"DEGRORUM ARCANA VİSA; AUDİTA İNTELECTA, NEMO ELİMİNER!"
Ş
ener / İstanbul(Sırları saklayacağım; gördüklerimi, işittiklerimi, düşündüklerimi kimseye söylemeyeceğim…)Latinlerden
Başımda gençliğin kızıl-kıyamet anarşizmi. Topluma, töreye, olagelene, alışılmışa içten içe bileylemişim bıçağımı. Yüreğim kaygan bir zemin üzerine aşklar yazmaya teşne. Bir bahar ikindisi, bir sevda çağrımı "Yasaklanan" üzerine. Yaş 20'lerde.
"Bir kadını sevdiniz mi hiç? Peki ya ERKEĞİ SEVDİNİZ Mİ?! Öyleyse bilemez yüreğiniz YÜREKLİLİĞİ!.." yazıyordu duvarın kösnül beyazlığı, gecenin şehre pusu kurduğu saatlerde yürek gözüyle görebilenlere…
Evlenmişsin. Bir kızı tutup kolundan, ailene, toplumuna, çevrene aldırmadan kaçırmış, bir aşk masalının maceraperest prensi havalarında varkılmışsın yokluklardaki kendini… Bravo sana! Oysa, eminim evlendiğin yürek de; tanısaydı seni, en az benim kadar, yine gelir miydi direnmeksizin sana?
Sene 96. 1900'lerin sonu 2000'e 4 kala. İntiharın eşiğinden dönmüştüm kendimde bile değilken. Çevremde yeni yüzler, yeni insanlar olsun demişim, o meşum olaydan sonra. Bir yurda yerleştirmiş beni ailem. Nedenleri var kendilerince. Belki de onlar da biliyorlardı Durkheim'ı; yani "intihar sosyal bir olgudur" diyen sosyologu... beni intihara sürükleyen acının, o dayanılmaz acının derinliğini çevremdeki insanlara yüklemişler, yeni bir çevreyle varlığımı idame ettireceğimi ummuşlardı. Bilselerdi, o acımı nereye gitsem götüreceğimi, hiç yormazlardı kendilerini… Veee.
Belki diyordum ben de kendi kendime. İyi olur bu. Yeni çevre, yeni yüzler, yeni insanlar uzaklaştırırlar beni benden. Ben'imin içinde yeşeren ve solan ve acı çektiren o zehirden; evet sevda zehirinden… Ne diyordu şair? "Bir çocuk sevdikçe derinleştirir uçurumlarını, ve sevmek ihanettir baştan sona yaşama!" Gidenler, gelenler için ödenen bedellerdir belki de sahiden. Ben, yeni bir sevdaya bulanıvermiştim, kaçıp kurtulma şansım varken... Aşık olmaya=(eşittir) acı çekmeye. Sezdirmeden kimseye nasıl böylesi
ne alıştım ben? Ve ne zaman? Ve neden? Hiç bilmiyorum. Oluyordu işte. Mesela senin gece gözlerinde bir ay doğuyordu. Bir yağmur eksiliyordu gülümsemenden. Bir rüzgar okşuyordu mesela saçlarını ben ürperiyordum mesela nehir, derin sesinden… Ve bir bakıyordum aşk çırılçıplak, ulu orta çırpınarak karşımda seyrediyor. Seyir defterini hüzünler tutuyor sır'lar işliyor yasak duygularımı çalarak yüreğimden…Evlenmişsin… Kız kaçırmış, zoraki olarak kabullendiği ailenin bu evliliğine, hiç yazılmamış bir masalın deli dolu ciniymişcesine varkılmışsın tutunamadığın sevdalarının özetini tek kelimeyle… Keşke, düğününüzde bulunabilme şansım olsaydı. Sizi kutlayan dilimin, dilimden çıkan her kelimenin, bir zamanlar sana şiircesine sevdam(ız) üzerine söylediklerini hatırlayab
ilseydin. Keşke. O dilim ki; senin teninin her santimetre karesinden ezbere, hücrelerine hatta mitokondrilerine değin, senin YAZGINA teşne olduğunu bir zaman önce, anımsayabilseydin… Keşke gerçekten "seni sevmeme layık" bir YÜREK taşıyabilseydin!"Seni sevi
yorum valla billa" diye başlardın yeminine. Ben inanırdım. Ellerimiz dünyayı avuçlayacakmış, bizim dünyamızın sevda yemini böylesine derin ve sıcakmışçasına kenetlenirdi birbirine saatlerce. Yurtta ben alt ranzada, sen üst, düşlerdik diğerleri uyuyunca yapacaklarımızı birbirimize. Kulaklarımıza fısıldayacağımız aşk imgelerini tasarlamazdık, onlar kendiliğinden kopar gelirdi zaten dilimize. Sevişirken heyecanla, canla başla, aklımızda bir bir yeryüzü, bin bir gökyüzü ve uçurtma. Masal bitiyordu oysa. Tek kurşunlu bir gümüş silaha bürüyordu aşk kendini, bana sıkılacak olan tek kurşuna. Seninle sevişmenin bedeli bu mu olacaktı? Olsun öyleyse, ben varım yoklukta da… demiştim. Halt etmişim…Evlenmişsin. Kız kaçırmışsın. Mutluluklar sana. Sanki bir yüreği mutsuz kılarak mutlu olabilecekmişsin gibi. Sanki "eşim" dediğin o hanıma benimle deli-dolu 8 ay yaşanan aşktan sözedebilecek cesareti taşıyabilecekmişsin gibi. Sanki onun üzerinde gidip gelirken, ona dokunurken, onu öperken bir zamanlar bir başkasına, aşk adına
(ki şimdilerde aklına gelse gençlik macerasıydı işte, yaşandı bitti deyip geçiştirirsin bilirim…) benimle yaşadıklarına hiç çağırmayacakmış gibi anıların seni; mutluluklar sana!…Anlamıyorum ben. 1 night macera olsaydı belki, tek vuruşluk bir eğlence olsaydı belki, bir takım komik bahaneler adına yaşanmış bir şey olsaydı gene belki derdim amma,
Şimdi sen nasıl yaşayacaksın eşinle evliliğini? Ona haksızlık değil mi bu? Kendine haksızlık değil mi? Yaşananlara ya da daha açıkçası aşk'a haksızlık değil mi? Anlatabilecek misin bir zamanlar bir erkeği sevdiğini? Seviştiğini? Beni terkedersen seni vururum!, diye tehdit ettiğini… Hayır mı? Suskun musun? Korkup kaçacak mısın? Peki!…
Tanrım, sana şükürler olsun ki bizlerin hiçbir şeyi yoksa, taşıyabildikleri, sonuna değin hissettikleri bir YÜREKLERİ en güzeli de CESARETLERİ var. Yaşamak cesaret işi, bunu ancak bilendir yüreğinle yaşamayı öğrenmiş kişi…
Evlenmişsin, kız kaçırmışsın… Hayır eğlenmişsin, hız aşırmışsın. Kendini kandırıp, haddini taşırmışsın demeli. Yine de
Degrorum arcana visa, Audita, intelecta nemo eliminer!…