Kim Kimi Taciz Ediyor
ŞAKİR /
İstanbul
İlk bakışta onlar da sizin benim gibi insanlardır.
S.ZWEİG
Annesinin cesedini bulan genç bir erkek, sınırsız yaşayan bir bar şarkıcısı, saplantılı bir aşık, ensest bir katil Winterbottom sinemasında eşine az rastlanır bir kimya sunuyor bizlere. Pek tanıdıkmış hissi veren ve neredeyse klişe yaftası yapıştırılan filmin tedirgin edici finali yönetmeninin başarısını birkez daha vurguluyor. Honda, annesinin intihar etmesiyle konuşmamayı seçip kendi dünyasına çekilen bir çocuktur. Ama dinleme
cihazları ile herkesin dünyasına izinsiz girmektedir. Ablası Smoki, bedenini erkeklerin ilgisini çekmek için cesurca kullanan, erkekleri pervasızca taciz eden genç bir bayan. Helen, Martin’in saplantılı çocukluk aşkı, Martin ise Helen’in babasının sözde katilidir.Bu canlı dört yalın karakter bize temelde bir taciz filmini sunuyor. Daha ötesi film açıkça bize şu soruyu soruyor: Kim kimi taciz ediyor?
Honda , Helen’in evini dinlemekte, Helen Honda’ya sıcak davranarak aşkına cevap vermekte, Smoki her gece dolu bir yatak için bedenini öne sürmekte, Helen sevgilileri ile herşeyi yaşasa da son ana gelince "dur" diyebilmektedir. Martin ise ‘katili biliyorum’ alt metnini saklı tutarak Helen’e salt bir meta olarak yaklaşmaktadır.
"İYİ DE KİM KİMİ TACİZ EDİYOR"
Vizyon
da aynı izleği taşıyan bir diğer film ise ’enemy of the state’. Hollywood’un son şımarığı Will Smith’in başrolünü oynadığı filmde teknolojik imkanlarla devlet herkesi izleyebilmekte, neredeyse kul addedilen her vatandaşın hayatına direkt müdahale edebilme hakkını kendisinde pervasızca bulmaktadır.‘Taciz nedir’ sorusuna geri dönecek olursak lisede öğretilen kocaman safsata hatırıma geliyor. ’Kişisel özgürlük, diğer insanların özgürlüklerinin başladığı yerde biter’. Bunun akabinde, o diğer insanların özgürlüğü nerde başlamalıdır ki özgürlük, adı gibi yerini bulsun, yerini doldursun.
Konuya biraz kişisel yaklaşalım isterseniz .’’ beni ne kadar seviyorsun’’ diye kaç kez sordunuz partnerinize. Dahası soru partnerinizi ne kadar taciz eder, köşeye sıkıştırır ve yaşam alanını yani özgürlüğünü sınırlar. Peki çocukken güzel şekerlerle arkadaşlarımızı kıskandırmamız neydi? Ya da -çıtayı biraz indirelim - "kuş ötüyor mu abi?" soruları NE İŞE YARAR....
Konuşmadan ( taciz etmeden) önce otur ve düşün.
Yaşamın ister kıyısında yer alalım, ister tam ortasında. En acı sözleri saklayalım çoğu zaman ya da kesintisiz bir suskunluğu seçelim. İşte kemiği olmayan dil, en hafif meşrep zamanda dillendirdiğimiz penisten daha tacizci, daha riyakâr, daha korkak olabiliyor. Karşımızda ki
bireyin de bir özeli olduğunu unutabiliyor, popülist kaygıların ekseninde yargılama yetisini elimizde buluyor ve başlıyoruz konuşmaya...Farkında olmadığımız dil, başkalarının özelinde biten özgürlük sınırlarını tanımaz. Baştan hiçe sayar.
Kitle kültürünün,
kültür endüstrisinin ve tüketimciliğin yeni biçimlerinin anti-modern eleştirisini geliştirebilmek için eleştirel teori geçmişe üstü örtük bir nostaljik başvuruda bulunur. Örneğin, Problems’in onüçüncü bölümünde Aristotales tüm dahilerin melankolik olduğunu öne sürer. İnsanlar ölüm ve tarihin köklü bir şekilde ayırdında oldukları için melankolik olurlar. Adem ve Havva’nın ilk günahları nostaljinin koşullarını yaratmıştır.Nostaljik paradigmanın dört temel ilkesinden biri şudur: Özerk bireyin modern bir devletin tahakkümü altında bürokratik düzenlemeler dünyasında kapana kısılması nedeniyle birey ve bireysel özerklik yitip gidecektir.
Yalınlığın, sahiciliğin ve kendiliğindenliğin yitirildiği duygusundan söz edilebilir. Bireyin bürokratik ve yönetime bağlı bir dünyada düzenlemelere maruz kalması sahici duygulanımları evcilleştirilmesini gerektirir.
Günümüzde düşünüm üzerine yapılan vurgu bireysel özneden çok metne odaklandığından, eleştirel bir duruş olmaktan öteye geçmez. Bu nedenle insan öznesi, geleneksel anlamda varoluşun, yeri, ahlak, seçme ve istenç gibi felsefe düşüncelerin odak noktası aşamalı olarak terk edilmiştir.
Bireysel kimliklerin oluşum sürecinde dilin her zaman ön bir etkileyici olduğunu söylemiş , taşıdığı fütursuzluk nedeniyle az da olsa suçlamıştık. Peki zayıflıkların ardına saklanmadan yokedim sürecinde kişilerin o meşhur özgürlüklerini düşünmediğimizde neler olur. Aslında her söylenen o fütursa söz ile bireyin yaşamı üzerine neler eklemiş oluruz? Meşhur özgürlük çoktan bitmiş olabilir mi?
Ni
etzsche asla dilin sınırlarından kaçamayacağımızı, çünkü dilden başka hiçbir seçeneğimiz olmadığını, her zaman dilin içinde kalarak iş görmek zorunda olduğumuza inanır. Nietzsche kişinin kendi bakış açısıyla sınırlı olduğunun tam anlamıyla farkındadır.Bu
durağan hayatla, içerisindeki önyargılarına yenilen, ahlâk anlayışlarına ezilen bireylerin kendi özelini meşrulaştırma gayreti şüphesiz yadsınamaz. Çoğu zaman dilden dökülen sözler kendi özellerinin savusundan ve fikir belirtme arzusundan çok kimlikleri alaşağı etme yanılgısına dönüştüğünde farkında olmadan birey kendi varoluş yanılgısı içerisine düşmüş demektir. Sıradanlıktan kurtulmak adına edilen her mesnetsiz söz adeta savaşılıyormuş, ya da yok sayılıyormuş izlenimi uyandırılan farklı yaşam şekillerinin gerçekte ne kadar var olduğunun güçlü gösterisi haline dönüşebilir.Her bireyin tüm bu göstergeler ışığında kendisine sorması gerekli bazı sorular mevcut:
Bu dünyada hemcinsini seven kimse, dünyada yalnızca kendisini seven kimseden ne daha çok, ne de daha az hata yapmaktadır. Sadece geriye bir soru kalıyor ki, o da insanın hemcinsini sevip sevemeyeceğidir. (Kafka)
İzin verirseniz bu soruyu sorması gerekli insanları bir inceleyelim:
*** Bir edebiyat dergisi geçtiğimiz ay salt konu yaratma, popüler olabilme telaşı ile eşcinsellik özel sayısı sundu okuyucularına. Bu sayfalarda eşcinsel olmayan, konu hakkında ufacık bir fikir kırıntısını taşımayan insanlar beylik sözler söylemekten alakoyamadılar kendilerini. Hemen her filmi aynı şekilde anlayıp,
yorumlayan tunca arslan ivme kaybetmeye devam ediyor.*** aynı zaman diliminde ‘’deneysel oluşum’’ isimli bir çalışma (kusura bakılmasın dergi demiyorum) konu olarak kendisine ‘’üçüncü tür duygular’’ başlığını seçmişti. İlk ikisini çıkaramasam da kastedilen üçüncü tür duygunun ‘’eşcinsellik‘’ olduğunu anlıyorum. Ne acı ki dergi, gizli olmayı tercih eden bir erkek eşcinsel gazeteci tarafından hazırlanmasına rağmen, kocaman kocaman hatalarla dolu. %90 erkek eşcinselliğinden dem vuran yazara sanırım birileri l
ezbiyenlerden bahsediyor ki, evrendeki tek bilinen lezbiyen Güneş k. Göker’in bir yazısı çalışmaya ekleniyor. Dergiyi göndersem 250 bin liramı geri verirler mi?***sık olmasa da yazılarına -tek bilinçli eşcinsel yayın ortamı- kaos gl’de rastladığımız ali kemal yılmaz bey kitabını yayınladılar. hoşş...
***pek muhterem ahlâklı aile kadını ve zehra adında bir bebek annesi hülya avşar programında konuk ettiği fatih ürek‘i işaret ederek, maçoizm’in son savunucusu azer bülbülses bey’e sordular ’biraz feminen gibi, sanki kadınsı ama erkek aslında’’ dediler. kikirdemeyi de unutmadılar, hemen her cümlesinin sonuna iliştirilmiş bir sevimlilik simgesidir o. nahoş...
***gelinleri ve kaynanaları bir araya getirip toplumsal bir sorunu ortadan kaldıran aydın binsekizyüz altmış beşinci kez şöyle dedi: ayol, kız beni yanına getirtme, yolarım senin o saçını‘’. annem pek seviyo aydın’ı...
***radikal gazetesi köşe yazarı zeki coşkun dalgalar halinde yayılan müzikli arabesk şiir için bir tanımlama getirdiler ve bizi bir dertten kurtardılar. "Travesti şiir"....
***hâlâ bir partisi var mı bilmediğim siyaset adamı, eşcinselliğin mucidi, sigarayı bırak diyenlere içime çekmiyom ki diyerek savunu boyutlarında çığır açan özel kişi doğu perinçek. İlik açar, düğme diker her genç kızın rüyası. 5 şubat 99 cumhuriyet gazetesinde buyuruyor ki ’’eşcinsellik, toplumsal ve ekonomik iflasın acı bir meyvesidir’’. ’’cinsel aşkın kökeninde ve temelinde insanın kendi türünü üretmesi vardır’’.
***televizyonda bir tenis karşılaşmasını izliyorum. dünya sıralamasında bir numaralı tenisçi davenport adlı bayan, mauresmo adlı fransız tenisçi ile oynuyor. mauresmo, boyu, pazuları ile ilgi çekiyor. ertesi gün radikal gazetesi cihannüma adlı köşesinde dil devrimcisi hakkı devrim konuyu işliyor. hatırımda kalanlar:erkek gibi bir kız, yüz ifadesi , pazuları ile bir kızdan çok erkeğe benziyor. bir ertesi gün posta gazetesinde dış kaynaklı bir haberde 19 yaşındaki mauresmo lezbiyen olduğuna dair bir açıklama yer alıyor. aklı milletin donundaki gazeteci her kimse bilin
en diğer lezbiyen tenisçilerin isimlerini ekliyor haberin sonuna. meskun mahallere kınalık bir olay...***yaklaşık bir yıl sonra birileri mustafa sandal’ın çok içerikli şarkısı ‘ aramızda bir top var’ için yorum yaptı. top ne demek diye bir dellendiler bir bey, a takımı adlı sohbet içerikli programda. geçen sene bir eşcinselliğin kulağını çekerek kurtaran mahallenin savaş abisi ’eşcinsel erkek‘ diyerek konuya açıklık getirdi.
***mehmet ali erbil yaklaşık 2568. kez yumuşak g (ğ) denmesi üzerine kameramanı gös
terdi.***zagacı okan bayülgen yılın yüzsüzü serdar ortaç’a homoseksüel misin diye sordu. hayli yerinde bir soruydu kanımca. izleyiciler patlayıncaya kadar güldüler, iki dakika sonra herşey unutuldu...
yaşıyoruz, birey olarak, korkuları yanıma alıp grup olarak ya da bilinen tüm yalanlardan kaçıyoruz hayattan ve insanlardan. çünkü hâlâ eşcinselliği penis-anüs ikileminde algılayan insanlarla yaşıyoruz. görevimizse akla uygun bireyleri sonuçta kaybetme riskini de göze alarak kazanmaya çalışmak. çünkü adına ö
zgürlük dediğimiz kof olgunun yerinde yeller esiyor. çünkü birçok insan cihat telaşıyla bir yaşam biçimini, o yaşam şeklinin bilinen figürlerini işlemeye başlıyor mizahi olma kaygısına kapılmadan. heteroseksüel olanlar veya heteroseksüelmiş gibiler söylemlerinde kullandıkları sihirli olabilecek sözcükleri titiz bir eleştiri süzgecinden geçirme ihtiyacını görmüyorlar. mantıksal ve olgusal gerekçelerin çok uzağında hareket etmeye devam edip taciz yolunun dikenli yollarında "yok edebildiğin kadar yaşarsın" söylemine destek oluyorlar.Gazeteci: içinde yaşadığımız sisteme uyum sağlamak, onu değiştirmeye çalışmak, reform ya da hatta devrime açılan dar kapının yolunu gözlemek zorundayız. bunu yaparken yardım bekliyoruz çok dolaylı da olsa...
heidegger: ben si
ze yardım edemem.Perihan Mağden’in yaklaşımı ile "bunlar münferit olaylar’’. Karşımızdaymış gibi duran insanlar birer kayıp değil, sadece kazanılması şu an için bi
raz daha zor bireyler. Kazanmak için, eğer mücadele ediyorsak birkaç adım sonra ne yapacağımıza şimdiden karar vermemiz gerekiyor.Düşünülmesi gereken büyüklüğü bugün bizim için o kadar büyük ki, ancak eşiğe uzanan yolda dar, çok fazla uzağa gitmeyen köprücükler ku
rarak mücadele edebiliriz.