beden masalları

KOPMA KIRIĞI

Şarmut A. İKARUS / Ankara

 

Bedelinin ödenmesi zorunluluğu bulunmayan güçlü istek yoktur.

İsteğin en yüksek bedeli ise gerçekleşmesidir.

Elias Canetti*

 

"Varlığının ihtişamıyla beni heyecanlandıran güzel insana. Sevgilerle…" diye imzalamış Cezmi Canetti'nin kitabını. Yıllardır hep karşı karşıya olmamıza karşın başbaşa hiç görüşmemiştik. Okulda vasat bir öğrenciydi. İngilizce'si vasattı. Giyimi kuşamı vasattı. Kırk yılda bir ağzını açarsa, ben zorlarsam, sınıfta söyledikleri vasattı. Bu yüzden sınıfta pek konuşmazdı. İnsanın aklını başından alan yakışıklı, yapılı bir erkek de değildi. Kara kuruydu ama ateştendi bakışları. Sahiciydi.

Gözleri. O ilk çember. Dünyaya, gerçeklere, güzelliğe, acıya, sevince yüreğimizi açmamızı sağlayan ve bizi hop diye ele veren o ilk daire, o ne imgelere, anlamlara sayesinde yelken açabildiğimiz gözler. Cezmi'nin gözleri. Bir yıl da fazladan okudu. Beş yıl o gözler bana baktı sınıfta. Seni seviyorum, diyordu hep. Ben yüksek sesle ders anlatıyorum aklımı başımda tutmakta zorlanarak, o gözlerin sahibi ise sus pus olmuş oturuyor pencere kenarında; ama o gözler, o devingen gözler ise gümbür gümbür "Sana tapıyorum ve öylesine de mutluyum ki bunu söylerken," diyor. Duymamak olanaksız…

Hiç kimsenin sevemeyeceği kadar seviyorum seni.

De ki o zaman: Kal.

Benim amacım bir şekilde hayatında kalmak.

Kal, de lütfen.

Beş yıl dayandım. Dayanmam gerek. Sınıfın ortasında "Al beni, al beni" diye bağıramam ya. Ne gam kalırdı, ne de keder öyle yapabilseydik ama gel gör ki cenabet kurallar, toplum denen var ama yok soyut zorba, hayatımı sürdürmemi sağlayan mesleğimi yitirme korkusu, tabular, değmen yağlı boya, sevda tü kaka! Kasavet, başka bir şey değil idame ettirdiğim. Ama ben onun çığlıklarına gene devingen gözlerimle yanıt verebiliyordum. Son mektubuna dek masamın üzerine gizlice bıraktığı bütün mektup ve notlar çok silikti, şeridi kullanıla kullanıla harfleri silik basan bir daktiloyla yazılmıştı. Bu yüzden yazılılara ya da ödevlere bakıp öğrencilerin el yazılarını tarasam da bu meçhul aşığımın kim olduğunu bulsam… boşuna çaba. Yüreğim ağzımda beş yıl. Onun bulunduğu sınıfa girerken hem çok seviniyorum, sen benim ilahımsın diyen bakışlarını gene göreceğim diye mutlanıyor, heyecanlanıyorum, hem de çok korkuyorum; dayanamam, ele veririm kendimi, ya da aşıksa gerçekten herkesin içinde belli ediverir diye, ya da ben de ona aşık oluveririm diye. Onun gözlerinde görüverdiğim kendime kaçınılmaz olarak sarılıveririm de o gözlerin tutsağı oluveririm diye. Beni böylesine tutkuyla seven saplantımı sevmeye başlıyorum, ama korkuyorum da belalımdan, hatta nefret ediyorum hayatımı allak bullak ettiği için. Anais Nin de yaşamış bunu, Carson McCullers da…

De ki o zaman: Aşktan korkmam sen de bana aşıksan.

De ki o zaman: Aramızdaki yaş farkı hiç önemli değil.

Beni izlediği açıkça ortada. Derslerimi hiç kaçırmıyor. Bıraktığı her mektup ya da not o gün derste anlattıklarıma bire bir denk düşüyor. Okulda kıymetimin anlaşılamadığını sandığım ve bölüm başkanıyla kavga ettiğim bir gün beni teselli eden bir not buluyorum masamın üstünde:

De ki o kendini tanrı zannediyor. De ki biz biliyoruz onun sadece ve sadece kifayetsiz bir muhteris olduğunu.

Günlük telaş içinde gelen bütün öfkem, kederim onun bu notlarıyla alıp başını gidiyor. Sular serpiyor içime sözleri. Üstüne su serpilmiş saç ekmeği gibiyim. Yumuşuyorum. Dürüm yapın yeyin şimdi beni, öyle lezzetliyim.

İstanbul'da bir konferansa gitmem gerek. Üç gün okuldan, Ankara'dan, Cezmi'nin aşk dolu bakışlarından uzak kalacağım. Masamda bulduğum notta telefon numarası var. Beni İstanbul'a götürecek otobüsün Bolu'da vereceği mola sırasında kendisini aramamı istiyor ve gene "De ki…" diye başlayan ahkâmı:

De ki fethedeceksin bir çok kalbi daha.

De ki hiçbiri sevemez benim kadar seni.

De ki yolunu gözleyeceğim, bana dönmeni.

De ki hasretle kucaklayacağımız gün yakındır birbirimizi.

Otobüs gelemedi Bolu'ya bir türlü. Meğer ne uzunmuş yol. Meğer kar nasıl da kapatırmış yolları. Meğer ateşin düştüğü yerdeymişim.

Bolu'ya geldiğimizde herkesten önce fırlamışım yerimden. Kapının dibinde bekliyorum otobüsün durmasını. Otobüs önce mola vereceği tesisin önünde duracakmış gibi yanaşıyor, bu arada acı acı ter kokan host delikanlı ansızın açılan kapıdan dışarı atlıyor, ben otobüs durdu sanıyorum ve otobüsten atlamak konusunda mahir delikanlının arkasından ben de atlıyorum dışarı. Ne bilirim ben otobüsün geri geri gideceğini park etmek üzere. Ben ne bilirim arabanın geriye park etmeden önce yerini açmak için ters istikamette duracakmış gibi yapacağını. Ben otomobil sevmem. Ben otomobil bilmem. Ben erkek değilim ya. Benim aklım Cezmi'de. Atmışım kendimi dışarı bir kez. Sol bacağımın üzerine bütün ağırlığımla yere iniyorum, yüzükoyun yere kapaklanmamak için biraz sola, biraz da ileri doğru hamle yapıyorum. Sol dizimden hafif bir "Kırrrt" sesi duyuyorum, bedenimin içinden. Ağrıyor dizim. Telefon kulübesi tesisin girişinde. Koşturmak istiyorum. Sol dizimdeki sancı izin vermiyor. Ağır ağır yürüyorum. Silkeliyorum sol bacağımı. Geçer birazdan. Azıcık zorladı dizim, diyorum.

Meşgul. Birkaç kez daha çeviriyorum Cezmi'nin numarasını. Hep meşgul. İçeri giriyorum. Sıcak bir çorba içerken ağrıyan dizimi oğuşturuyorum. Çorbam bitince çıkıyorum dışarı. Çeviriyorum numarayı defalarca. Meşgul.

Üç gün boyunca şişiyor dizim. Su topluyor belli. Neredeyse pantolonuma sığmayacak denli büyüyor dizim ve artık seni taşıyamayacağım diye haykırıyor. Cezmi'nin de tahmin ettiği gibi fethediyorum birçok dinleyiciyi konuşmamla, dizimdeki sancıya, kendi ağırlığımı bile taşıyamaz durumda oluşuma ve telefonda onun sesini duyamayışımın verdiği kırıklığa karşın.

Ankara'ya dönüyorum sol bacağımı cenabet bir emanet gibi sürüyerek. Masamda notunu buluyorum.

Umarsızım. Sana olan aşkımı, evet sadece aşkımı belli etmeye çalışmaktan bitkin düştüm artık. Bunu haykırmak istiyorum. De ki korkuyorum. Sesini, bana özel tonlamanı esirgersen benden, ölürüm. Derler ki gidendir terkedilen. Hayır, duruma bağlı. Ben kalandım. Terkedildiğime inanmak istemiyorum. De ki her şey başlayacak yeniden. De ki ben bu sevdayı kaldırabilirim.

Başlasın tabii ama nasıl? Umarsızım diyor. Beni de umarsızlaştırıyor bu not. Telefon ettim ben. Bu yüzden umutsuzluğa düşmüş olamaz. Umarsız hiç olmamalı. Çünkü dizginler onda. Ben onun kadar rahat olamam ki. O mezun olur ya da ayrılır okuldan, çeker gider ama benim için öyle kolay mı her şey… Okulda bu konuyu yüz yüze konuşamam. Tılsım bozulacak diye de ödüm kopuyor. Ama ümit ediyorum sürsün bu sevda. Belki de, umutsuz ve de umarsız olan benim aslında.

Dizim ağrıyor. Dayanılacak gibi değil, ama dayanmalıyım. Yarın giderim hastaneye. Film çektiririm. Anlarız neymiş derdi dizimin.

"Kopma kırığı" diyor doktor dizime kocaman bir şırıngayı saplarken. "Dizinizdeki kıkırdak yerinden dışarı fırlamış. Bunca zaman nasıl dayandınız bu acıya?"

Ben acının tanımı konusunda kararsızım. Bedene ve bedenin acılarına yabancılaştığımı daha sonra anlayacağım ama doktor da görevini yapmak zorunda. Dizimde birikmiş sıvıyı şırıngayla çekip çıkarıyor.

"İsterseniz küçük bir operasyonla kıkırdağı yerine oturturuz. Yok istemem derseniz, o zaman fizik tedavi gerekli."

Bıçak değdirmem bedenime. Günlerce fizik tedaviye gidiyorum. Derslerime de giriyorum. Cezmi hâlâ aşkla bakıyor bana. Demek ki bana olan aşkı yazgıya teslim olmayacak denli güçlü. Evet, her şey yeniden başlayabilir. Seviniyorum.

De ki acılarınız dinecek. De ki ne zaman ayrı gayrı biter, o zaman işte aşkla saracağım yaralarınızı.

Koridorda yolumu kesiyor final sınavlarının sonuçları açıklandığı gün.

"Hocam, ben mezun oldum. Size çok şey borçluyum. Ama doyamadım size, sözünüze. Bir akşam evinizde ziyaret etmek isterim sizi."

Ziyaret mi? Türbe miyim ben ki ziyaret edeceksin a zalim? Yüreğim ağzımda görmüyor musun? Beş yıldır o saldırgan, devingen gözlerini, "De ki…'li sözünü üstümden eksik etmeyen bu delikanlı beni ziyarete geliyor. Elim ayağım birbirine dolaşmış. Üstelik sol dizim hep orada. Bunu da belli etmemem gerek. Bu çocuk bana aşık. İşte yıllardır yolunu gözlediğim aşk. Zehir zemberek bir şarkı yazabilirim senin için Cezmi, "Samanyolu" gibi "ömür boyu süreceeeek". Şarkı söylüyorum bir yandan, evi derleyip toparlıyorum, toz alıyorum, birkaç kez balkona çıkıp içeri giriyorum, dışardan eve girince evin içi kötü kokuyor mu diye kontrol ediyorum, hayır ama gene de sandalağacı bir tütsü yakıyorum, kadehleri hazırlıyorum, şarap soğumuş mu, şarabın yanında kuruyemiş çeşitleri yeterli mi, şömineye odun var mı? İçim kıpır kıpır, nasıl da umut doluyum. Sevinçliyim.

Kıpkırmızı tek bir gül var elinde. O gül evimden içeri girerken istila ediyor mekânı, havayı; cismim hafifliyor, uçucu gazlar gibiyim. Deniz olsa önümde üstünde yürür giderim. Öyle durulaşmışım, azizler gibiyim. İçkinin de yardımıyla aşktan, sevdadan söz etmeye başlıyoruz. A, az kalsın unutuyormuş, bana bir de kitap getirmiş. Alıyorum kitabı. Somun gibi. İthaf yazısı bedenden tümden çıkmama yetiyor. "Varlığının ihtişamıyla beni heyecanlandıran güzel insana." Boğazımı kesse bir damla kan akmaz. Bütün kanım çekiliyor.

Elimi uzatmışım. Sımsıkı kavrıyor elimi. Siz, diyor, bitanesiniz. Nasıl oldunuz böyle? Bırakmak istemiyor elimi. Beş yıl boyunca az mı direndik. İkimiz de tüm ayrıntılardan sıyrılıp sadece tutkuyla birbirimizi düşünmedik mi, yanmadık mı? Ben istiyor muyum onun ellerini bırakmak sanki? Kuğu gibi süzülüyorum ağzına doğru. Yapıştırıyorum dudaklarımı dudaklarına şöminenin çıtırtıları arasında.

Elimi ve dudaklarımı aynı anda bırakıyor. Şaşkın. Hatta düş kırıklığına uğramış gibi bakıyor gözlerime. "De ki" demiyor. Sözü tükettiğimizi geç anlıyorum.

Varlığım Cezmi'yi heyecanlandırıyordu, bu kesin. Güzel insandım. Doğru. Gökten yere inmemle bitiverdi oyun. Bir öpücükle topuğundan öldürüvermiştim Aşil'i. Kısa süren sessizlik boyunca şöminede ateş de sönmüştü, közlerle idare edemezdik. O da, ben de yüklü deveyi ürkütmenin bedelini ödemek zorundaydık.

-Tanrılara yaraşır bir aşk bu öyle mi? Kendindeliği ve kendiliğindeliği olan ulvi bir aşk, ha? Bunun için mi temas yasak, cinsellik olmaz. Masama bıraktığın imzasız mektuplarda, notlarda sözünü ettiğin aşk hayranlıkla, saygıyla karışık platonik bir aşk mıydı?

-Ne mektupları hocam? Hangi notlar? Ben size hiç imzasız mektup falan yazmadım ki. Siz herşeyi yanlış anlamışsınız.

Gitmem gerek dediyse gitmeli. Kendindeliği olan aşk özgürlüğüne düşkündür en çok. Alıp başını gitmek ister hep. Önemli olan da bu, istiyorsa gitmeli. Efendi-köle ilişkisine dayalı aşklar da var bilirim ama ben ikisi de olamıyorum. Cezmi de belki bana benziyordur.

Ardından, bana getirdiği kitabı, rastgele açıyorum. Canetti acımasızca özetliyor Cezmi'yle yaşadıklarımı:

Kendini daraltmak, yani sınırlarını titizlikle koruyan biriyle fazla birlikte olmak, düşünülebilecek en dayanılmaz şeydir. (s.90)

Ben, varlığımın ihtişamıyla başbaşa kalıyorum. Cezmi'nin ödediği bedel ne peki? Benim ödediğim bedelin aynısı olabilir. Ya öteki? O mektupları yazan, onu tanıyabilmem için kim bilir ne ipuçları vermiştir de ben Cezmi'ye odaklanmış göz hizamdan bu Cyrano'yu görmemişimdir de o meçhul ve belki de meczup aşığım şimdi bir yerlerde nasıl da umarsız yanıyordur. Belki öğrencim bile değildir, belki de okuldaki herhangi bir görevlidir, belki yaş farkından söz ettiği için ben onu öğrenci sanmışımdır da o aslında yaşlı bir profesördür, belki erkek değildir bile. Umarsızca bekliyor olabilir muammasını çözmemi, onu keşfetmemi, onu bulup elini tutmamı, bir şeylere karşın değil, salt o olduğu için ve öyle olduğu için sevmemi. Belki onu zaten onun istediği kadar ve onun istediği gibi seviyorumdur. Hep benimle olan, canım ciğerim dostlarımdan biridir de ifşa ederse tılsımın bozulacağından endişe ettiği için Cyrano gibi gizlendiği kuytudan imdadıma yetişiyordur hep. Belki telefonu bile bile meşgul etmiştir, konuşmaktan son anda vazgeçip. Belki de biz şu anda nesneleri, tarafları olduğumuz bir aşkı paylaşıyoruz bilmeden. Belki de aşk işte o zaman rüzgârdaki bir an gibi kolaylıkla akıp gitmez avuçlarımızdan. Cyrano'nun kim olduğunu aramaktan, öğrenmeye çalışmaktan vazgeçeceğim. O mektuplarını kesse de, benden vazgeçmeyecektir. Hep benimle olduğunu biliyorum. Kim, hangi yakın "dostum" önemli değil.

Faturaların günü geçmiş. Uzun uzun kuyruklarda bekleyip cezalı yatıracağım hepsini. Sonra da pazara giderim. Belki evi badana ettirir, saçımı bile kestiririm. Dışarı çıkmalıyım.

Şimdi ne zaman ağır yük taşısam ağrıyor sol dizim. Aşkta beklentilerin ne denli yanlış olduğunu söylüyor bana ve aslında kendiliğindeliğin sahiciliğini. Bir de yitirdiklerimizin, kazanılamayan sevgi ilişkilerinin izlerinin elde edilenden, kalandan daha kalıcı olduğunu. Sol dizim diyor ki bir de, "Canetti haklı."

De ki: Kırığız biraz.

Hosted by www.Geocities.ws

1