MEKTUP-LAR-DAN
SPARTAKÜS ÖLÜYOR BURSALI ARKADAŞLAR!...
Evet uzun çabalar sonucu çıkan ama hep çeşitli engellerle karşılaştığımız mücadelemizde sesimiz yavaş yavaş kısılıyor. Çünkü hep olduğu gibi ne yazık ki insanlar çok konuşup bir şeyler üretmiyorlar. Nitekim kısıtlı imkanlarla 2-3 arkadaşın çabalarıyla uğraştığımız daha doğrusu ürettiğimiz dergimiz uzun zamandır sekteye uğruyor. Aslında hiç zamanında çıkmadı o ayrı. Ama insan içinde olmadıkça sorunları anlayamıyor. Emeklemeye çalışıyoruz ama hep önümüze engeller
konuluyor. Bunu diğer örgütlenmeye çalışan arkadaşlarda yaşadı mutlaka. Genelde insanlar olumsuzlukları pek anlatmazlar ama tecrübeler paylaşılmalı diye düşünüyorum. Dergi için çok fazla çaba gösteren arkadaşım Ali Şan da zannedersem yoruldu. Sonuçta onun yaşamında yapması gereken başka işlerde var her insan gibi. Bursa'da aslında çoğu insanın düşündüğü kadar olmasa da yığınla İBNE var. Dikkat ederseniz özellikle bu terimi kullandım. Çünkü bu arkadaşlar sadece yiyip içip sikişip... başka bir bok yapmayan insancıklar. Artık insanlarla uğraşmaktan yıldım. Üniversitede okuyan doğru düzgün bir işte çalışan sözde kültürlü eşcinsel arkadaşlar nerde diye düşünürüm hep. NE yazık ki hiç olarak kalmayı sindirilmeyi seçmişler onlar. Onlara birşeyler anlatamamak yanında görememek ne kadar iğrenç anlayamıyorum. Neden bu kadar boşuz. Cafelerde, parklarda, sinemalarda, barlarda... geçireceğimiz birkaç saatten birazını haklarımızı aramak için ayırmıyoruz. Neden bu kadar pasifiz anlayamıyorum, herhalde yataklardan geçen bir alışkanlık olsa gerek.Bahar şenliği oldu ama SPARTAKÜS'ten kimse yoktu orda (bende kişisel bir nedenle orda olamadım çok istememe rağmen) bildiğim kadarıyla. Oysa bundan haberi olan en az 10 arkadaş vardı. Ama KAOS GL deki arkadaşlar bir yerlere geldiyse mücadelelerinin sonucunda bunu başardılar. Onlar alkışı hakediyorlar fazlasıyla. Ama sadece alkışlamak yetmiyor yapılan mücadelede yer almayı öğrenmek gerekiyor. Umarım bunu eşcinsel olan arkadaşlarımız başarabilirler.
Hoş Bursa'dan kaç arkadaş bu dergiyi okuyor bilmiyorum ama 1 2 arkadaşta olsa okuyordur eminim. Onlardan istediğim tek şey birlik olalım SPARTAKÜS'ü yaşatalım. Eşcinseller olarak hak ve özgürlüklerimizi arayalım. Kimse bize özgürlüğümüzü oturduğumuz yerden vermeyecek. polis korkusuyla yaşayıp,
kimlikleriniz delinsin, takıldığınız yerler her gece ahlâk polisince basılsın istiyorsanız, ailenizden ayrı orda burda onun bunun koynunda 5-10 milyona vücutlarınız satıp otel köşelerinde sürtmek, ya da ailem öğrenmesin diye kendinizi esir gibi yaşatmak istiyorsanız, saldırılara maruz kalmak istiyorsanız o başka. Yan gelip yatmaya devam edin o zamanBURSA'daki arkadaşlar eğer birşeyler yapmak istiyorsanız benle iletişime geçin istiyorum. Birbirimiz için var olmayı öğrenmeliyiz farklı zevk, düşünce, yaşam tarzlarına sahip olsak da bir noktada buluşabiliriz.
Kendinizce kalın ama ısırmayı da öğrenin artık...
BARIŞ EVREN 0.542.734 79 90 - 0.532.557 70 51
Dolunay / Ankara
Nasılda boynu bükük duruyorsun, geceyi bölen sokaklar başının altında. Çektiğin acının hepsi boynuma asılıyor, diğer ağırlıkların yanına. Yıllardır beklediğim an, zamansızca çıkmış olabilir miydi karşımıza? Olanların arkasından ne söylene bilir ki?
Yavaşça fısıldadığım doğrularıma kırılıyorsun yalancı hayatta... Yüzünün hüznünü saydamlaştıran parlak damlalar süzülürken, ağlayan göğün doldurduğu sokaklara, bin defa parçalanıyorum.
Uzatamadığım ellerim biliyor, reddedilme korkularının gerçek beni nasıl engellediğini, sen bilemiyorsun.
Söylenmişliğine inanmasan da, kızın seni seviyor Anne! ve sırf başkasının kızına aşık diye yıkılmana kırılıyor.
Kendine hesap soran o gözlerinin karşısında kelimeler boğazıma sıkışırken ve doğrularını aramanın nafileliğinde bölündüğüm her parçayı hissettim yüreğimde.
Sana ne diyebilirim Anne?
İçindeki sevgi endişeleriyle harcadığın masum çabaların sana doğrularımı getirdi.
Ben hissettiklerimin gerçekliğindeyim, sense acılarında... Bir adımlık hayatımın uzun zamanından beri farkında olduklarıma endişeleniyorsun. Ve gelip geçici diyorsun duygularıma. Kim bana kimi seveceğimi öğretebilir ki? İnanmak istediklerini bir kenara bırak Anne! Ne olur bak gözlerime?
Zannettiğin gibi seçilecek en kolay yol değil bu. Dikenlerin çevirdiği, kaçışı olmayan uzun bir yol. Patikalara kaçsam da geri dönemem. Çünkü yürüyen ben gerçek bana varmaya çabalıyor.
Çevremizi kuşatanlara neden bu kadar yakınsın Anne? Neden bana değil de onlara?
Hiçbir şeyini söndürüp almam senden...
Kalbimden dilime varan tek dilek Ne'olur yanımda kal. Kızın yalnızlığa dayanabilir ama Annesini
n uzak gözlerine asla...Sessizce, kaldırıp başını olanları hak etmek için ne yaptığını soruyorsun Tanrıya. Gerçeklerini kendi bulmuş bir kıza sahip olmak bir bedel değil Anne! Şimdi farkında olmadığın ve belki de uzunca bir süre olamayacağın güzellikleri barındırıyor benim sevgim. Ne senin kalbini ne de inandıklarımı savuşturmayı istiyorum. Sevgilerimin altında ezeceksin kalbini...
Burnumun dikine giderken -sen hep öyle dersin- arkama bakmadığımı sanma. Korkularımla kaçtığım tek kucak seninkiydi ve kaçamak bakışlarla izlediğim.
Geldim, gördüm ve yendim hayatı. Ne olur paylaşın benimle zaferimin sarhoş eden tadını?... Yanımda ol!
Veremeyeceğim hesabım yok. İnanarak yaşadım çünkü her şeyi.
Ağırlıklarını kaldıramadıklarına tercih ediyorsun ölmüş olmayı. Bu günü yaşamamalıydım derken, öldürüyorsun beni.
Sancılarla açtığım geçmiş günlere döndürme beni. "Acaba?..."lar çoktan silindi beynimin içinden.
Hiçte korkusuzca bakamıyorum dünyaya. Beni bekleyenleri toz pembelikten uzak az çok görebiliyorum. Ama yaşananla
rdan da hep bir şeyler öğreniyorum.Üzerine yürüdüğüm korkular bir gün benden korkacak, inandığım savaşımın karşılıkları o zaman geçecek elime O güne kadar karşıma çıkacak zorluklara senin yokluğunda eklenmesin Anne! Kandan kandan başka şeyler bağlıyor o
lsun seni bana.Becerilerim ve eksikliklerimle nasıl "kızım" dediysen bana şimdi de aynı sevgiyle bak gözlerime. Çünkü değiştirmiyor beni hemcins aşkım. Kadınlara aşkımla da senin kızınım, çıkarsız çocuksu oyunlarımlada. Bir yandan büyürken bir yandan çocuk kaldım.
Küçüklüğümün korumasızlığında beni kötüden koruyan ellerin, şimdi nerelerde anne? Neden bir anda siyahlara büründü her güzel?
Yalanlarımı mı tercih ederdin, doğrularımın yerine? Dürüstlüğü öğütledin ve hesap sordun. Söyleyiverince yıkıldın kaldın altında.
İstediğin doğru, istemediğin yalan yer değiştiriverdi birden. Ortadakilerde yarattıklarının çelişkisinde kaldın.
Suçlu aramamalı Anne! Çünkü ne ben ne sen ortak değiliz hiçbir suça. Olanlar günahlarımıza bedel değil.
Ne olur bak bana An
ne! Ellerine al. Her ne kadar yalnızlıklara ve hayata karşı koyacak kadar güçlü olsam da, gözlerinin uzaklığı ağır gelir ruhuma!Paşa / Bursa
EŞCİNSEL DENEYİMİN VARLIĞI VE ANLAMI
Dünyayı zenginleştirme yetisi doğal olarak olağan dışıdır. Eşcinsellikte doğal olarak bir olağandışılıktır. Bu iki özelliğin bazı kadın ve erkeklerin hayatında buluşması şaşırtıcı değildir. Cesaret de, belki insanların bir çoğu için cesaret gerektiren durumların nadir olmasından dolayı, aynı şekilde olağan dışı bir karakter çizgis
idir. Buna rağmen bir çok kadın ve erkek eşcinsel için ve daha kesin olarak hayatları bu yapıtın konusunu oluşturan 40 insan için cesaret, günlük bir alışkanlık değilse bile, en azından sıklıkla baş vurulan bir meziyettir. Geçip giderken dünyaya kendi çizgisini bırakmak güç ve kendine güven gerektirir. Kişi bu güç ve güveni ancak kendi eşcinsel kimliğiyle yüzleştiğinde ve toplumun reddetmek için gösterdiği tüm çabalara rağmen eşcinselliğin değerini kabul ettiğinde kendinde bulabilir. Modern zamanlarda, bir eşcinsel erkek ya da bir lezbiyen olarak büyümek aynı zamanda bir marjinal olarak büyümek anlamına gelmektedir. Eşcinsel çocuk kendini ilk başta heteroseksüel (karşı cinsel) bulunur. Öteki cinsten birine aşık olmak, onunla çıkmak, evlenmek ve çocuk yetiştirmekten oluşan toplumsal ritüellere bu eril yada dişil tür tarafından belirlenmiş klasik rollere eşit güçteki bir düşünceler ve arzular yığını ile karşı çıkılır. Kendisiyle aynı cinsten birine aşık olmak, onunla çıkmak, birlikte yaşamak ve hayatı paylaşmak. Kendilerinden çok fazla emin olmayan ergenlik çağındaki eşcinseller hakim kültürün sunduğu yaşam türleri ve değerlerinin çözümlenmesi, düşünme ve arayış devreleri geçirirler, ve kendilerine bunları hangi noktaya kadar kabul edebileceklerini sorarlar. Kendilerini bu kalıba girmeye zorlayabilip zorlayamayacaklarını sorarlar. Genç eşcinseller çifte bir meydan okuma ile karşı karşıya kalırlar. Bir yandan kendilerine sunulmuş seçenekleri değerlendirmelidirler. Görüş açıları bu seçeneklerden bir çoğunu da kabul edilemez kılar ama aynı zamanda kabul edilebilir alternatifler aramalılardır. Tek bir eşcinsel bile yakından incelemediği bir hayatı yaşayamaz. Eşcinseller kendilerini eşcinsel olmayan hemcinslerinden daha bilinçli bir şekilde oluşturmak zorundadır. Toplum tarafından sunulan değerleri gözden geçirmek ve eşcinsel kimliklerine uyanları seçmek durumunda kalırlar. Tek başlarına gerçekleştirdikleri bu yürüyüşte genellikle yardım ve destek alamazlar ama yinede bu yürüyüşü gerçekleştirirler. Bir kimliği kendinden çıkararak geliştirmek ve kendi değer ihtiyaçları ile toplum içinde taviz vermeden yaşamak olağan dışı cesaret ve yaratıcılık ister.Son olarak eşcinsel arkadaşlara önerim fuhuş gibi toplumsal ve yasal yaşama ters düşen yaşam biçimlerini aşarak her eşcinsel bireyin kendi eşcinsel kimliğini destekleyecek bir meslek ve yaşam biçimini bulabilmesi dileğiyle.
İbrahim / Ankara
ENE BİHABBİKE ALİ FERHAT
Andersen masallarında uçuk sarı saçlı sevimli bir İskandinav çocuk anne babasının dışarıda olduğu saati kollayarak, salondaki sallanır koltukta uyuyakalan anneannesini uyandırmamak için ayaklarının ucuna basarak, ormanda ilerleyen bir kızılderili savaşçı sessizliğinde tahta döşemeyi ayak parmaklarının ucunda dikkatlice geçerek çatı katına tırmanır. Loş karanlığa
alışmak için bir süre bekledikten sonra sevimli bir kedi yumuşaklığında meraklı gözlerle tarar tavan arasını. İşte köşede o eski sandık. Hafifçe tozlanmış kapağı incitmeden açarak dalar o gizemli dünyaya. Kaç dünya sığmıştır kim bilir o minik sandığa. Gerçekler, hayaller, eski kitaplar, korsanlarla dolu define adasının hazineleri, solgun hatıra defterleri, kurutulmuş güller, bembeyaz ve sesiz uykularını sürdüren ütüsü bile bozulmamış danteller.İskandinavya'da bir çocuk dalıp giderken anneannesinin sandığının gizemine, dalıp giderken ütüsü bozulmamış dantellerin motiflerine, dönüşürken motifler kişilik testlerindeki mürekkep lekesi figürlerine, Ankara'da yalnızlıkla yalıtılmış bir odada heyecanlı ve acemi parmakların çevirdiği eski Kaos GL sayılarının sayfal
arı arasında tekrar belirmeye başladı güzelim dantel motifleri.Ali Ferhat'ın annesinin elinden çıkmış danteller... Çapa marka mıydı iplikleri? Kaç gramlık yumaklardı? Beyaz mı tercih edilmişti daha çok krem mi? Saflığı ve temizliği "beyaz" tekeline aldığına göre o kutsal kadının gönlü de başka renge sarı olmamıştır eminim. Ali Ferhat'ın kurutulmuş gülleri çok üzmüş müydü motiflere hayat veren narin parmakları? Aceleyle dantelin zincirini örerken tığ eline batmış ve kıpkırmızı bir damla kan acımasızlığında
mı düşmüştü dantellere? Kan akıyor, kırmızı arsızca örtüyordu beyazın safiyetini.Kara saçlı, kara kaşlı güzel çocuk... Sıcak bir Ekim gününün armağanı... Dünyanın en güzel, en ince, en zarif, en nazlı selvisi. Aslında selvi bile tam tanımlayamaz senin o narin boyunu. Ar'ar demek lazım belki... Dağ selvisi yani...
Kanuni Sultan Süleyman kendisine verilen "muhteşem" lakabını hak etmiş midir bilemem ama muhteşemse şayet, ihtişamını 46 yıllık saltanatından çok Ali Ferhat'ın boyunu tanımlarken yazdığı iki dizeye borçludur bana kalırsa
Kadd-i yare kimi ar'ar dedi kimi elif
Cümlenin maksudu bir, amma rivayet muhtelif.
Sevgilinin boyunu tanımlarken kimi dağ selvisi dedi, kimi elif. Herkesin amacı bir, fakat rivayet muhtelif.
Nasıl anlatmalı senin boyunun güzel çocuk? Nasıl tasvir etmeli o endamı Güneyli güzel? O zarafetin hakkını hangi teşbih verebilir sevgili Ali Ferhat? Öyle yaman bir soru ki bu, yanıtı için sanıyorum yalvarılacak tek merci yine sensin.
Dağ selvileri ve beyaz danteller... Akdenizin kumu ve kurutulmuş güller... Gece kalınan arkadaşlar ve sırdaş defterler... Ak köpükler ve sahile yazılan Ali'ler... Kızgın güneş ve gece yolculuğu yapan otobüsler... Anneler günü ve bir erkekle geçen geceler... Beyaz çarşaflar ve çıplak ince bir vücut... Çarşaf kıvrımla
rında oynaşan kara saçlı, kara kaşlı güzel çocuk..."O güzel adam" da paylaşsa aynı çarşafı kıskanmadım diyemem esmer çocuk. Güzel adamı kıskanmak da bir şey mi, o çarşafı düşündükçe çıldırıyorum ben asıl. Beyaz çarşafla esmer teninin oluşturduğu dayanılmaz birlikteliği renkler yaratılalıberi "beyaz"la "siyah" acaba hiç yaşayabilmişler mi?
Kaşarlanmıştım halbuki. Ağlamayacaktım artık. Ali Ferhat varsın yazsındı fi tarihinde bir derginin sayfalarına hüznü. Varsın serpiştirsindi gözyaşı tohumlarını satırlarının arasına. istediği kadar güller kurutsundu gam defterinde. Nereden bulacaktı beni Ali Ferhat'ın kirpik diplerinde boncuklanan damlalar. İnanamıyorum. Yıllarca beklemiş beni 34. sayının sayfalarında. Nasılsa gelip takılacak ağzıma diyen sabır abidesi örüm
ceğin inadıyla. Gözyaşlarımı nasıl kıskanırdım halbuki benden izinsiz akmayacaklarına inandırmıştım kendimi. Olmadı, olamadı, güzel çocuk ağladım doyasıya. Tamam, kabul ediyorum gözyaşının izin makamı senmişsin. Al, kaynağı da senin olsun.Gül kuruttuğun gam defterinde acılı bir nota, sızılı bir sözcüğüm artık. O gam defteri bitti mi? Biter mi hiç? O gam defterinin tamamı yok mu? Söyle bana sıkıntılı anların Hızır'ı, gam defterinin tamamı yok mu? Örtüyü kaldır üzerinden, sırrını haykır, gam defterini tamamı
yok mu? Şeyh Galip'in "Tardiyye" siyle yalvarıyorum sana yanık tenli güzel, o defterin tamamı yok mu?Ey Hızr-ı fütâdegen söyle
Bu sırrı edip ıyân söyle
Ol sen bana terceman söyle
Ketm etme yegân yegân söyle
Gam defterinin tamamı yok mu
Sarhoşum hüznünle ekim güzeli... Aşığım boyuna sevdalı çiçek... Sabah gözünü açamayan nergisin mahmurluğundayım... Sen gece gülistanda şarap içmişsin... Tüm gülşen sarhoş güzelliğine... Ben de mahmur nergisinim... Bildin mi, anladın mı şimdi güzel çocuk niye mahmur olurmuş nergisler.... Nergis, kendini öldürecek derecede güzelliğine hayranmış derler. İnanma, senin güzelliğinin verdiği sarhoşluktan ne yaptığını biliyor muydu ki?
Ben, Ali Ferhat'ın 34. sayıdaki dan
tellerini ve kurutulmuş güllerini okudum. Başımı döndürdün yanık buğday tenli çocuk. Ne yazdığımı biliyor muyum ki?Coşkun / İstanbul
Murat Yalçınkaya'nın "Kaybolmaya Tahayyülle Direnmek" başlıklı yazısını içeriği itibariyle beğendim ama bu tip bir yazının, derginin diğer yazanlarını eleştirmeden yazılması
gerekiyordu. Çünkü Kaos GL'ye yazanlar profesyonel yazar değiller. Bu kişiler politika üretmekten çok kendi özellerini ifade etmektedirler. Bu tip eleştiri yazıları dergiye yazı yazan kişileri rencide edebilir. Yazanları veya yazacak olanları (ki bunlar profesyonel olmadıkları için zaten oldukça ürkekler) ürkütebilir ve yazmaktan vazgeçirtebilir. Tıpkı Serkan Ege'nin eleştiri yazılarından sonra bazı insanların (örneğin değerli bir cevher Parisli Amcanın) artık yazmaması gibi. İnsanların yeni yeni filizlenen kalemlerini eleştirip kırmaktansa, onları cesaretlendirmeli ve gey toplumunu öncelikle çok sesli bir koroymuş gibi konuşturmaya başlatmalı… Eşcinsel toplumdaki bu konuşma özgüveni yerleştikten sonra kalemlerin birbirlerini eleştirmesi yani profesyonel düşünce tartışmaları başlamalıdır. Şu an yapılması gereken, herkes tabii ki istediği türden yazı yazmalı ama birbirlerini rencide etmeden, kendi düşüncelerini savunabilmelerini sağlamaktır. Özgürleşmenin temel ve vazgeçilmez ilk şartı kişinin kendisiyle barışıp, coming-out yapabilmesidir. Bunun ise en güzel ifadesi Kaos GL'ye yazı yazabilme cesaretidir. Lütfen amatör insanları profesyonel olmamakla suçlamayalım. Konuyla ilgili daha geniş düşüncelerimi Kaos GL'nin Nisan 99 sayısındaki "Kutlu Olsun" yazımda ifade etmiştim.Eftal / Kayseri
Beni çok yıpratan ve üzen hatta hayatla ve insanlarla tüm bağlarımı kopma derecesine getiren ve 2,5 yıl süren bir ilişkiden çıkalı epey zaman oldu. Onsuz yaşayamam, nefes alamam diye düşünürdüm ama ölünmüyormuş. Belki de iki heteroseksüelin bile yaşayamayacağı kadar yoğun bir birliktelikti. Duygusaldık, kıskançtık, tartışırdık, ağlardık ve hiç bitmeyecekmiş gibi, beraber yaşlanacakmışız gibi gelirdi ama bitti, evet sorgusuz, hesapsız, nedensiz, niçinsiz bitti ve ben hâlâ yaşıyorum hem de yaptıklarımın ve yaşadıklarımın her anından keyif alarak yaşıyorum.
Ve iyi ki yaşıyorum. Bir daha öyle sevemeyeceğimden korkarak, içimdeki sevgi deposunun hep boş kalacağını düşünerek yaşamaya devam ederken…
Beni sevmeye hazır yüreklere arkamı dönerek, görmezden gelerek onları. Eksik yaşamayı göze alarak hüzünlü yürekleri ile dolaşmaları için hayata salarken onları ve ben artık sevemeyeceğinden korktuğum yüreğimle yaşamaya devam ederken…
Hiç ummadığım bir zamanda çok da hazırlıksızken aniden yeniden düştüm aşka. Tarih 3 Haziran 1999-Perşembe. Yer: İstanbul.
Evet, işte yeniden aşık olmuştum hem de hiç beklemediğim bir zamanda ve yerde kadınca yüreğim erkekçe sevdalanmıştı yeniden. Kariyerli olduğu için değil, çok yakışıklı olduğu için de değil İNSAN ve GAY olduğu için seçmişti yüreğim. "Sakın bana aşık olma, acı çekersin, bu da beni üzer" dediği zaman umursamamdım bile. Nice felaketlerden sonra yeniden sevdalanmıştı yüreğim. İçimdeki sevgi depom çağlar olmuştu yeniden ya, kim durdurabi
lirdi ki, kimin gücü yeterdi, yüreğimin en diplerine inip söküp almayı ordan bu sevgiliyi.Sonra "aşka bir süre kapattım gönlümü" diye devam etmişti konuşmaya ama bu da yaralamaya yetmedi beni.
Sırtımdaki ayak izlerine bakarsanız anlayabilirsiniz ancak sevdalarımın bende bıraktıkları izleri. Sırtımda koca bir kambur gibi taşıdım onları hep onurla, benim sevdalarımdı onlar.
"Aşk üzerine tartışma benimle" diyordu. Aşk bu, aşk üzerine tartışamayacak, söyleyecek sözü olmayan biri varsa bir adım öne çıksın…
İstanbul İstanbul olalı hiç bu kadar güzel kokmamıştı. Martılar heyecanla çırpmamıştı kanatlarını, vapurlar bile bir başka çalmıştı sirenini, hayır ben gidiyorum diye değil, o İstanbul'da yaşıyor diyeydi tüm bunlar. Vapur beni uzaklaştırırken karşı yakaya, dalgalara avazım çıktığı kadar fısıldamıştım seviyorum diye.
Taşıdığım cinsel kimliğimin onurunu en yukarılarda hissederek yaşadım hep ve bir daha seninle arttı duyduğum bu onur. Bana iyi geceler derken ve iyi yolculuklar dilerken dakikalarca sarıldın ya sımsıcak, unutabilir miyim sanıyorsun? Hayır!
Peki sen "yüreğimi artık aşka kapattım" dedin diye sevmekten vazgeçeceğimi mi düşünüyorsun? ASLA.
Seni dinleyip vazgeçersem aşkından; erkekçe sevdalanan kadınca yüreğime ihanet etmiş olmaz mıyım? Bu yürek atar mı sanıyorsun yeniden umutla, titrer mi heyecanıyla? Yazık etmiş olmaz mıyım, haksızlık etmiş olmaz mıyım sence?
Seni sevmeye, aralıksız, soluksuz sevmeye devam edeceğim sevgili. Senden karşılık beklemeden, seni üzmeden, yorgun yüreğini tüketmeden seni sevmenin tadına varmaya devam edeceğim. Bu yürek öyle güçlü ki, öyle büyük ki bu sevda ikimize de yeter inan.
…
Yaşadığım şehirde herkes çok tanıdık ama, hiç kimse sana benzemiyor. Sen kokmuyor hiçbiri. İçten içe yabancıyım insanlara ve bu kente.
Sana sesleniyorum sevgili;
YA KALK GEL YA DA KALKIP BEN GELEYİM.
Şunu bilmesini istiyorum herkesin, duymalısınız hepiniz, paylaşmak istiyorum bu yazıyı okuyan herkesle; SEVİYORUM ONU.
……/ Ermenek Cezaevi
Görünümde ne varsa sessiz, kör ve sağır. Ölü bir sessizlik içinde dost dünyasının yolculuğuna çıkıp, yeni yeni dostlar bulma düşünden uyanıp sizlerle dost olmanın ilk adımını bu satırlarımı yazarak adım atmaya çalışıyorum.
Merhaba, bu merhaba içten, bu merhaba sevecen, bu merhaba dostça. Sizlere bu satırlarımı yazarken insan diyorum. Genel anlamda insan denilen varlığın canavar gerçekliğini düşünmeden edemiyorum. Tüketen, hep isteyen, egemen olma hırsının, gözü kara olma çabası, korkunç varlık görünümüne büründürmekte. Her şeyin kendi düşüncesinin doğrultusunda gelişmesini
ister. Her şey onun anlayışının çerçevesinde gelişmeyi diler ve dayatır. Aksi o'na düşman ve korkunç bir saldırganlığa bürünür. Böyle bir girişle dostluğa adım atmanın girişini istemedim.Belki ruhunuzu karartan bir mektup olacaktır. İnsanı okudum, her şeyi öğretici kılan yaşamın olduğuna inandım. Ve sonuç olarak yalnızlığı seçtim. Yalnızlığı seçerken şunu dedim. Mutlu musunuz, sahte dostluklarla, bencil duygularla, sahte ve aldatmacalarla mutlu musunuz? Mutlu musunuz sahte mutluluk ve sevinçlerle? Çirkin
aşklarla mutlu musunuz? Hep benim, hep ben duygu-düşünceleriyle yaşamakla mutlu musunuz? Al sizin olsun yalanlar, sahtekârlıklar, aldatmacalar deyip uzun yıllar yalnız yaşamaktayım. Yalnız olsam da insana sevgimi, yaşama sevincimi kaybetmedim, aksi sımsıkı bağlıyım. Sevgi dinim, dostluksa yaşam şeklimdir.Bu mektubu dostluğun ilk adımı olarak yazmaktayım. İnsanı insan eden paylaşım olduğuna inandığım için, dostluğu yaşam şekli olarak görüp sizlerle de birçok şeyi paylaşacağıma inanıyorum.
Mehmet / Kayseri
Do
ğumla birlikte ilk doğum günü hediyemiz olarak en büyük hediyemiz, inanılmaz bir dünyada yaşamak üzere yaşam bize verilmiş. Çoğu kez aşağılamamıza ve değerini bilmememize rağmen, bu hediye bizim gerçek ve değerli şeylerimizden biri. Böyleyken bile Amerikalı yazar Henry Thoreau'nun dediği gibi, hiç yaşamadan bizi ölüm noktasına götürecekmiş gibi çoğumuz yaşama pek az saygı duyarız.Ben, yaşam dolu bir ortamda büyütüldüm. Kuşkusuz benim için de yaşam her zaman kolay değildi. Müzik ve kahkahaların yanısıra gözyaşları ve üzüntüler de vardı. Evimizin balkonunda babamın diktiği salkım çiçekleri, annemin lezzetli yemekleri ve turtalarına karşın ara sıra moralimizi bozacak olaylarla karşı karşıya kalırdım. Gene de bu yaşama başlangıç iyiydi ve beni önümde uzanan y
ola güçlü ve takviyeli bir biçimde hazırladı. Sevmeyi öğrendim. Tutkuyla duyumsamayı ve utanç duymadan ifade etmeyi öğrendim. Görmeyi ve işitmeyi öğrendim. Her günü yeni bir serüven haline getirmeyi öğrendim.Ailemin ve benim özel bir yaşam biçimlerimiz olduğu hiçbir zaman aklıma gelmedi. Yalnızca benzersiz insanlar olarak yaşamı olabildiğince dolu geçirmeliydik. Büyüdükçe seçme, özel istekler ve kendimi sezinleme hakkında hiçbir fikrim olmuyordu. Çevremdekiler gibi ben de kendime, yaşamı kucaklamak üzere i
zin vermiştim. Kalanı doğal bir biçimde oluşuyordu.O günlerden beri öğrenim ve çalışma yaşamımda, günlük yaşantımda sert gerçeklerle yüz yüze gelip dalmış olduğum bu tür uykudan uyandırıldım. Çoğu insan yaşamında mutlu değildir ve mutlu olmayı beklemez.
Ya
şamımın bu döneminde böyle olaylar artık beni şoke etmeseler bile gene de şaşkınlığa düşürüyorlar. Kendilerine neşe ya da hüznü seçmeleri önerildiğinde insanların neden bu denli sıklıkla hüznü yeğlediklerini anlayamıyorum. Günlük deneyimlerim beni tümüyle uzak, korkutucu derecede duygusuz ve olaylara kayıtsız görünen bireylerle karşı karşıya getiriyor. Bunların en rahatsız edici yönleri de, kendi kişiliklerine tümüyle saygı duymamaları oluyor. Böyle kişilerden çoğu kendi kendilerinden ve nerede olduklarından hoşlanmıyor, mümkün olabilse başka bir yerde ve başka bir kişinin yerinde olmayı yeğliyorlar. Diğer kişilere kuşku beslerken hemen orada var olduklarını acı çekerek duyumsasalar bile kendi kendilerini gizleyerek saklı tutmaya çalışıyorlar. Rizikolardan çekiniyorlar. İnançları kalmadığı gibi umuda da romantik bir saçmalık gibi bakıyorlar. Sürekli endişe, korku ve pişmanlık içindeler.Ben ne saygısız ne de ayrıcalıklıyım, belki bir uzman ya da çok iyi olamam ama sonuçta ben benim. Sizleri seviyorum.
Neysen
onu değil, ne olabileceğini sev.