sappho'nun kızları tartışıyor
KADIN VE KiMLiK
Tezer KANIK / ANKARA
Bilgi toplumuna girerken insanların ‘bir’ olma sancılarından dolayı kendilerini bir toplulukta, bir oluşumda ‘biz’ içinde yoğurduklarını gözlüyoruz. İşte bu noktada kimlik sorunu ortaya çıkıyor.
Kimlik nedir; nasıl edinilir; insan bir kimliğe neden ihtiyaç duyar ve neden o kimliğin içerisine kendini dahil eder; toplumun bireyin bu etiketi karşısında duruşu nedir?...
İlkel komünal toplumlarda birey kendi ihtiyaçlarını kendisi karşılayabildiği için herhangi bir topluluğun içerisine dahil olma gereği duymuyordu. İnsan ilişkileri geliştikçe ve insanların birbirlerine olan ihtiyaçları arttıkça buna paralel olarak sosyal etkileşimin yoğunlaşmasıyla birey ‘ben’ olarak toplum içindeki özerkliğini kaybetmeye ve yavaş yavaş topluma bağımlı hale gelmeye başladı. Artan işbölümü sosyal ilişkilere de yansıdı. Nüfusun hızla artışı, bilim
in, teknolojinin, sanatın gelişimi insanın doğa karşısındaki çaresizliğini arttırdı. Birey hızla değişen bu ekonomik, sosyolojik ve psikolojik yapı karşısında bireysellikten kolektifliğe karşı kayma gösterdi. Aydınlanma çağıyla başlayan sosyal ve siyasal fikir akımları kolektif bütünlüklerin kutuplaşmasına neden oldu. Buna ek olarak insanlık tarihini kökten etkileyen din kavramı da ağırlığını sosyal yaşama yansıttığında birey daha doğduğu andan itibaren artık gayr-i ihtiyari bir gruba dahil oluyordu.Bu nokt
ada yukarıdaki sorulara tekrar dönmek istiyorum. Kimlik nedir? Bireyin sahip olduğu tutumlara karşı o tutumları gözleyen insanlar bir bireysel değerlendirme sürecine girerler ve bu değerlendirmeler sonucunda algılayan birey algıladığı bireyin davranışlarına bir isim verir. Zaman içerisinde aynı tutumu gösteren diğer insanların da fikirleri birleştikçe toplumda o davranışa karşı genel-geçer bir duruş ortaya çıkar. Kimlik; bireyin sergilediği davranışları karşısında toplumun bu genel-geçer duruşudur. Buna paralel olaraktan merkezi tutumları benzer insanlar kendisine benzer bir diğer bireyin tutumuna verilmiş sosyal etiketi kabul eder hale gelir bu da o bireyin o kimliğe dahil olması anlamına gelir. Toplumda gözlenme olasılığı yüksek tutumlara (baskıyla ya da gönüllü olarak) sahip olan bireyler kendilerine verilen\verdikleri kimliğin dışında yaşam tarzına sahip bireyleri ve dolayısıyla da farklı kimlikleri (toplumsal erkin desteğiyle) yadırgayabilirler, baskı oluşturabilirler hatta yok etme çabasına bile girebilirler. Ataerkil bir yapı sergileyen toplumumuzda bugün biricik kimlik ve dolayısıyla yaşam tarzı olarak görülen ve bireylere empoze edilmeye çalışılan heteroseksizm, kendi dışında varoluş gösteren eşcinsel kimliğe yaşam alanı tanımamakta ve onu lanetlemektedir.Kimlik, nesnel varoluşu olmayan sosyal algı gibi tamamen öznel bir değerlendirme sonucu oluşan bir etikettir. Dolayısıyla ‘ben’ olarak sevgi ve nefretlerini yaşayan birey bu etiket olsa da olmasa da birey bunu yaşamaya devam edecektir. Kimliğin siyasi bir duruş olarak oluşum göstermesi ise tamamen toplumdaki diğer bireylerin bu tutumlara olan davranışsal müdahaleleri ile bağlantılıdır. Önemli olan ‘biz’lerin bu derece içiçe girdiği kompleks bir yapı haline gelen toplumumuzda ‘ben’ olabilmeyi sürdürm
ektir çünkü “Kendini kuran bireyliğin devinimi gerçek dünyanın oluşumudur.”*Toplumsal kutuplaşmaların bu derece yoğun olduğu çağımızda istenmeyen bir tutuma sahip olan bir birey karşıt güçlü tehditkâr tutumlar karşısında kendisine yaşam alanı oluşturmak iç
in kendisi gibi olan insanlara ihtiyaç duyar.Ülkemizde ve dünya ülkelerinde toplum içinde kadın cinsiyetine sahip olmak pek çok problemi beraberinde getirirken heteroseksist bir yapılanmaya karşın lezbiyen olmanın getirdiği bunalımlar kadınların daha fazla sosyal baskıyla karşılaşmasına neden olmaktadır. Kadın cinsiyetine sahipseniz çevrenizi algılamaya başladığınız andan itibaren cinsiyetçi öğretileriyle sizi biçimlendirmeye çalışan ailenize, okulda öğretmen ve arkadaşlarınıza, ileride mesleki çevrenize
karşı sürekli bir kendini bulma savaşı vereceksiniz demektir. Kendi normlarıyla kadını biçimlendiren daha gerçekçi bir deyimle ‘fıtratından’ (yaradılışından) dolayı daha narin (!) olduğunu ifade eden ve bu nedenle erkeğine itaati emreden bir dolu yapılanmayla karşı karşıya kalan kadınlar kendilerine sadece cinsiyetinden dolayı belli bir değeri yüklemiş bu yapılanmada yeterince mutsuz olmaktadırlar.Kadınları seven bir kadın olmak en başta kendini kabul etme sürecini çok sancılı atlatma sıkıntısını ve ardından en güzel ve insanca duygularıyla kucakladığı aşkının lanetlenmiş olmasının mutsuzluğunu getirmektedir. Toplumumuzda heteroseksist yapıca ezilen, aşağılanan bir kimliğe sahip olan lezbiyenler tüm bu olumsuzluklar içinde birbirlerine ulaşmak, kendilerini
özgürce ortaya koymak hem bireysel hem de toplumsal problemleri aşmak durumundadırlar. Ancak bu sıkıntıyı aşmak (ki bu tüm eğitim sürecinde uygulanan koşullandırmaları reddetmekten geçiyor) zaten cinsiyeti dolayısıyla ezilen bir kadın olarak, mal muamelesinin yaşanıldığı bu toplumsal yapılaşmada çok zor. Cinsel obje olarak algılanan kadınların sadece zevk verici bir araç olarak görüldüğü ataerkil yapılanmada bireysel varoluşlarını sağlayıp birbirlerine seslerini duyurabilmeleri çok önemli...*Hegel