KAYBOLMAYA TAHAYYÜLLE DİRENMEK

Göçebe sürekli yer değiştiren değil,

kaybolmaya ve yokolmaya direnendir.

Gilles Deleuze

Murat YALÇINKAYA / Ankara

Sol işaret parmağımın tırnağı üzerine, işbilir sandık görevlilerinin özenle yaydıkları ve haftalardır çıkmamakta direnen –adı üstünde- çıkmaz boyaya her bakışımda, “Ne kadar azmışız yahu” diye söylene söylene sabahladığım seçim gecesini hatırlıyorum. Yaşadığım ruh hali, destek verdiğim aşkın ve devrimin partisinin beklediğimiz oy oranının çok çok altında kalmasından kaynaklandığı gibi, asıl olarak daha o geceden itibaren katil kurtların ulumalarının göklere kadar yükselip, üç hilal şeklinde üstümüze yağmasındandı. Duyduğum dehşet zaten hep az olduğumuz ve artık artamayacak mıyız sorusu/hayalkırıklığının yanısıra yaşadığım sokaklarda, okullarda karşılaştığım, yanımdan geçen, bazen gülümseyen, bazen omuz bazen de laf atan onca insanın arasında katilleri, tek kimlikliliği, kısaca faşizmi bu kadar çok destekleyenin de olmasındandı. Yüce halkımız, Perihan Mağden’in de söylediği gibi, bize. her şeyin daha ne kadar kötü olabileceğini tüm maharetleriyle gösterdi. “Devlet” Bey, artık derin devletle el sıkışabilir, bize de seyretmek düşer. Düşer mi?

Seçimi izleyen hafta boyunca arkadaşlarımla yaptığım konuşmalar da yeterince can sıkıcıydı. Özellikle de ak güvercin sevdalısı bir arkadaşım, oy verdiğim partiyi öğrendiğinde, yüzüne sinir bozucu bir gülümse iliştirip, gevrek gevrek alaycı bir sesle “Hayalcisiniz siz, romantiksiniz!” dedi. Aklısıra sıkı bir hakaretti bu onun için. Rasyonel aklın ve öznenin karşısında, tahayyülün savunulabilecek herhangi bir tarafı yoktu(!) Zaten gerçeklikle kar-şılaştığında her tahayyül imkansızlığın kelepçesini boynuna geçirmiyor muydu?!

Hayalcilikle ilgili tüm bu söylenenler, benim durduğum yerden bana hiç anlamlı görünmüyor. Yaşadığımız yenilginin ardından tahayyül gücü üstüne tekrar radikal bir biçimde düşünmemizin ve akıl ile tahayyül arasındaki ezeli ve ebedi sınırı kaldırmaya çalışmamızın hem halet-i ruhiyemizi değiştireceğini hem de tahayyülün sunduğu imkanlarla yeni ve ucu açık direnme odakları oluşturabileceğimizi savunuyorum. Bu yazıdaki asıl meselem de sözünü ettiğim tekrar düşünmeyi başlatabilmek.

Ama bu tartışma yazısı için Kaos GL dergisini seçmem nedensiz değil. Üç yıldan beri araya uzun ayrılıklar girmiş olsa da Kaos GL dergisi ve grubuyla ilişki içindeyim. Dergiden ve gruptan geçen sene politik nedenlerden dolayı elimi eteğimi çektikten sonra, eşcinsel bir birey olarak bu oluşumu “dışarıdan” desteklemek ama dergiye yazı yazmamak ve toplantılara katılmamak konusunda karar almıştım. Kararımın haklılığı haksızlığı bir yana, bu dergide beni tekrar sözümü söylemeye iten nedenler dergiden ayrı düşmemin nedenleriyle örtüştüğü gibi kimi açılardan da farklılıklar taşıyor. Özellikle de son bir yıldır dergide yayınlanan yazıların niteliğinin gözden kaçmayacak denli önemli dönüşümler geçirmesi… Aşki hezeyanlar ve inşaat işçileriyle olan erotik (porno?) maceralarla ilgili olan yazılarda ve birçoğunda artık toplumla/sistemle uzlaşma isteğinin fısıltıdan çark edip, gücünü ve hacmini arttırdığını düşünüyorum. Yaşadığımız aşk ilişkilerindeki deneyimleri, ya da cinsel ilişkilerimizle ilgili ilginç(?) olayları önemsemediğimden değil bu karşı çıkışım. Tüm bu yazılarda, geçmişte ve bugünde mevcut şeyler karşısında eleştirel ve mesafeli bir tavır almak yerine, mevcut olanla uzlaşmaya, mevcut olana tahammül göstermeye alttan alta bir çağrı olduğunu düşündüğüm içindir ki bu yazıları okurken rahatsız oluyorum.

Aslında benim yazımın da, sözünü ettiğim yazılarla buraya kadar bir ortaklık taşıdığı iddia edilebilir. Seçim sonuçlarıyla ortaya çıkan yeni (ne kadar yeni olduğu da tartışılır)duruma matem dolu göndermeler yapıp durduğum söylenebilir: faşizm gümbür gümbür geldi, mahvolduk, yapacak birşey yok, tahammül edelim. Ki eleştirdiğim Kaos yazılarında da buna benzer bir hava var: Cinsel özgürlük bir hikayedir, debelenip durmanın anlamı yok, barımız var, chatimiz var, tahammüle devam.

Ama ben bunun ötesine geçmemizin hepimiz için daha hayırlı olacağını düşünüyorum: Tahayyül etmenin yaratıcı ve kurucu kudretiyle, yaşadığımız gerçekliği şimdiye kadar olduğundan daha farklı bir şekilde tasvir ederek zihnimizi yaratıcı kılmanın bize birçok imkan sağlayacağını düşünmemiz gerekiyor. Kişisel olanın politik olduğu söylemini seneler sonra olsa da batıdan alıp benimseyip “toplumsal bir birey halinde toplumsallaştırılmış olmakla birlikte, bu toplumsallaşma dayatmasına sürekli direnmek” için tahayyül gücümüzü kullanmamızın bizi özgürleştireceğini düşünüyorum. Eskiyi, verili olanı sorgulama kapasitemizi, “insan ruhunun indirgenemez bir boyutu” olan tahayyül gücümüzü kullanarak geliştirebiliriz.

Tahayyül gücü ve toplumsal kurumlandırıcı tahayyül hakkında yazan Cornelius Castoriadis radikal tahayyülü şöyle tanımlar:

Radikal tahayyül, hayalde canlandıran ve kendini canlandıran, hayalde canlandırarak ve kendini canlandırarak var olan bir başkalık ve daimi bir başkalık yaratımı olarak, anlamlandırma veya anlamların canlandırılması ya da mevcuda taşınması olmak sıfatıyla kendileri olan ve kendileri gibi olan imgelerin yaratılması olarak belirir. Radikal tahayyül toplumsal-tarihsel ve ruh/gövde olarak varolur. Toplumsal-tarihsel olarak, anonim kolektifin ucu açık ırmağıdır; ruh/gövde olarak, tasavvur/duygulanım/maksat/niyet akışıdır. Bu toplumsal-tarihsel içinde önerene, ortaya koyana, yaratana, varlığı çıkarana, terimin birincil anlamında toplumsal tahayyül ya da kurumlandırıcı toplum diyoruz. Bu, ruh/gövde içinde, ruh/gövde için önerene, yaratana, varlığa çıkarana, radikal tahayyül diyoruz.

Dünyayla ve kendimizle kurduğumuz ilişkide tahayyül sözkonusu olduğunda hep sözü edilen gerçekliğin kaçırılabilme olasılığı “tahayyül öznesinin eleştirel bir farkındalık göstermeye muktedir olmasıyla bertaraf edilebilecektir”.İnsani eylemlerin bireysel karakterleri olarak verili olanın içinde yaşamak, kendimize çektiğimiz duvarların ötesini düşünmekten kolay geldiği için, imgelerle zenginleşen dünyadan çok rasyonelliğin cansıkıcı kofluğunda yaşamayı tercih ediyoruz. Sonra ard arda gelen kıyamet teorileriyle katlanılması zaten bir hayli zor olan bu hayatın içinde debeleniyoruz.

Toplum denilen kurgu içinde sesi kısılmış, bunun da ötesinde Fatih Ürek, Aldo gibi karikatürleştirilmiş örnekleri dışında yok sayılan, cinsel kimliğini açıkladığında tüm hakları elinden alınan, kendi sözünü söylemekten alıkonulan, eşcinseller için -diğer tüm sesi kısılan ve baskıya maruz kalanlar için olduğu gibi- toplumsal kurumlandırıcı tahayyül gücü üstünde durmak elzem görünüyor. Yaşadığımız gerçekliğe, daha önce değindiğim gibi, eleştirel ve mesafeli bir tavır almak, bundan sonra da ne isteyeceğimiz konusunda bize ipuçları sağlayacaktır.

Kendimizle, insanlarla ve iktidarla kurduğumuz ilişkileri her boyutta tekrar gözden geçirmemiz ve Foucault’nun Dostluğa Dair’de ifade ettiği gibi, cinsel seçimlerden hareketle yaşam tarzları oluşturmanın olanakları üstünde durmamız gerekir diye düşünüyorum. Eşcinselliğin bize sunduğu olanakları kullanarak yeni ilişki biçimleri üstünde düşünmek, “kurumlaşmış hiçbir ilişkiye benzemeyen yoğun ilişkilerin oluşmasını” sağlayabilir. Yeni ilişkiler, yeni bir yaşam tarzı, yeni bir kültür ve yeni bir etik anlamına gelecektir. İşte tam da bu noktadan sonra söylenecek her söz bir direnme odağı olarak verili olanın sınırlarını zorlamayacak mıdır?

Kaos GL dergisi, yeni bir yaşam tarzı ve kültürünün tartışılabileceği, eşcinsellerin birbirleriyle yatmak dışında da “iletişim” kurabilecekleri bir alan olma potansiyeline sahiptir. Ancak görünen o ki, dergiden çoğunlukla ortak olarak çıkan ses, muhalefetin, yaratıcı tahayyül gücünün sesi değil. Türkiyeli eşcinseller için ortak bir program, ortak bir söylem geliştirmek gibi totaliter bir yaklaşımı barındırmamaya özen göstererek, farklı muhalif seslerin kendilerini duyurabildikleri, kendi hikayelerini kendi dilleriyle anlatmaya gönüllü olanlara açık bir yapı oluşturmak, üstümüze çöken bu matem ve kıyamet havasını dağıtmamızda bize çok yardımcı olacaktır.

Kimse kimseye kazanacağız diye garanti verebilecek durumda değil. İlk değiştirmemiz gereken belki de hayatla ve kendimizle kurduğumuz ilişkinin hesabını tuttuğumuz bakkal defterleridir. Zaten bu yazı da, tahammülün tahayyüle teamüden cinayetinde katil zanlısı olmak istemeyenlere yapılmış açık bir çağrı olarak okunmalıdır. Adorno’nun Minima Moralia’da imkansız olarak nitelendirdiği görevin gerekliliği belki de bunu zorunlu kılıyor: “Başkalarının iktidarının da kendi iktidarsızlığımızın da bizi aptallaştırmasına izin vermemek”.

 

( [email protected] )

Hosted by www.Geocities.ws

1