KaLaNLaR

Uğur YÜKSEL / Ankara

ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla

günlerin dökümünü yap.

benim senden, senin benden habersiz alıp verdiklerini

kim bilebilir ikimizden başka?

M. Mungan Yalnız Bir Opera

 

I. günlerin dökümünü yapıyorum işte. benden alınanlar, gidenler ne çok bugün ve bana kalanlar daha çok. (1 ocak- nazilli)

II. korkularım büyüyor. ürkeğim. her hareketim ölçülü, çekingen artık. konuşmalarım da. erkeklerden uzağım. belleğimden uzak tutuyorum onları. çünkü zararlı ve çirkin onlar. kendilerini erkek öğretisiyle doğrulayıp -ama doğrulmadan zarar veriyorlar. şu anda yığınlar maçtan çıkıyorlar korkularım artıyor. otobüsün etrafı ve içi erkek sesleri ve sohbetleriyle dolu. birisi yüzüme doğru küfrediyor. tuttuğu takım yenilmiş. bana birşeyler anlatıyor-anlamıyorum. dediklerini ANLAMIYORUM! koyulaşıyor görüntüler. sessiz kalmak istiyorum. (1 şubat- ist.)

III. gece böcekleri öterken ve arkamdaki cama yağmur damlaları değerken, sanatının hayallerinin üstüne binip odaya dolan Jean COCTEAU'nun giderken bıraktığı filmi ORPHEUS'UN VASİYETNAMESİ'ni izledim. zor bir yolculuktu. (…) evet, çok güzeldi; Jean GENET gibi. onu da çok sevdim. tüm ölü imgelerim gibi. (5 şubat- ist.)

IV. cam gözlü çocukla tanışma: aşka inancım öyle sağlamlaştırmış ki yerini -UMUTSUZLUKLA BİR- onun ilk bakışları, beni dansa davet edişi, sonsuz öpüşü geçici anlardan- belki de hevestir, birisidir diye düşündüm. onu da kaybedeceğimi biliyor olmanın hüznünü gizleyip güçlü görünüyordum. belki de rol yapıyordum. ama hayır! nice sonra gizlerimi verdiğim ilk ve tek çocuksun sen. (21 şubat-ist.)

V. nereden, neden çıktı karşıma bu adam. her an, her yerde onu taşımak, düşünmek, biçimlendirmek, ona umutlanmak hızlandırıyor kalp atışlarımı, sıkışıyorum bir köşede, çırpınıyor, çırpınıyor, çıkamıyorum dışarılara. öldürüyorsun beni. (23 şubat-ank.)

VI. her şeyden önce kendimi sevebilmeliyim. seni sevebilmem için. (27 şubat-ank.)

VII. "… ben bir tehdidim onlar için çünkü bir varlığım, cinssiz bir bebek, rolünü bulamamış, iyi ezberleyememiş bir hayvan, her yöne savrulabilir, dağılabilir bir atom. bu atomik kuvvetten korkuyorlar, enerjisinden, çekirdek enerjiden…" diyor 'kış uykusundaki melek', sevgili nilgün marmara.

VIII. seni taşıyorum gittiğim her yerde, bindiğim her otobüste, yollara bakarken uzun ıssız -hiçbir şey yokmuş gibi yayılan bozkır görüntüsünün tam orta yerinde dallarını göğe açmış, kendi kendine konuşan yalnız ağaca bakarken, onun gibi yalnızlığımın gücünü ve ıssızlığını duyumsarken, yorgunluğuma inat güneşi görmeye çalışırken seni taşıyorum. gözlerini, sesini, duruşunu, dokunuşunu, açlığını, açıklığını, mantıklı hallerini, her hareketime yanıt bekleyen bakışlarını, birdenbire kendine dönüşlerini, kokunu, esmer tenini taşıyorum. ve çocuk, seni seviyorum. (3 mart- ank.)

IX. her şey beklemeğe alındı. geceler, yaşam, ölüm, sevgi-sevgisizlik, doyum-doyumsuzluk, ölü yazarlarım, acılarım… hepsi. çünkü aşkın zamanıdır şimdi. yitirmeden onu yaşamak zorundayım. bugün. hemen. şimdi. (13 mart-ank.)

X. cam gözlü çocuk'un terki: birkaç dakika içinde -belki de saniyelerle sınırlıydı- gördüğüm rüya sonunda sarıldım onun sarı bedenine. o ne şiddet, o ne reddediş öyle. kalktı yataktan sarı tebessümlü çocuk. o an öldü ayak ucumdaki çiçekler. yollarım dondu kaldı. bakar mısın: dışarıda kar yağıyor! ve inatla açan bahardallarının üzerine kar düşüyor. hâlâ anlayamadım: bitti mi? (17 mart-izmit)

XI. gözüm yine arkada kaldı. YİNE. Aşk uzak dursun benden! (21 mart-ank.)

XII. aşkın yeniden icat edilmesi gerekir, diyor Jean COCTEAU.

XIII. three coleurs: Bleu çalıyor. odamdayım. elimde beyaz paketinde gizlenen bir jilet. ölmek değil istediğim. yalnızca merak ediyorum. canım sıkılıyor. arayabilecek kimse yok. aşklar ise suçluyor beni. bundan nefret ediyorum. yapılacak hiçbir şey yok. yaşamda yaşanılacak ne kaldı? (…) hayır, öl(e)medim. bunu da beceremedim işte. (4 nisan- nazilli)

XIV. bu ülkenin insanlarının korkunç ve ürkütücü gözleri üzerimdeydi yine. ve sesleri… seslerin ardındaki korkak sözcükler. biliyorum: onları rahatsız ediyorum. korkutuyorum ve bu yüzden saldırıyorlar bana. insanın oğullarının ve kızlarının bakışları ve sözleri yoruyor beni. dayanamıyorum buna. öylesine ağırlar ki. öldürüyorlar beni. olmayan sırlarını saklamaya çalışıyorlar. ve bunun için de beni kurban ediyorlar. bunu daha ne kadar taşıyacağımı bilmiyorum. evet, Tezer ÖZLÜ'nün de dediği gibi: Bu ülke bizim değil, bizi öldürmek isteyenlerin. (11 nisan- nazilli)

XV. Karşı çıktığım bir dünyayla sınırlıyım, ondan kopuğum, bu nedenle beni yaralayan ve bana şekil veren köşeler ne kadar sivri, girinti çıkıntılarım ne kadar acımasızsa ben de o kadar güzel ve ışıl ışıl olacağım, diyor Jean GENET.

XVI. Onu anlayamıyorum. bundan 12 sene önce yazdıklarıyla, geçmişten gelen kitaplarıyla, nihayet "eteğindeki taşları dökmeye başladığı" şiirlerini karşılaştırdığımda murathan mungan'ın nerede olduğunu anlayamıyorum. ve olması gerektiği yeri. sözcükleri büyülüyor beni. ve ona öykücü olarak inanıyorum. eşcinsel kimliğini böylesine biçimlendirmesi ve sözcüklerle kuşanması hayranlık verici. ama tüketmeğe doğru gittiği bugün, ona inanmak zor geliyor artık. (12 nisan- naz.)

XVII. aşk ne kadar uzak, UMUTSUZ. KIESLOWSKI'nin "Aşk Üzerine Kısa Bir Film" şiirinde çocuk öyle korkak tutuyordu ki kadının ellerini. saftı. işte bu saflık ağlattı, titretti, içime soktu beni. (11 mayıs- ank.)

XVIII. algılarım öyle güçlü ki şu an. bu yolculukta. böyle bir boşalmaya ihtiyacım vardı, biliyordum. gitmek istiyordum. hoş, nazilli gitmek için ne kadar doğru? hangi kent doğru ki. her kente yine kendimi taşımayacak mıyım, götürmeyecek miyim acılarımı, yalnızlığımı, eşcinselliğimin derin -hüzünlü- zor görüntüsünü, kendimi. (23 mayıs- nazilli'ye doğru otobüste.)

XIX. kimlikler üzerine öylesine dıştan duran ve farklı iki film izledim: ORLANDO ve ANTONIA'NIN YAZGISI. her gün yüzleştiğim ve incindiğim, umutsuzluğa bulandığım kimliğimle kendimin de dışarıda durduğumu anımsadım. dışarıda olmak çok güç ama insanca olan. doğal olan. olması gereken. değişecek mi?! BİLMİYORUM. (8 haziran- ank.)

XX. erkek bedenlerinde algılamaya çalıştığım bedenimi

-yanılgımı sonradan anlayarak, anlamalarım hep sonradandı- oyun oynarken özgür kıldığımda, doğanın kımıldanışını görüp kaybolmayı düşünüp inançlarımı güçlendirdiğimde,

-bu inançlar hiçbir zaman öğretilenler değildi, yaşamın gerçekliğine kendi saydam düşlerimi örtüştürerek yarattığım inançlardı. bağımsız, sessiz, kendi kendine var olabilen coşkulanımlarımdı yalnızca-

duyumsadım aslında. aslında, yaşam iyiydi, insanlar kötü, doğanın dengesini ve benim dengemi bozan insanlar.

XXI. üç ay önce neleri geride bırakmıştım. bir aşkı ve kısa süren, bu aşkın ilişkiye dönüşmüş acı halini. bu yolculuğumda ise hiç de umutlar yüklenmedim. ne garip. oysa bu kent düşlerimin kentiydi, hep büyülenirdim. ama bugün, heyecanlandırmıyor bu kent de. (27 haziran- ist.)

XXII. gözlerinde uzun yollar gördüğüm çocuk'a: kırmızı sırlar eteğimden döküldüğünden beri sevda sanrısı hiç dinmiyor. bitmiyor. istanbul'dayım. ve bu gece bir çocuğun hüzünlü, durgun gözlerine sevdalandı bu yürek. (…) ona açılıyorum. bu yol ne kadar sürecek bilmiyorum. adlandırmak da istemiyorum. "adlandırmak öldürmektir." (11 temmuz- ist.

XXIII. sevda sanrısı yakıyor canımı. aramıyor, istemiyor ve ben bekletiliyorum. daha doğrusu, bekliyorum. yine kendim yarattım ve yine bunlarla boğuşuyorum. hiç bitmeyecekmiş gibi sıkılıyor içim. atmak istiyorum bu sanrıyı. görmeye devam ediyorum sonra. olmuyor. (15 temmuz-ist.)

XXIV. "Kutsal Fahişe'den Sakın!" adlı oyunun taslağı yazıldı nihayet. çocuk, metin sıkıntısı çeke dursun; bu gece birdenbire kendi yaşamını yazarken buldu, kör ışığın altında. oyun hazırdı işte. metin oturtulmuştu sahne taslağına. cesur olmalıydı bunu oynayacak olan. dışarıda bir oyun çünkü. öyle olacak. ama olacak. yine gecelerimi ve uykumu aldın ey esin perisi. hep bu geceyi beklememiş miydim? (20 temmuz- ist.)

XXV. dün gece yine, yeni bir yüz. yeni bir beden. arzulamama ama anı olsun diye yaşamak isteme. oysa onun teni uzun kış gecelerim gibi güzeldi. ve o bunu bilmiyordu. hiç bilmeyecek! (23 temmuz- ist.)

XXVI. bir reddedişin, kabullenemeyişin kitabıydı Narziss ve Goldmund. Herman HESSE ne kadar açık vermese de Narziss'in Goldmund'a dair duyduğu sevda ortadaydı. Narziss'in ona söylediği bu sözcükler her şeyi anlatmıyor mu: Senin dostun olabilirim, ama sana gönül kaptıramam (…) Hayır, hayır, bırak saçlarımı okşamayı! Yapma, hayır, istemiyorum! (25 ağustos- ank.)

XXVII. sevda bir sanrı. rüya! bugün ama. şimdilik. bekliyorum, sevdanın beni yerle bir etmesini, süründürmesini, rezil etmesini bekliyorum. (4 eylül-ank.)

XXVIII. travestilerin dünyasındaydım. 1 saat bile yetti onlarla paylaşmama, olguları, an'ı, acıları. boşlukta, çürümüş ve hiçbir zaman kurtarılamayacak o kitlelere -ne gariptir, dışarıda erkek şiddetini boğazımıza dizen kalabalığa ait kişiler bunlar- hoş (!) vakit geçirtebilmek için genelde bir parçadan oluşan 'seksi' giysiler içinde, makyajlara boğarak, yok etmeye çalışarak asıl yüzlerini ve topuklu ayakkabılar üzerinde masa masa dolaşıyorlardı. ne kadar da yakındılar bana, bu kadınlar. içlerinde yerleşiveren ve hiç gitmeyecek yanılgılar, ezilmeler, dışlanmalar ve itilmeler onları nasıl da büyütmüş. yaşamın farkındalar ve bu dünyada, cam pabuçlarını evlerinde bırakıp acı içinde yaşayıp gidiyorlar. yaşayamıyorlar aslında. her gün lanetler okuyarak uyanıyorlar; topluma, tanrılarına, yaşama. (25 eylül- ank.)

XXIX. bütün ruh üşümelerimi ve yolculuklarda uğradığım tecavüzleri anımsıyorum. geride ayak izlerimden başka hiçbir şey kalmadı. o izler de ne duruyor sanki; sanki geri döneceğim. (27 eylül- ank.)

XXX. kardeş kokulu saçlı adam'a: ne zaman sonra yine ne güzeldiniz. uçsuz bucaksızdınız. yanaklarınızdaki sakallarınızı kesmişsiniz, bir tek çenenizde güneşe doğru duran sarı tüyleriniz kalmıştı. bugün daha yakındım size. otobüsün nefes almamı güçsüz kılan -bir gün tıkanıp kalmış ve ölmüştüm!- kalabalığı zorla sizin yanınıza atmıştı beni. saçlarım dağınık ve telaşlıydı. size ne kadar yakın duruyorsam da uçurumda bir o kadar derindi. başımı sarkıttım yukarıdan, seslendim size, duymadınız, gelmediniz. (…) ve elleriniz -uzun, kalın parmaklarınız vardı. hep kadife ceket giyerdiniz. kahverengi. kül rengi tüylerinize nasıl da uyardı giysileriniz. size kahverengili adam derlerdi. gözleriniz de kahverengi. KAHVERENGİ: sürekli bekleyişin ve sonuçsuz bekleyişin tortulu rengi. umutsuz. öylesine. (7 ekim- ank.)

XXXI. ne zaman sonra, bir kez daha KAOS'taydım. ama bugünkü ziyaret, başlangıç çok daha anlamlı ve güçlüydü varoluşum da öyle anılar canlı değildi. (Anılar zaten ölüdür. öldürür, önce yaşlandırıp.) ilk aşka dair ya da kabul edişimden önceki duruşumla ilgili anlar yani. rahatsız etmiyordu bu başlangıç. bir de yapmak istediklerimi biliyor olmam ve KAOS'a dair yargılarımı, bir zamanlar kurduğum küçük tepe krallığımı yıkıp yok etmem: ARTIK! bugünkü halimi güçlü kılmamda etkendi ELBETTE. (11 ekim- ank.)

XXXII. yahuda'ya: bugüne dek düştüğüm acıların dökümünü yaparsak varoluşumun ardında gözbebeklerimi büyüten bir diğer acı da senin aşkın oldu, olacak.

"sen o'sun"

dediğin gün(ler)de gülmüştüm sana

-bilirsin kendimi alçaltmayı pek severim, övülmeyi de ama.

ama hep utanırım-

"ben o değilim"

diye. sen ise inanmadın bana. şaşırdın, inkar ettin. bugün de ben bunu kabul edip eğiliyorum yüce aşkımın önünde: al beni ve kederlerinde yoğurup sevinçlerimde dağıt sevecenliğimi. bugün aşka umudun hâlâ var -ki hep olacak- ama burada, bu yaşamda yaşanılmıyor aşk. hep tek başına yaşamda; karşılıklı yalnızca filmlerde ve romanlarda. bunu anlayamadık işte. bu arada: evet, ben o'yum. (13 ekim- ank.)

XXXIII. insanın oğulları ve (maalesef) kızları (da) bana sirk hayvanıymışım gibi bakıyorlar. dalga geçiyorlar, karşıma geçip gizliden gülüyorlar. aralarındaki fısıltılar beynimin içinde uğulduyor. sızlıyor her yanım. karıncalar basıyor tüm bedenimi. insanlar, üzücü yaratıklar, çok ağırlar bugün. herkes ama. öyle yorgunum ki. (5 kasım- ank.)

XXXIV. nihayet boşalma gerçekleşti. nasıl bir kopuştu bu. 4.5 saat, ardarda, 100 kişiye yakın izleyicinin karşısında Kutsal Fahişe'yi oynadım. korkularım ve ölümlerim şimdilik sona erdi. doğumla birlikte öldürdüm canavarı. çürüme durduruldu. yeniden canlıyım. (21 kasım-ank.)

XXXV. sardunya'ya: anımsadığım yüz öyle güzel, sıradan, hafif ve kendine ait. onu tanıyorum. zor değil bu. gözleri kapanmakta, ağırlaşıyor, öyle alışmış ki buna öyle kalmış gözkapakları. ağlamaya hazırlanan çocuk dudakları duruyor hemen altında. öyle incitilmiş ve çaresiz ki. ağlayacak neredeyse. ağlarken yanında kimse olmayacak, farkında bunun. saçları eksilmiş -telaştan farkında değil geciktirdiklerinin, bu azalmışlığın da-. yalnızca kaybolmuşluğunu biliyor bu adam. öyle yalnız. öyle hazır. BANA. yalnızca bana. (1 aralık- ank.)

XXXVI. sardunya'ya: siz her su veren ele açan üzücü çiçek. köklerinizden söküp öldürüyorum sizi de. (6 aralık- ank.)

XXXVII. bir ölüyüm bugün. sıradan bir ölü. hiç kimseyi aldatmadım ben, hep aldatıldım. kapıları iyice kapıyorum soğuk girmesin içeriye DİYE. şiddet öyküleri kurguluyorum bugün. terklerin sonundayım. artık ben terk edeceğim. (yapamazsın ki. yapamazsın ki. hehe... he.). azar azar öleceğim. gitgide. (8 aralık- ank.)

XXXVIII. benim söylemek için çırpındığım gecelerde, siz yoktunuz, diyor Özdemir ASAF.

XXXIX. hiçbir şey anlamadınız. öldüm. noktayı koyuyorum. bunların hepsi bir anı şimdi. hepsi ölü. ben de bir anıyım. ben de ölüyüm. (29 aralık- ank.)

XL. İŞTE!

Hosted by www.Geocities.ws

1