beden masalları
AŞİL’İN TOPUĞU
Şarmut A. İKARUS / Ankara
Mağazada bana ayakkabı satmaya çalışan oğlan, ayakkabıların sağ tekini değil de sol tekini, hatta ikisini birden giyerek karar vermek isteyişime biraz şaşırdı.
Serdar yurtdışından döner dönmez ona hemen söyledim: “Sana DOLBY STEREO SÜMBÜL adını taktım.” Pek anlamadı. Büllüğe, Adana ve çevre illerde “Sümbül” dendiğini öğrendiğinde gülmekten kendini alamadı. Dolby stereo’dan neyi kastettiğimi de hemen kavradı. Utangaç utangaç güler Serdar. Eğri burnuyla dudaklarının yaptığı kıvrım yüzünden yüzü öpücüklere boğ beni diye bağırıyor gülünce. Seksi oluyor. O böyle seks
i olduğu zaman ise, ona verdiğim “Bir daha seni taciz etmeyeceğim,” sözümde kim bilir kaçıncı kez durmuyorum, sözümde durmayacağımı da biliyor, bile bile de bana gelmeyi sürdürüyor. O, hasret süresi ne kadar uzun olursa o kadar büyüyen bir canavarın onu “Yiycem seni, yiycem seni!” diye karşılayacağını biliyor artık. Gelecem ama uslu duracaksın, demiyor çünkü.Masum olanı baştan çıkarmak.
Serdar ile birlikte keşfettiğim zayıf noktam ya da zaafım bu. Tanrılar beni her zaman korumuyor. En korumasız yerimden, zaafımdan vurdu Serdar beni. Bu kadar hiddetleneceğini hiç düşünemedim. Düşünecek durumda değilim. Karakterim öyle değil.
Başlangıçta masumdu. Amerika gibi, keşfe açık, yeni her şey, her yer gibi çekiciydi işte. Öyle. Keşfedilecekti öyleyse, belki fethedilecekti de. O, hayatının başındaydı ve ben sözümle, sözümü deyişimle, sözümün özüyle kafasını karıştırmıştım. Hayata, aşka, dostluğa ilişkin ahkamlarım ona hadis gibi geliyordu. Bu gibi durumlarda peygamber olmanın keyfini sürerken insan yarı tanrı olmak mad
alyonun tersini unutmayı yeğleyebiliyor, keyiften sekiz köşeyken. Yadsımayarak bende olmadığına kendimi inandırmaya çalıştığım narsizm hastalığımı da itiraf edince kendimi daha çok beğenmeme yol açacak denli hayran oldu bana. Özenecek bir model bulmuştu. Sıradan bir insan gibi yaşayabilmesini, para, mal mülk peşinde koşturarak mutlu olmasını engellemiştim. Yabancılaşmaya yatkındı ve ben bu yatkınlığını sezdiğim anda yarasını sarmaya karar verdim. Yaramı sar çağrısı ondan geldi. Açıkça “Yardım edin lütfen,” dedi. Başını da önüne eğdi, parmaklarıyla oynadı. Çenesi titredi. Yarası sarılmalıydı. Ben ona sarılmalıydım. Onu öpmeliydim. Sonra, o henüz şaşkınlığını üstünden atamamışken, hatta zangır zangır titrerken heyecandan, bir elimle onun düğmelerini açmaya çalışmalıydım, o özellikle pantolon önünün açılmasına karşı çıkmalıydı, ben ısrar etmeliydim, çabuk olmalıydım, sümbülünü ağzıma alıverdiğimde dimdik olmasından anlamasaydım da nereden anlasaydım onun da bundan hoşlandığını. Üstelik bir zevk çığlığı ile bedenini öyle bir geri atmış da yaya gerilmiş bir ok gibi ağzımı doldurmuş olmalıydı sümbülü. Sonra öyle çırılçıplak sarılmalıydık ki birbirimize, öyle utanmasızca bakmalıydık ki gözlerimize. Sonra gene ben atlamalıyım dudaklarına, o durağan ama aynı “N’olacak şimdi?” ikilemli bakışıyla dudaklarını çekmemeli ve biz en çok el ele tutuşmayı, parmak güreşi yapmayı ve bi de, bi de traşsız çenelerimizi ve alınlarımızı birbirlerine sürtmeyi çok sevmeliydik. Her sürtünmeden sonra gene gözlerimizin içine de bakabiliyor olmalıydık. Ne anadan, ne babadan görmediği denli çok sevgi vermeliyim ona. Biz, birbirimizi zedelemeyi, örselemeyi sever olduğumuzu daha sonra anlayacaktık.Beni bu yüzden vazgeçilmez olarak kafasına çakarken o da, ben de bilemezdik aynı sebepten canımı yakacağını.
İlk sevişmemizde, daha doğrusu benim onu ilk sevişimde kaleyi fethetme telaşımdan fark edememiştim. Ancak, ikincisinde ışık tam da başına vurunca gördüm ki sümbülünde iki delik var. Serdar’ın büllüğü iki delikli. Lan götünde de iki delik olmasın senin, allahcım yarabbicim seni özenmiş de yaratmış, diyerek bakmak istedim, göstermedi. Onca zaman, onu her taciz edişimde üç tabusu vardı. O miniminnacık poposunu bana hiç dönmedi, benim büllüğüm nasıl hiç merak etmedi; göz ucuyla bile bakmamıştır. Bunl
ar neyse de, üçüncü tabusu ile topuğumdaki sancının yakın ilgisi olduğunu şimdi bu öyküyü yazarken anlıyorum. Beni kendiliğinden, coşkuyla hiç öpmedi. Dudaklarımı onunkiler üstüne hep ben yapıştırıyordum.İlk kez sarıldığımız anın coşkusunu hep anımsadı ama. Hep anımsadı o ilk sarılıştaki sahiciliği. Mekan, ışık, koku ayrıntılarıyla belirledi. O anda LM içiyorsa ve benim sigaram bitmişse ve aynı gece onun “elemini” içmişsem, o LM paketi saklanacak ve beni evde bulamadığı bir gün kapıma bırakılacaktı. İçtiği
miz şarapların mantarları da kutsi idi. Çöpe atılamazlardı. Onlardan avize vb. süs eşyaları yapacaktı bana. Her anımızı, birlikte olduğumuz her zaman dilimini, her mekanı belirlemek için çırpınıp durmalıydık. Biz filler gibi olmuştuk artık. Sinyaller göndermeye başladık bir süre sonra, söze giderek daha az gerek duymaya başladık. Sözün biz ve dışardakiler arasında, hatta ikimiz arasında bile bazen şiddet kaynağı olduğunu anladığımız zaman ve durumlarda Serdar hiç konuşmamaya kadar götürdü direnişini. Birey olmaya çalışıyor, dünyayı karşı çıkarak öğrenmeye, dünyayı yaşanılır kılmaya çalışırken, bu konuda kafa yorarken yaşamayı öğreniyor, ama giderek ipekten iplik gibi narinleştikçe sağlamlaşıyor, sağlamlaştıkça narinleşiyordu. Benim gözümde daha da büyüyordu. Ona aşık oluyordum. Bunu açıkça belli ettim. Kız arkadaşlarıyla da ilişki kurmasına hiç ses etmiyordum. Edemezdim. Etmezdim de. Ben kendim özgürlükten yana iken ona nasıl kısıtlama koyabilirdim ki. Kısıtlama koysam kaç yazacaktı ki?Ev arkadaşıyla tanıştırmayacaktı beni. Ben istemedim ki tanışayım. Sizi mutlaka tanımalı. O da çok okur, şiire, öyküye meraklı. Gerek yok, dedim. Serdar bu tedirginliğimi, çekingenlik ya da arkadaşı bizim Serdar’la arkadaşlığımızı, dostluğumuzu, ne kadarını biliyorsa tabii, ona
ylamayacağından korktuğum şeklinde yorumladı.Öyle bir anlattı ki ev arkadaşını, görmeden ağzımın suyu aktı. Ben kendime ihanet edemem. Bastıramam canavarımı. Beni de ona öyle anlatmış olmalı ki tanıştığımız gece… o çocukla… tanıştık o gece: Uzamaya çalıştıkça kafasının üstünde usul kıvırcıklara dönüşen o sarı saçlıyla, o ben baktığımda yeşilini yere düşüren deniz gözlüyle, o hani beni dinlerken şeytan tırnaklarını yiyen, hele bir de ikinci bardaktan sonra ağzını ağzıma yapıştırıp bir daha hiç çekmeyen, iki
kolu yana düşmüşken gözlerini kapamış kendini öylece bana bırakmış o sabi… muntazam traşlı ensesini her öpüşümde “Ih” diye inleyen o çocuk… o masum.“Serdar, şarabımız bitmiş,” demiştim sadece ve Serdar şarap aramaya çıkmıştı. O dönene kadar da Şarmuta keşif ve fetih çalışmalarının en heyecan verici yerindeydi. Adını unuttuğum o çocukla yerdeydik ve sümbüllerimiz birbirimizin ağzındaydı Serdar elinde yeni bir şarap şişesi kapıda belirdiğinde. İçkili olduğum zaman daha bir şımarır ve muzırlaşırım. Serdar’la
göz gözeydik gene.“Bak, biz de DOLBY STEREO olduk!” deyivermişim. Gülüp geçebilirdi, gelip bize katılabilirdi. Küsebilirdi, bunu bana nasıl yaparsınız diye bağırabilirdi. Hayır. Elinin altında ne varsa onu tuttuğu gibi yere çakmalıydı. Bu da salonun girişindeki sehpanın üstünde sanki cümle alem toptan kullansın diye devasa yapılmış camdan küllüktü. Göz göze geldiğimiz andı işte. Sağ eli küllüğü kaptığı gibi yere çaktı. Aynı anda geri döndü Serdar. Kapıyı çarptı gitti. Şarap şişesini de dışarı çıkar çıkmaz
asfalta çaktığını duyduğumda sağ topuğumun sancısı, akan kan, “ev arkadaşı” çocuğun telefonla ambulans çağırması üst üste çekilmiş kareler gibi kalmış aklımda. Küllükten o saniyede, o şaşkınlık ve öfkeden doğma camdan bir bıçak yerdeki iki çıplak bedenden bana ait olanın bula bula sağ topuğunu bulmuş, büyükçe bir parçasını da alıp götürmüştü. Dikiş atılırken, adı neydi o çocuğun, bayılacak gibi olmasına, hemşirenin “Ay nasıl oldu bu allaaşkına!” diye sormasına çok güldüm. Topuğuma dikiş atılırken gülmekte olduğumu gören hemşire sorusunu yinelemedi. İşi bitince, “Ayy şekerim, öyle tuhaf insanlar var ki…” diyecekmiş gibi geldi bana bakışları.Dikişler düşene kadar görüşmek istemedim Serdar’la. Oysa ertesi gün telefon etti. Onu özlediğimi söyledim ve onu bir daha taciz etmeyeceğimi. Batıkent’teki kız arkadaşı Eryaman’a taşınacakmış. Ona yardım ediyormuş. Beni arayamadığı için üzgünmüş. Seni çok özledim, dedim bir daha, ama biraz daha özleyeyim, dedim sonra. Şu kitabın dizgi düzeltisini bitirmem lazım, dedim. Anlayışla karşıladık aramıza kendiliğinden düşen hasreti.
Sizden biraz uzaklaşmam lazım. Düşünmeye, kendimle başbaşa olmam lazım, diyerek gitmişti yurtdışına. Ona da “gitme” demedim, yaptırım olurdu. Yad ellere varır varmaz anlayacaktı kendisi için en doğru olanı, en değerli dostu kim, onu olduğu gibi seven kim bunu anlamalıydı. Çok uzun sürmedi anlaması. Gittiğinin ilk haftasında telefon etti. Ardından uzun bir mektup geldi, hasret kokan. Mektubunda, burada Ankara’dayken yaptığımız edebiyat sohbetlerini ne d
enli özlediği aşikardı. Gider gitmez bir parfüm dükkanında almış soluğu. Benim kokumu bulmuş. Derin derin içine çekmiş. Öyle hasret gidermiş ama hep –miş gibiymiş. O koku beni anımsatıyormuş sadece, asla tenimde koktuğu gibi kokmuyormuş şişe ya da kendi bileğine sıktığında. Kokunuz, diyordu telefonda, başka bir şey demiyordu. Buralarda ancak böyle tutunabiliyorum yalnızlığıma. Ben sana demedim, diyemedim. Hiç yorum yapmadım. Ona hiç telefon etmedim. Mektuplarına hiç yanıt vermedim. Sadece her hafta aradığında aşkla dolu ses tonumu, onu ne denli özlediğimi esirgemedim kulaklarından. Ama yurtdışında master yapmaya gitmişken hasret bunalımlarıyla vakit yitirmemesi gerektiğini söyledim. Oysa içimden, bırak oraları gel artık diye haykırıyordum. Tuttum kendimi. Kararı o vermeliydi. Hem ben epey yol katetmiş olmanın rahatlığını yaşarken onun da kendi hayatında yol katetmesini engelleyemezdim. Gel artık, desem benden nefret de edebilirdi. Onu yeni bir eşiğe hapsetmeye hakkım yoktu. Elinin altında yere çakacak bir şeyler de bulamayabilirdi.Dolby Stereo sümbül. O hâlâ heteroseksüel, öyle biliyor kendini. Beni çok sevip saydığı için katlanıyor tacizlerime. Onun içim yazdığım “Ebru Aşk” başlıklı şiirimi çok sevmişti. O yetmedi, bir şarkıma konu, bir öykümün kahramanı da olmak istiyor. Ama, ona “Seni sevmediğim hiç gitmez aklımdan” diye biten bir şiir daha yazdığımı henüz bilmiyor. Sağ topuğumu yitirmeme sebep olduğunu ona söylemedim. Bana bedenini bir armağan gibi sunmasından sıkıldığımı ona söylemedim. Aşkta lütfetmenin
yanlış olduğunu o daha öğrenemedi. O yeterince acı çekmedi. Ama dolby stereo sağır da değil ki bir omuz silkip mutlu oluversin.Oyumu atacağım seçimlerde, diyerek İstanbul’a gitti. Kokumun belleği onu izleyecek, bunu o da biliyor, ben de. Onu rahat bırakacağım, o beni arayacak ve asla “Seni özledim, sensiz hiç tadı yok İstanbul’un” demeyecek. Ben satır aralarında buna benzer anlamlar aramayı sürdüreceğim ama ben telefonu hep “Seni çok özledim” diye kapatacağım, o da buna karşılık ancak “Ben de sizi,” diyebi
lecek. İlk ve kendiliğinden hiç olamayacak belki de. Bunu ondan beklememeyi öğrendim. Onu kendine bırakıyorum, o da beni kendime. Ayrı ayrı yollarımızda koştururken, yorulduğumuzda özellikle, önünde sonunda yollarımız kesişiyor.Yurtdışından bana kokumdan bir şişe getirmiş. Ah bu kokunuz, dedi verirken şişeyi. Sarıldık gene, kanatmacasına sürttük çenelerimizi, alınlarımızı. Güreştirdik gene parmaklarımızı. Ben sözümü gene tutamadım. O gene put gibi durdu. Öyle işte. Buluyoruz birbirimizi ve sarılıveriyoruz
kendimize. Ertesi gün, seçimlerde oy kullanacağım, dedi ve gitti.Ben de attım oyumu, gay olduğumu bilmeden beni seven sayan, varlığımı görmezden gelen bir dünyanın, sistemin bize lütuf gibi sunduğu seçimde kendimi bir bok sanarak oy attım, kendime ihanet ederek oy verdim değişik değişik partilere. Şimdi ben birey olarak oy attım, faşistlerin ve şeriatçıların başımıza gelmesinden korkarak. Uzlaşma adına şimdi birey olarak doğru bildiğim çoğalınca, yani herkes birey olarak doğruyu yaptığını zannedince, ortay
a çıkan herkes için doğru olan olamayacak ve hepimiz, teker teker uzlaşma adına bir yanlış hükümetin kurulmasına katkıda bulunmuş olacağız. Özgürlüğümü tümüyle yaşayabileyim diye attığım oy, özgürlüğümü kısıtlamak için kullanılacak. Tıpkı grip gibi. Bedene iyi davranmazsanız, üşütürseniz, düzenli beslenmeyip üstelik de sigara ve içki içerseniz, hatta uykudan nasibinizi de bu içkili gecelerde az alırsanız, gribe yakalanmanız işten bile değil, değil mi? Beden kendi itiraz eder, bana böyle davranmaya hakkın yok, diye. Ama yatağa devrilen gene beden olur, yerinden kalkamayan, birazdan gitmek zorundaki sevgili bütün haşmetiyle karşımda dururken yatağa, ilaca, dinlenmek zorunluluğuna kıstırılmış olmak gibi tıpkı. Serdar da yanımda değil üstelik.Demokrasiymiş. Görürsem söylerim. Parmağıma boya sürdüler bi de. Önce, bu ibnedir işareti gibi geldi, üçgen gibi, çarpı gibi, sonra baktım herkese sürüyorlar boyadan. Sevindim. Topuğumun ağrısı da geçecek biliyorum. Bedenimin belleği şimdilik topuğumda zonkluyor. Televizyon
da güreş “müsabakalarını” izliyorum. Ankara Film Festivali’nde bir Beyaz Gece’nin sabahında döşeğimdeki masum mu olacak bilmiyorum. Serdar bu yıl festivalde olmayacak, o şimdi Nietzsche’yi anlamaya çalışıyor. Anladığı zaman, işte o zaman topuğumdaki sancı ona geçecek. Öyle.