TANIKLIK
30 saniye ya da Hayatınız…
Karar SizinKAANGİR / İstanbul
Her aklıma geldiğinde, hâlâ tüylerim diken diken olur. 1997'nin sanıyorum Haziran ayıydı… Çok sevdiğim bir gay arkadaşımla, yani şu an annemden sonra en çok sevdiğim Kadir adında bir dostumla bir plan yaptık ve Cumartesi gecesi sabahlamaya karar verdik… O zamanlar herkesin dilinde dolaşan Telve isimli bara gittik. Her şey çok güzeldi. Gece ilerlerken onunla tanıştık. İsmi Kürşat… Hoş bir çocuktu. Sonra bilirsiniz bir köşeye çekildik, konuştuk, seviştik… Kadir "gözüm tutmadı, çorcu (hırsız) olabilir" dedi. Tabi ben çok hoşlandığım için; saçmalama alakası yok! Konuşması düzgün, gayet de kibar, dedim. Ama alakası vardı işte!… Telefonumu verdim, bir hafta kadar aradı, telefonda baya sohbet ettik. Ben çok çabuk tutulan bir insanım, hemen vuruldum. Artık telefondan haz almadığını, beni istediğini söyledi ve buluşup bize gideriz, dedi. Hemen o.k. dedim, akşam tanıştığımız barda buluşmak üzere randevu verdim. Büyük bir heyecanla Kadir'i aradım, olanları anlattım. Bana dikkatli olmam gerektiğini söyledi. Ben yine alaylı alaylı tamam canım, oluruz, dedim. Sonra Kadir'e yapacak birşeyi yoksa gelmesini istedim (yine de biraz korkum vardı aslında). Kadir'i de ikna ettim. İlk önce Kadir'le buluştuk, sonra Telve'ye gittik. Kürşat'ı da alıp çay bahçesine oturduk. Sohbet baya koyulaştı, Kürşat beni ve Kadir'i en kötü yerimizden vurdu. Tiyatro ve DJ'likten bahsetti, kendini bize çok iyi lanse etti. Sonra Kadir'in düşüncelerindeki eksileri bile artılara dönüştürmeyi başarmıştı. Saat baya ilerledi ama hâlâ eve gitmemiştik. Saati hatırlattım. Saat 24.00'e geliyordu. Hadi gidelim artık, dedim. Telefon etmesi gerektiğini, evin boş olduğuna emin olmak istediğini söyledi. O.k. dedik. Sonra biraz daha beklememiz gerektiğini, hâlâ ablasının evde olduğunu söyledi. Oysa biz ablasının evden çıkmasını değil, bize hazırlanan komplonun diğer şahıslarının yerlerini almasını bekliyorduk. Birden yüzüğü dikkatimi çekti. Parmağında uluyan bir kurt şeklinde yüzük vardı. Neden taktığını, ülkücü olup olmadığını sordum. Hayır, ülkücü değilim ama, dedi, polislerle iyi olmak için taktığını söyledi. Ben hâlâ uyanmamıştım. Neden bir insan polisle iyi olmak için savunmadığı bir politikayı alet olarak kullanıyordu? İnsan düşündükçe anlıyor. Neyse, hadi artık sıkıldım gideceksek gidelim dedim, yoksa biz Kadir'le Kadir'in işyerine gidecektik. Keşke gitseydik. Sonra bir kez daha telefon etmeye gitti. Bu sefer geldiğinde gideceğimiz anlamında başını salladı. Masadan kalktık. Demek ki herkes yerini almıştı. Fatih'te oturduğunu söyledi. Taksiye atladık evin önüne kadar taksiyle gidemeyeceğimizi söyledi, taksiden indik, yokuş aşağı yürümeye başladık. Halbuki taksiyle de inilebilirdi bu yokuş, yani anlayacağınız hâlâ uykudayız…
Hâlâ yürüyorduk, bir taraftan bardaktan boşanırcasına yağan bir yağmur başladı. Evet, Haziran ayında bir yağmur… Hem de şakır şakır. İnançlarına az da olsa bağlı bir insanımdır. Yağmur böyle yağdığı için ürperdim ve birşeyler olacağını hissettim. Kürşat hızlı hızlı yürüyordu. Baya ilerledi, aramızda 50 m. kadar bir açıklık vardı, hemen üzerimdeki 3-5 milyon kadar parayı Kadir'e verdim. O biraz daha cüsseliydi. Onun için ona vermek daha doğruydu. Sonra bir sokağa saptık. Sokağı döner dönmez karşı binada iki kişinin oturduğu dikkatimi çekti ama ilgilenmedim. 100 m. kadar daha yürüdük. Sonra köhne, yıkılmak üzere olan bir binaya geldik. Kürşat binanın içine girdi, gelin, dedi. Otamatlar yanmıyordu. Çakmağını yaktı ve merdivenlerden yukarı çıkmaya başladı. Hadi gelin, dedi. Ben, kezban kezban kapıdan içeri girmek için adım atıyordum ki birden "girin lan içeri" diye bir ses ve bir yumrukla içeri girdim. Kadir'i içeri çekemediler. Sonra dışarıdan sesleri duyuyordum. Kadir avaz avaz bağırıyor ve ben de mideme saplanmak üzere dayanan bir sustalıyla titriyordum. Hemen kolumdan tutup saatimi çıkarttı, ceplerimi aramaya başladı. Bunları yaparken de hakaret ediyordu. "Ne işin var lan burda ibne", "Ulan osmanlı göt siktirir mi lan" diye bağırıyordu. O an anladım ki ülkücü itlerdi bunlar.
Bu arada dışarda sesler çoğaldı. Kadir polis diye feryat ettikçe millet camlara dökülüyordu. Diğer it de cama çıkanlara "bunlar ibne dövüyoruz" diyordu. Birden bir polis sireni duyuldu. Bir gay ya da gay dostu ya da iyi niyetli bir insan polise telefon etmiş olmalı ki, polisin sireni yaklaştıkça yaklaşıyordu. Bu arada içerde çocuk tam cep telefonunu alacaktı ki sireni duydu ve sustalıyı panikten yere düşürdü. Ben de onu itip dışarı çıktım. Çocuklar da kaçmaya başladı. Ben ağlayıp küfür ederek çocukların arkasından koşmaya başladım. Kadir arkamdan bağırıyor, geri dön, saçmalama, gel buraya diyordu. O panikte hiçbir şey düşünmeden koşuyordum. Sanki üçünü yakalayıp haklayacak gibi. Ya onlar geri dönüp beni bıçaklasalar, dövseler, o an bunları düşünemedim. Sonra polis geldi, polisi görünce daha çok ağlamaya başladım. Ağlarken de olayı anlatmaya çabalıyordum. Ağlamamın nedeni korku değil, annemdi. Eğer ben o an ölseydim ne olurdu. O an annem geldi aklıma ve ağlamaya başladım. Polise de bir arkadaşın doğum gününden çıktık bunlar da yolumuzu kesti, dedik. Tabi yakalanmadılar. Belli ki ilk kurbanlarıydık, çünkü çok panikliydiler.
Otuz saniyelik bir zevk için hayatımdan oluyordum.
Arkadaşlar Türkiye şartlarında, özellikle de Taksim mekanlarında dikkatli olmak zorundayız. Her güzele, her mantiye vericez diye bir kaide yok değil mi? İlk kez tanışıp, sonra yatağa gitmek hayatınıza bile mal olabilir. Çok dikkatli olun. Ummadığınız insanlardan ummadığınız kadar zarar görebilirsiniz. Umarım benim salaklığım size ders olmuştur. 30 saniyelik bir zevk ya da hayatınız! Karar sizin…