beden
masallarıMARLON, THE DİŞÇİ
Şarmut A. İKARUS/
Ankara
Tavsiye ederim, gidenin ardından Gabriel Fauré'nin "Pavene, Opus 50" adlı yapıtını, hem de koro eşliklisini dinleyin. Sanki, "Sen gidersen git sevdiğim, ben yine yolunu gözlerim, aşkımızdır bana kalan, sen gene yola düş istersen," der gibidir. Hele bir de birinci bölümden sonra giren koro eşliğinde teselli tamdır. Koro tamamlar yalnız mekânı. Koronun
ardından gelen koroyla birlikte giren gümbür gümbür yaylılar ise, aslolanın coşku üstüne coşku olduğunu söyler, koro ve obua sükunet içinde saçınızı okşar, yanak alır sizden, hatta sırtınızı sıvazlar, "üzülme" der obua, "üzülme, dinle bak ardımdan gelen yaylıları ve insan seslerini, sen yalnız değilsin, aslolan aşk, giden kendi yalnızlığına gider, ne ödül bekle, ne de bedel" der gibidir. Gabriel Fauré yirmi birinci yüzyıla, yeni milenyuma girmeye bir yıl kala bunu fısıldıyor gece kulağıma. Aynı hal içinde olmayabilirsiniz ama dinleyin bu klasik besteyi, sizi rahatlatacak, gidene kızmadan, kalana haksızlık etmeden dingince sahipleneceksiniz mekânı ve bedeni, kendi bedeninizi. Bedenden geride kalanı. Amiral batmadan önce yara bere içinde kalmış beden adına ne varsa onu.Dişim ağrıyor. Ben bunu biliyorum. Babam, diyemiyorum, öldü, diyemiyorum. Ben, onun yokluğunda, hep olan yokluğunda var olmaya çalışmaktan yoruldum, diyemiyorum sevdiğime, aşkıma. Acizlenmek istemiyorum, onsuz yapamadığımı anlarsa bunalıyor, kendini kapana kısılmış gibi hissediyor da ondan.
Onu yazdığım için kızmış sevgilim, Adana'dan arıyor, "Başın sağ olsun," diyor. "Beni çok aşağılamışsın Şarmuta, üstelik Şarmuta sen iken, benim yaptıklarımı Şarmuta'ya yakıştırarak anlatmışsın; kurmaca falan anlamam, bu bir öykü falan deme boşuna, yaşadıklarımızı bire bir anlatmışsın işte, çok kızdım ve bundan aramadım bunca zaman," diyor. Ben diyorum ki, sen edebiyat kurdusun, kurmaca ile gerçek arasındaki farkı nasıl anlayamazsın, diyorum.
Hasretle öpüyorum on
u telefonda. "Aşkımız sahiciydi," diyorum. Kendisini güven içinde hissetmesi gerek onun, kalkanlarını giyinip karşıma gene yiğidim aslanım gibi, yıkılmaz bir kal'a gibi dikilebilmesi için. Aşkın sahiciliği varsa, yaraların ne denli nafile olduğunu o daha bilmiyor. Sahici diyor o da, yaşananlar sahiciydi, diyor. "Beni göze alamadın," diyorum. Hayır, diyor. Direniyor."Dişçi değil, diş hekimi, diş doktoru denir bize ya da uzmanlık alanımız neyse o söylenir, ne biliim, ortodontist gibi yani. Biz diş mi satıyoruz ki DİŞÇİ diyorsunuz. Bir de rica edeyim "diş doktorum, dişçim, diş hekimim" falan da demeyin. Sanki evinizde çalışan uşaklarınızdan biriymişim, ücretli işçinizmişim gibi." Böyle diyor Marlon Tamer sevgilimle telefon konuşmam biter bitmez aradığımda.
Böy
le başladı ilişkimiz Tamer'le. Bana kızgın, küskün sevgilim sitem edince de ağrımı anımsayıp randevu için aramıştım. Tek hatam "Dişçi Bey" demek olmuştu. Ama gene bu hata yüzünden yepyeni bir başlangıcı tadacaktık, bunu daha sonra anlayacaktım. Ağzımdan kaçırmıştım işte. Bu konularda çok hassasımdır, yani insanların hassas oldukları konulara, hassas yerlerine karşı ben de hassas olmaya özen gösteririm. Kendini çirkin bulan birinin yanında çirkinlikten söz etmem. Niye edeyim ki? Kim çirkin ki? Hem güzel kime denir ki? Beni biri güzel bulsa, dayanılmaz bulsa, ona mı inanayım ki? Biri beni beklentilerine ters düştüğüm için çirkin bulsa, ona göre mi bakacağım ki aynaya? Yoo! Öyleyse… ilişkileri görece olan güzellik ve çirkinlik kavramlarıyla bulandırmanın bir anlamı yok. Ama her insanın kendini kusursuz olmadığını sandığını da biliyorum. Herkes bir yanını beğenmeyebilir. Dünya güzeli, dünya yakışıklısı da olsa size göre birisi, o kişi kendisini kendi gözüne, kendi aklına pürüz olarak takılan bir özelliği yüzünden güzel, ya da yakışıklı görmeyebilir. Olabilir, insanlar bedenlerinin bir yanından yaralı olabilirler ve o yaralarından ölümcül darbeler almak istemezler, hal böyle olunca da o yaralar açılsın, hakkında konuşulsun istemezler. O yaralar da bu yüzden hep üstü örtülü kalır ama bu narin noktalar, hassas konular her daim de hazırdır açılmaya ve sahibinin canını ölümcül tehditlerle sıkmaya.Daha ilk telefon konuşmamızda bu herif ne kadar da itici deyip telefonu suratına kapatıp onun hayatıma girmesine izin vermeyebilirdim, ama hata bendeydi. Evet bendeydi ama bu onun bu denli küstah, kaba olmasını da gerektirmiyordu. Bu yüzden ondan özür dilemeliydim. Bu yüzden ona haddini bildirmeliydim. Ne demek ya "Onu demeyin, bunu demeyin, ben sizin dişçiniz miyim, diş mi sa
tıyorum?" Bu afra tafra kime ya? Ben ne dedim ki bu lafları hak edeyim ha? Yoo, bu dişçi bozuntusuna haddini bildirmeliyim.Bir kere genç bir asistan diş hekimi. Babasının muayenehanesinin bir odasına kurmuş mekânını. Yani müşteriye ihtiyacı var. O halde dayılanması niye? Neyse ne. Sinirlendim ama munis bir "müşteri" gibi randevumu aldım. Zamanında da gittim randevuma.
Telefondaki sinirli ses tonunu bile beğendiğimi beni muayene ederken dişçi koltuğuna dayadığım koluma dayadığı bacak arasının sıcaklığından anımsayacaktım. Evet, ses tonu harikaydı ama bacak arasının sıcaklığını kolumun eklem yerlerine yemeden önce Marlon Brando'nun gençliğine benzer yakışıklılığı vurmuştu beni. Ünlü aktörün özellikle "Rıhtımda" ve "Arzu Tramvayı"ndaki haline çok benziyordu T
amer. Yapılı ve erkek gibiydi: Marlon Tamer. Bunu ona söylemedim, şımarmasın diye. Ben ona müşteri gibi gitmiştim ama amacım ona haddini bildirmekti. Bu yüzden de Marlon Brando'nun gençliğini karşımda görmekten dolayı eriyip aktığımı ona belli edemezdim. Etsem intikam alamazdım. Salyalarımı içime akıttım muayene boyunca.Ağzımın ta içine girmek zorundaydı çünkü üst damağımın dibindeki kaplamamın altındaki dişin çürümüş olduğunu söylüyor ve kaplamanın değiştirilmesi gerektiğinde de ısrar ediyordu. Solak olduğu için de kaplaması değişecek dişime erişmesi biraz zor oluyordu. O güçlükle yapıyordu işini ama sol eliyle benim sol üst damağımın en arkasındaki eski kaplamayı sökmesi sırasında döktüğü terler ve hele hele ağzını kapamayı unutmuş olması benim eriyip akm
ama yetmişti bile. Ön iki dişi harikaydı. Tavşan Marlon! Bacak arasının sıcaklığına gömülmüş sağ kolumun dirseği halinden memnundu ama o bunu daha sonra anlayacaktı. Şu anda sadece işini düşünüyor gibiydi. Ben öyle sanıyordum. Ben de öyle sandığımı daha sonra öğrenecektim.Aradı. Kaplama işi bitmişti. Benim dişçimle bir işim kalmamıştı oysa. O aradı. "Şeey." dedi. "Muayenehaneden çıkıyorum da, eve giderken bir arayayım, nasıl oldunuz, kaplamanızdan memnun musunuz?"
"Memnunum ama biraz koku yapıyor galiba, kaplama ile onun önündeki dolgu arasında diş ipinin bile girebileceği bir boşluk bırakmamışsınız Tamer Bey, lütfen itham ettiğimi sanmayın, yanılıyor olabilirim ama, o iki dişi temizlemesi çok zor oluyor. Bugün diş ipiyle girdim aralarına, ip iki dişin arasında kaldı, çıkaramıyorum."
Ben başka bir şey demedim. Geleyim de bir bakayım, dedi. Sevinirim, dedim. Geldi. Sevindim.
Salonumda kanepeye oturttu beni. Aç dedi ağzını. Açtım. Sehpanın üstündeki lambayı ağzıma doğru tuttu. Aletsiz edevatsız sanki neyi doğru neyi yanlış yaptığını anlayabilecekmiş gibi girmişti ağzımın içine. Sağ dizini güç almak istermiş gibi bacak arama sokuşturmuştu. Bir aletle dişlerin arasını gevşetip ipi çıkarttı.
Rahatlamıştık. İşim bitti, ben gideyim, demedi. Benim de hazırda bir şişe beyaz şarabım hep vardır. "İçer miyiz?" diye sordum. "Neden olmasın." dedi. Şömine başında beyaz şarap sohbeti sırasında öğrendim, okulda ona "Marlon Tamer" derlermiş, kütür kütür kızlarla çıktığı için erik yemeyi, eriği yerken de dişlerini eriğe geçirmey
i çok severmiş. Orhan Pamuk'un bütün kitaplarını okumuş, sinema delisiymiş, Ankara sinema festivalinde çılgınlar gibi film izlermiş, hele hele Beyaz Geceler'e ibadet gibi tutkunmuş, kendisinden sonra doğan kardeşi yüzünden babasından pek sevgi görmemiş, babası zorbanın tekiymiş, annesinin ölümünden sonra okulu bitince babasının muayenehanesinin bir odasına gönülsüzce de olsa kendi ekmek teknesini açmış. Sorunumuz ortaktı. Baba sevgisi eksikliği ikimizin de kişiliğini belirlemişti. Şömine ateşi ve şarap ikimizi birbirimize öyle yaklaştırdı ki babasının bir kez olsun bile saçını sıvazlamadığından, bir kez olsun "Oğlum" diyerek onunla ne denli gurur duyduğunu telaffuz etmediğinden yakınırken sıvazlayıvermişim saçlarını. Yıllardır görüşmemiş iki aşık gibi sarılıverdik birbirimize. Ben böyle şehvetle hiç öpülmedim. Ağzını alabildiğine açmıştı ve dilini de olabildiğince ağzından çıkarmış dudaklarımı ve ağzımın her hücresini soğuruyor, yalıyordu. Böyle bir buluşmayı istediğim halde şaşkındım. Gözlerimin faltaşı gibi ayrıldığını bedenimden çıkmış izliyordum. Sağ elimle bacak arasına dalıp toşpillerini avuçladım. Yüzyıllardır bunu bekliyor gibiydi. Çırılçıplak kalana değin öpüştük. Morarttık yüzümüzün, dudaklarımızın her dokusunu.Yatağıma sürükledi beni sonra. Hayretler içindeydim. Marlon Brando'yu ağzımın suyu akarken izler dururum hep. Hiç kaçırmam. Tamer ona ikizi denli benziyor ve ben şu anda onunla sevişiyorum. Hareket etmeme, okşamalarına karşılık vermeme fırsat yok. Öylesine devingendi ki aç kurtlar gibi bedenim
e saldırmasını izlemek kalmıştı bana. Sırtüstü yatırdı beni ve üstüme kapandı. Yalamadık, ısırmadık yerimi bırakmadı. Muhteşem büllüğünü bacak arama yerleştirmeye çalışırken büllüğümü ise ağzına aldı ve bir daha ağzından çıkarmamaya özen gösterdi. Öylesine çıkmışım ki bedenimden her tarafımı nasıl yalayıp ısırdığını hiç farketmemişim. Büllüğüm onun ağzındayken içime girebilecek denli esnek vücutlu olduğunu da ertesi gün düşünebildim ancak."Gitmem gerek" dedi. Beni yatakta perişan bırakıp duşa girdi. O duşunu bitirene değin bekledim. Su sesi kesilir kesilmez ben de girdim banyoya. Loş ışıkta farkedebildiğimden daha güzelmiş vücudu. Gürbüz ve yapılıydı. Bu kez ben dayadım ağzımı onun bacak arasına. Bir elimi de bacak arasından geçirip yusyuvarlak poposunu avu
çladım, öteki elimi de göğüslerinde dolaştırıyordum. Ağzımın içinde kocaman oldu. "İlk kez," diye fısıldadı bütün sevecenliğiyle saçımı okşarken, "ilk kez yapıyorum böyle bir şeyi." Ama ikinci kez de yaptı. Beni ters çevirip bu kez arkama geçti, ikinci kez girdi bedenime mutluluk iniltileriyle. Ben şaşkınlıktan bütün iradeyi ona bırakmışım. Tekrar duş aldı ve bir kez daha "Gitmem gerek," dedi ve gitti.Daha sonra onu arayamadım. Salt onunla bir kez daha görüşmek ve sevişmek istediğimi sanmasın diye arayamıyordum. Ama deliler gibi istiyordum onu. Bu kez bu denli kendiliğinden olmazdı bunu da biliyordum ama o beni aramadan arayamazdım. Dayanamadım, biliyorum benim şansım kibirlilerden açılmış bir kez. Telefon ettim, birlikte sinemaya gidelim diye. Gittik. İkim
iz de birer arkadaşımızı daha getirmiştik beraberimizde ama sinemada yanyana düştük her nasılsa. Film başlamadan önceki gürültü içinde kulağına doğru uzanıp kimsenin duyamayacağından emin bir ses tonuyla ona söylemeden duramayacağım şeyi söylemek istedim. Ben sesimi gürültüye yedireceğimden emin başladım konuşmaya ama sinemada ses seda kesildi ve söylediklerim arkadaşlarımız da dahil çevremizde oturanlar tarafından kesinlikle duyuldu. Yanımdaki arkadaşıma dönüp baktığımda gözleri büyümüş yüzü al al olmuştu. Önümde oturan kadın dönüp bize baktı. Ani sessizlikte işte şu sözler patladı sinemada:"O gece büllüğümün başını öyle bir ısırmışsın ki diş izlerin hâlâ duruyor ve büllüğüm donuma ne zaman deyse canım yanıyor. Çok hassaslaştı."
Evet, o gecenin sabahında işemek üzere büllüğüme değdiğimde diş izlerini görmüş ve büllük başımın dokunulamayacak denli hassaslaştığını anlamıştım. Hâlâ yanıyor ve hâlâ dokunulmazlığını koruyor iki diş izi.
Marlon Tamer çok utanmış olmalı sinemada. İzlerden söz etmemi yaptırım olarak düşünmüş olabilir. Hesap soracağımı sanmıştır belki. Bir daha aramadı. Ben de diş izlerini taşımayı sürdürüyorum acı bir keyifle.
Umarım beni göze alamadığı için kayıplara karışan Adanalı kibir sevdalım kapımı çalar birgün gene. O, onu benden daha çok hiç kimsenin sevemeyeceğini anlayana dek şöyle dişleri güzel, kendi taş gibi bir diş hekimi varsa tanıdığınız bana haber verin. Gabriel Fauré eşliğinde bedenim iyi taşıyor diş izlerini. Hem benim diş izlerimi de taşıyacak geçici de olsa bir bedene gereksinme
m var. Sahici sevişmelerin izlerini taşımayı bilmek gerek. İzler ve yaralar arttıkça bedenim daha sevilesi geliyor bana. Erik seven Marlon Tamer'den sonra bunu daha iyi anladım.