TAHAYYÜLLÜN TÜKENDİĞİ YERDE UNUTARAK
TAHAMMÜL ETMEK ÜZERİNE*
Olga S./
Ankara“
Bir varmış, bir yokmuş. Pireler berber, develer tellal iken çok uzaklarda bir ülke varmış. Bir sabah bu ülkenin halkı kurtların ulumalarıyla uyanıp,“silkinip kendine gelirken” % 18’i hariç yine de pek de şaşkınmış. Evdeki hesabı çarşıya uyduramayan“bir kısım” medya aslında ONLAR çok değişti diskuruyla daha önce pislediğini bir de sıvamaya kalkmış. “Tabandan gelen talep ve baskılarını” sürekli bir tehdit olarak gündeme getiren ONLAR aynı nedenle statükonun paylaşılması için de bir tehlike arz etmekteymiş.Aynı sabah “devrim ve aşk” diyerek uyananların hayal kırıklığı herkesden çokmuş. Bir yandan “bu kadar az mıydık?” sorusunun cevabı yalnızlık ve kırgınlıkla daha da iç yakarken, diğer taraftan saygınlaşmış (!), eğitilmiş (!), incelmiş (!) ONLAR’ın yükselişi en çok da onlar için moral bozucuymuş.
Sanki bir akşam boz renkli bir kurt herkesin rüyasına girip bugüne kadar olup biten herşeyi unut demiş gibi 18 Nisan ve onu izleyen günlerde bu ülkenin insanları ayranlarıyla meşhur şehirlerine yakın gerçekleşen kamyon kazasını, iç içe girmiş malum üçgenleri, kapısına çarpı işareti konup kimliği hoşa gitmediği için öldürülen insanları, başkentinin bahçesi kana bulanan evlerinde politik görüşleri yüzünden öldürülen yedi genci hemen unutmuşlar. “Armudun sapı, üzümün
çöpü” demeden iktidarı en çabuğundan bölüştürmeye koyulmuşlar. Hikayenin burasında hiçbir şeyi unutmayan bir ONLAR, bir de kendilerini herzamankinden daha yalnız ve “az” hisseden onlarmış. Tahmin etmedikleri bu yükselişle şımaran ONLAR, dürüstlük (!) dersi vermeyi de ihmal etmemiş, şanlı(!) geçmişlerini gözlere sokmaktan da hiç geri durmamışlar.Yaprakların yavaş yavaş dökülmeye başladığı bir Eylül gününde yaşamı üçüncü defa köklerinden sallanan bu ülkede ONLAR için gerekli ve yeterli zemin zaten 19 senedir varmış. Son üç yıldır kendi içine dönen ve militan kitlesini yetiştiren ONLAR (-ki ilk kez oy kullanan seçmenlerin %40 ının oylarını da almışlar), kendi sınırlı kitlesini ve parasını kazanıp özerkliğini ilan eden reislerini tek bir “bahçede” toplamışlar.
Hemen arkasından kitlelerini çeşitli nedenlerle mağdur duruma düşürenlerin boşalttığı merkeze oturuvermişler. Bir yandan da imaj herşeydir düsturunu ellerinden bırakmayan ONLAR, Siyaset Okullarında okutulan “Beşeri Münasebetler” kitabında da belirtildiği gibi “kolye, rozet ve aksesuarlarda aşırıya kaçmamaya, beyaz ve açık renk çorap giymemeye, tespih ve anahtarlık sallamamaya, soğan ve sarmısak yememeye, toplum içinde kulak, burun ve ağız karıştırmamaya” and içmişler.” …Belki de hiçbir zaman yeterince iyi g
Palazlanan faşizm iddia ettiği gibi yumuşayıp şekil değiştirmiyor, “ya sev ya terket” sloganı gün geçtikçe “ya sev ya da ben sana yapacağımı bilirim” e dönüşüyor. Makbul kimlik prototiplerinin dışında kalan herkes yani kendini en kaba haliyle kendi varoluşunu “türk-müslüman-heteroseksüel” olmaktan doğru kurmayan herkes bu tehdidin birebir
muhatabıdır. Ne olduğu çokça da belli olmayan bir bölünmezliği koruma altına almak için kendini bu üçgenle tanımlamayan ya da bu üçgene çeşitli kenarları yüzünden ait olmayan bir çok kişi çok daha acımasız bir bölünmeyle karşı karşıyadır bu gün. Bugünkü politik iklimde yapılabilecekler bana çok çeşitliymiş gibi gelmiyor. Birinci olasılık “hafıza-i beşer nisyan ile malüldür”diyerek önce yıllar, sonra aylar, haftalar ve en sonunda dakikalar öncesini unutarak iktidarla bir tür symbiosis ilişkisine girişmek. Yani, ben senin istediğinmişim gibi yapacağım ama sen de benim ufak kaçamaklarımı hoşgör deyip kendi yaşamını sözde güvenceye alarak iktidarın haklılığını, yüceliğini ve meşruluğunu senin üzerinden kurmasına izin vermek. Ülker Sokağı, tecavüze uğrayan, dayak yiyen, saçları kazınıp şehir dışına atılan travestileri, cinsel yönelimi yüzünden tartaklanan, tacize ve tecavüze uğrayan lezbiyen ve gayleri, alevi, kürt ya da sosyalist oldukları için dayak yiyen, öldürülenleri, hatta kız arkadaşıyla el ele gezdiği için ahali tarafından linç edilmeye kalkılan genç erkeği…unutmak.İkinci olasılık tüm bu olup bitenlerin farkında olup, kendi “tahayyül ve tahammül” sınırlarımızı belirlemek. Jean Genet’nin söylediklerini düşünüyorum: “İnsan yalnızca eşcinsel olduğu için devrimci olmaz. Yani, şunu söylemek istiyorum: Farklılıklarını ve özgünlüklerini ileri sürmek isteyen eşcinseller var; bu gereksinim de onları içinde yaşadıkları sistemin keyfiliğini ortaya çıkarmaya itiyor. Ama, göze çarpmamak ve sistemin içinde erimek, böyle
ce sistemi güçlendirmek isteyen eşcinseller de yok değil. Eşcinselliğin, eşcinseli sistemi suçlamaya götürmesi gerektiğini söyleyelim.” Tahayyül ve tahammül sınırlarımızın ne olduğunu belirleyen bu farklılıktır, yani durduğumuz ve tüm bir yaşamı kurguladığımız yer. Eğer “çatlak sesler” çıkarmayı göze alıyorsak genel ve dayatılan ahlağın, kimliğin ve olasılıkların dışına çıkmaya başlamışızdır. Bunu yapmak bize iktidarla kurduğumuz ilişkileri de gözden geçirme fırsatı verecek. Murat Yalçınkaya’nın da bahsettiği üzre cinsel kimliklerimizle ilintili olarak oluşturacağımız yaşam tarzı bir tarafıyla sisteme eklemlenmek isteyenlerin yolunda ciddi bir handikap oluştururken, diğer –ve asıl önemli olan- yanıyla da bizlere “tahayyül” gücümüzle inşa edebileceğimiz yeni bir yaşamın ilk tuğlalarını örüyor.Sanırım bahsettiğim yaşam tarzının nereden giyinildiği, neler dinlendiği, nerelerde eğlenildiği gibi Cosmopolitan ve Esquire kılıklı bir sınıflandırma olmadığı malum. Yaşam tarzının kişinin ideolojisiyle yarattığı, kurduğu şekillendirdiği, politik ve ahlaki olarak benimseyip karşı durduklarının tümü, kısacası bir günlük yaşam politikası olduğunu belirtmeliyim önce. Eşcinselliğin barındırdığı özgürleştirici güç, ilişkileri bugüne kadar tanımlanan çerçevelerin dışında kura
bilme ve kendilerini kurumsal yapının dışında yeniden örgütleyebilme olasılığıdır. İster istemez kafamızın bir köşesinde duran kadınlık ve erkeklik rolleri heteroseksüel ilişkiler için kaçınılması daha zor ama apaçık tuzaklarken, eşcinsel ilişkiler için tersinden okumayla bir yeniden yapılanma şansıdır. (Olası bir yanlış anlamayı önlemek için bu parantezi gerekli görüyorum. Toplumsal cinsiyet rolleri ve heteroseksist yaşam biçimleri, ki içinde aileyi, evliliği, mülkiyet ilişkilerini ve daha bir çok iktidarla olan ilintiyi düzenleyecek değişkeni barındırır, heteroseksüeller için de bir zorunluluk değil. Fakat bir çok zaman dışında kalındığı sanılırken göz göre göre içine düşülen bir durum olduğu için daha tehlikeli)Bu yazı için neden KAOS GL’yi seçtiğimi düşününce yine M. Yalçınkaya’nın yazısını referans olarak alacağım. Çok benzer nedenlerle okumaktan bile vazgeçtiğim dergiye bu yazıyı göndermemin nedenleri aslında okumaktan vazgeçmemle neredeyse aynı. Günden güne iktidarla simbiotik bir ilişkiye girdiğini d
üşündüğüm kimi eşcinsellerin bir süredir derginin kimi köşelerinde pervasızca at koşturması. Elbetteki 60’lardan bu güne toplumsal hareketlerin bir çoğunun temelinde yer alan “kişisel olan politiktir” sloganını biliyorum. Ama yaşantılanan deneyimin toplumsal olanla gerçekçi bağlar kurmadığı sürece, en azından şu üzerinde konuştuğumuz bağlamda, anlamını çok da koruyabileceğini düşünmüyorum.İster istemez eski dergileri karıştırıyorum, farklı okur mektuplarını: “…eşcinsellikle siyasetin karıştırılmasına tamamen karşıyım…pasif bir eşcinselim…kazma sapı gibi olmuş…search of active Turkish friends…eskiden kocalarımın biri…genç lubunya…aktif erkekler arıyorum…ithal muzu andıran azman aletini…haşmetli maslahatlar…” Liste uzayıp gidiyor. Gözüm klavyenin tuşlarına ba
san sağ elimin işaret parmağına takılıyor. Üç aydır çıkmayan bir namus lekesi gibi parmağıma sürülen boyaya baktıkça biraz daha yalnız ve yenik hissediyorum kendimi. Ama birileri hala penislerden, göğüslerden, kalçalardan dem vuruyor. Aşk tek başına özgürleştirici olabilir mi diye düşünüyorum. Hayır. Yaşamlarımız birilerinin “politik” inançlarıyla çeliştiği için tehdit altındayken, tek başına “aşki hezeyanlar” nekadar yetersiz kendi sözümüzü söylemeye.Şu günlerde bize düşen en önemli şeyin bir hesaplaşma olduğunu düşünüyorum. Bu güne kadar kendimizle, diğerleriyle, yaşamla, direk ya da tali iktidarı simgeleyen, yaşatan, dayatan herşeyle olan ilişkilerimizi yeniden gözden geçirmek. Kendimizi kayırmadan ama haksızlık da yapmadan. Ancak bundan sonra söylediği
miz sözün bizim sözümüz olduğundan emin olabiliriz.Ama tüm bu yüzleşmeden kaçınacaksak, birbirimize söyleyeceğimiz söz ateşli tatil maceraları, partnerin penis boyu, iri yarı inşaat işçileriyle yaşanan ateşli gecelerin hezeyanlı anıları, birbirimize gösterebileceğimiz tek şey çıplak kadın ve erkek fotoğrafları, dahası en ucuzundan pornografiyse yapabileceğimiz tek şey ilk olasılığa dönüp unutmak. Yeniden yeniden.
“
Ve sonsuza kadar mutlu yaşamışlar” (mı?)*Bu yazının amacı Murat Yalçınkaya’nın KAOS GL’nin Haziran sayısında yayınlanan “Kaybolmaya Tahayyülle Direniş” adlı yazısıyla başlattığı tartışmaya eklemlenerek bu tartışmayı farklı zeminlerde sürdürmeye çalışmaktır