beden masalları
ROSY BLUES FOR SEMENİNA
Şarmut A. İKARUS /
Ankara"Bir kez düşmanın ağzına girince, kurbanın hiçbir umudu kalmaz çünkü manevra yapmak
iç
in ne zamanı ne de yeri vardır. Bu iki bakımdan hapishane ağzın bir uzantısıgibidir... tutsa(ğın) kapatıldığı hücrenin bulunduğu hapishanenin bütün mekanizması
onun yok edilişine ayarlanmış gibidir ve bu mekanizma fiilen işlemekte değilken bile
tutsak bunun her zaman bilincindedir."
E.Canetti, KİTLE VE İKTİDAR (s.280)
Bir şey, bir nesne örneğin; bir bitki, bir çiçek örneğin; yada bir insan, bir erkek eşcinsel örneğin; hepsi evet hepsi kendilerinde doğuştan, yaradılışlarında bulunan bir özellikten yada içkin ve de hatta onu güzelleştiren, onu herkese sevdiren,salt bu yüzden üstüne şiirler, öyküler destanlar yazılan özelliğinden, onu belirleyen özelliğinden hazırlanır yıkımına. Bu belirleyici özelliği ÖZELİK diye tanımlardı sanat tarihi hocam da ben çocuktum
o zaman, anlamazdım, tek L'li özellik ne demek.Kendindeliği vardır umutsuzluğun. Çürümenin. Yok oluşun."Uçurumun varoluşuna özrü kendisidir," dediği gibi Emily Dickinson'un. Somuttur, taş gibi, duvar gibi. Yazın kavurucu sıcağı gibi. Ölüme benzer yüzü. Su bunun için gereklidir. Bedeni yıkamak gerekir.
Gül ile ona dadanan kurdunun aşkı dillere destandır. Önce inanmadım William Blake'in bir şiirinde vurguladığı bu ölümcül ama tersi de olanaksız aşk hakkında söylediklerine. Aldım bir gül, diktim saksıma. Sevdi penceremden güneşe bakmayı da açtı gül, pembe çiçekler açacak tomurcuğunu verdi. O tomurcuğun dik durmasını, ışığa doğru uzanıp ısındıkça, güneşle seviştikçe açılacak goncasını tutan sapında, tam da çiçeğin boğazında işte aynı yeşilden bit gibi bit gib
i yaratıklar peydahlandı, çiçek açmasını engellemek için tomurcuğun.Sıyırdım o yeşilleri. Yeşil hem güzel dedim, doğal dedim,hayat dedim; ama yeşil kötücül de dedim, zehir rengi de üstelik,ölümcül işte. Hepsi ne için? Başrollerini saksı, toprak, su, gün ışığı, kökleri ve gövdesi ve dalları ve yaprakları ile gül denen bitkinin oynadığı bu oyunun tek amacı güzellikle, kusursuzlukla,aşkla bağdaşdırılan, kokuların en sarhoş ve tahrik edicisini hücrelerimize salan bir çiçek açması için. Beyaz, sarı, pembe, kır
mızı açar.Yeşil açmaz gül. Mavi de açmaz. Olanaksız. Siyah hiç açmaz. Gövdesi, yaprakları, dallarına bakacak olursanız çirkin bile denebilecek bu bitki, dikenleriyle koruduğu, ya da koruduğunu sandığı çiçeğini açacaktır sadece. Varoluş amacı budur, tastamam olmak için açar, kusursuzluğunu kanıtlamak için açar gül. Yüreğin mistik merkezini simgeleyerek belleğimize yerleşen bu narin çiçek Eros'un bahçesinden Dante'nin cennetine, salt saçımın uzunluğundan ve evlenmeyi unutmuş olmamdan beni ibne "sanan" ve bu
yüzden zorunda kalmadıkça bana dokunmadan yaşayabilen eniştemin bostanından benim pencereme kadar birçok yerde boy gösterir. Biz gülün çiçeğinin bizim için açtığını sanmayı severiz. Oysa gül, salt varoluşunu tamamlamak için açar çiçeğini. Kendisindeki bu tastamamlıktır onu güzel yapan. Ve gülün, böylesi tastamam bir döngüyü nihayetlendirmesine bizim "güzel" deyişimizden haberi bile yoktur. "Güzel" onu algılayanı ilgilendirir, onu algılamak üzere yola koyulanın meselesidir güzel. Gül, onu her gün sulayana ödül olsun diye açmaz çiçeğini. Sulayan, öyle sanmayı sever sadece. Ama bilir de üstelik, o çiçeğin açar açmaz yapraklarını dökeceğini ve geriye kelaynak başı denli çirkin bir baş kalacağını. Kokusu, rengi ve şekliyle son aşamasını da kaydeden gül bitkisi, bir başka çiçek daha açacağını ima ederek döker, söz gelimi pembe yapraklarını. Bu imadır ertesi gün onu tekrar sulamamızı gerektiren.Masmavi bir gülü tutuyormuş gibi evirip çeviriyordu elinde kocaman olmuş büllüğümü Lili. Tutsaklığımızın duvarlarını öreceğiz birazdan. O beni ağzına alacak. Bir yarağa vererek sırtımızı, bulduğumuzu sanacağız aşkı. Birbirimize aşık olmuş değil de, aşık olsak bari demiş iki yaralı hayvan gibiyiz. İçinde gül sözcüğünün sıkça geçtiği hüzünlü şarkılar söyleyen, aynı uçurumun ka
rşılıklı iki yakasında açmış iki gül gibiyiz. Erkekliğimi yağlayıp cop sıvazlar gibi avuçlarının içinde kaydırması bundandır belki. Güç hangimizde, iktidar kimde?Hapishanemi seviyorum. Anahtarları çıkarıyorum çantamın sağ ön cebinden, sokuyorum üst kilide önce... trak trak üç kez... sonra alt kilide.. .çıtırk çıtırk iki kez... kapısı açılıveriyor damımın. Her seferinde şaşırıyorum. Bu kapı, bu iki anahtarla çıt diye açılıveriyor bana. İnsanın kendi evinin kapısını açması gibisi var mı yaa! Ne kadar güvenl
i ve ne kadar da aynı. Sürpriz yok.Hay ağzına sıçayım böyle mitleri öğretenlerin. Ne safsata. Ne yalan. Kim ister ulan, kim ister kendi müreffeh mapushanesinin kapısını açıp, mücessem yalnızlığını çelikle örtmeyi ha, kim ister, üstüne kapanacak kapıyı açmayı?
Ben bu kapıyı herkese açmıyorum. Bu sabah örneğin, uykumdan uyandırdı beni kapının zili. Önemlidir sandım. Kapıyı açmadan önce sorarım genellikle: "Kim oooo?" diye, giderek yükselen ses tonumla ve de "yok yaaa" edamla. Gene öyle yaptım.
"Kim oooo?"
Di
pdiri ve her tınısından sağlık fışkıran bir erkek sesi:"Benim... abi şu cuma gününde Allah rızası için..."
"Cumana da başlatma bok herif! Beniim demez mi bir de, ulan nerden tanışıyoruz da, kim ooo deyince "benim" diye karşılık veriyorsun kaltak, siktir git, polis çağırmayayım şimdi!"
Öfkem dilenciye değil. Bunu ben biliyorum. Öfkem, kapımı o hiç de beklemediğim bir saatte "Ben geldim, uçurumlarımızı birlikte sırtlanalım bundan böyle," diyerek çalmayana. Sürpriz yapmaktan korkana.
Tıs yok "benim" diyenden. "Çattık," demiştir. Bu kapı rahatsız edilecek, zili çalınca kimse açmazsa, kilit zorlanacak ve içerde pahada ağır kiloda hafif ne varsa götürülecekler listesine almamıştır benim mapushanemi. Suratını da görmedim, belki de içeri buyur edilesi biriydi. Sa
dece dilenci diye böyle davrandım ona. Ama hangimiz değiliz ki? Hangimiz, birinin ziyafetlerinde karnımızı doyurup canını yakarken, bir başkasının tayınına bile kurban olmadık. Bir gün dilencileri de alacağım içeri. Sevişeceğim onlarla. Bu bedene ve içine hapsolmuş cana istediklerini yapmalarına aldırmayacağım gün, bu öyküleri yazmanın bile anlamını yitirdiği gün, gerçek dilencileri de alacağım içeri, mapushaneden kurtuluş ancak öyle...Bu umutla arkamı dönüyorum çelik kapıma. Tam karşımdaki duvarın sıvası pörtlemiş. Bunu bilse vazgeçer telefonda bana şarkı dinleterek hâlâ evrenimde olduğunu sanan aşığım. O da kapıma gelmişti uçurumunu kabul ediyorum, demişti. Sonra kendi uçurumundan korktu. Ona kendi uçurumunu gösterdiğim için korktu benden ve bir süre ezi
yet etti bana. Kendi uçurumunu taşımak yerine delete etti kafasından, öyle sanıyor. Evlenelim yurtdışında, tanınmadığımız yerlerde yaşayalım birlikte derdi. Yüreği dar herkes gibi, temennilerini, dileklerini, güçlü arzularını "ibne" zannedileceğim diye ve biseksüelim ben bahanesiyle terketti."Ya Şarmuta ya, şu duvarın bir fotoğrafını çek de bana bi ver allahaşkına, bu eve girer girmez beni sarsan ilk görüntü bu oldu." Cinsel kimliğini saptamak üzere bana gelen oğlanlardan biri böyle demişti.
"Ayy, ne kadar
kasvetli bu salon." O da böyle demişti, Lili yani. Beni hükmüne geçirdiğini sanan, ya da bu azimle inime giren herkes gibi evime, mapushaneme bir yafta uydurmaya yeltenen ve başka hiçbir şey için olmasa, salt bu yüzden, salt müsrif beklentileri yüzünden gidecekler listesine aday adaylığını koyanlardan o da... Herkes kendi mapushanesinde çürüsün, herkes kendi kozasında döksün yapraklarını o zaman. Ben böyle olsun istemiyorum, öyle olacak da ondan böyle diyorum. Öyle olduğu zaman anlar herkes mapushanesini sahiplenmek ne demektir, kaplumbağa sırtındaki kabuğu niye her gittiği yere taşır, o zaman anlar. Su şart. Su olmazsa olmaz. Kaplumbağa emindir, kimse durduk yerde "yahu şu kaplumbağaya bir su versem," diye düşünmez. Herkesin sulanmaya gereksinmesi vardır da ondan. Herkes kendine su dökecek birini ararken, kaplumbağa bunu bilir ve kendi suyunu sırtına bu yüzden depolar.İrmik helvasına benziyordu avucumun içindeki mai. Oysa telefondaki ses "beni ararsanız sevinirim," diyordu susuz kaldığı bir gece bıraktığı mesajda. Ararım tabii, sen de sevin tabii ki, ben bokunu bile yerim dediğim sevgilimin ağzıma doldurduğu semenini gurk diye yuttuğumda, gene onun hayretler içindeki gözlerine bakarak, bokunu da sonra yerim dedikten sonra anladım benim için önemini çoktan yitirdiğini. Ben, "senin bokunu bile yerim," diyorum; Kamer, "o senin problemin," diyor. Haklı. Etme bulma dünyası. Seni bir şiirimde "yağız yalnızlığım benim," diye anlattım dediğimde, elimi sıkmak, dudaklarıma sahici bir öpücük kondurmak yerine, "Ne yapa
yım yani?" diye karşılık veriyor ve ben böyle anlıyorum gül olduğumu. Sulamıyordu Kamer artık beni. Ona çiçek açmayı sürdürmek tastamamlanmak yolunda yanlış yaptığımı söylüyordu. Bu yüzden ses etmeden ayrıldım yanından. İkimiz de anladık bittiğini. O Kamer ki, "Şarmuta senden başkasını sevemiyorum," diyerek yeniden denemeyi önermişti telefonda. Topuklarım kıçıma vura vura gitmiştim Adana'ya. Onu hâlâ severim. Ama ben kuşları da severim, kedileri de, sardunya çiçeğimi de severim, küpe çiçeğimi de. Ben manav Osman'ı da severim, postacı Nazmi'yi de, beş numaradaki Mahinur teyzeyi de, dokuz numaradaki Latif amcayı da. Ben nefret etmem. Ama o kibri yok mu Kamer'in, o kibri; hani Kutluğ Ataman'ın "Lola + Bilidikid" adlı filminde İskender'in sevgilisi Freidrich'in annesi alıntı yapar ya kendi babasından; hani "avamdan olanların gururlarına dokunma yeter ki, her şeylerini rahatça alırsın ellerinden," der ya, işte o kibri yüzünden salt kendisi için varolamadı sevgilim. Bu kadar. Sitem yok. Ağzıma ayran budalası gibi bakanları sevmezdim. "Sensiz saadet neymiş tatmadım bilemem ki," diyenleri - ben biliyorum ya doğrusu bal gibi bilebilir, hayat öğretir - yadırgar, inandırıcı bulmazdım. Şimdi kendini seven ve beni de bu sıcağa karşın yapış yapış kucaklayabilecek birini isterim. Ben onu rahatsız etmemek için yerde yatınca ne yaptı Kamer peki? "yanıma gel," demeyi bırak, "kalk, sen yatağa geç, ben yatarım yerde," bile demedi. Kanepenin minik kare yastıklarından birini başımın altına usulca sokuşturdu. Tam da ondan beklenecek bir davranıştı. O anda değilse de ertesi sabah anladığım, Kamer için tırnağındaki pislik kadar değerim olmadığıydı, onun için artık özel değildim. O da benim için değildi. Ona baktığımda o muhteşem, güzel erkeği görmüyordum. Öyle değildi çünkü. Beklediğim gibi davranıyordu. İnsan, bekleneni değil, beklenmeyeni yapana aşık olur. Kamer, beni idolleştirerek aşık olmuştur bana. Tanrısıyla iktidar kavgasını da kendi başlattı, istemediğim halde aramızda güç onda, iktidar bendeydi. Beni bir türlü öldüremiyordu. Bir siktir git, diyebilseydi, nasıl rahatlayacaktı. Bunu farkettiğim anda, sanat gereklidir, gereksizdir konulu tartışmanın seyrini değiştirdim. "Sanat gereksizdir, diyorum işte o kadar," diyordu. Ben ise, fikirlerimi birçok kanıta, mesnete dayandırarak ve hep de onun kendisiyle çeliştiğini göstererek ve egosunu da hep doyurup aslında onun sanatı ne denli çok sevdiğini ve salt yanlış tercihler yaparak sanatla ilgisi olmayan sığ insanlar arasında kendisini güzel görmeyi daha güvenli bulduğu için bana tahammül edemediğini söyledim. Ayağa fırladı. Ellerini beline koydu."Hep böyle yapıyorsun, ben ne zaman bir şey söylesem, karşı çıkıyor, ahkâmlarınla benim dediklerimi çürütüyorsun." Dellenmek üzereydi. Ah bir kafamı kırabilseydi.
"Sinirlenmekle, ellerini beline koymakla, gereksiz bulduğun sanatçıların yaptığını yapıyorsun. Senin de onlar kadar ihtiyacın var duygularını, düşüncelerini ifade etmeye. Onlar öyle, sen böyle ifade ediyorsun. Şurada tartışıyoruz sadece, aynı fikirde olma
mız gerekmez, ama benim senin gibi düşünmeyişime katlanamıyorsan ve istiyorsan, siktir git diyebilirsin.""Siktir git, o zaman!" diye bağırdı.
Farkında değildi. Siktir git diyebilen o değildi. Demeyi istediği halde, diyememişti. Böyle demesini önerirken, izin de vermiştim. İktidar hâlâ bendeydi. Bütün sükunetimle: "Böyle olmaz ki, ben söyledikten sonra siktir git demişsin ne fayda," dedim.
Sarılıverseydi, arkadaşlarımızın yanında geçen bu tartışmanın ardından bana, benim önerim ve iznimle de olsa, siktir git demiş olduğu için özür dileseydi, orada kalırdım sonsuza dek. Durdum, toparladım kendimi, sonra bıraktım Kamer'i yokuş aşağı.
"Bu sakin sakin konuşman yok mu..." Burnundan soluyordu. Boynumu koparsa ancak rahatlardı. İktidar merakı duruyordu yerinde, aşkım ise onun için verileceği nasılsa belli bir hediye gibiydi. Vermeye değmezdi o zaman. O tanrısını siktir etti. Ben, bu bedeni canıma mapushaneye çeviren bir piranhadan daha vazgeçtim. Söz bende olduğuna göre, iktidar hâlâ bende ve ben onu piranhaya ben
zetmeyi yeğliyorum.Lola + Bilidikid'de İskender, Lola'nın cenazesinden sonra, ölüm gerçekliğinin karşısında, bu dünyada sadece ve sadece aşkı ayakta tutmak gerektiğini anladığından öylesine hoyrat davrandığı sevgilisi Friedrich'e telefon edip "Ich liebe dich" deyiverme cesaretini göstermişti. O anda kendisiydi çünkü, sahiciydi. Kamer de öyle bir telefonla çağırmıştı beni. Aynı utangaç harami tavrıyla. Gel gör ki, Kamer'in öfkesi de sahiciydi ama öfkenin ardından bana sarılamayacak denli korkaktı. Beni teh
dit görüyordu, güvenli kozasını yırtacak sinsi bir kediymişim gibi kolluyordu beni. Farem olmaktan korkuyordu. İskender, zaman varken söyleyeyim onu sevdiğimi dedi. Bunu en iyi cenazeler hissettirir. Kamer ise çok zamanı olduğunu düşünüyordur ve biz kendi cenazemizi kaldırıyorduk son uzatmalarda. Gri gözlerimdeki eski kendini göremeyince üzerime giydirdiği bütün ışıltılı, pırıltılı anlamlar döküldü saçıldı salonun orta yerine, Adana'nın yapış yapış sıcağında. Simsiz kalakaldım. "Gözlerinin yeşili gitmiş, gride kendimi göremiyorum. Hem şişmişsin sen. Bak ben onbeş kilo verdim görüşmediğimiz iki yıl boyunca." Oysa, hiç değişmemişti. Bundandı öfkesi. Kendi mekanında canımı yakarak, benim mekanımda defalarca yanan canının yangınını söndürmek istedi. Biraz rahatladı küfrederek, ama iktidar uktesi kaldı. Yangını söndürmek değil çünkü, yangını çıkarabilmektir iktidar kapısını açan. Hal böyle olunca da beni asla yeterince aşağılamayacağını anladı. Benimle uzlaşmak yerine didişdikçe aşağılandığını fark etti. Arada giderilmesi olanaksız bir ukte büyüdükçe büyürken bu beraberlik ikimize de hakaretti. İkimize de yazık. O kendini "güzel" ve sevilesi bulmazken, benim onu sevmem ağırına gitti. Bu yüzden işte gitmek sırası bana gelmişti. Oraya ait değildim. Daha fazla kalamazdım. Kamer de haklı dolayısıyla, başkasının gözlerinde sen güzelsin, sen sevilesi birisin, sen büyüksün ışıltılarını görmek istemekle. Biz gül değiliz ki çiçeğimizi salt kendimiz için açalım. O şimdi şefinin karısının gözlerindeki kendi imgesine sarılmış, ama asıl istediği şefine sarılmak. Şefine sarıldığında, şefinin de sarılabileceği bir beden olduğunu anladığında, mavi gül olmadığını anladığında, başka gözler arayacak kendini kendisine güzel gösteren. Kamer, gül değil ki ona bakan gözlere aldırmasın.Kame
r de, ben de unuttuk hiçbir gülün aynı olmadığını. Mandala gibi. Hiçbir mandala, başka bir mandalanın aynısı değildir. Aynısını aramak nafile çabadır. Farklı dairesel tasarımlarda binbir anlamda kullanılan mandalayı dışardan bir kare çerçeveler. Mandalada da vardır kendi içinde, kendine mahkum, kendinden sonsuz ve ölümsüzce kusursuz ve ölümcül olma anlamları. Aynı gülü kokladığımızı sanmayı severiz, o kadar. İlk aşktan sonra, hep aynı nehre girmeye çalışmamız da bu yüzdendir. Bir öğrensek, her insan, her sevgili, her ten ayrıdır. Tastamam olma yolculuğuna çıkmış ayrı, kendi içinde yeganeliği olan yaratıklarız her birimiz, o zaman daha sahici sarılırız yatağımızdaki yekliğine öteki bedenin.Avcumda irmik helvası mai şimdi, bakar dururum aynadaki suretime. Mai lavaboyu tıkar mı ki? Yok canım, hem bir sürü kimyasal çıktı, cıırt diye açıveriyor laabayı. "Governess" filminden sonra koydu yeni sevgilim bana bu adı: "Semenina," yada "İrmikli herif" olsun istedi adım. Son sevişmemizin son noktasında ağzına doldurduğum, onun yokluğunda şimdi avucumu ısıtan bu krem rengi, mavi ışıltılı pelte yüzünden. Bu peltenin kokusunu seviyorum.
Kaplumbağanın sırtındaki kabuğun üst kısmında - develerin hörgüçlerinde biriktirdiği gibi, dikenleri yüzünden ulaşılmaz sandığımız kaktüslerin içinde biriktirdiği gibi tıpkı - susuz kaldığında kullanmak üzere su biriktirdiğini bilir miydiniz ibne canlarım, çöl piyadelerim benim? Bilir miydiniz? Kendi çölümüzü sırtımızda sürüklediğimizi bilir miydiniz? Tastamam olmadığımızı sandığımızdandır bu, ya da gerçekten yekpare olmadığımızdan. Bu ya gerçekten öyledir, ya da bize bu öğretilir. Salt erdişil kimliğimize özgü de değildir bu. Karşı cinsi sevenler için de böyledir. Gül değiliz biz. Kaplumbağa değiliz. Kendimizi doğuştan tamamlamış değiliz. T
amamlanmışlık, içkin bir özelliğimiz değildir. Nadir de olsa, "tamamlamış kendini" tanısını koyduğumuz birine, erdişil olsun olmasın, aşık oluverişimiz, gülün açan çiçeğine belleğimizden onay alarak içgüdüsel bir yönlendirmeyle burnumuzu uzatmamız bundandır. Burnunu güle uzatan, ya da gülü burnuna doğru çekenin kendisi de tastamam değilse, işte o zaman batar diken. Ödül bekleyen işte bu yüzden bedel ödediğini sanır da küser güle. Herkesin açmak istediği mavi gül kendi gözleri içindir.Bir de hiç düşündünüz mü neden bir mekana girer girmez türümüzden olanları hemen tanırız? Neden, hiç mi merak etmediniz? Hemen kırıştırmaya meylimizden bunu düşünmeyiz hiç. Cinsini siktiğim cinsine çeker de ondan. Bizim cinsimizin bakışı, yürüyüşü, oturuşu, kalkışı, kolay "merı
baaa" deyişi hep aynıdır. Hangi alt türden olursak olalım, hep aynı yalnızlık çığlıklarını yollarız sessizce ve umarsızca ve aynı tükürük tangosunu yapmaya başlar damak altlarındaki bezler. Çünkü ve bu yüzden bir tek kendi türümüze ihanet edemeyiz. Biz hem sebep, hem de sonuç ilişkisiyle yaşarız kendimizle. Yekpare ve tek tek basaraktan, bade süzerekten yaşamayı öğreniriz önünde sonunda. Bu yüzden ya yürek hoplatan bir tangoyla çekiliriz hemcinsimize, ya da birbirimizi tanıyıp anladığımızı bile bile görmezden geliriz kendimiz "gibi" olanı. Kendimizi göze alamadığımızdandır bu. Tastamam olmadığımızın da kanıtıdır aynı zamanda. Suyumuzu sırtımızda taşımak yerine, başkalarının elinden dökülsün üstümüze su diye beklediğimizdendir.Ben öldüm Kamer. Ben öldüm sen b
ana domaldığın gecenin sabahı bir günaydın öpücüğü yerine nefsini benden önce düşünüp de karnını doyurmaya mutfağa koştuğun için. Ben öldüm yarın. Ben öldüm Marlon. Ben öldüm sen başkasıyla akşamdan kalıp da sabah benden medet ummaya kapıma geldiğinde en aciz gözlerinle. Ben öldüm Serdar. Ben öldüm sen hatır için sana sarılmama izin verdikçe ve ben kendi bedenimi hissetmek için senin ellerine ihtiyaç duydukça ve sen ne benle ne de bensiz varolmayı beceremedikçe. Ben öldüm Berduş, dudaklarımı sadece alkole meze yaptığında. Ben öldüm Lili, hayat gailenin ve mavi gözlü bir sevgili hayalinin, Amerika hayranlığının hep benim önüme geçtiğinde ve sürpriz yapmayı düşünmeyişinde. Ben öldüm asker kuzenim, beni sadece karın uzaktayken stepne gibi kullandığında. Ben öldüm hepinizle. Bu yüzden yola çıkmak zamanı gelmiştir gene.Başınız sağ olsun. Götünüzden kına eksik olmasın. Böyle dediğim için gücenmeyin. Ben mavi gülümü açtım. Güneşe doğru cama yapışmam bundandır. Beni var eden ve beni yok edeceğini bildiğim eril ışığa doğru uzanışım bundandır.
Biriyle seviştikten sonra onun, özellikle bacak arasının kokusu bıyıklarımda ve bacak aramda kalıp donuma siniyordu eskiden. Bir süre bıyığımı kokluyordum, donumu kokluyordum sevgili uzaktaysa. Yeni keşfettim, benim kokum kimseye sinmiyor. Parfümüm değil. Bacak aramın, semenimin, terimin, boklu götümün kokusu. Bu yüzden yeni bir şarkı dilimde: "Rosy Blues for Semenina". Koklaya koklaya bitirdiler kokumu.
Herkes kendi gözlerine açmak ister mavi gülünü. Bir tek mavi gülün ömrü az o
lmaz çünkü. Uçurumumuzun özrünü ancak böyle taşıyabiliriz de ondan. Benim sonum da kendi uçurumum. Sağ olsun başınız ve lütfen çiçek göndermeyin. Ben Şarmut. A. İkarus. Kendi uçurumunda açmış mavi gül. Kendime kokuyorum sadece ve sadece kendim kokuyorum.S
ular kesilecekmiş bir hafta. Haberlerde söylediler. Sardunyam tomurcuklanmış, pembe çiçeklerini açacak gene. Su ister bu sıcakta. İzninizle, bir koşu gideyim de kap kacak ne varsa suyla doldurayım. Susuz kalmamalı sardunya.