BİR HİKÂYE GECESİ

SİBEL / İstanbul

Gece sessizdi ve en küçük bir aydınlık bile sızmıyordu açık pencereden. Garip yorgunluk vardı üzerimde. Sanki vücudun derin bir uykudaydı. Sadece, durup dinlenmeden düşünüyordum. Kafamın içinden birtakım anılar geçerken, artılar ve eksiler beynimi savaş alanına çevirmişlerdi. Ne yanda dursam yeni bir problem çıkıyordu karşıma. En iyisi düşünmemek diye geçirdim içimden.

Piyanonun başına dönüp, lambayı söndürdüm. Yağmur tüm çekiciliğiyle sürüyor, cama vuran damlaların ahenkli sesiyle gözkapaklarım giderek ağırlaşıyordu.

Bir sarsıntıyla yerimden fırladım. Kapı şiddetle çalınıyordu. Koşarak kapıya yöneldim. Açtım

"Sen!"

"Evet, niye şaşırdın?"

Saçlarından yağmur suları süzülüyor, öksürürken elleri ile ağzını kapatıyordu. Üşümüş olmalıydı.

"Ne işin var senin bu yağmurda sokaklarda, hasta olacaksın. Hem bu heyecanın niye?"

"Evet"

"Bitirdim. Gelip görmeni çok istiyorum. Ne olur toparlan bize gidelim."

"Nee! Ciddi olamazsın nereden vakit buldun da bitirdin onu?

"Sadece senin kadar uykuyu sevmiyorum. Hadi çabuk ol."

"Biraz bekle üzerimi değiştirip geliyorum. Bu arada git saçının kurut, üzerindeki ıslak şeyi de çıkart hasta olacaksın."

Kazağını çıkartıp banyoya girmiş, Aynanın önünde bir kağıt mendille yüzündeki makyajı siliyordu. Biraz solgun ama çok güzel bir yüzü vardı. Çıkık elmacık kemikleri, dolgun dudaklar, iri ela gözler...

"Al bakalım, bunu giyebilirsin."

"Aaa evet, sağol."

Utanarak gömleğe uzanmıştı. Bana döndüğünde elimde olmadan vücuduna baktım. Pürüzsüz esmer bir ten, oldukça diri göğüsler...

Ve işte o an gözgöze geldik Çoğu zaman olduğu gibi ayıramadık gözlerimizi birbirimizden. Saniyeler, dakikalar, saatler geçmişti sanki. Kalbim çıkacakmış gibi atıyordu. Zorlukla ayırabildim gözlerimi. Onu kapıda beklediğimi söyleyerek uzaklaştım banyodan.

Lezbiyen olduğu söylentilerini duymuştum arkadaş çevremizden ve yaklaşık dokuz aylık arkadaşlığımız boyunca ne o bana bu konuda bir şey açıklamıştı ne de ben. Onunla yaptığımız küçük gezintiler, akşam yemekleri, ürkek dokunuşlar, herşey ama herşey aslında bazı şeyleri açıklıyordu. Fakat yeni bir hayal kırıklığına da hazır değildim.

Ayak seslerini duyduğumda arabanın anahtarını alıp kapıya yöneldim. O da mantosunu alıp dışarı çıkmıştı. Bakışmanın verdiği utanç ve heyecandan olacak ki konuşacak bir şey bulamıyordum. Yavaşça ona döndüm. Sokak lambalarının donuk ışığında ince, uzun yüzünü bana çevirerek;

"Biliyor musun o tabloyu senin için yaptım. Umarım beğenirsin." Dedi.

Çok şaşırmıştım. Şu ana dek aldığım en anlamlı hediye olacaktı benim için. Onun yaptığı resimleri ne kadar hayranlıkla izlediğimi biliyordu. Yanağından öpüp teşekkür ettikten sonra gazpedalına biraz daha yüklendim. Evlerimiz öyle yakındı ki beş dakikada varmıştık bile.

Gece zifiri karanlıktı ve yağmur tüm şiddeti ile devam ediyordu. Koşarak eve girdik. Tablo, tüm ihtişamı ile salonun ortasında duruyordu. Merakla yanına gittim.

"Tanrım ... Bu muhteşem."

Resim çok etkileyiciydi. Eşsiz bir sahil ve kumlar üzerinde iki kadın. Her fırça darbesinde farklı bir güzellik katılmıştı resme. İki kadın, biri diğer kadının yüzünü şefkatle avucu içine almış, buğulu gözlerle birbirlerine bakıyorlardı. Tablo muhteşemdi. Ama Selen için tablonun ne anlam ifade ettiğini bilmek istiyordum.

Arkamı döndüğümde, koltuğa oturmuş beni izliyordu. Yüzünde o güzel ifade vardı yine. Tabloyu izlemeye devam ettim. Birden yavaşça bana yaklaştığını hissetmemle, vücudunu bana dayaması bir oldu. Sıcaklığı tüm bedenimi sarmış, öylece donakalmıştım. Güçlükle ona döndüm. Ellerini, tanımaya çalışırcasına saçlarımda, dudaklarımda, boynumda gezdiriyordu. Ve birden hızla kendine doğru çekti beni. Dudaklarını dudaklarıma dayayıp, gövdesini gövdeme bastırmıştı. Beynimdeki tüm kuşkuların yok olduğunu hissettim ve şaşkınlığım yerini arzuya bırakmış gibiydi. Uzun bir öpüşmeden sonra "aylardır bunun hayaliyle yaşıyordum" diye fısıldadı kulağıma. Ellerim saçlarında, yanık teninde geziniyorken elleriyle bileklerimi kavrayıp dudaklarındaki o sıcak gülümseme ile onu izlememi istedi.

Ahşap, cila kokan bir merdiven, karanlık...

Basamakları çıkarken uzun siyah saçları ve gözlerimi ayıramadığım o yuvarlak, diri kalçaları ile önümde salınıp duruyordu. Merdivenin bitimindeki küçük, şirin konsol birkaç hafta önceki günümüzü hatırlattı bana. Onu bir eskiciden almış eve gelince de beğenmeyip, hazırladığımız boyalarla onu daha şirin bir hale getirmiştik. Sadece konsolu boyamakla kalmayıp üstümüzü başımızı da batırmıştık.

Tanrım! Odasına yaklaşırken heyecanımı bastırmak için düşündüklerim galiba boşunaydı. Odanın kapısını açtığında arkasından belini kavradım ve gövdesine sarıldım tutkuyla. O da ellerini kalçalarımda gezdiriyordu. Yavaşça bana döndü. Birbirimizi soymaya başladık. İşte o diri göğüsler artık göğüslerime değiyordu, ve müthiş bir duyguydu bu. Mutluluktan ve zevkten olacaktı ki başım dönüyordu. Belimden kavrayıp beni yatağa çektiğinde dudakları boynumda, elleri ise göğüslerimde geziniyordu. Tarifi imkansız duygularla sevişmeye başlamıştık.

Ve saatler birbirini kovalıyordu.

Sabahın ilk ışıkları kepenklerden içeri süzülmeye başlamıştı bile, ikimizde mutluluktan ve hazdan sarhoş gibiydik. Odanın loşluğunda derin solumalar birbirine karışmış, gizlenmiş bir aşkın, hapsedilmiş bir iç fırtınanın gittikçe artan iniltilerini büyük bir arzuyla dinliyordum. Başımı bacaklarının arasından kaldırıp yanına uzandım. Dinmiş bir fırtınanın ardından hızla bana sarılarak, ağlamaklı bir ses tonuyla defalarca beni sevdiğini söyledi.

Ve yavaşça sıyrılıp pencereye koştu. Ardından yetişip beline sarıldım ve kendime çevirdim. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu.

" Neden ağlıyorsun, yanlış bir şey mi yaptım?" diye sordum.

"Mutluluktan, sevinçten ağlıyorum." dedi ve boynuma sarıldı. Onu hiç bırakmamamı, beni çok sevdiğini söylerken dudaklarını dudaklarıma kenetlemişti bile.

Hosted by www.Geocities.ws

1