MEKTUP-LAR-DAN

 

Serkan EGE / İstanbul

Son mektubumu gönderdiğimde mart sayısını almamıştım. Anladım ki çözüm olarak bazı insanların aklına intiharı getirebilir, o yüzden yayınlanmasını istemiyorum. Nihilist ama nihilist intiharlarına diyecek sözüm yok. Aşk için vb. intiharlarına ise sadece yazık diyebilirim. Çünkü; bekleyince geçecek ve zamanın acısını unutturacağı acılardır. Nicedir yazmak istediğim birkaç şey var, şu son sayıyı alınca muhakkak yazmalıyım dedim. Yazmak isteyip, sormak isteyip yapmaktan kaçınma sebebim ise; altında başka niyetler aranması idi. Küfürlü yazımda çelişkileri gösteren birçok şey vardı, küfür yüzünden güme gitti. Böyle bir akıbete uğrasın istemiyorum. Üslup ve dil hatalı değildi, o dil günlük yaşam diliydi ve hakkınızı sadece o dil ile alabilirsiniz. Neyse. Aklıma takılanlar.

Doğu Perinçek sayesinde dergi çok daha güzel olmuş. Diyebilirim ki aldığımdan beri okuduğum en iyi sayı. Ne yazık ki ta baştan beri beğendiğim insanların (ne yaptığını bilen) yazılarıyla tabi. Örneğin Gay'e Efendisiz'in arka kapak yazısı, Kaos GL'nin yazdığı yazılar.

Ben okuyunca böyle düşündüm. Şakir "anüsünden anlamak" muhakkak diyecek, herhalde benim gibi düşünenler de çıkacak. Her şey bir yana son derece samimi soruyorum, hata bende mi?

Şakir'in "İntihar ihtimalleri ortadan kaldırmak isteğidir" yazısı. Başlık ile yazılanlar arasında ilinti bulamadım. Yazılanlar ise insanların acılarını hiçe sayan, yaşanmamışlıkla ilgili nihayet yıllardır söylene gelen, artık soluklaşmış bile diyemeyeceğim, sözüm ona tespitler. Tabuta sarılıp ağlayan insanların da, kendini yakan militanın da duygularını böyle açıklayamayız. (Sayıları önüme almıyorum, isim ve başlık belirtmemek yazıyı kısaltacak). Ütopya kurgusu. Demek derdimiz ezilen değil, ezen olmak. Düzende yerini tam olarak olmak isteyip konumunu beğenmeyenin feryadı. Düzen yoksa çok güzel. Amerika seyahati. O yazıyı okuyunca yazanın Amerika'da alık alık binalara bakıp geldiğini anlıyorum. İyi niyetli düşünürsem. Amerika'da gay örgütler büyük binalar yapmış ve içlerine şirin ihtiyarlar koymuşlar diyebilirim. Evlilik konusunda bir yazı var. İş olsun diye yazılmış. Gayleri en çok uğraştıran bir konu hakkında yazılmış ama okuyup bitirince sorunun olduğu gibi önümüzde durduğunu görüyorum. İsterdim ki yeni birşeyler bulayım. Kaldırılan bir bölüm var: "Eleştiriler vs.". Ben bu derginin gerçek gücünü dili o kadar dönenlerden aldığını düşünüyorum. O bölümü kaldırmak ile o insanlar yine susturuldu. Halbuki bir çok insan korkmadan kaleme sarılmıştı ve içlerini boşaltıyorlardı. Ufukları genişleyecekti; önüne gelişmenin set çekildi. Yazıların birçoğunda İngilizce'ye rastlıyorum. Bunu egoyu tatmin olarak görüyorum. İnsan hangi dil ile düşünüyor ise o dil ile konuşmalı ve yazmalı. Eğer Türkçe yetmiyor diyorsanız, ben de size Türkçe'yi 100, 200 kelime ile konuşuyorsunuz, yani sizin yetersizliğiniz derim. Gay olarak yaşayan insanlar heteroseksüellerin doğduğu zaman kucağında bulduklarını elde etmek için ömürlerinin bir kısmını feda etmek zorunda kalıyorlar. Yarışı kafadan kaybetmek bu. Acaba yeni bir eksiklik de İngilizce bilmemek mi deniyor. Gay bar sahiplerine eleştiri var. Gaylerin sayesinde köşe dönüyorlarmış. İnsanlar ticaret yapıyorlar. Servet düşmanlığı ise yeni bir şey değil. Ekmek aldığım fırının sahibi zengin oldu diye ondan ekmek almamalı mıyım? Şimdi önyargı denilecek. (Örnekler öyle çok ki). Sırf denemek için bir sayıyı isimleri kapatıp okudum. Yazıları okuyup beni üstteki düşüncelere iten yazıların isimlerine baktım, gördüğüm hep aynı isimler. Adamlar hatayı sanki yaşam biçimi haline getirmişler. Çok güzel diye düşündüğüm yazılarda hep aynı isim. Mart sayısını elinize alın, o sayıya yakışmayan yazı hangisi? Coşkun karşınıza çıkıyor. Sanki adamın söylemek istediği şu; benim bahsettiğim herşey yanlış olandır. Yani bunları yapmayacaksınız diyor. Tabii o da yazmalı. Keşke KAOS GL'nin yanında ayrı bir kitapçık olarak yayınlansa. Hani promosyon gibi. Şampuan-ketçap hediyesi. Bir çok şey istemeye hakkım var diye düşünüyorum. Çünkü ben tepkilere aldırdım. Küfür etmiyorum. Başkalarının da değişmesini istiyorum. At ile deve değil. Hoş olmayandaki ısrara anlam veremiyorum. İnsanlara fırsat vermekten öteye gitmiyor ısrarcı olmak. Ben artık kimseyi eleştirmek istemiyorum. Amacım ve yüklendiğim veya istediğim misyon, gayliğini yaşayamayan insanlara neler yapabileceklerini göstermek. Taksim'de eğlenceye dalıp [benim yaşadığım acıları yaşayanlara (geçmişte) geçtiğim yerleri gösterip öneri getirmek. Takdir edilir, yayınlanırsa yardımcı olabilmenin mutluluğunu yaşıyorum.] O insanları unutmamak. Bu anlamda eleştiriye girmek istemiyorum son olarak. Bir şey daha. Niye hep cinsellik? Eşcinsel; isimlendirilmesi zaten cinsellik için konulmuş. Elinize aldığınız ekonomi dergisi değil ki. Eğer cinselliği yok farzedip yazı yazarsanız KAOS GL ortadan kaybolur. Dolayısıyla kimliğin, nedeni, sebebi, varlığını anlamlı yapan "cinsellik". Toplumda siyasi, politik, statü belirten kimliklerimiz var. Sorunumuz cinselliğimin nedeni olan kimlik iken cinselliği yok saymak beni yok saymak demek olmaz mı?

Sevgili Serkan, tarafımızdan kaldırıldığını düşündüğün "Tartış-ma, Eleştiri vs." bölümü kaldırılmış değil. Bu bölüm de derginin bütünü gibi sizlerden, derginin okur-yazarlarından gelen yazılar-dan oluşuyordu. Bağımsız ya da herhangi bir konuda yazmanın yanı sıra dergide yayınlanan şu ya da bu yazıyla ilgili eleştiri ve katkılar kişiliğe yönelik küfürler içermediği sürece bizlerin de istediği bir durumdu. Bu tür yazılar geldiği takdirde bu bölüm kendiliğinden oluşacak ve der-gideki yerini alacaktır.

 

ONUR / Ankara

Barlar hakkında çok bilgili değilim ama sınavım bitti barlara sık takılmaya başladım. Daha önce-sinde birkaç şey geldi başıma. Toplarsan hiçbir şey yok ger-çekte. Gülüyorum ama bir yandan da böyle olaylarla yaşamım arasındaki bağı çözemiyorum. Haketmiyoruz bunları aslında.

Neler bu komik şeyler. Örneğin bara gidip açık sözlü olmak suç. Her allahın günü gittiğimde orda bulunan hoş bir çocuğa can sıkıntısından ve arayıştan (bu sadece cinsel bir arayıştan değil sohbet ve bir yakınlık arayışı bu, sonrasını zaman göstersin cins-ten bir arayış bu) gay misin diye sordum. Obaaa o ne bakıştı öyle. Hayır dedi gözleriyle(ulan yalan söyleme demin geçen çocukların kıçına nasıl baktın diye geçirdim kafamdan) ağzımla ilginç anla-mına gelen bir mimik yaptım . Bak sen allahın temiz heterosuna. Beni beğenmedi herhalde bu birinci sebep, ikincisi şeyinin başıyla düşünmek bu demek herhalde ki iki çift laf etmedi. Bırakın beni lütfen ben sizin bildiğiniz kızlardan değilim ayak-larına yattı. Neyse yanlış kişiymiş erken bitti. Çıktım gittim.

Öbürü internette chatte smart (İngilizce'de yakışıklı demek) ela gözlü diye not düşen biriyle olan bir muhabbet. Konuşurken bar-larda onu görmüş olabileceğimi söyledi. Ben kendimi tarif edince bir gece önce beni barda gördüğünü söyledi. Ben hatırla-mıyorum senin gibi birini değince de lafa başladı. Nasıl ha-tırlamazmışım bütün gece ona bakmışım. Kusura bakma herke-se baktım dedim. Sevgilisinin sağında oturmuşum bir ara Onu hatırla sonrada sevgilisini hatırla. Zor iş çabalıyorum olmuyor. Kesti konuşmayı benle. Ulan bakmak suç mu? Ne bu korkak, kendine güvensiz haller.

Yer İstanbul biri hoşuma gitti yine baktım gözüm çıksın. Dans e-derken ayağına bastım. Götünü öyle kaldırmışım ki sanki ba-kışıyla pis kedi çöplüğüne git der gibiydi. Gözler okunur beni pa-ranoyak sanmayın.

Öbür olayda barda arkadaşıma yapılan sayısız tekliflerden birinde aracı olarak kullanılmam uygun görülmüş bir zat tarafından. Ben de git kendin söyle deyince bütün gece dans ederken bana çarptı durdu. Boğa gibi gerilip gerilip geçiriyordu. Bela bullaşsan bir türlü bulaşmasan daha başka. Neyse sabırlı davrandım da bulaşmadım salağa.

Daha neler göreceğiz bakalım. Salaklık bende şöyle götüm kalkık bakamıyorum etrafa nerde salak var onlarda iyi niyet arıyorum. Şimdilik pişman değilim yaptık-larımdan çünkü hiç suçum yok. (bakışlarım hariç) Hayır hepimiz erkeğiz haremlik selamlık olmaz ki barda.

Rüyalarım dileklerim

1. Barlar akşam saatlerinde açılsa niye gece yarısından sonra full oluyor ki.

2. Ankara'da da İzmir'deki gibi bir gay cafe açılsa (arkadaş cafe). Gündüz de çıksak vampir gibi geceliyoruz.

3. Gay barlara zonta heterolar alınmasa (gerçeği de sahtesi de)

4. Biraz da rock dinleyebilsem bir gay barda.

5. Benim bir gay barım olsa

6. 3-5 katlı gay barlar olsa (gay barın girişindeki görevlilerden biri ben darlıktan şikayet edince bana şöyle demişti. 'sen sıkı sıkı ol-masını istemez misin düşün şimdi kızlarla ben dip dibe olmayı ist-erim doğrusu demişti.)

bu vesileyle

7. İstanbul belediye otobüsleri sapıkları gibi konuşanların bar girişlerinde çalışmaması.

Hepinize sevgiler

 

Ümit KADER / Erzurum

97 yılının başlarından itibaren KAOS GL'yi takip ediyorum. Geç tanışmamıza rağmen, temin ede-mediğim birkaç sayının dışında, tamamını okudum diyebilirim. Se-viye belirlemek gibi bir amaç gütmeksizin, zamanla daha da güzelleşecek dergimiz, buna ina-nıyorum.

"... kıyısında bir inciyim acınmada birinciyim"1

Çocukluğum kendime acımayla geçti. Evimizin balkonunda beni acılarımdan çekip alacak beyaz atlı prensimi beklerdim. Okudu-ğum kitaplarda, izlediğim film-lerde, ölümsüz aşkları anlatan şarkılarda yaşayan güzel bir kadındım. Evet yanlış okumadınız bir kadın. Beni doğuran anam kadar gerçek bir kadın ama tek farkla, sınırda kalan bir kadın.

Mahallenin bütün çocukları ol-masa da çoğusu hastaydı. Hep-sini tedavi ettim. Yudum yudum içtiler ve gittiler. İçlerinden yal-nızca birini sevdim. O da beni sevdi, hem de terimde ürpertiler bırakan bir aşkla. Sonra beni unuttu. Ama ben onu unutmadım.

"bütün bir yaşam içinde sevi-lenlerden bir tanesi öbürlerinden oldukça farklıdır."2

Yıllarımı birgün onun karşısına beni bir daha başından atama-yacak kadar etkileyici birisi olarak çıkma senaryolarıyla geçirdim. Beynim ve bedenim ona aşıkken, başka bedenlerde avutmaya ça-lıştım kendimi. Aşkla, cinsellik her zaman bir arada olmayabilir diye tumturaklı yalanlarla avutma ça-balarım uzun oyalayamadı beni elbette. Kaçtım o şehirden...

"... alıştıkça bir geçmiş oluş-turmaya başlayacağım bu kent-te."3

Yeni bir hayat... bir gün bir kitap okudum, bütün hayatım bombok oldu. Ne yalancıdır o kitaplar, o filmler, şarkılar ve ne acımasız insanlar... ve ardımda bıraktığımı sandığım aynı şehir....

"Yeni ülkeler bulamayacaksın, başka denizler bulamayacaksın.

Bu kent peşini bırakmayacak. Ay-nı sokaklarda dolaşacaksın. Aynı mahallede yaşlanacaksın aynı evlerde kır düşecek saçlarına. Bu kenttir gidip gideceğin yer. Bir başkasını umma."4

Kaçmayı bıraktım yüzleştim ken-dimle BEN EŞCİNSELİM. Teşhir-ciliğe kaçmadan, başkası olmaya çalışmadan yaşamak kendimi bulmamı sağladı.

"İnsanın hayran olduğu birine benzetilmesi çocukken güzeldir ama yetişkin birinin kendisi olabilmesini geciktirirse tadı kaçar."5

Üniversite eğitimi yapmak için bu şehre ilk geldi-ğim 93 senesin-de barışmıştım kendimle. Arka-daş çevremde coming-out ol-maya başladım. Büyük tepkiler almadım. Yüzü-me gülüp ar-kamdan konu-şanlar oldu. A-ma yenilmedim hiçbirine. Onla-rın yarattığı kuş-beyinli bir ibne değil, aklı ba-şında bir gay'dim.

"Geçmişi şim-diki zamana yük etmek" huyunu terk edince şans yüzüme gülmüş-tü. Hazırlık üstü birinci sınıfta ge-çince İktisat'ta okuyan Efkar'la7 tanıştım. Arka-daşlığımız iki yıl sürdü ve bitti. Onu ilk tanı-dığım zaman-larda ve arka-daşlık etmeye başladığımızda onu görmek be-ni sonsuz mutlu ediyor, sevin-diriyordu. Bitti. "Aşk, sevdiğini her gördüğünde yeniden doğmak se-vincidir."8 İşte biz bu "yeniden doğmak sevinci"ni kaybetmiştik.

"Aşk nasıl da yakar insanı ... önce sevinçten, sonra da acıdan... Ne güzeldir ve ne çok acıtır."9

Ondan sonra ciddi bir beraberlik yaşamadım. Herkeste onu ara-dım. Okulum bittiğinde İstanbul'da beş yıldızlı bir otelde çalışmaya başladım. Orada çalışırken beni taşıyamayacak birisiyle altı ay sü-ren bir beraberliğim oldu. Ömrüm boyunca bu dönem gibisini ya-şamadım. Ulaştığımı sandığım dünyayı, paramparça etmiştir.

Hep gözlerine bakardım, gözle-rinin ta içine ama o kaçırırdı göz-lerini benden. Bana baktığı o na-dir anlarda bile aslında bana değil de arkamda bir yerlere bakardı. Kimseyle buluşmadı gözleri, kim-seyle gözgöze gelmedi. Ne kim-seyle ne de hayatla ... Hayatı gö-ze alamadı.

"Elbet acı duyar tomurcuklar a-çarken

Acı duyar büyürken her şey zor-lanır."10

O benden daha fazla acı çeki-yordu herhalde çünkü işten ay-rıldı. Ben hayatımın o kısmına,

"bir yaprak kapatıyorum hayatımın nemli taraflarına

Ölümden anlayan, ciddi bir yap-rak"11

Dostluğumuzun sürmesini iste-diğim için elimden geldiğince ir-tibat kurmaya çalıştım. Ancak O, benimle karşılaşmaktan özellikle kaçındı.

"Yaşamak neden böyle içler acısı, neden bir uçurumun yanıbaşından geçen daracık bir yol gibi? ..."12

Yırtılan bir sayfayı kullanabilir-siniz. Elbetteki üzerine birşeyler yazabilir, silebilir ve tekrar ya-zabilirsiniz. Ama hiçbir zaman es-kisi gibi olmayacaktır. Üç kenarı düz, bir kenarı ise her zaman şe-kilsizdir. Kırılan bir cam ne kadar-sa yırtılan bir sayfa da o kadardır.

98 senesinin baharında işi bı-raktım. Yeniden sınava girdim. İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümünü kazandım.

"Şimdi bütün gün üstüme yağmur yağıyor.

Bütün gece kar

Yalnızlığın tam ortasındayım artık

Yalnızlığın tam ortasındayım artık

Yalnızlık kadar"13

Şu anda hazırlık sınıfında okuyorum. Hep güçlü olmaya çalışıyorum, ama bu o kadar yorucu ki ...

Yaşadıklarım hayattan zevk almamı engellemiyor ama yaşamım yaşadıklarımın bir resmi değil mi?

"Oysa ben kaç yıldır

Kaç acı eskittim

Unuttum

Kaç ölüm gördüğümü,

Bir omzumun

Alçaklığı ondandır;

Taşıdım kaç kişinin

Kanayan tabutunu"14

    1. Kırmızı Karanfil Ne Renk Solar?
    2. F. Hepçilingirler

    3. Şairler Şehri / B. Uzuner
    4. K. Karanfil Ne Renk Solar?
    5. Aynı Kentte / Konstantinas Kavafis
    6. Kumral Ada Mavi Tuna / B. Uzuner
    7. Kumral Ada Mavi Tuna / B. Uzuner
    8. Murathan Mungan'ın "Aşkın Gözyaşları yada Rapunzel ile Avare" Adlı hikayesinden.
    9. K. A. M. T. / B. Uzuner
    10. K.A.M.T. / B. Uzuner
    11. Karin Boye
    12. İsmet Özel
    13. Virginia Woolf
    14. Ümit Yaşar Oğuzcan
    15. Metin Altıok

 

Orhun TUNA / Ankara

Gamım pirhân tutardım ben, dediler yâre kıl rûşen,

Desem ey bivefâ bilmem, inanır mı inanmaz mı?

Bir yandan Osmanlı İmpara-torluğu saray çevresi tarafından güzelim Türkçe'nin "Türkî-i basît" (Basit Türkçe) olarak hor görülüp koskoca bir altıyüz yılın edebiyat dilinin Arapça ve Farsça ağırlıklı bir ucubeye dönüştürülmesini oldum olası hazmedemezken, bir yandan da başta Fuzûli olmak üzere bazı divân şairlerinin dizeleri karşısında "işte şiir bu" demekten de kendimi alamam.

Fuzûli'nin yukarıdaki satırlarını ise salt şiirsel kalitesinden dolayı değil, ruh halime de çok iyi ışık tuttuğundan daha kara bir sevdayla severim.

Mart 99 sayısı ile ilk kez düzeyli bir gay ortamıyla tanıştığımda gayrı ihtiyari olarak dökülüverdi bu gazel beyti dudaklarımdan.

Günümüz Türkçesi'yle:

Derdimi gizli tutardım ben

Sevgiliye aç dediler

Anlatsam o vefâsıza

Bilmem inanır mı, inanmaz mı?

Türkiye'de gay olarak sanırım durumumuz Fuzûli'nin açmazından çok farklı değil. Ama şu anda sözcükler aracılığıyla da olsa bir değil, belki bir çok sevgiliye birden açılmanın kıvancını yaşıyorum.

Ortak paydayı paylaştığım tüm arkadaşlarıma, tüm gaylere sesleniyor ve rica ediyorum. Gamınızı pinhân tutmayın.

TAŞIZ BİZ, DİZİLİRİZ ÖRMEK İÇİN DUVARLARINI SARAYIN

Nurullah Ataç, şiiri tanımlarken sözcüklerin diziliminin önemini vurgular. "Şiir, bilinmeyen, çok süslü, kafiyeli bir takım kelimeler kullanmak değildir. Aksine her-kesin bildiği, sıradan sözcüklerin nasıl dizilmesi gerektiğinin sihrini yakalamaktır" der.

Fuzûli'nin bir dizesini örnek verir, son derece çarpıcı olarak. Padişah için yazılan methiyeden alınan mısra şöyledir.

Gözüm, canım efendim, sevdiğim, devletli sultânım.

rüldüğü gibi dize son derece basit, anlaşılır bir dizi sözcükten oluşur. Şimdi cümlenin gramer yapısını ve kullanılan kelimeleri hiç değiştirmeden sıralamayı değiştirelim:

Devletli Sultanım, gözüm, canım, sevdiğim, efendim.

Fuzûli'nin dizilimi bir gazel mısrası kalitesindeyken ikinci dizilim ya da yapılacak başka kombinasyonlar bir laf salatası olmaya adaydır.

Eski Sovyetler Birliği'nin Dağıstanlı yazar ve şairi Resul Hamzatov, "Benim Dağıstanım" adlı kitabında, ülkesinde eski bir duvarda taş üzerine işlenmiş bir yazıyı aktarır. İmzasız ve bir taş parçasındaki iki satır şöyle der:

Taşız biz, diziliriz örmek için duvarlarını sarayın

Samanlığın, tapınağın, mahzenin ve zindanın.

Saray duvarını da, cami kubbesini de, loş bir mahzenin de, ya da uğursuz bir zindanın koridorlarını da aynı taştan örerler. Sadece dizilim farklıdır. Tapınağa da, samanlığa da şekil verenler aynı cisimlerdir.

Çevremizi saran, renkli dünya-larımızı maskelemeye, karart-maya çalışan uğursuz ve ruh-suzlar anlamıyorlar mı ki insanız hepimiz. Yalnızca dizilişimiz farklı. O, bir heteroseksist saldırganı oluşturacak şekilde dizilmiş, ben-se duygulu bir "gay"i.

Homofobiklerin bir zindan kori-dorunu oluşturan dizilişlerine bü-yülü, renkli, efsunlu bir "gay" sarayını oluşturan dizilişimizle karşı çıkıyoruz. Bu kadar basit, bu kadar kısa, bu kadar sade.

(Yazımı Karaman'daki sevgilime ithaf ediyorum.)

 

İLHAN / Çanakkale

Daha önce yaşadığım bir olayı, bir saldırıyı yazmak istiyorum. Hafif yağmurlu bir akşamdı. Biraz gezdikten sonra bir birahaneye girdim. Birkaç bira içmek için masaya oturdum. Baktım ki ön masada üç genç var, ara sıra gördüğüm gençler, arasıra dönüp dönüp bana bakıyorlardı. İki bira içtikten sonra dışarı çıktım. Sokakta yavaş yavaş giderken onların da arkamdan geldiğini farkettim. Bir müddet sonra biri hızla gelerek kolumdan tutup bana seninle beraber olmak istiyoruz, dedi. Ben de biraz içkinin etkisiyle ve bana bir zarar verebileceklerini hiç düşünmeden tamam, dedim. Nereye gideceğiz gibi laflar söylerken birden suratıma, vücuduma yumruklar, tekmeler gelmeye başladı. Ben yumrukları yememle beraber düştüm. Yumruklar, tekmeler de-vam etti. Üç kişi birden hır-paladıktan sonra bıraktılar beni. Oradan kalkıp koşarak kaçmaya başladım. Onlar da yeniden arkamdan koşmaya başladılar. Beş-altı metre uzaklaştım ki bir-den ayağım taşa takılıp çamurlu suyun içine düştüm. Baktığımda düştüğümü görünce onlar da durmuştu. Ayağa kalkıp "bunun hesabını size soracağım" de-memle yine arkamdan koştur-maya başladılar. Caddede koşar-ken yanımdan geçen bir araba ne oluyor deyip yanımda durdu. Ben ona aldırmadan koşuyordum. O esnada yan sokaktan bir kamyon durdu. O arada sokakların birine girip kuytu bir yere saklandım. Her tarafım titriyordu. Çok kork-muştum. Belki yardım isteme-liydim ama insan hiçbir şey düşünemiyor. Daha önce böyle bir olay, yaşadığım yerde hiç ba-şıma gelmemişti ve o akşamdan sonra yanıma jilet, ustura gibi kesici aletler de almaya başladım kendimi korumak için. Yine te-dirgin oluyorum. Çünkü yumru-ğun, tekmenin acısı birgün geçer ama jiletle, usturayla kendime veya karşımdaki kişiye bir zarar veririm diye tedirgin oluyorum.

Artık önce gittiğim yerlere gi-demiyorum rahatça. Geceleyin caddelerde yürüyemiyorum. Ben ne kadar kendime hakim olmaya çalışsam da içimde bir korku, bir ürperti var, arkamdan gelen sesler bile beni ürpertiyor. KAOS GL'de veya başka bir dergide okudum; toplum içine karışan, barlara, bilardoya vb. yerlere gi-den eşcinsellerin, diğerlerine o-ranla daha mutlu olduğunu oku-muştum. Ama insan ister istemez kendini toplumdan soyutluyor. Ya-ni toplumdan kaçıyor. Şu an bu durumu ben kendimde görüyo-rum. Belki bir gün kendimde cesareti, güveni bulabilirim.

 

Nutkum TUTULDU / Antalya

53. sayıya ithafen

Henüz 13 yaşımda orta 1'e giden, bıcır mı bıcır bir erkektim. Ba-şımda binbir hayal, 13 sokak son-ra gerçekleşecek bir birleşmenin sevinci.

Evet, onun için 13 sokak aştım, 13 uzun koca sokak ve yaşım 13. Ve nihayet 13'ün sonu. Bina karşımda dimdik duruyor ve içeri giriş. Kapının çalınması, hoşgel-diniz tebessümü ve ders çalışma sözleriyle odaya kapanmalar. Güzel bir birleşme; Tanrım öle-bilirim. Yaş 13, sokak 13! tam iki ay sürdü bu birleşme (İleriki aylarda biz taşındık, yine de sevgimiz sürdü).

Her gelişim 11.00-12.00 arası, hiç şaşmaz, şaşmadı da. Yengemin sempatik gülüşü ve bizim ders çalışma azmimiz! Ona o günlerde tapardım, belki bugün de olsa tapardım, ama yaşım olmuş 21, sokak sayısı?!…

Adı Ergün'dü. Ben ona aşkım derdim, günüm, gecem hergünüm derdim. Hergün benimle ol ERGÜNÜM!

Duvarda da Hz. Ali'nin resmi ve biz sevişirdik. Ama ben çok utanır; resmin göremeyeceği bir yerde sevişmeyi önerirdim. Hep korkardım resimlerden, bana ba-kan, beni izleyen iki göz. Pırıl pırıl göz. Aman Tanrım!…

Sevişmeler biter, kaçar adımlarla çıkardım evinden, yengem so-rarmış, neden bu kadar erken gittiğimi aşkıma, yani oğulcuğuna. Bilmiyorum neden, niye her seviş-meden sonra kaçardım. Ah! Hete-roseksist dünya, içine edeyim emi!

Yine birgün, 13 sokak gidiş, dönüşü yaparken yolda bir mec-mua gördüm (herhalde Blue Jean'di). Şöyle bir yazı "WHIT-NEY HUSTON LEZBİYENMİŞ, çünkü, bir kadınla yaşıyormuş." Bu yazıyı okuduktan sonra beni bir düşünce alıverdi.

"Acaba ben de mi Lezbiyenim?", çünkü ben de bir erkekle birlikte oluyorum. Demek ki arkadaşlarım bana "top, ibne" derken lezbi-yenliğimi anladıkları içinmiş.

Ah! Seksist cahiller! Yaş 13, 13 sokak aşmış dört duvara hap-sedilmiş bir çocuk! (O Benim).

Ben bugün o mecmuaya teşekkür ediyorum, çünkü onun sayesinde lezbiyenliğimi değilse de gayliğimi öğrendim.

Sevinmiştim, en azından adını koymuştum ve adı bende saklıydı artık.

Yaşım ilerledikçe, üyesi olduğm Alevi-Kürt feodalizmin etkisinde kalarak, Kemalist bir okur, iyi bir dindar ve bunalımlı yıllar. Tek iyi yanı bol bol kitap sığdırdım hayatıma.

15 yaşımda kadir gecesinde hani şu 1000 aydan daha hayırlı gün-de; ağlayarak Tanrıma yakardım; "Yarın hetero olayım" diyen ben nerde; iyi ki gayim diyen ben nerde?

Bugün 21 yaşında gay olmaktan öte, iyi bir gay aktivist olmak için çalışıyorum.

Bunun için başta gay dostu, ilk coming-outum felsefe hocama ve en yakın dostum Dilek'e; daha sonra en büyük okulumuz, herşe-yimiz KAOS GL'ye (yağ değil, gerçekler) ÇOK TEŞEKKÜR edi-yorum.

Bugün tüm gay dostu heteroları; orta okul ve lise hayatımı bur-numdan getiren bazı arkadaş-larımı dahi çok seviyorum.

İBNE DEĞİL GAY ve LEZBİYE-NİZ / NE HASTA NE SAPIK / EŞCİNSELİZ

MASKELERİ ATTIK YÜZYÜZE-YİZ.

Mücadeleye inanıyorum ve gay ve lezbiyen özgürlüğü için her türlü yardıma hazırım. Derin sevgi ve saygılarımla.

 

DİP / Eskişehir

Eskişehir'de yaşayan bir eşcinsel olarak, bir dönem yaşadığım düz cinselliğimin ve kendimi yarat-mam (yaratmanın sadece tanrıya mahsus olduğunu düşünenlere) sonucunda, girdiğim yan yollar-dan birinde tespit ettiğim eş-cinselliğin ne yüceltilecek, ne de aşağılanacak bir şey olduğunu gördüm. 23 yıllık dişiliğimin ya-nında, on yıllık eşcinselim. Bu arada; arada kalan kültürel kim-liğimin ifadesi kadınlığımı, sadece doğduğumda vajinamı görüp, an-nemin ve babamın yüzünde olu-şan sevinci (erkek) ifadesine inat, kız olduğumu söyleyen hemşire-nin yüzünde gördüm. (Birinci ar-tistik puan).

Herşey 13 yaşımda karşı yönden gelen kadınlığımın, saatte 120 km hızla gelen erkekliğime çarpması sonucu oldu. O günden beri, kültürel kadınlık kimliğim felç ve yatalak olarak yaşıyor. (İkinci artistik puan).

Benim için önemli ve var etmem gereken şeyler beynim ve duy-gularım. Düşünüyorum da, bey-nimi ya da yüreğimi nasıl olur da erkek beyni ve kadın beyni diye ayırabilirim ki. Ancak erkek ve kadın zihniyeti ya da yaklaşımı o-labilir. O halde sosyalizasyon sü-reci sonucunda kabul edilen "yay-gın" kültürel kimliklerdir. Bu dayat-madan nefret, nefret, nefret ettim. Ediyorum.

Kendim olduğumdan beri, asla bir kadın ve bir erkek gibi dü-şünmedim ve duygulanmadım da. Şöyle düşünelim; düşüncenin ya da düşünme ediminin bir cinselliği var mı? Üzerinde yoğunlaştı-ğımız, fikir beyan ettiğimiz şeyler, çevre, dünya ve iç tepkiler bizim yoğunluk alanımızı oluşturmaz mı? Mesela kozmos hakkında düşünürken, bir taşı, bir bitkiyi veya herhangi bir şey üzerinde düşünürken, onlara cinsel anlam-lar yüklememiz mi gerekiyor? "Şeyler"i kadın ve erkek diye ayırmamız mı gerekiyor?

Ben düşünmeye başladığımda, aslında, düşüncenin kendisiyim. O halde düşüncenin ve duygunun hiçbir cinselliği yok. Ya da doğru bir ifadeyle "cins"i yok. Buradan yola çıkarak olan şey "yakla-şımdır". Yaklaşımlar da toplumsal ve ritüel yönetimlerle anlam kazanır. Öyleyse düşünmek ve duygulanmak (diğer biyolojik ve parapsikolojik unsurları şimdilik gözardı ediyorum) insana; kadın ve erkek "gibi" düşünmekse, kültürel kimliğe özgüdür. (Çünkü cins biyolojik, cinsellik kültürel-dir). Kendimi "meşru" kılma çabam da bendendir. (Üçüncü artistik puan).

"Karanlıktan korkmamak için

Önce aydınlığı tanımak gerekir."

Karanlıktan kimse korkmamalı,

Diyordu yaşlı Keşiş

Tüm çıplaklığını gizlemişse karanlığa

Gerçeklik.

Gömsün kendini toprağa.

Ey Gerçeklik;

Korkmamak için kendinden kor-kutmamak için sonrakileri

Kırbaçlamalısın kendini

Tanrının gerçekliğiyle!…

 

ÖZLEM / Ankara

Yoksun… Belki hiç olmadın, oysa yüreğimde ayak izlerin ve belki de "uzun olur gemilerin direği"…

Akşamı hiç çekilmez bu kentin, ki bilmez misin hiçbir akşamı çekil-mez olur tüm yalnız kent'lerin…

Ve yoksun, seni çıkmaz so-kakların süslediğini sandığım taş merdivenin son basamağında bir aşk'a hasta bakıcılık yaparken kaybettim. Çocukluğunu an-latmadın hiç, merak ediyorum metropol ışıklarının gaz lambasındaki raksını. Allanis Morrisaid'li bir gece geçirip, tüm açelyaları ateşe verdim sırf sana inat. Abaküste gün sayıyorum, vagonlar özlemiş olmalı salgıladığım heyecan adrenalini. Gerçekten, işediğimizde raylar yağmur yağdı mı sanıyor? Uzaktan o güzel kokun geliyor ve koynumda hâla fotoğrafın. Gece melekler sardı etrafımı, "Yağ satarım, bal satarım, ustam ölmüş ben satarım" mendil hep benim arkama bırakılmış. O mendil senin biliyorsun, üzerine yüreğinin krokisi çizilmiş, gerçek büyüklüğünün binde biri ölçüsünde. Suç bizim değil, kim olsa aynı şeyi yapardı, genel af çıktı ve aşık olduk birbirimize.

Taş merdivenin son basamağına iş merkezleri kuruldu şimdi, önündeyse bir garip yatır, gelen giden mum yakıyor. Biliyor musun… ayrıldığımız yer acayip medyatik oldu, utanmasalar sit alanı ilan edecekler. O sene doğan her çocuğa senin adın verildi, o sene doğan her çocuk beni sevdi, utanmasalar şilt verecekler.

Bunaldım… ne demeye çekip gittin, reva mıydı bu koca kenti başımın belası etmek. Yoruldum… belamı bu kent başıma. Utanmasam… shit.

 

H.G. / Ankara

Artık sana söyleyemeyeceğim hiçbir şey yok. O yüzden bunları yazıyorum.

Seni ilk gördüğümde küçümsemiş, kıskanmıştım. Sen daha erken çözmüştün kendini. Daha erken ve daha rahat. Ne kadar doğru bunu bilemem ama dışardan bakınca bu böyle.

Sonraki adım senden geldi. Yürürken herkes ikili gruptu. Ve sen benim yanımdaydın. Ben yine çekingen ve meraksız. Gideceğimiz yere ulaştığımızda yine koptum. O gün çok sıkılacağımı, yine kendimi yalnız hissedeceğimi düşünüyordum. Sen zaten sürekli dolaşıp duruyordun. Ben çivilenmiştim yerime. Sonra sıkıldım ben de kalktım. Biriyle konuştum. Çünkü çok heyecanlıydım o gün. İlk defa hep beraber bir yere gidiyorduk. Ellerim titriyordu. Farkettiler, o yüzden konuştum. Yoksa…

Orada çok eğlenmiştim. Siz konuşuyordunuz. Ben de konuşuyordum. Ve yakınlaşma o zaman başladı. Ben biraz ürkerek de olsa sana dokundum. Ve nasıl olsa içki içti diye bir şey demeyeceğinizi düşünerek elimi omzuna koydum. Çok uzun süreden beri kimseye böyle dokunmadığımı hissedip mutlu oldum. Sonra koluna da girdim. Yazarken gülüyorum. Şimdi içeri biri girdi, dikkatim dağıldı. Devam ederim. Yine Ezginin Günlüğü'nün lafı geçti ya, neyse…

Oradan ayrıldık. Sen başka masaya gittin. Ben yine yerimdeydim. Ve beni çağırdınız. Yine mutlu oldum. Sohbet yine iyiydi. Ben masadan kimin olduğunu bilmediğim bir bardak rakıyı alıp içtim. -Allah razı olsun ondan-

Neyse zaten o günü tüm ayrıntılarıyla hatırlamıyorum. Giderken bana sarıldı. Bak, ben yine mutlu olmuştum. -Ben de ne çok mutlu oluyorum yahu. Dokunmasın-.

Geri döndüğümde bir arkadaş durumu farketmiş. Merak etti. Bilmiyorum dedim. -Bu ayrıntıya da ne gerek varsa- Neyse.

Aradan bir-iki hafta geçti. Umudumu yitirmiştim sana karşı. O gün de çok kötü bir şey olmuştu zaten. Telefon çaldı. Çok şaşırdım. İçimde kıpır kıpır birşeyler oynuyordu. Sen arayınca her şey güzelleşti. Üzüntüm geçti. Telefon numaranı da verdin. Ne mutlu oldum bilemezsin. -Belki de bilirsin, ne bileyim işte-.

Sonra dışarıda bir buluşma ve telefon sohbetleri. Bir gün ben seni diğerlerinden kıskandım. Valla ne diyim, kıskanmasam seni sevdiğimi söyleyemezdim. Yine de mutluydum telefonda söylerken kızardığımda bile. Senin sıran o gün değildi konuşmak için. Çaresiz bekledik. Bir toplantı günü konuşacaktık. Neyse sen konuştun. Ben umursamadım o an. O kadar da kötü değildi. Ama bir ara sen kafanı duvara vurunca benim içim parçalandı. Neden yaptığını hâlâ bilmiyorum. Yalnız bırakmak istemedim. Benim gitme vaktim gelince çıktım. Aşağıya indim. Sonra çantamda sana aldığım gülün kalan kısmı aklıma geldi. O kısmını atmaya dayanamadım. Zaten salakça bir fikirdi gül almak, veremeyeceğimi bildiğim halde. Hemen geri dönüp kalan kısmını sana verdim. Ne büyük tesadüftür ki gül sarıymış. Ben portakal zannetmiştim.

Yine de sonraki zamanlarda şu an dahil seni sevmeyi bırakamadım. Bir toplantıda -sen de bilirsin- yine ben kıskançlığımı yenemedim. Sen birisinin sigarasını yakarken geri çektim seni. Ne oldu diye sormuştun ya. İşte bu oldu. Sonracığıma, toplantıdan ayrılırken bana sarılıp öptün. Gene kıpır kıpır oldu içim. Ama bana hayır, olmaz demiştin. Kararsızlığa düştüm. Çok üzüldüm. Toplantının konusu da "aşk"tı zaten. İnsanlar konuşuyordu hüzünlü hüzünlü. Ben de dayanamadım. Herkesin ortasında ağlamak istemedim, çıktım. Bir arkadaş da benle geldi. Biraz konuşup geri döndük. Bir şeyi öğrenince mutlu oldum -sen bunu da bilirsin-. Oradan içmeye gittik falan, filan.

Dün yine telefonda konuştuk. Ben yine mutluydum ama sen değil. Bir ara bana da bulaştı. Sordun ya beni hâlâ seviyor musun diye. İşte cevap:

SENİ HÂLÂ ÇOOOOOK SEVİYORUM.

Paylaştığımız en azından bir gökyüzü ve Ezginin Günlüğü'nün şarkıları var. Bana iyi birisin dedin. Ama sen benden çok daha iyisin. Şimdiye kadar aşk ile mutluluğu beraber bulamamıştım. Şimdi buldum.

Çok teşekkür derim. Çok teşekkür derim.

Hosted by www.Geocities.ws

1