HELAL OLSUN EMEKÇİYE
ha
, bi de şu "TOP" yaşar meselesiAli ÖZBAŞ
AnkaraHAYDAAA!! NE İŞİ VAR ŞİMDİ DERGİDE BÖYLE BİR YAZININ???
Öncelikle böyle bir sorusu olabilecekleri cevaplayayım da öyle başlayayım yazıma istedim. Efendim, biz eşcinseller bilirsiniz seks dışında da şeyler yapabilme yeteneğine sahibizdir. Onun dışında yaşamımızı sürdürmek için "çalışma" denilen şeyi de yapmamız gerekir ki, bir çoğumuzun iple çektiği "ekonomik özgürlük"ü kazanmanın da bir yoludur çalışma. Elbette eşcinseller sanatçı ruhludur, yaratıcıdır ama o
kadar da sanatçıyı piyasa kaldıramayacağından olsa gerek bütün eşcinseller sanatçı, modacı, stilist felan da olmazlar. Memuru vardır, işçisi vardır, kasabı vardır, mobilyacısı, aşçısı, tornacısı, esnafı vs. vs.si vardır eşcinselin. Tabii magazin dergicilerinin gündüz "bay" gece "gay" dedikleri sanayicisi, yuppisi, politikacısı da olur da onlar konumuz dışında. Durum böyleyken, Türkiye'de var olan eşcinsel gruplarda öğrenci sayısı kadar çalışan sayısı da varken, hele de öğrencilerin geleceğin çalışanı olacağı gerçeği varken depremden önce gündemin bir numaralı konusu olan çalışanlarla ilgili düzenlemeler ve buna karşı çalışanların birliklerinin mücadelesinden bahsetmemek olmazdı. Tüm bunların üstüne çalışanların başdüşmanı kesilen Yaşar Okuyan'ı aşağılamak için attıkları sloganlardan birinin "Hop hop Yaşar, top Yaşar" olması bu yazıyı kaçınılmaz kıldı.İYİ DE DERTLERİ NEYDİ BU SICAKLARDA EMEKÇİLERİN?
Yıllardır süregelen bir durum vardır; devlet harcamalarını yaparken çalışanına "gönlünden kopan"ı bir türlü veremez de "imkanları sonuna kadar zorlayarak, bütçeye ek yükler getirerek" verebildiği en "yüksek" miktarı verir. (Ha, bu çalışanını bir türlü memnun etmez, bu onların ayıbı!!!). Rantiye kesimi denilen, bir şekilde edindiği servetinin geliriyle geçinenlere
ise bütün imkanları sunar. (Aslında bu durumda hiç garip bir yan yoktur. Devlet bu. Devlet kim için vardır, ne işe yarar sorusunun en güzel ve en doğru cevabıdır. Ama bu, devletin ne olduğunun politik bir yanıtı olacağından burada girmiyorum.) Çalışanın devlet tarafından da özel sektör tarafından da sömürüldüğünü çalışan herkes bilir. Kimi esnek çalışma yanılsamasıyla, kimi iyi patronun varlığıyla mutlu bir çalışma hayatı sürdürse de Türkiye'nin ekonomisi ücretli kesimin bir türlü beklediği "ekonomik özgürlük"ü yakalamasına izin vermez. Aldığı para kiraya mı, faturalara mı, yol masrafına mı vb. diye bölünür de bölünür ve "ay sonu parasızlığı" kronikleşir.İşçi çalıştıranlar çoğunlukla göstermelik olarak bir-iki işçisini sigortalar, gerisinin sosyal bir güvencesi yoktur. Yani hastalık halinde, kaza halinde ortada kalacaktır. Emekli olma hakkını hiçbir zaman edinemeyecektir. (Neyse sonunda herkesin emekli olma hakkını elinden alarak devletimiz bu haksızlığı ortadan kaldırmıştır.) Sosyal Güvenlik kurumlarının ge
lirlerini yukarıda bahsettiğim rantçılar kullanır, dolayısıyla bu kurumlar iflasın eşiğine getirilir, ama bu durumdan da sorumlu çalışan kesim gösterilir, bedeli bu kesime ödettirilir.Zamanında "memur sendikaları Anayasaya aykırı, vallahi biz de kurmalarını isteriz, ama olmuyor anacım, Anayasa izin vermiyor" diye kendilerini savunarak memuruna ve sendikalarına saldıran "devlet" büyük bir azim ve başarı göstererek "uluslararası tahkim" için Anayasa değişikliğini müthiş bir hızla gerçekleştirdi. (Burada ulus
lararası tahkimi de tartışmayacağız ama Anayasanın değişebilmesi /değişmezliği konusunda soru işareti varsa diye bu örnek verilmiştir.)Son zamanda çalışma azmiyle yanan hükümet ve milletvekilleri yığınla yasa taslağını önüne koyup bunları bir bir çıkartmak için aralıksız çalışmaya başladı. Ne var ki bu yasalardan her biri ayrı bir rezillikti. Kimi "vatan, millet, sakarya" söylemiyle oy toplayanların vatanı sattığının göstergesiydi, kimi vatandaşının hakkını gaspetme girişiminin gös
tergesiydi.Sosyal Güvenl
ik Yasasını kendi istediği biçimde çıkartmak için kulaklarını halkına kapatan, haklılığına inanan (haklı değilsem de güç bende diyen) "devlet"in sahibi "hükümet" ve milletin pek değerli vekillerini (şaka değil, bu vekiller bir şekilde seçildiler) deprem bile durduramadı ve istedikleri her yasayı meclisten geçirip gönül rahatlığıyla bir tatile girdiler. Yaklaşık bir ay aralıksız süren eylemler ise deprem sonrası kesildi. Ne önceki eylemler, ne de deprem olmasa idi yapılacak eylemler bu yasaların çıkmasına engel olamazsa da emekçilerden meclistekilere bir yanıt niteliğini taşıyordu ve bu yanıt verilmeliydi de. (Bu arada bu eylemlerin her halükarda sonuçsuz kalacağı tespiti normal bir ülkede, normal şartlarda gerçekleşecek bir durum olmayıp Türkiye hükümetlerinin vurdumduymaz, dediğim dedikçi tavırlarından kaynaklanan bir durumu betimlemektedir.)Bir yaz dönemi için şaşırtacak bir enerjiyle ve sayıyla emekçiler bir araya geldiler ve uzun bir süre seslerini yükselttiler, alanları doldurdular. Bu tepkileri ile kimi kendi geleceğini kurtarmaya çalışıyordu, kimiyse çocuğunun da geleceğini düşünerek daha çok istekte bulunuyordu.
Eylemlerden en kitlesel olanı ise 24 Temmuz Ankara mitingiydi. Kimilerine göre 400 bin, kimilerine göre 200 bin, kimilerine göre 100 bin kişi Ankara'nın göbeğine toplanmıştı. (Hoş daha kimi emekçiler alana girmeye çalışırken miting de sona erdirildi ya…) Sayılardan birinin diğerine göre göz kamaştırıcı bir yanı yok. Önemli olan bir kesimin tepkisiydi ve bunu ortaya koymasıydı. İşte bu alanda
insanlar sloganlar haykırdı. "Mezarda emekliliğe hayır", "Sadaka değil toplu sözleşme", "Özelleştirmeye hayır". Vs. vs.VE BİR TÜRLÜ KENDİLERİNİ DİNLEMEYEN YAŞAR OKUYAN'DAN İNTİKAM ZAMANI!
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Yaşar Okuyan ise baştan beri hükümetinin haklılığını savunuyordu. (Zaten biz haksızız, yanlış yaptık dese, her şey bitecek). Sosyal Güvenlik Yasa Tasarısının ise yılmaz bekçisiydi. Siper edip gövdesini her eleştiriye göğüs geriyor, emekçileri, onların birliklerini dinlemiyor, gerektiğind
e verip veriştiriyordu. Yoğun sıcaklara rağmen vargücüyle sokaklara dökülen emekçilerin de dayanma sınırı gelip çatmıştı. Artık ağızlarını da bozdular ve Yaşar Okuyan'a nefretlerini kustular: "Hop hop Yaşar, top Yaşar!" Burada top kelimesi ne Yaşar'ın yuvarlak hatlarını kastediyordu, ne de kimi oyunlarda kullanılan lastik, kauçuk veya meşin nesneyi.İnsanların en sık başvurduğu şeylerden biridir, karşındakine kızdığında onu aşağılamak. Bunun için de "orospu, ibne, top" gibi kelimeler en sık başvurulanlardır
. En demokratik insanlar bile böyle zamanlarda kendini kaybeder ve ırkçı, cinsiyetçi lafları kullanıverirler. Sonrasında, yani sıcak "çatışma" bitip de kritik yapmaya sıra geldiğinde kullanılan kelimelerin özeleştirisi yapılırsa da aynı hataya tekrar tekrar düşüldüğü çok görülür. Çünkü yıllarca içselleştirilmiş "orospuya, çingeneye, ibneye" nefret duygusu "onların da insan" olduğu, kendileriyle eşit olduğu gerçeğini öğrenmeyle, "kabul etmeyle" bir anda giderilemez. Yıllarca aşağıladığı kesim, her an dilinin ucundaki küfür bir anda ortadan kalkmaz. Ki zaten birçoğu için eşcinsellerin, eşcinselliğin bu şekilde küfür konusu yapılması dışında hayatlarında bir yeri yoktur. Karşısında özür dileyeceği, hesap vereceği bir "ibne" de yoktur. Ne sıra arkadaşı, ne iş arkadaşı, ne de dava arkadaşının "ibne" olma ihtimali yoktur(!).PEKİ AMA YA YANINDAKİ DE "TOP"SA???
Yıllar önce televizyonda bir komedi dizisinde iki polis bir binadan karşı binayı gözetliyordu. Uzun bekleyiş esnasında bir birlerine fıkra anlatarak vakit
geçiriyorlardı. İkisi de yaşını başını almış, göbekli, kel tiplerdi. Bunlardan biri sürekli "ibne" fıkrası anlatıyor ve kahkahayı patlatıyordu. Yanlış hatırlamıyorsam bunları anlatan yahudiydi. Bir süre sonra diğeri yahudileri aşağılayan bir fıkra anlatmaya başladı. Ardından bir ikincisini. Ne olduğunu anlamayan ve bozulmuş bir şekilde donakalan yahudi, arkadaşının bu tavrına bir anlam veremiyordu. Sonunda diğeri gerçeği söylüyordu: "Ben eşcinselim!" Yaşlıca, kel, göbekli ve en önemlisi yıllardır arkadaşı… ve eşcinsel???Evet, birçok insan bir şekilde arkadaşının eşcinselliğini öğrendiğinde aynı şaşkınlığı yaşıyordur. Yanındaki birinin, üstelik arkadaşı olan birinin eşcinsel olması… Ama, nasıl, ama neden? Ayrıca gayet de "normal" biri, arkadaşı?
ARAŞTIRMACILAR YÜZDE DÖRT DEDİĞİNE GÖRE…
Araştırmacıların dediğinden yola çıkarsak ve 24 temmuz günü ortalama 200 bin emekçinin alanda olduğundan hesaplayacak olursak, o gün, o alanda en azından 8 bin eşcinsel erkek ve kadın vardı. Bütün istatistiki bilgileri, araştırmaları, düz mantığı bir kenara bıraksak bile, en azından onlarca eşcinsel o gün, o alandaydı. "Alandadırlar"dan, "var olma ihtimalleri"nden bahsetmiyorum. Kaos grubundan arkadaşların varlığından bahsediyorum. Sendikaların üyesi olan, tanıdığım eşcinsellerden bahsediyorum. Aynı gerekçelerle alana gelenlerden, tepkisini dile getirenlerden bahsediyorum. Kaldı ki alanda hiç eşcinsel olmasa bile eleştirilecek bir söylem var ortada. Bu sloganı atanların kendilerinin de özeleştiri vermesi gereken bir durum var. Yıllar önce memur sendikalarına memur arkadaşların yazıları yollandığında, sendikalarına "eşcinsellik" konulu söyleşilerin afişleri asıldığında böyle şeyler bizden uzaktır, bize tuzaktır diyenlerin böyle bir söylem içinde bulunması beni şaşırtmadı. Bırakın eşcinselliğiyle ilgili çalışma hayatında sorun yaşamayı, eşcinselliğini, eşcinselliğinin varlığını sendikasına kabul ettiremeyen bir eşcinsel emekçinin, "dava" arkadaşının küfürlerine maruz kalan bir eşcinsel emekçinin yurtdışındaki sendikalarda varolan eşcinsel seksiyonlarına bakıp bakıp iç geçirmesi beni şaşırtmıyor. Beni şaşırtan, eşcinsel emekçilerin hâlâ birbirinden kopuk olması, bir araya gelmeyişi, bir eşcinsel işçi ağı kurmaması. Bunu vahiy gibi başkalarından beklemesi.
Eşcinsel grupların varlığı, Kaos GL dergisinin varlığı zamanla insanların eşcinsellikle yüzleşmesini getirecektir. Sendikalar zamanla bu gerçeği kabullenecekler, eşcinsel emekçilerin varlığını kendilerini bir karalama iddiası olmadığını anlayacaklardır. Ama bundan önce eşcinsel emekçilerin bir ağ oluşturması, kendi içinde sorunlarını tartışıp formüle etmesi, çözüm arayışlarında bulunması bir zorunluluktur. Unutulmaması gereken "Hak verilmez, alınır".