TANIKLIKLAR

Hepimiz İçin

Ümit KADER / Erzurum

Neyin ertesi bu yaşadıklarımız

İnsanlar uzak çekim

hayaller

aşklar

ve

umutlar gibi

Gittiğimiz bütün yollar bildik

ama hiç gitmedik

eminiz

herşeye rağmen yaşamanın

-yaşamanın güzelliğinden

emin olduğumuz kadar

Yalanlara mecburuz

yaşamak için

aldatmak için

-sizi ve kendimizi

mecburuz belki de

katlanabilmek için her şeye

Bir soluk bile değerlidir

bizce

sevgilinin tüylerini

diken diken eden

bir üfleyişe dönüştürebilirse eğer

bir soluk bile değerlidir.

bizce

toplayan kalp sevgi için

Atıyorsa şayet

Yarım kalan bir askerlik macerasını anlatacağım sizlere; ne zaman tamamlanacağı ise meçhul.

Uzun bir yolculuğun sonunda ulaştığım yer; en masum aşklarımı yaşadığım, doğduğum ve terkedilmeyi bir yaşam biçimi olarak görmeye başladığım çocukluğum şehri…

Birbiri ardınca yuvarlanan adımlarla geçiyorum; tanıdık sokaklardan, doğduğum evin önünden ve sevgililerimle oynaştığım tenhalardan.

Saat 08:30, şube henüz açılmamış…

Bahçe duvarına ilişiyorum. Kayıt için gerekli kağıtları gözden geçiriyorum. Meraklı gözler beni izliyor; farkındayım.

Koyu bir sohbetin içinde buluyoruz kendimizi bahçedeki jandarma komandoyla. Benim konuştuğum yok aslında o anlatıyor durmadan; İstanbul'u nasıl özlediğini, s.... nasıl hasret kaldığını. Bu arada mesai başlıyor.

Ben anlatamıyorum; ya da o bir şey anlamamak için özel çaba harcıyor. İki yıllık okulu bitirmişim, 96 yılında ve tecil hakkımı kullanmışım. Sınava girmiş, dört yıllık bir okul kazanmışım ve askerlik durumumu gösteren bir belge istiyorum, hepsi bu.

Bilgisayar kayıtlarına göre kaçak görünüyormuşum, hem de bir yıldır. İş yokuşa sürülmeli ya. Şube başkanına intikal ediyor iş. Defalarca süren yinelemelerle durumu anlatıyorum. Ne mi anlatıyorum?

Okuldan mezun olduktan sonra, yeni bir okula girmeyi düşündüğüm için askerliğimi tecil ettirmek için şubeye başvurdum. Dilekçe yazıldı, telefon tutanağı tutuldu; yerli şubeden bilgi alındı-verildi. Herşey birgün sürdü ve günün sonuna doğru işin tamam olduğu söylendi. 98 Aralık ayına kadar tecillisin denildi. Elime de iki tane kıytırık telefon tutanağı tutuşturuldu. (Anlamalıydım o beceriksiz memurun bu işi başaramayacağını).

İki yıl sonra o kağıtların bir işe yaramadığını, o memurun da bir bok yapmadığını öğrendim. Sayın başkan, lütfen müsaade ediyordu bana, sivil yaşantıdaki işlerimi halletmem için, sonra ver elini askerlik… Paşa paşa askerliğini yaparsın, okul işini düşünme biz gereken yazışmaları özenle yaparız, askerlik biter, kaldığın yerden devam edersin. (Başkası için konuşmak kolay).

Oysa düşünülmüyor yanlışlık benden mi kaynaklanıyor, onlardan mı? Bir memurun beceriksizliğinin bedelini neden ben ödeyeyim? Ve çoğaltılacak engellemelere koşut, çoğaltabileceğim onca soru.

Bakıyorum, iş yokuşun yolunu tutmuş. Askeri hastaneye sevk istiyorum. Sayın başkan, böyle münasebetsiz bir istekte bulunan, benim gibi sağlıklı bir delikanlıya, bana boş boş bakıyor. "Tabii" diyor, "neden olmasın. Bir dilekçe, oniki adet fotoğraf (önünde duran dosyamda, değişik kerelerde istekleri üzerine sunulmuş üç adet birbirinden farklı, yaklaşık 36 adet, vesikalık resimlerim mevcut). Olur, diyorum. Dilekçe yazmak için dışarı çıkıyorum.

Askerlik şubesinde her zaman tanıdık birilerine rastlayabilirsiniz. Evet, o sırada içeriye giren çocukları tanıyorum; zamanında benimle az mı dalga geçmişlerdi.

Belki benden bile önce kulağımdaki küpeyi farkediyorlar. Tanıyorlar beni. Benim için önemli olan beni tanımalarından çok; yıllarca önce kendilerini görünce kaçacak delik arayan (alaylarından elbette) o küçük çocuğun şimdi onları s....ne bile takmadığını farkedip-etmedikleri.

Yanlarında bir de dördüncü taşıyan bu üç silahşörler, dördüncüyü beklerken tavuk gibi banklara tünüyorlar. Dördüncü var ya dördüncü o da bizim taburdan, ama saklambaç aynen devam. Onlar eskiden de beraber dolaşırlardı ve tencereye, dördüncüye neden bilmem tencere derlerdi, düdük takarlardı. Kirli ruhlarını yıkamak içinse beni kullanırlar, akılları sıra gizli-kapaklı yaşadıkları şeylerin acısını da benimle alay ederek çıkarırlardı. Şimdi bakıyorum da ben eski ben değilim, onlarsa bıraktığım yerde otluyorlar.

Sen herkes değilsin

Olsaydın sevmezdim zaten

biliyorsun

Uyuyorken orada öyle

masumca

Onlardan biri olduğunu biliyorum

Sen herkes değilsin

Seni seveni sevmeyeceksin muhakkak

Ardından gözyaşı dökeceğin

bir aşkın olsun isteyeceksin

ve gözlerinde dökecek

yaş kalmayacak

üç vakte kadar

Memureye nasıl bir dilekçe yazmam gerektiğini soruyorum. Nasıl bir sorununuz var? diye soruyla cevap veriyor. Uygun bir dille sorunumun sadece doktoru ilgilendirdiğini anlatıyorum. Anlıyor. (Hayret).

Çala kalem yazdığım dilekçeyi ve askerlik dosyam için ayrı bir hava katacağına inandığım resimleri alıyor elimden. On dakika sayın başkanın odasında kalıyor ve çıkarken resimlerimi iade ediyor, yazdığım dilekçeyi çöpe yolluyor. Benden kaynaklanmayan yanlışı düzelteceklerini söylüyor ve ben şaşkın şaşkın izlerken, hemen tecil belgemi düzenleyip elime tutuşturuyor. Şaşkınım, mutluyum. Vazgeçerler diye hemen çıkıveriyorum, yarım ağız teşekkür ettikten sonra.

Kurtulmam mümkün mü? Elbette hayır. Jandarmanın radarına yakalanıyoruz. Ertesi gün izni varmış da (hafta içi ne izniyse) eğer istersem buluşurmuşuz, o hemen her çarşı izninde ……… Oteli'ne gidermiş, yıkanırmış da. Kibarca reddediyorum. Bozuluyor. "Bir ay sonra İstanbul'dayım, bu telefon numaram, ararsan memnun olurum" diyor. Köşeyi dönünce atıyorum verdiği kağıdı.

Benim için yaşadığım güzel günler kadar varolan bu yerden bir an için uzaklaşabilmek için, benim gözümde konsolosluklarla aynı anlama sahip olan, otogara kırıyorum dümeni.

Sen herkes değilsin

Kimsenin arkasından ağlamadım

yada

uzaklara bakmadım

delice, gizlice

Hikayesi Çürük’müş

COŞKUN / İstanbul

Güneşli bir bahar günüydü. Elimde bir kilo domates, yarım kilo salatalık ve bir kutu bezelye ile parktan geçiyordum. Bir eşcinselle karşılaştım. “Na’ber abla?”dedi, boynuma sarıldı. Sarışın, zayıf, minyon olan bu çocuğu uzun zamandır görmemiştim ve adını da hatırlayamadım. Ama adet olduğu üzere, ben de ona aynı sıcaklıkta sarılarak “İyidir gacı, deyince, “Ay inanmıyorum, ay ay ay aay!” diye bir çığlık attım ve “yediğin içtiğin senin olsun, gördüklerini anlat bakalım” dedim. Meğer o da, öyle doluymuş, öyle konuşmaya, boşalmaya ihtiyaç varmış ki, küçük bir ağacın altındaki bankta oturup anlatmaya başladı:

“Efendim, biliyorsun ben üç senedir orta yaşlı bir adamla beraber yaşıyorum. Adam beni, kendine ait olan bir eve yerleştirdi. Karısı başka bir evde oturuyor, arasıra karısına uğruyor ama çoğunlukla bende kalıyor. Porno kaset satıcılığı yapan kocam, çok kıskançtır. Öyle uzun boylu çıkıp da barlara parklara gidemem. Zamanımın çoğunu ev işleri ve yemek yaparak geçirir, arada sırada hava almaya bu parka gelirim ama kocamı hiç aldatmam” (Eh şekerim, buna da şükür, benim büyükannem evden dışarı adım atamazmış. Evde ekmek yoksa, dışarı çıkıp alamaz, dizini kırar, pencere kenarına oturur ve akşam kocasının eve dönüşünü beklermiş! Dedim) O, anlatmaya devam etti:

“Geçenlerde her erkek gibi beni de askere çağırdılar. Önce korktum, sonra ailemin eşcinsel olduğumu öğrenmemesi için; hem de monoton geçen yaşantımda bir renk, bir macera olur diyerek kalktım, askere gittim.

Gördüğün gibi ruhumun kadın olmasına rağmen, pek belli etmeyen düzgün bir görüntüm var. Üstelik mantiler (gençler) benim tipim değil, ben orta yaşlıları severim. O nedenle acemilikte eşcinselliğim belli olmadı ve cinsel bir tacize uğramadım. Ama yine de ruhum ince ve duygu yüklüydü ve bana yüklenen sert, maço, erkek, asker rolü oynamak zamanla beni yorgun düşürdü. Yeşil ağır elbiseler, soğuk ağır silahlar, sürünmeler, ağır sporlar, erlerin içinde kaba bir ses tonuyla künye okumalar, bağırmalar, hükmetmeler... Bütün bunlar benim gibi ince ruhlu bir insan için, daha fazla sürdürülemeyecek kadar ağır geliyordu. Kocam sık sık beni ziyarete geliyordu. Onu, halamın oğlu diye tanıtıyordum etrafımdakilere. Kocam bazen, benim için komutanlarla konuşuyordu. Sonra kocama da danışarak, komutanımın yanına gittim. Eşcinselim, daha fazla dayanamayacağım dedim. Komutanım şaşırdı ama, iyi bir insandı. GATA’ya sevk edildim. GATA’da yapılan muayenemde, doktor bana ilişki anında fotoğrafların olsaydı tamam ama, madem elinde resim yok, sana çürük veremem. Belkide askerlik zor gelince kaçmak istiyorsun diyerek, beni birliğime geri yolladı.

Komutanımdan Allah razı olsun, üzülme, korkma, burada gözümün önünde olacaksın, kimse seni taciz edemez dedi. Askerler meraklıdır. Neden GATA’ya gittiğimi soranlara, midemden şikayetim olduğunu söyledim. Nihayet hiçbir problem çıkmadan acemiliğimi tamamladım ve dağıtım olduk. Benim kuram Kıbrıs’a çıkmıştı.

Dağıtım izninde İstanbul’a geldiğimde kocamla eve, bir eşcinsel arkadaşımızı çağırdık. Yüzü görülmeyecek şekilde, kocamla ilişki anında fotoğraflar çektirdim. İznim dolunca, bu fotoğrafları çantamın dibindeki kartonun altına gizleyip, Kıbrıs’a gittim. Girişte fotoğraflarımı görmediler. Birkaç gün sonra üs araması yapılacaktı. Bu, daha ayrıntılı ve titiz bir aramadır. Ama burda kalmaya hiç niyetim yoktu. Hemen önce komutana ve sonra doktora gidip, fotoğrafları gösterdim. Bazı sorular ve işlemlerden sonra kurula girdim. Kurul’da sadece adımı sordular ve eşcinsel olduğumu kendi elyazım ile dosyaya yazıp, parmak basmamı istediler. Dediklerini yaptım ve salondan (Kurul’dan) çıktım.

Kantinde birkaç saat takıldıktan sonra, tekrar doktorun yanına gittim. Doktor bana artık askerlik yapmayacaksın dedi. Çok sevinmiştim. Derhal gerçek kimliğime, gerçek rolüme dönüvermiştim. O ana kadar hiç renk vermeyen ben, artık kırım kırım kırıtarak, sağa sola alıktırarak birliğimi terk ederken, bazı erlerin arkamdan ıslık çaldığını hâlâ hatırlıyorum.

İstanbul’a geldim. Kocam beni çok özlemişti. Aileme ise bir yalan uydurdum. Şimdilerde kocamı sıkıştırıyorum. Ya ortak bir büfe açalım yada oturduğumuz evi üstüme tapula diyorum. Ee, zaman geçiyor. Bendeki bu güzellik solmadan geleceğimi garanti altına almak istiyorum. Başka çarem yok, kadın olmak zor zanaat” dedi ve sigarasından derin bir nefes çekti. Umarım istediğin olur dedim. Onu dinlerken yorulmuştum. Bezelyemi pişirmek üzere kalktım, yürüdüm. Tam parktan çıkıyorken, aniden döndüm ve ona “Ama sen kadın değilsin ki!" diye seslendim. O, bunu duymadı. Bana gülerek el sallıyordu. Ben de ona öpücük yolladım.

ÖZGÜR / Ankara

Kötü bir gündü. Hava soğuk ve karanlıktı. Kafamı meşgul eden aşk, hüzün ve bana özel problemler yüzünden oldukça mutsuz bir günün başlangıcıydı. Sanki yaşayacağım olayları hisseder gibiydim. Ama yaşayacaklarım bu kadar şiddetli olabileceğini tahmin edemezdim. Neyse ki bu kötü günde Hasan'la buluşacağım için kendimi tatmin ediyordum. Bir dostla görüşmeye çok ihtiyacım vardı ve kendimi mutsuz hissettiğim böyle günlerde bir dost yüzü görmek kadar muhteşem bir şey olamazdı. Toplantıları yaptığımız kafede buluştuk Hasan'la. Uzun uzun konuştuk, hemen hemen her şeyden bahsettik; ümitlerimizden, aşklarımızdan, yaşamak istediklerimizden... İkimiz için de iyi olmuştu bu konuşma. Üzüntülerimizden kurtulup biraz rahatlamak amacıyla bir şarap alıp Hasan'larda içmeye karar verdik. Bu ikimize de iyi gelecekti. Bahçelievler istasyonunda inip bir market aramaya başladık. Gözümüze çarpan ilk markete doğru giderken, gözlerine çarptığımız 20-21 yaşlarında iki tipin kaba bir sesle bize bağırmalarıyla irkildik. Bu aptalları önemsemeyip kafamızı bile kaldırmadan planlarımızla birlikte markete girdik. Çünkü bu tür aptallardan daha önemli işlerimiz vardı. Ancak bu iki tip, marketten çıktığımızda bizi dışarıda bekliyorlardı. Şarabımızı alıp istifimizi bozmadan yolumuza devam ettik. Bizi takip etmeye başladılar. "Hışşş, durun" diye tehditkâr bir ses tonuyla bağırıyorlardı. Adımlarımızı hızlandırdık. İyice paniklemiştik. Durumu kavramaya fırsat bile bulamadan ayaklarını kıçlarımızda hissettik. Önce Hasan'ı yere yatırdılar. Kafasını kollarını ve bütün vücudunu tekmeliyorlardı. Bu sırada Hasan kapanmış bağırıyordu. Daha sonra bana doğru geldiler ve ikisi birden beni tekmelemeye ve yumruklamaya başladılar. Hasan'ın yaptığı gibi bağırıp bir an önce işlerini bitirip gitmelerini bekledim. Çünkü yapacak hiçbir şey yoktu. (ibne ibne diye bağırmaları hâlâ kulaklarımda çınlıyor.)

Bu arada benim gözlüğüm ve şarap şişesi kırılmış, kemiklerim ezilmiş durumdaydı. Hasanın ise dizleri ve kolları yaralanmış alnı çizilmişti. Psikolojik yaralarımız ise uzun süre kapanacak gibi değildi. Bu bizim yaşadığımız ilk saldırıydı. Hem de sırf eşcinselliğimiz yüzünden. Bu saldırı Hasanların evinin önünde saat 18:00'de olmuştu.

Eve geldiğimizde panik içinde birbirimizin yüzüne baktık ve bu saldırının neden bize olduğunu düşünmeye başladık. Sorun neydi? Çok mu dikkat çekiyorduk? Giysilerimiz mi abartılıydı acaba? (Halbuki o gün giydiğimiz giysiler son derece sıradandı. Üzerimizde sadece siyah birer T-shirt ve pantolon vardı. Küpe bile takmamıştık. Ancak bir şekilde bizim eşcinsel olduğumuzu anlamışlardı.) Yoksa toplumun sözlüğünde yer alan eşcinsel tanımına göre hareket eden ki bu tanım iyi olmasa gerek yani aldıkları emirleri yerine getiren iki köpeğin dişlerini bilemek için bir fırsat mıydı?

Bu olaydan sonra kağıt kaleme sarılıp bu kötü gönümü sizlerle paylaşmak istedim. Bundan sonra bu tip sataşmalardan sonra yapacağım ilk şey hemen bir taksiye binip gitmek yada kalabalık bir caddeye çıkmak olacak.

Bu tür olaylar hiç beklemediğimiz bir anda sizin de başınıza gelebilir (Hem de evinizin önünde). O anda panikten ve acemilikten bir şey düşünemiyorsunuz. Siz siz olun bu tür bir saldırıya uğramadan önce ne yapabileceğinize şimdiden karar verin.

Hosted by www.Geocities.ws

1