklama aramış ve eski bir mitte bulmuştur. Bunu (Aristofanes'in ağzıyla) Şölen'de anlatır.

İnsanların üç grupta yaratıldığı söylenmektedir bu kitapta; erkekler, kadınlar ve hermafroditler (tek vücutta iki cinsin olması.) İlk varlıkların cennete gitme çabalarına karşı büyük bir kızgınlıkla harekete geçen Zeus, herbirini ortadan ikiye ayırıp, dağıtarak cezalandırır. O günden itibaren, her yarım kendi ilk özgün (tamamlayıcı) yarısını aramayı sürdürmektedir. Bu, yalnızca erkeğin kadına olan aşkını açıklamaz, aynı zamanda bazı erkeklerin niye diğer erkekleri aradığını da açıklar. Onların isteği, bu yüzden bir sapkınlık veya kötü huy değil, başlangıçtan itibaren birbirine ait olanların yeniden bir araya gelmeleri için doğal bir dilektir.16"

Jim çevresinden pozitif yaklaşımlar almaya başladıktan sonra, "gerçekten de erkekleri seven birçok erkek olduğunu keşfetmesinin ardından çeşitli aşamalardan geçti. İlk tepkisi tiksinti ve panikti.17" tarzındaki latent gaylerde çok baskın olan tepkilerden sıyrılmaya başlar. "Gizli eşcinseller bilinçli olarak eşcinsellikten nefret ederler.18" söyleşinin bir olumlamasıdır Jim'in ilk etapta verdiği tepkiler.

Sonra belki "temiz halk çocuğu19" kategorisine sokabileceğimiz Schilling şöyle der Jim'e, "Ronald Shaw gibi biriyle görünmekte kötü bir yan yok, öyle olmakta da kötü bir yan yok, ama birinin kapatması olmak, işte o kötü.20"

Bütün bu yaşanmışlıklara ve kadın vücuduna karşı duyulan o kesif nefrete, "Bu kadından ve onun vücudundan nefret ediyordu.21", rağmen Jim yine cinsel kimliğini tanımlayamaz. Belki de adını koymazsam her şey zamanla farklı bir hal alır diye düşünür. Hem karşılaştığı insanlar hem de beraber oldukları söyledikleriyle onu etkilerler, "Ayrıca seni becerebileceğimi de sanmazdım. O tip değilmiş gibi duruyorsun." Jim bunu duyduğuna memnun oldu, erkekliğe olan inancı bir anlığına olsa da okşanmıştı.22" ve dolayısıyla onun adının konmasını geciktirirler.

Beraber olduğu insanlara aşık olmuyordu ve bu durum onun kimi düşüncelerini güçlendiriyordu. Belki Bob'a karşı hissettiklerinin bir adı olsun istemiyordu. Eğer illa olacaksa, "Bir kere, bir erkeğe aşık olma fikri gülünçtü, doğal değildi; olsa olsa, bir erkek ikizini bulabilirdi, Bob gibi, ama bu da ender olurdu ve apayrı bir seydi.23" Bu günümüzde de bazıları için geçerliliğini koruyan bir şey. Onlar için de eşcinsel aşk yoktur, olamaz, kabul edilemez böyle bir şey. (Tam bu satırları yazarken TRT 3'te "Batı Yakasında Vals" adlı bir film vardı. Orada kadın, eşcinsellik için şu sözleri söyledi: "Eşcinsellik, aşkın konuşulmayan tarafı.") Çünkü eğer "aşk var" denecek olursa eşcinselliğin sadece yataktan ibaret olmadığı gerçeği ile yüzleşmek zorunda kalınacak. Ama olmaz, olamaz. Bazıları o kadar emindirler ki eşcinsel aşkın olmadığına "Aşk heteroseksüeldir24" diye tumturaklı yazılar döşenecek, ruhlarına sinmiş efendi köle ilişkisinin, bence bilerek ve isteyerek, olumlamasını, masumiyetini, temiz kalpliliğin yeni bir şey söylemez halini üzerimize boca edecekler. Neden? Çünkü verdikleri mücadeleye inanmış insanlar değiller. Hani bir şeyler yapalım ne kadar olursa, diye düşünenlerden. 02.04.97 tarihinde Murathan Mungan'ın Foks'ta söyleşisi vardı. Orada tam bu kelimelerle olmasa da şunu söylüyordu Mungan: "Türkiye'de kimi solcular, zengin olmadıkları için parayla, onun gücüyle insanların karşısına çıkamadıkları için okuyup bilgileriyle onların karşısına çıktılar. Bilgileriyle ezmek istediler, paraları olmadığı ve onun gücüyle ezemedikleri için..." Çok doğru bir tespit bence. Eşcinsel aşkı yok sayanlar da, aşkı heteroseksüel bloğa hapsedenlerden farklı mı? Kim bilir onlar neden feminist olurlar ya da erkeklerle, erkek egemen sistemle ne demeye çatışırlar da sonra neden bilmem kimi yerlerde hiç zorlanmadan aynı potada erirler.

"Bu tür erkeklerle, o tür kadınlar sınıfsal ve kültürel konumları ve kendi aralarındaki çelişkileri ne olursa olsun, birdenbire böyle bir "eşcinsellik düşmanlığı" çizgisinde kolayca buluşup, kenetleniverirler. Bu kadar açık "düşünmezler" belki, duygularını böyle adlandırmazlar ama, tam da böyle yaşarlar. Bu anlamda bir yanıyla eşcinsellik, başlı başına bir "ideoloji ölçüm aygıtı"dır.25"

Jim yeni ilişkiler tanıyıp, yeni çevrelere girmeye başladıkça yeni şeyler öğrenir. Herkesin eşcinseller için söyleyecek sözü vardır. İnsanlar mitolojiler yaratırlar ve yarattıkları bu mitolojilerin, büyük olasılıkla, kısır sularında dolaşırlar. Biliriz ki, "Eşcinsel duyguları ne zaman hissetin?" sorusunun cevabı "çocukluğumda"dır. Devamında şöyle olur, "bende diğerlerinde olmayan bir şey vardı; farklıydım yani." Aslında yaşamlarımızın o yıllarına göz atınca bu söyleşilerin ne kadar haklı olduğunu görebiliriz. Belki de, "... herkesin geçtiğinden farklı yollardan geçilmiyordur.26"

Jim'in karşısına çıkan erkeklerin bir tip takıntısı var. Onlara göre Jim hiç de öyleymiş gibi durmaz ve o, kendine uygun bir kadın bulabilir, bir erkek değil. Anlaşılan veriler o zaman da çok önemliymiş. Her eşcinselden bakınca sırrını ele vermesi beklenirmiş. Kimi çaba harcamaz ama fark edilmez, kimi de ne kadar çabalarsa çabalasın "kurşet" olamaz. "Bir çok homoseksüel gibi Shaw da maskesinin nasıl olup da işe yaramadığına şaşardı.27"

Bu arada Jim'in yaşamına Sullivan adlı bir yazar girmiştir. Onunla, Shaw'la Hollywood'tayken tanışmıştır. Paul'un gençliği "bu doğaya aykırı cini içinden kovmaya" çalışmakla geçmiş, başaramamıştır. Beraber olduğu kişi tarafından terk edildiğinde artık kararını vermiştir; "ayağını yorganına göre uzatacak"tır. Bir kadınla evlenir, ama kadın bedeninden tiksindiği için beraber olamaz. Bu, "kadınlar ve gayler iyi dost olur ama yatamazlar." düşüncesini anlatmanın başka bir yolu olsa gerek.

Beraber yaşamaya ve oradan oraya savrulmaya başlarlar, "Akşamları ibne barlarına gidiyorlar, masum turist rolüne yatıyorlardı fakat kimse yutmuyordu.28" Bar bar dolaştıkları bir gece Paul'un eski arkadaşlarından Maria ile karşılaşırlar ve onunla yolculuk etmeye karar verirler.

Paul'un Jim hakkındaki düşünceleri yine gündemdedir. Onun Maria ile beraber olmasını ister. Çünkü o, Jim'in günün birinde kendine uygun bir kadın bulabileceğini , bir erkekle olamayacağını düşünmektedir. Onu kendine ayna arayan biri olarak görmez.

Maria, "Hayal gücü sayesinde en sıradan erkekleri rüyalardan fırlama aşıklara çevirirdi....29" Bu Mungan'ın Kapan Metni'nde değindiği "kadınların bir ilişkideki rollerin hepsini kendilerinin yazmaları ve daha sonra hayal kırıklığına uğrayınca, bu durumun onların kendi senaryolarının boşa çıkmasından başka bir şey" olmadığı söyleyişiyle benzer bir söyleyiştir.

Paul'ün istediği anlamda beraber olamadı Maria ile Jim; tek bir öpücük ve yarıda kalmış bir ilişki. "Jim kadın vücudunun yumuşaklığına ve pürüzsüzlüğüne tahammül edemiyordu. Maria şaşkındı. Jim hem erkekti, hem de ondan hoşlanıyordu, bu yüzden başarısızlığı Maria'ya daha da anlaşılmaz geliyordu. Hiçbir zaman birbirlerine dokunmamış iki aşık olarak, olanı sürdürmekten başka yapacakları bir şey yoktu.30"

Sullivan için durum çok farklıydı. O "görünürdeki ilişkiyi gerçek bir ilişki olarak kabul etti ve bunun ona verdiği azap tadına doyulmaz bir şey oldu.31"

Üçlü sonunda yollarını ayırır. Sullivan, Jim'in Maria'ya aşık olduğunu ve bu aşkın ikisinin arasındaki ilişkiyi öldürdüğünü düşünür. Jim, utandığı için Maria ile olan ilişkisinin boyutunu anlatmaz. Bu yüzden Paul söyledikleri inandırıcı olmasa da, "bunun senin için iyi olacağını düşündüm" der. "O harika bir kadın. Seni bu dünyadan çekip çıkarabilir."32 Roman boyunca Jim ilk defa ne olduğunu itiraf eder -örtülü de olsa- "Bu dünyadan neden çıkmam gerekiyor ki?33" sözünü söyler.

Yaşadığı onca şeyden sonra Jim büyük ölçüde değişmiştir. Belki kimliğini açıkça söylemiyordu ama herkesmiş gibi davranmıyordu da. "İnsanın kendisi gibi kalabilmesi önemliydi. O, kendisi, ne olduğunu açıkça söylemiyorsa da, herkes gibiymiş gibi davranmayı reddediyordu.34"

Orduya katılmıştı. Erkeklerin toplu olarak yaşadıkları yerlerde olan şeyler oluyordu etrafında. Kadınlardan konuşuluyordu, "kimileri balıketi kadınlardan hoşlanıyordu; bazıları ufak tefek kadınlardan hoşlanıyordu; kimileri sarışınlardan, kimisi esmerlerden, birkaçı da kızıl saçlılardan. Ama hepsi kadınlardan hoşlandıklarında hemfikirdiler ve konuşurken karılarını, sevgililerini, rüyalarını hatırladıkça gözleri parlıyordu; bütün bu adamların kadınlar konusunda gerçekten başarıları var mıydı?35" Kadınlardan sonra elbette söz dönüp dolaşıp, onların deyişiyle, ibnelere gelir ve orada kalır. Çünkü bu konuda hepsi pek dertlidir.(!) Öğrenci yurtlarında kalmış olanlarınız varsa - ve askere gidenleriniz- çoğu zaman kadınların ibnelerin yanında solda sıfır kaldığına şahit olmuşsunuzdur. Ne düşünürler onlarla ilgili. İnanın eğer bir grup içinde konuşuluyorsa aynen şöyle, "Geçen gün ibnenin biri şehirde sinema salonunun kenefinde yanıma geldi, beraber gidelim mi dedi. Benimle! Hakkında ne düşündüğümü suratına söyledim orospu çocuğunun. Hemen toz ol, yoksa boynunu kırarım dedim; nasıl tüydü, göreceksiniz!" Ötekiler bu hikaye üzerine ciddi ciddi başlarını sallayarak benzer hikayeler anlattılar…36" öterler. Ancak gerçekte durumun tam tersi olur, hepimiz biliriz. Tabi biz kibar insanlarız öyle yalandan da olsa kimsenin boynunu kırmayız.

Yukarıdaki satırları okuyunca aklıma şu söz geldi, sanırım Montesque'nun bir sözüydü, "Tek başına birer namussuz olan insanlar bir araya gelince namus timsali kesilirler."

Jim'in aklı hep Bob'taydı. Gerçi kimse onun nerede olduğunu, ne yaptığını bilmiyordu ama Jim onun birgün ortaya çıkacağını, "O gün nehir kıyısında başlayan şeyi devam ettireceklerinden emindi.37"

Bu arada Jim'in bir annesi olduğunu hatırlamakta fayda var. O bu romanın gizli kahramanı. Neden? Yörükoğlu ve diğerlerinin atıp-tutamadığına göre gayleri gay yapan analarıdır. Analar bu haltı işlerken babalar da öyle uzaktan bakarlar, herkes ağın örülmesine kendince katkıda bulunur. Romanın bu kısmı da Yörükoğlu'nun kitabıyla paralel gider; "Bayan Willard, evliliklerinin ilk gününden beri kocasından sessiz sedasız nefret etmişti…38" "Bayan Willard, elinde mektup, dimdik oturmuş, hayatının muhasebesini yapıyordu. Çok geçmeden yalnız kalacaktı, hayatının son yıllarında nefret edeceği bir kocası bile olmayacaktı.39"

Jim'in yaşamı Bob'la karşılaşacağı o güne doğru hızla yol alıyordu. Yaşadığı onca şey ona şaşırmamayı öğretmişti. "Jim konuşmaları dinledi, artık hiç ummadığı kişiler hakkında ifşa edilen sırlara şaşmamayı öğrenmişti. Önceleri ilke olarak, bütün bunlara inanmama yanlısıydı ama dedikodular çoğunlukla doğru çıkıyordu. Anlaşılan dünya göründüğü gibi değildi. Herkes her şey olabiliyordu.40"

Ve sonunda o büyük gün gelir:

"İşte olmuştu. Bob geri dönmüştü. Ama evliydi. Bob'un nehrin kıyısında geçirdikleri o günkünden farklı olabileceği Jim'in bir an bile aklına gelmemişti. Demek ki değişmişti. Sally ile evlenmişti. Jim birden panikledi. Yıllar yılı, sadece kadınlardan hoşlanan bir erkeğe kavuşmak için beklemiş olabilir miydi? Hayır. Bu düşünceyi silip attı aklından. Bob belli ki biseksüeldi. Yoksa hiçkimse o günkü kadar güzel sevişip sonra tamamen değişemezdi. Jim kendi kendini yatıştırdı ve hiçbir şeyin değişmediğine inanmak istediği için de hiçbir şey değişmedi, zihninde…41" Jim bütün bunları unutur. O bütün kalanlar gibidir. Herşeyin değişebileceğini düşünür ama yaşadığı o güzel günlerin ve hepsinden önemlisi gidenin değişeceğine inanmak istemez. Onu, köşeden yitip gittiği o andaki gibi, ona sarıldığı ve gözlerini kaçırmamışsa ona baktığı o anda olduğu gibi duruyor sanır. Oysa bilmez ki giden unutur. Belki başlangıçta bilinçli olarak seçilmemiş olan bu yöntemin yaşantısını ne denli kolaylaştırdığını farkedince, bile-isteye unutur.

Kalan için durum farklıdır. Unutuşun mayası kolay tutmaz. Küçük bir andan büyük aşklar yaratır. Gidenin belleğinde yaşanan o an geçen zamanla kocaman bir boşluğa dönüşür. "Mektubu avucunda buruştururken bir şey Bob'u rahatsız etti. Kaşlarını çattı, ne olduğunu hatırlamaya çalıştı. Ama belleği bomboştu.42" Bu hatırlamama olayı bir de şu şekilde kendini gösterir, "En sevdiği tipler de ertesi sabah, "aman yahu, dün gece ne kadar da çok içmişim!" diye uyanıp sabah olup bitenleri hatırlamıyormuş gibi yapan saflardı.43"

***

"Jim, geri dönüşünün Bob'un evliliğinin sonu anlamına geleceği fikriyle kendini kandırmıyordu. İlkgençliklerinde paylaştıkları birlikte denizlere açılma rüyası artık geride kalmıştı.44"

Benim kitap hakkında söyleyeceklerim elbette bu kadar değil ve kitap böyle bitmiyor. Ama istedim ki, Gökkuşağı'nın renkleriyle bezenmiş bu kitap için, onun beni kızdıran, sevindiren, yuh dedirten yönleriyle ilgili bir şeyler söyleyeyim. Mutlaka okuyun ve okutun. Alem aya giderken, nasıl yaya kalmışız, görmek isteyenlere, eminim bir şeyler anlatacak. İyi okumalar.

    1. 666, s.80, k. iskender
    2. Murathan'95, s.435-436, "Muhterem Nur ya da Neriman Köksal" başlıklı yazıdan, Murathan Mungan
    3. Oscar Wilde'ın son vasiyeti, Peter Ackroyd
    4. Kent ve Tuz, s.30, Gore Vidal
    5. a.g.e. s.30
    6. a.g.e. s.30
    7. a.g.e. s.40
    8. Gençlik Çağı- Ruh sağlığı ve ruhsal sorunlar, s.282-3, Atalay Yörükoğlu.
    9. Gençlik Çağı, s.283-4
    10. Gençlik Çağı, s.286
    11. Gençlik Çağı, s.287
    12. Türk Psikologlar Derneği, Kaos GL, s.39, Sayı:59-60
    13. a.g.e. s.76
    14. a.g.e. s.137
    15. a.g.e. s.37
    16. Varlık Edebiyat Dergisi, Sayı:1051, Nisan 1995, s.7 "Sodomi'den Homoseksüelliğe", R. Brasch, Çeviren: Ece Algan
    17. a.g.e. s.76
    18. Gençlik Çağı, s.284
    19. Murathan'95, s.434
    20. a.g.e. s.87
    21. a.g.e. s.68
    1. a.g.e. s.89
    2. a.g.e. s.193
    3. Pazartesi Gazetesi, Sayı: 52, Temmuz 1999, "Aşk Heteroseksüeldir" s.14, Ayşe Düzkan
    4. Murathan'95, s.435
    5. a.g.e. s.108
    6. a.g.e. s.88
    7. a.g.e. s.117
    8. a.g.e. s.133
    9. a.g.e. s.140
    1. a.g.e. s.140
    2. a.g.e. s.143
    3. a.g.e. s.143
    4. a.g.e. s.151
    5. a.g.e. s.158
    6. a.g.e. s.158-9
    7. a.g.e. s.166
    8. a.g.e. s.179
    9. a.g.e. s.179
    10. a.g.e. s.215
    11. a.g.e. s.220
    12. a.g.e. s.186
    13. a.g.e. s.223
    14. a.g.e. s.234
Hosted by www.Geocities.ws

1