Ve sürgün edildiler ilkin…

ŞENER / İzmir

Ve sürgün edildiler ilkin. Ardından yine rahat bırakılmadılar, öldürüldüler. Halen toplumda varlığını sürdürmeye çalışıyorlar gizli gizli, herkese herşeye inat, direnirken aşkla, sevdayla, umutla çirkin yaşamın hezeyanlarına!.

Eğildim: mosmor olmuş gözlerini, utançla masanın üzerinde sürekli oynattığı ellerinin üzerine dikmiş eşcinselin yüzünü görmeye çalıştım. Buluştuğumuz yer, pek fazla müşterisi olmayan, şehrin en merkezi yerine, Alsancak'a biraz uzak kalan sıradan bir kafeydi. Elimi çantama götürüp, ses kayıt cihazını çıkarttım. Kontrol ettim ve masanın yoksul görünüşlü örtüsünün üzerine, O'na yakın bir yere ellerinin hemen yanı başına koydum. "İzin verirsen görüşmeyi kaydetmem gerekiyor..." Başını yavaşça kaldırıp kaçamak bakışlarla yüzüme baktı, ardından alt dudağını parmağının ucuyla silip, onayladı. Gencecik biriydi karşımdaki. Belki de henüz çıkmıştı çocukluktan. Ama onun ağzını burnunu kana bulayan, acımasızca döven, kendini savunmak adına yalnızca elleriyle yüzünü korumaktan başka bir şey bilmeyen bu çocuğa baktıkça, darmadağın olmuş yüzünün kocaman gözlerine daldıkça, hiç de yaşıtları gibi bir çocuksulukla karşılaşamadım. Gözlerindeki acılı, bir o kadar da derin ifade, çok görmüş geçirmiş biri olduğunun en büyük kanıtıydı aslında. Bal rengiydi gözleri. Uzun, güzel kaşlarını şişliklerden sıyrılmış olarak hayal ettiğimde canım çok daha sıkıldı. Çok hoş bir yüzü vardı. Uzun bakımlı elleriyle sürekli oynuyordu. Sessizliği gidermek istemiyordum. Sanki yıllarca O'nunla bu kafede hiç sıkılmaksızın, yoksunmaksızın, başka bir şey düşünmeksizin kalabilirdim. Ama işim, sorumluluklarım izin vermezdi buna. Çalıştığım gazeteye yetiştirmek zorunda olduğum bir makale vardı. Patronum şehrin göbeğinde, durup dururken kendisine saldırılan ve hunharca dayak atılan bu gencin hikayesini kamu oyuna duyurmakla görevlendirmişti beni. Polis kayıtlarını incelemek için gelirken uğramıştım emniyete. Dosya ile ilgili bilgi veren komiser, bıyıklarının altından bir küfür sallamıştı olay için. "Haşat etmişler çocuğu, haşat"...

Klasik birkaç soruyla başladım görüşmeye. Ben sordukça, o cevap verdikçe, inceliyordum O'nu. Sesi tuhaf yankılar uyandırıyordu bende. Hırıltılıydı biraz. Az çıkıyordu sesi. Yorgun, ürkek bir ceylan yavrusuydu sanki.

"Anlat bakalım" dedim, "Hayatını en başından anlat. Hiç müdahale etmeyeceğim. Neyi nasıl istiyorsan öyle anlat. Her ne olursa olsun, sadece dürüst olmanı istiyorum senden. Dürüstlük çok önemli, anlaştık mı?" Kafasını salladı yine. İçim sızlıyordu O'nu böyle görünce.

"Onsekiz yaşındayım. Hemen hemen ondokuz. Orta halli bir ailenin en küçük oğluyum. Küçükken geçirdiğim rahatsızlık dolayısıyla uzun bir tedavi süreci geçirdim, belki de bu yüzden ailem çok üzerime düştü. Hele annem... (Gözlerini uzak bir noktaya dikmişti konuşurken, annesinden söz ederken gözleri doldu) Neyse, bulunduğumuz şehre henüz gelmiştik ben ilkokula başladığımda. Herşey, şehrin kendisi kadar yabancıydı bana. Korkuyordum, Yabancı yeni olan herşeyden. İlkokulun küf kokan kocaman, soğuk binası kadar yabancı kaldı okul ortamı bana. Hiç arkadaş edinemedim. Zaten konuşmayı pek sevmeyen, içe dönük bir yapım vardı. Öğretmen sorduğu zaman yanıtlardım O'nu. Sınıftakiler de öyle hatırlarlardı varlığımı, öyle sessiz olurdum ki bazen, insanlar sınıfta benim varlığımı tamamen unuturlardı, yani ben ise evden okula okuldan eve... Odamda kitap okurdum daha çok. Düşler kurardım. Nedenini bilmediğim bir seziyle diğerlerinden farklı olduğumu düşünürdüm. Hatta gurur duyardım bu yüzden... İlk okulu başarıyla bitirip, orta okula kaydoldum. İlk arkadaşım dediğim kişiyle yan yana getirmişti kader beni. Mert bir çocuktu. Sessizdi O da benim gibi. Arka sıraların birinde otururduk. O zaman zaman birşeyler karalardı derslerde. Resim yapmayı seviyordu, yetenekliydi üstelik. Derken o olayla hayatımın yönü değişti. Aşk ile... Teneffüslerde beraber dolaşırdık. Bir de; O bana yaptığı her resmi ya da karikatürü gösterir beğenip beğenmediğimi sorar, beğenirsem sevinir, beğenmezsem yırtıp atar, yeniden çizerdi, taa ki ben beğenene kadar... Yakındık, ama pek de konuşmazdık. Bir gün beni evine çağırdı. Ailesi de tanımak istiyordu beni. Benden söz etmiş ailesine. Tereddüt ettiysem de, kırmamak için O'nu kabul ettim, davetini. Aslında yeni tanışıklıklardan yeni insanlardan kaçmışımdır hep. Şehrin elit tabakasının oturduğu bir yerdeydi. Zenginlerdi. Gösterişli evlerinin önünde durup çekinerek zile bastım. Aslında gelemeyeceğimi, acil bir işimin çıktığını söyleyip kapıdan dönmekti düşüncem. Ama izin vermedi O, buna. Kapının zilini çalar çalmaz açtı, hemen içeri aldı beni. İçerisinin görüntüsü, şaşaası, şaşırtıp etkilemekten çok, daha da ürkütmüştü beni. Hemen odasını göstermek için elimden çekip sürükledi. Annesiyse benim için bir şeyler hazırlıyordu mutfakta. Elmalı turtayı yalnız kendisi yaparmış... Odasında bir sürü şey vardı. Onun yaşındaki çocukların istedikleri türden şeyler. Ve bir de resim sehpası... Sehpanın üzeri siyah bir örtüyle kapalıydı. Elimi hâlâ bırakmamıştı nereye giderse sürükleniyordum ben de. Resim sehpasının önünde durduğumuzda, yüzüne bakıp, "Sürprizimi açıklama zamanı geldi şimdi" dedi.

Örtüyü kaldırdığında kendi portremle yüzyüze geldim. Birkaç hafta önce benden istediği vesikalık resim, sehpanın hemen yanına tutuşturulmuştu. Ne diyeceğimi, nasıl tepki göstereceğimi bilmiyordum. Sadece çok çok tuhaf hissediyordum kendimi. Ağlamak istersin de sevinçten, ağlayamazsın ya... Neyse, annesi elindeki elmalı tartlarla girdi içeri. Oturduğumuzda, oğlunun en iyi arkadaşı olan benimle tanışmaktan mutlu olduğunu söyledi. Cana yakın bir kadındı, kaprisli, ilgisiz ya da klasik zengin kadınlara benzemiyordu. Gençliği ve güzelliği etkileyiciydi. O güne değin hiç kimseyle o denli konuşmayan ben, susmaz olmuştum okuduğum kitapların etkisini görebiliyordum. Türkçem, kelime haznemin genişliği kurduğum cümleler, hatta yaptığım espriler arkadaşımdan ve annesinden çok beni şaşırtmıştı. Çok güzel bir gündü. Akşam üzeri beni otobüs durağına kadar bırakmak için arkadaşımla çıktık. Annesiyle de kanımız iyice kaynamış ve arkadaş olmuştuk. Yine geleceğime söz vererek ayrıldım. Durakta, koltuğumun altına sıkıştırdığım portremle, arkadaşımın gözlerinin içine bakıp teşekkür ettim. Sanırım ben, o an aşık oluvermiştim O'na. Nedenini bilmeden, sorgulamadan, bir karşılık beklemeden... O ise, rahat yaşamının içinde pırıl pırıl parlayan altın kalbiyle sevdiği bir dostunu mutlu etmiş, böylece daha da mutlu olmuştu kendince... Derslerimi, okuduğum kitapları, ilgi alanımdaki herşeyi elimin tersiyle bir yana atıp, sadece onu düşünür olmuştum. Bütün bir zamanımı düşleyerek, düşünerek geçiriyordum artık. Okula gitmek için erkenden kalkıyor dakikaları sayıyordum, eve dönmek ise işkence halini almıştı benim için. Haftasonları yalnız cumartesileri, onunla birlikte geçiriyorduk zamanı. Sinemaya, tiyatroya gidiyor, O'nun çok sevdiği resim sergilerini dolaşıyorduk birer birer. Ben şiir yazmaya başlamıştım bu sıra. Tabii, şiirlerim aşk üzerine ve O'naydı tamamen... İçimde yeşeren bu çok hoş duygunun sarhoşluğunu yaşarken yalnız kitaplarda okuduğum aşkın nasıl bir şey olduğunu da öğrenmiştim artık. Ama ne denli acı olabileceğini bilmiyordum henüz. O ise, kendisine duyumsadığım tüm bu duygulardan habersizdi. O'nun için varsa yoksa resimdi. Tutkundu resme. Bir de ben tabii. En yakın dostu. Bir gün yine onlardaydık. Evde kimse yoktu. Ailesi, vefat eden bir aile büyüğünün cenaze töreni için İstanbul'a gitmişti. O'nun yeterince büyük olduğunu ve benim de O'nunla kalacağımı düşünerek, hizmetçi kıza da izin verdiler. Öyle ya, annesinin deyimiyle koca adamlardık, kendimize bakabilirdik, tabii eve de. Dolapta hazırlanmış yemeği oturup yedik ekran başında. Salak bir türk filmiydi ve biz trajik bir öyküsü olan aşk filmini kahkalarla seyrediyorduk. Oturduğumuz koltuk üç kişilik salon koltuğuydu, Yanyana bir yandan kucağımızdaki tabaklardan atıştırıyor, bir yandan filme gülüyor, bir yandan da birbirimize bakıp kahkahalar atıyorduk benim gördüğüm şu sahneyi sen de gördün mü gibilerinden. Sonra, onun ağzının hemen kıvrımında, alt dudağının kenarında ketçap izini gördüm. Parmağımın ucuyla sildim. O, bir garip baktı bana. Belki de dudağının kenarındaki izi yavaşça silerken yüzümdeki ifade şaşırtmıştı O'nu. Ben yine filme dönerek seyretmeyi sürdürdüm. Ama O hâlâ bana bakıyordu. Hissediyordum bunu. Gülmeyi de kesmiştik. Hava gittikçe garip bir elektiriklenme ile doluyordu. O, elindeki tabağı ve benim sehpanın üzerine bıraktığım tabağı da alıp mutfağa koydu. Geriye elinde bir meyve tabağı ile döndü. Elma yedi önce. Konuşmuyorduk, susuyorduk. Gizli bir anlaşma varmış gibi aramızda. Sonra meyveler de bitti. Uykumuz gelene kadar susup sadece televizyonda ne kadar saçma şey varsa seyrettik. Yatma zamanı geldiğinde O'nun odasına gittik. Bana pijamalarından birini verdi kendisi ise şort giydi. Annesinin gitmeden önce benim için hazırladığı yatağın üzerine kurulup oturdu. Konuşmak istiyordu benimle. Bende onun yatağına oturdum. Karşılıklı oturduk. Ben, ne konuşmak istiyorsun? Diye sordum; aslında bu gecenin diğer gecelere benzemeyeceğini iliklerime kadar sezerek... Gecelerden daha da karanlık, ışıl ışıl gözlerinin tüm yakıcılığını hissediyordum yüzümde. Kızarmış olmalıydı yüzüm. "Seni konuşalım istiyorum" dedi bana. "Kızlarla neden ilgilenmiyorsun?" böyle bir soru kafamın üzerine düşüveren yüz tonluk bir beton yığınının uyandırdığı şoku uyandırdı bende. Sanırım hakkımda sandığımdan daha fazla şey biliyordu. "Onları çekici bulmuyorum" dedim. O'na yalan söylemek, O'nu kaybetme pahasına bile olsa çok daha incitirdi beni. O'na her zaman dürüst, ve ne isterse o an hiç düşünmeden yapabilecek kadar sevgi ve saygı duyuyordum. Sustu uzun bir süre. "Peki, erkeklerden mi hoşlanıyorsun" Aslında "oğlanlar" demişti hatırladığım kadarıyla. Susma sırası bendeydi. "Sadece birinden" dedim. Artık O'nun yüzüne bakamıyordum. Onun yanında yakalayabildiğim (başka kimsenin değil) rahatlık da yok olup gitmişti. Kendi içime dönüvermiştim yeniden. Sessiz bir sağır uçuruma yuvarlanan ben... Yüzüm kucağına dönük, ellerim birbirini boğuyordu. Kalkıp yanıma yatağına geldi, yanıbaşıma oturdu. Ağlamak üzereydim. Önü uzun saçlarımın perçemlerini kaldırdı eliyle "bana söyleyebilirsin Ferhat mı?" diye sordu. Ferhat; okulun en popüler çocuğuydu. Yakışıklı, başarılı, zengin... Okulun bütün kızları ya O'na hayrandılar ya da aşık. Ferhat ise nedendir bilinmez, benimle takılır dururdu. Görünce selam verir, ardımdan iyi dersler diye bağırır, her hangi bir tanışıklığımız ya da konuşmamız olmamasına rağmen, yakın arkadaşımmış gibi izlenim uyandırırdı. Bunun nedenini daha sonra anlayacaktım. İntihar girişimimin hemen sonrası, ziyaretime geldiğinde. O da eşcinselmiş. Biz gayler birbirimizi hemen anlarız. Ne kadar gizlesek de başkalarından, bir kez göz göze gelmek yeterlidir... Tabii ben bu konuda oldukça beceriksizdim o sıralar. Ferhat ise yanında sürekli hoş, güzel kızlar bulunduran ama onlarla sadece arkadaşlık eden ve yine sonradan öğrenecektim. Üniversiteli biriyle birliktelik yürüten biri... İşte o zaman ağlamaya başladım. Önce sessiz sessiz ardından engel olamadığım hıçkırıklarıma yenik düşerek... O, teselli etmeye çalışıyordu beni. Gözyaşlarımı siliyordu. Bir yandan da özür dileyerek. "Yakışıklı çocuk ama" dedi, gönlümü almaya çalışan ses tonuyla. Ben O'na, sorusunun yanıtını vermeye fırsat bulamadan ağlamaya başladığımı ve O'nun da bunu "evet" olarak algıladığını o zaman farkettim. "Hayır" dedim, aşık olduğum o değil. Ağlamam dinmişti. Sadece arada bir hıçkırık tuttuğundan düzensiz nefes alabiliyordum, o kadar... Bu kez şaşırma sırası ondaydı. "Kim o zaman? Dedi. "Hayvanın biri" dedim. "Kendini beğenmiş, züppenin teki." Yüzü endişeyle gerildi "Sana bir şey yapmadı ya?" Bana olan ilgisi, beni koruma içgüdüsüyle gösterdiği tepki çok hoşuma gitmişti. "Hayır yaptı" dedim. "Ne yaptı, sana zarar vermedi ya, onun cesedini sürüklerim öyle bir şey yaptıysa." Hoşuma gitmişti davranışı, devamı gelsin istiyordum. Sürdürmeye karar verdim oyunu. "Hayır, bana ne yaparsa yapsın, O'na kimsenin zarar vermesine izin vermem. Hem korkma canımı yakacak bir şey yapmadı." Sakinleşti biraz ama yüzündeki gerginliğin ötesinde, gözlerinin içinde kıskanan insanın ifadesini görebiliyordum. "Sana O'nu anlatacağım" dedim. Gözlerimi uzak bir yere dikerek anlatmaya başladım O'nu O'na. Gerçi daha çok kişilik özelliklerinden sözediyordum ve elbet bende uyandırdığı, bende bıraktığı etkiden. O ise beni dinledikçe daha bir geriyordu yüzünü sinirle. Hatta O'nunla bir çok defa buluştuğumu, okula gelmediğim üç gün onun evinde kaldığımı aslında hasta filan olmadığımı söylediğimde ellerini yumruk yapıp sıktı. Bana da kızgındı. Kızgınlığının asıl nedenini ben sadece sezebiliyordum. O ise O'na söylemediğim için kırıldığından olduğunu söylüyordu. "Beni tanıştıracaksın o herifle. Bir de ben göreyim, sana uygun mu değil mi anlarız o zaman" elinden tutup kaldırdım O'nu yataktan ve ben önde O arkada, Onu doğruca banyoya götürdüm. O şaşkın ama karşı çıkmaksızın takip etti beni. Aynanın hemen önünde durdurup onu "al işte, tanışmak istediğin herif"...

O gece O'nun odasında O'nun yatağında sarılarak uyuduk. Koyun koyuna. Uyuyana kadar birbirimize duyduğumuz aşktan, sevgiden sözedip durduk. Uyandığımızda bir birimize sarılıp biraz daha fazla sarılı kalmak için uzun süre çıkmadık yataktan. Sonrası...

Öyle yoğun bir aşk yaşar ve paylaşır olmuştuk ki birbirimizle, herşey toz pembeydi. Çiçekti, çiçektik... Baharlar kıskanıyordu yüreğimizdeki kıpırtıyı. Ve tam bir buçuk yıl devam etti bu ilişki. Kavgalarımız oldu elbet. Ama kıskançlıktan, birbirimizi çok sevmekten. Başka da anlaşamadığımız hiç olmadı. Uzun uzun planlar kurardık geleceğimizi ortak kılmak adına. Hatta komik gelecek ama Hollanda'ya gidip evlenmeyi bile düşledik. Durdu. Gözlerinden sicim gibi süzülen gözyaşlarını sildi elinin içiyle.

"Bir saniye, kaset bitmek üzere onun arkasını çevirmek zorundayım. Bu arada yine bir neskafe daha alır mısın?" başını salladı evet anlamında.

"Sonra O'nun ölümü. Ani bir kalp krizi gibi geliveren, hayatımı karartan, acıya demirleyişimin başlangıcı. O'na çarpıp kaçan arabayı, arabanın sorumsuz şöförünü, açılan davayı, perişan olan ailesini, annesinin çöküşünü... anlatmak çok kolaydır ya hani, ama yaşamak, ahh, yaşamak! Yaşamadan kimse bilemez ne olduğunu. Cinsel kimliğimden ötürü aşağılandım, alçaltıldım, alay edildim, dışlandım, soyutlandım, kendimi sağır bir sessizlik içine gömdüm, insanlardan kaçtım dinen, toplumsal olarak, ailevi olrak sürekli bir aşağı pozisyonda görüldüm, ezildim acılar çektim, hor görüldüm ama hiç birisi beni bu denli çok yıpratmamış, canımı bu denli çok acıtmamıştı. Biz eşcinseller, çok şeye katlanıyoruz. Hiç haketmediğimiz muamelelere, tavırlara muhatap ediliyoruz, her günümüz bir öncekinden daha kötü geçebiliyor. Kendimizi saklamak zorunda kalıyoruz. oynamak zorunda bırakılıyoruz, sürekli kendimizden ve kişiliğimizden taviz vermek durumunda kalabiliyoruz. Tüm bunlara sadece sevgiyle ve aşkın gücüyle katlanabiliyoruz aslında. Başka türlü kimse katlanamaz. O, sevgim, tek dayanağımdı benim. Ailemden; mevcudiyetimi borçlu olduğum kişilerden bile daha yakındı bana. Sadece cinselliği paylaşmak değil, seks değil mesele. Yanında omuzuna güvenle yaslanabileceğin birinin olduğunu bilmek... yaşama ancak o zaman karşı koyabilir ve tüm acılara karşı çıkabilirsin... Ve yaşam, onu da çok görmüştü bana. Elimden almıştı O'nu. İlk hafta tüm ömrüme yetecek denli gözyaşı döktüm. Vücudumdaki su miktarı yalnızca gözyaşlarım için kullanılıyordu. Haftanın başında O'nu kaybedeli tam altı gün olmuştu, O'nun yanına gitmek ve zaten hiçbir zaman tam anlamıyla kendimi ait hissetmediğim şu çirkin yaşamdan kurtulabilmek için bir avuç dolusu ölüm davetiyesiyle uykuya yattım. Evde kimse yoktu. Beni kurtaran, annesi oldu. Beni görmek için okula gitmiş, okuldan adresimi almış ve evi bulmuş. Olaydan beri annem dahil kimseyle tek kelime konuşmuyor, çekildiğim dünyamda, odamda, ölümün gelip beni almasını bekliyordum. Annem, evde unuttuğu bir şeyi almak üzere dönmüş eve. Ve kapıda O'nun annesiyle karşılaşmışlar. Uzun uzun çalan kapının açılmadığından şüphelenen annem doğruca O'nun annesiyle benim odama geliyorlar ve beni yarı-ölgün hastaneye yetiştiriyorlar. İçtiğim antidepresanlar, güçlü uyku haplarıydı. Beynimde garip tehlikeli bir komplikasyona neden olabilirmiş doktorların söylediğine göre, tabii yarım saat daha geç kalınsaymış... Bir hafta kendime gelemedim. İlk iki gün koma halinde yatmışım zaten. Sonra yavaş yavaş açıldı belleğim. Ve hastaneden çıktım. Yaklaşık altı ay kadar önce... O, eşimdi benim. Beni tamamlayan diğer parçaydı. Böyle konuşurduk. Tanrı, insanları yarım yaratır. Her iki yarıya da karşılıklı olarak birkaç parça koyar ki, parçalar birbirlerini arasınlar ve bulunca da bir araya gelip, birbirlerini bütünlesinler, tamamlasınlar. Benim kayıp ve eksik parçalarım O'ndaydı O'nunkiler ise bende. Bulmuştuk birbirimizi, düğümü çözmüştük. Söyleyin lütfen, hangi heteroseksüel artık böylesine bir aşk yaşayabiliyor, böylesine bir yoğunluğu sığdırabiliyor yüreğine yaşamına?... O, özeşimdi benim öyle de kalacak O'nsuz bir yaşamı sürdürmek siyah-beyaz ucuz bir filmde basit bir figüranı canlandırıyormuşum gibi anlamsız ve bayağı geliyor bana. Hiçbir şeyi önemsemiyorum artık. Hiç kimseyi de. Uzayda boşlukta seyreden herhangi bir atık, boş; köşeye fırlatılmış işlevini tamamlamış, kirli bir bez parçası gibiyim... Bana saldıran beni döven, içinde zaten sevdiği adamla birlikte ölmüş olan ruhtan geri kalan şu tıfıl vücuda, zarar verme ilkelliğini gerçekleştiren zavallılara gelince, evinin hemen arka mahallelerinden birinde oturuyorlar. Şahsen tanışmıyoruz ama dedikoduyu bilirsiniz. Eklemeler abartılar, kendinden bir şeyler katmalar. Ölen sevgilimin ardından intiharımı, cinsel kimliğimin böylesine bir alakasızlıkla deşifre olmasını kullandılar. Ailem O'nun annesi dahil kimse böyle bir ihtimal üzerinde durmadı. Oysa sorsalar saklayacak değildim. Gururla, başım yukarıda savunur, avaz avaz açıklardım ilişkimi. Sevdiğim adamı, onunla yaşadıklarımı, şu çocuk yaşta denilebilecek bir dönemde aşkı, aşkın evrenselliğini nasıl, ne denli derin yaşadığımı. Sormadılar, ben de söylemedim. Beni hırpalayanlardan biri, birkaç kez önüme geçmiş, sorgulamaya kalkmıştı beni. Bir keresinde, gerinerek "Ben de iyiyimdir yatakta. Belki de O'ndan bile daha iyi.. Denemek ister misin?" diye sormuştu. Bir kaşımı havaya kaldırarak sözdüm karşımdaki iğrenç mahluğu. Yanına kadar sokulup, "Ben erkeklerle yatıyorum, çocuğum" dedim. "Hem hayvanlar ilgi alanıma girmiyor..." diye ekleyerek. Kızgınlığını, duyumsayabiliyordum. Kendisi gibi, komplekslerinden kaba güç kullanarak kurtulmaya çalışan ilkel beyinli bu mahluk, bulabildiği diğer serserilerle iki gün önce, olayın geçtiği saatte buldular beni. Önce bir kuytu kenara çekmek istediler, başaramayınca da insanların gözü önünde hırpaladılar beni. Canımın acıması umurumda değildi. İsterlerse öldürsünlerdi beni. Vururken bana, bir yandan da "ibne" diye bağırıyorlardı. Kalabalık toplanıp, sosyal patlama olarak nitelendirilen bu vahşeti uzaktan, ilgiyle, merakla en kötüsü de hayvani bir iştahla seyrediyordu. Yere kapanana kadar sayısız yumruk yedim. Karşılık olarak hiçbir tepkide bulunmadım. Yalnız ellerimle, kaldırdığım kollarımla yüzümü korumaya çalıştım hepsi o kadr.

Suskundum ve ne diyeceğimi bilemiyordum. Mensubu bulunduğumuz insan türüne ait iki bireydik. İkimiz de insandık. Duygularımız, düşüncelerimiz, fiziksel yapılarımız vs ayrı olsa da, birbirimizden sonuçta, özde aynıydık, insandık! Bu dünyada herkesin, herkes kadar, herkes gibi yaşamaya mutlu olmaya hakkı vardı. Kim, bize yargılama, kendimiz dışındaki birini ya da birilerini yargılama aşağılama, dışlama, alay etme, dövme tartaklama, zarar verme vs hakkını veriyordu ki? Kim, var olan canlıların arasındaki en üstün varlık olan insan, kendi türünden birine böylesine bir çirkinlik yapma hakkını kendinde bulabiliyordu? O'na zarar verenlerle aynı türden olduğum, aynı coğrafyayı paylaştığım, aynı havayı teneffüs ettiğim için utanıyordum. Suçlu, sadece onlar değildi çünkü. Suçlu bakkal amcaydı, sokaktaki sarı çizmeli memed ağaydı, suçlu, bu ülkenin avukatı, hakimi, manavı, işcisi, köylüsü, politikacısıydı. Suçlu, toplumdu. Ön yargıydı. Yargıydı. Yargılamaktı. Kim, kime, nasıl davranması gerektiğini, nasıl hissetmesi gerektiğini öğretebilir ya da dayatabilirdi? Herkes farklı doğmaz mıydı? Her insan farklı değil miydi? Tanrı, eğer isterse bütün insanları aynı kalıpta, fabrikasyon ürün gibi yaratamaz mıydı? Kim, kendisinden farklı düşünüyor, hissediyor, yaşıyor diye suçlayabilir diğerini bunu akıl mantık alır mıydı?...

Araştırdıkça görecektim ve kendimden iyice utanacaktım mensubu olduğum insan türü adına. Vahşet, işkence, zulüm... Yahudilere yapılan soykırımdan eşcinseller de almıştı payını. Eşcinsellere yaptıkları işkencelere, zulümlere, saldırılara meydan veren, susan kalabalık, en az bu insanlık dışı eylemleri gerçekleştirenler kadar suçlu değiller miydi? Şu an dünyanın en çok okunan yazarından birini örnek vermek gerekiyorsa, Oscar Wilde, salt cinsel kimliği yüzünden sürgün yemiş, hapse atılmamış mıydı? Toplumun riyası, iki yüzlülüğü bu kadarla da sınırlı değildi kuşkusuz. Ülkemde, travestiler, transeksüeller dayak yiyip bulundukları şehirlerden başka şehirlere sürülmemişler miydi? Gazetelerde, belki de en kolay av oldukları için kimseyi incitemeyecek denli yumuşak, zararsız oldukları için öldürülmüyorlar mıydı eşcinseller? Kimliklerini en yakınlarından bile saklamak işkencesini yaşamıyorlar mıydı? Tüm bunları yapanlarla, yapılanlara tepesiz , duyarsız kalanlar aynı suçun ortaklığını üstlenmiyorlar mıydı? Peki, zulüm eden ve zulüm görenler arasında, fiziksel, duygu ve düşünce farklılığından öte nasıl bir fark vardı? Her iki taraf da insan değil miydi?...

Suskundum ve ne diyeceğimi bilemiyordum. Ama kararlıydım. İnsan olmanın gereği neyse yapacaktım. Doğrusu neyse... makalemi tamamladığımda, patronum beni odasına çağırdı. Uzun uzun yüzüme bakıp sordu, eşcinsel olup olmadığımı. "Belki öyleyim, belki de değilim. Bu neyi değiştirir ki?" diye sordum. "Bak, severim seni. Ama, iş yerimde sapıkları çalıştıracak kadar da değil." "Öyleyse" dedim, "Hayır, eşcinsel değilim. Ama.. Ama ben de severim sizi bilirsiniz. Ancak faşist fikirli ve ilkel bir patronu kabullenecek kadar da değil. İstifa ediyorum!..."

Yaklaşık, üç aydır işsizim. Biraz biraz biriktirdiğim para da bitmek üzere. Sanırım, hayata bakış açımı değiştiren ve beni daha bir "İnsan" kılan bu olayın bana kazandırdığı bana kaybettirdiğinden çok daha önemli. Ben, insan yanımı kazandım! Kaybettiğim iş ya da paraya gelince... Telafisi mümkündür. Bu gün olmazsa yarın ama kaybedeceğimiz insan yanımız, tıpkı zaman gibi, telafisi olmayan tek şey sanırım... (12 Ekim 98/ Bayındır...)

Hosted by www.Geocities.ws

1